Oktay Rifat

Oktay Rifat

YazarÇevirmen
7.8/10
774 Kişi
·
2.228
Okunma
·
291
Beğeni
·
14,5bin
Gösterim
Adı:
Oktay Rifat
Tam adı:
Oktay Rifat Horozcu
Unvan:
Türk Şair, Oyun Yazarı ve Romancı
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 10 Haziran 1914
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Nisan 1988
Oktay Rifat (d. 10 Haziran 1914, Trabzon – ö. 18 Nisan 1988, İstanbul), Türk şair, oyun yazarı ve romancı.

Türk Şiiri’nin en büyük isimlerinden birisi kabul edilir. Orhan Veli ve Melih Cevdet'le birlikte Garip Akımı'nın kurucularındandır. 1955 yılından itibaren İkinci Yeni adlı şiir akımına yönlenmiştir. Şiir dışında roman ve oyun türlerinde de çok başarılı eserler vermiştir.

Yaşamı
10 Haziran 1914'de Trabzon'da doğdu. Babası, o doğduğu sırada Trabzon valisi olan şair ve dilbilimci Samih Rıfat, annesi Hasan Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dır. Pek çok sanatçı ve yazar içeren bir ailede yetişti. Büyük dedesi Macar Hurşid Bey, hem Türk hem batı müziği konusunda donanımlı bestekardı; dedesi Albay Hasan Rıfat Bey şiir ilgilenirdi amcası Ali Rıfat Bey değerli bir udî ve besteci, annesinin teyzesinin oğlu Ali Fuat Bey cumhuriyet devrinin ünlü asker ve siyaset adamı, teyzesi Celile Hanım bir ressam, teyzesi Celile Hanım’ın oğlu Nazım Hikmet ünlü bir şairdir.

Ortaöğrenimini 1925-1932 yıllarında Ankara Erkek Lisesi'nde yaptı. Bu okulda ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi oldu, ilk şiirlerini kaleme aldı ve ileride birlikte Garip Akımını kuracağı arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde “Sesimiz” adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar.

1932-1936 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne yüksek öğrenim gördü. Edebiyata olan ilgisi ve yazma tutkusu yükseköğrenimi sırasında da devam etti. Mezun olduğu yıl, arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile birlikte geliştirdikleri yeni bir yazın tekniği ile kaleme aldığı şiirleri Varlık Dergisi’nde yayımlanmaya başladı.

1937 yılında Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Siyasal Bilgiler öğrenimi görmek üzere Paris'e gönderildi. Paris’te bulunduğu dönemde yalım bir söylemi ve bağımsız düşünceleri savunan Fransız şiirini kendisine yakın buldu ve ondan ilham aldı. Üç yıl sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye'ye döndü.

Paris’ten döndükten sonra bir süre Maliye Bakanlığı'nda , daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü)'nde çalıştı. Ardından Ankara’da serbest avukatlık yaparak yaptı. Bu arada 1941 yılında Orhan Veli ve Oktay Rıfat ile edebiyat dünyasında büyük tartışmalara sebep veren “Garip” adlı şiir kitabını yayımladı. Şiirlerini "Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"(1945), "Güzelleme"(1945) ve "Aşağı Yukarı"(1952) adlı şiir kitaplarının yanısıra "Aile" (1947), Orhan Veli tarafından çıkarılan "Yaprak (1949-1950) ve "Yeditepe" (1951-1957) gibi dergilerde yayımlamayı sürdürdü[2]. 1954 yılında yayımladığı “Karga ve Tilki" adlı şiir kitabıyla, Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.

1955 yılında İstanbul'a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Aynı yıl yayımladığı “Perçemli Sokak” adlı şiir kitabının önsözü tartışmalara neden oldu. Bu kitap ile İkinci Yeni adı verilen şiir anlayışına yöneldi. 1958 yılında "Aşık Merdiveni" adlı şiir kitabını yayımladı. 1961 yılından itibaren avukatlık mesleğini Devlet Demir Yolları'nda sürdürdü ve 1973 yılında emekli olana dek bu kurumda çalıştı.

1960’lı yılların başında Latin ve Yunan ozanların mitoloji kitaplarının Türkçe çevirilerini yaptı. 1969 yılında yayımladığı “Şiirler” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. Bu tarihten sonra tiyatro ve roman çalışmalarına ağırlık verdi. "Oyun İçinde Oyun", "Zabit Fatma'nın Kuzusu", "Atlar ve Filler", "Yağmur Sıkıntısı","Kadınlar Arasında", "Birtakım İnsanlar" ve "Çil Horoz” adlı oyunları kaleme aldı ve her biri sahnelendi . Arkadaşı Melih Cevdet ile “Kıskançlar” adlı oyunu kaleme aldı. 1976’da ilk romanın “Bir Kadının Penceresi’nden” yayımlandı. 1980’de “Danaburnu” kitabıyla Madaralı Roman Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl “Bir Cigara İçimi” adlı şiiri Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü, 1984 yılında "Dilsiz ve Çıplak” kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.

Fransızca çevirmeni Sabiha Rıfat ile evli olan Oktay Rıfat, yazar, çevirmen ve şair Samih Rıfat’ın babasıdır. Son günlerine dek eser vermeyi sürdüren sanatçı, “Yağmur Sıkıntısı” adlı oyununu tamamladıktan sonar 1988 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.
210 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Honore de Balzac romanda “gerçekçilik” ve “doğalcılık” akımının yaratıcısı olarak kabul edilir. Köy kökenli bir ailenin ve memur bir babanın çocuğudur. İsmi Honore Balssa’dır gerçekte; ama şöhret düşkünlüğü nedeniyle isminin başına soyluluk ifade eden de takısı da ekleterek Honore de Balzac olarak değiştirmiştir ismini. Edebiyat dünyasında duyulur duyulmaz, aldığı paralarla tamamen bohem bir hayat yaşamaya başlar. 1847’de Polonya’daki sevgilisinin şatosuna yerleşir ve bir süre sonra evlenir. 1850’de ise vefat eder. 85’i tamamlanmış ve 50’si taslak halinde eser bırakmıştır. Gözlem yeteneği çok yüksek olan Balzac’ın empati yeteneği de çok fazlaydı.

Değişik özellikleri, özellikle bu romandaki yazım tekniği bana fazlasıyla Dostoyevski’yi anımsattı. Kitabı okurken dedim ki, acaba bu iki yazardan biri diğerini çok mu etkiledi? Ve rahmetli Cemil Meriç’in sözleri aklıma geldi:”Balzac ve Dostoyevski öğretti bana roman okumayı.”

Dün gece değerli bir dostum bana mesaj yazmış sağolsun, Balzac’ın kitaplarının ilk defa çevirilerini yaparak ülkemize kazandıran insan Cemil Meriç’in fikri hakkında: “Yıllardır yazmak istediğim bir Balzac var, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir rüya. Kitap üç bölümü kucaklayacak: 1-Balzac’ı yaratan dünya, 2-Balzac’ın yarattığı dünya, 3-Dünyadaki Balzac.”

Mutlak Peşinde, benim için çok değerli bir ruh atlası özelliğinde oldu. Eser ilk otuz sayfasında yaptığı tasvirlerle beni negatif manada çok şaşırtmıştı; çünkü eseri üç dört farklı kişiden tavsiye olarak elime almıştım ve okumak istemedim zaman zaman, donuk donuk okudum. Ama gelgelelim otuzbirinci sayfadan itibaren ne olduysa sanki bir sihirli değnek romanı baştan sona değiştirdi. Ben romanın peşinden sürüklenmeye başladım, sürüklendikçe çok ilginç tecrübeler ediniyordum, romanın içinde izleyici bir karakterdim sanki. Kitap aktı, aktı; büyük dalgalar halinde beni götürdü, bambaşka dünyalarda gezdirdi.
Hayret ettim, bu kafa yapısı, bu derinlemesine empati yeteneği sadece Dostoyevski’de var bilirdim; ama bu hayatta nelerde yanılmadım ki; bazen yanılmak da sevindirir insanı, öyle değil mi?

Balzac’ın anlatım tekniği hem doğal hem de gerçekçilik metodunda; ince ince öyle detaylara inmiş ki, zihnimde her detayın dalları önce yeşermeye , sonra nerdeyse ağaç olmaya başladı. Dostoyevski için insan ruhunun haritalarını çizen adam diyorum, galiba Balzac da aynı yetenekte bir değer. Bohem yaşamıyla eserlerinin hiç alakası olmayan Balzac’ı eseriyle değerlendirmek gerekirse, Balzac belki de ünlü ve zengin olmak için eserlerinde sanatını bu safhaya ulaştırmak zorundaydı. İşte edebiyatın ve sanatın bu tip değişik beyinlerden böylesine zuhur etmesi beni hep şaşırtmıştır; zıtlıkların güzelliğe ve sanata tezahürü...

Mutlak Peşinde romanı ilginç, gizemli ve ailevi konularıyla okuyucuda sevinci, aşkı, aileyi, asaleti, nezaketi, ihtiras ve tutkuyu ama hastalık türünde bir tutkuyu, acıyı, hüzünü, zenginliği, fakirleşmeyi ve daha birçok şeyi öyle akıcı, öyle duygulu, öyle derin anlatmış ki; emin olun uzun ama uzun bir süre aklınızdan çıkmayacak.

Romanda Claes ailesinin karakterleri çok temiz, çok asil, çok fedakar insanlar. Diğer karakterlerde çok akılda kalıcı karakterler; Türk sineması olsa sezadır. Karakterler sayfalar çevrildikçe büyümeye, olgunlaşmaya, fedakarlığın yamaçlarına öylesine çıkmaya başlıyor ki aklınız bu karakterlerle beraber çıkmazlarda kalıyor; birçok karakterle kendinizi özdeşleştiriyorsunuz.

Bayan Claes için gözyaşlarımı tutamadım, beni çok sarsttı; ölüm yatağında fedakarlık ve sorumluluğun zirvelerine öylesine nezih ve aşık bir anne olarak çıktı ki bir anda ana kahraman o oldu gözlerimde; ama galiba çok erken konuşmuştum, sonra bir anda bayan Marguerite çıktı sahneye, Balzac bunu nasıl ve neden yaptı bilmiyorum ama artık ana kahramanım bayan Marguerite olmuştu bile. Bayan Marguerite melek gibi bir hanımefendi, güzelliğiyle zekasını ve fedakarlığıyla sorumluluk vazifesini bu denli güzel ifa etmiş kaç hanımefendi vardır, bilemiyorum?

Bay Claes ve ailesi için ne kadar üzüldüğümü, ne kadar şaşırdığımı ifade etmem çok zor, o yüzden bizzat siz değerli okurların bu kitabı mutlaka ilk sıralara koymanızı ısrarla tavsiye ediyorum. Unutulmayacak, birçok kez okunmak istenilecek bir kitabı geciktirmeden okumanız dileğiyle.

Saygılarımla,..
395 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10 puan
Eveetttt
Bütün bir günüm Balzac yazmayla geçti:)
Kitaba inceleme yazmaktan ziyade tez yazma aşamasında gibi bir durum oldu, tabiki yedi sayfalık Balzac tezimi paylaşamayacağım ama beni bu yazıya getiren etkinlik için konuşmam gerek.

Biliyorsunuz Sabahattin Ali Kampı yaptık ( bilmiyorsanız bakınız :) #34571181 ) ve ona dair her şeyi konuştuk. Öldürülmeden önce yanında taşıdığı çantasından çıkan iki kitaptan biri idi Modeste Mignon. Kampımızın yarışmalarındaki hediyelerimiz de bu iki kitaptı.
E biz de Sabahattin Ali'nin mirasıymışçasına okuyalım dedik ama bu kitapla ilgili nereye baktımsa herhangi bir bilgi bulamadım. O zaman kendimiz konuşalım dedik ve bu etkinlik fikri aklımıza geldi. ( #34700268 )
Sabahattin Ali, bu kitabı okudu mu, okumadı herhalde ki yanındaydı, okusa beğenir miydi, ya da tırt hiç Balzac ayarında değildi mi derdi, efsane anlatımından esinlenip kendi de kendi Modeste'sini mi yazardı bilemiyorum da bunu düşünürken onu elinde kitaplarıyla tehlikeli olarak gören ve öldüren canavarlara ağız doluncası küfür geliyor ağzıma ya, neyse...

Ben biyografileri filmlerde de kitaplarda da daha çok tercih ediyorum. İşin magazinel kısmı mı çekiyor yoksa yazılan romanların şiirlerin hikayelerin gerçeğini öğrenme merakım mı ağır basıyor tam emin değilim. Ama okuduğum romanın gerçeğini öğrenince daha çok bağlanıyorum. Mesela; Kürk Mantolu Madonna'nın gerçek olduğunu öğrendiğimde, Ahmed Arif'in saçlarına kan gülleri takmak istediği kadının kim olduğunu bildiğimde, Dönüşüm'deki böceğin yansıması Kafka'yı bulduğumda, Modeste Mignon'un şiirlerine aşık olduğu yazarın/şairin kim olduğunu öğrenince daha da siniyor içime ve daha çok etkileniyorum:)

Balzac'ın dilinin muhteşem aktığı kitaplarından biri bence 'Alçakgönüllü' Modeste Mignon. Kitabı Balzac çok kısa sürede yazıyor ya dayanma gücü de çok zorlaşıyor;
"Bünyem artık dayanamıyor. Dinleniyor. Artık kahveye yanıt vermiyor. Modeste Mignon'u bitirebilmek için fincanlar dolusu kahve yuvarladım. Su gibi içiyordum." (Balzac syf. 477)

Kitabı ithaf ettiği "Polonyalı Bir Kadın" , Balzac'ın ömrünü yemiş, Balzac’ı 10 yıl oyalamış, evli olduğu halde onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atmış, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç göstermiş, kısacası onu parmağında oynatmış ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenmiş o kadar da aşağılık bir kadın aslında. Peki Balzac niye ömrünün en güzel yıllarını bu kadınla heba etti dersek cevabı maalesef Balzac'ın hayatı boyunca tüm hayallerinin kilit noktası olarak ortaya çıkıyor: 'zengin ve dul kadın'. Ben hayatımda böyle güzel ithaf edilmiş bir kitap görmemiştim, ama işte kimleeer kimlerle...

Kitabı ithaf etmiş etmesine de içinde gizliden de laf sokmalar yol vermeler yok değil;
"Bir erkeği sonsuza dek bağlamak isteyen yaşlıca bir kadın, herhangi bir rekabeti olanaksız kılmak için sevgilisinin kusurlarını büyük birer erdemmiş gibi göklere çıkarmakla işe başlar; çünkü rakibi, bir erkeğin hemen de alışıverdiği bu çok ince övgülerin sırrını birdenbire kavrayamaz."

Ben kitabı okuyarak hem Balzac'a yeniden hayran oldum hem de onu daha yakından tanımak için yaklaşık 600 sayfalık bir Balzac devirdim (Zweig'dan Balzac). Hem Sabahattin Ali'ye hem Honore de Balzac'a hem Stendhal'e hem Victor Hugo'ya hem de Stefan Zweig'a daha çok yaklaştığım bir okuma turu oldu benim için.
Etkinliğe katılan herkeslere de teşekkür ederim.
Okuyalım, okutalım:)
395 syf.
Hasan Ali Yücel Klasiklerine devam ederken...

Hepimiz çocukken bir ünlüye aşık olmuşuzdur, yani öyle sanmışızdır. Hayaller kurmuşuzdur. Bu kişi oyuncu, şarkıcı, futbolcu vb. olmuştur. Benimde vardı tabiki hatta o kadar saçma bir insandı ki, yani dizi karakteri olarak. Çünkü şimdi öyle bir şey olması mümkün değil. Kim miydi? Aynalı Tahir dizisinin Tilki Ekrem'i Saruhan Hünel... Hatta rüyalarıma bile girerdi :) Bir kere daha zor bir çocukluk geçirdiğim anlaşılıyor burada.

Kitabımıza gelirsek; kitaba adını veren genç kızımız Modeste, taşralı bir soylu ailenin, bir albayın kızıdır. Kitap okumayı seven birisi... (bundan dolayı kitapta fazlasıyla eser ve yazar ismi geçiyor.) Kitapçıdan aldığı şiir kitabı ile bir şaire aşık olduğunu düşünüyor ve ona mektup yazarak hayranlığını ve hislerini anlatıyor. Fakat şairimiz kibirli ve kendini beğenmiş. Tabiki cevap yazmıyor, hatta dalga geçiyor. Sekreterine ise, rastgele bir şeyler yazıp göndermesini söylüyor. Ve bu şekilde mektuplaşmalar başlıyor.Bundan sonrası yeşilçam filmleri gibi ilerlemekte...

Mektuplaşmalar ile buram buram aşk hikayesi... Süprizler de var ancak onlardan bahsetmeyeceğim.

Dili sade, anlaşılır ve akıcı. Bu yüzden kendimi kaptırdım aktı gitti kitap. Etkilendim de evet. Belki de böylesine bir aşktan etkilendim.

İlerlerken Modeste'ye pek sinirlendim. Şahsen ben onun yaptıklarını yapmazdım. Ama haksız sayılmazdı. Sonunun ise iyi mi kötü mü bittiğini yazmak istemiyorum. Bu baya bir açık verme olur.

Ekleyecek olduklarım ise son olarak; gerçekten insanların göründüğü gibi olmayışı, çıkarları için neleri göze alabilecekleri dahası yine de sevginin ve sabrın önemi yansıtılıyor eserimizde.
Okumanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim kitaptaşlar...
128 syf.
·Puan vermedi
Kendisine sizin için "Yaşayan en büyük Türk şairi diyorlar." dendiğinde, "Elli yıl sonra şiirimi okuyanlar, tam becerememiş ama meselenin farkına varmış desinler bana yeter.” diyerek cevap vermiştir.

İnsanın kendisini bilmesi büyük bir erdem elbette ancak böyle büyük bir şairi yermek benim haddim değildir. Tam becerememiş ama meselenin farkına varmış demiyorum, o becermis ama ben meselenin farkına varamadım. Geneli masal gibi tekerleme gibi şiirler vardı. Şiir tarzı benimle uyuşmadı diyerek Doğan kardeş seçme şiirler serisinin bir kitabının kapağını sanırım bir daha açmamak üzere kapatıyorum.
129 syf.
“Sessizlik...
Karanlık...
Yalnızlık...
Salt yalnızlık...
Sesine hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağın bir yalnızlık...
Sahip olup kullanmadıktan sonra ne gereği var onca gücün?
İşte böyle bir vakitte bilinmeyi istedim...
Bilinmek bileni gerektirdiğinden böyle bir karar verdim...

Düşündüm...
Düşündükçe belirdi suretler...
Kalem kağıda dokundukça ortaya çıktı gerçeklikler...

Ben yazdıkça belirginleştiler...onlara yüklediğim özelliklerle oluşmaya başlamıştı bilinmek için yarattığım eser...Ortaya bir hayli güzel şeyler çıkıyordu... Ben yazdıkça zaman akıyor, her şey ilerliyor, yalnızlığım son buluyordu...

Keşke şahit olabilseydiniz...Nefes kesiciydi... Karakterlerim konuşuyor, düşünüyor, hikayem olgunlaşıyordu... Ben yazdıkça nefes alıp veriyorlar ve bunun adına “yaşam” diyorlardı...

İyi bir senaryonun olabilmesi için karakter bolluğu önemlidir fikrini ortaya ilk atan benimdir... Böylelikle her şey seyir zevki yüksek bir hal alır... Ki garanti ediyorum, tüm yalnızlığım boyunca düşündüğüm vakitlerde mükemmel bir kurgu oluştu zihnimde...Tabii kiminize göre fazla bencilce, kiminize göre fazla sadistçe, kiminize göreyse olması gerekenden bile hallice...

Benim düşüncemi merak ediyorsanız, sizler zaten benim düşüncemsiniz...Senaryonuzu beğenmediğiniz için yaptığınız tüm sitemler senaryoyu değiştirmek istediğimden dolayı sizin harekete geçmenizi istediğimdendir diyeceğim ama şşş siz fazla zekisiniz...ya da durun şöyle açıklayayım: senaryoyu değiştirmek istemeniz, bunun için çabalamanız da senaryoya dahil...

Bir yazar kendi yarattığı karakterine kendisini nasıl anlatır? Bir karakter yazarına nasıl kafa tutabileceğini sanıp üzerine bir de kafasının çalıştığını iddia eder? Buna ben bile ne bir mantık çizebilirim ne de ben bile böylesine cüret ederim. İnandığınız yüzlerce, binlerce farklılığın yanında benim düşünme edimimle var edilen var edilme ihtimalinizi görmezden gelebilmeniz gerçekten şaşırtıcı...Nereden geldiğinizi ne kadar sorgularsanız sorgulayın, mantık dediğiniz mantıksızlığınız ile aklınıza yattığını sandığınız olasılıklarda ne kadar diretirseniz diretin, ne olduğunuza inanırsanız inanın ya da inanmazsanız inanmayın, hakikatte sadece —belki size saçma gelecek ancak—kağıdın elimdeki kalemin mürekkebini kabul edişinden ibaretsiniz...

Karakterlerin sahneye girmesi için gerekli koşulları hazırlamaktan fazlası olmayan şartlarıma ne kadar laf ederseniz edin, gerçeği siz değiştiremezsiniz. Olması gerekeni —ki sizin için gereken diye sıfatlandırılandan bahsediyorum—söyleyip durabilirsiniz. Ancak kalem benim elimde değilmiş gibi bir tutumla benim senaryoma bir kabul sunmaz iseniz bu sadece sizi rahatsız edecektir bilesiniz...Her istediğinizi yazacak olsaydım buyurun yeterse gücünüz kalem sizin...Ancak binlerce sayfalık bir romanın bir sayfasının bir cümlesindeki özneden daha fazlası olmayan size söylemeliyim ki “bu ne kibir...”

Biliyorum, biliyorum...Benden gelmenizden ötürü düşkünsünüz Benim olan özelliklere ancak izlemeye alışık olduğunuz, başrolün senaristten ön planda olduğu bir film değil bu anlayın artık. Her ne kadar bazılarınız senariste yok damgası vurup ilgiyi üzerine almak için türlü çabalar içine girse de, maalesef ki;

print(“Hello World!”)

Senaryomun olmadığını, senaryomun dışında olduğunuzu/olabileceğinizi sanıyorsunuzdur belki... belki de kendi benliğinizin olduğunu ve tek başınıza bir anlam ifade edebildiğinizi...Sizin konuşuyor görünmeniz için bile benim kalemi elime alıp yazmaya devam etmem gerekiyor iken kendinize atfetmemeniz gereken bir noktada büyük bir önem atfetmeniz benim size olan güvenimi biraz şüpheye düşürüyor...

Neyse...

Birkaç karakterim var henüz kaleme almadığım... belki de onların hatırına yazmaya devam ediyorumdur, elbet bir gün bırakacağım. Ama şimdilik size verdiğim söze sadık kalarak yazmaya devam edeceğim...

Bir de birkaç karakterim var hiç unutamadığım, bir şekilde tekrar tekrar kullandığım. Bir tür yazar takıntısı olarak adlandırabilirsiniz. Sevdiğim karakteri birebir olmasa da onu andıran özellikleri başka birinde benzer şekilde kullanmayı seviyorum...ve en başta dediğim gibi ortak noktam yalnızlığım... kendinizi yalnız hissediyorsunuz, yalnızlığı bildiğinizi sanıyorsunuz. Oysa hiç yalnız kalmadınız... Kalsaydınız -ki kalmamakta ısrarcısınız-size yoldaştım. Çünkü beni anlamanızı istemediğim tek noktadır bu...bu yüzden yalnız karakterlerimin bir şekilde yanında olduğumu onlara hissettirmeye çalışmışımdır. Sonuçta ben yazarım ve yazdığım kitabın aslında her sayfasındayım ancak bazılarıyla daha yakınım...kişisel bir mesele olarak algılamayın, onlar benim kendimi izlediğim aynalarım....

Yaşatmam bozmasın sizleri...çok mu şey isterim?”

***

Balzac gelmiş geçmiş en yaratıcı yazardır benim nazarımda. Gerçek hayatta birebir bulabildiğiniz/bulabileceğiniz her şeyi alır hem de tüm gerçekliğiyle ve sonra onu geliştirir...Bir karakter kendisinin bir dönemidir, diğer biri sevdiği kişidir veya diğer ihtimaller...Yeri gelir kendisine yazılan senaryoyu değiştirir, baştan yazar; yeri gelir kendisinin başından geçenleri başkasının şahitliğiyle anlatır; yeri gelir en yakın arkadaşı olur kendisinin kendisini anlatır, ama dediğim gibi bunların tek ortak noktası; bunu fantastik ögelerle değil soyutlamalarla değil maddi/manevi gerçekliği harmanlayarak yapar...

Felsefik kitaplarında ve yaratıcılığını kullandığı tüm eserlerinde Balzac’ı diğer yazarlardan ayıran bir özelliği vardır; o, yeteneğiyle tanrıya kafa tutar, kafa tutmaya çalışır... Rimbaud’un deyimiyle “nice yeteneksiz kendini yazar sanıyor” iken, Balzac’ın bu durumda hedefini yükseklere dikmesi de kaçınılmaz olsa gerektir...

Kitaplarınızın yazarlarının kim olduğunu, ne yaptığını, nasıl yapmaya çalıştığını veya yaptığını anladığınız okumalarınız olsun...Ayrıca unutmadan “Yazar”ı beğenmediğinizi söylemeniz ne Yazar’ı ne de Kitaplarını ırgalar. Benim beğenip beğenmememle, okuyup okumamamla Balzac Balzac’lığından Yazar, Yazar’lığından kaybetmez... ama sizin mahrumiyetiniz sonsuza kadar sürer...

Edit: #49291471
395 syf.
·6 günde·10/10 puan
Aşk oyunu buna derler güzelim, seçmelisin birini...

Öyle tatlış bir kitap okudum ki duygularımı kelimelere tam manasıyla dökemeyecekmişim gibi hissediyorum. İlk kez Balzac okudum ve bayıldım. Yazımına, diline, yerleştirdiği şaka yollu iğnelemelerine...

Şurada, #34700268 iletinin altına yazmıştım, matruşka bebekleri gibi karakter içinden karakter çıkartmış Balzac. A kişisini okuyorken, A kişisinin yolu B ile kesildiğinde bu kez B'den bahsetmeye başlıyor. Böyle böyle elindeki iskambil kartlarını birer birer masaya açar gibi karakterleri açıp, falı okuyor bize.

Anlatımdaki şiirselliğe, sürekli teatral metinlere ve mitolojiye yapılan göndermelere hayran oldum. Zaten kitap da biraz tiyatro havasındaydı bana göre; okurken karşılıklı diyaloglar, davranış biçimleri gözümde net bir şekilde oynadı.

Kitap aşk üçgeni dörtgeni değil, aşk kördüğümü mübarek. :) Herkesin hayran olduğu güzel Modeste kendisine eş olarak kimi seçecek beklentisi, lunapark trenindeymişim heyecanı verdi bana.

Önemli olan STATÜ mü? PARA mı? AŞK mı? Kalp mi mantık mı? Yoksa ailenin istediği mi? Balzac hepsini dantel dantel örmüş, aşkın gözü kaçıncı aşamadan sonra körleşir? E bir kızı bin kişi ister bir kişi alır denilmiş.

Modeste aşkı mı seçecek, ünvanı mı? Yoksa tümünü elinin tersiyle itecek mi? Hepsinin cevabı 1000k pembe dizi kuşağında, Modeste Mignon'da. ;)
129 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Honore De Balzac'ın felsefi yönü çok çok ağır basan romanlarından biri. Kitap bu yüzden kolay okunan bir kitap değil. Ama yazarın diğer kitaplarından çok farklı ve önemli kitaplarından biri.

Kitabı yazan kişi, çocukluk arkadaşı Louis Lambert isimli çok zeki ve çok farklı bir düşünce yapısına sahip, gizem içeren bir ruh hali içindeki bir insanın biyografisini anlatıyor.

Louis Lambert henüz küçük bir çocukken bol bol okuduğu kitaplar sayesinde yaşıtlarından bilgi yönünden çok ilerde olan bir kişiliktir. Öyle ki okul çağında çeşitli felsefi düşünceler içerisine girmiş ve bunları arkadaşı olan yazarla paylaşmıştır. Bunlar, evrenin oluşumu, insanın iç dünyası, dinsel eylemler, gizemli olaylar ve bilimsel açıklamalar başta olmak üzere çok çeşitli konularda yapılmış felsefi değerlendirmelerdir.

Tabii ki yazarın Louis karakterini nasıl ortaya çıkardığını bilemiyorum ama karaktere yüklediği güç o kadar fazla , gerçekçil ve belirgin ki bazı özelliklerinden dolayı kendi yaşamından kareleri de bu özelliklerin içine kattığı hissi veriyor okuyucuya. Çünkü kitapta öyle bölümler var ki, bunları yazan kişi ya gerçekten müthiş bir gözlemcidir ya da direk kendisi yaşamıştır olayları. Aksi takdirde bu bölümler, bu kadar başarılı ve kusursuz yazılamazdı diye düşünmeden yapamıyor insan.

Kitapta beni şaşırtan önemli bölümlerden birisi , Louis Lambert'in Paris'ten dönmek için dayısına yazdığı ve kitapta yaklaşık on iki sayfa uzunluğundaki mektuplar kısmıydı. Her türlü felsefi açıklamaların yer aldığı bu mektuplarda çoğunlukla öyle bir anlatım yapılmış ki, bazı ruhsal hastalıkların en önemli işaretlerinden biri olan ve Tıp biliminde adına ''fikir uçuşması'' denen belirtinin en belirgin şekli net olarak görülmektedir. Burada birbirinden ilgisiz olaylar ve düşünceler arka arkasına hızlı bir şekilde adeta daldan dala atlanarak felsefi olarak sıralanmaktadır. Bu durum o kadar başarılı yapılmış ki bu bölümü ya gerçek bir hasta yazmıştır, ya da bu tür bir hastayı çok çok iyi bir şekilde gözlemlemiş olan çok büyük bir usta gözlemci yazmıştır diye düşünüyorum. Aksinin kesinlikle mümkün olacağını kabul edemiyorum.

Kitabın son bölümünü oluşturan Louis'in aşkı ve sevgilisine yazdığı mektuplar ise aşkın da felsefesi olurmuymuş diye düşünenlere bir cevap niteliği taşımaktadır. O mektuplar gerçekten bir sevgiliye yazılabilecek olan müthiş sözlerden oluşmuş birer sanat eseri gibiler.

Louis Lambert'in dramatik hikayesini anlatan bu felsefi romanı biraz zorlanarak da olsa ben beğenerek okudum.
Özellikle felsefi ve gizemli konulara meraklı olanların mutlaka okumasını tavsiye ederim.
208 syf.
·3 günde·8/10 puan
Kalıp ve anlayışlardan ayrılmak, yalnızca söyleyiş güzelliğini baz almak gerektiğini savunan, muhteşem olduğunu düşündüğümüz bir çok şiirde etkilerini görebileceğimiz İkinci Yeni adlı şiir akımının üç büyük ustası; Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat olarak geçer.
Aslen şâirliğiyle ön planda olmuş bir sanatçı 1914 Trabzon doğumlu Oktay Rifat. Roman olarak kaleme aldığı yalnızca üç eser bulunmakta;
-Bir kadının penceresinden
-Bay Lear
-Danaburnu.
Eser, dönemin İstanbul’unda geçen, yokluk içerisinde bambaşka yollara savrulan, yer yer birbiriyle kesişen, birbirine dolanan, sonra çözülüp bir süre durulan, bir sonraki kasırgayı endişeyle bekleyen, aldığı yaraları sarmak için acele eden hayatların hikayesini kaleme alıyor.
Yazarın kaleminin şiirselliğine laf yok. Kelimeler birbiriyle dans ediyor, bir tuvalin üzerindeki boyaların birbirinin içinde eriyip yeni tonlara kavuşması gibi deviniyor âdeta.
Yazarın doğa betimlemeleri beni benden aldı diyebilirim. Bazı satırları okurken güneşin ısısını yüzümde hissettim, bazı satırlarda yağmur sesi kulaklarımda.
Uzun zamandır okumak istediğim bir kalemdi, sırası gelmişti demek.
Tercihimi romanlarından biriyle başlamaktan yana kullandım. Pişman etmedi Oktay Rifat beni.
Şiirleri de güzeldir. Düzenli aralıklarla açıp bir kaç satır okunması kalbe iyi gelir.

‘Sen gelince bir mutluluk ülkesiyim,
Cıvıl cıvıl;
Az gelişmiş toplum gibi, sen gidince,
Boynum bükük.’

İyi okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oktay Rifat
Tam adı:
Oktay Rifat Horozcu
Unvan:
Türk Şair, Oyun Yazarı ve Romancı
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 10 Haziran 1914
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Nisan 1988
Oktay Rifat (d. 10 Haziran 1914, Trabzon – ö. 18 Nisan 1988, İstanbul), Türk şair, oyun yazarı ve romancı.

Türk Şiiri’nin en büyük isimlerinden birisi kabul edilir. Orhan Veli ve Melih Cevdet'le birlikte Garip Akımı'nın kurucularındandır. 1955 yılından itibaren İkinci Yeni adlı şiir akımına yönlenmiştir. Şiir dışında roman ve oyun türlerinde de çok başarılı eserler vermiştir.

Yaşamı
10 Haziran 1914'de Trabzon'da doğdu. Babası, o doğduğu sırada Trabzon valisi olan şair ve dilbilimci Samih Rıfat, annesi Hasan Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dır. Pek çok sanatçı ve yazar içeren bir ailede yetişti. Büyük dedesi Macar Hurşid Bey, hem Türk hem batı müziği konusunda donanımlı bestekardı; dedesi Albay Hasan Rıfat Bey şiir ilgilenirdi amcası Ali Rıfat Bey değerli bir udî ve besteci, annesinin teyzesinin oğlu Ali Fuat Bey cumhuriyet devrinin ünlü asker ve siyaset adamı, teyzesi Celile Hanım bir ressam, teyzesi Celile Hanım’ın oğlu Nazım Hikmet ünlü bir şairdir.

Ortaöğrenimini 1925-1932 yıllarında Ankara Erkek Lisesi'nde yaptı. Bu okulda ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi oldu, ilk şiirlerini kaleme aldı ve ileride birlikte Garip Akımını kuracağı arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde “Sesimiz” adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar.

1932-1936 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne yüksek öğrenim gördü. Edebiyata olan ilgisi ve yazma tutkusu yükseköğrenimi sırasında da devam etti. Mezun olduğu yıl, arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile birlikte geliştirdikleri yeni bir yazın tekniği ile kaleme aldığı şiirleri Varlık Dergisi’nde yayımlanmaya başladı.

1937 yılında Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Siyasal Bilgiler öğrenimi görmek üzere Paris'e gönderildi. Paris’te bulunduğu dönemde yalım bir söylemi ve bağımsız düşünceleri savunan Fransız şiirini kendisine yakın buldu ve ondan ilham aldı. Üç yıl sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye'ye döndü.

Paris’ten döndükten sonra bir süre Maliye Bakanlığı'nda , daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü)'nde çalıştı. Ardından Ankara’da serbest avukatlık yaparak yaptı. Bu arada 1941 yılında Orhan Veli ve Oktay Rıfat ile edebiyat dünyasında büyük tartışmalara sebep veren “Garip” adlı şiir kitabını yayımladı. Şiirlerini "Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"(1945), "Güzelleme"(1945) ve "Aşağı Yukarı"(1952) adlı şiir kitaplarının yanısıra "Aile" (1947), Orhan Veli tarafından çıkarılan "Yaprak (1949-1950) ve "Yeditepe" (1951-1957) gibi dergilerde yayımlamayı sürdürdü[2]. 1954 yılında yayımladığı “Karga ve Tilki" adlı şiir kitabıyla, Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.

1955 yılında İstanbul'a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Aynı yıl yayımladığı “Perçemli Sokak” adlı şiir kitabının önsözü tartışmalara neden oldu. Bu kitap ile İkinci Yeni adı verilen şiir anlayışına yöneldi. 1958 yılında "Aşık Merdiveni" adlı şiir kitabını yayımladı. 1961 yılından itibaren avukatlık mesleğini Devlet Demir Yolları'nda sürdürdü ve 1973 yılında emekli olana dek bu kurumda çalıştı.

1960’lı yılların başında Latin ve Yunan ozanların mitoloji kitaplarının Türkçe çevirilerini yaptı. 1969 yılında yayımladığı “Şiirler” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. Bu tarihten sonra tiyatro ve roman çalışmalarına ağırlık verdi. "Oyun İçinde Oyun", "Zabit Fatma'nın Kuzusu", "Atlar ve Filler", "Yağmur Sıkıntısı","Kadınlar Arasında", "Birtakım İnsanlar" ve "Çil Horoz” adlı oyunları kaleme aldı ve her biri sahnelendi . Arkadaşı Melih Cevdet ile “Kıskançlar” adlı oyunu kaleme aldı. 1976’da ilk romanın “Bir Kadının Penceresi’nden” yayımlandı. 1980’de “Danaburnu” kitabıyla Madaralı Roman Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl “Bir Cigara İçimi” adlı şiiri Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü, 1984 yılında "Dilsiz ve Çıplak” kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.

Fransızca çevirmeni Sabiha Rıfat ile evli olan Oktay Rıfat, yazar, çevirmen ve şair Samih Rıfat’ın babasıdır. Son günlerine dek eser vermeyi sürdüren sanatçı, “Yağmur Sıkıntısı” adlı oyununu tamamladıktan sonar 1988 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 291 okur beğendi.
  • 2.228 okur okudu.
  • 38 okur okuyor.
  • 1.656 okur okuyacak.
  • 32 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları