Orhan Kemal

Orhan Kemal

8.2/10
1.607 Kişi
·
5.661
Okunma
·
1.037
Beğeni
·
20.357
Gösterim
Adı:
Orhan Kemal
Tam adı:
Mehmet Raşit Öğütçü
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Ceyhan, Adana, Türkiye, 15 Eylül 1914
Ölüm:
Sofya, Bulgaristan, 2 Haziran 1970
5 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. 2 Haziran 1970'te yaşamını yitirdi. Toplumsal gerçekçi romanın usta kalemi, öykü ve roman yazarı. Asıl ismi Mehmet Raşit Öğütçü. İlk Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu Mebusu olan ve seçildiği Adalet Bakanlığı’ndan 3 gün sonra istifa ettirilip nerdeyse tüm İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Abdülkadir Kemali Bey’in oğlu. Babasının, 1930’da Ahrar Fırkasını kurmak ve gazete çıkarmak yüzünden öldürülme korkusuyla Suriye’ye geçmesi üzerine, ortaokul son sınıfta öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bir süre Suriye ve Lübnan’da yaşadı. 1932’de Adana’ya döndü. İşçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, katiplik yaptı. 1939'da ilk şiirlerini de yazdığı askerliği esnasında, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla 5 yıl hapse mahkum oldu. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. Bursa Cezaevinde Nâzım Hikmetle tanışması yaşamının ve yazarlığının dönüm noktası oldu. 1943'te salıverildikten sonra Adanaya döndü. Amelelik, sebze nakliyeciliği, Adana Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. 1950’de İstanbul’a yerleşti, hayatını yazılarıyla kazandı. 1966'da bir lokantadaki konuşmasında komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla yargılandı, beraat etti. Yaşamının son döneminde Bulgaristan ve Romanya Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak, daha çok da tedavi amacıyla Sofya'ya gitti. 2 Haziran 1970’te Sofya'da tedavi edildiği hastanede beyin kanamasından öldü. İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi.

Hece ölçüsüyle Kayseri Cezaevinden yazıp gönderdiği ilk şiiri "Duvarlar" 1939'da Yedigün dergisinde "Reşad Kemal" imzasıyla yayınlandı. "Raşid Kemali" takma adıyla yazdığı şiirler Yedigün ve Yeni Mecmua'da çıktı. İlk romanı "Babaevi"nin bir bölümünü oluşturan "Balık" öyküsü, Yeni Edebiyat dergisinde 1940'ta yayınlandı. Bundan sonra çalışmalarını öyküde yoğunlaştırdı. "Orhan Kemal" adını ilk kez 1942'de "Yürüyüş" dergisinde yayınlanan şiir ve öykülerinde kullandı. Öyküleri, Varlık, Seçilmiş Hikayeler, Yeditepe başta olmak üzere dönemin tüm dergilerinde yer aldı. Gazetelere tefrika romanlar ve film senaryoları yazdı. Geçimini sağlamak, para kazanmak amacıyla durmadan yazdı. "72. Koğuş, Murtaza, Eskici ve Oğulları, Kardeş Payı" adlı eserleri tiyatroya uyarlandı. Doğrudan oyun olarak 1964'te yazdığı tek eseri "İspinozlar", "Yalova Kaymakamı" adıyla sahnelendi. Öykü ve romanlarında günlük yaşamın değişik yönlerini işledi. Kahramanlarını çoğunlukla sömürülen, yoksul insanlardan seçti. Bu insanların yaşamlarını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken kinsiz, sevecen, umutlu bir yaklaşım benimsedi. "Babaevi"nde çocukluk yıllarını, "Avare Yıllar"da gençliğini anlattı. Eserlerinin hemen hepsinde toplumsal yapıdaki çelişkileri ustaca vurguladı. Güçlü gözlem gücüyle, özgün ve yalın anlatımıyla hâlâ çok okunan ve sevilen eserler yarattı. Eselerinde hızlı bir olay akışı ve devingenliğin yanısıra "diyaloglara" ağırlık verdiği dikkat çeker. Sanatının olgun döneminde daha çok Adana yöresindeki toprak ve fabrika işçilerini konu aldı. Çukurovanın toplumsal ekonomik yapısındaki değişimin yöre halkı üzerindeki etkilerini inceledi. Ailesi 1971'den itibaren adına "Orhan Kemal Roman Armağanı" vermeye başladı.
"Haklısın insanın mal olmaması lazım ama oluyor işte. Ve sen bunu ancak şimdi, yani bıçak kemiğe dayanınca düşünebildin. İğne etine saplanınca..."
Orhan Kemal
Sayfa 336 - Everest - 20. Baskı - 2014
"Peki niçin bu kadar kan döküldü? Milli Mücadele ve onun şuuru?"
.....
"Mühim olan, senin ve benim nefsi nefsimizdir. Bunu temin edecek devlet ister laik olsun ister şer'i Haydi şerefe!"
"Peki halk? Fakir fukara?"
"Vız gelir!"
Orhan Kemal
Sayfa 110 - Everest - 20. Baskı - 2014
"Komünizme karşı baraj" olsun diye göz yumulan bu güç, demek günün birinde iyice dal budak salacak, sonrada önüne geçilemez bir hal alacaktı.
Orhan Kemal
Sayfa 110 - Everest - 20. Baskı - 2014
İstediğin kadar büyük ol, geldiğin yer toprak, gideceğin yer gene toprak.
Orhan Kemal
Sayfa 60 - Everest Yayınları 39.Baskı Mayıs 2016
"İnsanın gâvuru, Müslümanı olmuyor arkadaş. İnsanın insanı, insan oluyor!"
Orhan Kemal
Sayfa 219 - Everest Yayınları
İnsanlardan çok önce var olan bu topraklara dedesi, belki de dedesinin dedesi tırnaklarını geçirmişti ilkin. Kim ne zaman geçirirse geçirsin, bu topraklar onundu. Devlet, sık değişen hükümetlerse, o ve onun gibilerin topraklarına bekçilik, jandarmalık etmekten başka görevi olmayan şeylerdi.
Orhan Kemal
Sayfa 101 - Everest - 20. Baskı - 2014
Öyle bir sevgilim olsun istiyorum ki, ne demek istediğimi bakışlarımdan anlasın. Sözle değil, gözlerimizin bakışıyla anlaşalım. Sonra küçücük bir evimiz, çok değil, iki oda bir salonlu...
Orhan Kemal
Sayfa 23 - Everest Yayınları
"Ölüm Allah'ın emriydi. Allah emretmeden kuş kanadını oynatamaz, karınca adımını atamazdı."
Orhan Kemal
Sayfa 99 - Everest Yayınları,39. Baskı
-Öyle mi? Hiç bitmiyecek mi senin bu okuman?
-Bitmiyecek, dedi.
-Hiç mi?
-Hiç.
-Niyetin kâtip olmak mı yani?
-Hayır.
-Ya?
-İnsan olmak.
Sinema veya televizyona uyarlanan eserlerini saymazsak, Orhan Kemal ile gerçek anlamda bir tanışma oldu bu kitap... Genelde bunu dedikten sonra 'Orhan Kemal'le geç kalmış bir tanışmaydı' şeklinde bir mahcubiyet cümlesi kurmam beklenebilir ama ben iyi ki de bu kitaplar bu yaşlarıma denk gelmiş diye büyük bir memnuniyet duyuyorum açıkçası.

Zaten Klasik Türk Edebiyatı ile ilgili kitaplar genelde ortaokul, lise yıllarında Türkçe öğretmenleri tarafından zorla okutulur ve o yıllarda bir defa okununca sanki bu kitaplar gençlik kitaplarıymış gibi bir daha el sürülmez... Pek çoğumuz düşüyoruz bu yanlışa... Ne zaman Orhan Kemal, Reşat Nuri, Peyami Safa gibi büyük yazarlardan bir bahis açılsa hemen arkasından 'ben onu lisede okumuştum ama aklımda hiçbir şey kalmamış' gibi cümlelerle karşılaşıyorum. Bu yazarlar lisede okunmasın gibi bir anlam çıksın istemem ama Klasik Türk Edebiyatı'nın lise yıllarına sıkıştırılmasını da doğru bulmuyorum kendi adıma... Neyse ki, Kürk Mantolu Madonna sayesinde kendi edebiyatımızı, kendi yazarlarımızı yeniden keşfetmeye başladık ki, bu durum zamanla edebiyatımızın her yaşta, her dönemde daha geniş bir kitle tarafından sahiplenileceği yönünde iyimser bir tablo ortaya koyuyor.

Eskici ve Oğulları, İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin yavaş yavaş silinip de Amerikan kapitalizminin dünyaya iyiden iyiye el atmaya başladığı dönemi ve bu dönemin ülkemizdeki ekonomik etkilerini, bir ayakkabı tamircisi ve ailesinin yaşadıkları üzerinden, toplumsal gerçekçi bir bakış altında başarılı bir şekilde ortaya koyan bir kitap...

Koca bir ömrü ayakkabı tamirciliği ile geçiren, rızkını bu zanaat üzerinden kazanan Topal Eskici'nin işleri, 'MAKİNELEŞME'nin etkisiyle sekteye uğrar ve kazancı günden güne erimeye başlar. Tabii bu ekmek teknesinden beslenenler sadece kendisi ve karısı değildir. Aile genişlemiş, çocuklar ve torunlar da eklenmiştir... Daralan gelir tüm aileyi geçindirmeye yetmez. Ekonomik sorunlar, aile içi sorunları da beraberinde getirir. Herkes daha öfkeli, daha tahammülsüz olmuştur. Kalpler daha kolay kırılmaya, ağza alınmayacak laflar da yavaş yavaş ağza alınmaya başlamıştır... Ailenin önünde artık çok fazla seçenek kalmaz. Eldeki seçenekler de açıkçası çok cezbedici seçenekler değildir... Yine de ortak bir karar alınır ve zor bir yola çıkılır...

Kitabı kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Bundan sonrasını kitabı okumak isteyenlere bırakıyor ve ufak ufak sözü günümüze, kendi dünyamızın eskicilerine getirmek istiyorum...

******************************
Bugün televizyon karşısında kahvemizi yudumlarken nostaljik bir nazar ile seyrettiğimiz 'nesli tükenen meslekler, yok olan zanaatler' temalı belgesellerin, yakın bir zaman içinde baş rolünde oynayabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Açıkçası böyle bir durum olursa benim için çok şaşırtıcı olmaz. Bunun için de geçerli sebeplerim var kendime göre... Sizinle de dilim döndüğünce paylaşmak isterim bu sebepleri... Buyrun o halde...

Makineleşmenin bugünkü karşılığı DİJİTALLEŞMEDİR. Dijital dönüşüm adını verdiğimiz süreç günden güne pek çok sektör üzerinde etkisini göstermeye başladı bile... Buna yeni bir sanayi devrimi de diyebiliriz. Bu dönemde üretim anlayışı sil baştan değişiyor. Robotlar ve 3D yazıcılar sahneye çıktıkça insana olan ihtiyaç da aynı ölçüde azalıyor. Çünkü 3 boyutlu baskı teknolojisi kullanan yazıcılar, katmanlı bir yapı oluşturarak birçok hammadde katmanını üst üste koyabiliyor ve bunları birbirine ekleyerek dijital tasarımları fiziksel ürünlere dönüştürmeyi sağlıyor. Bu üretim modeli şimdiden milyarlarca dolarlık pazarların %20'sini ele geçirmiş durumda... Bu teknoloji, beraberinde 'mikro fabrikaları' getirecek. Yani, tasarım artık direkt olarak yazıcıda ürüne dönüştüğü için devasa üretim bantlarına ve tonla makineye ihtiyaç duyulmayacak...

Şu an bu ve buna benzer gelişmeler bizim için biraz karmaşık görünse de artık hepsinin hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmek durumundayız... Konuyla bir dönem yakından ilgilendiğim için buna benzer sayısız örnek gösterebilirim. Ancak bu incelemeyi bir teknoloji makalesine çevirmek de istemem.

Sadece şunu söyleyebilirim ki, gelecekte sınırlı sayıdaki 'geçerli meslekler', bilgisayar teknolojileri, yazılım ve programlama dilleri, tasarım ve benzeri alanlarda eğitim alabilen insanların meslekleri olacak. Buradan hareketle, son yıllarda uluslararası şirketler başta olmak üzere pek çok finans kuruluşu (Türkiye'de Garanti Bankası ve Finansbank'ı biliyorum) inanılmaz bütçeler ile 5-6 yaşındaki çocuklara ücretsiz kodlama eğitimi vermeye başladı. Eskiden özel kolejler 'çok iyi İngilizce eğitimi veriyoruz' diye rekabet ederken şimdi hepsi müfredatına kodlama dersleri koymaya başladı. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin en tepede bu kodlama derslerinden bahsedildiğini göreceksiniz.

Hadi son bir örnek de tıp sektöründen verelim. Çünkü 'çocuğum inşallah doktor olsun' diye her gün el açıp dua eden anne-babaların sayısı az değil... General Electric (GE) başta olmak üzere pek çok teknoloji şirketi, bu alanda da inanılmaz yenilikler getirmeye hazırlanıyorlar. GE'nin geliştirdiği ameliyat yapan robotun videosunu kendi gözlerimle seyrettim:) Bir kadavra üzerinde yapılan ameliyatta robot, baya kadavranın ameliyat edilecek bölgesini kesti, yapılması gereken işlemi yaptı ve sonra bir güzel dikti o bölgeyi. Ve tüm bu operasyonu SIFIR HATA ile tamamladı. Bu robotların test süreci devam ediyor. Ancak hastanelerde görev almaya başlayacakları gün, çok uzak bir gelecekte olmasa gerek.

Belki bundan on yıl sonra doktorlar da ameliyat masasında değil, ameliyatı yapacak robotu kontrol edecekleri bilgisayarın başında olacaklar... Kısacası kodlama dili, yakın bir zamanda tüm dünyanın, hayatın ortak dili haline gelecek...

Örnekleri elimden geldiğince büyük sektörlerden vermeye gayret ettim ki, hal böyleyse, küçük sektörleri konuşmaya bile değmez deyip işin içinden rahatça çıkabileyim:) Yani artık kağıt gazetelerin yerini dijital gazetelerin, televizyon kanallarının yerini Netflix benzeri dijital kanalların alacağını, o kanallarda yayınlanacak dizilerde oynayacak oyuncuların da %70'nin gerçek değil, sanal oyuncular olacağını falan uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım...

******************************
Kısacası hayat böylesine baş döndürücü bir hızla akmaya devam ettiği sürece, bizler de topal eskicinin nefesini ensemizde hissetmeye devam edeceğiz.

Teknolojik gelişmelere her zaman olumlu bir gözle yaklaştık, bu gelişmelerin her zaman hayatımızı daha da kolaylaştırmak için olduğuna kolayca ikna olduk. Buna karşın teknolojinin, üretimde insana olan ihtiyacı neredeyse sıfıra indirmekte olduğunu görmezden gelmeye devam ediyoruz. Bir makinenin ayakkabı tezgahını yıkabileceğine inanıyor ama başka bir makinenin de gelip bizi oturduğumuz Bürosit koltuktan yıkabileceğine nedense inanmak istemiyoruz. Belki de bu bizim başımıza gelene kadar bizim çoktan emeklilik yaşımızın geleceğini falan düşünüyoruz... Oysa topal eskici de dükkana kepenk vurup yollara düştüğünde 65 yaşındaydı... Belki de bir Ege kasabasına yerleşip bahçesinde domates yetiştirmeyi düşünüyordu o da herkes gibi... Ancak evdeki hesap maalesef çarşıya uymadı.

Siz siz olun hesabınızı iyi yapın... Yok olan zenaatler belgeselini seyrederken de acı kahvenizi ve soğuk suyunuzu sehpanızdan eksik etmeyin...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Mazbut bir ev erkeği soğuk çay getirdiği için karısından tokat yedi. Evet bu kitapta dünya tersine dönmüş.

Kadınlar kabadayılık Edip hapislere düşüyor. Zavallı ve savunmasız kocaları çocuklarıyla beraber ortada kalıyor. Namuslu erkekler ve çapkın kadınlar. Roller değişmiş. Kadınlar beğendiği erkeklere kur yapıyor. Erkekler gel babamdan iste beni diyor. Zorla tecavüze uğrayan erkekler kerhaneye düşüyor. Kadın müşteriler, bazılarını kapatma yapıyor, bazılara nikah kıyıyor. Senin namusun benden sorulur diyor.

Erkeğin yaptığı çayı karısı beğenmiyor. Halbuki o erkek sabah kalkıp bulaşıkları, çamaşırları yıkamıştı. Evin yemeği, temizliği ve de çocukların bakımı erkeklerden soruluyor ama yine de yaranamıyorlar kadın kısmına. Acıdım bu erkeklerin haline.

Okunması, tiyatro eseri olduğu için beni ilk başlarda biraz zorlasa da çok keyif aldım. Gülmek garanti.

Okumak isteyenler için link https://yadi.sk/i/Il73BIcf3PPhpV
Sahiden bereketli mi topraklar üzerinde? Geçim derdinde olan garibanın ezildiği, ırgatbaşının işçinin haftalıklarından kestiği, işçilere araç gözüyle bakıldığı, tozlu topraklı, bayat ekmeklerin yemek zorunda bırakıldığı bir ortamda sahiden bereketli mi topraklar üzerinde? Umutların bir bir söndürüldüğü, emeklerin sömürüldüğü, adam kayırmanın başını alıp gittiği, gurbetin için için yaktığı bir ortamda sahiden bereketli mi topraklar üzerinde?

Tatilde biraz daha olaya dayalı, kolay okunan kitaplar okumak için liste oluştururken Bereketli Topraklar Üzerinde’ye de şans vermek istedim. Nasıl olsa edebiyatımıza daha fazla ağırlık verecektim bu sene. Başlangıç için güzel bir seçimdi bana göre. Okudum. Orhan Kemal’i bize hep şöyle anlattılar: “Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür. İşçi sınıfını edebiyatımıza dahil eden yazarımızdır. Kitaplarında genelde Çukurova yöresini işledi. Arka sokaklara, toplumun alt tabakalarına, fabrika ve toprak işçilerinin gurbetteki acılı hikayelerine, temiz umutlu kişilere yer verdi. Kısa ve yalın cümlelerle gerçekçi bir üslubu benimsedi.” Buraya kadar çok güzel. Ama kimse bize bu adamın gerçeği kulaklarından tutup acılı acılı yerlerde sürüklediğinden, şahit olanın kafasını duvarlara vurdurduğundan bahsetmedi. Kimse Orhan Kemal’in bize umudun ne kadar tatlı ama bir o kadar da acı olduğunu gösterdiğini söylemedi. Kimse bereketli topraklar üzerinde neler döndüğünden bahsetmedi. Daha neler neler…

Roman, Ç. Köyü’den Çukurova’daki fabrikatör hemşerilerin yanında iş bulma umutlarıyla yola çıkan üç arkadaşın hikayesini anlatıyor. İflahsızın Yusuf, Köse Hasan, Pehlivan Ali. Bu üç arkadaş. İflahsızın Yusuf dışında diğer ikisi hiç köyden çıkmamışlar. Yusuf yolda atıp tutuyor. Ben şöyle gördüm böyle gördüm, emmim şunu dediydi bunu dediydi. Tabi arkadaşları fazla dinlemiyorlar bunu. Onaylayıp duruyorlar. İnsan işte ufak bir umut ışığı görse sonunu düşünmeden peşine takılıyor. Hakkılar da tabii. O zamanlarda para mı var insanlarda, yemeye ekmek mi var. Geçim derdi zorluyor, haliyle gurbet yolu gözüküyor insanlara. Bu üç arkadaş neyse gidiyor Çukurova’ya işe başlıyorlar ama sonrası? Sonrasını anlatmayacağım ama yaşananlar bir insanlık dramıdır desek yeridir. Orhan Kemal bu romanında 4 çeşit insandan bahsediyor üstü kapalı olarak. İlki iflahsızın Yusuf gibi gurbete ne için çıktığını bilen, işinin ardından tutan insan tipi. Bu kişilere saygımız sonsuz. İkincisi Köse Hasan gibi. Olan şeyler karşısında hemen boyun eğen, çaresiz kalan, elinden bir şey gelmeyen insan tipi. Üçüncüsü sonradan görerek aslını, sılasını unutup gurbette harcanan insan tipi. Bu kişiler kendi eder kendi bulur, örneği romanda. Dördüncüsü ise en şerefsiz kategoride yer alan insan tipi. Sömüren, emeğin karşılığını vermeyen, açgözlü pislik insanlar. Bunlara saygı falan duyamayız. Duymamız gerekir. Açıkçası ben her insanı sevmenin gerekli olduğunu da düşünmüyorum. İnsan olduğunu unutan kişileri severek niye kendimize eziyet edelim. “Ne olursan ol gel” düşüncesi bana ters, ne kadar acımasız olduğumu düşünseniz de. Bana göre roman bu dört tip insan üzerinden bir yapıya bağlanıyor. Çukurova’nın bereketli topraklarının üstünde ne hikayelerin döndüğüne aşırı bir gerçeklikle şahit oluyoruz.

Geçenlerde İzdiham Dergisi’nin 32. sayısını okurken “Ben Kapitalizmi kurduğumda böyle şeyler olmasını beklemiyordum” tarzı bir yazı vardı. Bu romanın üstüne güzel bir tesadüf oldu. Başta zaten tüm düşünceler temizdir(!) Adam diyor ki “İnsanlara yediğinden fazla üret, ihtiyaçtan fazlasını sat, sermeye yap görüşünü benimsettim. Amacım topluca refahı artırmaktı, oysa onlar biriktirdikçe aristokratlara özendiler, kibirliydiler, takıntıları vardı, kendilerine burjuva dediler. Başta her şey planlarıma uygundu…Ama sonra işler kontrolden çıktı. Burjuva iktidara ve güce önce ortak sonra da sahip olmak istedi…savaşlar çıktı…satamadıkları hiçbir şeye değer vermediler…doğru değil bedeli olan kıymete bindi.” Orhan Kemal’in deyimiyle a be hırt sen insanların fazlayı görünce gözü döndüğünü bilmiyor musun? Romanda tam bu burjuva tarzında ağalar, ırgatbaşıları var. İşçinin parasını tam vermezler, saatinden fazla çalıştırırlar, yemeklerini kısarlar, kendileri paşa gibi yaşarlar. İşte bu düzeni görmek için de bu roman okunabilir. Yazdıkları birilerini rahatsız etmiş olacak ki Orhan Kemal hapislerde yatmış. Şimdi mi artık insanların duyguları sömürülüyor…
Her zaman ülkemizin sosyal yaralarına parmak basan Orhan Kemal, yine bu kitabında varoşlarda yaşayan insanımızın yaşamından bir kesit sunmuştur. 16 yaşında genç bir kız olan Filiz üzerinden; yaşadıklarını, karşılaştıkları zorlukları yoksulluğu ve bunun yarattığı çaresizlikleri ele almaktadır. Filiz, hayal ettiği yaşam ve bunu engelleyen koşullar ikilemi içinde çok zor anlar yaşamaktadır. Yalın anlatımı olan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
Yakın tarihimizi öğrenmek için en güzel yollardan biri o dönemi anlatan romanları okumaktır. Bu roman da bunun en güzel örneklerinden biri. Siyasi tarihimize ufak dokundurmaların yer aldığı, esasında göç olgusuyla beraber kentlileşememenin işlendiği bir roman. Gecekondulaşmanın ilk kıvılcımları, İstanbul'un yeniden imara açılması, siyasi kokuşmuşluğun topluma yansıması, köylü kurnazlığı mizahi dokunuşlarla çok güzel işlenmiş. Ülkemizin önde gelen yazarlarımızdan Orhan Kemal'in anlattığı olayların yanında kullandığı dil de eserin değerinin artmasını sağlamaktadır. Kitabı herkese öneriyorum.
Bilirsiniz kimdir Murtaza? Kimdir Kolağası Hasan Bey? Bilmezsiniz? Alsa idiniz kurs, görse idiniz sıkı terbiye amirlerinizden bilirdiniz kimdir Murtaza hemda Kolağası Hasan Bey.
Şuanda "yukarıda Allah, Ankara'da devlet, hemda hükümet, burda da ben!" zehirlenmesi yaşıyorum. Üstelik işin içine Kolağası Hasan bey de karıştı, kurtarın beni! :))
Öze dönülüyor... Loading... %98... %99... %100... Completed!
Merhaba arkadaşlar. Çok eğlendim, çoook. O kadar keyifli bir kitaptı ki... Çabucak bitirmek istedim, çünkü biraz daha sürseydi, paylaştığım alıntılardaki yazım hatalarından ötürü, TDK yetkilileri beni içeri atmaya gelecekti... :)


Gelelim kitap hakkındaki düşüncelerime:
1)Çok eğlendim, çünkü Murtaza hemşehrim, benim gibi muhacirdi. Orhan Kemal'in yazım şekline, kulağım konuşma biçimi olarak aşina olduğu için, sanki yanımda bir akrabam konuşuyor benimle de, ben ona gülüyorum gibi hissettim.
Laf aramızda, bizim akrabalar biraz Murtaza'ya benziyor. Nasıl diye sorarsanız, kendilerini çok beğenmişlerdir, yaptıkları işi kimsenin onlardan daha iyi yapamayacağını sanırlar. Bir olayı anlatırken pireyi deve yaparlar ve kendilerini dev aynasında görürler. Bu olaylara çok alışkın olduğumdan ve çokça güldüğümden kitap aşırı hoşuma gitti, sanki tanıdığım birinin biyografisini yazmıştı sevgili Orhan Kemal...
Murtaza'nın bizimkiler gibi anlattıkça anlatması, anlatmaktan ve abartmaktan bıkmaması, çok dikkatimi çekti. Benim yaşadığım durumların aynısını kitaptaki kişiler de yaşıyordu. "Gına" üstünüze koşarak geliyordu, ama Murtaza size birşeyler anlatmaktan bir türlü bıkmak bilmiyordu.. "Demek ki bizimkilere doğru kişilik tahlili yapmışım," diye düşündüm.


2)Murtaza bir tür psikanaliz kitabı türünde olmuş aslına bakarsanız. Bildiğimiz üzere Orhan Kemal çok gezermiş, halkın nabzını tutmayı çok iyi bilen bir yazarımız, bu da kitabında fazlasıyla hissediliyor.
Ayrıca aşırı obsesif bir adamdı Murtaza. O zamandan obsesyon hastalığının ülkemizdeki türlerinden birini gözümüzün önüne sererek, acayip güzel bir psikanaliz yapmıştı Orhan Kemal, belki farkında olarak belki de farkında olmadan...


3)Çok dikkatimi çeken şeylerden biri de Murtaza'nın kız çocuklarını evlattan saymamasıydı. Aslında, o zamanın aşırı ataerkil toplumundan başka bir şey beklemiyordum elbette, ama erkek çocuklarının da Kolağası Hasan bey gibi olmadığını görünce, onlara ettikleri... Eskilerden beri süregelen pedagoji konusundaki cahilliğimiz, çocukları kendi malımız gibi görme yanlışımız... Çocuklar boyama kitabı değildir, onları istediğiniz renklere boyayamazsınız... Murtaza da boyayamadı nitekim...


4)Kitabı okurken Balkan şivesi zehirlenmesine tutuldum. Kısa süreli Türkçe kurallarına uygun cümle kuramadım. Bir de kulak aşinalığım olunca, aldı dilimi bir balkan şivesi ve bozuk bir türkçe... :)

Velhasılıkelam, kitabı çok beğendim, çok eğlendim, eğer kafanızı dağıtmak, gülmek, hem de kaliteli bir kalem okumak isterseniz buralara bir uğramanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar...
Orhan Kemal yine ülkemiz yoksul kesiminin yaşam koşullarını, zorluklarını ve yaşam mücadelesini ele alarak bir kesit sunuyor. Yalnız bu kitabında konuyu, kadın ve erkeğin rollerini değiştirerek yaratıcılığıyla çok güzel kurgulamıştır. Yarattığı Tersine Dünya'da kadının temel sorunlarına da gülümseterek ama daha çok düşündürerek değinmiştir. Başta erkekler olmak üzere herkesin okuması gereken bir eser.
Eserlerinde elit tabakanın yanı sıra özellikle, işçi sınıfının sıkıntı ve dertlerine teferruatıyla değinen yazar, Orhan Kemal.
Orhan Kemal'in eserlerine aşina olan okur, mutlaka bilir. Eserlerde ilk göze çarpan, işçiler ve ırgatların yaşam kavgalarıdır. Bu kahramanların her birinin kendine özgü gizli bir hikâyesi vardır. Kimisi varlıklı, kimisi yoksuldur. Okurun gerçek hayatındaki yaşam statüsü kurgudaki kahramandan yüksek seviyede olsa bile, kendisini kurgudaki kahramanla özdeşleştirir. Kahraman acı çekerse, bunu yüreğinin en gizli köşesinde hisseder veya en ufak bir sevinç karşında, yüzünde tebessüm hasıl olur. Çünkü Orhan Kemal'in ironi ile örtülü güçlü bir kalemi vardır. Kendi iç dünyasından yansıyan düşüncelerini okura, toplumun dili ve şivesiyle aktarması hususunda gösterdiği çaba kayda değerdir.
Montaigne dahi kendisine, " Sen kaba saba benzetmeler yapıyorsun; bu kelime Gaskonya kokuyor; bu sözün tehlikeli; bak şu cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun? "diyenlere, " Doğru, ama ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiy çiy göstermiyor muyum kendimi? Mesele yok. Yazarken aradığım da bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün. " (Denemeler, sayfa;10) diye boşuna mı, söylemiştir okura.Orhan Kemal'de eserlerinde tıpkı Montaigne örneğinde verdiğim gibi, isteseydi daha iyi bir üslup kullanabilirdi. Ama o zaman da Çukurova'nın bağrında yetişen Orhan Kemal,nasıl topluma mal olabilirdi.
" Ekmek Kavgası " adlı kitap Orhan Kemal'e ait kısa hikayelerin derlenmesiyle oluşturulmuş olarak karşımıza çıkmaktadır. Öykülerde ki genel tema ekmek davasıdır. Ki bu sebeple hikâyeler " Ekmek Kavgası " adı altında okurun beğenisine sunulmuştur. Zaten insanoğlunun tek davası, Homeros'un da eserlerinde bahsettiği gibi, doymak bilmez boğazı doyurmak değil midir?
Ben aslında Orhan Kemal'in bir çok eserini okudum ama kitaplığımda olanları sitedeki arşive ekleme hususunda hassas davrandığım için, okudum diye eklemek istemedim. Elimde ilk nüshaları bulunan kitaplar, yeni taşındığımız evin rutubet yapmasından dolayı okunmaz hale geldiler ve atmak zorunda kaldım. Daha dün gibi hatırlarım, o gün nasıl da kahrolmuştum. Ama o günden beridir de bir türlü kısmet olmadı, tekrar aynı kitapları satın alıp kitaplığıma koymak. Bana tekrar Orhan Kemal sevgimi hatırlatan ve kitapları alıp kitaplığıma ekleme fırsatı veren, " Bican Kardeşime " huzurunuzda, sonsuz teşekkürler ederim.
Değerli okur arkadaşlar Orhan Kemal okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz, ama eğer okursanız geçmişi görüp, bugün ile kıyaslayacak ve ister istemez yarınıza dair tahayyüllere dalacaksınız...
Okumaktan haz aldığım kitaplara inceleme yazısı eklemek ayrı bir güzel benim için. Orhan Kemal'in Eskici ve Oğulları isimli eseri de okumaktan haz aldığım, yer yer meraktan kıvrandığım kaliteli bir eser deneyimiydi. Bu eser beni neden bu denli etkiledi, anlatayım.

Eserde iki oğlu ile ayakkabı tamiri üzerine bir dükkân işleten topal eskicinin hayatı konu ediliyor. Bu eskici öyle düşündüğünüz gibi halim selim, beyefendi bir adam değil ne yazık ki. Dükkânda iki oğlunu da sürekli azarlayıp hor gören, hatta dükkânın gelirinin hepsine yetmediğini ileri sürerek ve torunlarını dahi düşünmeyerek, büyük oğlunun artık kendi başının çaresine bakması gerektiğini sürekli ima eden; evde karısına ve kızına her fırsatta kızıp ardından pişman olan garip mi garip bir adam. Bu aksi ve küfürbaz adamın dengesiz hâllerine tanık oldukça kızmaktan kendimi alamadım. Karakterleri bu denli okuyucuya hissettirmesi kitabın kaliteli yönlerinden biri.

Bu durumun yanı sıra yoksulluk, zengin olma tutkusu, fakirliğin bir ailenin iç huzurunu olumsuz yönde nasıl etkilediği de kitabın ana temalarından. Topal eskici çok da işlemeyen bir dükkânla dokuz kişiyi nasıl doyuracağını düşünüp, sürekli kötü kaderini sorgular. Büyük oğlu Mehmet başının çaresine bakıp, babasına yük olmamak için kendince yollar arar. Küçük oğul Ali ise böyle bir babaya her fırsatta kızarak, abisinin yolundan gitmeye çalışır. Kız kardeş Zeliha'ya gelince, gelinlik kız olduğundan zengin ve itibarlı bir eş bulma derdindedir. Anne ise hayalindeki şaşaalı konağa kavuşup mahalledeki kadınları çatlatma peşindedir. Sayfaları çevirirken yeri geliyor Mehmet, Ali, yeri geliyor Zeliha oluyorsunuz. Hepsinin kendi açılarından farklı emelleri vardır fakat kader hepsine bir yol çizmiştir. İşte eser okuyucuyu bu uzun yolculuğa davet ediyor.

Orhan Kemal'in kaleminden ilk okuduğum eserdi Eskici ve Oğulları. Başlangıç için isabetli bir eser seçtiğimi düşünüyorum. Zira okurken bir an olsun sıkılmadım, devamında ne gelecek diye heyecana kapıldım, son sayfaya gelince 'Biraz daha uzasa ya' diye düşündüm. Velhasılı kelâm ruhun şad olsun Orhan Kemal, ne güzel bir eser bırakmışsın ardında. Bana da okumayı düşünenler için bir alıntı bırakmak düşer. :)

"Herkes yalnız kendi çıkarını düşünüyordu. Varsa oğlanlar, yoksa oğlanlar. Dünyada sanki yalnız oğlanları vardı. Oğlanlar ne derse eninde sonunda o oluyordu. Kız geleceğine keşke bir kalıp sabun gelseydi. Elde, çamaşırda eriyip gider, dünyaya rezil olmazdı."
"Bereketli Topraklar Üzerinde" Marksizm'in Mücadelesi

Giriş Notu: Eser, gerek içeriği gerekse yazarının konumlanışı nedeniyle Marksist açıdan ele alınmıştır.

Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde isimli romanı 1953 yılında Dünya Gazetesi’nde tefrika edildikten sonra 1954 yılında Remzi Kitabevi tarafından basılır. Romanda çalışmak için köyden kente giden mevsimlik işçilerin yaşadığı zorluklar ve üretim-tüketim ilişkisi temelinde işveren tarafından ezilen işçi sınıfının içinde bulunduğu durum anlatılır.

Marksizm, toplumun iki tabakadan oluştuğunu söyler: Alt kesim ve üst kesim. Alt kesim üreten kesim, üst kesim ise toplumdaki ideolojiyi şekillendiren kesimdir. Marksist eleştiri bu noktada, sanat ve edebiyatta burjuva denilen bu üst kesimin alt kesimi oluşturan işçi sınıfının düşünce ve ideolojisine yön vermesini sonlandırma amacı taşır.

Romanda ezen ve ezilen çatışmasının daha somut bir görünüm kazandığı köylü-şehirli karşıtlığı ekseninde, köydeki ırgatlıkla geçinemeyen insanların Adana’ya fabrika, inşaat ve tarlalarda çalışmak için akın edişleri, şehirde çürüyüşleri, değişen değer yargılarıyla baş edemeyişleri teması işlenir. Romanda, Türk toplumunun emek-üretim ilişkisini henüz çözemediği bir dönemde Ç. Köyünden kalkıp iş ve ekmek parası için Çukurova’ya inen üç köylü aracılığıyla fabrikada, inşaat işinde ve tarım işletmesindeki çalışma koşulları gözler önüne serilir. Geri kalmış bir ülkenin sanayileşmeye kalkıştığı bir dönemde, gaz ocağını dahi bilmeyen bir köyden şehre inip fabrika ile karşılaşan ilkel, saf insanların şaşkınlığı, çaresizliği; örgütsüz işçi ve köylünün nasıl sömürüldüğü bütün ayrıntıları ile gösterilir.

Romanda Marksist öge olarak ilk göze çarpan köy-şehir ve köylü-şehirli çatışmasıdır. Köyün ekonomik yetersizliği nedeniyle şehre göç eden üç arkadaş şehre varmadan önce dahi şehir ve şehirliye karşı siper alırlar. Yazarın şehre ve şehirliye bakışı İflahsızın Yusuf’un emmisinin aracılığıyla olur. Üç arkadaştan şehir gören tek kişi olan İflahsızın Yusuf’un amcası da daha önce şehre gitmiştir. Romanda Yusuf’un ağzından verilen nasihatler bir köylünün şehir hayatına ve şehirliye bakışını yansıtır.

İşçilerin Çukurova’da iş bulma umudu Marksist eserlerin belirgin ögesi “güneş” ile simgelenir. Marksist eserlerde güneş, genellikle umut ve özgürlük gibi değerleri temsil eder. Bereketli Topraklar Üzerinde romanında güneş, umudu temsil eder. İşçiler Çukurova’nın “güneşli” olmasını umar.

Köyden kente göçün nedeni köylülerin ekonomik açıdan tatmin olmamasıdır. Bu bakımdan üretim merkezi olan köyün artık üretemeyen veya ürettiğini tüketime dönüştüremeyen bir yere dönüştüğünü söylemek mümkündür. Kendi topraklarında üretemeyen köylü, başkasının topraklarında işçi konumunda olur ve emeğine yabancılaşır. Diğer bir ifadeyle üretim yapar, ancak ürettiği meta kendine ait değildir. Dolayısıyla burada bir emeğine yabancılaşma söz konusudur. Nitekim üç karakter önce pamuk fabrikasında daha sonra inşaatta en son da tarlada üretim yapar veya üretime katkıda bulunur. Ancak ürettikleri pamuk ve buğday, inşa ettikleri bina kendilerine ait değildir ve bu metalardan elde edilen ekonomik dönütten en az payı alan işçilerdir.

Üretim-tüketim dengesinin olmaması ve üretenin ürettiği metadan kazanç sağlayan ağa ve usta, ırgatbaşı ile emeğine yabancılaşan işçi sınıfı iki kesim oluşturur. Marksiszm’in temel dinamiklerinden bir tanesinin sınıf farksız toplumlar yaratmak olduğu düşünüldüğünde romanda bu sınıfsal farkın eritilmesine yönelik söylemlerin geliştirilmesi beklenir. Nitekim duvar ustası Yusuf’a üretimi öğretip ona sınıflar arasında geçiş imkânı yaratırken buğday tarlasındaki usta işçilerin hakları konusunda ırgatbaşı ve toprak ağalarıyla çekişme içine girer.


Bereketli Topraklar Üzerinde romanında burjuva kesimi toprak ağaları, fabrika sahipleri ve ırgatbaşları oluşturur. Proletarya kesimini ise oluşturan işçiler ve ustalardır. Proletaryanın burjuva kesimine karşı mücadelesini romanda ustalar ve sınırlı sayıda işçi verir. Marksist eserlerde devrimci bir söylemin gerektiği düşünüldüğünde romanın bu yönden zayıf olduğu söylenebilir. Öyle ki, işçiler arasında örgütlü bir direniş yoktur. Ustanın hak arayan söylemleri fiile dökülmezken Kürt Zeynel ve Halo Şamdin’in bireysel çabaları da karavanaları devirmekle kalır. Bu üç kişi dışında, bütün işçiler işlerini kaybetmek korkusuyla sessizdirler.Irgatbaşları da işçilerin maaşlarından kendilerine pay alarak sömürü düzeninde bir halka teşkil ederler. İflahsızın Yusuf ve Pehlivan Ali, bu durumu fabrika sahibine bildirmek isteseler de sonucunda başarısız olurlar ve işlerini kaybederler.

Marksizm tarım başta olmak üzere üretimde makineleşmeyi kısmen olumlar. Bu olumlayış makineleşmenin işçiler ve üretim üzerindeki etkisine bağlıdır. Makineleşme işçilere kolaylık sağlayarak üretimi artırıyorsa Marksizm makineleşmeyi olumlar. Aksi durumda makineleşme işçilerin işini zorlaştırarak üretimi artırıyorsa kapitalizme kayar. Romanda makineleşme pamuk fabrikasındaki ayırıcı makineler ve tarlada patoz ile kendine yer bulur. Her iki durumda da makinelerin olumuz etkisi söz konusudur. Köse Hasan makineye ürün yetiştirmekte zorlanırken sonucunda pamukların ıslaklığından dolayı canından olur. Romanın devamında ise Pehlivan Ali patoza ürün yetiştirme telaşı içinde bacağını kaybeder ve kan kaybından ölür. Pehlivan Ali’nin durumunda işverenin üretimden tasarruf etmek adına gereğinden az işçi çalıştırması söz konusudur.

Romanda insanlığın ilkel yaşamında görülebilecek davranışlar da vardır. İnsan bütün çirkin yönleriyle anlatılır. Çok eşlilik, nikâhsız birliktelikler, hırsızlık, cinayet ve hırs bütünüyle mevcuttur. Özellikle çok eşlilik ve nikahsız birlikteliklerle ilintili olarak cinsel yaşam çok ön plândadır.

Sonuç olarak edebiyat çevreleri tarafından Orhan Kemal’in en yetkin romanı olarak kabul edilen Bereketli Topraklar Üzerinde, temelde üretim-tüketim ve ezen-ezilen çatışmasına dayanan bir romandır. Eserdeki vakaların hemen hepsinin çağrı kaynağı bu iki çatışmadır. Köydeki ekonomik yoksunluk nedeniyle göçe mecbur kalan üç köylü işçinin şehirde para kazanmak ve köylerine refah götürmek adına verdikleri mücadele, çok sayıda işçinin çalıştığı ve hiyerarşik sınıfların bulunduğu tarlalarda, fabrikalarda ve inşaatlardadır.

Üç köylü emeklerinin hakkını almak için direnseler de sırayla başlarına iş güvenliğinin eksikliğinden dolayı felaketler gelir. Sadece İflahsızın Yusuf sağ kalmayı başarmıştır. Ancak o da köyüne refah götürürken diğer iki arkadaşının ailelerine karşı mahcubiyet duyar. Roman boyunca kapitalizmin tüketim kültürünün sembolü olarak beliren ve doğada hazır halde bulunan ateşi ve ışığı barındıran gaz ocağı sonunda İflahsız Yusuf tarafından satın alınmıştır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Orhan Kemal
Tam adı:
Mehmet Raşit Öğütçü
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Ceyhan, Adana, Türkiye, 15 Eylül 1914
Ölüm:
Sofya, Bulgaristan, 2 Haziran 1970
5 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. 2 Haziran 1970'te yaşamını yitirdi. Toplumsal gerçekçi romanın usta kalemi, öykü ve roman yazarı. Asıl ismi Mehmet Raşit Öğütçü. İlk Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu Mebusu olan ve seçildiği Adalet Bakanlığı’ndan 3 gün sonra istifa ettirilip nerdeyse tüm İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Abdülkadir Kemali Bey’in oğlu. Babasının, 1930’da Ahrar Fırkasını kurmak ve gazete çıkarmak yüzünden öldürülme korkusuyla Suriye’ye geçmesi üzerine, ortaokul son sınıfta öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bir süre Suriye ve Lübnan’da yaşadı. 1932’de Adana’ya döndü. İşçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, katiplik yaptı. 1939'da ilk şiirlerini de yazdığı askerliği esnasında, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla 5 yıl hapse mahkum oldu. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. Bursa Cezaevinde Nâzım Hikmetle tanışması yaşamının ve yazarlığının dönüm noktası oldu. 1943'te salıverildikten sonra Adanaya döndü. Amelelik, sebze nakliyeciliği, Adana Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. 1950’de İstanbul’a yerleşti, hayatını yazılarıyla kazandı. 1966'da bir lokantadaki konuşmasında komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla yargılandı, beraat etti. Yaşamının son döneminde Bulgaristan ve Romanya Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak, daha çok da tedavi amacıyla Sofya'ya gitti. 2 Haziran 1970’te Sofya'da tedavi edildiği hastanede beyin kanamasından öldü. İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi.

Hece ölçüsüyle Kayseri Cezaevinden yazıp gönderdiği ilk şiiri "Duvarlar" 1939'da Yedigün dergisinde "Reşad Kemal" imzasıyla yayınlandı. "Raşid Kemali" takma adıyla yazdığı şiirler Yedigün ve Yeni Mecmua'da çıktı. İlk romanı "Babaevi"nin bir bölümünü oluşturan "Balık" öyküsü, Yeni Edebiyat dergisinde 1940'ta yayınlandı. Bundan sonra çalışmalarını öyküde yoğunlaştırdı. "Orhan Kemal" adını ilk kez 1942'de "Yürüyüş" dergisinde yayınlanan şiir ve öykülerinde kullandı. Öyküleri, Varlık, Seçilmiş Hikayeler, Yeditepe başta olmak üzere dönemin tüm dergilerinde yer aldı. Gazetelere tefrika romanlar ve film senaryoları yazdı. Geçimini sağlamak, para kazanmak amacıyla durmadan yazdı. "72. Koğuş, Murtaza, Eskici ve Oğulları, Kardeş Payı" adlı eserleri tiyatroya uyarlandı. Doğrudan oyun olarak 1964'te yazdığı tek eseri "İspinozlar", "Yalova Kaymakamı" adıyla sahnelendi. Öykü ve romanlarında günlük yaşamın değişik yönlerini işledi. Kahramanlarını çoğunlukla sömürülen, yoksul insanlardan seçti. Bu insanların yaşamlarını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken kinsiz, sevecen, umutlu bir yaklaşım benimsedi. "Babaevi"nde çocukluk yıllarını, "Avare Yıllar"da gençliğini anlattı. Eserlerinin hemen hepsinde toplumsal yapıdaki çelişkileri ustaca vurguladı. Güçlü gözlem gücüyle, özgün ve yalın anlatımıyla hâlâ çok okunan ve sevilen eserler yarattı. Eselerinde hızlı bir olay akışı ve devingenliğin yanısıra "diyaloglara" ağırlık verdiği dikkat çeker. Sanatının olgun döneminde daha çok Adana yöresindeki toprak ve fabrika işçilerini konu aldı. Çukurovanın toplumsal ekonomik yapısındaki değişimin yöre halkı üzerindeki etkilerini inceledi. Ailesi 1971'den itibaren adına "Orhan Kemal Roman Armağanı" vermeye başladı.

Yazar istatistikleri

  • 1.037 okur beğendi.
  • 5.661 okur okudu.
  • 80 okur okuyor.
  • 2.956 okur okuyacak.
  • 45 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları