Oruç Aruoba

Oruç Aruoba

YazarÇevirmenEditör
8.5/10
2.116 Kişi
·
7,1bin
Okunma
·
1.504
Beğeni
·
40,8bin
Gösterim
Adı:
Oruç Aruoba
Unvan:
Felsefeci, Şair, Yazar
Doğum:
Karamürsel, Kocaeli, Türkiye, 14 Temmuz 1948
Ölüm:
31 Mayıs 2020
Ortaöğrenimini Ankara TED Kolejinde tamamladıktan sonra, Hacettepe Üniversitesine devam eden Aruoba, psikoloji bölümünden lisans ve yüksek lisansını aldı. Yine aynı üniversitede felsefe bilim uzmanı oldu. 1972 ve 1983 yılları arasında öğretim üyesi olarak görev yapan yazar, felsefe bölümünde doktorasını da tamamladı.

Aruoaba, 1976 yılında başlamak üzere bir yıl süreyle Almanyadaki Tübingen Üniversitesinde felsefe semineri üyeliği yaptı. Ayrıca 1981de Yeni Zelandaya giden yazar, Victoria Üniversitesinde konuk öğrenim üyeliğinde bulundu. 1983 yılında akademisyen olarak çalışmayı bırakıp üniversiteyle ilişiğini kesti. Bu dönemde İstanbul'a yerleşti ve çeşitli basın organlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyeliği ve yayın danışmanlığı yaptı. Ağırlıklı olarak yazı ve çeviri işleriyle uğraşan Aruoba'nın çalışmaları saygın edebiyat dergilerinde yer aldı.

Akademisyen olarak başladığı kariyerine yazar ve çevirmen olarak devam etmiş, edebiyata ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuştur. Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli düşünürlerden biridir. Hume, Rilke, Wittgenstein, Nietzsche, Von Hentig, Başo ve Celanın eserlerini Türkçeye çevirerek literatüre kazandırmıştır. Özgün ve yalın bir stille yazdığı haiku tarzındaki şiirleri yediden yetmişe bir çok okuyucuya ulaşmış ve sevilmiştir. Aruoba, aforizmalara dayalı felsefi metinleri oldukça başarılı bir biçimde kaleme almış ve Türkiye'nin Nietzschesi olarak anılmıştır.

Epistemoloji, etik, Hume, Kant, Kierkegaard, Nietzsche, Marx, Heidegger ve Wittgenstein konuları üzerine çalışmalar gerçekleştiren Aruoba, bu çalışmalarına günümüzde devam etmekteydi. Özellikle şiir sanatına yönelmiş ve Heidegger’in şiire yaklaşımını; “Ona göre insanın temel sözü şiirdir. Çünkü insan yaşayan, dünyanın içinde olan, diğer insanlarla ilişkisini dil aracılığıyla kuran varlıktır. İnsanın bütün etkinliklerinde yer alan, içinde yaşadığı dil ile (tarihsel olarak da) içinde yaşadığı varoluş arasında kurduğu temel anlam ilişkisi, şiirde ortaya çıkar. İnsanın bilinen bütün tarihi boyunca çeşitli biçimlerde görülen “şiir” adı verilen dilsel kuruluşlar, bu temel ilişkiyi ortaya koymaya (dile getirmeye) çalışan insan yöneliminin ürünleridir. Heidegger de buna ulaşmaya, (anlamlandırmaya, yorumlamaya) insanın dünya ile ve diğer insarlarla olan ilişkisini ilk biçimiyle yeniden kavramaya çalışır.” sözleriyle açıklamıştır.

Aruoba, Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rainer Maria Rilke, Von Hentig, Paul Celan ve Matsuo Bashō gibi düşünür, yazar ve şairlerin eserlerini de Türkçeye kazandırmıştır. Bir dönem Açık Radyoda Filozof Dedikoduları isimli programı da hazırlayıp sunan Aruoba, Wittengstein'ın eserlerini Türkçeye ilk çeviren kişi olarak da bilinmektedir. Aynı zamanda Aruoba, Japon edebiyatı kökenli bir şiir türü olan haiku’nun, Türk edebiyatındaki temsilcilerinden de biridir. Yazar, Nietzsche’nin “Antichrist” eserini de Almanca’dan Türkçe’ye kazandırmıştır

Felsefe Sanat Bilim Derneği’nin her yıl düzenlediği “Assos’ta Felsefe” etkinliklerine konuşmacı olarak katılan yazar, “Felsefenin Hayvanına Ne Oldu?”, “Bilim ve Din” gibi birçok başlıkta sunumlar gerçekleştirmektedir. Ayrıca, Füsun Akatlı Kültür ve Sanat Ödülü etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen sempozyuma da konuşmacı olarak katılmıştır.

Oruç Aruoba, 2006 ve 2011 yıllarında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü yarışmasında Füsun Akatlı, Ahmet Cemâl, Doğan Hızlan, Nüket Esen, Orhan Koçak, Nilüfer Kuyaş ve Emin Özdemir ile birlikte seçici kurulda yer almıştır.

Aruoba’nın şiirlerinde kullandığı üslup ve noktalama işaretlerinin edebiyat kurallarının dışında olmasına rağmen bu durum akademik çevrelerce sanatçının üslubu olarak değerlendirmiştir.

ESERLERİ

Tümceler, Bir Yerlerden Bir Zamanlar, 1990, Metis Yayınları
De ki İşte, 1990, Metis Yayınları
Yürüme, 1992, Metis Yayınları
Hani, 1993, Metis Yayınları
Ol/An, 1994, şiir, Metis Yayınları
Kesik Esin/tiler, 1994, şiir, Metis Yayınları
Geç Gelen Ağıtlar, 1994, şiir, Metis Yayınları
Sayıklamalar, 1994, şiir, Metis Yayınları
Uzak, 1995, Metis Yayınları
Yakın, 1997,Metis Yayınları
Ne Ki Hiç, 1997, haikular, Varlık Yayınları
İle, 1998, Metis Yayınları
Çengelköy Defteri, 2001, Metis Yayınları
Zilif, 2002, Sel Yayınları
Doğançay’ın Çınarları, 2004, şiir, Metis Yayınları
Benlik, 2005, Metis Yayınları
Meşe Fısıltıları 2007, Metis Yayınları
David Hume’un Bilgi Görüşünde Kesinlik, 1974
Nesnenin Bağlantısallığı (Hume – Kant- Wittgenstein), 1979
A Short Note on the Selby-Bigge Hume, Tebliğ, Edinburgh, 1976
The Hume Kant Read, Tebliğ, Marburg, 1988
Kendi olarak, sana gelen
Sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
Sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
Kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan
O, işte..."
Nedendir bilemiyorum; sana bakınca kendimi görüyorum, sana gelirken kendimden gidiyorum; senden giderken kendime gelemiyorum.
"Nietzsche'nin Zerdüşt'ün başına yazdığı söz, bütün felsefe metinleri için geçerlidir : "herkes ve hiç kimse için"... bu da şu demek : anlayabilecek durumda olan herkes anlayabilir; ama, işte, hiç kimse o durumda değil..."
87 syf.
·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Hani kitabını önerip en sevdiğim şiirlerden bahsettim:
https://youtu.be/ZHFew7sBSeE

"Kendi olarak, sana gelen
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
kendi olmasını, senin ile olmaya bağlayan
O, işte..." Oruç Aruoba

"Sevdiğiniz için acı çekiyorsunuz, daha fazla sevin. Aşk yüzünden ölmek, yaşamaktır." Victor Hugo

Yoksa Oruç Aruoba'nın içine Spinoza'nın cevheri mi kaçmıştı?

"Hani" eğer aklıma biri gelecekse, sadece elim değil diğer herhangi bir uzvum da senden başkasına gidemez. Oysaki sadece elim gitseydi diğer organlarım elimi kıskanırdı, bu kadar güzel bir yere gitmeyi hak ettiği için.

Bindiğimiz vapurlar iptal oldu, bakma sen. Hava şartlarından diyorlar. Yok canım! Ben pek inanmam haberlere. "Hani" iki kişilik bir haber kanalıydı bizimkisi, kimsenin izlemediği. İnsanların kendi ruhlarını iskelelerde bıraktığı ve kimsenin binmediği vapurların seferleri hakkında konuşurduk senle. Fakat bu sefer neden oldu böyle?

Duygu iklimimiz sevdiğimiz kadınla birlikte kendisini tinsel mevsimlerimizde tanımlatır. Eğer hatırlıyorsan "hani" sana gereksinimim olmadan seni isterken ve sensiz de olabilecekken sen ile olmayı seçen biri vardı, bu da benim bir zamanlar duygu iklimimi oluştururdu.

Sevmemiş olabilirsin tabii beni, bir "Hani" kadar. Bunu anlarım. Fakat "Hani"yi küçümsememelisin. "Hani" kelimesi sınırı bir ilişkinin cesaret çitinden atlamasının çıkardığı sestir. Bu yüzden bu kitabın içinde yazanlardan sonra hayatın diğer sesleri yükselir. İnsan ruhunun sesi ise id'dir. Orada yer bulur tutkularımız, orada yer bulur kendimize seslenmelerimiz. Bu yüzdendir sözcüksüz kalmalarımız.

Farkında mısın, sana hiç hangi eczanede kahvaltı yapmak istediğini sormamıştım. Oysaki her gün benim önümde bir çift kişilik gibi silüetlenen görüntünle kahvaltı yapardım. Bir tek eksik vardı, o da gerçekliğin. Hala eczanede kahvaltı yapmak ister miydin?

Bir sabah mı seni unutturacak? O zaman geceyi bir kenara bırakmalı, o sabahla tanışmalı. "Hani" nerede o sabah? Yoksa gecenin yıldızlarını kaybetmemesi uğruna kendisini uzatmasını mı beklemem gerek? "Hani" nerede o gece?

Herkes isterdi manzaralı mezarım olsun, sen benim manzarasız mezarımdın. Çünkü seni en derinime gömdüm. En derini, en yükseğidir hayatın, bunu unutma. "Hani" nerede gömüleceğim yer, göstersene bana? Ben kederlerimle kazarım orayı, sevinçlerime bir kuyu oluşturmak için. Bu sevinç kuyusuna giden merdivenim ise ikimizin bulunduğu fotoğraflardır.

Herkesle tanışmak için harcadım ömrümü, o tek "sen"i bulmak için. Senleştirdim bütün dünyayı, adeta bütün insanlığın timsali oldun benim için. İşte dedim o gün, herkesle tanışamam artık. Çünkü bir insan önüne baktığında bir tek onu görür, arkada kalanlar ise bir bulanıklıktan ibarettir dedim. "Hani" neredesin peki şimdi?

Gündüzle gece gibidir bu sevgi dediğimiz olay, ikisi de birbirini bekler bizim görmediğimiz çağlardan beri. Fakat ışığını güneşten alan kalp gündüzünü akıl olarak belirlediğinde esas gece için hazır olunur. Gece insanın kimlik arayışıdır. "Hani" nerede kaldı kimliğim, şimdiye kadar gelmesi gerekmez miydi?

Ettiğimiz danslar, sessiz kavgalar. En iyi buluşma yarım kalandır, yarım kalan danslar, yarım kalan kavgalar. Bir de senin pencerene gelen kargalar. "Hani" ikimiz de bakıp gülerdik onlara, ama tek bir farkla. Ben bukalemunluk yapıp sana da bakardım.

Senle çok yattık ve battık. Fakat yattığımız yerden kalktığımız gibi battığımız yerden de kalkacağız, inan buna. Çünkü inançtır insanı kandıran. Yine de bunların hiçbirisi ikimize ait değil, ikimize ait olan esas gerçeklik "Hani"dir, geçmişimizdir. Ben buraya kadar ne demişsem bana inanma. İkimize ait olan tek şey seninle beraber söylediğimiz "Hani"ler olabilir. Çünkü hayat zevklerden acılar çıkarılınca geride kalanlardır. Bizim elimizde ise sadece "Hani"miz kaldı.

Sonra biraz sustuk, biraz daha sustuk, tamamen sustuk. Konuşacak mıydık daha? Biraz hayatı dinledik, baktık diğerleri ne diyor. Tamamen kargaşa. anlaşılmaz sözcük kalabalıkları. Eh, tabii düzensizlikler arasında düzen bulmak öğretildi bize. Bu kaosta bile bir ritm bulduk. Arkadan hayatın diğer sesleri yükseldi, Biz ise kaybolmuşlardandık. Ne zaman kendimizi bulabilmiştik ki? Arayan bulurdu oysaki, aramayı seçmemiştik. Seçmemeyi seçmek istemiştik. "Hani" nerede kaldı seçmemeyi seçtiklerimiz?

Aklımda bir şey var sana söylemek istediğim. Eğer burayı okursan -ki bu artık imkansız bir ihtimal- bu "Hani" kitabı senle görkemli bir geçmiş olarak kalsın ikimiz arasında.

Cenin. Boynun oluşma safhası. Bir sevgilinin elinin şeklini alırcasına. Rahimden çıkış. Bir evde kendini buluş. Büyütülüş. Birkaç monoton hayat meşgalesiyle karşılaşış. Eve dönünce boynuna sarılış. "Hani" kitabına inceleme yazış.

Güvendiğim tek şey sensin, bir de kapının kilidi. Fakat ben anahtarı çoktan kaybettim.
87 syf.
"BEKLİYORSUN DA BEKLENİLMEYE DEĞER MİSİN? "


Vazgeçebilecek misin maskelerinden?
Hepsini çıkardığında utanmadan, dimdik durabilecek misin?
Temiz misin mesela?
Pırıl pırıl mı için?
Ya da kirli misin?

"Her şey boş, olanaksız zaten.."
O da.
Sen de.
Çaba da.
Arzu da.
Ömrü olan, zamanla ölçülebilen her şey.

Sonra o.
İşte o..
O bendeyse, sol yanımdaysa, orada, uzaklarda aradığım ne?

İşte o..
Peki kim o?
Çıkarsızca seni isteyen mi?
Kendisini sende bulan mı?
Seni senden daha net gören mi?
Her şeye rağmen gelen mi?

Korumalısın onu, saklamalısın. Temiz tutmalısın. Gerekirse başka bir dünya kurmalısın yaşatmak için. Merkezine de onu koymalısın.

Çünkü belki de, kendini en net, en sahici gördüğün yer, onun gözleridir.
Senden gerçek seni isteyen, ya da sana gerçek seni sunacak olan odur.

Kendin olmak, kendin olarak sevmek, kendin olarak yaşamak, kendin olarak özlemek, kendi olanı özlemek..

Peki o kadar kolay mı ; "Ben ben!!" diye çırpınırken içimiz avaz avaz, perdenin ardındakine dokunmak?

Sonra, mümkün olmayan her şeyi mümkün kılan bir yanılmaysa eğer, ya da tam tersiyse ; mümkün olan her şeyi mümkün olmayandan biz ayırabildik diye mümkün kıldıysak?

Sevdin.
Bekledin de, içinde, belki de en çok sen olan seni büyüterek..
Ve çıkıp geldi, tanıdığı sana. Seni sana getirdi belki de gelirken. Peki ne buldu geldiğinde?
Sendeki mi daha çok o'ydu, yoksa ondaki mi daha çok sendin?

Hayatının anlamı, senin en derininde. Mermeri delen damlalar gibi, mütemadiyen bekledikten sonra gelecek. En derininde karşılacaksın kendinle. Ama büyük ihtimalle tanıyamayacak kadar yabancı bulacaksın onu.

Ne kadar sen olabileceksin? Uzak kalabilecek misin sahteciliklerden?

Küçülüp yok olmak gerekir var olmak için. Güzel olanı ağırlamak için güzel olmak gerekir. Çünkü dönüp dolaşıp bulacağın kendindir aslında. Özgürlüğün tek yolu, buradan geçer.

O gitmesin diye,
Susmasın diye,
Hırçınlaşmasın diye,
Güçlü olmak,
Direnmek,
Korumak,
İnanmak zorundasın.

Kimseyi kendin yapamazsın ve kimseden katmadan kendine, kendin olmalısın.
Anlamalısın..
Sen ne kadar seversen, o, o kadar, o olacak çünkü.

Beklediğin, tam vazgeçtiğin an gelir derler. Belki de vazgeçmek, sadece kendin olmaktır, bir maske takma ihtiyacı hissetmeden. Kendin olduğun için dönüşü hak edersin aslında.

Sorgulamak lazım.
Hep değişen hayatımıza inat, hiç değişmeyen hayaller iliştirmişsek yakamıza, ikisini birbirine uydurmak için çırpınıp durmuşsak, artık anlamamız lazım.
Gerçek nedir?
Hayal ne?

"İnsan, kendi gerçeğini kendisi yapan gerçektir." diyor Oruç Aruoba. Her cümlesinde durup düşünmeden geçemiyorsunuz.

"Felsefe, kişinin baş edemediğiyle boğuşmasıdır." diyor. Kafanız karışıyor okurken, acaba tam olarak anladığımı mı demek istedi, diye.

Kısa ama fevkalade lezzetli bir kitap okudum. Şiir ve nesir arası. Bir şeylerin yerini değiştirdim zihnimde. Onu oradan alıp başka bir yere koydum, diğerini başka bir yere.

Fiile geçirilen her şey durağanlığa karşı bir direniştir diye düşünerek, aslında yazmanın nasıl özel bir güç olduğunu, bir kere daha anladım okurken.

Bıraktığı tatlı zihin yorgunluğunu seveceksiniz.

Keyifli okumalar.. :)
232 syf.
·3 günde·9/10
Sevdiğiniz kişi için, sadece sizin cümlelerinizden oluşan bir defter tuttunuz mu hiç? Sevdiğiniz kişiye defter tutmadıysanız size bir sorum yok; fakat defter tutan arkadaşlar, siz tuttuğunuz o defteri sevdiğiniz kişiye verebildiniz mi?

Ya da asla okutmayacağınızı bile bile bir kişiye ruhunuzu gösteren mektuplar yazdınız mı?

Ben mi? Ben yaptım arkadaşlar. Hem 1 yıl boyunca, sevdiğim kişiye tarihler atarak onu her gördüğüm anı ve hissettiklerimi bir deftere yazdım hem de o defteri asla ilgili kişiye veremedim. Tabii benim için defter yazan bir kişi de oldu; ama bu eylemin öznesi ve en değerli parçası elbette defteri yazan kişidir. Neticede ise, psikolojik yükü ve duygusal yönü çok ağır basan, ölene kadar saklamayı düşündüğüm, ilerleyen yaşlarımda açıp okumak istediğim her iki defteri de maalesef evlendiğim zaman çöpe atmak zorunda kaldım.

İşte yazarımız Oruç Aruoba da sevdiği kişiye bir takım "mektup"lar yazarak bir defter tutmaya başlıyor. Kitabımız bu defterden ve diğer devam defterinin birleştirilmesinden oluşan üç bölümlük bir eser.

İlk bölüm, "Önce" isimli, sevgiliden önce yazılan yazılardan oluşan bölüm.

İkinci bölüm asıl bölüm olan “İlişki Defteri.” Bu bölümde ilişkilere dair ne ararsanız içerisinde bulabilirsiniz.

Üçüncü ve son bölüm ise, "Sonra" isimli sevgiliden ayrıldıktan sonra yazılan yazılardan oluşan bölüm.

Yazarımız defter tutma eylemini kitabın daha ilk paragrafında şu şekilde mantıklı bir zemine oturtuyor ve dolayısıyla gerekçelendiriyor:

"Her içtenlik çabası, gidiyor, dolambaçlı ilişkilerimizde kurduğumuz sahteliklere çarpıyor - sana bunun için yazmağa çalışıyorum (konuşmalar herzaman sahteliğe, yapmacıklığa, çünkü geçiciliğe açıktır; oysa yazı kalır). Daha önce başlamıştım; farklı bir anlamda sürdürüyorum bu 'mektup'u."

Kitabın konusu her ne kadar Oruç Aruoba'nın sevgilisi ile ilgili yazdığı 'mektup'larmış gibi görünse de yazar, yaşamış olduğu ilişkiden yola çıkarak tüm ilişkilere yönelik etkileyici ve yerinde tespitler yapıyor. Bunu yaparken şairane bir üslup kullanarak her sayfasında sizi düşünmeye sevk ediyor. Zaten yazarın bir filozof olduğunu da göz önünde bulundurursak, filozof bir kişinin şairane bir üslup kullanmasının ne kadar değerli olduğunu tahmin edebiliriz.

Ayrıca yazar kitapta defalarca okuyucuya “Ey okur” diyerek sesleniyor. Bu sebeple okurken kendinizi kitabın içerisinde üçüncü bir kişi olarak hissediyorsunuz. Yazar böyle yapınca siz de orada durup düşünmeye başlıyorsunuz. Benim ilişkimde veya ilişkilerimde de bunlar bunlar yaşandı mı diye düşünmeye başlıyorsunuz. İşte böyle aktif bir katılım içinde olmak çok daha verimli bir okuma sağlıyor.

Biraz da yazardan bahsetmek gerekirse, Oruç Aruoba'nın okuduğum ilk kitabı olmasına karşın kendisi hakkında oldukça olumlu izlenimler elde ettim. Kelimelerle adeta bir oyuncak gibi oynayabilmesi, bazı kelimeleri eğip bükerek hiç akla gelmeyecek anlamlara varması gerçekten muazzamdı. Nasıl oluyor da coğrafyamızda yaşayan bu kaliteli yazarlardan bihaber şekilde hayatımızı sürdürüyoruz, anlayamıyorum.

Özeleştiri yaparak daha doğru soruyu kendime sormam gerekirse, nasıl oluyor da hiç tanımadığım Oruç Aruoba hakkında kafamın içerisinde olumsuz bir önyargı taşıyabiliyorum. Bu konu gerçekten sosyolojik olarak araştırılması gereken bir konu. Emin olun, birçoğumuzun kafasında birçok yazarla ilgili o yazarı hiç okumamamıza rağmen olumsuz yargılar mevcut. Nasıl gerçekleşiyor bu durum inanın bilmiyorum; ama kafamızın içerisinde parçalamamız gereken daha çok atom var...

Herkese keyifli ve önyargısız okumalar dilerim.
232 syf.
·9/10
Bir gün birisi çıkar karşınıza. Öyle sıradan birisi değil, tüm dengenizi altüst edecek birisi.
Size “aradığım aşkı buldum. Zeusun benden ayırdığı eksik parçam tamamlandı” dedirtecek birisi. O da size karşı aynı hisleri duyuyorsa BİNGO :)

Artık tüm aklınız, dikkatiniz hep onun üstündedir. Yanınızda değilken bile bir şeyler yaparken her an yanınızdaymış gibi hissedersiniz.
Aranızda ne güvensizliğe yer vardır, ne de yalanlara. Her anınız “acaba şu an beni düşünüyor mudur?” diyerek geçmeye başlamıştır.
Ne kadar değerlidir siz bir şey demeden sizi anlaması;
Size içini açması;
Her an sizi özlemesi;
Sizi özel hissettirmesi;

Gel zaman git zaman bir süre geçer, cicim ayları bitmiştir. Artık birbirinizi daha iyi tanıyorsunuzdur.
Artık ilişkinin başındaki gibi değildir bazı şeyler. Sorgulamalar huzursuz etmeye başlar.
“Bana güvenmiyorsun”, “beni eskisi gibi sevmiyorsun” gibi ifadelerle tatsızlıklar artar.
İlişkinin başındaki tatlı suskunluklar yerini felaket öncesi sessizliğe bırakmıştır sanki.
Arada çıtırdamalar başlar. Güven duygusu sarsılır. Artık “bana hiç yalan söylemez, asla ihanet etmez” sözleri yerini “benim yerimi başkası mı aldı”lara bırakır.
İlişkide yalanlar artar ve her yalan ilişkideki çatlakları biraz daha büyütür.

“Yalan, ilişkide, bir çentik açar - şöyle düşün: Bir yük taşıyan bir nesnede; diyelim, balkon çiçekliğini tutan askılı bir kolda, bir çentik oluşursa, taşıdığı ağırlıktan dolayı, dokusu yavaş yavaş yırtılmağa, yarılmağa başlar - gide­rek, tamamiyle kopabilir...
Yalan, çünkü, zaten kendi kendini çoğaltan, çağaltmak zorunda olan birşeydir : her yalanını gizlemek için, yeni, ek yalanlar söylemek zorunda kalırsın - bunun yarataca­ğı zedelenmeler, gedikler de, işte, öyle, sürüp gider, ve so­nunda bütün yapıyı yıkacak boyutlara varabilir.
Yalan ilişkiyi koparır, sonunda-“ s.176

Ve böyle böyle soğumaya başlar ilişki.
Ne siz bir şey yapabilirsiniz ne de karşınızdaki. Varılabilen tek karar “ara vermek” olur - oysa biliyorsunuzdur ara verdikten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını.-
Ara vermek çatırtıları daha da derinleştirir, aranızda uçurumlar açar. Artık geçilmesi mümkün olmayan uçurumlar. Ve bir taraf diğerini atar o uçurumdan aşağı. Bitirir ilişkiyi çeker gider.
Ne üzücü değil mi? Keşke her şey en baştaki gibi kalabilseydi dersiniz. Ne oldu da böyle olduk? Ne sebep oldu bu ayrılığa? Cevap bulamazsınız.
Daha önce söylediği her sözü düşünmeye başlarsınız. Kendi hatalarınızı görmeye.
Artık pişmanlık duygusu yakanızı bırakmaz. Sevdiğinizi anlarsınız. “Keşke böyle demeseydim”, “keşke şunu şöyle yapmasaydım”lar hep kafanızda dolanır.
Ama nafile giden gitmiştir. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz bunun farkındasınızdır.
Okumayacağını bile bile günlük yazarsınız siz de belki Aruoba gibi. Tüm pişmanlıklarınızı, tüm güzel anılarınızı yazdığınız bir günlük. İlişkiden geriye de size bu günlükteki anılar kalır çünkü artık o yoktur ve hiç dönmeyecek.

Genellemeler genellikle yanlıştır ama yine de bir genelleme yapacak olursak - ilgisi azalan çoğu zaman erkek olur. Ve buna üzülen, kırılansa kadın.
Hani bir söze vardır ya;
“Kadın, hiç gitmeyecekmiş gibi sever; ama yeri gelir, hiç sevmemiş gibi gider.”
Giden bir kadın ve geride pişman bir adam...

Bu neydi şimdi derseniz de bu kitabın özeti :D

Oruç Aruoba bu kitabında ilişkinin evrelerini kendi üzerinden, fakat tüm ilişkilerin evrelerini kapsayacak şekilde anlatıyor. Kitabın ilk bölümü
“Önce” ilişkinin nasıl başladığını
“İlişki defteri” gelişmeyi
ve en son olarak da “Sonra” sonucu yani ayrılığı anlatıyor.
Oruç Aruoba’nın diğer kitaplarında olduğu gibi burada da söz oyunlarıyla anlatıyor olayları - ki çok da güzel yapıyor bunu-

Tavsiye eder miyim evet ederim. Sevgilisi olan olmayan herkese. Belki;
Sevgilisi olanlar okuyup ders çıkarıp yersiz çatırdamalar yaratmaz,
Sevgilisi olmayanlar da “bu nedir arkadaş iyi ki sevgilim yok” diyerek “bekarlık sultanlıktır” ilkesine daha da sadık kalır eheheh.

Buraya kadar okuduysanız Sevgili Okur seviliyorsunuz. :))))

~Sağlıcakla kalın.~
88 syf.
·2 günde·10/10
Bir alıntısını görüp ‘Beni anlatıyor’ diyerek başladığım ilk Oruç Aruoba kitabı.


Kitap 3 bölümden oluşuyor ve birinci bölümü okumak yazarın kendine has yazım tarzından ötürü biraz zor.
Ama pes etmeden ikinci bölüme geçin, işte her şey orada başlıyor.
Hâni...
Her okuduğunuzda ‘Evet bu benim hayatım, burayı ben yazmış olabilir miyim’ gibi değişik duygu seli sizi kaplayacak.
Vesveselerden uzak, net, handikapsız, bir solukta ve en az iki kez okunacak kitap listemdedir kesinlikle.

Şiirsi felsefik tarzıyla ilk tanışmamız ılımlı, ruhu şâd olsun...
136 syf.
·Puan vermedi
Özlemek, görmektir..
Özlemek, istemektir..
Özlemek, dayanmaktır..
Özlemek, onun yerine de düşünmektir..
Özlemek, her şeydir..
Özlemek, yok oluştur..
Özlemek, boşluktur..
Özlemek, yoldur..
Özlemek, belirsizdir..
Özlemek, yakıcıdır..
Özlemek, yalnızlıktır..
Özlem, acıdır..
Özlem, güzel acıdır..
Özlem, hüzündür..
Özlem, zamandır..
‘Özlemek, zamansız..’
Özlem, dilektir..


Özlem, var ile yok arası..
Özlem, geçmiş ile gelecek..
Özlem, özlenen ses..
Özlem, duygu..
Özlem, mutlu acı..
Özlem, uzak..
Özlem, yakın..
Özlem, uzaklıklardan gelen neşe..
Özlem, paylaşılmayan..

Özlem, sen..


Ne mutlu özlem çekene!
136 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Özlemek; bir şeyi veya bir kimseyi görmeyi, kavuşmayı istemek anlamına geliyormuş kelime olarak, peki sizce özlem nedir?

Bir çoğunuzun bu konuda ne düşündüğünü bilemem ancak bana göre özlem duygusu ya da kavramı (ne diyorsanız işte) en asil, en zor ve en kapsamlı duygudur. Hemen hemen her duygunun kökünde özlem yer alır. Mutluluk, sevgi, acı, öfke, üzüntü, yalnızlık... Özlem çekmek her şeye karşı olabilir; uzaklardaki bir insan, artık hayatta olmayan bir dost, elinden kaybettiğin her şey ya da hayata karşı bir umut...

Niçin yaşarız ki? Doğduğumuzda yaşama özlemiyle hayata tutunuruz. Kimimiz tutunamaz... Büyürüz, gelişiriz iyi ya da kötü bir hayatımız olur. Ancak o hep daha güzeline, daha ilerisine karşın bir özlemimiz vardır. Özlemek hayatımızın her alanında vardır. Her zaman da olacaktır... Bizi hayatta tutan özlemdir... Hayatı batırırız, en diplere düşeriz; kimimiz o özlemi yitirir ve hayatına son verir. Kimimiz ise o özlemi güçlendirip daha sıkı sıkıya tutunur hayata. Belki yeniden batar, belki de hayata tutunur. O hayata tutunmak için, o güzel günleri bir kez olsun görelim diye özlemle yaşarız. Özlemek biz yaşamımız boyunca vardır ve özlemek bittiğinde hayat diye bir şeyimiz kalmaz...

Özlemek acıdır, zordur. Kimisi hafiftir, kimisi de ağırdır özlemlerin. Kimisi öyle yoğundur ki tüm insanlığı kıskanacak kadar olursun. Kimisi yalnızlığı kabul ettirir, kimisi alışmayı... Kimisi giderek çoğalır, kimisi yok olana kadar azalır. Kimisi değişime sebep olur, kimisi aynı durduğun yerde bırakır. Ama şu kaçınılmaz bir gerçektir ki hepimiz bir şeylere özlem çekeriz..

Özlem, ne yapacağını bilememektir...

Oruç Aruoba'nın bu insani ve ruhani duyguları ve kavramları kelime oyunlarıyla rehberlik etmesini seviyorum. Bu eserinde de iki farklı konuyu ele alarak düşüncelerini anlaşılır bir şekilde aktarmış. Özlem çekene rehberlik ve tavşan yetiştirme üzerine iki konu var. Özlem kavramı bana daha çok hitap ettiği için beni çelen kısım orasıydı maalesef. Ancak tavşan besleme üzerine düşünce cümleleri de kendi kalitesini kanıtlayacak derecede.

Yazarımızın üslubu ve dili çok değişik. Kimisi şiir diye kabul ediyor, kimisi düşünce yazısı diye. Ki bence eserleri daha çok düşünce yazılarına giriyor. Değişik olması kötü bir şey değil çünkü düşüncelerini ifade ederken net ve açık bir şekilde okuyucuya aktarabiliyor.

Konusu herkesi çekmeyebilir evet, ancak her okurun en az bir kez olsun Oruç Aruoba'nın eserleri ile tanışmasını dilerim. Şahsen sevdiğim düşünürlerden biridir.

Okuyun, siz de iç dünyanızı tanıyın...
88 syf.
·2 günde·Puan vermedi
NOT : Kitabı okumaya karar verdiyseniz , hayatınızın anlamının yalnızca aşktan ibaret olmadığını bilerek okuyun.

NOT : Hayatınızın anlamının ne/neler olduğunu en çok neye/nelere ihtiyacınız olduğunu belirlemeden okumamanız sizin yararınıza olacaktır.

Bazı anlar vardır 2-0 yenik başlar insan. Bu sefer yenilgiyle başlayan bu kitaptı. Golleri atanlar : alışık olunmayan bir şiir biçimi ve sırf sayfa sayısını çok göstermek için israf edilmesi.
Bahsedilen konular ve bahsedilme biçimi kesinlikle hak verilen ve okunması gereken bölümler. Fakat kitabı yalnizca aşık olduğunuz kişiye göre düşünmemeniz bakış açınızı daha geniş tutmaya fayda sağlayacaktır. Hayatınızın anlamının ne olduğunu düşünün huzur olabilir , anneniz olabilir , mutluluk olabilir vs. Bu size bağlı. Fakat kitabın sonunu anlayamadım. Sanki dolu kitap olsun diye şiir , felsefe , gerçek ve hayalle ilgili sözler vardı. Bence gereksiz bir son olmuş. Eminim yazara göre mantıklı bir sebebi vardır umarım maddi yönden bir sebep değildir. Okumazsanız pek bir şey kaybedeceğinizi düşünmüyorum ama tabi ki okumak isteyenler için de keyifli okumalar dilerim...
228 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
"Uçurumun karşılıklı iki yakasından, aynı anda, atlamak; dibi boylarken de, ortada, bir kısa an, el ele tutuşmak…

Kim bilir, belki de her ilişki, zaten, böyledir..."

Böyle midir?
Değil midir?
Ne şekilde tanımlanır bir ilişki ya da tanımlanabilir mi? Bir çerçeve içine koyulup karşısına geçerek bu işin olayı budur, izleyin, görün, feyzalın ya da aynısını uygulayın/uygulamayın denilebilir mi? Büyük bir ihtimal denilemez ama bazı temel kurallarının olduğu da su götürmez bir gerçek bunu kabul etmek gerek. Mutlaka ortak yanları var ilişkilerin yoksa hepimiz aynı şarkılarda benzer hislerle o dalıp gitmeleri yaşayamazdık değil mi?

Kitap bana göre, tam anlamıyla, yolda yürürken, metroda giderken, otobüs beklerken ya da dalıp gitmişken insanın kafasının içinde beliren monologlarından oluşuyor (belki de sadece benim için geçerli bir durumdur bilemiyorum). Felsefeyle ilgilenen birinin, sıradan sayılabilecek cümleleri normal bir insana göre ne kadar irdeleyebileceğini, o kelime denizinin içinden ne kadar anlam çıkarabileceğini az çok tahmin edebilir haldeyken bu kitapta tam anlamıyla görebilir hale geldim. İlişkiyi oluşturan; aşk, sevgi, tutku, kıymet verme, güven gibi kapsamlı konuları felsefik açıdan ele alırken bir açıdan tümevarım mantığı kullanıyor aslında Oruç Aruoba. İkili ilişkilerin yeterince zorlu bir nefes alışverişi varken bir de işin içine felsefik açıdan yaklaşan bir insan dahil olduğunda iyice çetrefilli bir hale gelmiş gibi görünüyor olabilir başta. Oruç Aruoba’nın dili ilk seferde biraz karışık da gelebilir, hatta kitabı açıp okumaya başladığınızda “Allah aşkına sen ne diyorsun Aruoba?” tepkisini bile gösterebilirsiniz, çok normal. Ama onun cümlelerini, tıpkı düşünce yapısında olduğu gibi, ince işlenmiş bir halde ele almak gerekiyor kanımca. Tarzının garipsenme aşaması sona erdikten sonra alışılmışın içinde çok anlamlı aforizmalarla karşılıyor bizi.

Kitap, Aruoba tarafından:

I.Önce

II. İlişki Defteri

III. Sonra

olmak üzere üç bölüme ayrılmış. İsim vermeden, özel diyalogları gizleyerek ama bir o kadar da derine inerek, bu iki çizginin sınırını tam ayarında tutturarak, bir ilişkinin aşamalarını defter haline getirmiş, bir nevi herkesin yaptığı gibi içindekileri yazıya dökmüş. Gerçek bir hikaye mi yoksa hayal ürünü mü olduğunu da okuyucuya bırakmış. Sayfaların sonlarında çoğunun şiirlerden oluştuğu alıntıları da tamamlayıcı unsur olarak ayrı bir keyif vermiş kitaba. Her sayfasında durup sorgulama yaparak ilerlediğim için kitabın sayfa sayısı ve yazılış biçimine göre uzun sayılabilecek bir zaman diliminde bitirdim ben kitabı ama büyük bir keyif alarak okuduğum kesin.

Yazar aynı zamanda Türkçe’nin o çok bilinen ve benim de aynı şekilde çok sevdiğim çifteanlam zenginliğini de ustalıkla kullanmış. Kelimelerin gücünü zaten biliyorum ama bu kitap bana şunu düşündürdü: İkili ilişkilerde karşılıklı kurulan cümleler, sorulan sorularda kelimeleri bu kadar irdelemek ne kadar sağlıklı? İlişkiyi iyi ya da kötü yönde bu denli sorgulamak olumsuz bir etki yaratır mı acaba? Hani bazen akışına bırak, çok sorgulama deriz ya, mutluluk üç maymun oyununda misali. Bu kadar düşünmek mi mutsuz ediyor acaba insanı? Ben bu yolda yürüyen biri olarak kitabı okurken ciddi anlamda bunları sorgulama ihtiyacı duydum ama Oruç Aruoba bunun tam tersini düşünerek itirafta bulunuyor: “ Bu sorunla, düşündükçe, baş edemeyecektik, galiba --- ilişkimizin ‘düşüncesiz’ce yürütülmesi de, benim için, kabul edilebilir bir şey değildi---“ Tabii bu durum yine kişisel olduğundan, gerisi sizin yorumunuza ve bakış açınıza bağlı, ne de olsa ilişki denilen şeyin başı parantez ucu açık.

Biraz şiir, biraz aforizma ve tabiki felsefe içeren, “Bir olabilmek, biz olabilmek”ten bahseden bu kitaba, ben de kitabın ruh ikizi olabilecek bir şarkıyla eşlik ediyorum:

~Sonra kuşlar gitti anladım dünya yorgun, sen yorgun
Tortusu kalmış eski bir korkunun
Görmedik, duymadık, demedik bunlar kötü
Biz var mıydık, aşk var mıydı?

*https://youtu.be/eCGcC9k7tvw
232 syf.
·12 günde·9/10
Okuduğum kitap bittiğinde genel olarak bir hüzün kaplar içimi. Neden bilmiyorum ama saniyelerce o kitaba dokunur, bakar, hatta koklarım.

Sanki kitap ile olan ilişkimin sonuna gelmiş gibi...

Onu özleyeceğim gibi...

Daha çok ağlayacağım gibi...

Bu kitabı okurken bu hissim sanırım biraz daha ötede oldu. Oruç abi yine döktürmüş. Genellikle edebi yönüne bakarım eserlerin. İmla hataları, noktalama işaretleri dikkatimi çeker ama bu eserde ne imla hatalarına takıldım ne de noktalama işaretlerine. Dağıldım gittim içinde.

'İlişki'yi ele almış Oruç abi. Sitemleriyle, güzellemeleriyle, ayrılıklarıyla... Her insanın kendini bulabileceği bir eser bu vesile ile. "Aaa sanki beni ve ilişkimi (geçmiş / gelecek) ele almış!.." diyeceğinizden hiç şüphem yok okurken.

Okuyun, ya sevdiğinize daha çok bağlanırsınız, ya da iyice uzaklaşırsınız ondan. Durun korkmayın... Size sevdiğinizin kıymetini daha da bildirecek tarzda aslında.

Şiddetle tavsiye ederim. Her şeyin yasak olduğu şu günlerde, evlerinizde yeni bir dünyayı (kendi dünyanızı) bu eserle kurabilirsiniz.

Saygılarımla...

Yazarın biyografisi

Adı:
Oruç Aruoba
Unvan:
Felsefeci, Şair, Yazar
Doğum:
Karamürsel, Kocaeli, Türkiye, 14 Temmuz 1948
Ölüm:
31 Mayıs 2020
Ortaöğrenimini Ankara TED Kolejinde tamamladıktan sonra, Hacettepe Üniversitesine devam eden Aruoba, psikoloji bölümünden lisans ve yüksek lisansını aldı. Yine aynı üniversitede felsefe bilim uzmanı oldu. 1972 ve 1983 yılları arasında öğretim üyesi olarak görev yapan yazar, felsefe bölümünde doktorasını da tamamladı.

Aruoaba, 1976 yılında başlamak üzere bir yıl süreyle Almanyadaki Tübingen Üniversitesinde felsefe semineri üyeliği yaptı. Ayrıca 1981de Yeni Zelandaya giden yazar, Victoria Üniversitesinde konuk öğrenim üyeliğinde bulundu. 1983 yılında akademisyen olarak çalışmayı bırakıp üniversiteyle ilişiğini kesti. Bu dönemde İstanbul'a yerleşti ve çeşitli basın organlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyeliği ve yayın danışmanlığı yaptı. Ağırlıklı olarak yazı ve çeviri işleriyle uğraşan Aruoba'nın çalışmaları saygın edebiyat dergilerinde yer aldı.

Akademisyen olarak başladığı kariyerine yazar ve çevirmen olarak devam etmiş, edebiyata ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuştur. Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli düşünürlerden biridir. Hume, Rilke, Wittgenstein, Nietzsche, Von Hentig, Başo ve Celanın eserlerini Türkçeye çevirerek literatüre kazandırmıştır. Özgün ve yalın bir stille yazdığı haiku tarzındaki şiirleri yediden yetmişe bir çok okuyucuya ulaşmış ve sevilmiştir. Aruoba, aforizmalara dayalı felsefi metinleri oldukça başarılı bir biçimde kaleme almış ve Türkiye'nin Nietzschesi olarak anılmıştır.

Epistemoloji, etik, Hume, Kant, Kierkegaard, Nietzsche, Marx, Heidegger ve Wittgenstein konuları üzerine çalışmalar gerçekleştiren Aruoba, bu çalışmalarına günümüzde devam etmekteydi. Özellikle şiir sanatına yönelmiş ve Heidegger’in şiire yaklaşımını; “Ona göre insanın temel sözü şiirdir. Çünkü insan yaşayan, dünyanın içinde olan, diğer insanlarla ilişkisini dil aracılığıyla kuran varlıktır. İnsanın bütün etkinliklerinde yer alan, içinde yaşadığı dil ile (tarihsel olarak da) içinde yaşadığı varoluş arasında kurduğu temel anlam ilişkisi, şiirde ortaya çıkar. İnsanın bilinen bütün tarihi boyunca çeşitli biçimlerde görülen “şiir” adı verilen dilsel kuruluşlar, bu temel ilişkiyi ortaya koymaya (dile getirmeye) çalışan insan yöneliminin ürünleridir. Heidegger de buna ulaşmaya, (anlamlandırmaya, yorumlamaya) insanın dünya ile ve diğer insarlarla olan ilişkisini ilk biçimiyle yeniden kavramaya çalışır.” sözleriyle açıklamıştır.

Aruoba, Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rainer Maria Rilke, Von Hentig, Paul Celan ve Matsuo Bashō gibi düşünür, yazar ve şairlerin eserlerini de Türkçeye kazandırmıştır. Bir dönem Açık Radyoda Filozof Dedikoduları isimli programı da hazırlayıp sunan Aruoba, Wittengstein'ın eserlerini Türkçeye ilk çeviren kişi olarak da bilinmektedir. Aynı zamanda Aruoba, Japon edebiyatı kökenli bir şiir türü olan haiku’nun, Türk edebiyatındaki temsilcilerinden de biridir. Yazar, Nietzsche’nin “Antichrist” eserini de Almanca’dan Türkçe’ye kazandırmıştır

Felsefe Sanat Bilim Derneği’nin her yıl düzenlediği “Assos’ta Felsefe” etkinliklerine konuşmacı olarak katılan yazar, “Felsefenin Hayvanına Ne Oldu?”, “Bilim ve Din” gibi birçok başlıkta sunumlar gerçekleştirmektedir. Ayrıca, Füsun Akatlı Kültür ve Sanat Ödülü etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen sempozyuma da konuşmacı olarak katılmıştır.

Oruç Aruoba, 2006 ve 2011 yıllarında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü yarışmasında Füsun Akatlı, Ahmet Cemâl, Doğan Hızlan, Nüket Esen, Orhan Koçak, Nilüfer Kuyaş ve Emin Özdemir ile birlikte seçici kurulda yer almıştır.

Aruoba’nın şiirlerinde kullandığı üslup ve noktalama işaretlerinin edebiyat kurallarının dışında olmasına rağmen bu durum akademik çevrelerce sanatçının üslubu olarak değerlendirmiştir.

ESERLERİ

Tümceler, Bir Yerlerden Bir Zamanlar, 1990, Metis Yayınları
De ki İşte, 1990, Metis Yayınları
Yürüme, 1992, Metis Yayınları
Hani, 1993, Metis Yayınları
Ol/An, 1994, şiir, Metis Yayınları
Kesik Esin/tiler, 1994, şiir, Metis Yayınları
Geç Gelen Ağıtlar, 1994, şiir, Metis Yayınları
Sayıklamalar, 1994, şiir, Metis Yayınları
Uzak, 1995, Metis Yayınları
Yakın, 1997,Metis Yayınları
Ne Ki Hiç, 1997, haikular, Varlık Yayınları
İle, 1998, Metis Yayınları
Çengelköy Defteri, 2001, Metis Yayınları
Zilif, 2002, Sel Yayınları
Doğançay’ın Çınarları, 2004, şiir, Metis Yayınları
Benlik, 2005, Metis Yayınları
Meşe Fısıltıları 2007, Metis Yayınları
David Hume’un Bilgi Görüşünde Kesinlik, 1974
Nesnenin Bağlantısallığı (Hume – Kant- Wittgenstein), 1979
A Short Note on the Selby-Bigge Hume, Tebliğ, Edinburgh, 1976
The Hume Kant Read, Tebliğ, Marburg, 1988

Yazar istatistikleri

  • 1.504 okur beğendi.
  • 7,1bin okur okudu.
  • 204 okur okuyor.
  • 4.508 okur okuyacak.
  • 60 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları