Oliver Sacks

Oliver Sacks

Yazar
8.6/10
583 Kişi
·
1.758
Okunma
·
185
Beğeni
·
5370
Gösterim
Adı:
Oliver Sacks
Tam adı:
Oliver Wolf Sacks
Unvan:
İngiliz Nörolog, Psikiyatr ve Yazar
Doğum:
Londra, Birleşik Krallık, 9 Temmuz 1933
Ölüm:
Manhattan, New York, ABD, 30 Ağustos 2015
Oliver Wolf Sacks, hastaları ile ilgili yazdığı kitaplarla tanınmış İngiliz nörolog.

Doktor bir ailenin çocuğudur. Tıp öğrenimini Oxford Üniversitesi'nde tamamladı. 1965 yılından yaşamının sonuna kadar, New York'ta yaşamış ve nöroloji profesörü olarak doktorluk mesleğini sürdürmüştür.

Kitaplarının birçoğunda hastalarının tıbbi detaylarından çok, yaşam tecrübeleri üzerinde durur. Mars'ta Bir Antropolog ve Karısını Şapka Sanan Adam adlı kitapları farklı hastalarının çeşitli nörolojik rahatsızlıklarını anlattığı kısa bölümlerden oluşur. Diğer kitaplarında ise tek bir konuyla bütünlük sağlamıştır.

Uyanışlar adlı, Encephalitis lethargica hastalarına yardımcı olma çabasını anlattığı otobiyografik kitabı, 1990 yılında beyazperdeye aktarılmıştır. Robin Williams'ın ve Robert De Niro'nun da kadrosunda bulunduğu film, Akademi Ödülleri'ne aday gösterilmiştir.

Türkçeye çevrilmiş eserleri
Halüsinasyonlar
Uyanışlar
Karısını Şapka Sanan Adam
Mars'ta Bir Antropolog
Renkkörleri Adası
Sesleri Görmek: Sağırların Dünyasına Bir Yolculuk
Tungsten Dayı: Kimyasal Bir Çocukluğun Anıları
Dayanacak Bir Bacak
Migren
Müzikofili
"Nasılsın?" diye sordum.
"Nasıl mıyım?" diye tekrarladı ve kafasını kaşıdı.
"Hasta olduğumu söyleyemem. Ama iyi de hissetiğimi söyleyemem. Aslında bir şey hissettiğimi söyleyemem!"
"Acı çekiyor musun?"
"Çektiğimi söyleyemem."
"Hayattan zevk alıyor musun?"
"Aldığımı söyleyemem."
...
"Ama yaşadığını hissediyorsun değil mi?" "Yaşadığımı hissetmek mi? Hayır. Uzun zamandan beridir böyle hissetmiyorum."
Zihin ve beyin arasındaki ilişkiyi inceleyen bilimsel çalışmalar 1861 yılında başladı. Broca, Fransa'da yaptığı çalışmalarda, konuşmada görülen belirli ifade bozukluklarının (afazi) tutarlı bir şekilde, beynin sol yarımküresinin belirli bir parçasının hasar görmesini takiben ortaya çıktığını buldu. Bu, serebral nörolojinin yani beyin nörolojisinin gelişmesine sebep olmuş ve onyıllar boyunca insan beyninin haritasının çizilmesini mümkün kılmıştı.
"Nasılsın?"
"Nasıl mıyım?" diye tekrarladı ve kafasını kaşıdı. "Hasta olduğumu söyleyemem. Ama iyi de hissettiğimi söyleyemem. Aslında bir şey hissettiğimi söyleyemem!"
"Hayattan zevk alıyor musun?"
"Aldığımı söyleyemem."
Onu bilinmeyen, dayanılmaz bir boşluğa itiyor olmaktan korkarak duraksadım.
"Ama yaşadığını hissediyorsun değil mi?"
"Yaşadığımı hissetmek mi? Hayır. Uzun zamandan beri yaşadığımı hissetmiyorum.
Gerek işim, gerekse hayatım hep hastalarla ilgili. Hastalar ve hastalıkları beni aksi halde hiç üzerinde durmayacağım düşüncelere yönlendirmişlerdir. Bu konuda, Nietzsche ile hemfikirim ve aynen onun sorduğu şu soruyu ben de soruyorum: Acaba hastalıklar olmadan yaşayabilir miyiz? Bu sorunun çağrıştırdığı diğer soruları yaşamın vazgeçilmez esasları olarak görüyorum. Hastalarım beni sürekli olarak sormaya yönlendiriyor ve aynı şekilde sorularım da beni hastalarıma...
"Nasılsın?" diye sordum. 
"Nasıl mıyım?" diye tekrarladı ve kafasını kaşıdı. 
"Hasta olduğumu söyleyemem. Ama iyi de hissetiğimi söyleyemem. Aslında bir şey hissettiğimi söyleyemem!" 
"Acı çekiyor musun?" 
"Çektiğimi söyleyemem." 
"Hayattan zevk alıyor musun?" 
"Aldığımı söyleyemem."
...
"Ama yaşadığını hissediyorsun değil mi?" "Yaşadığımı hissetmek mi? Hayır. Uzun zamandan beridir böyle hissetmiyorum."
264 syf.
·10 günde
Karısını Şapka Sanan Adam, Nörolog Oliver Wolf Sacks’in kendi hastalarının hikâyelerinden oluşan bir kitap. Toplam yirmi dört vakanın anlatıldığı bu kitaptaki hastalıkların neredeyse tamamının çaresi bulunmamakta. Anlatılan vakalar birbirinden ilginç ve etkileyici olmakla birlikte, maalesef trajik.

Kitabın güzel yanlarından biri, anlatılan vakalar için özgün başlıkların kullanılmış olması. Örneğin kitaba ismini veren Karısını Şapka Sanan Adam vakasında; tanınmış bir müzisyen olan, yıllarca öğretmenlik de yapmış Dr. P.nin beyin ile göz arasındaki bozuk iletişimden kaynaklanan bir görme sorunu vardır. Birçok sorunla birlikte insan yüzlerini tanıma yetisini de kaybetmiştir. Yapılan muayene sonrası şapkasını alıp çıkacakken, eşinin kafasını şapka zannedip almaya çalışır.

Bazı vakalar o kadar etkileyici ve hayret verici ki, kendimi Oliver Sacks’in yerine koyduğum, olayları onun gözünden yaşadığım oldu. Bazı vakalar da bana izlediğim yabancı film ve dizilerdeki hastalıklı karakterleri hatırlattı. Özellikle Tourette Sendromunun anlatıldığı Tikli Ray vakasındaki Ray, Fringe dizisinde -ki izlemeyenlere şiddetle önereceğim bir dizidir- bir bölümde oynayan muhteşem hesaplama yeteneği olan bir karakterdi benim için.

Kitap fazlasıyla tıbbi terim içeriyor. İlk hikayelerdeki terimlerin genelde açıklaması verilmiş. Sonrasında terimlerle daha sık karşılaşmaya başlıyorsunuz fakat anlatılmak istenen çoğunlukla anlaşılıyor. Anlaşılmadığı yerde de Vikipedi sağ olsun :) Kitabın ortalarına doğru bu terimler nedeniyle hikâyeden ara sıra koptuğum da oldu tabii. Yine de bütün vakalar anlaşılabilmekte.

Oliver Sacks’in yine hastalarını anlattığı bir kitap olan Uyanışlar(Awakenings) adlı kitabı sinemaya uyarlanmıştır(1990). Robin Williams’ın Oliver Sacks’i canlandırdığı, hasta rolünü de Robert De Niro’nun oynadığı filmi yakın zamanda izlemeyi düşünüyorum. IMDb linki de burada : http://www.imdb.com/title/tt0099077/

Bu kitapla birlikte daha iyi anladım ki insan beyni, içinde neler barındırdığı tam olarak bilinemeyen en değerli hazinemiz. Kitabı okurken aynı vakada bile bazen hastalıklarının çaresizliğine üzülürken, bazen normal insanlarda olamayacak harika yeteneklerine hayran kaldım. Bu hislerim özellikle son bölümde anlatılan zihinsel engelli ama birbirinden farklı yetenekleri olanlar için. (Sacks, bu insanları anlattığı bölüme de güzel bir isim vermiş: Basit ve Yalının Dünyası.) Örnek olarak zihinsel engelli olan ikiz kardeşin, tüm kayıplarına rağmen, sayılarla olan yetenekleri açıklanamayacak kadar muhteşem. Sayıları hesaplama değil, anlama yetenekleri olan harika iki kişi.

Umarım yakın zamanda, tıp alanındaki gelişmeler hepimizi şaşırtacak derecede bir hâl alır. Zira çaresi olmayan bu kadar hastalığın bulunması, tıbbın ne kadar âciz bir durumda olduğunu bize her gün hatırlatıyor.
263 syf.
·13 günde·Beğendi·9/10
Kitabımla tanışmam psikoloji hocam sayesinde oldu. İyi ki de oldu. 24 hikaye yoktu bu kitapta 24 yaşantı vardı. Ama nasıl olabilir ki diye sorup durdum. Sanki ütopik bir dünyaya girmiştim. Lakin öyle değil, hepsi yazarımızın hastaları. Gerçekliğin yüz kızartıcı, göz yaşartıcı, tebessümlü anlarına şahit oldum gözlerim dolarken. Bu kadar hissi nasıl mı yaşadım? Çünkü "romantik bir bilimin" kollarına attım kendimi.

Zihnimi okşayıp ona yeni bilgiler kattı bu kitap. Mekanik sözcükleri araştırdım, psikoloji sözlüğüme yenilerini ekledim, yeni hastalıklar öğrendim... Sacks'ın profesör olduğunu düşünürsek terminolojiyle çok da boğmamıştı okuru.Biraz zorladı, kabul. Ama zorlamasaydı başka kapıları nasıl tıklatabilirdim ki?

Binbir gece masalları, Bach'ın notaları,mühim makaleler ve yeri geldiğinde şiir dizeleri bilimle karışıp sözcüklere dökülmüştü, ışıltılı etkileyiciliğiyle.
Kitabı okuduça zihnimizin neler yapabileceğine bir bakın. Psikoloji ve nöroloji trenine binin, yolculuğun tadını çıkarın !
264 syf.
·15 günde·Beğendi·8/10
Bir insanın sol tarafını ihmal etmesi kadar enteresan başka ne olabilir. Hastanın sol tarafına geçiyorsun seni görmezden geliyor. Seni görüyor ama gördüğünün farkında değil. Sol kolunu kullanamıyor ama umrunda değil. Dünyasında sol taraf yok.
Yada insanların yüzünü görmesine rağmen tanıyamıyor olmak.
Karısını şapka sanmak nedir ya :)

İnsan beyni malumdur ki 2 hemisferden(sağ ve sol beyin(tabi başka kısımlarda var)) oluşmakta.Ki sol taraf dominant denir. Tabi bu yaklaşımdan artık vaz geçiliyor. Sebebiyse artık garip durumların sebebi olan sağ taraf lezyonlarını bilim araştırmaya ve ciddiye almaya başladı. Kitaptaki vakalarda hep bu sağ taraf la ilgili problemler.

Nörolog olan Oliver Sacks reisin ilginç vakalarını anlattığı enterasan bir kitap.Daha önce tıp 2. sınıfken okuduğum kitabı şimdi beyin cerrahisi ihtisasımın arefesindeyken bir kere daha okuyayım dedim.Tabi insan hayret ediyor. Bizim hayatımızda hiç zorlanmadan yaptığımız hatta üstünde düşünmek bile aklımıza gelmediği şeyleri(birini tanımak yada unutmak gibi) bu hastalar yapamıyor.

Yaw inceleme yazması zor işmiş.Yada bu sefer nedense düzgün yazamadım.Tabi nöbette ikide bir hasta geliyor.Kafamı toparlayamıyorum.Olduğu kadar artık.Zamanla daha iyisini yazarım diye umut ediyorum
262 syf.
·16 günde·8/10
kitabı hocamızın tavsiyesi üzerine okudum. içerisinde vakalar var ve bu vakalar cidden çok dikkatimi çekti. özellikle fantomlar kısmı,bacak kesilse bile varmış gibi hissediyormuşsun acı çekiyormuşsun.ilginç geldi bana. sonra yine başka bir vaka hasta vücudunun kendisine ait olmadığını söylüyor.bu tarz 24 tane vaka var kitapta.dil açık da olsa fazlaca tıp terimleri kullanıldığı için anlamakta biraz zorluk yaşadım ve ben kelimeler için sürekli googleden yardım aldım.anlatımda yoğunluk olduğu için her gün 2 vaka şeklinde ilerledim ve yine de beni yordu buna rağmen bana farkındalık kattığı için bu kitabı sevdim.
262 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Oliver Sacks'la ilgili, Wikipedia'dan aldığım çok kısa bir özgeçmiş bilgisi: Hastaları ile ilgili yazdığı kitaplarla tanınmış İngiliz nörolog. Doktor bir ailenin çocuğudur. Tıp öğrenimini Oxford Üniversitesi'nde tamamladı. 1965 yılından yaşamının sonuna kadar, New York'ta yaşamış ve nöroloji profesörü olarak doktorluk mesleğini sürdürmüştür.

Nörolojiye özel bir ilgi ve alakam var. Bu konuda yazılanları araştırırken doğal olarak bu kitap da sürekli karşıma çıkıyordu. Kitap, daha çok ismini aldığı "karısını şapka sanan adam, Dr. P" vakasıyla anılsa da içinde toplamda 24 ayrı hastanın hikâyesi var. Her biri de birbirinden ilginç ve eşsizdi. Daha önce nörolojiyle ilgili çok vaka okuyup duymuş olsam da karşılaşmadığım türden rahatsızlığa sahip pek çok insan gördüm bu kitapta.

Ben bana bilimsel anlamda katkı sağlayacak bir kitap okumayı bekliyordum. Nitekim öyle de oldu. Nöroloji alanında yılların deneyimine sahip bir doktordan çok şey öğrendim ama kitabın duygusal anlamda beni bu kadar etkileyip sarsacağı aklımın ucundan geçmemişti. Sacks sayesinde zihinsel engeli, ruhsal bozukluğu olan herkese bakış açım büyük ölçüde değişti. Üzülerek söylüyorum spastik bir çocuk ya da çok büyük bir zihinsel engeli olan başka birini görünce, onun duyguları ve düşünceleri hatta ruhu bile olmayan nefes alıp veren, beyni hasarlı öylece bir beden olduğunu düşünürdüm. Beni bilinçlendirdi, o insanların da benim gibi yaşayan, hüzünlenen, sevinen ve her duyguyu hisseden insanlar olduğunu hatırlattı Oliver Sacks'la ilgili internette yazılanları okurken şu cümleye denk gelmiştim: "Hastalığından dolayı görünmez hale gelmiş insanları görülür hale getirme konusunda bir düşünce yapısı geliştirdi." Doktorun beni en çok etkileyen yanı da bu oldu. Oliver Sacks hastalarını sadece psikiyatrik bir vakadan ibaret görmüyor, insan olarak duygularına, düşüncelerine ve hayallerine de önem veriyor. Onun tek yaptığı, nöroloji gibi pek çok vakada çözümsüz kalan bir alanda, hastaları üzerinde ampirik tedaviler uygulayıp sonuçlarını izlemek olmadı. Bazı hastalarının (kesin biçimde iyileştirememiş olsa bile) hayatlarını tamamen değiştirdi. Nietzschevari bir şekilde hastalarına hastalıklarıyla nasıl ihtiyatlı bir ilişki kuracaklarını ve hastalıklarını nasıl olumlu yönde kullanabileceklerini öğretti. Onun da elinin kolunun bağlı kaldığı ve hastasını bir şey yapamadan kadere teslim ettiği durumlar olmadı değil; kitaba adını veren, Dr. P de olduğu gibi. Ama belirtmeden geçmeyeyim, bu olay Dr. Sacks'ın üstüne gitmediği için sonradan pişmanlık duyduğu bir vaka olmuştur.

Benim gözlemlediğim kadarıyla Dr. Sacks ciddiyeti ve profesyonelliği elden bırakmadan hastalarına her zaman samimi ve içten bir ilgi gösteren, yüzlerinde acı ve ızdırap izi görünce kederlenen, dertleriyle dertlenen bir insan oldu. Sadece nörolojideki yetkinliğiyle değil insanlığıyla da beni çok etkiledi. Meslek hayatı boyunca işini hakkıyla yapmış, çok okumuş, daima araştırmış, çalışmalarıyla nöroloji alanında iz bırakmış, her yönüyle saygıyı hak eden bir insan. Onun hastalara ve hastalıklara yaklaşımını; araştıran, sorgulayan ve açık fikirli olan bakış açısını her daim kendime örnek almaya ve yazdığı her şeyi okumaya çalışacağım.


Okurken gözyaşlarına boğulduğum yerler olsa da bu benim hassasiyetimden kaynaklı bi durum sanırım. Duygusallığı bırakıp olaya profesyonelce yaklaşmak için belki daha çok toyum. Kitabın dili asla romantik değil ve yazarın hiçbir şekilde asıl noktadan, tedaviden uzaklaşıp durumu dramatize ettiği yok. Sadece olanı söylüyor ve olan şey o kadar acımasız ve acıklı ki insan hüzünlenmeden edemiyor. O insanların da kendi hastalıklarının esiri olmadan yaşamaya; arkadaşlıklar, dostluklar ve kendi ailelerini kurmaya hakları olmalıydı ama bu hastalıklardan muzdarip oldular ve itilip dışlandılar. Bazıları durumlarının trajikliğinin farkına varamayacak kadar bilincini kaybetmişti bazılarıysa her şeyin farkındaydı ve bundan dolayı ızdırap içindeydi. Onların zihinlerine girmeye ve onları anlamaya çalışmak çok farklı bir deneyimdi. Kitap bende çok yer etti. Umarım ömrüm boyunca bana öğrettiklerini unutmam.

Kitap hem ufkumu açtı hem de geleceğimle ilgili meslekî kaygılarımı arttırdı. Kuşkusuz tıbbın her bölümünde çözümsüz kalınan, hastanın tedavisinin imkansız olduğu durumlar vardır. Ama hekim, bildiği tüm tedavi yöntemlerini uyguladıktan ve elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra o hastası ölse bile sonradan vicdanen büyük bir rahatsızlık duyacağını sanmam. Psikiyatri ve nörolojiye gelinceyse işler öyle değil. Bu alanlarda da diğer bölümlerdeki gibi belirli bir bilgi birikimi var ve tıp tahsili alırken hangi durumlarda hangi tedavinin uygulanacağı öğretiliyor ama kör noktası çok fazla olan alanlar bunlar. Yani insanoğlu bugüne kadar yeryüzünden vebayı, cüzzamı ve çiçek hastalığını neredeyse tamamen sildi. Bu hastalıklara sebep olan etkeni, virüsü buldu ve eradike etti ama bugün hâlâ şizofreni, bipolar ya da epilepsi hastası birini kesin bir şekilde iyileştiremiyoruz, sadece ilaçlar yardımıyla semptomları kontrol altında alabiliyoruz. Hiçbirinin radikal bir tedavisi yok. Bu hastalıkların seyri bile çoğu zaman tahmin edilebilir değil. İlaçların dozunu ayarlamak bile kendi başına bir problem. Beyin çok komplike ve içerdiği tüm yapıların birbirleriyle sayısız bağlantı ağına sahip bir organ. Bugün karaciğerin, midenin, dalağın vs. a'sını b'sini biliyoruz. Hangi durumlarda hangi hasarlar oluşur, oluşan hasar nasıl ve ne ölçüde tedavi edilebilir, ilaç tedavisine organ nasıl karşılık verir tahmin edebiliyoruz. Ama beyin konusunda hâlâ çok büyük bir cahillik içindeyiz. Beyinle ilgili okuduğum tüm kitaplarda geçen spot bilgi buydu: Hali hazırda uyguladığımız tedaviler yetersiz ve hâlâ birçok şeyi bilmiyoruz. Yani bir sirozla epilepsi kıyaslanamaz bence. Hastaya verdiği ızdırap açısından demiyorum tabi. Teşhis ve tedavi anlamında beyin her zaman daha zor bir alandır. bende uyandırdığı farkındalık ve omzuma bindirdiği sorumluluk şu oldu: Tıp bu hastanı tedavi edilemez görse bile tedavi etmenin bir yolu olabilir. İleride gerçekten bu alanda bir kariyer edinirsem bu bilginin ağırlığıyla nasıl yaşarım bilmiyorum. Çünkü Dr. Sacks'ın kitap boyunca birkaç hastasını; kendi geliştirdiği tedavi yöntemleri, bazen aniden aklına gelen bir terapi şekli ile iyileştirdiğini ya da en azından hastasının hayatını kolaylaştırdığını gördüm. Çoğu zaman bu yol sanattan geçiyordu. Yani hastalarını müzikle, resimle, tiyatroyla iyileştirdi ve alıntılarıma denk geldiyseniz müziğin gücüyle ilgili kısımları paylaştım. Zaten müziğin, çoğumuzun hayatında için tedavi edici bir gücü vardır. Bunu kendi hayatınızda kesinlikle deneyimlemişsinizdir. Benim de müziğin yardımıyla atlattığım, nihayet tekrar nefes alarak devirdiğim karanlık çok dönemlerim oldu.

Kitapla ilgili olumsuz eleştirimse, yazarın daha önsözden itibaren devamlı kendi kitaplarına atıfta bulunmasıydı. Önsözde bahsetmesi anlaşılır olabilir ama kitap boyunca fırsatını bulduğu anda "şu kitabımda da şu vakaya benzer bir şeyle karşılaşmıştım, bu hasta şu kitabımdaki şu hastaya benzer şikayetler bulunduruyordu" tarzı göndermeler yapması bir süre sonra beni gerçekten sıktı. Bu durum sadece birkaç yerde olsa göz ardı eder ve burda bahsini geçirmezdim ama çok fazlaydı ve her ama her bölümde vardı. Üstelik kitap içindeki bölümler için de aynı şeyi yapıyordu. Yani 2. bölümü okuyorsunuz atıyorum satır arasında "4. bölümde de buna benzer böyle bir durum var bkn: syf 56" tarzı şeyler. Belki dipnot olarak verilse daha iyi olurdu ama öyle de olsaydı benim dikkatimi dağıtır ve okumamı bölerdi. Umarım diğer kitaplarında da aynı rahatsızlığı yaşamam.

Bir diğer eleştirim de kitaba değil ama Türkiye'deki bilimsel literatür eksikliğine ve bu konudaki ilgisizliğe. Kitabın başlarında çevirmenin bir teşekkür yazısı var ve yazının sonunda şöyle bir notu var: "Konuyla ilgili pek çok referans kitap içinde, Türkçe olarak önerebileceğim, Nobel Tıp Kitabevleri'nden 1994 yılı basımı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ'ın Teoride ve Pratikte Davranış Nörolojisi adlı kitabıdır." Bu notu okuduktan sonra kendi kendime "Nasıl ya?" dedim, kitabı aldığımda karıştırırken sondaki kalabalık kaynakça kısmını görmüştüm. "Bunca kitap içinde önerebileceği sadece bu kitap mı var?" demiştim. Gerçekten, yazarın ismi geçen kendi kitapları hariç sadece bu kitap varmış. Kaynakça kısmına gelmeden önce, metin içinde de bazı atıflar ve kitap tavsiyeleri vardı. Yazar bazıları için "mutlaka okuyun" diye not düşmüştü. O kitapları özellikle o an araştırdım ki çevirisi varsa okuma listeme hemen alayım. Ama hiçbirinin Türkçe basımını bulamadım ve inanamadım. Yani hâlâ inanamıyorum, kitabı okurken göreceksiniz. Yazar, A.R. Luria'nın kitaplarından ve çalışmalarından o kadar çok faydalanmış ki ve zaten A. R. Luria çalışmalarıyla nöroloji alanında öyle iz bırakmış öncü bir bilim insanıymış ki tek bir kitabının dahi bu zamana kadar Türkçe'ye çevrilmemiş olması beni şok etti. Abartmıyorum 24 bölümlük kitabın 24 bölümünde de en az bir tane Luria referansı var. Aynı şekilde kaynakça kısmında Alexandr Luria ile birlikte nörolojinin en önemli isimleri diye atfedilen ve kitapları referans olarak gösterilen Huglings Jackson, Kurt Goldstein ve Henry Head'in de hiçbir kitabının Türkçe basımını bulamadım. Sırf bu durum yüzünden, yani Türkçe'deki kaynak kıtlığı yüzünden bile çok iyi İngilizce öğrenmek zorunluluk benim gözümde. O yüzden kendimi yetiştirmek için bu yerli literatür sıkıntısını bahane edip kaçmayacağım ama tüm bu kitapların çevirisi yapılmış olsa daha iyi olmaz mıydı ülke adına? Bu arada ben kaynakça kısmındaki kitapları aramaya devam ederken bi süre sonra, çevirmenin notunun da etkisiyle yıldım "herhalde ismi geçen hiçbir kitabın çevirisi yok" diye düşündüm ama yine de tüm kitaplara tek tek bakıp bitirdim. Sonuç başta tahmin ettiğim gibi çıksa da muhakkak bu isimlerin çalışmaları bazı yerli kaynaklarda kullanılmıştır. Yani öyle umuyorum, Türkçe bir makalede Luria'dan, Jackson'dan veya Head'den bahsedilmiştir belki kitaplarından kesit kesit çeviriler yapılıp kullanılmıştır. O denli kapsamlı bir araştırma yapmadım.


Çok uzattım, toparlayacak olursak, bizim algılayabileceğimiz ve sahip olduğumuz zihinlerden çok uzak başka zihinleri görmek, tanımak, dünyaya o zihinlerin sahiplerinin gözünden bakmaya çalışmak hem yorucu hem karmaşık hem güzeldi. Yani o insanları tam olarak özümseyebilmek ve empati kurabilmek imkansız görünse de onları anlamaya çalışırken insan tüm hayatı sorguluyor. Özellikle aklı sağlığı konusunda yargıya vararken hangi davranış ve tepkileri nasıl kıstas alabileceğimizi, birilerini "deli" diye etiketlemeye ne vasıfla hakkımız olduğunu sorgulayıp durdum. Onun gerçekliği benim gerçekliğimden farklıysa ve bu onu benim gözümde hasta yapıyorsa, ben de onun gözünden hasta konumunda olmuyor muyum o zaman.. Kafamda deli sorular...

İncelemeyi buraya kadar okuduysanız kocaman teşekkürler. Muhtemelen şimdiye kadar yazdığım en uzun yazıyı yazdım. Bazı paragrafları da okuma esnasında telefona not etmiştim. Kopyala-yapıştır yaptım. Anlam bütünlüğü ve süreklilik sağlamaya çalıştım ama olmadıysa ve birbirinden alakasız şeyler alt alta geldiyse kusuruma bakmayın.Kitabı çok sevince çenem de çok düştü -_- Nörolojiye ilgisi olan mutlaka okusun vesselam.
262 syf.
·98 günde·Beğendi·10/10
Oliver Sacks uzun yılların nöroloji tecrübesini sadece kendisi gibi doktorlarla değil, konuya ilgili sıradan insanlarla da paylaşmayı istemiş. Ayrıca ele aldığı vakalara bir problem çözer gibi somut bulgular ve kalıplarla değil, duygular ve empati ile yaklaştığında daha iyi sonuçlar aldığını da yıllar içinde tecrübe etmiş.

Kitaptaki her vaka, hayatın ne kadar geniş, ne kadar karmaşık, ne ölçüde bilinmezlerle dolu olduğunu gösterdi bana. Varlığından haberdar bile olmadığımız duyularımızı kaybettiğimizde neler olabileceğini, insan beyninin anlaşılmaz ve hayal dahi edilemez giriftiliğini, biz normal insanlar tarafından "öteki"leştirilen farklılıkların da aslında birer önemli zenginlik olduğunu ve hayatın işte tam da bu bütün içinde güzel olduğunu hissettirdi.

Kitabı bitirdiğimden beri başka bir gözle bakıyorum hayata, hem daha şükür doluyum sahip olduklarımdan, hem de daha mutluyum hayata dair daha keşfedilecek birçok güzellik olduğunu farkettiğimden ötürü. Toplumu huzurlu ve mutlu kılan, ortalamanın dışında kalan bireyleri yani farklı olanları da benimseyip içselleştirebilmesi. Maalesef yaşadığım bu şahane güzellikteki metropolde içime yoğunlukla çöken hüznün, işte tam da bu olduğunu anladım bu kitap sayesinde...

İçimizdeki farklılıkları kaybettik hızlıca... Sokakta yürürken bir yürüme engelli, görme engelli hemşerimizle karşılaşamıyoruz artık; eski filmlerdeki "mahallenin sevimli delisi"ni evlere hapsettik. Ama böyle yaparak ve buna izin vererek kendi hayatımızı da fakirleştirdik.

Kendimize tıpatıp benzeyenlerden öğrenebileceklerimizin çok sınırlı olduğunu, halbuki dünyanın çeşitliliği sevdiğini, ancak bizden farklı olanlarla bir arada yaşarsak; farklı düşünceleri, duyguları, fikirleri, bilgileri paylaşırsak gelişeceğimizi farketmedik. Şöyle sokakta gezerken bizden farklı insanlarla karşılaşmanın, iletişim kurmanın herkeste farklı ama her durumda artı değer yaratan etkisini anlayamadık.

Yani kağıt üzerinde zenginleştik belki ama ruhumuzu soldurduk.
324 syf.
·31 günde·Beğendi·10/10
Oliver Sacks, tıp eğitimli bir anne-babanın iyi okullarda okumuş ve kendini nörolojiye adamış oğulları. Kimi yorumlara göre edebi başarısı tıp alanındaki eksikliklerini gölgeliyormuş. Durum her ne ise, kendisinin nörolojiye ilişkin yazdıkları beni büyülüyor. İnsan vücudunun gizemli doğasını anlamaya çalışmak, beynin bize ne gibi oyunlar oynayabildiğini görmek, kendimize vasfettiğimiz birçok özelliği aslında beynimize ve onun sağlıklı olmasına borçlu olduğumuzu anlamak, içinde bulunduğumuz ve algıladığımız boyuttan başka boyutlara çıkan kapıları hayranlıkla görmek, dehaların beyni içindeki gizemli farklılıkları keşfetmek ve her ne koşulda olursa olsun insanoğlunun duruma adapte olma ve yaşamını sürdürebilme konusundaki becerisini izlemek müthiş bir keyif...

“Mars’ta bir Antropolog”’ta Oliver Sacks normal ile patolojik arasındaki ayrımı belirleyen ölçütlerin, kişinin yaşamı mercek altına alındığında görece ne kadar değişkenlik gösterdiğini, ele aldığı 7 yaşam öyküsüyle sunuyor.
Tedavisi olmayan rahatsızlığı ile yıllarca savaşan ve bu savaştan galip çıkan renk körü ressam; beyin tümörü nedeniyle çok sevdiği Buda boyutlarına ulaşan Greg; Tourette sendromlu, yani garip tikleri olan bir cerrah; gözlerinin açılmasından hiç hoşlanmadığından alıştığı, görmediği dünyaya dönmek isteyen doğuştan kör Virgil; şaşırtıcı yeteneklere sahip otistik Stephen; hayatı National Geographic belgeseline de konu olmuş yetenekli otistik Temple Gradin.

Hepsi birbirinden ilginç hikayeler... Hayat bizlere nasıl oyunlar oynuyor? Her türlü zorluğa rağmen hayatta kalmayı başarabilen ve idealleri uğruna çalışmaya devam eden bu insanları görünce kim hasta, kim normal diye düşünmeden edemiyor insan...

Okuyun... Hayata gülümseyerek bakmak ve her ne durumda olursak olalım ümitsizliğe düşmemek için işte böyle güzel hikayeleri okumaya ve çoğaltmaya ihtiyacımız var...
496 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Nöroloji'ye, beynin gizli kıvrımları arasında dolaşan ve akıl almaz yeteneklerini inceleyen bu bilim dalına oldum olası hayranım. Oliver Sacks bu alanda yazanların en önde geleni. Hastalıkların semptomlarından ziyade hastaları ve onların hissettikleri ile ilgilenmesi ve gözlemlediklerini bilim çevrelerinin yanısıra sıradan insanlarla akıcı bir dille paylaşması beni etkiliyor. Her Sacks okuduğumda çok şaşırdığımı ve hayata başka gözle bakmaya başladığımı söylesem yalan olmaz. Tavsiye ederim, beğenirsiniz...

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru büyük bir uyku salgını başlar (Encephalitis Lethargica). 1916 yılında başlayıp 1927 yılına kadar süren bu salgın yaklaşık 5 milyon insanı etkiler. Hastaların büyük çoğunluğu ya şiddetli uyku, ya da uykusuzluk durumunun yarattığı komplikasyonlar sonucu hayatlarını kaybederler. Beyne yerleşen bir virüsün sebep olduğu bu hastalıktan sağ kurtulmayı başaran, ancak hayatlarının uzun yıllarını çoğunlukla hareketsiz ve post ensefalitik sendrom ile geçiren hastalar, Oliver Sacks’ın intern’lük döneminde yeni keşfedilmiş olan Dopamin (L-Dopa) isimli ilacın verilmesi ile birlikte tekrar hayata dönerler. İşte Oliver Sacks kitabında bu "uyanış"ları anlatır.

Çoğunlukla vücutlarındaki katılaşmalar nedeniyle hareket edemeyen, hastalığın Parkinson benzeri etkileri ile konuşmakta zorlanan, donup kalan, kendi hareketlerini kontrol edemeyen bu hastalar büyük bir uyanış yaşarlar. Ancak bu uyanışlar birçok yan etkiyi de beraberinde getirir. Çoğu hasta bu sefer post ensefalitik sendromlardan değil, ama uyanışın getirdiği beynin aşırı hareketlenmesi ve beraberindeki yan etkilerden; en çok da yaşama demir atabilecekleri bir nokta bulamamalarından ve iki hastalık semptomları arasında kaybolup gitmelerinin yaşattığı ağır depresyon ve çaresizlikten hayatlarını kaybederler. Hayatta kalmayı başaranlar her ne olursa olsun durumu sükunetle kabul edenler ve bir amacı olanlardır genelde.

Oliver Sacks uzun yıllar tedavi ettiği ve gözlediği bu hastalarına L-Dopa’nın neler yaptığını; bu mucize ilacın faydaları kadar önemli yan etkileri de olduğunu ve dozunu ayarlamanın zorluğunu bilimsel dergilere yazmak, kongrelerde sunmak ister; ancak L-Dopa lobisi (illa para nedeni ile değil; bu ilacın hastalarına faydalı olduğunu düşünen ve bu yüzden önünün kesilmesini istemeyen gruplar da) onu engeller; nereye gitse kendini dinleyecek birilerini bulamaz. Sonunda bilimsel makale formatı dışına çıkmaya ve tecrübelerini hastalarının bir insan olarak yaşadıklarını anlatarak aktarmaya karar verir; zira bu hastalığın ve tedavisinin kişilerden bağımsız ele alınamayacağını, ilacın ve yan etkilerinin de sadece bilimsel analizlerle değil çevresel ve psikolojik koşullar da dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini savunur.

Bu kitap peşinden filme çekilecek, Robert De Niro ve Robin Williams’ın oynadığı bu film Oscar’a aday gösterilecektir. Yine aynı isimli bir belgesel de vardır.
188 syf.
·10 günde
Oliver Sacks bir nörolog. Geçirdiği bir kazadan sonra bu sefer kendisi hasta yatağına yatıyor ve deneyimlediklerini anlatıyor. Kitap aslında iki kısımdan oluşuyor; ilkinde yazarın geçirdiği kaza sonucu yaşadıklarını, ikicisinde ise deneyimlerinden yola çıkarak Nöropsikoloji alanında ortaya koyduğu düşüncelerini okuyoruz.

Özellikle kitabı yazdığı yılları da göz önüne alırsak hasta-doktor ilişkisi için de önemli ipuçları sunuyor bizlere. Mesleğe yeni başladığı günlerde de hastaları dinlemeye, anlamaya çalışsa da bunun asıl önemini hasta yatağında yattığı ve doktorlarına kendisini anlatamadığı günlerde fark etmiş olsa gerek. Hissettiklerini ve düşüncelerini o kadar güzel bir dille ifade ediyor ki yaşadığı mutluluğu da kasveti de hissettirebiliyor. Kazaya bağlı olarak bacağında yaşadığı hissizlik ve yabancılaşma, sonrasında gelen kafa karışıklığı belki de kendi alanına giren bir durumu deneyimliyor olması sebebiyle çok güzel irdelenmiş, analiz edilmiş.

Kitaptaki dipnotlardan birinde yayıncılarının, yazılarının uzunluğundan pek de hoşlanmadığını dile getirmiş Sacks. Bu konuda ben de onlara hak veriyorum. Yer yer fazla uzadığı, sıkıcı olduğu, tekrara düştüğü oluyor kitabın. Biraz da Freudiyen yorumlamaları da eklemek amacıyla hastane dönemindeki rüyalara da hatırı sayılır bir yer verilmiş, en azından bu kısımlar biraz daha kısa olsaydı okuması daha kolay olabilirdi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oliver Sacks
Tam adı:
Oliver Wolf Sacks
Unvan:
İngiliz Nörolog, Psikiyatr ve Yazar
Doğum:
Londra, Birleşik Krallık, 9 Temmuz 1933
Ölüm:
Manhattan, New York, ABD, 30 Ağustos 2015
Oliver Wolf Sacks, hastaları ile ilgili yazdığı kitaplarla tanınmış İngiliz nörolog.

Doktor bir ailenin çocuğudur. Tıp öğrenimini Oxford Üniversitesi'nde tamamladı. 1965 yılından yaşamının sonuna kadar, New York'ta yaşamış ve nöroloji profesörü olarak doktorluk mesleğini sürdürmüştür.

Kitaplarının birçoğunda hastalarının tıbbi detaylarından çok, yaşam tecrübeleri üzerinde durur. Mars'ta Bir Antropolog ve Karısını Şapka Sanan Adam adlı kitapları farklı hastalarının çeşitli nörolojik rahatsızlıklarını anlattığı kısa bölümlerden oluşur. Diğer kitaplarında ise tek bir konuyla bütünlük sağlamıştır.

Uyanışlar adlı, Encephalitis lethargica hastalarına yardımcı olma çabasını anlattığı otobiyografik kitabı, 1990 yılında beyazperdeye aktarılmıştır. Robin Williams'ın ve Robert De Niro'nun da kadrosunda bulunduğu film, Akademi Ödülleri'ne aday gösterilmiştir.

Türkçeye çevrilmiş eserleri
Halüsinasyonlar
Uyanışlar
Karısını Şapka Sanan Adam
Mars'ta Bir Antropolog
Renkkörleri Adası
Sesleri Görmek: Sağırların Dünyasına Bir Yolculuk
Tungsten Dayı: Kimyasal Bir Çocukluğun Anıları
Dayanacak Bir Bacak
Migren
Müzikofili

Yazar istatistikleri

  • 185 okur beğendi.
  • 1.758 okur okudu.
  • 114 okur okuyor.
  • 2.006 okur okuyacak.
  • 84 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları