Oya Baydar

Oya Baydar

8.1/10
233 Kişi
·
672
Okunma
·
80
Beğeni
·
5.260
Gösterim
Adı:
Oya Baydar
Unvan:
Türk yazar, sosyolog, köşe yazarı
Doğum:
İstanbul, 1 Ocak 1940
Oya Bardar (1940, İstanbul), Türk yazar, sosyolog. Uzun zaman sosyalist siyasetin içerisinde yer almıştır. T24 internet gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nde okudu. Lise öğrencisi iken Fransız yazar Françoise Sagan’dan etkilenerek ilk romanını yayımladı. Lise son sınıfta iken yazdığı Allah Çocukları Unuttu adlı gençlik romanını hem Hürriyet gazetesinde tefrika oldu hem de kitap olarak yayımlandı. Bu roman yüzünden neredeyse okuldan atılıyordu. Lise yıllarında yazdığı ilk romanlarından sonra yazmaya ara verdi, uzun zaman siyasetle uğraştı, olgunluk çağında yeniden edebiyata döndü.

1964'te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi ve bu bölüme asistan olarak girdi. "Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler olayı protesto için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay ilk üniversite işgali eylemi oldu. Baydar, daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesi'nde asistanlık yaptı.

1971'deki 12 Mart Darbesi sırasında, Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) üyesi olarak, sosyalist kimliği nedeniyle tutuklandı ve üniversiteden ayrıldı. 1972-1974 arasında Yeni Ortam, 1976-1979 arasında Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu. Sosyalist yazar, araştırmacı ve eylem kadını olarak tanındı.

12 Eylül Darbesi sırasında yurtdışına çıktı ve 12 yıl boyunca Almanya'da sürgünde kaldı. Burada, sosyalist sistemin çöküş sürecini yakından yaşadı. Bu süreci 1991’de yayımladığı Elveda Alyoşa adlı öykü kitabında anlattı.

1992’de Türkiye’ye döndü. Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan İstanbul Ansiklopedis'nde redaktör ve Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra ardı ardına yayınladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı ve sevilen bir yazar oldu.

Ödülleri


Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı
Kedi Mektupları ile 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü
Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü
Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Hiçbir Yere Dönüş ile 2011 Akdeniz Kültür Ödülü
Sadece bu dünyanın değişmesini istiyorum. Zulüm, açlık, savaş olmasın; kimse kimseyi ezmesin, sömürmesin; senin, benim hakkımız olan şeylere herkesin de hakkı olsun istiyorum.
-Bende biliyorum anne. Çocuklar aç kalmasın, bütün çocukların oyuncakları olsun, babaları öldürülmesin, hapse girmesin istiyorsunuz.
Ölüm gibi, acı da paylaşılmıyor. Nasıl herkes kendi ölümüyle ölürse, herkes kendi acısını kendi başına, yapayalnız taşıyor.
Niye hep siyah olur bu resmi araçlar? Gücün, iktidarın, devletin ve ölümün rengi siyah mıdır?
Oya Baydar
Sayfa 19 - Can (10. Baskı - 2002)
“Kusursuzu,güzeli,doğruyu aramak bütün hayatlarını doldurmuş;hayatlarının anlamı,yaşamalarının nedeni olmuş.Sonra tam bulduklarını sandıkları anda bir de bakmışlar ki,doğru sandıkları yanlış,kusursuz sandıkları eksik,güzel sandıkları çirkinmiş.”
- Umut bebek daha güzel günler görecek. Boşuna Umut koymadık adını. Eğer biz o dünyayı kurmayı başarabilirsek, Umut bebek insanların sınıflarına göre ayrılmadıkları; ... herkesin eşit olduğu aydınlık, barışçı bir dünyada yaşayaak
Ortalığı kana boyayanlar bizler değildik. Tam tersi; kan, kavga, zulüm, savaş sona ersin diye çabaladık. Sadece biz değil, çocuklarımız da... Ama başaramadık, yenildik. Zafer haklı kılar, yenilirsen haksız olursun.
Önce "Erguvan Kapısı" adlı kitabıyla tanıştım Oya Baydar'la. Sonra hemen ardından bu eserini okudum ve hayatımda okuduğum en güzel romanlardan biridir diyebilirim rahatça. Aslında Türkiye'nin önemli bir sorununa parmak basıyor: terör, töre cinayetleri,aile içi şiddet, baştan aşağı yanlış anlaşılmış bir tarih... Okurken gözleriniz doluyor, bazen isyan ediyorsunuz. Ötekileştirilen, ötelenen, hor görülen, aşağılanan, ezber bozan insanları anlatıyor. "Coğrafya kaderdir" diyor İbni Haldun...Oya Baydar bu coğrafyayı sorguluyor... Mutlaka tavsiye ediyorum.
Oya Baydar'ın yarı ütopik bu romanı aslında bir uyarı niteliğinde. Geleceğe, şimdiye, geçmişe ve bizlere dair. Roman her ne kadar yarı ütopik olsa da çok uzak bir gelecekte değil yaşananlar. Bu tür romanlarda okurun tarafında genellikle oluşan yanlış bir kanı vardır: Kitapta anlatılanlar yalnızca geleceğe çağrıdır. Hayır, bu çağrılar yalnızca geleceği değil, şimdiyi hatta geçmişi bile insana sorgulatma potansiyeline sahiptir. Romanın kendisi de zaten bunu insana gösteren bir yapıya sahip. Kitapta genel olarak "gören körler", "duyan sağırlar" anlatılmakta. Yakın bir gelecekte ve ülkede çöplüklerde, boş arazilerde gömülmüş bomba, silah ve mermiler bulunur. Bu durum bir yazarın dikkatini çeker, tüm bunları içeren bir roman yazmaya başlar. Romanını tamamlayamadan ortadan kaybolur. Yazarın kaybolmasından yaklaşık yarım asır sonra geçen hikayede yazarın yazdığı şeyler ve kimi olaylar kahramanımızın dikkatini çekmeye başlar. Sonrasında gelişecek olan olaylar birçok kişiyi etkisi altına alacaktır. Konusu dışında, anımsattıkları ile öne çıkan Çöplüğün Generali, insanı düşünmeye ve sorgulamaya itiyor. İnsanların bilip de suskun kalması, farklılık oluşturacağından korktuğu için "farkındalık" geliştirememesi gözler önüne serilmiş. Farklılık rahatsız edicidir, çünkü ortada bir "alışılmış" vardır. Sırf "alışılmış" olduğu için yanlışları doğru kabul etme gibi bir çılgınlığı da anlatmış bize Baydar. Farkındalık konusu toplumsal hayat da dahil birçok konuda geçerli. Şayet bu, insanların farklılığı yanlış kabul etmesinden; nadir olan bir şeyi yok sayma eğilimlerinden kaynaklanıyor. "Farklı" olarak tanımlayabileceğimiz birçok insanı da toplumdan dışlamamız da bu yüzden olsa gerek diye düşünüyorum. Sırf bizden biri olmadığı, bize benzemediği için dışlanan kişilerden bahsediyorum. Bu davranışımız dahi bizim ne denli "ben" duygusuyla beslendiğimizi ve kendimizi ne denli üstün gördüğümüzü kanıtlıyor. "Farklılık" dediğimiz kavramın yalnızca bizim etrafımızda olabileceğini (başkalarına göre biz de elbette farklı olabiliriz) sanmamız da cabası. İşte bu zayıflığımız yüzünden, kitapta da bahsedildiği üzere, tekdüze insan kitleleri oluşturmak çok kolay. Tüm insani duygularımızın teker teker unutturulması ve insanların birer "görmedim", "duymadım"cılara dönüştürülmesi mükemmel bir şekilde resmedilmiş. Ayrıca çok önemli bir detayı da yansıtmış okurlara Baydar. İnsanların birbirine bir şekilde bağlı olduğunu (çeşitli olayların tetiklenmesi bakımından), dolayısıyla bir insan bile "gördüm!", "duydum!" veya "hatırlıyorum!" dese bu sayede bunun ister istemez diğer insanları da etkileyeceğini anlatmış bizlere. Bir haksızlık ile karşı karşıya geldiğimizde dediğinden şaşmayan bir kitle vardır: "Sen mi kurtaracaksın insanlığı"cılar mesela. Ne kadar yanlış! Bir kişi bile farkındalık kazansa bunun bile insanlığa bir faydası olduğunu görmek istemezler. Çünkü farkındalık insanın rahatının bozulmasıdır. Hani cahil insan en mutlu insandır derler ya aynı o mantık. Bu açıdan insanlara bulaşmış olan "unutma virüsünü" okura çok başarılı bir şekilde anlatmış Baydar. Ayrıca hikayenin içinde okurun dikkat ettiği takdirde yüzünü gülümsetecek ölçüde başarılı ironiler de bulunmakta. Çöplüğün Generali gerek okura anımsattıkları ile, gerekse de başarılı kurgusu ile okunmaya değer bir eser. Hepsinden önemlisi de "farkındalık" kazandıran bir yapıt Çöplüğün Generali.
Uzun süredir isterdim ana karakterinin bir hayvan olduğu, özellikle kedi-köpek olduğu bir kitabı okumayı, ama tabii bu kitabın da gerçekçi bir roman olmasını daha çok isterdim. Çevremizi, yaşamı filan onların gözünden görmeyi, onların hislerini okuyabileceğimiz kadar da gerçekçi olması daha önemli çünkü, yani herhangi bir şekilde hayvan karakterlerin başrolde olduğu bir çocuk kitabı değildi istediğim. Kedi Meltupları, kedilerle iç içe yaşayan kişilerin aslında içinden çok fazla tanıdık şeylerle karşılaşacağı bir roman, zaten Nina da bu durumu en güzel şekilde bizlere özetliyor: “Bu hikâyede kedilere ilişkin dişe dokunur, yeni bir şey yok,” diye ama yeni bir şey olmasa da bildiklerimizi pekiştirebilecek birçok şey de var içinde. Nina devamında da: “Ama insanları yakından tanıyıp anlamak isteyen kediler için çok yararlı bir kaynak.” Diye sözünü bitiriyor. Ne kadar da doğru söylüyor Nina, kitap çünkü insanları anlamak isteyen kediler için mükemmel bir eser. E tabii insan okur da kedileri anlamak isteyerek okursa, çevresine bir kedi gözünden bakmak isterse aslında kedileri de anlayabileceği bir eser. İnsan gözüyle kedilere baktığımız sürece, kedileri ne kadar seversek sevelim, ne kadar iyi anladığımızı sanırsak sanalım, insan olarak onları hiçbir şekilde gerçekte oldukları gibi anlayamayız. Kedilere insan gözüyle baktığımız sürece, insan duygularıyla yaklaştığımız sürece ancak insan gerçeğini görürüz. Aslında hiçbir yaratık bir başta türü gerçek manasıyla tam olarak anlayamaz da. Ben demiyorum bunları, bilgili ve araştırmayı seven Kirli söylüyor.

Kedileri anlayabileceğimiz kadar da, ağırlık olarak kedilerin üzerinden ve kitaptaki kedilerin bey ve hanımları tarafından bazı sorguların yapıldığı, özellikle bir sorunun sorulduğu ve cevabın da arandığı bir kitap. Siyasi içerikler de var kitabın içinde, kediler şaşırıyor işte bu kısımlarda biz insanlara, farklılıklarımızın, değişikliklerimizin neden tartışma ve kavga sebebi olduğuna anlam veremiyorlar. Bey ve hanımların Sovyetlerde komünist düzen çökmeden öncesinin ve sonrasının konuşulduğu, aşkın sorgulandığı, inancın sorgulandığı, fikir ayrılıklarının karşıtlığa varması ve bu varışın engellenmesi için kediler ve hanımlarının esas olan soruya yanıt aramalarının bolca olduğu kısımlarda hem bu durumları insan üzerinden hem de kedi üzerinden okuyoruz. İkisi arasında düşününce de kendimize kısa bir soru soruyoruz: “Bu neyin kavgası? Niye yönetiliyoruz ve bizi yönetenler kim?” Hâlbuki bu durumlara diyeceğimiz tek bir şey var, o da: “Mav, miyav, mırnaavv.”

Kitabın ana konusu da bir sebeple ülkelerinden ayrılmış, sürgünde olan kişilerin kedilerinin koku bırakma yöntemi ile kendileri arasında mektuplaşmaları. Evde ve sokakta kedi besliyorsanız bilirsiniz, bir yerdeki kedinin yanından diğerine gidince, önceki kedinin sürtündüğü yerler, yanına gelinen yeni kedi tarafından uzun uzun koklanılır, hatta bu koklama o kadar uzun sürer ve kedi tarafından bir ciddiyetle yapılır ki anlam veremeyiz. İşte bu koklamalara Oya Baydar kedilerin birbirine mektup yollamaları olarak anlamlandırmış ve yorumlamış ve inanın ki çok da başarılı bir şekilde yorumlamış. Kitabı okumaya başladıktan sonra bu koklamaları yaşadığım her an koklamalarına, mektuplarını okumalarına müsaade ettim çünkü artık inanıyordum ki mektuplarını okuyorlardı. Kitabı okuduktan sonra kedilerle beraber yaşıyorsanız da yaşamıyorsanız da onlara bakış açınız daha çok değişecek ve koku almalarına daha çok müsaade edecek, mektuplarını rahatlıkla okumalarını isteyeceksiniz. Mav, miyav, mırnavvv.
Eserde günümüz dünyasına ütopik bir bakış açısıyla yaklaşılmış. Anlatılanlar; faili meçhul cinayetler, bahçeye gömülü mühimmatlar, gelişi güzel patlayan bombalar ve daha nicesi bunların hepsi yaşadığımız şu günlerden aşina olduğumuz şeyler olmasına rağmen hala net olarak hiç birine herhangi bir farkındalık geliştirmemiş olmamıza bir uyarı niteliğinde Oya Baydar'ın eleştirel üslubu. Yazar dünyamızın bu müphem halini farklı açılardan anlatan kısa kısa hikâyeler halinde anlatmış eserinde. Bu eser de en hoşuma giden şey, hikâyelerin net bir sonlarının olmaması. Sonlar okuyucunun kendi fikriyatına bırakılmış, böylelikle kitabı okurken herkes kendi ütopyasından bir parça katabiliyor. Bu da okuyucuya farkındalık kazandırıyor. Zaten farkında olanlarsa ben gibi ah ederek hatırlıyor acı dolu dünyanın çaresizliğini...
Ülkü, Murat ve Ömer arasında geçen siyasi olaylarla bezeli bir aşk hikayesi konu edinilmiş. Solcu kızımız Ülkü Muratla yaşadığı zorunlu ayrılık sonrasi Ömerle evleniyor. Tüm bunlarin yaninda ihtilaller, çatışmalar, iskenceler sosyalist rejim, derin devlet iliskileri yani o devirdeki cogu insanin yasadigi olaylarin anlatildigi bir dönem romani.
Oya BAYDAR'ın okuduğum ilk kitabı olan Sıcak Külleri Kaldı; ülkemizin 40 yıllık siyasi konjonktürünü, askeri darbeleri, özellikle 80 öncesi siyasi çalkantıları aktaran, bütün bunları da umutsuz bir aşk hikayesiyle taçlandıran ilginç bir kitap.Her ne kadar kitapta Atatürkçülüğün resmi ideoloji olarak lanse edilmesi (sanki tam bağımsızlık ilkesi Marx'ın kuramı) gibi kesinlikle katılmadığım siyasi yorumlara yer verilmiş olsa da genel olarak siyasi analizler, cesurca, objektif ve yalın bir dille aktarılmıştır. Özellikle Ülkü ve Arın Murat'ın sonu olmayan aşk girdabında yaşadıkları, edebi bir zengin dilde usta yazar tarafından çok güzel ve akıcı bir şekilde aktarılmış, bu da yazarın 40 yıllık dönemi anlatan siyasi analizine renk katmıştır. Özetle okunması gereken güzel bir kitap olarak önerebilirim...
Kitabı okuyup bitirdikten sonra kitaba çok abartılı ve yazarın anlattığı kadar gerçekle bağdaşamayacak kadar kirli bir dünya olduğunu hayatıma yakıştıramadım. O gün akşam televizyonu açtım ve ölenler, bombalar, patlamalar, terör, zulüm her yerde kol geziyordu. Bugüne kadar bu kadar berbat bir dünyada yaşadığımın farkına varmamıştım. Aydınlandım ! Puanımı hemen değiştiriyorum. Yazara haksızlık etmek istemiyorum. Anlattığı kadar yerden kurşunların bitmediği bir dünyada yaşıyoruz maalesef. Bir laf vardır ya "Bilginin hangi kitapta olduğunu bilemezsiniz" diye. Ben bilgiyi farkındalık olarak değiştiriyorum. Bilinçlerinizin aydınlanması dileğiyle. Barışla kalın.
Hayranı bir toplayıcın eline bir pazar tezgahinda düşen fotoğraflarının kendisine ulaşmasından sonra hayatının gerçeklerinin peşinde sürüklenen bir opera sanatçısının hikayesi. Hangisi gerçek hayat hikayesiydi : yaşadığı mı yoksa toplayıcının fotoğraflarina bakarak kurguladığı " O muhteşem hayatı " mı ? Kitabin İkinci bölümünde fazlasıyla dalınan bölgesel sosyal- siyasi ritueller nedeniyle bende hayal kırıklığı yaratan bir kitap oldu.
Başucumdaki pek çok kitap arasında beklettigim için pişman olduğum tek kitap oldu.
Coğrafya kaderdir.Bu kitapta yaşadığımız bu toprakların her türlü acısını kader birliğini hala var olmamızı sağlayan ortak yaşamlarımizi bir kere daha fark ettim.
Yazar Oya BAYDAR’ın okuduğum ilk romanı. Çöplüğün generali ismini duyunca bana çok cazip gelmişti fakat okumaya başlayınca kitaptan istediğim tadı alamadım. Yazar romanın da, adı belli olmayan hayali bir ülkede ve adı belli olmayan roman karakterleri üzerinden ülkede yaşanan bir takım siyasi olayları kurgulayarak okuyucuya anlatmaya çalışmış. çöplükte ve arazideki bombalar mühimmatlar bir yerde gömülü cesetler, faili meçhul cinayetler günümüze uyarladığımızda yabancısı olmadığımız şeyler zaten. Sadece unutkanlık yapan virüs olayı ilgimi çekti, günümüze nasıl uyarlarım diye düşündüm. Aklıma “Stockholm Sendromu.” geldi. Yani ‘’Mahkûmun cellâdına âşık olma hali’’ ülkemizde şu anda bu durum mevcut zaten...

Yazarın biyografisi

Adı:
Oya Baydar
Unvan:
Türk yazar, sosyolog, köşe yazarı
Doğum:
İstanbul, 1 Ocak 1940
Oya Bardar (1940, İstanbul), Türk yazar, sosyolog. Uzun zaman sosyalist siyasetin içerisinde yer almıştır. T24 internet gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nde okudu. Lise öğrencisi iken Fransız yazar Françoise Sagan’dan etkilenerek ilk romanını yayımladı. Lise son sınıfta iken yazdığı Allah Çocukları Unuttu adlı gençlik romanını hem Hürriyet gazetesinde tefrika oldu hem de kitap olarak yayımlandı. Bu roman yüzünden neredeyse okuldan atılıyordu. Lise yıllarında yazdığı ilk romanlarından sonra yazmaya ara verdi, uzun zaman siyasetle uğraştı, olgunluk çağında yeniden edebiyata döndü.

1964'te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi ve bu bölüme asistan olarak girdi. "Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler olayı protesto için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay ilk üniversite işgali eylemi oldu. Baydar, daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesi'nde asistanlık yaptı.

1971'deki 12 Mart Darbesi sırasında, Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) üyesi olarak, sosyalist kimliği nedeniyle tutuklandı ve üniversiteden ayrıldı. 1972-1974 arasında Yeni Ortam, 1976-1979 arasında Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu. Sosyalist yazar, araştırmacı ve eylem kadını olarak tanındı.

12 Eylül Darbesi sırasında yurtdışına çıktı ve 12 yıl boyunca Almanya'da sürgünde kaldı. Burada, sosyalist sistemin çöküş sürecini yakından yaşadı. Bu süreci 1991’de yayımladığı Elveda Alyoşa adlı öykü kitabında anlattı.

1992’de Türkiye’ye döndü. Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan İstanbul Ansiklopedis'nde redaktör ve Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra ardı ardına yayınladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı ve sevilen bir yazar oldu.

Ödülleri


Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı
Kedi Mektupları ile 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü
Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü
Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Hiçbir Yere Dönüş ile 2011 Akdeniz Kültür Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 80 okur beğendi.
  • 672 okur okudu.
  • 21 okur okuyor.
  • 335 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları