Nurullah Ataç

Nurullah Ataç

YazarÇevirmen
7.8/10
887 Kişi
·
4.260
Okunma
·
86
Beğeni
·
5.821
Gösterim
Adı:
Nurullah Ataç
Unvan:
Türk eleştirmen, denemeci, yazar, şair
Doğum:
İstanbul, 21 Ağustos 1898
Ölüm:
İstanbul, 17 Mayıs 1957
Nurullah Ataç (d. Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898 - 17 Mayıs 1957), Türk eleştirmen, denemeci, yazar, şair. Eleştiri ve deneme alanı dışında hemen hemen yapıt vermeyen sayılı yazar ve şairlerden biridir.

Hayatı

Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898'de Hammer'in Osmanlı Tarihi isimli kitabı Türkçeye çeviren Mehmet Ata Bey'in oğlu olarakİstanbul'da doğdu. Nurullah Ataç'ın babası Mehmet Ata başarılı bir bürokrat idi. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi'nde 4 yıl okudu. Daha sonra eğitimini İsviçre'de sürdürdü. Babasının ölümünün ardından 1919'da İstanbul'a döndü.1922 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni sürdürdü tamamlayamadı. Fransızca öğretmenliği ve çevirmenlik yaptı. 1945'ten sonra Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak görev yaptı.

1926 yılında Leman Ataç ile evlendi. Bu evlilikten 1926'da, daha sonra babasının yaşamından kesitler anlattığı kitabı "Babam Nurullah Ataç"ı yazacak olan Meral Ataç Tolluoğlu doğar.

TDK yayın kolu başkanı oldu. İlk şiirleri Dergâh'ta yayımlandı. Fransız, Latin ve Rus klasiklerinden çeviriler yaptı. Gazete ve dergilerde eleştiri ve deneme türünde yazılar yazdı. Eleştiri yazılarıyla Türk edebiyatında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini verdi. Akşam'da tiyatro eleştirmenliği, Hakimiyeti Milliye, Ulus, Milliyet, Tan, Posta, Cumhuriyet, Son Havadis, Dünya gazetelerinde eleştiri yazıları çıktı. Denemeleri Türk Dili, Varlık, Yedi gün, Ülkü, Seçilmiş Hikayeler dergilerindedir.

Ataç yazı yaşamına tiyatro eleştirisi ile başlamıştır. İlk yazısı 1921’de Dergâh’ta yayımlanan “Türk Tiyatrosunda İlk Göz Ağrısı” adlı tiyatro eleştirisidir. Ataç, tiyatro eleştirisi ile ilgili yazılarını Dergâh ve Akşam dışında Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Son Posta, Haber-Akşam Postası, Ulus, Son Havadis gazetelerinde ve Hayat, Darülbedayi (Türk Tiyatrosu), Yeni Adam, Ülkü dergilerinde yayımlamıştır. Bu gazete ve dergilerde 1921-1957 yılları arasında tiyatro hakkında yaklaşık 125 yazısı bulunmaktadır ve bu yazıları kitaplarına girmemiştir. Ataç, tiyatro eserleri için yazdığı eleştirilerle Türk tiyatrosu için bir yol gösterici olmuştur. Batılı tiyatroyu yakından tanıyan Ataç, Türk tiyatrosunun ve seyircisinin Batı’nın seçkin oyunlarını oynayacak ve izleyecek düzeye gelmesi için çok çaba harcamıştır. Ataç tiyatro hakkında yazmış olduğu eleştirilerle yalnızca tiyatro sanatı ile ilgili teorik görüşlerini ve Türk tiyatrosunun tarihî gelişimini gözler önüne sermekle kalmamış, aynı zamanda bu sanatın ülkemizde gelişimine de katkıda bulunmuştur.

Yazınsal Biçimi

Dilde yalınlaşma ve özleştirme deviniminin savunucularındandır. Türkçedeki yabancı sözcükleri kullanmamış, dille düşünce arasında dolaysız bir ilişki olduğunu, somut düşünme geleneğinin doğabilmesi için kavramların saydam, hangi kökten geldiklerinin anlaşılır olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yol da, Ataç'a göre, Latince, Grekçe, Farsça, İngilizce,Arapça gibi yabancı dillerin eğitimini zorunlu kılmak başarılamayacağına göre, bunlardan alınan sözcüklerin Türkçeleştirilmesinden geçer:





Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.








Bazı yazılarında arı Türkçe kullandığı için anlaşılmaz olarak eleştirilmiştir. Onu eleştirenler arasında Attilâ İlhan, Halit Fahri Ozansoy gibi isimler vardır.[3]Divan Edebiyatıgeleneğini iyi bildiği anlaşılır, kişisel olarak zevk aldığını da belirtir, fakat zamanını doldurmuş bir yazın olduğu görüşündedir. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumu kapatma çabasının bir parçası olarak özgün Türkçeyi ve devrik tümceyi kullanmasıyla döneminin yazarlarını da, daha sonraki kuşakları da etkilemiştir.





Oysaki ben, öz Türkçe için nice kazançları teptim, rahatımı kaçırdım, üzdüm kendimi, adımı deliye çıkarttım. Hepsi de ne dediklerini bilmez, kafalarına düşüncenin gölgesi bile girmemiş birer alıktır bana deli diyenler. Öz Türkçeye özenişim de duygularımın etkisiyle değildir. Latince, Yunanca öğretilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul (akla uygun) yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu buldum.








Ölümü

1955 yılında gut ve şeker hastalığı ortaya çıktı. Eşinin 1955 yılında ölümünün ardından karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları başladı. 17 Mayıs 1957 yılında İstanbul Numune Hastanesi'nde öldü.

Ölümünden sonra birçok yazın ve sanat dergisinde kendisi için özel sayı çıkartılmıştır ve hakkında 2 kitap hazırlanmıştır. Bunlardan ilki 1959'da Tahir Alangu'nun hazırladığıAtaç'a Saygı isimli, O'nun için yazılmış yazıların derlendiği bir kitaptır. İkincisi ise, Türk Dil Kurumunun 1962'de Ankara'da çıkardığı Ataç isimli kitaptır.
Bir kız, doğuşundan güzelse, kendisi
için hiçbir üstünlük değildir bu, hiç övünmesin. Doğuşundan
güzel olmadığı halde kendini güzelleştiren"' kadınınki bir üstünlüktür. Süslenmesini, giyinmesini, kuşanmasını bilecek, bir takım kusurlarını boyalarla örtecek, sıkıntılara katlanarak eksiklerini giderecek, çirkinliklerini düzeltecek...
Ufacık bir lastik top, daha iyisi takır tukur yuvarlanan bir ceviz arkasından sırtını kaldıra kaldıra koşan bir kediye ne buyurulur? Bundan daha hoş bir şey biliyor musunuz?
Düşünmek yorar kişiyi, sonra işimize de gelmeyebilir; kendimizi duygularımıza bırakmak ise kolaydır, duygularımız tellim (daima) çıkarlarımıza da uygundur; onlarla övünmek, onları ileri sürüp bağırmak, alkışlanmak dururken ne diye düşünelim?
Tabiî güzellikleri sevenlerden değilim ben, şehirleri köylerden, kırlardan üstün tutarım. Tabiî güzelliklerde daima bir hamlık bulunur; ince değildir tabiat, kendini işlemesini bilmez. Güzellikler yaratmak insana vergidir
Her ne kadar bu eseri bitirsem de bu, ülkede olan mevcut olaylardan dolayı ileri gelen üzüntümü geçirmedi. "Kitaplara sığınıyorum" derim insanlara ama bu sefer sığınmak da işe yaramadı. İçimde sürekli bir acı, ölen "insanların" acısı. Bu acı geçecek gibi değil. Bakalım üzüntüm inceleme yapınca geçecek mi? Nurullah Ataç'ın okuduğum ilk eseri olmakla beraber bu eser iki adet deneme dizisinin birleşmesinden oluşuyor: "Diyelim" ve "Söz Arasında". Nurullah Ataç'ı sevdim aslına bakarsanız. Öz Türkçeyi savunması olsun görüşleri olsun kendisine bir yakınlık duymamı sağladı. Ataç edebiyat yapmak istemez aslında denemelerinde. Yani denemelerini "beğenilsin, güzel olsun" amacıyla yazmaz. Kendi ifadesi ile "kendinceliğine ulaşmak" için yazar. Nedir bu kendincelik? Yazarın tüm yönlerini ortaya koymasıdır. Övgüleri kabul edebildiği gibi yergileri de kabul edebilmelidir yazar. Kitabın arka kapağında bahsedildiği gibi "kirli çamaşırlarını bile ortaya döker". "Bence" ifadelerini çok kullanır. Söylediklerini genelgeçer bir doğru kabul etmez çünkü. İddialı ama aynı zamanda da anlayışlı ve hatalarını kabul etme yetisine sahiptir. Bu gibi "kendincelikler" Ataç'ta bolca var. O yüzden yazıları deneme gibi değil de kelimelerin bir insanın ağzından akması gibi geliyor. Ataç okuyacaklar, Ataç'ın tarzını mutlaka sevecek ve ona daha ilk paragraftan ısınacaklardır. Hayır, üzüntüm geçmedi... Geçmiyor.
Deneme en basit tanımıyla seçilen herhangi bir konu üzerinde kesin yargılara varmadan, kişisel görüş ve düşüncelerin serbestçe anlatıldığı yazı türüdür.
Okuduğum kitap, "Gene Yalnızlık", Nurullah Ataç'ın 50'li yıllarda yazmış olduğu denemelerinden oluşan bir derleme. Çoğumuz lise yıllarında, sınav telaşesi içinde Nurullah Ataç'ın ismini duymuşuzdur, kendisi denemeleriyle olduğu kadar eleştiri türündeki yazıları ile de tanınan bir yazar.

Gene Yalnızlık'ın bir deneme kitabı olduğunu belirttim. Fakat okurken beni en çok dürtükleyen noktalardan biri tüm yazılarda kendini çeşitli dozlarda hissettiren eleştirel dildi. Ataç'ın denemelerindeki yoğun eleştirel hava, denemenin yumuşak başlı halini sivrilten, yönlendiren bir durum. Kendimce bunu çok özel buldum. Çünkü kim var, çevresini analiz edip, nedenleriyle açıklayıp, kendince bir gelgitte yürüyebilen?

İşte aklımın ermediği noktalardan biri de bu oldu: Tüm bu eleştirel havasına rağmen yazılardaki denemesel yön, eminsizlikle/ gelip giden, dönen, kendi kendini çürütebilen haliyle geliyor. Nurullah Ataç bunu o kadar insani bi' dille ifade ediyor ki yazılarında... Benim sevgili okurum, diyor, bana inanma, ben de bir insanım.

Günlerin kendisine getirdiği herhangi bir fikri ortaya koyuyor önce. Sonra bize fikrini açıklıyor. Samimiyet kısmı çok ayrı ve zaten onu aşmış biri Ataç. Mesele fikrin, düşüncenin cümlelerle parça parça; kelimelerle lime lime edilmesi, bunun eleştirel bi' düzlemde yapılması olayı. Ve tüm bu işlemler buyurgan olmayan, yumuşak, kesinlikten son derece uzak, konuşma havasındaki bir dille yapılıyor. Peki keskin yönü yok mu Ataç'ın? Elbette var. Savunduğu fikri nedenleriyle öyle net, açıklıyor ki, düşüncenin sivrilişine resmen tanık oluyorsunuz, hatta siz de sivrilmeye başlıyorsunuz.

Nurullah Ataç, okurunu gözeten, sayan biri. Sık sık sevgiyle sesleniyor okuruna ve aklının en ücra köşelerinden gelen ufacık fikirleri esnetip, salt soyut görünen halinden cümlesel somutluğa büründürüyor. Sonra da kendi özgün tarzında, farklı noktalardan karşılaştırarak düşünüyor. Cümleleriyle düşünüyor ve bu düşünüş her ne kadar denemesel nötrlükte, yoğun olmayışta ve gelgitteki halde olsa da, olayların nedenlerini-sonuçlarını gözeten eleştirel bir düzlemde gelişiyor. Ataç'ın denemenin eminsiz haliyle, eleştirinin ısırgan halinin iç içe geçtiği, münhasır bir uyum ve denge yarattığı, özgün bi' tarzı var. Bu yüzden çokça ilginç buldum; denemenin başkaldıran hali var Ataç'ta, sakinliğinde, en ılımlı cümlelerinde dahi bi' sorgulama ve inceleme var. Kafasına göre olmayan, esnek, kişisel ve içten dışa giden bir sorgulama hali. Bunu çok sevdim ben!

Deneme türünün öznel, soyut ve "havada" görünen hali, eleştirel yönle somut, toplumsal yaklaşımlı, sert duruşlu bir hale geliyor. Beni dürten diğer noktalardan biri de esneklik oldu. Ataç ne eleştirisi yaparsa yapsın, asla tutuculukla yaklaşmıyor olaylara ve fikirlere. Çünkü düzlemi düşünüş ve ele alışı, irdeleyişi soru boyutuyla desteklediği için o kıymetli fikirsel elastikiyet asla eksik olmuyor onun yazınında.

Kendimce bunları gördüm ben. Samimiyet kısmına gelirsem, asla bitiremem bu incelemeyi. Yazıların düşünme eylemini an be an ifade ettiği bu denemeler Ataç'ın son derece sempatik, duyarlı biri olduğunu hissettirdi bana. Kararsız, gelgiti bol fakat eleştiriye son derece hakim olan bu kalemi sevdim ben. Özgünlüğe ve ayrıntıya doymak isteyen herkese Ataç'ın bu deneme seçkisini öneririm.
Vallahi sevmiyorum billahi sevmiyorum şu Madame Bovary'i, hatta en sevmediğim karakter bile olabilir. İsterseniz beni yüzeysel olmakla suçlayın, bu kadını asla anlayamayacağım. Bay Flaubert o kadar güzel anlatmış ki bu doyumsuz kadının duygularını, okurken sinir harbine tutuldum yine. Zira bu kitabı, 2018 hedef listemdeki "Daha önce yarım bıraktığın bir kitap" maddesi gereğince okudum ve zamanında yarım bıraktığım için de kendime can-ı yürekten hak verdim. Tabir caiz ise kendisine rahat batan Madame Bovary, işsizlikten ruhî bunalımlara/duygusal açlıklara sürüklenir. Tamam yani, bir kadın kocasını beğenmeyebilir ama neredeyse önüne gelen her adama aşık olması da pek anlaşılabilir değil bence. Ancak benim bu nefretim, yazarın nasıl mükemmel bir eser yarattığının da nişanesidir sanıyorum. Bay Flaubert da Bay Zweig gibi kadın ruhunun o anlaşılmaz perdesi ardına geçebilen nadir yazarlardan. Sinirlerinize hakim olabilecekseniz okumanızı tavsiye ederim. =)
Flaubert kitaptaki Emma karakteri benim diyor evet belki de yazar kendini karakterle özleştirdiği için
bu kadar güzel bu kadar içten ve unutulmaz bir kitap. Keyifli okumalar.
Dünyanın en çok referans gösterilen kitabıdır belki Madame Bovary. Kurmaca, özellikle de roman üstüne yazılan inceleme kitapları mutlaka bir kuple de olsa anar Madame Bovary'i. Gerek hem lisedeki hem üniversitedeki edebiyat derslerimizde gerek edebiyata dair okumalarımızda bu eserin romantizm akımını alaşağı ettiğini; romantik eserlerin okurunu kuru hayalciliğe sevk ettirip doyumsuzlaştırdığı savını çok yüksek bir sesle söylediğini öğrenmiştik. Bunun doğruluğundan kitabı okumadan emin olamazdım; okudum.

Kitabın asıl kahramanı Emma Bovary ancak kitap Emma Bovary ile başlamıyor. Emma'yı, "Bovary" yapacak olan Doktor Charles Bovary'nin çocukluğuyla başlıyor kitap. Merakla beklediğimiz, dünya edebiyatının en ikonik kahramanlarından biri olan Emma Bovary ile karşılaşmak için epey okumak durumunda kalıyoruz. Zaten Emma, Bovary olduktan sonra da bakışlarımızı ondan ayıramıyoruz. Her sayfada onun güzelliği, mutluluk arayışı, doyumsuzluğu ve bir noktadan sonra da ihanetleri karşılıyor bizi.

Kitabın özetini edebiyatla az biraz meşgul olmuş pek çok kişi bilir, aşağıya kendi özetimi geçeceğim:
***spoiler***
Gerçek aşkı ve daimi mutluluğu arayan genç, güzel bir kadın vardır, ismi Emma. Bir de kendisinden yaşça büyük karısı yeni ölmüş bir doktor vardır, ismi Charles. Bu ikisi zaman içinde evlenir, mutlu olurlar ama sadece kısa bir süre için. Emma evliliğin daha ilk günlerinde "Ne yaptım ben?" pişmanlığına tutulur bile çünkü Charles ile evlenince kavuşacağını sandığı mutluluk ve aşkı bulamamıştır. Hem kocası da pek onun frekanslarında değildir zaten. Ne sanattan, edebiyattan anlar; ne partilerde, eğlencelerde gözü vardır. Bu sebeple Emma mutluluğu, her geçen gün gözüne daha çirkin ve kabaca gelen kocası dışında başka erkeklerde arar. Bu arayışlar sonuç verecektir çünkü Emma her erkeğin dikkatini celbedecek denli güzel ve çekici bir kadındır. Başlarda içinde hafif pişmanlıklar peyda olsa da zamanla bu pişmanlıklarını bastırır Emma. Onu çok seven, onun için her fedakarlığı üstlenen kocası ise her şeyden bihaberdir. Emma'nın tüm bu zevk arayışı, sefa arzusu aileyi maddi anlamda da çöküşe uğratır çünkü kasabanın tefecisi, Emma'nın lükse ve zarafete olan düşkünlüğünü çok iyi değerlendirip onu büyük şekilde borçlandırır. Yasak ilişkileri de bir süre sonra tat vermez olur. Ne evinde, ne kaçamaklarında kitaplarda okuyup yaşamak istediği mutluluğu bir türlü bulamayan Emma, tefecinin yarattığı ekonomik buhranı da kaldıramaz ve kendini arseniğe verip hayata veda eder.
***spoiler***

Kitabı okumadan önce kitap hakkında duyduklarım kafamda bir çerçeve oluşturmuştu. Emma Bovary'i salt cinsel tatminini sağlamak için her gün başka bir erkekle beraber olan hafif bir kadın olarak düşünüyordum ancak okuyunca durumun tam olarak bu istikamette olmadığını fark ettim. Emma Bovary okuduğu kitapların çok fazla etkisinde kalıp gerçekle bağını seyrelten ve bir roman kahramanı kadar şatafatlı bir aşk yaşamak isteyen toy bir genç kızdan başkası değilmiş. Yine de bu, yaptığı yanlışların gerekçesi olamaz.
Yine kitabı okumadan önce bunaltan ve sayfa atlama isteği uyandıran betimlemeler olduğunu düşündürmüştü bana duyduklarım ancak betimlemeler hiç de eğreti, gereksiz ve usandırıcı değildi. Yer yer Emma'yı anlamak, savunmak istiyoruz ancak bazen de öyle şeyler yapıyor ki yüzünü göresimiz gelmiyor.
Klasikleri okurken yapılan bir çok hatadan biri de kitapların yazıldığı dönemin şartlarını göz önünde bulundurulmadığını biraz tarih bilgisiyle bu tür kitaplardan daha çok haz alınacağına inanıyorum. Madam Bovary de 18. yüzyıl da tartışılması ve hatta konuşulması bile tabu olduğu bir dönemde, kadının, özellikle bir erkeğin kalemiyle yazılmış nadide kitaplardandır.Eğer tasfir ve uzun anlatımlardan hoşlanmıyorsanız,sıkıcı bulabilirsiniz. Ben Madam Bovary nin kadın ruhuna ve çektiği acılar ve karmaşalara dair yazılmış en güzel klasiklerden biri olduğunu düşünüyorum.
Kitabı elime aldığımda sıradan bir aşk romanı okuyacağımı düşünüyordum. Fakat ne kadar aşk üzerine yazılmış bir hikaye gibi görünse de, bir trajedinin hikayesi bu aslında. Bana bolca "Muhteşem Gatsby"yi çağrıştıran bu trajik hikayenin kahramanları; çocuk ruhlu çapkın bir dul olan baba ve onun 17 yaşındaki ergen kızı. Çocukluğunu yatılı okulda, son iki yılını ise hovarda babasıyla eğlenceli ortamlarda geçiren Cecile, babasının nezih ama kuralcı bir kadın olan Anne ile evleneceğini açıklamasıyla bir duygu ve düşünce karmaşasına düşer. Eğlenceli hayatlarının bozulmaması için bir oyun düzenleyip Anne'den kurtulmak isteyen Cecile, bu isteğinin sonuçlarıyla düşündüğünden çabuk yüzleşecektir. Metnini uzun zaman önce duyduğum Hoş Geldin Hüzün'ü kütüphanemde görünce nasıl bir istekle okumaya başladım, varın siz tahmin edin. Ancak beni, öyle abartıldığı kadar etkilediğini söyleyemeyeceğim. Yine de ödüllü bir yazar olan Bayan Sagan ile tanışmak için güzel bir seçim olacağı kanısındayım. Tavsiye ederim. =)
Klasik eserler üzerine yapılan onca eleştiri, övgü ve incelemeden sonra kitap hakkında bir şey yazmak çok abes geliyor insana. Öykünün betimlemeleri yoğundu. Yazar öyküye okuyanı dahil etmek için bu yoğunluğu tercih etmiş olabilir. Emma ya da bir başkası, hayatımızda bu türden insanlara oldukça rastlıyoruz. Yalnız Charles'in iyi niyetli hali aşırıya kaçmış gibi hissettim. Tam bu sefer anladı her şeyi derken gene anlamadığını görünce ister istemez sitem ettim. Bu ruh halimi fark edince de kitabın ne kadar okurunu öyküye dahil ettiğini daha iyi anladım.
9.yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir “Madam Bovary”. Hem ele aldığı konu, hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan, Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte, Flaubert Emma’nın şahsında, 19.yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin iki yüzlülüğünü ele alır.
Gustave Flaubert’in Madam Bovary romanı ilk kez 1857 yılında basılmıştır. Yapıt döneminde büyük yankılar uyandırmış, ancak Flaubert o dönemde bile oldukça şaşırtıcı görünen bir gerekçeyle, ahlak ve dine aykırılık nedeniyle yargıç önüne çıkartılıp yargılandı, en sert biçimde cezalandırılması istendi. Bu gülünç dava yüzünden adı bugünlere kadar gelen savcı Pinard, bu kitabın gerçek amacının, evlilikte eş aldatmayı yüceltmek, cinsel duyuları abartıp kışkırtmak, bu yolda dinsel ögeler de kullanarak inanç konusunda kuşkular yaratmak olduğunu öne sürmüştü. Yargılama sonunda yazar zor da olsa aklandı.
Bir erkeğin gözünden bir kadının iç dünyasının böylesine açıklıkla anlatılabilmiş olması, değerini bir kat daha artırıyor gözümde.
Eğer dünyanın en faziletsiz,en zelil,en tiksinilecek varlığını görmek istiyorsanız
bu kitapta onu bulacağınızdan eminim.

Kocasını aldatmayı günlük bir iş gibi yapan ve bundan bir an olsun çekinmeyen ,
kocasının iyi niyetine rağmen onu her an aşağılamayı kendine vazife bilmiş bir "kadın" anlatılıyor.

Harcadığı paralar yüzünden borç batağına düşen ve bu bataktan kendini zehirleyerek sıyrılan ve kocasına öldükten sonra bile yük olmayı başaran bu "kadın"
çocuğuyla ilgilenmez ve hizmetçisine de eziyet etmekten çekinmez biridir.

Kitabı okurken Emma isimli "kadın"dan nefret etmemek elde değil.Kocası Charles'ın
karısının onu aldatmayacağını düşünecek kadar sadık oluşu ve iyi niyetli çabası
göz dolduran tarzda.

Kitap,ne 9 puanlık ne de 8 puanlık.

Yine de kitabı okursanız bu mahluğun iç dünyasında ortaya çıkan şehvet ve para isteğini anlayabilirsiniz.

Başka incelemelerde buluşmak dileğiyle :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Nurullah Ataç
Unvan:
Türk eleştirmen, denemeci, yazar, şair
Doğum:
İstanbul, 21 Ağustos 1898
Ölüm:
İstanbul, 17 Mayıs 1957
Nurullah Ataç (d. Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898 - 17 Mayıs 1957), Türk eleştirmen, denemeci, yazar, şair. Eleştiri ve deneme alanı dışında hemen hemen yapıt vermeyen sayılı yazar ve şairlerden biridir.

Hayatı

Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898'de Hammer'in Osmanlı Tarihi isimli kitabı Türkçeye çeviren Mehmet Ata Bey'in oğlu olarakİstanbul'da doğdu. Nurullah Ataç'ın babası Mehmet Ata başarılı bir bürokrat idi. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi'nde 4 yıl okudu. Daha sonra eğitimini İsviçre'de sürdürdü. Babasının ölümünün ardından 1919'da İstanbul'a döndü.1922 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni sürdürdü tamamlayamadı. Fransızca öğretmenliği ve çevirmenlik yaptı. 1945'ten sonra Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak görev yaptı.

1926 yılında Leman Ataç ile evlendi. Bu evlilikten 1926'da, daha sonra babasının yaşamından kesitler anlattığı kitabı "Babam Nurullah Ataç"ı yazacak olan Meral Ataç Tolluoğlu doğar.

TDK yayın kolu başkanı oldu. İlk şiirleri Dergâh'ta yayımlandı. Fransız, Latin ve Rus klasiklerinden çeviriler yaptı. Gazete ve dergilerde eleştiri ve deneme türünde yazılar yazdı. Eleştiri yazılarıyla Türk edebiyatında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini verdi. Akşam'da tiyatro eleştirmenliği, Hakimiyeti Milliye, Ulus, Milliyet, Tan, Posta, Cumhuriyet, Son Havadis, Dünya gazetelerinde eleştiri yazıları çıktı. Denemeleri Türk Dili, Varlık, Yedi gün, Ülkü, Seçilmiş Hikayeler dergilerindedir.

Ataç yazı yaşamına tiyatro eleştirisi ile başlamıştır. İlk yazısı 1921’de Dergâh’ta yayımlanan “Türk Tiyatrosunda İlk Göz Ağrısı” adlı tiyatro eleştirisidir. Ataç, tiyatro eleştirisi ile ilgili yazılarını Dergâh ve Akşam dışında Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Son Posta, Haber-Akşam Postası, Ulus, Son Havadis gazetelerinde ve Hayat, Darülbedayi (Türk Tiyatrosu), Yeni Adam, Ülkü dergilerinde yayımlamıştır. Bu gazete ve dergilerde 1921-1957 yılları arasında tiyatro hakkında yaklaşık 125 yazısı bulunmaktadır ve bu yazıları kitaplarına girmemiştir. Ataç, tiyatro eserleri için yazdığı eleştirilerle Türk tiyatrosu için bir yol gösterici olmuştur. Batılı tiyatroyu yakından tanıyan Ataç, Türk tiyatrosunun ve seyircisinin Batı’nın seçkin oyunlarını oynayacak ve izleyecek düzeye gelmesi için çok çaba harcamıştır. Ataç tiyatro hakkında yazmış olduğu eleştirilerle yalnızca tiyatro sanatı ile ilgili teorik görüşlerini ve Türk tiyatrosunun tarihî gelişimini gözler önüne sermekle kalmamış, aynı zamanda bu sanatın ülkemizde gelişimine de katkıda bulunmuştur.

Yazınsal Biçimi

Dilde yalınlaşma ve özleştirme deviniminin savunucularındandır. Türkçedeki yabancı sözcükleri kullanmamış, dille düşünce arasında dolaysız bir ilişki olduğunu, somut düşünme geleneğinin doğabilmesi için kavramların saydam, hangi kökten geldiklerinin anlaşılır olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yol da, Ataç'a göre, Latince, Grekçe, Farsça, İngilizce,Arapça gibi yabancı dillerin eğitimini zorunlu kılmak başarılamayacağına göre, bunlardan alınan sözcüklerin Türkçeleştirilmesinden geçer:





Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.








Bazı yazılarında arı Türkçe kullandığı için anlaşılmaz olarak eleştirilmiştir. Onu eleştirenler arasında Attilâ İlhan, Halit Fahri Ozansoy gibi isimler vardır.[3]Divan Edebiyatıgeleneğini iyi bildiği anlaşılır, kişisel olarak zevk aldığını da belirtir, fakat zamanını doldurmuş bir yazın olduğu görüşündedir. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumu kapatma çabasının bir parçası olarak özgün Türkçeyi ve devrik tümceyi kullanmasıyla döneminin yazarlarını da, daha sonraki kuşakları da etkilemiştir.





Oysaki ben, öz Türkçe için nice kazançları teptim, rahatımı kaçırdım, üzdüm kendimi, adımı deliye çıkarttım. Hepsi de ne dediklerini bilmez, kafalarına düşüncenin gölgesi bile girmemiş birer alıktır bana deli diyenler. Öz Türkçeye özenişim de duygularımın etkisiyle değildir. Latince, Yunanca öğretilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul (akla uygun) yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu buldum.








Ölümü

1955 yılında gut ve şeker hastalığı ortaya çıktı. Eşinin 1955 yılında ölümünün ardından karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları başladı. 17 Mayıs 1957 yılında İstanbul Numune Hastanesi'nde öldü.

Ölümünden sonra birçok yazın ve sanat dergisinde kendisi için özel sayı çıkartılmıştır ve hakkında 2 kitap hazırlanmıştır. Bunlardan ilki 1959'da Tahir Alangu'nun hazırladığıAtaç'a Saygı isimli, O'nun için yazılmış yazıların derlendiği bir kitaptır. İkincisi ise, Türk Dil Kurumunun 1962'de Ankara'da çıkardığı Ataç isimli kitaptır.

Yazar istatistikleri

  • 86 okur beğendi.
  • 4.260 okur okudu.
  • 92 okur okuyor.
  • 2.208 okur okuyacak.
  • 192 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları