Oruç Aruoba

Oruç Aruoba

8.5/10
557 Kişi
·
1.775
Okunma
·
430
Beğeni
·
17.887
Gösterim
Adı:
Oruç Aruoba
Unvan:
Yazar, Şair, Felsefeci
Doğum:
Karamürsel, Kocaeli, Türkiye, 14 Temmuz 1948
Ortaöğrenimini Ankara TED Kolejinde tamamladıktan sonra, Hacettepe Üniversitesine devam eden Aruoba, psikoloji bölümünden lisans ve yüksek lisansını aldı. Yine aynı üniversitede felsefe bilim uzmanı oldu. 1972 ve 1983 yılları arasında öğretim üyesi olarak görev yapan yazar, felsefe bölümünde doktorasını da tamamladı.rnrnAruoaba, 1976 yılında başlamak üzere bir yıl süreyle Almanyadaki Tübingen Üniversitesinde felsefe semineri üyeliği yaptı. Ayrıca 1981de Yeni Zelandaya giden yazar, Victoria Üniversitesinde konuk öğrenim üyeliğinde bulundu. 1983 yılında akademisyen olarak çalışmayı bırakıp üniversiteyle ilişiğini kesti. Bu dönemde İstanbula yerleşti ve çeşitli basın organlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyeliği ve yayın danışmanlığı yaptı. Ağırlıklı olarak yazı ve çeviri işleriyle uğraşan Aruobanın çalışmaları saygın edebiyat dergilerinde yer aldı.rnrnBir dönem Açık Radyoda Filozof Dedikoduları isimli programı da hazırlayıp sunan Aruoba, Wittengsteinın eserlerini Türkçeye ilk çeviren kişi olarak da bilinmektedir.rnrnAkademisyen olarak başladığı kariyerine yazar ve çevirmen olarak devam etmiş, edebiyata ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuştur. Türkiyenin yetiştirdiği en önemli düşünürlerden biridir. Hume, Rilke, Wittgenstein, Nietzsche, Von Hentig, Başo ve Celanın eserlerini Türkçeye çevirerek literatüre kazandırmıştır. Özgün ve yalın bir stille yazdığı haiku tarzındaki şiirleri yediden yetmişe bir çok okuyucuya ulaşmış ve sevilmiştir. Aruoba, aforizmalara dayalı felsefi metinleri oldukça başarılı bir biçimde kaleme almış ve Türkiyenin Nietzschesi olarak anılmıştır. İle, Uzak, Yakın, Hani, Yürüme, De ki İşte, Tümceler, Ne ki Hiç yazarın önemli kitaplarındandır.
Kendi olarak, sana gelen
Sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
Sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
Kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan
O, işte..."
Nedendir bilemiyorum; sana bakınca kendimi görüyorum, sana gelirken kendimden gidiyorum; senden giderken kendime gelemiyorum.
Yalnız kalmak istiyor.
Yalnızlığı istiyor; ama yalnız olamıyor, çünkü, benim içimde hep; benimle birlikte olmak zorunda...
Bundan hoşanmıyor.
Benden hoşlanmıyor.
"Nietzsche'nin Zerdüşt'ün başına yazdığı söz, bütün felsefe metinleri için geçerlidir : "herkes ve hiç kimse için"... bu da şu demek : anlayabilecek durumda olan herkes anlayabilir; ama, işte, hiç kimse o durumda değil..."
Aruoba bu eserinde -belki de kitabında- benlik dediğimiz -yoksa biz desek daha doğru mu tanımlanmış olurdu- varlığımıza dair içsel bir felsefi -belki de duyusal yada didaktik- bir anlatı -ifadelem- yapmıştır. Aruoba Wittgenstein'ın Tractatus Logico-Philosophicus'unu Türkçeye çevirmiş -çeviri de oldukça başarılıdır bana göre- dolayısıyla filoloji, retorik ve felsefe alanlarında yetkin birisidir. -kabiliyetlerinden şüphemiz elbette yok- Yalnız söz bu eserden açılmışken; Tractatus Logico-Philosophicus ağır bir eser olmakla birlikte, Aruoba'nın benlik'inden çok daha fazla anlaşılır -okunabilir- durmaktadır.

İncelememi neden yukarıdaki acaip şekilde yaptığımı sizlere şöyle izah edeyim: Mevzu eser aynen yukarıda ifade ettiğim şekilde yazılmıştır. Bol miktarda (-) içermektedir. Yani yukarıdaki anlatım tarzı hoşunuza gittiyse, size mutlulukla bildiririm ki; Aruoba bu tarz bir anlatımla size tam tamına 152 sayfa vadediyor. Müthiş ! Bazı yazarları fanatizm derecesinde seven ve tutan okuyucu kitlesi mevcuttur malumunuz, muhakkak Aruobanın'da böyle bir fanatik okur kitlesi vardır, alınmasınlar, kendilerine tavsiyem şudur; hiçbir sanatçının tüm şarkıları güzel değildir, hiçbir ressamın tüm yapıtları şaheser değildir. Aynı şey yazarlar için de geçerlidir. Belki de bazı eserler bazı insanlara uygun değildir. Ben bu eser hakkında beğenmeme hakkımı kullanmak istiyorum. Sizlere de (eğer mümkün ise) keyifli okumalar dilerim.

Dipnot: Aruoba, eserinde Psikanaliz için "bilim olduğu ileri sürülen" demiştir ki, kendisi gibi ciddi bir şahsa bu ifadeyi yakıştıramadığımı belirtmeliyim. Hangi açıdan bilim değildir? Keşke izah etseydi... Bu kadar klinik boşa mı çalışıyor kendisine sormayı çok arzulamaktayım, bilim adamı olduğunu bilimin kabul ettiği şahısları Sayın Aruoba öyle görmüyor ise bu kendisinin problemidir bana göre...
Özlemek; bir şeyi veya bir kimseyi görmeyi, kavuşmayı istemek anlamına geliyormuş kelime olarak, peki sizce özlem nedir?

Bir çoğunuzun bu konuda ne düşündüğünü bilemem ancak bana göre özlem duygusu ya da kavramı (ne diyorsanız işte) en asil, en zor ve en kapsamlı duygudur. Hemen hemen her duygunun kökünde özlem yer alır. Mutluluk, sevgi, acı, öfke, üzüntü, yalnızlık... Özlem çekmek her şeye karşı olabilir; uzaklardaki bir insan, artık hayatta olmayan bir dost, elinden kaybettiğin her şey ya da hayata karşı bir umut...

Niçin yaşarız ki? Doğduğumuzda yaşama özlemiyle hayata tutunuruz. Kimimiz tutunamaz... Büyürüz, gelişiriz iyi ya da kötü bir hayatımız olur. Ancak o hep daha güzeline, daha ilerisine karşın bir özlemimiz vardır. Özlemek hayatımızın her alanında vardır. Her zaman da olacaktır... Bizi hayatta tutan özlemdir... Hayatı batırırız, en diplere düşeriz; kimimiz o özlemi yitirir ve hayatına son verir. Kimimiz ise o özlemi güçlendirip daha sıkı sıkıya tutunur hayata. Belki yeniden batar, belki de hayata tutunur. O hayata tutunmak için, o güzel günleri bir kez olsun görelim diye özlemle yaşarız. Özlemek biz yaşamımız boyunca vardır ve özlemek bittiğinde hayat diye bir şeyimiz kalmaz...

Özlemek acıdır, zordur. Kimisi hafiftir, kimisi de ağırdır özlemlerin. Kimisi öyle yoğundur ki tüm insanlığı kıskanacak kadar olursun. Kimisi yalnızlığı kabul ettirir, kimisi alışmayı... Kimisi giderek çoğalır, kimisi yok olana kadar azalır. Kimisi değişime sebep olur, kimisi aynı durduğun yerde bırakır. Ama şu kaçınılmaz bir gerçektir ki hepimiz bir şeylere özlem çekeriz..

Özlem, ne yapacağını bilememektir...

Oruç Aruoba'nın bu insani ve ruhani duyguları ve kavramları kelime oyunlarıyla rehberlik etmesini seviyorum. Bu eserinde de iki farklı konuyu ele alarak düşüncelerini anlaşılır bir şekilde aktarmış. Özlem çekene rehberlik ve tavşan yetiştirme üzerine iki konu var. Özlem kavramı bana daha çok hitap ettiği için beni çelen kısım orasıydı maalesef. Ancak tavşan besleme üzerine düşünce cümleleri de kendi kalitesini kanıtlayacak derecede.

Yazarımızın üslubu ve dili çok değişik. Kimisi şiir diye kabul ediyor, kimisi düşünce yazısı diye. Ki bence eserleri daha çok düşünce yazılarına giriyor. Değişik olması kötü bir şey değil çünkü düşüncelerini ifade ederken net ve açık bir şekilde okuyucuya aktarabiliyor.

Konusu herkesi çekmeyebilir evet, ancak her okurun en az bir kez olsun Oruç Aruoba'nın eserleri ile tanışmasını dilerim. Şahsen sevdiğim düşünürlerden biridir.

Okuyun, siz de iç dünyanızı tanıyın...
"Uçurumun karşılıklı iki yakasından, aynı anda, atlamak; dibi boylarken de, ortada, bir kısa an, el ele tutuşmak…

Kim bilir, belki de her ilişki, zaten, böyledir..."

Böyle midir?
Değil midir?
Ne şekilde tanımlanır bir ilişki ya da tanımlanabilir mi? Bir çerçeve içine koyulup karşısına geçerek bu işin olayı budur, izleyin, görün, feyzalın ya da aynısını uygulayın/uygulamayın denilebilir mi? Büyük bir ihtimal denilemez ama bazı temel kurallarının olduğu da su götürmez bir gerçek bunu kabul etmek gerek. Mutlaka ortak yanları var ilişkilerin yoksa hepimiz aynı şarkılarda benzer hislerle o dalıp gitmeleri yaşayamazdık değil mi?

Kitap bana göre, tam anlamıyla, yolda yürürken, metroda giderken, otobüs beklerken ya da dalıp gitmişken insanın kafasının içinde beliren monologlarından oluşuyor (belki de sadece benim için geçerli bir durumdur bilemiyorum). Felsefeyle ilgilenen birinin, sıradan sayılabilecek cümleleri normal bir insana göre ne kadar irdeleyebileceğini, o kelime denizinin içinden ne kadar anlam çıkarabileceğini az çok tahmin edebilir haldeyken bu kitapta tam anlamıyla görebilir hale geldim. İlişkiyi oluşturan; aşk, sevgi, tutku, kıymet verme, güven gibi kapsamlı konuları felsefik açıdan ele alırken bir açıdan tümevarım mantığı kullanıyor aslında Oruç Aruoba. İkili ilişkilerin yeterince zorlu bir nefes alışverişi varken bir de işin içine felsefik açıdan yaklaşan bir insan dahil olduğunda iyice çetrefilli bir hale gelmiş gibi görünüyor olabilir başta. Oruç Aruoba’nın dili ilk seferde biraz karışık da gelebilir, hatta kitabı açıp okumaya başladığınızda “Allah aşkına sen ne diyorsun Aruoba?” tepkisini bile gösterebilirsiniz, çok normal. Ama onun cümlelerini, tıpkı düşünce yapısında olduğu gibi, ince işlenmiş bir halde ele almak gerekiyor kanımca. Tarzının garipsenme aşaması sona erdikten sonra alışılmışın içinde çok anlamlı aforizmalarla karşılıyor bizi.

Kitap, Aruoba tarafından:

I.Önce

II. İlişki Defteri

III. Sonra

olmak üzere üç bölüme ayrılmış. İsim vermeden, özel diyalogları gizleyerek ama bir o kadar da derine inerek, bu iki çizginin sınırını tam ayarında tutturarak, bir ilişkinin aşamalarını defter haline getirmiş, bir nevi herkesin yaptığı gibi içindekileri yazıya dökmüş. Gerçek bir hikaye mi yoksa hayal ürünü mü olduğunu da okuyucuya bırakmış. Sayfaların sonlarında çoğunun şiirlerden oluştuğu alıntıları da tamamlayıcı unsur olarak ayrı bir keyif vermiş kitaba. Her sayfasında durup sorgulama yaparak ilerlediğim için kitabın sayfa sayısı ve yazılış biçimine göre uzun sayılabilecek bir zaman diliminde bitirdim ben kitabı ama büyük bir keyif alarak okuduğum kesin.

Yazar aynı zamanda Türkçe’nin o çok bilinen ve benim de aynı şekilde çok sevdiğim çifteanlam zenginliğini de ustalıkla kullanmış. Kelimelerin gücünü zaten biliyorum ama bu kitap bana şunu düşündürdü: İkili ilişkilerde karşılıklı kurulan cümleler, sorulan sorularda kelimeleri bu kadar irdelemek ne kadar sağlıklı? İlişkiyi iyi ya da kötü yönde bu denli sorgulamak olumsuz bir etki yaratır mı acaba? Hani bazen akışına bırak, çok sorgulama deriz ya, mutluluk üç maymun oyununda misali. Bu kadar düşünmek mi mutsuz ediyor acaba insanı? Ben bu yolda yürüyen biri olarak kitabı okurken ciddi anlamda bunları sorgulama ihtiyacı duydum ama Oruç Aruoba bunun tam tersini düşünerek itirafta bulunuyor: “ Bu sorunla, düşündükçe, baş edemeyecektik, galiba --- ilişkimizin ‘düşüncesiz’ce yürütülmesi de, benim için, kabul edilebilir bir şey değildi---“ Tabii bu durum yine kişisel olduğundan, gerisi sizin yorumunuza ve bakış açınıza bağlı, ne de olsa ilişki denilen şey ucu açık, derin bir parantez.

Biraz şiir, biraz aforizma ve tabiki felsefe içeren, “Bir olabilmek, biz olabilmek”ten bahseden bu kitaba, ben de kitabın ruh ikizi olabilecek bir şarkıyla eşlik ediyorum:

~Sonra kuşlar gitti anladım dünya yorgun, sen yorgun
Tortusu kalmış eski bir korkunun
Görmedik, duymadık, demedik bunlar kötü
Biz var mıydık, aşk var mıydı?

*https://youtu.be/eCGcC9k7tvw
Kelimelerle dans edebilen bir yazar denildiğinde ilk aklıma gelen kişi tartışmasız oruç aruoba.
İnanılması güç bir hayal gücü var, bu da yazılarına nakış gibi işlenmiş sanki.
Okuduğum ilk kitabı değil ama her okuduğum kitapta çok başka bir haz var.
Özlemi size daha güzel anlatamazdı diyebilirim.
Bazı yazarlar anlaşılmalı,
Oruç aruoba anlaşılması gereken yazarlardan.
Okuyun,
Anlayın.
Oruç Aruoba'yı "İle" kitabıyla (ilişki defteri) tanıyanlar için -neredeyse- bir hayal kırıklığı.

'De Ki İşte'nin bir felsefe grubu kitabı olarak yayınlanmasını haddinden fazla iddialı buldum. Türü konusunda hala bir sonuca varabilmiş değilim. Nitekim çok arada derede kalmış. Felsefeden edebiyat devşirme çabası, kelimelerle fazlaca oynaması, cümleleri evirip çevirmesi bir noktadan itibaren sıkıcı denebilecek bir hal alıyor.

Kitap 3 görünümlü 4 bölümden oluşuyor. Oruç Aruoba burada da bir felsefe girişimini eksik etmemiş. Peki onun dediği olsun.

Bölüm 0: anlama-rayış
Bölüm 1: De (yaşam)
Bölüm 2: Ki (ölüm)
Bölüm 3: İşte (felsefe)

Oruç Aruoba okuru hafakanlar basacağını tahmin etmiş olacak ki, ayakta tutabilmek için kitap boyunca referanslar vermeye gayret göstermiş. Bu çabayla son bölüme ulaştığınızda dozu artırıyor ve dipnotlarla, açıklamalarla karşılıyor sizi. Herşeye rağmen arada güzel cümlelere de rastlayabilirsiniz. Fakat kitabı kapattığınızda, geriye 2 soru kalıyor aklınızda.
1. Ben bu kitabı niye okudum?
2. Bu kitap bana ne anlattı?

Yine de siz bilirsiniz :)
Oruç Aruoba, ismini sık sık duyduğum ve kitapçılarda kitaplarına denk geldiğim bir yazar.
*
Geçen gün kitapçıda çalışan dostum bir kitabını okumamı salık verdi.
Ve elime ''hani'' kitabını tutuşturdu.
*
Kitabı bugün okudum.
*
Giriş; zor, anlaşılmaz, kapalı, ( sui generis ) bir lisan...
'' Ş/imdi '' ismi altında sürrealist bir resim tablosu gibi.. Fakat aynı zamanda tabloya dışarıdan biri bir fırça darbesi indirmiş gibi...
Belirsizliğin içinde muğlaklık...
*
Ama ilk satırdan itibaren düşünen bir kafa ile baş başa olduğumuz belli.
Düşünen bir kafa.
Sözcüklerle düşünen.
Sözcükleri parçalayan, ayıran, birleştiren...
Sözcükleri eşeleyen, kazan, karıştıran...
*
İkinci bölümde ''hani'' diyor yazar.
Bu kez hepimizin bildiği bir alfabe, herkesin anladığı bir lisanda konuşuyor.
Ama konuştuğumuz lisanın bütün kelimelerini biliyor muyuz ki, kavramlar bize aynı şeyi mi anlatıyor?
*
''Hani'' bir anımsatma seslenişi.
*
Yazar anımsıyor ve anımsatıyor.
*
Başlangıç cümlesi şöyle :
''Yavaştır yaşamının anlamı''
*
Ne demek istedi?
*
Hani... diyor yazar. Yavaşlatıyor yaşamımızı. Ağır çekim.
''Hani bekliyordun'' diyor.
Beklediğimizi, beklentilerimizi öncesinden başlayarak anımsatıyor bize.
Tuhaf bir uğraş bu.
Beklediğin biri var, ama beklediğin kimseyi bilmiyorsun.
Beklediğini, bekliyor olduğunu biliyor musun ki?
Şu cümleye bakar mısınız:
''... en çok beklediğinin de, gelse bile birgün, hiçbirzaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek ..''
Beklediğimiz beklediğimiz anlamda gelmiyor mu?
*
Beklerken bir şeyler yaşanıyor.
Beklediğimiz bir yoldan geliyor.
Biz bir yoldan geçiyoruz.
Hazır olmadan gelmiyor beklediğimiz.
Yaşam bizi kavuşmaya hazırlıyor.
*
Şuna bakın bir de:
''Sen, sona ve sonuca —yıkıma— yönelmişken geldi o sana: bütün doluluğuyla — oysa boşalmıştı, boşalıyordu yaşamın; öyle olsun istiyordun sen de, üstüne üstlük— o en eski eğilimin; uçup geçme, yıkılıp gitme, batıp kalma, tam olarak egemen olmağa hazırlanıyordu senin üzerinde.''
*
Yazarın durup dururken kullandığı şu sözcük yok mu: İşte.
*
Üçüncü bölümde hayal / hakikat / şiir / felsefe üzerinde düşünceler ortaya koyuyor yazar.
Burada büsbütün bir fikir adamıdır o.
İlk bölümde sisli, ikinci bölümde bulutlu, üçüncü bölümde açık bir gökyüzü gibi dili.
Hayalden hakikate mi, şiirden felsefeye mi geçiyor?
*
''Şiir ile felsefe, ikisinin de bulunmadığı yerde buluşurlar'' diyor.
*
''Felsefe, kişinin başedemediğiyle boğuşmasıdır.'' diyor.
*
Düşünen bir kafa. Ağır, sıkıcı, kopuk satırlar...
Ama yaşam ve ereği üzerine düşünen bir kafa...
Tartışılır bir yazar Oruç Aruoba.
Tartışalım.
Nereye koyacağız bu yazarı?
Hakkında kanaatimiz ne olacak?
Ne yazıyor bu adam; yazdıkları ne kadar güçlü, ne kadar bilinçli?
Peki ''güçlü'' ne demek, ''bilinçli'' ne oluyor?
*
Belki kitabı bitirirken kendi veriyor cevabı:
''Yazar , kalemi kendisine sürekli başkaldıran kişidir.
..
Yani: en iyi yazar, kalemine en az söz geçirebilen yazar.''
*
Birçok şey söylenebilir, ... olumlu / olumsuz; fakat düşündürüyor.
Düşündürdü beni.
'İle' kitabından sonra 'uzak' la Aruoba serüvenine devam ediyorum. -Özlem Çekene Kılavuz- başlığı altında ne yazdıysa bir bir içime işledi. Özleyen özlenen ve bu kelimeleri kapsayan her bir cümleye sarılmak istiyor insan..

Hepimiz hissediyoruz, yaşıyoruz, biliyoruz ama ne kadarımız farkında? 'Özlem'in diğer duygularımızla olan ilişkisinin ne kadar bilincindeyiz? Bir insan sadece 'özlemek' ile ilgili ne kadar şeyden bahsedebilir? Birbirinden farklı ne kadar çok şey söyleyebilir, ne kadar düşündürebilir?

Özlemek ile yalnızlı, zaman, bencillik, geçmiş/gelecek, pişmanlık, mutluluk, acı, bırakılmışlık, uzaklaştırılmışlık, kıskançlık, neşe, mutluluk, sevgi ve ölüm. Özlem tüm bu kavramlar ile ne kadar alakadar, ne kadar akraba?

Oturup üzerinde düşünmeye kalkışsam, kendi kendime işin içinden çıkamam sanırım. Bu yüzden Aruoba yazdığı his kitabıyla beni öğrencisi -okuru- olarak seçti bile. Bunu kendisi de biliyor ve soruyor; 'Ne dersin Özlem Çeken? Anlıyorsun: sonuna geliyor, bu kitap' (sf.129)

Aruoba denince şöyle bir duraksıyorum ben. Anlamak, düşünmek, his yoğunlukları, düşünce karmaşıklığı geliyor aklıma. Bu sebepten, sakin bir kafayı bekliyorum okumaya başlamak için ve de heyecanlı bir bekleyiş ile. Bir kitabını sindiremeden başka bir kitabına geçmek istemiyorum. Belki de hemen okuyup bitmesinden korkuyorumdur. Farklı bir yeri var bende, öyle de kalmalı.

"Özlediğin gidip göremediğindir;
ama gidip görmek istediğin...

Özlem, gidip görememendir;
ama gidip görmek istemen...

Özlediğin, gidip görmek istediğin---
ama gidip göremediğin...

Özlem, gidip görmek istemen---
ama gidememen, görememen;
gene de, istemen." (sf.39)

diyelim ve Aruoba'nın özlem-özlemek-özlenen-özleyen ile anlatmak istediği en kapsamlı şiiri şöyle kalsın.

Tüm özlem çekenlere gelsin ve selam olsun sana Aruoba! Bu filli de bir kitap yazarak anlattığın için. :)
ORUÇ ARUOBA - BENLİK
Var mıydık, belki... Biraz?
Aruoba Oruç, Benliğinin başlarında Edip Cansever'in şiirlerinden alıntı yapmış, en çok bu dizeydi sanırım bu kitabı özetleyen. Ama benliğin sonunda ne olabildiğimi (olabilmek) anladım ne de olduğumda ki öz halimin ne olabildiğini (olabilmek).
Kitaplar okuruz, kitaplar yazarız. Kitaplar okurken sadece o an okumakta olduğumuz cümleler mi bize o cümlelerin anlatmak istediğini düşündüren ya da iç benlikten kopan ve kara delikte süzülen düşüncelerin, o an ki, okumakta olduğumuz, yani, daha önce yazılmış olan mısraların kuvvetiyle anımsatılması mıdır zihnimize? Bunu da düşündürdü Benlik bana, hep, okurken, daha önce yazılanları, şimdi, bunları düşündürdü. -Bunları da-
Bu tarz kitapların bana hissettirdikleri, yalnız değilmişim'in dışında vicdan sızısı da oluyor çoğunlukla. Sonuçta ben, bunları hissederken içimdeki (Aruoba'nın deyimiyle Yengeç o, kıskaçları olan) Benlik, acı çekiyor (bunun acı olduğunu varsayıyorum; varsaymak istiyorum.) Dolayısıyla insanlar da acı çekiyor; böyke yalnız kalmamışım. Ne mutlu olmalı ki bana?! gibisinden bir soru işareti tutup getiriyor Yengeç kıskacında. İnsanlarla ne yapmaktan mutsuz olmam ben, mutlu olurum ben? diyorum. Ve cevapların hiçbirinde ''onlarla acı çekmek'' yok! Ürpertici bir durum bu. Benlik'te Aruoba sürekli ''Okur seni uyarmıştım!'' der der durur. Bunun sebebini şimdi daha iyi anlıyorum.
Yazmalıydım, yazmasam yazmamış olacaktım, düşüncesinden hareketle aforizma misali etki yaratan bir kitap oluşturmuş Oruç Aruoba. Ve sanırım, herkesin altından kalkamayacağı bir aforizmalar bütünü Benlik de. Örneğin: Ben. Milyonlarca gerçek yengeç üzerimde yürüse bu kadar sıkışamaz, sıkışamazdım, hemde içimde ki bir'inden dolayı; yengecin birinden.
Yengecin varlığını bilmek ile, gene o Yengeç ile ömür sürmek, ama onun varlığından habersiz yaşamak... Sanırım bizleri (?) farkındalık sahibi olanlar, ya da olmayanlar olarak ayıran da bu kıstas olarak düşünüyorsunuz (belki de düşünmüyorsunuz, o halde mutlu olmalısınız belki de içinizdeki bir Yengeç değildir de bir bukalemundur, ne mutlu içindekine! Ya da içinde bir şeylerin olduğuna dair şüpheleri olana!). Bende öyle düşünüyordum. Sonra Benlik'in son kısımlarındaki ''Sahtelik ve Sahicilik üzerine notlar'ını'' okudum.
Yengeç olmaksızın sen, sen misindir genede salt? Yoksa, sen olmasan da Yengeç olur muydu? düşüncelerine itti beni o notlarda.
Sanırım sanırım sanırım çıldırmak üzereyim.
Ve sanırım, bu ''Üzere'' sürecime ''Olmayalı'' ile devam edeceğim.
Oruç aruoba nın okuduğum ilk kitabıydı. Çok farklı bir tadı olan okurken zevk aldığım bir kitap oldu. Günlük hayatta hepimizin ilişkiler üzerine aklından geçmiş ama düşünmeye ve yorumlamaya cesaret edemediği noktaları getirip önünüze hiç beklemediğiniz anda koyması kitabı oldukça eğlenceli hale getirmesini sağlamış. Farklı bir tad arıyorsanız deneyim derim.
Yine sıkılmadan okuduğum, neredeyse her cümlesini bir yerlere not alacak kadar sevdiğim bir kitap. Kitabı okumak keyifli çünkü hepimizin aklına takılan sorular, ilişkilerindeki açmazlar ele alınıyor. Sizde her satırında olmasa da kendinizden birçok şey bulacaksınız.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oruç Aruoba
Unvan:
Yazar, Şair, Felsefeci
Doğum:
Karamürsel, Kocaeli, Türkiye, 14 Temmuz 1948
Ortaöğrenimini Ankara TED Kolejinde tamamladıktan sonra, Hacettepe Üniversitesine devam eden Aruoba, psikoloji bölümünden lisans ve yüksek lisansını aldı. Yine aynı üniversitede felsefe bilim uzmanı oldu. 1972 ve 1983 yılları arasında öğretim üyesi olarak görev yapan yazar, felsefe bölümünde doktorasını da tamamladı.rnrnAruoaba, 1976 yılında başlamak üzere bir yıl süreyle Almanyadaki Tübingen Üniversitesinde felsefe semineri üyeliği yaptı. Ayrıca 1981de Yeni Zelandaya giden yazar, Victoria Üniversitesinde konuk öğrenim üyeliğinde bulundu. 1983 yılında akademisyen olarak çalışmayı bırakıp üniversiteyle ilişiğini kesti. Bu dönemde İstanbula yerleşti ve çeşitli basın organlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyeliği ve yayın danışmanlığı yaptı. Ağırlıklı olarak yazı ve çeviri işleriyle uğraşan Aruobanın çalışmaları saygın edebiyat dergilerinde yer aldı.rnrnBir dönem Açık Radyoda Filozof Dedikoduları isimli programı da hazırlayıp sunan Aruoba, Wittengsteinın eserlerini Türkçeye ilk çeviren kişi olarak da bilinmektedir.rnrnAkademisyen olarak başladığı kariyerine yazar ve çevirmen olarak devam etmiş, edebiyata ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuştur. Türkiyenin yetiştirdiği en önemli düşünürlerden biridir. Hume, Rilke, Wittgenstein, Nietzsche, Von Hentig, Başo ve Celanın eserlerini Türkçeye çevirerek literatüre kazandırmıştır. Özgün ve yalın bir stille yazdığı haiku tarzındaki şiirleri yediden yetmişe bir çok okuyucuya ulaşmış ve sevilmiştir. Aruoba, aforizmalara dayalı felsefi metinleri oldukça başarılı bir biçimde kaleme almış ve Türkiyenin Nietzschesi olarak anılmıştır. İle, Uzak, Yakın, Hani, Yürüme, De ki İşte, Tümceler, Ne ki Hiç yazarın önemli kitaplarındandır.

Yazar istatistikleri

  • 430 okur beğendi.
  • 1.775 okur okudu.
  • 35 okur okuyor.
  • 1.170 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları