Orhan Kemal

Orhan Kemal

Yazar
8.2/10
4.998 Kişi
·
18.303
Okunma
·
1.982
Beğeni
·
39124
Gösterim
Adı:
Orhan Kemal
Tam adı:
Mehmet Raşit Öğütçü
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Ceyhan, Adana, Türkiye, 15 Eylül 1914
Ölüm:
Sofya, Bulgaristan, 2 Haziran 1970
5 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. 2 Haziran 1970'te yaşamını yitirdi. Toplumsal gerçekçi romanın usta kalemi, öykü ve roman yazarı. Asıl ismi Mehmet Raşit Öğütçü. İlk Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu Mebusu olan ve seçildiği Adalet Bakanlığı’ndan 3 gün sonra istifa ettirilip nerdeyse tüm İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Abdülkadir Kemali Bey’in oğlu. Babasının, 1930’da Ahrar Fırkasını kurmak ve gazete çıkarmak yüzünden öldürülme korkusuyla Suriye’ye geçmesi üzerine, ortaokul son sınıfta öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bir süre Suriye ve Lübnan’da yaşadı. 1932’de Adana’ya döndü. İşçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, katiplik yaptı. 1939'da ilk şiirlerini de yazdığı askerliği esnasında, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla 5 yıl hapse mahkum oldu. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. Bursa Cezaevinde Nâzım Hikmetle tanışması yaşamının ve yazarlığının dönüm noktası oldu. 1943'te salıverildikten sonra Adanaya döndü. Amelelik, sebze nakliyeciliği, Adana Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. 1950’de İstanbul’a yerleşti, hayatını yazılarıyla kazandı. 1966'da bir lokantadaki konuşmasında komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla yargılandı, beraat etti. Yaşamının son döneminde Bulgaristan ve Romanya Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak, daha çok da tedavi amacıyla Sofya'ya gitti. 2 Haziran 1970’te Sofya'da tedavi edildiği hastanede beyin kanamasından öldü. İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi.

Hece ölçüsüyle Kayseri Cezaevinden yazıp gönderdiği ilk şiiri "Duvarlar" 1939'da Yedigün dergisinde "Reşad Kemal" imzasıyla yayınlandı. "Raşid Kemali" takma adıyla yazdığı şiirler Yedigün ve Yeni Mecmua'da çıktı. İlk romanı "Babaevi"nin bir bölümünü oluşturan "Balık" öyküsü, Yeni Edebiyat dergisinde 1940'ta yayınlandı. Bundan sonra çalışmalarını öyküde yoğunlaştırdı. "Orhan Kemal" adını ilk kez 1942'de "Yürüyüş" dergisinde yayınlanan şiir ve öykülerinde kullandı. Öyküleri, Varlık, Seçilmiş Hikayeler, Yeditepe başta olmak üzere dönemin tüm dergilerinde yer aldı. Gazetelere tefrika romanlar ve film senaryoları yazdı. Geçimini sağlamak, para kazanmak amacıyla durmadan yazdı. "72. Koğuş, Murtaza, Eskici ve Oğulları, Kardeş Payı" adlı eserleri tiyatroya uyarlandı. Doğrudan oyun olarak 1964'te yazdığı tek eseri "İspinozlar", "Yalova Kaymakamı" adıyla sahnelendi. Öykü ve romanlarında günlük yaşamın değişik yönlerini işledi. Kahramanlarını çoğunlukla sömürülen, yoksul insanlardan seçti. Bu insanların yaşamlarını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken kinsiz, sevecen, umutlu bir yaklaşım benimsedi. "Babaevi"nde çocukluk yıllarını, "Avare Yıllar"da gençliğini anlattı. Eserlerinin hemen hepsinde toplumsal yapıdaki çelişkileri ustaca vurguladı. Güçlü gözlem gücüyle, özgün ve yalın anlatımıyla hâlâ çok okunan ve sevilen eserler yarattı. Eselerinde hızlı bir olay akışı ve devingenliğin yanısıra "diyaloglara" ağırlık verdiği dikkat çeker. Sanatının olgun döneminde daha çok Adana yöresindeki toprak ve fabrika işçilerini konu aldı. Çukurovanın toplumsal ekonomik yapısındaki değişimin yöre halkı üzerindeki etkilerini inceledi. Ailesi 1971'den itibaren adına "Orhan Kemal Roman Armağanı" vermeye başladı.
-Öyle mi? Hiç bitmiyecek mi senin bu okuman?
-Bitmiyecek... Hiç bitmeyecek!
-Niyetin kâtip olmak mı yani?
-Hayır.
-Ya?
-İnsan olmak...
"Peki niçin bu kadar kan döküldü? Milli Mücadele ve onun şuuru?"
.....
"Mühim olan, senin ve benim nefsi nefsimizdir. Bunu temin edecek devlet ister laik olsun ister şer'i Haydi şerefe!"
"Peki halk? Fakir fukara?"
"Vız gelir!"
Orhan Kemal
Sayfa 110 - Everest - 20. Baskı - 2014
"Haklısın insanın mal olmaması lazım ama oluyor işte. Ve sen bunu ancak şimdi, yani bıçak kemiğe dayanınca düşünebildin. İğne etine saplanınca..."
Orhan Kemal
Sayfa 336 - Everest - 20. Baskı - 2014
İnsanlardan çok önce var olan bu topraklara dedesi, belki de dedesinin dedesi tırnaklarını geçirmişti ilkin. Kim ne zaman geçirirse geçirsin, bu topraklar onundu. Devlet, sık değişen hükümetlerse, o ve onun gibilerin topraklarına bekçilik, jandarmalık etmekten başka görevi olmayan şeylerdi.
Orhan Kemal
Sayfa 101 - Everest - 20. Baskı - 2014
"Komünizme karşı baraj" olsun diye göz yumulan bu güç, demek günün birinde iyice dal budak salacak, sonrada önüne geçilemez bir hal alacaktı.
Orhan Kemal
Sayfa 110 - Everest - 20. Baskı - 2014
Öyle bir sevgilim olsun istiyorum ki, ne demek istediğimi bakışlarımdan anlasın. Sözle değil, gözlerimizin bakışıyla anlaşalım. Sonra küçücük bir evimiz, çok değil, iki oda bir salonlu...
Orhan Kemal
Sayfa 23 - Everest Yayınları
378 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Sinema veya televizyona uyarlanan eserlerini saymazsak, Orhan Kemal ile gerçek anlamda bir tanışma oldu bu kitap... Genelde bunu dedikten sonra 'Orhan Kemal'le geç kalmış bir tanışmaydı' şeklinde bir mahcubiyet cümlesi kurmam beklenebilir ama ben iyi ki de bu kitaplar bu yaşlarıma denk gelmiş diye büyük bir memnuniyet duyuyorum açıkçası.

Zaten Klasik Türk Edebiyatı ile ilgili kitaplar genelde ortaokul, lise yıllarında Türkçe öğretmenleri tarafından zorla okutulur ve o yıllarda bir defa okununca sanki bu kitaplar gençlik kitaplarıymış gibi bir daha el sürülmez... Pek çoğumuz düşüyoruz bu yanlışa... Ne zaman Orhan Kemal, Reşat Nuri, Peyami Safa gibi büyük yazarlardan bir bahis açılsa hemen arkasından 'ben onu lisede okumuştum ama aklımda hiçbir şey kalmamış' gibi cümlelerle karşılaşıyorum. Bu yazarlar lisede okunmasın gibi bir anlam çıksın istemem ama Klasik Türk Edebiyatı'nın lise yıllarına sıkıştırılmasını da doğru bulmuyorum kendi adıma... Neyse ki, Kürk Mantolu Madonna sayesinde kendi edebiyatımızı, kendi yazarlarımızı yeniden keşfetmeye başladık ki, bu durum zamanla edebiyatımızın her yaşta, her dönemde daha geniş bir kitle tarafından sahiplenileceği yönünde iyimser bir tablo ortaya koyuyor.

Eskici ve Oğulları, İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin yavaş yavaş silinip de Amerikan kapitalizminin dünyaya iyiden iyiye el atmaya başladığı dönemi ve bu dönemin ülkemizdeki ekonomik etkilerini, bir ayakkabı tamircisi ve ailesinin yaşadıkları üzerinden, toplumsal gerçekçi bir bakış altında başarılı bir şekilde ortaya koyan bir kitap...

Koca bir ömrü ayakkabı tamirciliği ile geçiren, rızkını bu zanaat üzerinden kazanan Topal Eskici'nin işleri, 'MAKİNELEŞME'nin etkisiyle sekteye uğrar ve kazancı günden güne erimeye başlar. Tabii bu ekmek teknesinden beslenenler sadece kendisi ve karısı değildir. Aile genişlemiş, çocuklar ve torunlar da eklenmiştir... Daralan gelir tüm aileyi geçindirmeye yetmez. Ekonomik sorunlar, aile içi sorunları da beraberinde getirir. Herkes daha öfkeli, daha tahammülsüz olmuştur. Kalpler daha kolay kırılmaya, ağza alınmayacak laflar da yavaş yavaş ağza alınmaya başlamıştır... Ailenin önünde artık çok fazla seçenek kalmaz. Eldeki seçenekler de açıkçası çok cezbedici seçenekler değildir... Yine de ortak bir karar alınır ve zor bir yola çıkılır...

Kitabı kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Bundan sonrasını kitabı okumak isteyenlere bırakıyor ve ufak ufak sözü günümüze, kendi dünyamızın eskicilerine getirmek istiyorum...

******************************
Bugün televizyon karşısında kahvemizi yudumlarken nostaljik bir nazar ile seyrettiğimiz 'nesli tükenen meslekler, yok olan zanaatler' temalı belgesellerin, yakın bir zaman içinde baş rolünde oynayabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Açıkçası böyle bir durum olursa benim için çok şaşırtıcı olmaz. Bunun için de geçerli sebeplerim var kendime göre... Sizinle de dilim döndüğünce paylaşmak isterim bu sebepleri... Buyrun o halde...

Makineleşmenin bugünkü karşılığı DİJİTALLEŞMEDİR. Dijital dönüşüm adını verdiğimiz süreç günden güne pek çok sektör üzerinde etkisini göstermeye başladı bile... Buna yeni bir sanayi devrimi de diyebiliriz. Bu dönemde üretim anlayışı sil baştan değişiyor. Robotlar ve 3D yazıcılar sahneye çıktıkça insana olan ihtiyaç da aynı ölçüde azalıyor. Çünkü 3 boyutlu baskı teknolojisi kullanan yazıcılar, katmanlı bir yapı oluşturarak birçok hammadde katmanını üst üste koyabiliyor ve bunları birbirine ekleyerek dijital tasarımları fiziksel ürünlere dönüştürmeyi sağlıyor. Bu üretim modeli şimdiden milyarlarca dolarlık pazarların %20'sini ele geçirmiş durumda... Bu teknoloji, beraberinde 'mikro fabrikaları' getirecek. Yani, tasarım artık direkt olarak yazıcıda ürüne dönüştüğü için devasa üretim bantlarına ve tonla makineye ihtiyaç duyulmayacak...

Şu an bu ve buna benzer gelişmeler bizim için biraz karmaşık görünse de artık hepsinin hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmek durumundayız... Konuyla bir dönem yakından ilgilendiğim için buna benzer sayısız örnek gösterebilirim. Ancak bu incelemeyi bir teknoloji makalesine çevirmek de istemem.

Sadece şunu söyleyebilirim ki, gelecekte sınırlı sayıdaki 'geçerli meslekler', bilgisayar teknolojileri, yazılım ve programlama dilleri, tasarım ve benzeri alanlarda eğitim alabilen insanların meslekleri olacak. Buradan hareketle, son yıllarda uluslararası şirketler başta olmak üzere pek çok finans kuruluşu (Türkiye'de Garanti Bankası ve Finansbank'ı biliyorum) inanılmaz bütçeler ile 5-6 yaşındaki çocuklara ücretsiz kodlama eğitimi vermeye başladı. Eskiden özel kolejler 'çok iyi İngilizce eğitimi veriyoruz' diye rekabet ederken şimdi hepsi müfredatına kodlama dersleri koymaya başladı. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin en tepede bu kodlama derslerinden bahsedildiğini göreceksiniz.

Hadi son bir örnek de tıp sektöründen verelim. Çünkü 'çocuğum inşallah doktor olsun' diye her gün el açıp dua eden anne-babaların sayısı az değil... General Electric (GE) başta olmak üzere pek çok teknoloji şirketi, bu alanda da inanılmaz yenilikler getirmeye hazırlanıyorlar. GE'nin geliştirdiği ameliyat yapan robotun videosunu kendi gözlerimle seyrettim:) Bir kadavra üzerinde yapılan ameliyatta robot, baya kadavranın ameliyat edilecek bölgesini kesti, yapılması gereken işlemi yaptı ve sonra bir güzel dikti o bölgeyi. Ve tüm bu operasyonu SIFIR HATA ile tamamladı. Bu robotların test süreci devam ediyor. Ancak hastanelerde görev almaya başlayacakları gün, çok uzak bir gelecekte olmasa gerek.

Belki bundan on yıl sonra doktorlar da ameliyat masasında değil, ameliyatı yapacak robotu kontrol edecekleri bilgisayarın başında olacaklar... Kısacası kodlama dili, yakın bir zamanda tüm dünyanın, hayatın ortak dili haline gelecek...

Örnekleri elimden geldiğince büyük sektörlerden vermeye gayret ettim ki, hal böyleyse, küçük sektörleri konuşmaya bile değmez deyip işin içinden rahatça çıkabileyim:) Yani artık kağıt gazetelerin yerini dijital gazetelerin, televizyon kanallarının yerini Netflix benzeri dijital kanalların alacağını, o kanallarda yayınlanacak dizilerde oynayacak oyuncuların da %70'nin gerçek değil, sanal oyuncular olacağını falan uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım...

******************************
Kısacası hayat böylesine baş döndürücü bir hızla akmaya devam ettiği sürece, bizler de topal eskicinin nefesini ensemizde hissetmeye devam edeceğiz.

Teknolojik gelişmelere her zaman olumlu bir gözle yaklaştık, bu gelişmelerin her zaman hayatımızı daha da kolaylaştırmak için olduğuna kolayca ikna olduk. Buna karşın teknolojinin, üretimde insana olan ihtiyacı neredeyse sıfıra indirmekte olduğunu görmezden gelmeye devam ediyoruz. Bir makinenin ayakkabı tezgahını yıkabileceğine inanıyor ama başka bir makinenin de gelip bizi oturduğumuz Bürosit koltuktan yıkabileceğine nedense inanmak istemiyoruz. Belki de bu bizim başımıza gelene kadar bizim çoktan emeklilik yaşımızın geleceğini falan düşünüyoruz... Oysa topal eskici de dükkana kepenk vurup yollara düştüğünde 65 yaşındaydı... Belki de bir Ege kasabasına yerleşip bahçesinde domates yetiştirmeyi düşünüyordu o da herkes gibi... Ancak evdeki hesap maalesef çarşıya uymadı.

Siz siz olun hesabınızı iyi yapın... Yok olan zenaatler belgeselini seyrederken de acı kahvenizi ve soğuk suyunuzu sehpanızdan eksik etmeyin...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
380 syf.
·12 günde·Beğendi
Sahiden bereketli mi topraklar üzerinde? Geçim derdinde olan garibanın ezildiği, ırgatbaşının işçinin haftalıklarından kestiği, işçilere araç gözüyle bakıldığı, tozlu topraklı, bayat ekmeklerin yemek zorunda bırakıldığı bir ortamda sahiden bereketli mi topraklar üzerinde? Umutların bir bir söndürüldüğü, emeklerin sömürüldüğü, adam kayırmanın başını alıp gittiği, gurbetin için için yaktığı bir ortamda sahiden bereketli mi topraklar üzerinde?

Tatilde biraz daha olaya dayalı, kolay okunan kitaplar okumak için liste oluştururken Bereketli Topraklar Üzerinde’ye de şans vermek istedim. Nasıl olsa edebiyatımıza daha fazla ağırlık verecektim bu sene. Başlangıç için güzel bir seçimdi bana göre. Okudum. Orhan Kemal’i bize hep şöyle anlattılar: “Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür. İşçi sınıfını edebiyatımıza dahil eden yazarımızdır. Kitaplarında genelde Çukurova yöresini işledi. Arka sokaklara, toplumun alt tabakalarına, fabrika ve toprak işçilerinin gurbetteki acılı hikayelerine, temiz umutlu kişilere yer verdi. Kısa ve yalın cümlelerle gerçekçi bir üslubu benimsedi.” Buraya kadar çok güzel. Ama kimse bize bu adamın gerçeği kulaklarından tutup acılı acılı yerlerde sürüklediğinden, şahit olanın kafasını duvarlara vurdurduğundan bahsetmedi. Kimse Orhan Kemal’in bize umudun ne kadar tatlı ama bir o kadar da acı olduğunu gösterdiğini söylemedi. Kimse bereketli topraklar üzerinde neler döndüğünden bahsetmedi. Daha neler neler…

Roman, Ç. Köyü’den Çukurova’daki fabrikatör hemşerilerin yanında iş bulma umutlarıyla yola çıkan üç arkadaşın hikayesini anlatıyor. İflahsızın Yusuf, Köse Hasan, Pehlivan Ali. Bu üç arkadaş. İflahsızın Yusuf dışında diğer ikisi hiç köyden çıkmamışlar. Yusuf yolda atıp tutuyor. Ben şöyle gördüm böyle gördüm, emmim şunu dediydi bunu dediydi. Tabi arkadaşları fazla dinlemiyorlar bunu. Onaylayıp duruyorlar. İnsan işte ufak bir umut ışığı görse sonunu düşünmeden peşine takılıyor. Hakkılar da tabii. O zamanlarda para mı var insanlarda, yemeye ekmek mi var. Geçim derdi zorluyor, haliyle gurbet yolu gözüküyor insanlara. Bu üç arkadaş neyse gidiyor Çukurova’ya işe başlıyorlar ama sonrası? Sonrasını anlatmayacağım ama yaşananlar bir insanlık dramıdır desek yeridir. Orhan Kemal bu romanında 4 çeşit insandan bahsediyor üstü kapalı olarak. İlki iflahsızın Yusuf gibi gurbete ne için çıktığını bilen, işinin ardından tutan insan tipi. Bu kişilere saygımız sonsuz. İkincisi Köse Hasan gibi. Olan şeyler karşısında hemen boyun eğen, çaresiz kalan, elinden bir şey gelmeyen insan tipi. Üçüncüsü sonradan görerek aslını, sılasını unutup gurbette harcanan insan tipi. Bu kişiler kendi eder kendi bulur, örneği romanda. Dördüncüsü ise en şerefsiz kategoride yer alan insan tipi. Sömüren, emeğin karşılığını vermeyen, açgözlü pislik insanlar. Bunlara saygı falan duyamayız. Duymamız gerekir. Açıkçası ben her insanı sevmenin gerekli olduğunu da düşünmüyorum. İnsan olduğunu unutan kişileri severek niye kendimize eziyet edelim. “Ne olursan ol gel” düşüncesi bana ters, ne kadar acımasız olduğumu düşünseniz de. Bana göre roman bu dört tip insan üzerinden bir yapıya bağlanıyor. Çukurova’nın bereketli topraklarının üstünde ne hikayelerin döndüğüne aşırı bir gerçeklikle şahit oluyoruz.

Geçenlerde İzdiham Dergisi’nin 32. sayısını okurken “Ben Kapitalizmi kurduğumda böyle şeyler olmasını beklemiyordum” tarzı bir yazı vardı. Bu romanın üstüne güzel bir tesadüf oldu. Başta zaten tüm düşünceler temizdir(!) Adam diyor ki “İnsanlara yediğinden fazla üret, ihtiyaçtan fazlasını sat, sermeye yap görüşünü benimsettim. Amacım topluca refahı artırmaktı, oysa onlar biriktirdikçe aristokratlara özendiler, kibirliydiler, takıntıları vardı, kendilerine burjuva dediler. Başta her şey planlarıma uygundu…Ama sonra işler kontrolden çıktı. Burjuva iktidara ve güce önce ortak sonra da sahip olmak istedi…savaşlar çıktı…satamadıkları hiçbir şeye değer vermediler…doğru değil bedeli olan kıymete bindi.” Orhan Kemal’in deyimiyle a be hırt sen insanların fazlayı görünce gözü döndüğünü bilmiyor musun? Romanda tam bu burjuva tarzında ağalar, ırgatbaşıları var. İşçinin parasını tam vermezler, saatinden fazla çalıştırırlar, yemeklerini kısarlar, kendileri paşa gibi yaşarlar. İşte bu düzeni görmek için de bu roman okunabilir. Yazdıkları birilerini rahatsız etmiş olacak ki Orhan Kemal hapislerde yatmış. Şimdi mi artık insanların duyguları sömürülüyor…
125 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Orhan Kemal yine ülkemiz yoksul kesiminin yaşam koşullarını, zorluklarını ve yaşam mücadelesini ele alarak bir kesit sunuyor. Yalnız bu kitabında konuyu, kadın ve erkeğin rollerini değiştirerek yaratıcılığıyla çok güzel kurgulamıştır. Yarattığı Tersine Dünya'da kadının temel sorunlarına da gülümseterek ama daha çok düşündürerek değinmiştir. Başta erkekler olmak üzere herkesin okuması gereken bir eser.
100 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Bu aralar 'ben" ne yapıyorum?

Kendim hakkında #spolier

Orhan Kemal okumuyorum..

duyuyorum ,biliyorum, okumuyorum tıpkı pek çok Türk yazar gibi. .bu da benim cahilliģim olsun ..hadi öyle olsun ..

Ilk kitabı "sokakların çocuğu " elime geçtiğinde uzun bir süre beklettim ,bu yaz oturdum okudum ..
güzeldi,hayal dünyası bambaşka bir genç adamı anlatıyordu ..Amerikan romanlarından fırlayan karakterlerle özdeşleşmek istiyordu ..çünkü hayatı çok acımasız dı..hapis vardı geçmişinde.. tıpkı geleceğinde de olduğu gibi ..

Sonra Tatar Ramazan çıktı karşıma birden bire yazarı Kerim Korcan onu da tanımıyorum "cahillik diz boyu" ne sebeple okumaya karar verdim unuttum .. çok güzeldi ..Adalet ayarının tüm notalarını sıkıştıran bir virtüöz ..
"Çok beğeniyorum "


Ardından 72.Koğuş okunmalı diyor beynim ordan devam etmelisin ..
Ediyorum ..

.Işte o 72. KOĞUŞ

# SPOILER

Bilmediğimiz mecralarda akmaya,okumaya çalıştığımız zaman "yazar dili" en bağlayıcı etkendir ..bu koğuşun insanları "gerçektir" demeden okutmuyor kendini Orhan Kemal ..

"Adem Babalar " diye bir terim varmış hatta koğuşu varmış ilk defa duyup öğrendim ve araştırdım .. yatacak yorganı yiyecek ekmeği olmayanların koğuşu imiş ..

72. Koğuş bir "Adem babalar" koğuşu ..
Açlıktan çöp tenekelerini talan eden insanlar ..
Aralarına iyisi de var kotüsüde ama her iki cinsine "sefil" ...

"Bir tencere kaynat" demenin ne olduğunu öğretiyor insana kitap ..o burun kıvırdığımız envai çeşidini alabildigimiz"ekmek" birden öyle bir kutsallaşıyor ki ..okumanız lazım ..

Ekmekle borçlanmak "tayın" ını 365 gün başka birine vermek demek .. aklımızın yetmediği bir dünyadan bahsediyor bu yazarlar bizlere ..

Ali Kaptan ve koğuş arkadaşlarının başına gelen 150 liralık bir maceraya düşüyoruz yazarın peşinden .. aynı heyecanla kurufasulye pişiriyor aynı heyecanla temiz döşek arıyoruz zengin koğuşlarından,kumar koğuşlarından geçiyoruz , ihaneti de görüyoruz mertliģide .. kahpeliğide

Gözle gözlenebilir tüm insan hallerinin bir potada eritilip önümüze koyulduğu bir sofra ..bence oturup onların konuşmalarını dinleyin

En "vükela" sından en yalancısına
En "hökela" sından en yalakasına, hırslısına,olmadık mektuplarla para kazanan akıllısına kulak verin ..çünkü bu insanlar biziz aslında ..biraz eğri biraz doğru __şartlar çerçevesinde __ yaşayan canlı insanlar ..

Insanın canını yakan gerçek _yalan sevdasına , aklının bir yere kadar dayanıp iflasına, o beyaz boyalı duvarların küfüne ,bir tek ampulün ışığına muhtaç karanlıklara, bir pencerede donarak ölecek kadar sokağa bakışına şahit olun. .

Orhan Kemal okuyun ..
Kerim Korcan okuyun ..
Aziz Nesin , Nazım Hikmet ve daha nice Türk edebiyatı yazarlarını okuyun .

"İnsan kalabilmek adına "
Teşekkürler. .

Dipnot ..
72.Kogus filmine de bir göz attim.
Film o kadar yoz ve kitap dışı ki ..
Konuyu öyle saçma bir hale getirmişler ki "yazıklar olsun " demekten kendimi alamadım. .

Iyi okumalar olsun ...
hür nefesler, huzurlu vicdanlar olsun .. ha birde etli patates yemeği. . O da olsun :)
290 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Her zaman ülkemizin sosyal yaralarına parmak basan Orhan Kemal, yine bu kitabında varoşlarda yaşayan insanımızın yaşamından bir kesit sunmuştur. 16 yaşında genç bir kız olan Filiz üzerinden; yaşadıklarını, karşılaştıkları zorlukları yoksulluğu ve bunun yarattığı çaresizlikleri ele almaktadır. Filiz, hayal ettiği yaşam ve bunu engelleyen koşullar ikilemi içinde çok zor anlar yaşamaktadır. Yalın anlatımı olan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
384 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Yakın tarihimizi öğrenmek için en güzel yollardan biri o dönemi anlatan romanları okumaktır. Bu roman da bunun en güzel örneklerinden biri. Siyasi tarihimize ufak dokundurmaların yer aldığı, esasında göç olgusuyla beraber kentlileşememenin işlendiği bir roman. Gecekondulaşmanın ilk kıvılcımları, İstanbul'un yeniden imara açılması, siyasi kokuşmuşluğun topluma yansıması, köylü kurnazlığı mizahi dokunuşlarla çok güzel işlenmiş. Ülkemizin önde gelen yazarlarımızdan Orhan Kemal'in anlattığı olayların yanında kullandığı dil de eserin değerinin artmasını sağlamaktadır. Kitabı herkese öneriyorum.
380 syf.
·10/10
Kaçıncı Orhan KEMAL eseri oldu? 18 mi 20 mi? Murtaza, Önce Ekmek, Eskici ve Oğulları ile başlayıp Bereketli Topraklar Üzerinde ile zirve yapan bir okuma serüveni. Ne serüven ya! Okudum okudum ama bende de ciğer kalmadı artık. Dünya üzerinde bu kadar mı dert olur bu kadar mı çile olur. Çırçır makinelerinde kolu bacağı kopan, saatlerce çalışıp karnını bile doyuramayan, pamuk tarlalarında sıtmadan kırılan, çocuklarının ellerinde ölüp gitmesini gören, açlıktan dünyada yüz kızartıcı sayılan(!) suçları işlemek zorunda kalan insanlar… Her türlü haksızlığa maruz kalan ama hakkı da hiçbir zaman savunulmayan, yok sayılan, sömürülen insanlar…Irzlarına göz dikilen, dövülen, sövülen, insan yerine koyulmayan insanlar… Yine de en küçük şeylerden; evine iki ekmek götürdüğünde, iki bardak köpek öldüren içtiğinde, arkadaşıyla ekmeğini bölüştüğünde, kazancının karşılığını az da olsa aldığında, sevdiğinin yanında olduğunda, çocuğu boynuna sarıldığında mutlu olan insanlar…

Orhan Kemal eserlerini okurken en çok şunu düşündüm. Bu dert sahibi insanlar nerede? Yoksa bu dertler 1950’lerin dertleri mi? Elbette hayır. Bulunduğumuz yerlerde hala bu dertleri çeken insanlar var. Hepimiz bu insanlara gözümüzü kapatmışız. Zihinlerimiz bize bu insanları unutturmuş. Ankara’yı Kızılay; İzmir’i Konak, Karşıyaka, Bornova’dan ibaret zannediyorum/z. Ama bu yerlerin ötesinde de yaşayan insanlar var. Asıl hayat asıl mücadele oralarda. Ekmeğin mücadelesi.

Bu mücadelelere gözümüzü biz mi kapattık sistem mi kapattırdı? Hepimizin az çok, küçük büyük derdi var. Bazımız ekmek derdindeyken bazımız arabasını değiştirmek istiyor. Bazımız ev almak istiyor bazımızın telefonu değişecek, bazımızın o ihtiyacı bazımızın bu ihtiyacı. O kadar çok ihtiyaç (!) var ki bitmeyen tükenmeyen. Dünya üzerinde o kadar çok tüketilmesi gereken şey var ki, hepsini tüketmeliyiz zorunlu olarak! Bu ihtiyaçları tüketme isteği de bizim insanı değerlerimizi yok ediyor. Benim 20 MB kameralı telefona, çift hava yastıklı arabaya, yazlığa ihtiyacım var! Bunu elde etmeliyim. Sadece kendimi buna adamalıyım. Çünkü şu an için dünyadaki en büyük ihtiyaç bu! Bir yerlerde insanlar çöpten küflü ekmek toplasa da bu onların derdi! Herkes kendinden sorumludur, benim açlık gibi derdim yok, hiçbir zaman da olmayacak!

İşte insanoğlunun en büyük ahlaksızlığı bu, mülkiyet tutkusu! Ben, ben, ben… Benim olmalı, benim olmalı, benim olmalı…Bugün telefonum, yarın arabam, sonra evim, sonra arsalarım, sonra işyerlerim… Sonra sonra sonra! Suç sistemde falan değil, suç insanoğlunun ahlaksızlığında. Bugün herkesin eleştirdiği kapitalizm yıkılsa yerine hangi sistem kurulursa kurulsun, birilerinin mülkiyet tutkusu son bulmadıkça yine devran aynı devran. İnsanoğlunun düşmanı sistem falan değil. Hangi inanca sahip olursanız olun yada inançsız olun, eğer bir ahlaka sahip olmak istiyorsanız, sizin en büyük düşmanınız ihtiyaçlarınızdır. İhtiyaçlarınızın ne olup olmadığını bilmediğiniz müddetçe ahlakınız beş para etmeyecektir.

Elbette bu düşüncelerime karşı çıkanlar olacaktır. Haklılardır yada haksızlardır. Haklı çıkıp çıkmamak da mühim değildir. Buradan bunu okuyan herkese sadece tek bir soru soracağım. Şu an kapınız çalınsa yada telefonunuz çalsa, az yada çok tanıdığınız birisi sizden maaşınızın yarısı kadar borç istese ilk aklınıza gelen ne olurdu? Bu paraya karşınızdakinin ne kadar ihtiyacı olduğu mu, sizin ne kadar ihtiyacınız olduğu mu yoksa bu paranın size geriye ödenip ödenmeyeceği mi? Benim gözümde bu soruya verdiğiniz cevaba göre bir değeriniz var bunu bilesiniz.

Orhan Kemal’in bunlarla ne ilgisi var? Tam da bunlarla ilgisi var. Gören gözler için. Çoğumuz şımarığız, elimizdekinin kıymetini bilmiyoruz. Başımızı sokacağımız evimiz, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su, giydiğimiz kıyafet aslında o kadar değerli şeyler ki. Her ne kadar bizim gözümüzde çok sıradan şeyler olsa da, dünya üzerinde bunlara muhtaç insanlar var. Yine bazı arkadaşlar çıkıp son zamanların revaçta sorusunu soracaklar, ee kendi durumumuzu daha kötü durumda olanlarla kıyaslayıp sevinelim mi? Bu soruyu soranlar sevinebilirler. Ben sevinmiyorum. Sadece elimizdekinin kıymetini bilmekten bahsediyorum. Daha iyisi değilim diye üzülmemekten bahsediyorum.

En güzelleri sizin olsun, en iyileri. Bu elinizdekilere ne kadar sahip olabilirsiniz? 50 bilemediniz 70 yıl. Sonra? Sonrası malum. Arkanızdan sövecekler veya iyi insandı diyecekler. Anılarınız kalacak belki de hiçbir şey kalmayacak. Bunun farkında olursak/sanız bugün dert ettiğiniz hiçbir şeyin aslında çok da önemli olmadığını görürsünüz. Hani çok değerli bir şair diyor ya, insan öleceğini bile bile nasıl yaşar? Aslında insan asıl öleceğini bilerek yaşar. İnsan öleceğini bilirse hayatı anlam kazanır. Ölümü kurtuluş olarak görenler için de bir söz söyleyelim o zaman, şu an da sahibini hatırlayamadığım; Ölmek mi istiyorsun? Kendini bir denizin ortasına at. Beş dakika sonra çırpınmaya başladığını göreceksin. Sen aslında ölmek değil içindeki bazı şeyleri öldürmek istiyorsun.

Yani? Yanisi öyle, GÖREN GÖZLER İÇİN…

Ben Orhan KEMAL okurken bunları gördüm. Bir parça ekmeğin, alın teri ile para kazanmanın mutluluğunu. Her ne kadar dünya üzerinde haksızlıklar olsa da, bu haksızlıkların en ağırlarına maruz kalsanız da mücadelenin her zamana devam ettiğini, bizim çok değersiz gördüğümüz şeyler için insanların ömürlerini tükettiğini, mutlu olmanın çokluğa değil elindekinin kıymetini bilmeye bağlı olduğunu… Daha neler neler…

Bir dahaki incelemede de başarabilirsek Orhan KEMAL’in romanları üzerine de konuşuruz. Şimdilik iki cümle, hayat sadece bizden bizim gördüğümüzden ibaret değil. Bizden başka dünyalarda var, o dünyaların içinde de mücadeleler, umutlar, kırgınlıklar var.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
264 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Orhan Kemal... Toplumsal sorunlara, konulara ve kişilere dair en güzel yazıları yazan usta bir yazar. Kendisiyle tanışmam geç oldu ama hoş oldu. Bütün kitaplarını, hayatını kesinlikle okumam gerektiğini fark ettim.

"Dünya Evi" kitabı, "Baba Evi" ve "Avare Yıllar" romanlarındaki 'Genç Adam'ın hayatını konu alıyor. Genç Adam'ın babası, ülkede "öbür taraftaki adam" olarak biliniyor. Yani vatan haini gibi. İş bulamıyor bu yüzden Genç Adam. Ayda eline geçen "24,95 lira" ya borçlara gidiyor ya da başka şeylere. Bu sıkıntılar arasında evliliğini sürdürmeye çalışıyor. Az maaş, borçlar, 'elalem ne der' kaygısı, genç yaşta yaşlı olmak derken mutlu olmayı da unutuyor... Yalnız her daim yüzü gülen, neşe saçan bir eşi var Genç Adam'ın. Sıkıntılarına ortak oluyor, teselli ediyor. Ekmek kavgası içinde, aşk ile karın doyurulmaya çalışılıyor.
Hani benim gençliğim nerde? Genç Adam'ın gençliği de kalmıyor... Babası yüzünden çektiği sıkıntılara bir de evliliğin yükü yükleniyor. Zor belâ girdiği fabrikadan da iftira ile atılınca en son isyan ediyor! İsyan etmesin de ne yapsın? Ekmek yok, para yok, eşi aç, borçlar çok... Ne olursa olsun Genç Adam hiçbir koşulda pes etmiyor.
Siz Genç Adam'ın çektiklerini nerden bileceksiniz... Erken yaşta ne kötü insanlar tanıyor. Tanıyor tanımasına da, eşini de çok ihmal ediyor. En son eşi de ona yüklenince başka dayanağı kalmıyor garibim Genç Adam'ın. Evi de terk ediyor. Sokaklarda bir başına, bir başına girdim yılbaşına misali dolaşıyor. Aklı başına geliyor ama biraz geç geliyor.

Ekmek ve aşk arasında kalan bir hayat. Maddî sıkıntılar ve evlilik yükü. Evin erkeğinin, eve yiyecek getirememesi. Buna rağmen mutlu olan bir çift. Bazen gözyaşları, bazen rakı masaları.

Özetle Genç Adam, asla rüşvet yemeyen, insanlara kıyamayan, haksızlığa gelemeyen, kitaplarından vazgeçemeyen, zorluklar karşısında zayıf bir duvarla dimdik duran bir karakter. Elbet hayatı zor ama, dostları ve eşi hep yanında. İnsanın böyle çevresi olursa başına ne gelirse gelsin, bir gün mutlu günleri görür zaten.

Kitapta bir kapıcı vardı. Beethoven hayranı, kitap okuma aşığı. Beni kendine hayran bırakmıştı bu abi. Fabrika sahibine "sen milyonlarınla bize hava atıyorsun. Benim de kitaplarım var!" diye kestiği raconu hâlâ unutamam.

Orhan Kemal, satır aralarına, bazı konuşmalara öyle güzel detaylar işlemiş ki; örneğin bütün halkın Mustafa Kemal sevgisi. 5 vakit camideki adam da Kemal Paşa'ya hayran, meyhanelerdekiler de. Herkes saygı duyuyor, derinden sevgi duyuyor. Mustafa Kemal Paşa dedikleri zaman, akan su duruyor resmen kitapta! Ne güzel... Bir başka dikkatimi çeken şey ise, ana karakterlerin kitap sevgisi. Kendi içindeki kitap sevgisini aktarmış resmen. Kitap, kitap, kitap diyor başka da bir şey demiyor Genç Adam. Bu da güzeldi. O zamanki komşuluk, eş-dost ilişkileri de, hep filmlerde görülen gerçek arkadaşlıklar senaryosu gibiydi. Bunlar çok güzel şeyler Orhan Kemal...

Biraz uzun oldu ama, kusuruma bakmayın. Muhtemelen iyi bir inceleme de olmadı. Size şunu da söyleyeyim, Orhan Kemal'in hayatından birçok iz taşıyor bu kitap. Biraz hayatını araştırdım ve çok fazla benzerlik gördüm. Demek insanlar, çektikleri acılar sonunda tecrübe sahibi oluyorlar...

Kitaba layık olamadım belki ama özetle; MUHTEŞEM BİR KİTAP! Diğer bütün kitaplarını da en yakın sürede okuyacağım... Sizlere de şiddetli tavsiyemdir.
356 syf.
·6 günde
Bilirsiniz kimdir Murtaza? Kimdir Kolağası Hasan Bey? Bilmezsiniz? Alsa idiniz kurs, görse idiniz sıkı terbiye amirlerinizden bilirdiniz kimdir Murtaza hemda Kolağası Hasan Bey.
Şu anda "yukarıda Allah, Ankara'da devlet, hemda hükümet, burda da ben!" zehirlenmesi yaşıyorum. Üstelik işin içine Kolağası Hasan bey de karıştı, kurtarın beni! :))
Öze dönülüyor... Loading... %98... %99... %100... Completed!
Merhaba arkadaşlar. Çok eğlendim, çoook. O kadar keyifli bir kitaptı ki... Çabucak bitirmek istedim, çünkü biraz daha sürseydi, paylaştığım alıntılardaki yazım hatalarından ötürü, TDK yetkilileri beni içeri atmaya gelecekti... :)


Gelelim kitap hakkındaki düşüncelerime:
1)Çok eğlendim, çünkü Murtaza hemşehrim, benim gibi muhacirdi. Orhan Kemal'in yazım şekline, kulağım konuşma biçimi olarak aşina olduğu için, sanki yanımda bir akrabam konuşuyor benimle de, ben ona gülüyorum gibi hissettim.
Laf aramızda, bizim akrabalar biraz Murtaza'ya benziyor. Nasıl diye sorarsanız, kendilerini çok beğenmişlerdir, yaptıkları işi kimsenin onlardan daha iyi yapamayacağını sanırlar. Bir olayı anlatırken pireyi deve yaparlar ve kendilerini dev aynasında görürler. Bu olaylara çok alışkın olduğumdan ve çokça güldüğümden kitap aşırı hoşuma gitti, sanki tanıdığım birinin biyografisini yazmıştı sevgili Orhan Kemal...
Murtaza'nın bizimkiler gibi anlattıkça anlatması, anlatmaktan ve abartmaktan bıkmaması, çok dikkatimi çekti. Benim yaşadığım durumların aynısını kitaptaki kişiler de yaşıyordu. "Gına" üstünüze koşarak geliyordu, ama Murtaza size birşeyler anlatmaktan bir türlü bıkmak bilmiyordu.. "Demek ki bizimkilere doğru kişilik tahlili yapmışım," diye düşündüm.


2)Murtaza bir tür psikanaliz kitabı türünde olmuş aslına bakarsanız. Bildiğimiz üzere Orhan Kemal çok gezermiş, halkın nabzını tutmayı çok iyi bilen bir yazarımız, bu da kitabında fazlasıyla hissediliyor.
Ayrıca aşırı obsesif bir adamdı Murtaza. O zamandan obsesyon hastalığının ülkemizdeki türlerinden birini gözümüzün önüne sererek, acayip güzel bir psikanaliz yapmıştı Orhan Kemal, belki farkında olarak belki de farkında olmadan...


3)Çok dikkatimi çeken şeylerden biri de Murtaza'nın kız çocuklarını evlattan saymamasıydı. Aslında, o zamanın aşırı ataerkil toplumundan başka bir şey beklemiyordum elbette, ama erkek çocuklarının da Kolağası Hasan bey gibi olmadığını görünce, onlara ettikleri... Eskilerden beri süregelen pedagoji konusundaki cahilliğimiz, çocukları kendi malımız gibi görme yanlışımız... Çocuklar boyama kitabı değildir, onları istediğiniz renklere boyayamazsınız... Murtaza da boyayamadı nitekim...


4)Kitabı okurken Balkan şivesi zehirlenmesine tutuldum. Kısa süreli Türkçe kurallarına uygun cümle kuramadım. Bir de kulak aşinalığım olunca, aldı dilimi bir balkan şivesi ve bozuk bir türkçe... :)

Velhasılıkelam, kitabı çok beğendim, çok eğlendim, eğer kafanızı dağıtmak, gülmek, hem de kaliteli bir kalem okumak isterseniz buralara bir uğramanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Orhan Kemal
Tam adı:
Mehmet Raşit Öğütçü
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Ceyhan, Adana, Türkiye, 15 Eylül 1914
Ölüm:
Sofya, Bulgaristan, 2 Haziran 1970
5 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. 2 Haziran 1970'te yaşamını yitirdi. Toplumsal gerçekçi romanın usta kalemi, öykü ve roman yazarı. Asıl ismi Mehmet Raşit Öğütçü. İlk Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu Mebusu olan ve seçildiği Adalet Bakanlığı’ndan 3 gün sonra istifa ettirilip nerdeyse tüm İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Abdülkadir Kemali Bey’in oğlu. Babasının, 1930’da Ahrar Fırkasını kurmak ve gazete çıkarmak yüzünden öldürülme korkusuyla Suriye’ye geçmesi üzerine, ortaokul son sınıfta öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bir süre Suriye ve Lübnan’da yaşadı. 1932’de Adana’ya döndü. İşçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, katiplik yaptı. 1939'da ilk şiirlerini de yazdığı askerliği esnasında, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla 5 yıl hapse mahkum oldu. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. Bursa Cezaevinde Nâzım Hikmetle tanışması yaşamının ve yazarlığının dönüm noktası oldu. 1943'te salıverildikten sonra Adanaya döndü. Amelelik, sebze nakliyeciliği, Adana Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. 1950’de İstanbul’a yerleşti, hayatını yazılarıyla kazandı. 1966'da bir lokantadaki konuşmasında komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla yargılandı, beraat etti. Yaşamının son döneminde Bulgaristan ve Romanya Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak, daha çok da tedavi amacıyla Sofya'ya gitti. 2 Haziran 1970’te Sofya'da tedavi edildiği hastanede beyin kanamasından öldü. İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi.

Hece ölçüsüyle Kayseri Cezaevinden yazıp gönderdiği ilk şiiri "Duvarlar" 1939'da Yedigün dergisinde "Reşad Kemal" imzasıyla yayınlandı. "Raşid Kemali" takma adıyla yazdığı şiirler Yedigün ve Yeni Mecmua'da çıktı. İlk romanı "Babaevi"nin bir bölümünü oluşturan "Balık" öyküsü, Yeni Edebiyat dergisinde 1940'ta yayınlandı. Bundan sonra çalışmalarını öyküde yoğunlaştırdı. "Orhan Kemal" adını ilk kez 1942'de "Yürüyüş" dergisinde yayınlanan şiir ve öykülerinde kullandı. Öyküleri, Varlık, Seçilmiş Hikayeler, Yeditepe başta olmak üzere dönemin tüm dergilerinde yer aldı. Gazetelere tefrika romanlar ve film senaryoları yazdı. Geçimini sağlamak, para kazanmak amacıyla durmadan yazdı. "72. Koğuş, Murtaza, Eskici ve Oğulları, Kardeş Payı" adlı eserleri tiyatroya uyarlandı. Doğrudan oyun olarak 1964'te yazdığı tek eseri "İspinozlar", "Yalova Kaymakamı" adıyla sahnelendi. Öykü ve romanlarında günlük yaşamın değişik yönlerini işledi. Kahramanlarını çoğunlukla sömürülen, yoksul insanlardan seçti. Bu insanların yaşamlarını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken kinsiz, sevecen, umutlu bir yaklaşım benimsedi. "Babaevi"nde çocukluk yıllarını, "Avare Yıllar"da gençliğini anlattı. Eserlerinin hemen hepsinde toplumsal yapıdaki çelişkileri ustaca vurguladı. Güçlü gözlem gücüyle, özgün ve yalın anlatımıyla hâlâ çok okunan ve sevilen eserler yarattı. Eselerinde hızlı bir olay akışı ve devingenliğin yanısıra "diyaloglara" ağırlık verdiği dikkat çeker. Sanatının olgun döneminde daha çok Adana yöresindeki toprak ve fabrika işçilerini konu aldı. Çukurovanın toplumsal ekonomik yapısındaki değişimin yöre halkı üzerindeki etkilerini inceledi. Ailesi 1971'den itibaren adına "Orhan Kemal Roman Armağanı" vermeye başladı.

Yazar istatistikleri

  • 1.982 okur beğendi.
  • 18.303 okur okudu.
  • 324 okur okuyor.
  • 7.867 okur okuyacak.
  • 231 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları