Oktay Rifat

Oktay Rifat

8.0/10
73 Kişi
·
195
Okunma
·
84
Beğeni
·
6.242
Gösterim
Adı:
Oktay Rifat
Tam adı:
Oktay Rifat Horozcu
Unvan:
Türk Şair, Oyun Yazarı ve Romancı
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 10 Haziran 1914
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Nisan 1988
Oktay Rifat (d. 10 Haziran 1914, Trabzon – ö. 18 Nisan 1988, İstanbul), Türk şair, oyun yazarı ve romancı.

Türk Şiiri’nin en büyük isimlerinden birisi kabul edilir. Orhan Veli ve Melih Cevdet'le birlikte Garip Akımı'nın kurucularındandır. 1955 yılından itibaren İkinci Yeni adlı şiir akımına yönlenmiştir. Şiir dışında roman ve oyun türlerinde de çok başarılı eserler vermiştir.

Yaşamı
10 Haziran 1914'de Trabzon'da doğdu. Babası, o doğduğu sırada Trabzon valisi olan şair ve dilbilimci Samih Rıfat, annesi Hasan Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dır. Pek çok sanatçı ve yazar içeren bir ailede yetişti. Büyük dedesi Macar Hurşid Bey, hem Türk hem batı müziği konusunda donanımlı bestekardı; dedesi Albay Hasan Rıfat Bey şiir ilgilenirdi amcası Ali Rıfat Bey değerli bir udî ve besteci, annesinin teyzesinin oğlu Ali Fuat Bey cumhuriyet devrinin ünlü asker ve siyaset adamı, teyzesi Celile Hanım bir ressam, teyzesi Celile Hanım’ın oğlu Nazım Hikmet ünlü bir şairdir.

Ortaöğrenimini 1925-1932 yıllarında Ankara Erkek Lisesi'nde yaptı. Bu okulda ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi oldu, ilk şiirlerini kaleme aldı ve ileride birlikte Garip Akımını kuracağı arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde “Sesimiz” adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar.

1932-1936 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne yüksek öğrenim gördü. Edebiyata olan ilgisi ve yazma tutkusu yükseköğrenimi sırasında da devam etti. Mezun olduğu yıl, arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile birlikte geliştirdikleri yeni bir yazın tekniği ile kaleme aldığı şiirleri Varlık Dergisi’nde yayımlanmaya başladı.

1937 yılında Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Siyasal Bilgiler öğrenimi görmek üzere Paris'e gönderildi. Paris’te bulunduğu dönemde yalım bir söylemi ve bağımsız düşünceleri savunan Fransız şiirini kendisine yakın buldu ve ondan ilham aldı. Üç yıl sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye'ye döndü.

Paris’ten döndükten sonra bir süre Maliye Bakanlığı'nda , daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü)'nde çalıştı. Ardından Ankara’da serbest avukatlık yaparak yaptı. Bu arada 1941 yılında Orhan Veli ve Oktay Rıfat ile edebiyat dünyasında büyük tartışmalara sebep veren “Garip” adlı şiir kitabını yayımladı. Şiirlerini "Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"(1945), "Güzelleme"(1945) ve "Aşağı Yukarı"(1952) adlı şiir kitaplarının yanısıra "Aile" (1947), Orhan Veli tarafından çıkarılan "Yaprak (1949-1950) ve "Yeditepe" (1951-1957) gibi dergilerde yayımlamayı sürdürdü[2]. 1954 yılında yayımladığı “Karga ve Tilki" adlı şiir kitabıyla, Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.

1955 yılında İstanbul'a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Aynı yıl yayımladığı “Perçemli Sokak” adlı şiir kitabının önsözü tartışmalara neden oldu. Bu kitap ile İkinci Yeni adı verilen şiir anlayışına yöneldi. 1958 yılında "Aşık Merdiveni" adlı şiir kitabını yayımladı. 1961 yılından itibaren avukatlık mesleğini Devlet Demir Yolları'nda sürdürdü ve 1973 yılında emekli olana dek bu kurumda çalıştı.

1960’lı yılların başında Latin ve Yunan ozanların mitoloji kitaplarının Türkçe çevirilerini yaptı. 1969 yılında yayımladığı “Şiirler” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. Bu tarihten sonra tiyatro ve roman çalışmalarına ağırlık verdi. "Oyun İçinde Oyun", "Zabit Fatma'nın Kuzusu", "Atlar ve Filler", "Yağmur Sıkıntısı","Kadınlar Arasında", "Birtakım İnsanlar" ve "Çil Horoz” adlı oyunları kaleme aldı ve her biri sahnelendi . Arkadaşı Melih Cevdet ile “Kıskançlar” adlı oyunu kaleme aldı. 1976’da ilk romanın “Bir Kadının Penceresi’nden” yayımlandı. 1980’de “Danaburnu” kitabıyla Madaralı Roman Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl “Bir Cigara İçimi” adlı şiiri Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü, 1984 yılında "Dilsiz ve Çıplak” kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.

Fransızca çevirmeni Sabiha Rıfat ile evli olan Oktay Rıfat, yazar, çevirmen ve şair Samih Rıfat’ın babasıdır. Son günlerine dek eser vermeyi sürdüren sanatçı, “Yağmur Sıkıntısı” adlı oyununu tamamladıktan sonar 1988 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.
Gökyüzü,
üç beş bulut,
akşam garipliği..
Başka nemiz kaldı ki şu yalan dünyada?
Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah

Elmanın yarısı sen yarısı ben
Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir
Kendisine sizin için "Yaşayan en büyük Türk şairi diyorlar." dendiğinde, "Elli yıl sonra şiirimi okuyanlar, tam becerememiş ama meselenin farkına varmış desinler bana yeter.” diyerek cevap vermiştir.

İnsanın kendisini bilmesi büyük bir erdem elbette ancak böyle büyük bir şairi yermek benim haddim değildir. Tam becerememiş ama meselenin farkına varmış demiyorum, o becermis ama ben meselenin farkına varamadım. Geneli masal gibi tekerleme gibi şiirler vardı. Şiir tarzı benimle uyuşmadı diyerek Doğan kardeş seçme şiirler serisinin bir kitabının kapağını sanırım bir daha açmamak üzere kapatıyorum.
Oktay Rifat ismini çok iyi bilsem de tanışma kitabım 'Bir Aşka Vuran Güneş' oldu. Ve ben bu tanışmadan yeterince keyif aldım.

Ancak, genel itibariyle şiirleri tekerleme tadında, gayet keyifli ama derinlikten yoksun.

Okurken yüzümde sürekli bir gülümseme vardı ama 'işte bu' dediğim şiir olmadı. Yani kalbime dokunmadı. Bu yüzden etkileyici bulmadım.

Ve neden bilmiyorum, kitabı kapattığımda dilime bir şarkı dolandı Sezen'den: 'Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir.' :) Bu şarkı puanımın neden beş olduğunu açıklıyordur sanırım.

Keyifli okumalar... :)
BEN BİR GARİP OKTAY’IM

ölçü ve uyaktan vazgeçememiş, akılcı, mizah yanı ağır basan, lirik şiirler yazmış oktay rifat. siyasete olan alaycı tutumunu imgelerle göstermiş.

kitapta, şairin gelişimini ve olgunlaşmasını göstermek amacıyla ilk ve son dönem şiirlerine yer verilmiş. her ne kadar gözle görülür değişimleri farkettirse de onu tanımak için bu sınırlı sayıdaki
şiirleri yetmez diye düşünüyorum. oktay rifat’ı anlamak için bütün şiirlerine bakmak lazım gelecektir.

ayrıca bkz. oktay rifat’ın tam adı oktay rifat’tır. “horozcu” soyadı yanlıştır. basılı bir çok kaynak ve internet sitelerinde “horozcu” soyisminin kullanılmasına karşın kimliğinde “ali oktay rifat” şeklindedir.

ayrıca ikinci bkz. kitabın okunma sayısı nedir yahu? ayıp ayıp. hayır, kalın da değil. 128 sayfa, iştah açar .p
Üç yazarın Şevket Rado’ya genel olarak iş ile alakalı yazdığı mektupların özgün fotoğraflarıyla sunumuyla oluşmuş bu kitap, 1940’ların edebiyat kişilerini, onların eserlerini anlatıyor.
Şairliklerinin yanısıra çeviri yapıp geçinmeye çalışan, buna karşın edebiyatımıza damga vurmuş bu üç büyük isme biraz daha yakın olmak beni çok mutlu etti.
Kıskandım aynı zamanda... Nasıl bir devir, nasıl bir kuşaktır bu? Birlikte gezip tozan, yiyip içen kişiler o kadar büyük ki birbirlerinden beslenmemeleri etkilenmemeleri mümkün değil...
OKTAY RİFAT - AŞIK MERDİVENİ
https://www.youtube.com/watch?v=WoOsN28f42I

Aşık Merdiveni'yle ilk karşılaşmam, basamaklarına Lucky Luke ve Kaptan Swingleri serpiştirmiş bir sahafta oldu. Kılıksızdım fısıldadım merdiven arası dizelerine kitabın, olgundu sayfaları gibi, yaşlı şapkasını çıkararak hafifçe selamladı beni Orhan'dan ne haber dermişçesine, gülümseyerek taktı ardından şapkasını; gömüldü gömüldü şapkası gözükmeyinceye dek büzüldü aldı yerini diğer sarı sayfa ve eski kokuyu taşıyanların yanında. Bir gün tekrar karşılaşacağımdan habersiz, ama unutmayacağımdan emin olarak ayrıldım Aşık Merdiveninden.
...
Yollarımız tekrar kesişti.

Artık yanımda oturmuş bana kapıları, evvel zamanları, güz türkülerini, eşikleri, yaz pencerelerini anlatmaya başlamıştı; şekli bozulmuş rengi solmuş şapkasının, toriklerle tanıştığı günü anımsarken bu kadar eski olmadığından asla yakınmayacağını bildiğim o bakışlar kitap sayfalarının soluk renkleriyle muazzam çelişiyor, ''anlatacaklarım şapkam gibi zamana yenik düşmedi'' diyordu bunu ''Evvel Zaman İçinde'nin'' kelimelerinde bakışlarıyla bir bütün halinde görebiliyordum, şiiri okurken karşımda Oktay Rifat'ın kaleminin sayfalarda çıkardığı hafif hışırtıyı duyabiliyor aynı zamanda da Yaşar Güvenir dinliyordum.

''Her ağacın arkasından karşıma siz çıktınız
Öylesine çoktunuz ki bunaldım yalnızlıktan
Rüzgarınız esiyordu dağ taş deli gibi
Savruldu kulelere dayadığım merdiven

Her köşebaşından karşıma siz çıktınız
Öylesine yoktunuz ki ağladım deliye döndüm
Kanınızla incelen taşlar yüzüyordu
Eski denizleri andıran bulutlarda

Sayısız gitmiştiniz ne yazık
Evvel zaman içinde gibiydiniz
Uzandım yerden usulca aldım gökyüzünü
Siz atmıştınız''

Ben de ağladım, deliye döndüm. Yaşamak istediğim zamanlarda yaşadığımı tasavvur ettim öldü Ece Ayhanlar içimde, öldü Orhan Veliler, İnge Bruckhartların resimlerine bakamaz oldum, Eski Foça sahillerinde dolaşıp durdum yaşamak istediğim zamanlarda, evvel zamanların içinde gibiydim, bulutlar, gün batımları eski zamanlardaki gibiydi. Her köşebaşından karşıma ölümler çıktı durdu, varlığımın yalnızlığıyla ölmemişliğimle utandım. Faytonlar geçti Beyoğlundan, öylesine yoktu ki aradığım suretler hiç bitmesin istedim kağıdın üzerinde hışırtı, Oktay Rifat şapkasını hiç takmasın (çünkü yazarken çıkarıp masanın köşesine koyardı..) şapkası rüzgarda yitip giderse, gideceğini düşündüğümden faytona binip, hiç bitmesin istedim şiir yazma eylemi, her okuduğumda tekrar tekrar, tekrar yazıyordu. Eski Foça'da gün battı, ''uzandım yerden usulca aldım gökyüzünü'' sayfayı çevirdim
...
Neden eskileri sevdiğimi bir kere daha anladım yeni sayfada, Urladaydım, ''Yağmur Sabahı'' isimli nesrini yazıyordu şapkası başucunda şapkalı Oktay Rifat, o gün hava güneşliydi, bir yağmur yağmıyordu dışarda sayfalar Yağmur Sabahı mahmurluğunda, yağmur kokulu

''Usulca değiştiniz iki güneş arasında, saçlarınız uzadı, kaşlarınız, kirpikleriniz uzadı. Bu tüytüs ormanında elimi tutmadan zor bulurdunuz yolunuzu.''

Değiştik ama usulca mı dedim, saçlarım gittikçe kısalıyordu. İki gün arasında; o kadar yakın, o kadar da geri getirilemez zaman arasında olmuştu belki de her şey diye düşündüm. Güneş hep parlaktı, kurulu gibi ötüyordu kuşlar bunları Oktay Rifat yazıyordu, bense yolumu bulamamıştım elini tutmadığımdan.

İki güneş arasındaki zamanın sayısız güneş arası ve sonralarının toplamı olan ömürde bir Oktay Rifat yaşamıştı, yaşadığını hissederek ''Yaşadıkça'' diyordu:

''İyi gün gecesiz gün durmadan doğurduğum
Sonrasız aynalara yasladığım merdiven
Çiseliyor üstüme dallarının altında
Ev-sokak-yüz-güneş kırpıntıları''

Sayfa numaraları yazıyla yazılmış kırk sekiz sayfalık kitap beni ne hale getirmişti. ''Bu kitap 1958 yılı Aralık ayında, İstanbu'da Yeni Matbaa'da basılmıştır.'' diye ekliyordu yayınevi, ''BU KİTAP 1958'in Aralığında basılmıştır, 2017 yılında yaz aylarında okunması kış mevsiminde hissettirebilir, Yaz Penceresi adlı şiir adını yadsıyabilir; sizi yaz penceresinden bahar sazlıklarına baktırabilir, yaşanmamış dünlerinizin anılarına dokundurabilir, yaşanamayacak yarınlarınıza kadeh kaldırabilir, bugün bu şiirleri okurken, bugün dışında her şeyi hissettirebilir gramofonlarda ve viyolonsel çığlıklarda kekremsi bir burukluk kitap bitiminde boğazınızı yakabilir. Tanımadığınızı düşündüğünüz şapkalı bir adam evinize girebilir. Kapıların ardınızda kalması artık size değil kapılara hüzün verebilir: ''Sen'' tanımınızı değiştirebilir.. Ve bütün bu hissiyatı güzel bir kokuyla elinizdeyken sarı sayfalarda, kitaplığınızdayken turuncu kapağının arasında, düşüncelerinizin peşi sıra giderken bulabilirsiniz demiyordu. Mağrur bir kamburlukla kitap, bunları demeyen yayınevine de sitem etmeden ''On Beş Günlük Fikir Ve Sanat Gazetesi'' bünyesi içinde anlaşılmayı beklemeksizin, oturuyordu. Yalnızca oturdu. Zamanında dolaşmış, balık tutmuş, güneş batırmış, tuttuğu balıkları yollara döşemiş, yüzler görmüş; beyaz yüzler ''ölümsüz zencilerin beyazlığı'' demiş, eşikler yazmıştı. Şimdiyse sadece oturuyordu ve ''bir oturmak'' beni dehlizlere sokmuştu, üstü kapalı geçitlerden iskelelerde buldum kendimi, karşımda engin turuncu, oturmuş yazıyordu. Her okuduğumda yazdı.

''Seni iniyorum Yüksekkaldırım'dan
Seni dolaşıyorum insanların içinde
Düşünüyorum düşünmek boş
Seni bakıyorum en iyisi
Seni toriklerin mavisinde
Seni sandal
Seni martı
Seni Köprü'nün direkleri
Seni yoksul kişi boynu bükük
Bir kadın geçiyor yanımdan
Bir sen varsın senden öte
Seni geçiyor
Seni gidiyor''

48 sayfalık bir şiir kitabı okumuştum, Oktay Rifat'ın iki dizesinde verebildiği duyguları sayfalarca kirlettiğim nesirlerimde veremiyordum.
Gözlerim torik mavisi arıyor şimdilerde denizlerde, yeni ''sen'imle'' dolaşmaya çıktım sokaklarda. Urla'ya gittim, Eski Foça'da günü yitirdim şapkalı yaşlı bir adamla, şapkası hep soluktu; günlerce Foça'da günü batırmışızcasına tozluydu, yıllarca birlikte seyahat etmişiz de başından hiç çıkarmamışçasına tozluydu.
Tuttum Orhan Veli'nin yanına oturttum şimdilik ''sen beni bekle, bu Garipçilerden Orhan Veli dedim, seversiniz birbirinizi siz iyice anlaşırsınız.'' ... ''..O'nun esvapları da tozludur, soluktur, yaşanmışlık kokar..''

Şimdilerde şapkasız biriyim; şapkasız bir kadın taşıyorum yanımda. Ardımda bıraktığım, ardında kaldığım yalnız kapılara, zavallı kapılara da hüzünleniyorum, arnavut kaldırımı görüp seviniyorum, bir mavi gördümse torik mavisidir diyorum, bazı yerler tasavvur ediyorum caddelerine balık isimleri taktıkları, bazı yerler diyorum, hep arnavut kaldırımlı caddelerinde güneş yanığı tenlerinde içlerinde öldürmedikleri zenci beyazlığı taşıyan delikanlılarla dolu, bazı bazı düşünmek boş ''yaşadıkça'' diyorum, genç kızlar hayal ediyorum ''görür görmemezlikten gelir; bilir bilmemezlikten gelir sevda üçgenlerini havada.'' Bakıyorum gün yitmiş önümde, önümden az evvel geçmiş engin turuncunun izi, hep az evvel gitmiş gibi. Turuncu görmedim demem diyorum kendime, ''iyi mi?''

''Bütün karanlığı versem size giden geceyi
durduramazsınız
Işır odamızın havası kaçar çeşmelerinizden
durduramazsınız
Ben denize bakarım sandalca uzaktan
Siz yüzersiniz bir kuş uçar bir gemi geçer
durduramazsınız''
Şiirleriyle tanıdığımız Oktay Rifat’a farklı bir pencereden bakmak,70’li yıllardaki Türkiye’yi az da olsa tanımak, bize toz pembe gelen o Yeşilçam filmelerinden sıyrılmak icin ideal bir kitap.
“Kendisine"yaşayan en büyük türk şairi diyorlar sizin için" dendiğinde, "elli yıl sonra şiirimi okuyanlar, 'tam becerememiş ama meselenin farkına varmış' desinler bana yeter" demiş.”
Duruluk, sadelik , doğallık bütün sadelik içeren sözler bir araya gelse Oktay Rıfat’ın şiirinin dilini anlatamaz gökyüzünün mavisi kadar derin ve doğal güzellikler ile seslenen bir şairdir.
Farklı farklı şiirlerinden sevdiğim bölümler

"güzel şeyler düşünmeme rağmen ağlamak geliyor içimden"

“bırakılmanın hüznü, unutulmanın
çisentisiyle ıslaktır..”

"ama ben eski zaman aşığıyım sevmek kadar katlanmak da gelir elimden..."

"bir göl gibiyim akşamlara dönmüş,
yıldızları kendinden daha dipte..."

"sayısız gitmiştiniz ne yazık
evvel zaman içinde gibiydiniz
uzandım yerden usulca aldım gökyüzünü
siz atmıştınız"

"bütün karanlığı versem size giden geceyi durduramazsınız"

"ve onu düşünerek uyuduğum geceler,
üstünü örterim rüyada."

"her ağacın arkasından karşıma siz çıktınız, öylesine çoktunuz ki, bunaldım yalnızlıktan."

“köpürerek koşuyordu atlarımız durgun denize doğru”

"korkmuyorum sizler gibi ölümden
çünkü toprağa karışınca
tekrar ağaç olmanın çaresini bilirim."

“gün usulca karardi pencerede,
gece oldu lambaya bakiyordum
camda, yalnizligi gördüm derinde.
baktim ki basibos sokak, mutsuz
tas kesilmis yüzümde, ellerimde
vay benim alinyazim,ıssızlığım.”

“mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
yalnızlık gittiğin yoldan gelir."

"denize baktım usanmadan
ölüme inandım
güzel çok güzel olduğunu düşünerek
koca bir yaz geçirdim
şimdi yorgunum biraz"

“buraları rüzgâr, buraları yağmur,
sol omzuna güneşi asmadan gelme!”

“benzemezler insan dostlarıma.
ağaçlar gölgesini esirgemez;
güneş köpekten daha sadık,
dizlerime sıçrar, ellerimi ısırır,
karşılık beklemeden.
hele kuşlar!
avcılara bile kin beslemezler.”

"başkaları gitmiş olur, gidince;
bir sen yakınsın, uzakta kalınca"

"...
üstüne serçe sürüsü inmiş, o mutlu
ağaca benzerdin, deniz kokan yollarda
şiirler düştü mü aklına! n'oldu sana!
boşaldın, susuz değirmene döndün şimdi!"
"Mutluluk bir çimendir,bastığın yerde biter
Yalnızlık,gittiğin yoldan gelir..."
Dizelerine can veren Oktay Rıfat'ın,Yapı Kredi Yayınları'nın derlemesiyle oluşturulmuş şiir kitabı Bir Aşka Vuran Güneş.Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday'la birlikte Garip Akım'ın öncüsü olan garipliklerin kalemi Oktay Rıfat'ın manik-depresif tattaki şiirleri,yaşamın da doğasında varolan hüzün ile tebessümün nikahı gibi.Türk Edebiyatı'nın temeline,farklı renkte taş koyan değerlerinden;bir kış akşamı,sıcak sıcak okunur.
Roman içinde sizin de olduğunuz âşinâ zaman ve mekânda geçiyorsa eğer, gene aynı dönemlerin siyah beyaz filmlerini nasıl seyrederseniz, işte öylece okuyorsunuz: Yâni hikayeden çok arkadaki şehir dekorunun, biraz da belgesel tadında, keyfini sürerek; 70’li yılların İstanbul’u, Boğaz… Romanın sessiz, şiirsel ve eşsiz fon müziği…

Kitabın başında “Anlatacağımız öykü 1975 Türkiye’sinin İstanbul’unda geçer. Şimdilerde moda olan bir terimle az gelişmiş bir toplumdur 1975 Türkiye’si. Az gelişmişlik kendine özgü bir varoluş biçimidir ki ulusal renge karışır ve yaşamın her kertesinde kendini duyurur. Yürümekten giyinip kuşanmaya, alışveriş etmekten sevişmeye, sanattan bilime, hukuktan politikaya dek her alanda onu başka bir yüzle görürsünüz.” diye başlayan uzunca bir “az gelişmişlik açıklaması” var.

Bugünle kıyaslanınca, 40 yılı geçmiş, tabiatiyle bazı farklar olacak… gelgelelim temelde kunt, değişmez bir asıl çekirdeğin yaşını hiç göstermeyen “az gelişmiş” parlaklığıyla bir yıldız gibi dâimî ışıltılarıyla(!) hâlâ ensemizde boza pişirdiğini de görmezden gelmek olmaz. Hâsılı, eski hamam, eski tas.

Sade, akıcı… Oktay Rifat şiir gibi yazmış. Şiir deyince ilk hatırıma gelen de:

Kadeh

Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü

Oktay Rifat Horozcu
Oktay Rıfat'la da tanıştık. Çok iyi diyemesem de beğendim şiirlerini. Kesinlikle farklı bir tadı var. Şen şakrak bitirmiş şiirlerin sonunu. Bazı şiirlerde baya tebessüm ve kahkalarla eşlik ettim kitaba. Kısacık bir kitap. Doğan Kardeş Yayınları'nın Seçme Şiirler serisinin bir kitabı daha bitti. Şiir kitapların seçme şiirlerinden oluşmuş bir kitap. Çok iyi diyemiyorum ama farklı bir üslup tatmak için denenebilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oktay Rifat
Tam adı:
Oktay Rifat Horozcu
Unvan:
Türk Şair, Oyun Yazarı ve Romancı
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 10 Haziran 1914
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Nisan 1988
Oktay Rifat (d. 10 Haziran 1914, Trabzon – ö. 18 Nisan 1988, İstanbul), Türk şair, oyun yazarı ve romancı.

Türk Şiiri’nin en büyük isimlerinden birisi kabul edilir. Orhan Veli ve Melih Cevdet'le birlikte Garip Akımı'nın kurucularındandır. 1955 yılından itibaren İkinci Yeni adlı şiir akımına yönlenmiştir. Şiir dışında roman ve oyun türlerinde de çok başarılı eserler vermiştir.

Yaşamı
10 Haziran 1914'de Trabzon'da doğdu. Babası, o doğduğu sırada Trabzon valisi olan şair ve dilbilimci Samih Rıfat, annesi Hasan Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dır. Pek çok sanatçı ve yazar içeren bir ailede yetişti. Büyük dedesi Macar Hurşid Bey, hem Türk hem batı müziği konusunda donanımlı bestekardı; dedesi Albay Hasan Rıfat Bey şiir ilgilenirdi amcası Ali Rıfat Bey değerli bir udî ve besteci, annesinin teyzesinin oğlu Ali Fuat Bey cumhuriyet devrinin ünlü asker ve siyaset adamı, teyzesi Celile Hanım bir ressam, teyzesi Celile Hanım’ın oğlu Nazım Hikmet ünlü bir şairdir.

Ortaöğrenimini 1925-1932 yıllarında Ankara Erkek Lisesi'nde yaptı. Bu okulda ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi oldu, ilk şiirlerini kaleme aldı ve ileride birlikte Garip Akımını kuracağı arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde “Sesimiz” adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar.

1932-1936 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne yüksek öğrenim gördü. Edebiyata olan ilgisi ve yazma tutkusu yükseköğrenimi sırasında da devam etti. Mezun olduğu yıl, arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile birlikte geliştirdikleri yeni bir yazın tekniği ile kaleme aldığı şiirleri Varlık Dergisi’nde yayımlanmaya başladı.

1937 yılında Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Siyasal Bilgiler öğrenimi görmek üzere Paris'e gönderildi. Paris’te bulunduğu dönemde yalım bir söylemi ve bağımsız düşünceleri savunan Fransız şiirini kendisine yakın buldu ve ondan ilham aldı. Üç yıl sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye'ye döndü.

Paris’ten döndükten sonra bir süre Maliye Bakanlığı'nda , daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü)'nde çalıştı. Ardından Ankara’da serbest avukatlık yaparak yaptı. Bu arada 1941 yılında Orhan Veli ve Oktay Rıfat ile edebiyat dünyasında büyük tartışmalara sebep veren “Garip” adlı şiir kitabını yayımladı. Şiirlerini "Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"(1945), "Güzelleme"(1945) ve "Aşağı Yukarı"(1952) adlı şiir kitaplarının yanısıra "Aile" (1947), Orhan Veli tarafından çıkarılan "Yaprak (1949-1950) ve "Yeditepe" (1951-1957) gibi dergilerde yayımlamayı sürdürdü[2]. 1954 yılında yayımladığı “Karga ve Tilki" adlı şiir kitabıyla, Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.

1955 yılında İstanbul'a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Aynı yıl yayımladığı “Perçemli Sokak” adlı şiir kitabının önsözü tartışmalara neden oldu. Bu kitap ile İkinci Yeni adı verilen şiir anlayışına yöneldi. 1958 yılında "Aşık Merdiveni" adlı şiir kitabını yayımladı. 1961 yılından itibaren avukatlık mesleğini Devlet Demir Yolları'nda sürdürdü ve 1973 yılında emekli olana dek bu kurumda çalıştı.

1960’lı yılların başında Latin ve Yunan ozanların mitoloji kitaplarının Türkçe çevirilerini yaptı. 1969 yılında yayımladığı “Şiirler” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. Bu tarihten sonra tiyatro ve roman çalışmalarına ağırlık verdi. "Oyun İçinde Oyun", "Zabit Fatma'nın Kuzusu", "Atlar ve Filler", "Yağmur Sıkıntısı","Kadınlar Arasında", "Birtakım İnsanlar" ve "Çil Horoz” adlı oyunları kaleme aldı ve her biri sahnelendi . Arkadaşı Melih Cevdet ile “Kıskançlar” adlı oyunu kaleme aldı. 1976’da ilk romanın “Bir Kadının Penceresi’nden” yayımlandı. 1980’de “Danaburnu” kitabıyla Madaralı Roman Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl “Bir Cigara İçimi” adlı şiiri Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü, 1984 yılında "Dilsiz ve Çıplak” kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.

Fransızca çevirmeni Sabiha Rıfat ile evli olan Oktay Rıfat, yazar, çevirmen ve şair Samih Rıfat’ın babasıdır. Son günlerine dek eser vermeyi sürdüren sanatçı, “Yağmur Sıkıntısı” adlı oyununu tamamladıktan sonar 1988 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 84 okur beğendi.
  • 195 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 224 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları