Geri Bildirim
Oliver Sacks

Oliver Sacks

8.3/10
103 Kişi
·
274
Okunma
·
47
Beğeni
·
2.837
Gösterim
Adı:
Oliver Sacks
Unvan:
İngiliz Nörolog, Psikiyatr ve Yazar
Doğum:
Londra, Birleşik Krallık, 9 Temmuz 1933
Ölüm:
30 Ağustos 2015
Oliver Sacks hâlâ hasta muayene eden bir hekim ve içle-rinde Karısını Şapka Sanan Adam (1996, YKY) ve filmi Oscar adayı olmuş Uyanışlar’ın (2003, YKY) da arasında bulundu-ğu on kitabın yazarıdır. New York’ta yaşamakta olan Oliver Sacks nöroloji profesörüdür ve Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi’nde psikiyatrlık yapmaktadır. Üniversitenin ilk Co-lumbia Üniversitesi Sanatçısı seçilmiştir. Daha geniş bilgi yazarın sitesinde yer almaktadır:http://www.oliversacks.com
Kişinin, kimliğini ve benliğini koruyabilmesi için, süreklilik gösteren içsel bir hikâyeye ihtiyacı vardır.
Matematik, her zaman, tüm bilim dallarının kraliçesi olarak adlandırılır. Matematikçiler, sayıların büyük bir sır olduğunu hissederler. Dünyanın gizil bir şekilde sayılarla organize edildiğini düşünürler. Bu durum Bertrand Russell'ın Otobiyografi'sinin önsözünde çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir:

"Bilgiyi, eşit bir tutkuyla aradım. İnsanların duygularını anlamak isterken, yıldızların neden parladığını da öğrenmek istedim. Pisagor gücünü anlamaya çalıştım."
"Bahçeyle uğraşırken büyük bir huzur duyuyorum... Hiçbir çatışma çıkmaz onlarlayken, bitkilerin egoları yoktur, duygularınızı incitmezler..."
İnsan bazen kayıpların en az kazançlar kadar büyük olabileceğini düşünmeden edemiyor.
"Migren"de nöbetlerin öncesinde ortaya çıkan veya nöbetlerin başlatıcısı olan fazlasıyla iyi hissetme durumu.
Peki kopmak ve bir ada olmak, ölmek midir? Öyle olması gerekmez. Toplum ve kültürle yatay bağların kaybı, belki de başka insanlar tarafından hiç dokunulmamış olan doğa ve gerçeklikle dikey bağlantılar kurmayı olanaklı hale getirmektedir.
Karısını Şapka Sanan Adam, Nörolog Oliver Wolf Sacks’in kendi hastalarının hikâyelerinden oluşan bir kitap. Toplam yirmi dört vakanın anlatıldığı bu kitaptaki hastalıkların neredeyse tamamının çaresi bulunmamakta. Anlatılan vakalar birbirinden ilginç ve etkileyici olmakla birlikte, maalesef trajik.

Kitabın güzel yanlarından biri, anlatılan vakalar için özgün başlıkların kullanılmış olması. Örneğin kitaba ismini veren Karısını Şapka Sanan Adam vakasında; tanınmış bir müzisyen olan, yıllarca öğretmenlik de yapmış Dr. P.nin beyin ile göz arasındaki bozuk iletişimden kaynaklanan bir görme sorunu vardır. Birçok sorunla birlikte insan yüzlerini tanıma yetisini de kaybetmiştir. Yapılan muayene sonrası şapkasını alıp çıkacakken, eşinin kafasını şapka zannedip almaya çalışır.

Bazı vakalar o kadar etkileyici ve hayret verici ki, kendimi Oliver Sacks’in yerine koyduğum, olayları onun gözünden yaşadığım oldu. Bazı vakalar da bana izlediğim yabancı film ve dizilerdeki hastalıklı karakterleri hatırlattı. Özellikle Tourette Sendromunun anlatıldığı Tikli Ray vakasındaki Ray, Fringe dizisinde -ki izlemeyenlere şiddetle önereceğim bir dizidir- bir bölümde oynayan muhteşem hesaplama yeteneği olan bir karakterdi benim için.

Kitap fazlasıyla tıbbi terim içeriyor. İlk hikayelerdeki terimlerin genelde açıklaması verilmiş. Sonrasında terimlerle daha sık karşılaşmaya başlıyorsunuz fakat anlatılmak istenen çoğunlukla anlaşılıyor. Anlaşılmadığı yerde de Vikipedi sağ olsun :) Kitabın ortalarına doğru bu terimler nedeniyle hikâyeden ara sıra koptuğum da oldu tabii. Yine de bütün vakalar anlaşılabilmekte.

Oliver Sacks’in yine hastalarını anlattığı bir kitap olan Uyanışlar(Awakenings) adlı kitabı sinemaya uyarlanmıştır(1990). Robin Williams’ın Oliver Sacks’i canlandırdığı, hasta rolünü de Robert De Niro’nun oynadığı filmi yakın zamanda izlemeyi düşünüyorum. IMDb linki de burada : http://www.imdb.com/title/tt0099077/

Bu kitapla birlikte daha iyi anladım ki insan beyni, içinde neler barındırdığı tam olarak bilinemeyen en değerli hazinemiz. Kitabı okurken aynı vakada bile bazen hastalıklarının çaresizliğine üzülürken, bazen normal insanlarda olamayacak harika yeteneklerine hayran kaldım. Bu hislerim özellikle son bölümde anlatılan zihinsel engelli ama birbirinden farklı yetenekleri olanlar için. (Sacks, bu insanları anlattığı bölüme de güzel bir isim vermiş: Basit ve Yalının Dünyası.) Örnek olarak zihinsel engelli olan ikiz kardeşin, tüm kayıplarına rağmen, sayılarla olan yetenekleri açıklanamayacak kadar muhteşem. Sayıları hesaplama değil, anlama yetenekleri olan harika iki kişi.

Umarım yakın zamanda, tıp alanındaki gelişmeler hepimizi şaşırtacak derecede bir hâl alır. Zira çaresi olmayan bu kadar hastalığın bulunması, tıbbın ne kadar âciz bir durumda olduğunu bize her gün hatırlatıyor.
DİL- DÜŞÜNMEK- DELİLİK

Aklın peşinde koşa koşa varacağım noktanın delilik olacağını bilsem hiç girer miydim bu yola? Tabii ki girerdim. Hakikatin karşı konulmaz çekiciliğine kim karşı koyabilmiş ki biz karşı koyabilelim. Rodin'in felsefe sembolü heykelini (http://gazetemanifesto.com/...heykeli-bakirkoy.jpg ), bir tımarhanenin bahçesinde bulunduran ülkem için fazla düşünmek deliliğe eşdeğer de olsa bu yanlış algının hakikate bakan bir tarafı olduğunu keşfettim. Bütünlüğün olduğu yerde keşif mümkün olmuyor düşünce kardeşlerim. Eksiklik varlığa bir övgü aslında. Tıpkı kötülüğün iyiliğe, çirkinliğin güzelliğe bir övgü olması gibi delilik de aklın anlaşılacağı bir övgü, bir yadı cemil, bir eşik.

Biraz geç ve düşe kalka, deneye deneye öğrendim bu hakikati. Tabi bu keşiften sonra bu kuralın hayatın her noktasına uygulanabilirliği üzerine de düşünmeye başladım. Bize eksik gibi gelen parçalardan tüme varmayı öğrendim adım adım. Düşünmenin ne demek olduğunu düşünme sistemlerinde eksik olmayanlardan değil de, bu mekanizmasında bir şekilde aksaklık olan insanları gözlemleyerek öğrenmeye çalıştım. Konu düşünce olunca dilden bağımsız önermeler bulmak mümkün olmuyor haliyle. Wittgenstein '' Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. '' sözüyle ışık tutar dil ve düşünce arasındaki çerçevesi belirsiz karanlık deryaya.

Peki dilini, dolayısıyla düşüncelerini sesleri taklit ederek geliştiren insanoğlu sesleri duyamayacak olsa yani doğuştan sağır olsa, dil yeteneğini geliştiremediği için düşünce kabiliyetini de mi hiç kazanmadan yitirir mi? Kafanızda deli sorularla sizi baş başa bırakmadan bu kitabı nasıl okumaya karar verdiğimi anlatmak istiyorum sizlere. Tractatus Logico-Philosophicus 'u okuduktan sonra bir sabah uyanmış, yatağımda kitabın kafamda patlattığı havai fişek gösterilerini izlerken birden aklımda şu soru canlandı; '' Doğuştan sağır bir insan hangi dilde düşünür? Şartlar gereği herhangi bir dilde düşünemiyorsa düşünme eylemini hangi araçla yapar? Ya da en korkuncu dil yeteneği gelişmemiş bir insan düşünme eylemini gerçekleştirebilir mi? '' Bir durup düşünelim hakikaten; dil ve düşünce arasındaki bu kopmaz bağ doğuştan sağır, ya da işitme duyularını dil gelişimi öncesi evrede kaybedenlerde nasıl işler?

Karısını Şapka Sanan Adam gibi ikonik kitapların yazarı ve aynı zamanda kendisi de nörolog olan Oliver Sacks , çok şükür ki bütün bu soruların cevabını bizden önce merak edip böyle enteresan ve enteresanlığı ölçüsünde de yol gösterici Sesleri Görmek 'i kaleme almış. Sağırların dünyasının anlatıldığı kitapları okuduktan ve Gallaudet'e yaptığı ziyaretler esnasında işaret dilinde verilen felsefe derslerine, tümüyle sessiz ortamlarda verilen kimya ve matematik derslerine şahit olduktan sonra sağırların kendine özgü bir dili ve kültürü olan insanlığın geri kalanından bağımsız bir millet olduğunu keşfetmiş Sacks.


Yuhanna'da; '' Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. '' diye bir ifade geçer. Buna çok yakın ifadelere İslam dininde olduğu gibi diğer tüm inanç ve düşünce sistemlerinde rastlayabiliriz. Peki her şey söz ile başlıyorsa böyle bir durumda kavramları nasıl oluşturabilirsiniz. Bu düşünce, sembollerin sözcüklerden oluşması gerektiği yönündeki yargının yaslandığı arketip düşünce/ düşünce arketipinden temel alır. Düşünmek sembollerle, semboller de ancak sembolleri imgeleyen bir dil ile mümkün olur düşüncesidir bu tarz düşüncelerin kaynağı. Sağırların dünyasına girdiğimizde söz ve düşünce arasındaki bu tabularımızın o kadar sağlam temelli olmadığını görüyoruz. Doğuştan sağır ressam ve fotoğrafçı Theophilus d’Estrella'nın ; “Okula başlamadan önce resimlerle ve işaretlerle düşünürdüm.” (s. 52) sözü bu faktörü ispatlar nitelikte. D’Estrella’nın kozmolojik ve etik fikirlerini yansıttığı eserleri onun yalnız başına düşünmesinin meyveleriydi. Bu durumda okuyucuya şu yargıya varmak kalıyor; dil olmadan da soyut düşünce mümkündür.


“ Düşüncenin birimleri olarak görev yapan psişik bağlantılar, görsel ve bazen kas hareketleriyle ilintili… Bazı imler ve az ya da çok berrak olan imgeler’dir. Bildiğimiz sözleri ve başka işaretleri ikinci bir safhada, bir çaba sonucu üretiriz.” Einstein
Bir bebek konuşma aşamasına gelmeden önce işaretlerle çevresi ile iletişim kurar. Bunun nedeni işaret dilinin kolaylığıdır. Konuşmada yüzlerce farklı beyinsel işlevin aynı anda yıldırım hızıyla koordine edilmesi gerekir. Günlük hayatta bize çok basit gelen, düşünme, dil, iletişim, sohbet etme zinciri aslında insan beyninin yürüttüğü en kompleks ve karışık işlemlerden biridir. 100 kişi toplansak bir haftada yapamayacağımız matematiksel işlemleri bir saniyede yapabilecek yapay zekaların yani bilgisayarların hala normal bir insan gibi sohbet edecek yetenekte olamamasının nedeni de budur.

Bize çok sıradan gelen ve sıradanlaştığı için ülfet peyda olan bu eylem aslında insanın sahip olduğu en mükemmel ve kompleks mekanizmalarından birinin sonunda ancak vücut bulur. Sesleri görmek, bu ve benzer konularda da insana çok büyük farkındalıklar sağlayan bir kitap. Sacks' 'ın bu noktadaki en büyük katkılarından biri de insana farkındalık dediğimiz şeyin paket program gibi yüklenen bir şey olmadığı , çabaya ve meraka tabi olduğunu göstermesi.


Tanımadığımız , bilmediğimiz kültürlerin , dünyaların ancak içine derinlemesine dalarak bir şeylerin farkında olabiliyoruz. Sağırların dünyası için farkındalık , körlerin dünyası için farkındalık , yürüme engelli olanlar için farkındalık , dünyanın gürültüsüne mahkum ama kendi sesine hasret lalların dünyası için farkındalık derken insan bir de bakıyor ki bütün bu eksikler aslında bütünün kendisine bir övgü. Ve onların eksikliği aslında bir eksiklikten ziyade insan anlayışının çeşitlendirilmesi ve derinleşmesi için birer nimet.

İç konuşmada sözcükler ölür ve düşünce öne çıkar. İç konuşma büyük oranda saf anlamlarla düşünmektir. Schopenhauer; “ Düşünceler sözcüklerle somutlaştıkları anda ölürler.” der. Kişi en derinde müzikle ya da denklemlerle düşünmez; sözcük ustaları bile dille düşünmez. Schopenhauer ve Vygotsky büyük söz ustalarıdır ve düşüncelerini sözcüklerden ayırmak imkansız gibi görünür ama her ikisi de düşüncelerinin sözcüklerin ötesinde olduğunu söylemişlerdir. “Kelimeler düşünceyi dile getirirken ölür.” Doğuştan sağır olmayan biri için bu yazdıklarım akıl almaz olabilir. Zira ne kadar zorlarsak zorlayalım biz '' normal '' olanlar, '' eksik olmayanlar '' bütüne sahip olduğumuz için bütünü anlama yetisine kendimiz üzerinden ulaşamıyoruz. Dilden bağımsız bir düşünce bize imkansız gibi geliyor ama sağırların dünyasında bu mümkün. Hatta doğuştan sağır olan insanlar bizim düşüncede bile kapısına varamayacağımız kadar mükemmel bir dünyada yaşar ve bu kitap o dünyanın ne olduğuna anlamak değil ama en azından anlamaya yaklaşmak anlamında çok büyük '' farkındalık '' sağladı bana.

Tabii burada değinmek istediğim bir nokta daha var. Esasen dil insanın yalnızlığının hatırlatıcısıdır. İlk ses çıkarmamız yani ağlamamız bile annemizin bir parçası olmadığımızı, ayrı ve yalnız bir varlık olduğumuzu anlamamızla olur. Ağlamak, ses çıkarmak dil oluşumunun ilk adımıdır. Anneden ayrı düşen tatminsiz bebek, ses ve dil aracılığıyla bu ayrılığı gidermenin, kendini çevresine ifade etmenin yolunu önce kendi sesini keşfederek, daha sonra da çevresinden duyduğu sesleri taklit ederek arar. Kısaca dil, bireyin düşünmek ve iletişim kurmak için duyduğu bastırılmaz ihtiyaçtan türer. Doğuştan sağır insanlarda düşünce tamamen kaybolmasa da form değiştirir. Çünkü iletişimin bozulması durumunda, entelektüel gelişim, sosyal ilişkiler, dil gelişimi ve duyusal tavırlar, hepsi birden ve aynı anda bundan etkilenir. Buna karşın Aydınlanma’nın temel ilkesi; “ insan kültür olmadan var olamaz '' dır. Kitle ile olan iletişimimiz bizi düşünce temelinde daha insan yapar. Hatta burada bir şey de ekleyeyim. Çoğumuzun duyduğu bir geyiktir bu. '' İnsanlar ve maymunlar arasındaki DNA dizilimi yüzde 99 oranında aynıdır. '' Peki kalan yüzde bir hangi farktan kaynaklanıyor? Bizi maymun değil de insan yapan o yüzde bir nedir diye baktığımızda kaşımıza çıkan şey; dil oluyor. Dilin temel fonksiyonu ise bize iletişim için imkan veriyor olması. Doğuştan sağır olan insanlarda temel sorun bir dilleri olmaması değil, yeterli eğitimi çevrelerinden alamadıkları için iletişim yeteneğini geliştirememeleri. “ Sağır çocukların çoğu, sekiz yaşlarında soruları anlamada gerilemeye başlarlar, her şeye bir etiket yapıştırmaya devam ederler, yanıtlarında “meselenin özüne” ilişkin bir yan bulmak zorlaşır. Nedensellik merakları zayıftır, gelecek hakkında pek az fikir yürütürler.” (Schlesinger) (s. 76)

Toparlayacak olursak dil iletişimden, iletişim de düşünceden bağımsız olmadığından doğuştan sağır insanlardaki temel sorun iletişimsizlik yüzünden kendi kültürlerini oluşturamamaları. Bu noktada oluşturulacak farkındalıklar hem onların sorunlarına çözüm olacak hem de bizim onlara göre daha karanlık olan dünyamızın daha aydınlık olmasını sağlayacaktır.

Sağırların dünyasını anlamanıza yardım edecek, bu konuda size en büyük katkıyı sağlayacak olan şeylerden biridir bu kitap. Kitap ile ilgili tek sıkıntım ise çok fazla dipnot vermesiydi. Bazen öyle anlar oldu ki dipnotun devamını okumak için üç dört sayfa ilerleyip geri dönmek zorunda kaldım. Bu yüzden bana okuması en zor gelen kitaplardan biriydi Sesleri Görmek. İnsan deneyiminin en uç örneklerini okumak isteyenler için Oliver Sacks 'ın diğer kitapları ile beraber Sesleri Görmek kitabını da şiddetle tavsiye ederim.

NOT: Dil ve düşünce arasındaki bu karmakarışık ilişkiye bir değişken daha katmak (dil- düşünce-zaman) ve beyinlerinizi biraz daha yakmak için bir de film tavsiyesinde bulunmak istiyorum. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici ve başarılı filmlerden biri olan Arrival: http://www.imdb.com/title/tt2543164/ filmini izlemenizi ve dil üzerine olan fikirlerinizi bir daha düşünmenizi rica ediyorum. Ve tabii şu harika soundtrack için ne kadar minnet duysam az filmin yapımcılarına: https://www.youtube.com/...a2jPvZxCA0IYXcopcYJc

Keyifli okumalar, keyifli izlemeler ve de keyifli keşifler

İTHAF NOTU: İncelememi bu kitabı beraber okumalıyız deyip, beni yarı yolda bırakan https://1000kitap.com/bencilportakal 'e ithaf ediyorum :)
Bir pdr öğrencisi olarak hocalarım tarafından çokça tavsiye edilmesi üzerne alıp okudum. Kitap bir roman değil tamamen Oliver Sacksın vaka incelemelerini içeriyor fakat bu vakalar sıradan her yerde görülür türden değil. Nörolojiye, nöropsikolojiye ilgisi olanlar alıp okuyabilirler. Seveceklerdir.
Blogumdan alıntılama yapıyorum.Spoi icerebilir.Agonozia,apraxia,otizm,frontol lobe nedeniyle yaşanan nöbetler;fazla uyuşturucunun neden olduğu hasar,ortada neden yokken olan sağırlık,ikizlerin zeka seviyesi 60’ın altında olmasına rağmen sayılarla iyi olması Ve bu ikizlere bir tarih söylediğinizde hangi güne denk geldiğini söylemesi,umutsuz vaka iken altta yatan sebebi bulunca tam tersi olması Ve daha fazlası anlatılmakta be her vakayla alakası olan film,kitap,müzik ve resimler de katmak olarak gösterilmiş.Ayrıca Tourrette Sendorumu da işlenmiş ve araştırmalar da paylaşımış. :) Su gibi akıcı Ve güzel bir kitaptı.Tavsiye ederim.Keyifli okumalar. :)
Kitap 4 bölümden oluşuyor.Genel olarak ilginç vakalar. İnsan beyninin ne derece gizemli oldugunu hissettiriyor.Fakat bir solukta okunup bitirilecek bir kitap değil, ben sanırım 10 günde bitirdim. Eğer Tıp fakultesinde okumuyorsaniz kavramlara yabancilik çekeceğinizden okumak zaman alabilir. İyi okumalar
Oliver Sacks nörolog, psikiyatr ,yazar ve değerli bir bilim adamı. Kendisiyle tanışmam üniversite ikinci sınıfta deneysel psikoloji dersimize giren hocamın tavsiyesi ile oldu. İlk okuduğum kitabı Aklın Gözü idi. O kitabı okurken hiç farketmediğim bir şeyi farkettim. HENÜZ BİR ŞEY bilmediğimi.

Bu kitabına başladığımda ilk 50 sayfayı zorlanarak okudum sonra sırf kendisi yazdığı için yarıda bırakmadım iyi ki bırakmamışım.

Kitabında kimyadan fiziğe birçok bilgiyi aktarmış buraları pek sindiremediklerim arasına koysam bile ailesinden, kardeşlerinden, dayılarından ve yaşadığı dönemden bölüm bölüm bahsetmiş. Ailenin yarısı doktor zaten bir nevi otobiyografik (tam olarak sayılmasa bile)bir eser olmuş.
Kendisine en çok ailesi destek olmuş ve küçük bir deney odasında bir çok kimyasal maddeyi kullanarak keşfe çıkmasını sağlamışlar. Olası kazalardan ucuz yırtmış.:D
En çok güldüren yer ise okul ile gittiği gezide kilden kurabiye yapıp öğretmenine tattırması oldu. (Küçük Şeytan:D)
Kitabın en çok duygulandıran bölümü çocukluğuna dair fotoğraflarını eklediği bölümü oldu benim için. Şimdi hayatta olmayan ama bir zamanlar çocuk olan bir yüze bakmanın karmakarışık duygusunu hissettim. Meraklı, azimli, muhteşem bir bilim adamı kendisi kanserden ölen bana nörolojiyi sevdiren tek insan. Tanışmam şart değil birine karşı bir sevgi beslemem için.

Şöyle bir konuşması var;

((Hume şöyle devam ediyor: “Ilımlı bir tabiatım var, sinirimi kontrol edebiliyorum, açığım, sosyalim, neşeli bir mizahım var, bağlanabiliyorum, kin tutmam ve tutkularımda dengeliyim.”

Burada Hume’a katılmıyorum. Sevgi dolu ilişkilerim ve arkadaşlıklarım olmasına ve gerçek anlamda düşmanlarımın olmamasına rağmen, hiç bir zaman ılımlı bir tabiatım olduğumu söyleyemem (beni tanıyan kimse de söyleyemez). Tam tersine, hiddetli bir yaradılışım ve şiddetli heveslerim var, tutkularımda aşırı ölçüsüzüm.))

Bu sözleri bile onu sevmem için yeterli.
Bütün kitaplarını belki dönüp tekrar tekrar okuyacağım ve onun bilime olan katkılarını tekrar tekrar okuyacağım.
4 bölüm ve 24 ayrı vakanın anlatıldığı ilginç bir bilimsel kitap. Varlığının farkında bile olmadan kullandığımız duyularımızı kaybedersek (veya küçük bir bölümünü kaybettiğimizde) neler olabilir?
Nöroloji ile ilgilenenler için uygun bir kaynak.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oliver Sacks
Unvan:
İngiliz Nörolog, Psikiyatr ve Yazar
Doğum:
Londra, Birleşik Krallık, 9 Temmuz 1933
Ölüm:
30 Ağustos 2015
Oliver Sacks hâlâ hasta muayene eden bir hekim ve içle-rinde Karısını Şapka Sanan Adam (1996, YKY) ve filmi Oscar adayı olmuş Uyanışlar’ın (2003, YKY) da arasında bulundu-ğu on kitabın yazarıdır. New York’ta yaşamakta olan Oliver Sacks nöroloji profesörüdür ve Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi’nde psikiyatrlık yapmaktadır. Üniversitenin ilk Co-lumbia Üniversitesi Sanatçısı seçilmiştir. Daha geniş bilgi yazarın sitesinde yer almaktadır:http://www.oliversacks.com

Yazar istatistikleri

  • 47 okur beğendi.
  • 274 okur okudu.
  • 23 okur okuyor.
  • 519 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları