Oya Baydar

Oya Baydar

Yazar
8.1/10
628 Kişi
·
1.860
Okunma
·
189
Beğeni
·
7932
Gösterim
Adı:
Oya Baydar
Unvan:
Türk yazar, sosyolog, köşe yazarı
Doğum:
İstanbul, 1 Ocak 1940
Oya Bardar (1940, İstanbul), Türk yazar, sosyolog. Uzun zaman sosyalist siyasetin içerisinde yer almıştır. T24 internet gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nde okudu. Lise öğrencisi iken Fransız yazar Françoise Sagan’dan etkilenerek ilk romanını yayımladı. Lise son sınıfta iken yazdığı Allah Çocukları Unuttu adlı gençlik romanını hem Hürriyet gazetesinde tefrika oldu hem de kitap olarak yayımlandı. Bu roman yüzünden neredeyse okuldan atılıyordu. Lise yıllarında yazdığı ilk romanlarından sonra yazmaya ara verdi, uzun zaman siyasetle uğraştı, olgunluk çağında yeniden edebiyata döndü.

1964'te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi ve bu bölüme asistan olarak girdi. "Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler olayı protesto için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay ilk üniversite işgali eylemi oldu. Baydar, daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesi'nde asistanlık yaptı.

1971'deki 12 Mart Darbesi sırasında, Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) üyesi olarak, sosyalist kimliği nedeniyle tutuklandı ve üniversiteden ayrıldı. 1972-1974 arasında Yeni Ortam, 1976-1979 arasında Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu. Sosyalist yazar, araştırmacı ve eylem kadını olarak tanındı.

12 Eylül Darbesi sırasında yurtdışına çıktı ve 12 yıl boyunca Almanya'da sürgünde kaldı. Burada, sosyalist sistemin çöküş sürecini yakından yaşadı. Bu süreci 1991’de yayımladığı Elveda Alyoşa adlı öykü kitabında anlattı.

1992’de Türkiye’ye döndü. Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan İstanbul Ansiklopedis'nde redaktör ve Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra ardı ardına yayınladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı ve sevilen bir yazar oldu.

Ödülleri


Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı
Kedi Mektupları ile 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü
Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü
Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Hiçbir Yere Dönüş ile 2011 Akdeniz Kültür Ödülü
Sadece bu dünyanın değişmesini istiyorum. Zulüm, açlık, savaş olmasın; kimse kimseyi ezmesin, sömürmesin; senin, benim hakkımız olan şeylere herkesin de hakkı olsun istiyorum.
-Bende biliyorum anne. Çocuklar aç kalmasın, bütün çocukların oyuncakları olsun, babaları öldürülmesin, hapse girmesin istiyorsunuz.
272 syf.
·13 günde
Şu günlerde yaşadığımız Covid-19 Pandemisi, insanlığın doğaya ne kadar zarar verdiğini iyice ispatladı. Doğa biraz rahat nefes aldı. Salgının yoğun olduğu yerlerde sokağa çıkma yasağı ile trafiğin ve endüstrinin de azalmasından kanallar temizlendi, hava kirliliği azaldı. Şimdilik iyi yanı bunlar, sonradan ortaya çıkacak tıbbi atık kirliliğini saymazsak.

Ayrıca araştırmacılara göre virüsün sebebi de zaten insanoğlu:
"Tropik ormanları istila ettik. Vahşi yaşam alanlarını istila ettik. Buralarda bulunan ve insan türünden uzak şekilde evrimleşen çok sayıda bitki ve hayvanda bilinmeyen virüsler var. Yaşadıkları ağaçları kesiyoruz, onları kafeslere koyuyoruz, öldürüyoruz. Vahşi hayvan pazarlarında etlerini satıyoruz. Ekosistemleri bozuyoruz ve virüslerin doğal ev sahiplerini öldürünce onlar da yeni ev sahipleri aramaya başlıyor. Biz bu bilinmeyen virüslerin yeni yaşam alanları haline geliyoruz."

Dünyanın her yerinde çeşitli çevre felaketleri yaşanıyor, bunlardan bazen haberdar oluyoruz, bazen olmuyoruz. Bilmemiz istenildiği kadar bilgilendiriliyoruz. Yaşanmış olan çevre felaketleri doğal dengenin bozulmasına neden oluyor. Çevrenin kirlenmesi, ekosistemin dengesini bozarak küresel ısınmaya yol açıyor.

Dünyada sıcaklık artışının 2 dereceye ulaşması halinde eriyen buzulların deniz seviyesini yükselteceği, kıtaların bir kısmının sular altında kalacağı, tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin ciddi ölçüde etkileneceği öngörülüyor. Tüm bunlarla mücadelede bireysel önlemlerin yanında dünyayı yönetenlerin köklü eylem planı yapmasını ve uygulamasını gerektiriyor.

Kötümser konuşup şu günlerde sıkılan canınızı daha fazla sıkmak istemem ama dünyanın geleceği çok da parlak görünmüyor. İşte tam da bu noktada Oya Baydar olası bir ekolojik felakete dikkat çekmek için bir distopya yazmış. Farkındalık oluşturmak için güzel bir niyet.

İlerde beklenen felaketin çok daha çabuk geliştiği bir zamanda kurtulan bir kadın ile adam ve onlara yardım eden köpekli çocuklar. Yazar kitapta gündeme dair bir çok noktaya da satır aralarında değinmiş. Yönetimlerin halktan birçok durumu sakladığını ve gerekli önlemleri vaktinde alamadığını belirtmiş. Kitabı Istanbul Okuma Grubu seçtiği için geçtiğimiz aylarda okumuştum. Çok başarılı bulmadım. Tekrara düştüğü ve eksik kalan noktalar vardı. Aralara  sokuşturduğu bazı cümleleri de gereksiz buldum. Yine de farkındalık için okunabilir bir kitap.

Kitapta öne çıkan iki düşünce var. İlki, dünyada bugüne kadar çeşitli felaketler olmuştur ve insanoğlu ile yaşam yeniden başlamıştır. Bu felaketten sonra yine başlayacaktır.
İkincisi ise o felaketler bölgesel iken yaşanan bu felaket küresel ve artık dünyanın sonu...

Yazarın kitapla ilgili söyleşisi var ve oldukça faydalı. Buraya bırakıyorum. İzledikten sonra okuyup okumayacağınıza daha iyi karar verebilirsiniz.

 https://youtu.be/b_lFGrn4i8M

Keyifli okumalar...
438 syf.
·8 günde·8/10
Bu çok uzun bir yol, insanlık tarihinin başından beri devine devine günümüze ulaştı ve yürümeye devam ediyor. Nedir bu yürüyen? Devrim elbette! Her çağın devrimi ayrı, cephesi farklı, potansiyeli, sınırları, çıkarları, getirdikleri ve götürdükleri hepsi farklı. Bu yüzden belki de biz onun hep ihtimal halini sevdik.

Oya Baydar sosyalist bir aktivist aynı zamanda sosyolog. 12 Mart muhtırasında Tip ve Türkiye Öğretmen Sendikası (Tös) üyesi olduğu için tutuklanıp cezaevine gönderiliyor. 12 Eylül’den sonra da Almanya da 12 yıllık bir sürgün hayatı yaşıyor. Ülkemize döndükten sonra da ard arda yazmış olduğu romanları yayımlıyor. Okumuş olduğum roman 2001 Orhan Kemal roman armağanına sahip.

—spoiler olabilir, olmayabilir de bilmiyorum —

Siyasetten oldum olası hoşlanmıyorum fakat jeopolitik konumumuz gözönünde bulunduğunda siyasetten bir haber yaşayacak bir ülkede doğmadık maalesef. İster istemez hayatımızın her döneminde bulunduğunuz çevreler olsun, basın, yayın boğazımıza kadar siyasetin içindeyiz. Apolitik olamayacak kadar yoğun bir ülkede yaşıyoruz.

Oya hanım bu kitapta ülkemizin yakın tarihinde yaşanmış siyasi olayları geniş bir konjonktürle ele alıp romanlaştırmış. Bir nevi yakın dönem fotoğrafı çekmiş. 68 kuşağının deyim yerindeyse eski tüfeklerin, Sosyalist, Marksist akımların ülkede oluşturduğu hareketlilik, SSCB’de Sosyalizmin yükselişi ve çöküşü bunun ülkemizdeki etkileri, Kanlı 1 Mayıs kutlaması, Deniz’lerin, Eren’lerin idam edilişi, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül cuntası, aydınların, yazarların, gazetecilerin, genellikle devlete, orduya muhalif olan kişilerin tek tek faili meçhul dosyalarına isimlerinin geçtiği kanlı cinayetler, Susurluk katliamı, devletin içindeki iç yapılanma, gladio, Bosna’da yaşanan Srebrenitsa katliamı Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkenceler, faili meçhule karışan bir dolu vatandaşın ve buna benzer yakın tarihte yaşanmış bir çok olayın işlendiği çok katmanlı bir roman.

Kim istemezki bütün insanların eşit şartlarda yaşadığı bir dünyayı demek isterdim ama diyemiyorum çünkü çoğunluk bunu istemediği için dünya ağzında altın kaşıkla doğanlar ve annesinin cesedine sarılan çocuklar olarak ikiye ayrılıyor, bide bizim gibi seyredip hiç bir şey yapmayan, yapamayan sistemin dişlisi olarak sabah 8 akşam 5 mesai tamamlayanların çevresinde olup bitiyor her şey.

Bütün işçilerin birleşme ihtimali bir ütopya belki çok güzel ama çok güç bir ütopya. Sosyalizmin kurulduğu ülkede çökmesinin sebebi de pratiğinin teorisi kadar kolay olmamasından kaynaklanıyor sanırım. Halkın gerekli altyapıya ayak uydurması, eğitilmesi çabucak olacak şeyler değil, vakti zamanında içinde belki biraz romantizm bulunan güzel bir ütopyaymış. Ne yazıkki bu uğurda çok çok kan dökülmüş. Devrim dediğimiz maalesef kan istiyor hemde çok çok kan.

Kitabı çok beğendim, Oya Baydar okumaya devam edeceğim. Okunması çok kolay çok yalın bir Türkçe ile yazıyor, yakın dönem siyasetine uygun bir roman okumak isterseniz mutlaka listenize ekleyin derim.

Çok sevdiğim bir şarkı ile yazımı sonlandırmak istiyorum.


https://youtu.be/ERoTrK8PIEk

Güzel günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz..
480 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Oya Baydar'ın okuduğum ilk kitabı. Normal diyebilirim. Ne çok iyi ne çok kötü. Sürükleyici olmaması üzdü deneyimleri ve yaşanmışlıkları aktaran ne yazık ki beklentimin altında kalan bir kitap oldu okunur mu evet okunur. 200 sayfalık bir romanı 478 sayfalık yazmış. Yani gereksiz bir çok yazı vardı kitapta.
Kitabın yarısına kadar okurken çok sıkıldım sonra açılmaya başladı.
İdare eder bir kitaptı.
İyi okumalar
Kitapla kalın
262 syf.
·4 günde·9/10
Oya Baydar'ın yarı ütopik bu romanı aslında bir uyarı niteliğinde. Geleceğe, şimdiye, geçmişe ve bizlere dair. Roman her ne kadar yarı ütopik olsa da çok uzak bir gelecekte değil yaşananlar. Bu tür romanlarda okurun tarafında genellikle oluşan yanlış bir kanı vardır: Kitapta anlatılanlar yalnızca geleceğe çağrıdır. Hayır, bu çağrılar yalnızca geleceği değil, şimdiyi hatta geçmişi bile insana sorgulatma potansiyeline sahiptir. Romanın kendisi de zaten bunu insana gösteren bir yapıya sahip. Kitapta genel olarak "gören körler", "duyan sağırlar" anlatılmakta. Yakın bir gelecekte ve ülkede çöplüklerde, boş arazilerde gömülmüş bomba, silah ve mermiler bulunur. Bu durum bir yazarın dikkatini çeker, tüm bunları içeren bir roman yazmaya başlar. Romanını tamamlayamadan ortadan kaybolur. Yazarın kaybolmasından yaklaşık yarım asır sonra geçen hikayede yazarın yazdığı şeyler ve kimi olaylar kahramanımızın dikkatini çekmeye başlar. Sonrasında gelişecek olan olaylar birçok kişiyi etkisi altına alacaktır. Konusu dışında, anımsattıkları ile öne çıkan Çöplüğün Generali, insanı düşünmeye ve sorgulamaya itiyor. İnsanların bilip de suskun kalması, farklılık oluşturacağından korktuğu için "farkındalık" geliştirememesi gözler önüne serilmiş. Farklılık rahatsız edicidir, çünkü ortada bir "alışılmış" vardır. Sırf "alışılmış" olduğu için yanlışları doğru kabul etme gibi bir çılgınlığı da anlatmış bize Baydar. Farkındalık konusu toplumsal hayat da dahil birçok konuda geçerli. Şayet bu, insanların farklılığı yanlış kabul etmesinden; nadir olan bir şeyi yok sayma eğilimlerinden kaynaklanıyor. "Farklı" olarak tanımlayabileceğimiz birçok insanı da toplumdan dışlamamız da bu yüzden olsa gerek diye düşünüyorum. Sırf bizden biri olmadığı, bize benzemediği için dışlanan kişilerden bahsediyorum. Bu davranışımız dahi bizim ne denli "ben" duygusuyla beslendiğimizi ve kendimizi ne denli üstün gördüğümüzü kanıtlıyor. "Farklılık" dediğimiz kavramın yalnızca bizim etrafımızda olabileceğini (başkalarına göre biz de elbette farklı olabiliriz) sanmamız da cabası. İşte bu zayıflığımız yüzünden, kitapta da bahsedildiği üzere, tekdüze insan kitleleri oluşturmak çok kolay. Tüm insani duygularımızın teker teker unutturulması ve insanların birer "görmedim", "duymadım"cılara dönüştürülmesi mükemmel bir şekilde resmedilmiş. Ayrıca çok önemli bir detayı da yansıtmış okurlara Baydar. İnsanların birbirine bir şekilde bağlı olduğunu (çeşitli olayların tetiklenmesi bakımından), dolayısıyla bir insan bile "gördüm!", "duydum!" veya "hatırlıyorum!" dese bu sayede bunun ister istemez diğer insanları da etkileyeceğini anlatmış bizlere. Bir haksızlık ile karşı karşıya geldiğimizde dediğinden şaşmayan bir kitle vardır: "Sen mi kurtaracaksın insanlığı"cılar mesela. Ne kadar yanlış! Bir kişi bile farkındalık kazansa bunun bile insanlığa bir faydası olduğunu görmek istemezler. Çünkü farkındalık insanın rahatının bozulmasıdır. Hani cahil insan en mutlu insandır derler ya aynı o mantık. Bu açıdan insanlara bulaşmış olan "unutma virüsünü" okura çok başarılı bir şekilde anlatmış Baydar. Ayrıca hikayenin içinde okurun dikkat ettiği takdirde yüzünü gülümsetecek ölçüde başarılı ironiler de bulunmakta. Çöplüğün Generali gerek okura anımsattıkları ile, gerekse de başarılı kurgusu ile okunmaya değer bir eser. Hepsinden önemlisi de "farkındalık" kazandıran bir yapıt Çöplüğün Generali.
274 syf.
·12 günde·9/10
Uzun süredir isterdim ana karakterinin bir hayvan olduğu, özellikle kedi-köpek olduğu bir kitabı okumayı, ama tabii bu kitabın da gerçekçi bir roman olmasını daha çok isterdim. Çevremizi, yaşamı filan onların gözünden görmeyi, onların hislerini okuyabileceğimiz kadar da gerçekçi olması daha önemli çünkü, yani herhangi bir şekilde hayvan karakterlerin başrolde olduğu bir çocuk kitabı değildi istediğim. Kedi Meltupları, kedilerle iç içe yaşayan kişilerin aslında içinden çok fazla tanıdık şeylerle karşılaşacağı bir roman, zaten Nina da bu durumu en güzel şekilde bizlere özetliyor: “Bu hikâyede kedilere ilişkin dişe dokunur, yeni bir şey yok,” diye ama yeni bir şey olmasa da bildiklerimizi pekiştirebilecek birçok şey de var içinde. Nina devamında da: “Ama insanları yakından tanıyıp anlamak isteyen kediler için çok yararlı bir kaynak.” Diye sözünü bitiriyor. Ne kadar da doğru söylüyor Nina, kitap çünkü insanları anlamak isteyen kediler için mükemmel bir eser. E tabii insan okur da kedileri anlamak isteyerek okursa, çevresine bir kedi gözünden bakmak isterse aslında kedileri de anlayabileceği bir eser. İnsan gözüyle kedilere baktığımız sürece, kedileri ne kadar seversek sevelim, ne kadar iyi anladığımızı sanırsak sanalım, insan olarak onları hiçbir şekilde gerçekte oldukları gibi anlayamayız. Kedilere insan gözüyle baktığımız sürece, insan duygularıyla yaklaştığımız sürece ancak insan gerçeğini görürüz. Aslında hiçbir yaratık bir başta türü gerçek manasıyla tam olarak anlayamaz da. Ben demiyorum bunları, bilgili ve araştırmayı seven Kirli söylüyor.

Kedileri anlayabileceğimiz kadar da, ağırlık olarak kedilerin üzerinden ve kitaptaki kedilerin bey ve hanımları tarafından bazı sorguların yapıldığı, özellikle bir sorunun sorulduğu ve cevabın da arandığı bir kitap. Siyasi içerikler de var kitabın içinde, kediler şaşırıyor işte bu kısımlarda biz insanlara, farklılıklarımızın, değişikliklerimizin neden tartışma ve kavga sebebi olduğuna anlam veremiyorlar. Bey ve hanımların Sovyetlerde komünist düzen çökmeden öncesinin ve sonrasının konuşulduğu, aşkın sorgulandığı, inancın sorgulandığı, fikir ayrılıklarının karşıtlığa varması ve bu varışın engellenmesi için kediler ve hanımlarının esas olan soruya yanıt aramalarının bolca olduğu kısımlarda hem bu durumları insan üzerinden hem de kedi üzerinden okuyoruz. İkisi arasında düşününce de kendimize kısa bir soru soruyoruz: “Bu neyin kavgası? Niye yönetiliyoruz ve bizi yönetenler kim?” Hâlbuki bu durumlara diyeceğimiz tek bir şey var, o da: “Mav, miyav, mırnaavv.”

Kitabın ana konusu da bir sebeple ülkelerinden ayrılmış, sürgünde olan kişilerin kedilerinin koku bırakma yöntemi ile kendileri arasında mektuplaşmaları. Evde ve sokakta kedi besliyorsanız bilirsiniz, bir yerdeki kedinin yanından diğerine gidince, önceki kedinin sürtündüğü yerler, yanına gelinen yeni kedi tarafından uzun uzun koklanılır, hatta bu koklama o kadar uzun sürer ve kedi tarafından bir ciddiyetle yapılır ki anlam veremeyiz. İşte bu koklamalara Oya Baydar kedilerin birbirine mektup yollamaları olarak anlamlandırmış ve yorumlamış ve inanın ki çok da başarılı bir şekilde yorumlamış. Kitabı okumaya başladıktan sonra bu koklamaları yaşadığım her an koklamalarına, mektuplarını okumalarına müsaade ettim çünkü artık inanıyordum ki mektuplarını okuyorlardı. Kitabı okuduktan sonra kedilerle beraber yaşıyorsanız da yaşamıyorsanız da onlara bakış açınız daha çok değişecek ve koku almalarına daha çok müsaade edecek, mektuplarını rahatlıkla okumalarını isteyeceksiniz. Mav, miyav, mırnavvv.
480 syf.
·9 günde·8/10
Hatırlayamadığım kadar yıl önce alıp kenara koyduğum kitabı en nihayetinde okudum. Gördüğüm yorumlar sebebiyle çok büyük beklentim yoktu o yüzden ben sevdim, beklentimi karşılayan bir okuma oldu. Herkesin şu yorumuna katılacağım, cidden gereksiz uzatılmış ve tekrara düşülmüş bölümler vardı ilk sayfalarda ancak sonradan inanılmaz bir hal aldı kitap. İlginç bir hikaye ve kurgu vardı. Özellikle son iki yüz sayfasında büyük keyif alarak merakla okudum kitabı. Ayrıca dolu dolu olması ve fazlaca kaynaktan yararlanarak yazılmış olması da artısıydı benim için. Müzik terimleri olsun, 'Dersim' vakası olsun, kitap hazırlanırken fazlasıyla çalışılmış kafa yorulmuş konulardı ki bu da baştan savma olmayan bir eser oluşturma gayesi taşıdığını gösterir. Sonuç olarak Oya Baydar kalemini sevdiren bir yazar oldu, en azından bir kitabını daha okuyabilirim umarım. Tek temennim birdahaki Baydar kitabının daha az ve öz yazılmış olması. Herkese keyifli okumalar dilerim.
272 syf.
·3 günde·Beğendi
"Bugünün distopyası yarının ütoyası olabilir."
Kitabın can alıcı cümlesiydi bence, bugünlerde yaşadığımız siyasi ve ekolojik sorunları distopik bir kitap da okumak tüyler ürperticiydi.
Altı çizilesi bolca cümle içinde bugünleri ileride aramaktan korkarak kapattım kitabı... Köpekli Çocuklar Gecesi Oya Baydar
356 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Artık yazamaz olmuş sözü yakalayamayan ünlü yazar Ömer, kendini bilimsel çalışmalar için laboratuvarına adamış Elif ve bu anne babanın başarı ölçülerini reddedip herşeyden kaçan kayıp oğul Deniz.
Bu üçlüyle başlayan hikaye Ömer'in otogarda karşılaştığı Mahmut ve Zelal'le coğrafyanın doğusuna akıp ; ezilmişliğin isyanı , töre ve daha birçok toplumsal sorunla buluşturuyor bizi.
Hayatta şiddet nerde başlıyordu ? Labaratuvarda deneylerde mi, çocuklarımıza kendi değerlerimizi dayanırken mi , savaşlarda ölür ve öldürürken mi ?
" Çocuk öldü. " cümlesi yazarı bu çığlığın peşinden sürüklüyor , insanı ve sözü yeniden bulacağı serüven başlıyor.
Kitap " Bütün kayıp çocuklar dönecek . " diye bitiyor. Bu mümkün değil ama dilerim bundan böyle hiç bir çocuğunu kaybetmez bu ülke...
264 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Eserde günümüz dünyasına ütopik bir bakış açısıyla yaklaşılmış. Anlatılanlar; faili meçhul cinayetler, bahçeye gömülü mühimmatlar, gelişi güzel patlayan bombalar ve daha nicesi bunların hepsi yaşadığımız şu günlerden aşina olduğumuz şeyler olmasına rağmen hala net olarak hiç birine herhangi bir farkındalık geliştirmemiş olmamıza bir uyarı niteliğinde Oya Baydar'ın eleştirel üslubu. Yazar dünyamızın bu müphem halini farklı açılardan anlatan kısa kısa hikâyeler halinde anlatmış eserinde. Bu eser de en hoşuma giden şey, hikâyelerin net bir sonlarının olmaması. Sonlar okuyucunun kendi fikriyatına bırakılmış, böylelikle kitabı okurken herkes kendi ütopyasından bir parça katabiliyor. Bu da okuyucuya farkındalık kazandırıyor. Zaten farkında olanlarsa ben gibi ah ederek hatırlıyor acı dolu dünyanın çaresizliğini...
542 syf.
·6 günde·9/10
Ülkü: "80 sonrasında yurtdışına kaçmış, Avrupa'da, Doğu Almanya'da, Sovyetler'de dolaşmış, Avrupa'da 12 Eylül rejimi aleyhine yürütülen sol propagandada aktif olarak çalışmış; Türkiye'ye 1991'deki Özal affından veya düzenlemesinden bir yıl sonra ve... ve bir hücre evinde polisle çatışmada öldürülen oğlunun cesedini teslim almak için gelmiş bir kadın." Syf. 60

Murat Arın: aristokrat ve tüccar bir aileden gelen, kendini siyasi olaylardan soyutlayan, özellikle annesinin çizdiği hedeften sapmayan, amaç odaklı, hırslı, duyarsız, Ülkü'nün takıntılı aşkı.

Ömer Ulaş: öğretim görevlisi kökenli olup, sosyalizmi çevresine göre daha iyi kavramış olarak lanse edilen, partinin ve kominternin görüşleri doğrultusunda hareket eden, kendisini davasına adamış sosyalist, Ülkü'nün eşi.

Mehmet İliç, işçi kökenli, özellikle sendikal faaliyetlerde yer alan sosyalist, Ülkü'nün arkadaşı, eski tüfek.

Cem, Murat Arın'ın dostu, burjuva aile kökeninden gelen, bir dönem sola gönül vermiş, daha sonra ise aile işini devralan, düzene uyan ancak huzursuzluğu bitmeyen iş adamı.

Kitapta ağırlıklı olarak yer alan karakterler bunlardan oluşuyor.

Kitapta Ülkü'nün hayatı çerçevesinde özellikle 1971 darbesinin öncesi ve sonrası ile 1997 yılları arasındaki zaman dilimindeki aydınlar, sosyalistler ve işçilerin durumu, yaşadıkları anlatılıyor.

Kitapta sıkça geçmişe dönüşler mevcut. Olaylar 25-30 yıllık zaman dilimi arasında geçmekle beraber kitapta ağırlığı sosyalizme gönül vermiş insanların yaşadıkları, geçirdikleri fikirsel dönüşüm, olaylara bakış açıları oluşturuyor. Bu açıdan kitap sosyalist bir aydının ve çevresindeki insanların geçmişiyle iç hesaplaşmasının dökümü diyebilirim. Ancak salt sol görüşü yansıtmayıp Murat Arın karakteri üzerinden olaylara devletçi ya da duyarsız diyebileceğimiz bir bakış açısıyla nasıl bakıldığına da yer verilmiş.

Eski tüfeklerin neler hissettiğini anlamak, o günlerdeki olaylara bakışları ve sonrasında yaşayıp hissettikleri, düşünceleri ile ilgili fikir edinmek açısından gayet başarılı bir kitap.

Son olarak Oya Baydar'ın diline, anlatım biçimine hayran olmamı sağlayacak cümleleri yok ancak okuma zevkime gem vuracak ağdalı bir anlatımı ise hiç yok. Sade, duru anlatımını ve özellikle de tespitlerini, tahlillerini seviyorum. Bu kitapta da bunlar bolca mevcut.

Keyifli okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oya Baydar
Unvan:
Türk yazar, sosyolog, köşe yazarı
Doğum:
İstanbul, 1 Ocak 1940
Oya Bardar (1940, İstanbul), Türk yazar, sosyolog. Uzun zaman sosyalist siyasetin içerisinde yer almıştır. T24 internet gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nde okudu. Lise öğrencisi iken Fransız yazar Françoise Sagan’dan etkilenerek ilk romanını yayımladı. Lise son sınıfta iken yazdığı Allah Çocukları Unuttu adlı gençlik romanını hem Hürriyet gazetesinde tefrika oldu hem de kitap olarak yayımlandı. Bu roman yüzünden neredeyse okuldan atılıyordu. Lise yıllarında yazdığı ilk romanlarından sonra yazmaya ara verdi, uzun zaman siyasetle uğraştı, olgunluk çağında yeniden edebiyata döndü.

1964'te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi ve bu bölüme asistan olarak girdi. "Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler olayı protesto için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay ilk üniversite işgali eylemi oldu. Baydar, daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesi'nde asistanlık yaptı.

1971'deki 12 Mart Darbesi sırasında, Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) üyesi olarak, sosyalist kimliği nedeniyle tutuklandı ve üniversiteden ayrıldı. 1972-1974 arasında Yeni Ortam, 1976-1979 arasında Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu. Sosyalist yazar, araştırmacı ve eylem kadını olarak tanındı.

12 Eylül Darbesi sırasında yurtdışına çıktı ve 12 yıl boyunca Almanya'da sürgünde kaldı. Burada, sosyalist sistemin çöküş sürecini yakından yaşadı. Bu süreci 1991’de yayımladığı Elveda Alyoşa adlı öykü kitabında anlattı.

1992’de Türkiye’ye döndü. Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan İstanbul Ansiklopedis'nde redaktör ve Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra ardı ardına yayınladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı ve sevilen bir yazar oldu.

Ödülleri


Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı
Kedi Mektupları ile 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü
Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü
Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Hiçbir Yere Dönüş ile 2011 Akdeniz Kültür Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 189 okur beğendi.
  • 1.860 okur okudu.
  • 53 okur okuyor.
  • 843 okur okuyacak.
  • 40 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları