Pierre Bourdieu

Pierre Bourdieu

Yazar
8.6/10
72 Kişi
·
295
Okunma
·
132
Beğeni
·
4760
Gösterim
Adı:
Pierre Bourdieu
Tam adı:
Pierre-Felix Bourdieu
Unvan:
Sosyolog,antropolog ve felsefeci.
Doğum:
Denguin, Fransa, 1 Ağustos 1930
Ölüm:
Paris, Fransa, 23 Ocak 2002
Pierre-Felix Bourdieu (d. 1 Ağustos 1930 Denguin, Pyrénées-Atlantiques) - (ö. 23 Ocak 2002 Paris), Fransız sosyolog, antropolog ve felsefeci.

II. Dünya Savaşı sonrasının en yaratıcı ve en verimli araştırmacılarından olan Bourdieu günümüz sosyolojisinin temel kuramcılarından biridir. Orta öğrenimini Paris’in ünlü Louis Le Grand lisesinde tamamladıktan sonra École Normale Supérieure’de felsefe eğitimi gördü. Askerliğini yapmak üzere gittiği Cezayir’de Fransız sömürgeciliğini yakından tanıma fırsatı bulan düşünür, bu deneyiminin de etkisiyle felsefi yaklaşımını sosyolojik ve antropolojik açılımlarla pekiştirdi. 1959 ve 1962 yıllarında Sorbonne’da felsefe dersleri verdikten sonra, École des Hautes Études en Sciences Sociales’in müdürlüğüne getirildi; ayrıca Avrupa Sosyolojisi’nin de yöneticiliğini yaptı. 1982’de, Collège de France’ta, kendisini akademiye kazandıran Raymond Aron'un ölümü sonrası sosyoloji kürsüsüne seçilen Bourdieu, aynı dönemde Actes de la Recherche en Sciences Sociales dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Eğitimden başlayarak çeşitli kültürel alanlardaki üretim, yeniden üretim, ayrışım mekanizmalarını inceleyen ve pek çok önemli çalışması bulunmaktadır. Avrupa Sosyoloji Merkezi'nin kurucusudur.

Yirmibirinci yüzyıl sosyolojisine miras kalacak en sistematik ve kapsamlı epistemolojik girişimin sahibidir. Farklı dönemde yaptığı çalışmaları esasen sosyolojisinin iki temel sorunu olan yeniden-üretim ve alan sorununun kapsamını derinleştirdiği çalışmalar olarak okunabilir. Ürettiği ekolün en ciddi temsilcisi aynı zamanda öğrencisi olan Loic J. D. Wacquant'tır. Epistemolojik konumu doğurgan yapısalcılıktır. Bu yaklaşımın Anglo-Sakson dünyadaki bir benzeri eleştirel realizmdir. Bourdieu, ayrıca kültürel yeniden üretim adlı yeni bir terimi literatüre kazandırmıştır.
Bir şeyleri ilk gören ya da gösteren olmak için hemen hemen her şeyi yapmaya hazırsınızdır ve ötekilerin önüne geçmek, ötekilerden önce yapmak, ya da ötekilerden farklı biçimde yapmak için karşılıklı olarak birbirinizden kopya çektiğinizden, sonuçta hepiniz aynı şeyi yapar hale gelirsiniz, özelin, başka yerde, daha başka alanlarda, özgünlük ve tekillik üreten aranışı, burada tekbiçimliliğe ve sıradanlığa ulaşır.
Sürekli olarak başkalarının bakışı altında olmaları nedeniyle, zincirlenmiş oldukları gerçek bedenle, yaklaşmak için bitmek bilmeyen bir çaba harcadıkları ideal beden arasındaki uçurumu durmadan deneyimlemeye mahkûmdurlar.Kendilerini oluşturmak için başkasının bakışına ihtiyaç duydukları için, kendi pratiklerinde sürekli olarak bedensel görünümlerine, bedenlerini taşıma ve sunum biçimlerine ne kadar paha biçileceğini sezme çaba-
sıyla yönlendirilirler (buradan da kendi kendini kötüleme ve toplumsal yargının bedensel rahatsızlık veya utanma şeklinde bedenselleştirilmesine yönelik az ya da çok belirgin bir eğilim doğar).
Kadınların aksine, erkekler, toplum tarafından onlara atfedilen her türlü oyuna çocuklar gibi kapılıp gitmeye toplumsal olarak daha hazırlıklı ve donanımlıdırlar, savaş ise bu oyunların en mükemmel biçimidir.
Bir bilgiyi doğru yapan, gerçeklikle uygunluğu, yani rasyonalist-bilimsel bir yöntemle sınanmış olması değil, göreceli bir inanç olarak ona inananların göreceli ölçütleriyle uygunluğudur.
Kadınlara atfedilen statünün gerçek
doğası karşıt bir örnekle anlaşılabilir: erkek varisi olmayan ailenin soyun sona ermesini önlemek için kızına bir erkek (awrith) almaktan başka çaresi yoktur; atayerli âdetin aksine bu erkek, eşinin
evine gelip yerleşir ve böylece bir kadın gibi, yani bir nesne gibi (“gelin gibi” der Kabilliler) dolanır. Erilliğin bizzat kendisinin de şüphe altına girdiği bu durumda, hem Beam’da hem de Kabil’de, grubun tamamı, küçük düşmüş olan ailenin kendi haysiyetini (ve mümkün olduğu ölçüde, kendini bir erkek olarak yoksayarak kendisini alan ailenin haysiyetini de şüphe altında bırakan “nesne erkeğin”kini de) kurtarmak amacıyla sergilediği kurnazlıklara bir tür keyfi müsamaha gösterir.
Aynı anda hem sunulan hem de yasaklanan kadın bedeni sembolik bir müsaitlik göstergesidir; pek çok femi­nist araştırmanın gösterdiği gibi, bu durum kadına da uygun düş­mektedir: kadın bedeninin cazibe ve ayartma gücünün bir bileşkesi olduğu hem kadınlar hem de erkekler tarafından, herkes tarafından bilinip kabullenilir ve kadının bağımlı veya bağlı olduğu erkekleri gururlandırmanın yanı sıra, “gösterişli tüketim” etkisine sadece o kişiye özel olma fiyatını da ekleyen seçici bir yasaklama yükümlü­lüğü de vardır.
142 syf.
·5 günde
Bourdieu bu kitabında bilimin bile sorgulanması ve sosyolojisinin yapılması gerektiğini savunur. Bilimin kendisini yüceltmek ona en büyük zararı verir aslında.
Bana göre bayağı ağır yazılmış bu kitabın en anlaşılır kısmı takdim bölümüydü. Takdim kısmında Batıda ve ülkemizde varolan bilim sosyolojisi anlayışına bir eleştiri vardır. Türkiye'de ampirik çalışma karşıtı bir algı olduğundan saha çalışmaları ikinci plana atılmaktadır. Topluma inmeden sadece teoriler üzerinden toplumsal yapıyı anlamaya çalışmak sosyolojinin en büyük problemlerindendir. Zaten birçok sosyoloji öğrencisi de bu durumdan şikayetçidir aslında. Ve yine sosyologların önemli olan sorunları, konuları çalışmak yerine popüler olan konulara yönelmelerini eleştirir. Medya ve iktidar sahte problemler oluşturarak gerçek sorunların üzerini örter. Sosyologlar bu duruma aldanmamalıdır.
Bourdieu, iktidarın her alanda hegemonyasını gösterdiğini belirtir. Bilim gibi rasyonel bir yapıda da göstermektedir. İktidar ve otorite üzerinden ilerleyen bir alan vardır. Hiçbir alan tesadüfen bir konuya değinmez, o alandaki iktidarın yönlendirmesi konuları belirler. Bilim iktidar ile iyi ilişkiler kurabilir ancak onun güdümüne girerse itibarını kaybeder.
Günümüz problemlerine değinen Bourdieu, bir sosyoloğun nelere dikkat etmesi gerektiğini eleştirel bir dille anlatmış. Kitapta sanırım çeviriden kaynaklanan çok uzun cümleler var. Bu da konuyu anlamayı güçleştiriyor. Özellikle Sosyoloji öğrencilerine ve sosyolojiye ilgi duyanlara tavsiye ederim. Keyifli okumalar...
160 syf.
·26 günde·10/10
Kitabı kadın ile alakalı düşüncelerimin konumunu anlamak ve dilsel olarak küfürlerin kadına dair olması ile alakalı araştırmalarıma bir bütüncül kaynak olması açısından başladım. Bir belgesel olan "Sosyoloji Bir Dövüş Sporudur" izledikten sonra harika bir cila oldu bana kitap. Konularda derinlik seven arkadaşlara tavsiye ederim. Dinlerin, ailenin, eğitimin ve her şeyden önemlisi kadının kendisine atfedilen davranışları nasıl da kabul ettiğini gösteren bir araştırma kitabıdır bu. Yine herkesin okuyabileceği bir kitap değildir diye uyarayım. Dindar, ataerkil ve bilimsel kanıt yerine kültürel normlara sıkı sıkıya bağlı arkadaşlar yarıda bırakacaklardır diye düşünüyorum.

Sosyoloji alanında önemli bir bilim insanı olan Pierre Bourdieu'nün özellikle bu olmak ile beraber bütün kitaplarını her aklı başında arkadaşıma tavsiye ederim . Okuyun, okutturun.
202 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Pierre Bourdieu ve “Televizyon” üzerine bir kaç not

Pierre bourdieu, sosyoloji çalışmaları aslında bir cerrahi operasyona benzer; öncelikle masaya yatırılan sorunsalın en ince ayrıntısına kadar iredeler, parçalara böler sonra tekrar bir araya toparlayıp görüşünü belirtir. Bu yüzde televizyon üzerine olan çalışması da benze yöntemi izlemiştir.
Kitap piyasaya çıktıktan sonra uzun bir süre gündemde düşmedi, çünkü konu, tartışmayı en çok seven gazeteciliği olmasının da bir etkisi vardır. Özelikle medyaya ve gazetecilere yönelten yeride ama sert eleştiriler, gazeteciler için yenilir yutulur olmamıştır. Bu yüzde geniş bir tartışma yelpazesinde konu tartışılmıştır. Ki hala tartışılmaktadır.
Bourdieu, işi bir entelektüel yada toplumsal düşünsel alanın temsil eden bir birey televizyona çıkmalı mı yoksa çıkmamalı mı ile başlıyor. Yani toplumun yazar-çizerlerin kategorisinde olan bireylerin ne kadar özerkliklerini koruyup, korumayacağı meselesidir. Bu yüzde ekranda kendini gösteren, bir şekilde bir kurgunun içine dahil olacaktır. Ve bütün kontrol kendisinde olmayacaktır. Bu yüzde ekrana çıkan aslında bir hakikatı temsil etme yada ifade etme yerine kendini gösterme isteğinde sonuçudur. Çünkü tercih ve özerk kalma yetisini kaybetmiş olur. Yani televizyonu bir tür “narsis aynası” olarak tanımlanmasına bu hususa dayanmaktadır.
Kuşkusuz televizyonu yöneltenler de aslında böyle bir şey isterler. Hep kendi gizli gündemlerini bu yol ile devam ederler. Ki büyük kitler üzerinde etkili olan tv zamanın böyle önemsiz şeylerle doldurması temel amaçtır. Yani ekonomik temeli kurulan Tv’lerin toplumsal alandaki diğer kurumlara (ekonomik, kültürel, bilimsel ve siyaset ) üzerindeki kontrol mekanizmasın devreye sokmuş oluyor.
Bourdieu; bu nokta da gazetecilerin önemli bir işlevini dikkat çekmektedir. Ona göre kendi alanlarında uzmanlaşan ama genel kültür ve entelektüel anlamda yetersiz gazetecilerin bir denge oluşturduklarını dile getirmektedir. Gazetecilerin gerek haber, program ve tartışmalarda hep sürekli bir sonuçsuz bir tartışma yaratarak sürekli bir gündem oluşturduğunu savunmaktadır. Kuşkusuz bu yaratılan suni tartışma toplumsal fayda yerine reytin ve izleme oranına yönelik manipülasyona dayanmaktadır.
İşte bu noktada aslında her şey onlar için mübahtır.
Bourdieu işin en ilginç kısmı bu durumu hakkıyla hala kavrayamdığımızı düşünmektedir. Özelikle sosyoloji alanın bu konuda yeteri kadar aydınlatıcı olmadığı savunmaktadır.
Kuşkusuz basın yada enformasyon ile ilgili bütün yönleri ile tam irdelenmediği bir gerçektir. Bu alanın temel amaçları işe toplumsal alandaki işlevleri yeteri kadar deşifre edilmediği bir gerçektir. Bunu yanında bir de sosyal medya dediğimiz yeni bir fenomenle karşı karşıyayız. Medyanın görünürlüğüne karşı sosyal medyanın görünmezliği söz konusu. Yani artık her şey sanal ortam üzerin de yürümektedir. Ve kesinlikle geleneksel temel araç ve yöntemlerle çok farklı bir mecrada yoluna devam etmektedir. Ancak çok kısa sürede yaşamımızda olmasına rağmen toplumsal sosyoloji, bireysel psikolojide adeta yeni fay hatları oluşturmuş durumdadır. Şimdilik bir anlamda tatmin edici bir şekilde devam ediyor ama huzursuzluklarına da günbegün tanık oluyoruz.
Kısacası toplumsal enformasyonun sağlamasında medyanın işlevi ve önemi bilinmektedir. Ancak bu durum doğalında toplumsal alanda bir zaafiyette kapı aralamaktadır. Kuşkusuz her türlü tekellerin kendi ideallerini bu yol ile gerçekleştirdiği de ortadır. Salt ekonomik bir amaçta çok fazlasını ifade etmektedir. Özelikle siyaset, kültür, yargı vb. Bir çok alanda önemli etkileri sözkonusudur. Bu yüzde bu alnın anlaşılması için okunması gereken önemli bir kaynaktır. Ayrıca Bourdieu’nun sosyolojisi ve yönetimini kavramak içinde iyi bir başlangıç sayılır.
296 syf.
bir tür öze dönüş hareketidir bu kitap. rasyonalizmin egemen olduğu dönemde ki gibi gerçekçiliğe sıkı sıkıya bağlı yazınsal eserlerin ortaya çıkarılması ve kullanılan dilin bu çizgide sürdürülmesi gerektiğini düşünür bourdieu.
bourdieu'yü bu noktada indirgemeci buldum ancak bilginin herkese ulaşması açısından da hakkını vermek lazım diye düşünüyorum.

bilim alanında yürütülen faaliyetlerde felsefenin eksikliğine de değinmesi çok hoşuma gitti. ben de bilim denilince felsefeden bağımsız olmayan bir alan olarak değerlendiriyorum.

insan beyninin kütüphaneler kanalıyla sömürüldüğünü söyleyen yazarımız, edinilen dilin hiç bir şey ifade etmediğini sadeleştiği ve felsefi olduğu zaman kazanacağını, yani ilerleme sağlanacağını öne sürer.

burada biraz idealizm de var ancak akademik düşünceden kopuşun hem hata hem de agora politizasyonuna geri dönüş yaratacağından bu şekliyle bir ilerleme olabilir mi? net cevabı yok bence. karma bir yapıya bürünse bence asıl bilimsel gelişim o yapı içinden doğacaktır.
304 syf.
Kitap, sosyolojik temel gerektiren bir zemine sahip olsa da bilgiye ulaşmanın zor olmadığı günümüz koşullarında herkesin kendince okumak isteyeceği bir başlık mutlaka vardır. Perspektiflerimiz söz konusu olduğunda objektif ya da sübjektiflik arasındaki mücadelede, öznelliğimizi nesnelleştirmemize dair eleştirisi, gündelik hayatta da dikkate değer bir konu...

Mükemmellik öğretilebilir mi? kadim sorusuyla başlayıp eğitim öğretimin normal dönemlerde bu sorgulamanın dışında kaldığı ve içinde birtakım varsayımları barındıran nice soruların açılımlarını da düşündüren, sohbet havasında sosyolojik dersler kitabı :)
296 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Öncelikle yazarı tanımak adına; Sosyoloji Bir Dövüş Sporudur [La sociologie est un sport de combat, 2000] diye 146 dakikalık nefis bir belgeseli var. Önerimdir.
.

Méditations pascaliennes, şimdi dilimizde. Akademik Aklın Eleştirisi/ Pascalca Düşünme Çabaları‘nda Bourdieu, felsefeyi tarih ve sosyoloji teorisiyle birarada düşünüyor. Sırf Pascal değil, Dewey, Wittgenstein, Austin vd. filozoflardan da destek alıyor, harmanlıyor, skolastik düşünme biçimini eleştirirken, aklın tarihsel temellerine de toplumsal varlığa da bedensel bilgiye de uzak kalmıyor.

Pierre Bourdieu
Mücella yazıcı
Mücella yazıcı Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar'ı inceledi.
295 syf.
Neoribealizmin karşıtı küresel hareketin öncülerinden biri olan Bourdieu’nün düşünümsellik kaygısını geliştirmesinin onun habitusuyla ilişkili olduğu söylenebilir. Fransa’nın uzak bir dağ köyünde doğup büyüyen Bourdieu, kendisini Fransız akademisinde “yabancı” olarak hissetmesi, onun akademik serüveninde kendisini ve içinde bulunduğu akademik ortamı sürekli sorunsallaştırmasını beraberinde getirmiştir. Bir kaygı, yatkınlık ya da bir his olarak düşünümsellik, Bourdieu’nün habitusunda yer etmiştir. Bourdieu’nün yöntemsel evreninin merkezinde, düşünümsellik durur. Bourdieu’nün düşünümsellik dediği şeye böylesine vurgu yapmasının sebebi, bilhassa entelektüel akademik bireyin, toplumsal ve bireysel olarak durduğu yeri, kendisi için sorgulamaktan imtina etmesidir. Bourdieu’nün savunduğu düşünümsel bir sosyolojinin ayırt edici niteliklerinden birisi de bilime ve bilimselliğe olan vurgusudur. Pozitivist olmayan bir bilimsellik bağlamında gerçeğe ve nesnelliğe olan inancı, özellikle sosyal bilimlerde bilimselliğin sorgulandığı ve hor görüldüğü bir dönemde onu çağdaş kuramcılardan farklı bir yerde konumlandırmaktadır Wacquant’a göre Bourdieu kendi sosyolojisinin ilkesini (düşünümsellik) kendisine uygulamaktan başka bir şey yapmaz. “Kişilerin en kişisel şeyleri bile, esasında, alanın yapısında ya da daha doğrusu alanın içinde işgal edilen konumda gerçek ya da potansiyel olarak kayıtlı bulunan gereklerin kişileşmesidir.” Bourdieu ve Wacquant’ın oluşturdukları bu kitap elbette yalnızca, düşünümsellikten bahsetmiyor. Bourdieu’nun sisteminin diğer parçaları olan, simgesel şiddet, sosyal sermaye, medya vb. gibi konular yeri geldikçe yerli yerince ele alınıyor ve bu sayede Bourdieu’nun düşünce sistematiğinin çalışma biçimine ilişkin oldukça kullanışlı bir eskiz oluşturuluyor Löic Wacquant’ın Pierre Bourdieu ile mülakatlarından ve Bourdieu’nun ölmeden önce verdiği kimi seminerlerden oluşturulan bu yapıt, daha mütevazi bir biçimde, Bourdieu’nün bilimsel pratiğini yönlendiren ilkeleri açıklığa kavuşturarak eserlerinin bütünün iç mantığına ve düzenine giden yolları açmaya çalışmaktadır. Başlangıç noktasında ki düşünce Bourdieu'nun çalışmalarının anlamının bize önerdiği şu ya da bu kavramda kurmada yöntembilimsel reçetede ya da ampirik gözlem de değil, onları üretme düzenleme ve ortaya çıkarma biçiminde yattığıdır. Onun pek değer verdiği bir karşıtlığı kullanırsak Bourdieu Sosyolojinin özgünlüğünü en iyi tanımlayan şey opus operatum'u değil modus operandisidir.
Kitabın amacı araştırmacı ve bir tür düşünce ustası olan Pierre Bourdieu`nun Weber'in deyişi ile “uylaşımsal alışkanlıklarını” gözler önüne sererek “eylem halindeki bir zihne” erişim sağlamaktır. Bu kitap iki bölümü ayrılıyor. Bunlardan ilki (Chicago semineri), yapılandırılmış bir diyalogdan ibarettir. Pierre Bourdieu burada, araştırma pratiğinin esas niyetini açığa vurmuş bu pratik üzerine açık ve anlaşılır terimlerle düşünmüştür. Farklı bölümlerde 1980'li yıllarda yayımlanmış çalışmaların belli başlı sonuçları gözden geçirmekte ve bu çalışmalarda görülen epistemik yer değiştirmelerin bir kısmı öne çıkarılmaktadır; üniversite sosyolojisinden sosyolojik bakışın sosyolojisine; yapıdan alana; norm ve kuraldan strateji ve habitusa; rasyonalite vektörü olarak çıkardan pratik duygusunun temeli olarak illusio'ya; kültürden simgesel iktidara ve aşkın bir bilimsel akıl kavrayışından sosyal bilimlerin araçlarını entelektüel özgürlük siyasetinin hizmetine vermeyi amaçlayan tarihselci bir görüşe kadar pek çok konu bunlar arasındadır. İkinci bölümü (Paris semineri) Pierre Bourdieu'nun 1987 ekiminde yaptığı bir araştırma seminerinin giriş bölümünün yazıya dökülmesinden oluşmaktadır. Bourdieu, bu seminerde kesin olarak tanımlanmış bir kuram ya da sonlanmış bir kavramlar bütünü değil, sosyolojik icat gücüne genelleşmiş bir yatkınlık vermeye çalışır Bunun içinde pedagojinin genel kabul gören düzenini tersine çevirir. Onun dersleri pratikten ilkelere gider; sosyolojik nesnenin inşasına yön veren temel epistemolojik kuralları bu inşayı ele aldığı örneklere dayanarak gösterir. Pierre Bourdieu akademik eğitim ortamında mevcut entellektüelist dolayımdan kaçınabilmek için kendi anti-entellektüelist pratik felsefesiyle uyum içinde pratik kavrayıştan yola çıkarak sosyolojik aklın ilkelerine söylemsel hakimiyeti aşama aşama oluşturur. Bourdieu'nun çalışmaları çoğunlukla açıkça kabul edilen hatta bazen ileriki sayfalarda vurgulanan çelişkilerden, boşluklardan, gerilimlerden, bilmezlerden ve çözülmemiş sorunlardan muaf değildir. Yine de sosyolojik düşünce ve pratiği normalleştirme yönündeki arzuların etkisini taşımaz. Pierre Bourdieu entelektüel ortodoksluklara yönelten düşünce dogmatikleşmesine kesinlikle karşıdır. Bunun yanında Bourdieu kitapta çokça konuştuğu Homo academicus`dan şöyle bahseder; bu kitap bilimsel nesneleştirmenin gerektirdiği çalışma ile nesneleştirmenin öznesi üzerine psikanalitik anlamda bir çalışmayı birleştirmesinden ötürü özel bir kitaptır. Son olarak Wacquant söyle der; Bourdiou’yle birlikte düşünmeye davet, Bourdiou’nun ötesinde ve gerektiğinde ona karşı düşünmeye davettir. O halde bu kitap okulların kendi somut tahlilleriyle uyarladıkları bir çalışma aracı olarak kullanılsa amacına ulaşmış olacaktır. Yani Nietzsche'nin düşüncesi hakkında Foucault'nun dediği gibi, okurların "onu kullanmaktan, deforme etmekten, onu acı vermekten ve karşı çıkmaktan" korkmamaları gerekir.
112 syf.
·3 günde·9/10
Kitap televizyon'un aldatıcı yönelimleri, gazetecilik ve çeşitli kollar ile bağlarından bahsediyor. İnceleme yapılacak çok da bir durum yok açıkçası. Zıplayan sunucular nereden geliyor onun kökenlerine inmiş. Kitabı kesinlikle okuyun derim.

Ancak benim ilgimi kitabı okurken başka bir durum çekti ki bence kitaptan daha çok öne çıktı benim için. İnsanların ilgisini çekmedi içerik, yaptığım alıntılar hep 2-8 kişi tarafından beğenildi. Amacım çok beğenilsin değil bir kişi dahi okuyup anlasa yeterli benim için. Ancak bir sosyoloji kitabı okurken bir sosyolog olma yolunda ilerleyen benim tespitim kitapla bağdaştırarak şu oldu. Televizyon ve diğer medya organları (sosyal olan da dahil) sizin popülist kısmınızı aşırı derecede abartmış ve siz "çok satan" kitaplardaki en saçma cümleleri böyle güzel bir tespit kitabındaki en değerli cümlelere tercih ediyorsunuz.

Üzgünüm, aptal olan kutu değil...
160 syf.
·2 günde·9/10
Kitap farkli baslillar altinda toplumsal cinsiyetciligin toplum icerisinde ki oluşumunu kavramsal olarak açıklamaya çalışmakta. Bourdieu bu kitabinda toplumsal cinsiyeciligin olusum kosullari ve eril tahakumun nasil kurumsallastigini, toplumsallastigini cok guzel sekilde ifade etmektedir.

Kitaptaki yapılan araştırmalar ve tespitler bize cinsiyetçiligin tarihsel, kültürel ve toplumsal bir kurgu olduğunu göstermektedir. Buradan hareket ile Bourdieu eril iktidarın kaynaklarını ve farklı tezahürlerine ışık tutmaya çalışmıştır. Bourdieu'nun kavramsal araçları toplumsal cinsiyetin tahakküm ile olan ilişkisine ve eril tahakkümün kurumsallaşmasına ve bir süreçteki pratiklerine ışık tutuyor. Bunu yaparken eril tahakkümün nasıl oluştuğunu ve bu oluşumda kadınların rolünün ne olduğuna değinmektedir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Pierre Bourdieu
Tam adı:
Pierre-Felix Bourdieu
Unvan:
Sosyolog,antropolog ve felsefeci.
Doğum:
Denguin, Fransa, 1 Ağustos 1930
Ölüm:
Paris, Fransa, 23 Ocak 2002
Pierre-Felix Bourdieu (d. 1 Ağustos 1930 Denguin, Pyrénées-Atlantiques) - (ö. 23 Ocak 2002 Paris), Fransız sosyolog, antropolog ve felsefeci.

II. Dünya Savaşı sonrasının en yaratıcı ve en verimli araştırmacılarından olan Bourdieu günümüz sosyolojisinin temel kuramcılarından biridir. Orta öğrenimini Paris’in ünlü Louis Le Grand lisesinde tamamladıktan sonra École Normale Supérieure’de felsefe eğitimi gördü. Askerliğini yapmak üzere gittiği Cezayir’de Fransız sömürgeciliğini yakından tanıma fırsatı bulan düşünür, bu deneyiminin de etkisiyle felsefi yaklaşımını sosyolojik ve antropolojik açılımlarla pekiştirdi. 1959 ve 1962 yıllarında Sorbonne’da felsefe dersleri verdikten sonra, École des Hautes Études en Sciences Sociales’in müdürlüğüne getirildi; ayrıca Avrupa Sosyolojisi’nin de yöneticiliğini yaptı. 1982’de, Collège de France’ta, kendisini akademiye kazandıran Raymond Aron'un ölümü sonrası sosyoloji kürsüsüne seçilen Bourdieu, aynı dönemde Actes de la Recherche en Sciences Sociales dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Eğitimden başlayarak çeşitli kültürel alanlardaki üretim, yeniden üretim, ayrışım mekanizmalarını inceleyen ve pek çok önemli çalışması bulunmaktadır. Avrupa Sosyoloji Merkezi'nin kurucusudur.

Yirmibirinci yüzyıl sosyolojisine miras kalacak en sistematik ve kapsamlı epistemolojik girişimin sahibidir. Farklı dönemde yaptığı çalışmaları esasen sosyolojisinin iki temel sorunu olan yeniden-üretim ve alan sorununun kapsamını derinleştirdiği çalışmalar olarak okunabilir. Ürettiği ekolün en ciddi temsilcisi aynı zamanda öğrencisi olan Loic J. D. Wacquant'tır. Epistemolojik konumu doğurgan yapısalcılıktır. Bu yaklaşımın Anglo-Sakson dünyadaki bir benzeri eleştirel realizmdir. Bourdieu, ayrıca kültürel yeniden üretim adlı yeni bir terimi literatüre kazandırmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 132 okur beğendi.
  • 295 okur okudu.
  • 13 okur okuyor.
  • 676 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları