Pınar Kür

Pınar Kür

YazarÇevirmen
7.9/10
922 Kişi
·
2.683
Okunma
·
79
Beğeni
·
4.645
Gösterim
Adı:
Pınar Kür
Unvan:
Yazar, Öğretim Görevlisi
Doğum:
Bursa, 15 Nisan 1945
Pınar Kür (d. 15 Nisan 1945, Bursa) Türk yazarı. Lisans eğitimini Queens College ve Boğaziçi Üniversitesinde tamamladıktan sonra Sorbonne Üniversitesinde Karşılaştırmalı Edebiyat üzerine doktora yaptı. "Bitmeyen Aşk" adlı romanı "müstehcenlik" gerekçesiyle toplatıldı. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller okulunda ingilizce okutmanı oldu. Şu anda Bilgi Üniversitesinde Medya ve İletişim Sistemleri bölümünde öğretim görevlisidir.
Gene de... sevgi diye bir şey var, değil mi?
Pınar Kür
Sayfa 193 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
Hep susuyorlar. Suçluluğu kesin olanlar. Ne yapsalar suçluluktan kurtulamayacağını bilenler.
Geri kalmış bir ülkenin geri kalmamış bir çocuğuyum!
Pınar Kür
Sayfa 156 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
Bir adamı kaçırmanın en kolay yolunun ona "gitme" demek olduğunu bilmiyor muydu?
Pınar Kür
Sayfa 286 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
...sıcaktı; kendi güneşini içinde taşıyormuş gibi.
Pınar Kür
Sayfa 125 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
Yirmi üç yaşında biter mi insanın yaşamı?
Pınar Kür
Sayfa 222 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
Kadınlar insanın dertsiz başına dert açarlar.
Pınar Kür
Sayfa 143 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
...işini bilen bir kadının idare edemeyeceği bir durum yoktu...
Pınar Kür
Sayfa 38 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
Yine önceden okunup geç kalınmış ama acısını İŞSİZLİKLE aldığım incelemelerimden biri .. gene sahaftan ucuz yollu ama en bi güzel çevirisini alarak kattık arşivimize .. çok hacimli olmamasından kelli kitaptan öyle büyük beklentilerim yoktu ..ama Jack London farkını tabii ki ortaya koydu hemde bana güzel bir de sürpriz yaparak.. ne miydi o sürpriz?

"SENELERDİR GÖRDÜĞÜM HELİKOPTERDEN DÜŞMELİ RÜYALARIMI YORUMLAYABİLDİM EN SONUNDA BU KİTAPLA =) "

az sabır ve sebat biliyorsunuz ki elzem kendi kritiklerim açısından .. önce kitap hakkında biraz ön bilgi verelim .. bir kez : darwin'in evrim teorisi gibi düşüncelerini ve savlarını "90larda kanal 6 öğle film kuşağında izlediğiniz o 3rd rate kung fu filmlerindeki cicoz çinlilerin kiremiti tek vuruşta kırdığı gibi def ediyor ve yok sayıyorsanız ya da annelerin küçük çocuğuna kaşığı uçak yapıp içine mühimmat diye ıspanak doldurduğu ikiliyi reddeden Bükem kız inadı miras kaldıysa size : senin fişini çektim arkadaşım !! geri kalanlar fındık fıstık bonibon kapın beri gelin =) ( bu arada kanal 6' daki öğlen yayınlanan karete film kuşağı efsanedir ..o tayfaya özenip karşıki okul inşaatından kiremit getirip sehpaların üstünde kırayım derken anadan babadan bi araba zopa yemeyen bizden değildir! kızlar için bir dahaki incelememde ayrı bi lüzumsuzluk bulacağım ...)

ben baştan uyarayım da sonra kan davasına evrilmeyelim vortexlerde .. evet ne diyorduk.. yazar bu kitapla milyonlarca ( o derece emin değilim ama bilimsel olsun şşş ;) ) yıl öncesine, ilk insanların dünyasına götürüyor bizleri.. özellikle bir "maymun " göndermesi yok insanlar için yalnız benimde bir sürpriz sonucu öğrendiğim gibi o ağaçtan düşmeli rüyaların (ben de helikopter versiyonu var bunların..hani tam düşerken uyandığınız o rüyalar... ), ağaçlarda yaşayan , yere düşüp ölmeyen ya da o sırada düşerken başka bir dala tutunup bir şekilde hayatta kalan ilk atalarımızdan bizlere RÜYALARIMIZ vasıtası ile miras kaldığı savından yola çıkıp, ara sıcaklar ikram ederek girizgahı yapıyor =) heuehee!! nasıl yandı dimi beynin ? =) neyse ki konu salt bu döngü üzerinden gelişmiyor ..kitap çok daha renkli ..acunun "SÖRVAYVIR" adasının kamerasız ve vahşi hayvanlar ile dolu olan bir versiyonu aslında.. rakipler ise daha gaddar ... oku ve ateş kullanımını çözmüş İLK PREMIUM CİN ALİLER - ATEŞ İNSANLARI!! daha uzatmaya gerek yok sanırım .. şehirlerarası yolculukta tv ye hiç film yokmuş gibi bülent ersoyun gençlik filmini koymaları üzerine su görmüş somalili çocuk edasıyla sarıldığım bu kitap sizi de üzmeyecek emin olabilirsiniz ..( e başka film izleyeydin demeyiniz ... terminatörü okan bayülgen seslendirince büyük ikramiyeyi bir rakamla kaçıran ayakkabı boyacısı hüznü doluyor ciğerine insanın..)
Adem'den Önce'ye, biraz adından, biraz da okuduğum tek tük yorumlardan etkilenip beklentiyi yüksek tutmadan başladım. Sonra her şey çok hızlı ilerledi ve aynı gün, gecenin geç saatlerinde gözüm kapana kapana son sayfaya kadar ulaşabilmeyi başardım. Çünkü çok sevdim bu serüveni, yarına bırakmak istemedim.

Bu kitabın okuma listemde Kafka'nın Dönüşüm'ünden bir gün sonraya denk gelmesi hoş bir tesadüf oldu benim için. Art arda farklı zamanlarda geçen, farklı hayvanların bedeninde yaşayan iki muhteşem insan hikayesi okumuş oldum böylelikle... Gerçi ikincisine bir hayvan bedeninde yaşamak demek, çok doğru bir açıklama olmaz. Çünkü orada aslında ikinci bir benlik söz konusu... Ancak anlatımda insan bilinci devreye giriyor ve bir hayvanın gündelik yaşamını insan bilinciyle takip ediyoruz...

Adem'den Önce, yazıldığı dönemin de etkisiyle 'Darwin'ci bir bakış açısıyla kaleme alınmış. Aslında bu kitabı 'Evrim Teorisi'ne giriş' şeklinde de okumak mümkün... Yani günümüzde dahi evrim teorisini sadece 'maymundan gelmek' olarak algılayan zihinler için olayın detaylarını anlatmak açısından didaktik bir tarafı da var kitabın...

Satır aralarında ise çağımız insanına dair bazı taşlamalara denk gelmek mümkün. London, bu satırları taşlama yapmak için mi yazdı bilemiyorum ama en azından ben öyle algıladım diyebilirim. Örneğin 'ahali'nin, zalimlikte sınır tanımayan liderlerine karşı bir türlü organize olamayışı, ona bir arada karşı gelemeyişi, o devirde canlıların bu tip bir iletişim yeteneğine sahip olamamasına ve yaşamı sadece içgüdülerin yönlendirmesine bağlanıyor. Oysa aradan geçen yüz binlerce yılın ardından insan, her türlü iletişim olanağına sahip olmasına rağmen yine kendisini sömüren liderlere karşı organize olamıyor, olsa da harekete geçemiyor. Demek ki evrim, toplumsal cesaret konusunda hala yolunu tamamlayamamış:)

Kitapla ilgili aslında daha yazılabilecek çok detay var ama ben burada sonlandıracağım... Hikayenin bundan sonrası, ormanın derinliklerinde sizi bekliyor... Keyifli okumalar...
Hem içerdiği konu hem de yazım tekniği bakımından müthiş ve farklı bir kitap okudum. Açıkça söylemem gerekirse bu kitabın böylesine muhteşem olduğunu beklemiyordum. Kitabı bitirdiğimde zaten şoktaydım, üstüne bir de yazarın kitap hakkındaki savunmasını okuduğumda ve yazıldığı dönemde kitabın yasaklandığını öğrendiğimde daha da büyük şoka girdim diyebilirim.

Kitapta konu olarak eşinin aşığı tarafından öldürülen bir koca cinayeti anlatılmaktadır. Daha doğrusu gerçek olan, böyle bir olay üzerinden kurgulanan bir hikaye anlatılmaktadır. Kadına ve aşığına gerekli ceza verilir verilmesine ama olay buraya gelene kadar neler yaşanmıştır acaba ? İşte aslında kitapta esas anlatılmak istenen sadece bu olay değil, bütün bunların yaşanmasına sebep olan bireysel ve toplumsal ahlaksızlığın kendisidir.

Yazar'ın böyle bir konuyu irdeleyerek bu derece gerçekçi ve muhteşem bir kitap yazabilmesi bence her türlü takdiri hak etmektedir.

Evet kitapta müstehcen bölümler mevcuttur. Buna katılıyorum. ama yazar bu bölümleri bu derece gerçekçi olarak anlatmasaydı, yaşanılan dramın ağırlığını farkedebilirmiydik acaba ?

Ayrıca yaşanılan bu şekildeki ağır bir dramda , müstehcenliğe kendini kaptırıp ta , esas dramı görmeyen , anlamayan kişinin de ben insanlığından şüphe ederim. Ama ne yazık ki kitabın yazıldığı dönemde, bu tür insanların direktifiyle yasaklanmış olması da bize kitabı yasaklayanların kişilikleri hakkında yeterli bilgiyi veriyor sanırım.

Kitaptaki yazım tekniğine gelecek olursak , kitap esas itibariyle üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, mahkeme kararını veren hakimin, kararı verdikten sonraki iç dünyasını anlatmasından ibarettir. İkinci bölüm, öldürülen kişinin eşi olan Melek isimli kadının karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır. Üçüncü bölüm ise kadının aşığı Yalçın'ın yine karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır.

Ama tabii ki bu iç dünya anlatımları öyle basit birer okuma parçaları değildir. Bu bölümleri, şahısların kişilik yapılarının ve o ana kadar yaşadıklarının, çok ayrıntılı ve çok ustaca okuyucuya aktarılması şeklinde isimlendirmenin daha doğru bir deyim olacağı kanaatindeyim.

Yazar Pınar Kür'ün gerek kadın, gerek erkek ve gerekse çevredeki toplum yapısındaki iğrençlikleri bu derece açık ve netlikle anlattığı ,gerçek bir olaydan alınarak kurgulanmış bu kitabını ben hem üzülerek, hem beğenerek, hem de yazarı cesaretinden dolayı takdir ederek okudum ve okunmasını da herkese tavsiye ederim.
En uzun geceye en çok yakışanı bırakıyorum.
Kitap yeni bitti. ( bu bitişi hiç istemesem de ) Kasıtlı bir bitiriş değil bu ama sanırım ait olduğu zamanı buldu. Yıldızları, geceyi, var oluşu güzel yorumlayan Vincent'a...

Derin derin okumak istedim. Ne de çok bildiğimi sandığım şey varmış. Ne de yüzeysel bilgimle anlamaya çalışmışım. Israrla defalarca yaptığı "Gece Kahvesi, Ayçicekleri, Kafe Teras, Patates Yiyenler ve tabiki Yıldızlı Gece"min her bir parçası çok daha anlamlı.

Sanat ruhu incelten bir şey kesinlikle. Vincent Van gogh, malumunuz kulağını kesen ressam. Herkes böyle bilir. Ama o kulağı kesmeye çok sevdiği dostunun neden olmasına rağmen ( ki bu kıymetli yakın arkadaşı tarafından kesilmiş olduğu iddiası da vardır) sırf onu korumak için yaptığı fedakarlığı, kardeşlerinin içinde Theo'yu olan sevgisinin onu bu hayata bağlamaya yetmediğini, hayatı boyunca tek istediği şeyin anlaşılabilmek olduğunu, parayı harcayacağı zamanlarda ( bulabilirse tabi) yemek yemek ve boya almak arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında boyaları tercih ettiğini, resmin tutku haline dönüştüğünü ve gördüğü titreşimlerin gerçek olduğunu, Emile Zola kitaplarını içercesine okuduğunu, derin bir okuma tutkusu olduğunu pek bilmez kimse.

İşte bu anlatılanın daha doğrusu yazdıklarının az bir kısmı. Hayatı boyunca dürüst bir adam olma ve anlaşılma isteği yolunda son mektubuyla Theo'yu derin hüzne boğan Vincent Van Gogh. Dünyanın en pahalı resimlerinden birine sahip olan, geceyi ve yıldızları bakmasını bilene sonsuz renk kartları ve titreşimlerle sunan, adına sarı rengi olan kulağı kesik deli adam. İyi ki geçtin dünyadan iyi ki...

Kitap, resimler üzerine detaylı mektuplardan oluştuğu için ilgisi olmayanları sıkabilir kesinlikle. Ve en kötü yanı da olabildiğince beyaz bir kağıda basılmış olması. Okurken bir süre sonra her yer titremeye başlıyor :) mektubun özüne saygı duymayı öğreneceklerini düşünüyorum şu yayınevlerinin. ( büyük temennim)

Çevirisi oldukça iyi olan bu kitap, ilgisini çekene büyük bir kaynak niteliğinde. Tüm bu okuma süreci boyunca sizlere de tablo tablo galerilerden bakarak okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Çünkü her resmin örneği malesef mektuplarda bulunmuyor.
Buyrun hep birlikte bir Amsterdam'a gidelim ;)
https://www.vangoghmuseum.nl/...n?Q=Vincent+van+gogh

Okuyacak olanlara derin sükunet, bol dayanma gücü dilerim :)
Hazin bir yitip gitme öyküsü olur kendisi...
Canım Vincent;
Seni öyle seviyorum ki, sen olsan sen de şaşardın muhtemelen. Diyorsun ki "Daha sonra kıymetli olacaksam, şimdi de kıymetliyim" İnan ki şimdi gördüğün kıymeti görebilseydin inanamazdın. En çok da bunları göremediğine üzülüyorum. İçindeki sevginin yansımasının ne boyutlara ulaştığını hissedebilsen keşke. Artık telefon kılıflarında (şimdiki telefonları görsen onlara da inanamazsın ya! Hele hele iletişim kolaylaştıkça kuramadığımız iletişimin boyutlarını görsen nasıl da üzülürsün...), kalemliklerde, cüzdanlarda, tişörtlerde, çakmaklarda ve aklıma gelmeyen türlü türlü yerlerde resimlerin var. Herkes ama herkes tanıyor, biliyor resimlerini. Ama üzülerek söylüyorum ki yalnızca resimlerini biliyor bir de olsa olsa kulağını kestiğini! Oysaki bu olayın aslını bilmek bile istediklerini sanmıyorum. Yine de belgeselini izlerken (izlediğim en harika filmdi hiç şüphesiz!), hakkında yazılmış kitapları okurken, mektuplarını okurken gözlerinden akan yaşları tutamayan ve seninle yürekten konuşan insanlar da var. Ah Vincent, insanlar kendi ile öyle meşgul ki mektup bile yazmıyorlar artık inanabiliyor musun? Durup kahverengi dallarda açan pembe çiçeklerin sunduğu umudu ya da bir kenarda açmış minicik bir kırmızı çiçeğin yaydığı mutluluk kokusunu bile göremiyorlar! "İnsanlar artık içlerinde sevgi bile taşımıyorlar" demek istemiyorum iki gözüm ama durum ortada... Ama yine de çok güzel işler yapan insanlar da var! Minik çocuklara oyuncaklar toplayan ve bunu tamamen 'içsel' bir mesele olarak gören çok güzel insanlar da var! (Güzelim etkinliğe selam olsun! #28443465) Birbirine kitaplar gönderen güzel insanlar da var.Sen de seversin kitaplarla karşılaşmayı, bilirim. Theo da biliyor değil mi?

Gelelim seni okumanın niçin bu kadar uzun sürdüğüne... Kıyamadım çünkü. İstedim ki her an yanımda ol. Benimle birlikte nereleri gezmedin ki? Kaç şehir dolaştık, kaç insanla karşılaştık, kaç hayalkırıklığı ve kaç umut dolu an yaşadık, ben bile sayamadım. Yeni dostlar edindik, eski dostlarımızın kıymetini anladık, deniz kokusu çektik içimize, çocukları sevdik doyasıya, sinemada yeni filmler izledik, Türkiye maçına bile gittik beraber! (Maalesef içeriye çanta almıyor olmalarından dolayı sen kapıda beklemek zorunda kaldın ama olsun, sesleri duymuşsundur eminim.) İnsanların hiç beceremediği saygının çok zor olmadığını da gördük, istedikten sonra sabrın da ne güzellikler getirdiğini de. Sabrı en iyi sen bilirsin Vincent. İnsanın içinin sıkılmasının ne demek olduğunu da. Yahu Vincent senin ne güzel kalbin var. Kıymetini bilemeyenler utansın, ne diyeyim. Bana kalsa daha da uzatırdım okuma serüvenimizi, seninle paylaşacağım daha çok şey var ama okunmayı bekleyen yüzlerce kitap, yaşanmayı bekleyen milyonlarca anı var. Yine de yatağımda gözümü açtığımda, karşımdasın, yazı yazmak için kalemliğime uzandığımda oradasın, öyle çok benimlesin ki hissedebildiğine eminim.

İyi ki Vincent; iyi ki iki gözüm vazgeçmemişsin resim çizme sevdandan! Bir ressam olma konusunda şüphelerin vardı belki başlarda ama şimdi... Umarım hissediyorsundur; gökyüzüne bakarken hep seni anıyoruz!

Loving, Meltem.

Not: Sana olan sevgim sayesinde tanıştığım altın kalpli bir dostum bile var. Demek ki sevgi sevgiyi, iyi yürekler iyi yürekleri çekiyormuş. Var ol sen, adınla yaşa!
Vincent Van Gogh… Yıllardır sabahları gözümü açtığımda karşımdaki duvarda asılı “Yıldızlı Gece”si ile beni selamlayan adam. Bana göre gelmiş geçmiş en büyük ressamlardan birisi. Kulağını kesen ressam olarak tanınan, kimine göre deli kimine göre dahi. Aslında hem dahi hem de deli bir adam…
Van Gogh ile ilk tanışmam sanırım liseye başlamamdan hemen önceydi. Bir dergide “Sonsuzluğun Eşiğinde” tablosunu görmüştüm ve sonsuzluğun eşiğini bu şekilde resmeden bir adamın etkileyici bir hikayesi olduğunu düşünmüştüm. Hakkında biraz araştırma yaptığımda yanılmadığımı da gördüm. Bu kitap Vincent’in hayatının ilk elden anlatıldığı, dünyada en çok değer verdiği kişi olan kardeşine yazdığı mektuplardan oluşuyor. İşte bu mektuplar onun yaşamıyla, sanatıyla ve kendisiyle yaptığı mücadeleyi gözler önüne sererek onun iç dünyasına inmemizi sağlıyor.

Hayatından kısaca bahsetmek gerekirse resim ticareti yapan amcası sayesinde resimle daha yetişme çağında tanışmış. Önceleri dine yönelerek vaazlar vermiş. Zamanla bu işten uzaklaşarak sonunda ressam olmaya karar vermiş. Kardeşi Theo ise her daim onun maddi ve manevi destekçisi olmuş. Kendini Vincent’e adamış hatta Vincent öldükten sonra yalnızca altı ay yaşayıp o da ölmüş.
Van Gogh hayatı boyunca reddedilmiş, yalnızlık çekmiş. Resimleriyle insanlara kendisini anlatmaya çalışmış hep. Ki bunu mektuplarda da sıkça dile getirdiğini görüyoruz.
“…yapıtlarımla böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.”
Aynı zamanda Fransız ressam Millet hayranı. Öyle ki bu mektupların içinde Millet’in adı iki yüzden fazla kez geçiyor.
Girdiği işlerde başarısız oluşu, sanata olan aşkı, yalnızlığı, Theo’ya karşı hissettiği derin sevgi ve kardeşinin yaptığı parasal yardımların onda oluşturduğu borçluluk duygusu derin bir çalışma tutkusu oluşturmuş ressamda. Hayatı boyunca melankoliden kaçmaya uğraşmış ve bunun tek yolunun da çalışmaktan geçtiğini savunmuş. Fakat ne kadar çabalarsa çabalasın kaçamamış…
Theo’ya son bir mektup yazıp “…kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye attım, bu çalışmalar uğruna yarı-deli bir insan oldum.” Diyen Van Gogh bu mektubu yazdığı gün intihar ederek yaşamına son vermiş ve Theo'ya göre yeryüzünde asla bulamadığı huzura kavuşmuştur.
Tesadüf eseri karşılaştığım bu kitabı hiç düşünmeden okuma listeme eklememin sebebi yazarın ön sözüne vurulmuş olmam. Anladım ki çok farklı tarzda bir kadınla ve güzel bir eserle karşı karşıyayım. Sanatı ve okuma anlayışını öyle güzel tarif etmiş ki incelememde ön sözünden bir kesit paylaşmadan rahat edemeyeceğim:

"Sanatın yaptığı garip şey, zamanı hem sıkıştırması hem de genişletmesi. Örneğin bir roman okuduğunuzda, birkaç saatlik bir okuma süresi içinde çok büyük olaylar, çok uzun zamanlar geçip gider. Şiir belki bir anlıktır ama yaşamın tümünü içerebilir. Ciddi bir klasik müzik parçası dinlediğimizde zamanın hiç farkında olmayız. Sanatın bize sunduğu iyileştirme etkeni yalnızca ne dediği, ya da ne yaptığı ile sınırlı değildir -neye izin verdiği önemlidir. Gündelik zaman bir süreliğine önemsizleşir. "Zamanın geçtiğini fark etmedim," dediğimizde özgürlüğümüzü hissederiz. Aşık olduğumuzda da aynı şey olur. Yaptığımız işe tamamen daldığımızda da, şöyle rahatça oturup kitabımızı açtığımızda da aynı şey olur.
Okumak bize okumamaktan daha çok zaman kazandırır."

Zaman içinde nerede olmak isterse orada olmayı seçmekten yana olan yazar kitabında da zaman kavramını tamamen yok ederek yaptığı yolculuklardan çok, başka yerde başka zamanda yapmış olabileceği yolculuklarla karşımıza çıkıyor.
Hikayenin içine girdiğimiz andan itibaren boş uzam ve ışık noktaları arasında kitabında var olan "dans eden on iki prenses" gibi rüzgara kapılıp sürükleniyoruz.

Köpekleriyle birlikte yaşayan devasa büyüklükte bir kadının Jordan adında bir çocuğu Thames nehrinde bulmasıyla başlıyor roman. Kadının kaba tavırlarından sevilecek bir özelliği yokmuş gibi görünüyor ama zamanla sevdiriyor kendini. Jordan ise denizlere aşık. Yaptığı yelkenleri ırmakta yüzdürmek onun en sevdiği uğraşı. Gemilerin batabileceğine inanmayan bu çocuk, kalbinin -belki de kendinin- arayışı içine sürükleniyor. Bazen buluşup bazen ayrı düşüyorlar kendi hikayeleri içinde.

Eser tamamen fantastik diyemiyorum çünkü yazar bu kitabın tarihi bir roman sayılabileceğini söylüyor, bir kısım doğru. 17. yüzyılın İngilteresi'nde I.Charles krallığı dönemini kapsıyor. Muz ülkeye geliyor ve ananas ile tanışıyor sonraki yıllarda halk. Diğer taraftan tamamen masalsı. "Dans eden on iki prenses" bizim bildiğimiz masal kahramanlarından oluşsa da isimler ve olay kurgusu tamamen farklı. Yazarın yarattığı "sözcükler kenti"ne ise özellikle hayran kaldım. Kocaman bir balona bindiğinizi ve insanların ağzından çıkan sözcüklerin havaya karışmasıyla yarattığı olumlu/olumsuz tüm etkiyi sopalı yer beziyle temizlediğinizi düşündürüyor yazar sonra da o balonla uçup götürüyor hayal gücünün uç noktalarına.

"Vişnenin Cinsiyeti aslında meyvelere dair değil. Daha önce hiç görülmemiş ama özlemi çekilen, hayali kurulan şeylere dair. Yaşamı yolculuk ve riziko olarak görmeye dair."

Zamanın içinde kaybolmak isteyenlere şimdiden keyifli okumalar.
Jean Rhys'ın 1939'da yayınlanan ve hiç de ilgi görmeyen, hatta diğer eserleriyle beraber edebiyat eleştirmenleri tarafından aşağılanan bu kitabı yirmi yıl sonra BBC tarafından bir radyo tiyatrosuna dönüştürülünce dikkat çekiyor. Yazarın ilk dört eseriyle beraber Günaydın Geceyarısı da yazarın dağınık, kopuk hayatının yansımasından başka bir şey değil gibi. Hatta Karanlıkta Yolculuk adlı eserinin bıraktığı yerden devam ediyor gibi bir his de yaratıyor.

Eserin bilinç akışı tekniğiyle yazıldığını söyleyebiliriz; ancak bu da tam anlamıyla doğru olmayabilir, zira yazar bazen geçmişi uzun uzun ve kronolojik sırasına uygun şekilde hatırlayarak daha alışıldık bir tarzda yazmaya devam etse de , ardından yine kopuk, hızlı, heyecan ve duygu karmaşalarıyla dolu tarzına dönüyor. Bu, kitabın rahat okunmasını kolaylaştırıyor elbette. Tamamını düşündüğümüzde kitabın kaybolan, acı çeken, yanlış yaşamış, ama doğru yaşamanın ne olduğunu bilmeyen bir kadının yıkılışını anlattığını da söyleyebiliriz. Yazarın hayat öyküsüne uygun düşen belki otobiyografik ögeleri fazla bir roman bu. Rhys, 16 yaşında doğup büyüdüğü Dominik'ten ana vatanı İngiltere'ye döndüğünde yaşadığı kültür şokunun etkisini uzun süre atamıyor ve hayatta kalmak, tutunmak adına yaptığı bütün girişimler bir şekilde ya yarım kalıyor, ya engelleniyor; Rhys Dominik'e dönmeyi çok istemiş olmalı başlarda, sonra tutunma kaygısı ağır basmış olmalı. Sanatçı olmak, tiyatro yapmak yolunda attığı bütün adımlar da engellenmiş, başarısızlık bütün hayatına hâkim olmuş Rhys'ın. Babasını 20 yaşında kaybedince esas darbeyi yiyor ve bundan sonrası erkeklere bağımlı yaşadığı, para aldığı, kürtajlar ve yoksunluk, karmaşa ile dolu bir hayat oluyor. Benim okuduğum iki kitabında da erkeklerle ilgili gözlemleri hep aynı yazarın: sonu gelmek bilmeyen bir basitlik, sömürü, istismar, çakallık ve yine de bir erkek tarafından sevilme, ona ait olma arzusu... sonra arzularla gerçeklerin bitmeyen, sonu gelmeyen karşılaşmaları.

Günaydın Geceyarısı da en az Karanlıkta Yolculuk kadar irkiltici, etkileyici bir üslûp ve atmosfere sahip bir eser olarak anlaşılan o ki esas gücünü yazılanların gerçek olmasından alıyor. Rhys, kesinlikle çok net görülebilen bir dünya çiziyor, burada karakterler yaratarak değil ama iç dünyasını bütün zorlayıcılığıyla, çok az olay örgüsüne sarıp sarmalanmış batıcı, acıtıcı ruh halleriyle ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Kadın ve insan olmanın bedeli çeşitli şekillerde kendisine ödetilmiş, o da bu dünyada istismar ederek ve edilerek hayatta kalmaya çalışmış bir insan olarak Jean Rhys'ın bu eseri de kesinlikle okunmayı hak ediyor.
Yazarın ilk romanıdır. Ülkenin karmaşık durumlarına denk geldiğinden önce yasaklanmış, 1984 yılında yasağı kaldırılmıştır. Yazarın kendine has bir, üslubu ve çok derin bir betimleme kabiliyet var. Bu hali benim çok hoşuma gitti.

Hikayenin asıl kahramanı Selim’dir. Bunun yanında ise önemli yan karakterler olan Seyda, Oktay ve Aysel’de yer almaktadır. Yazar karakterlerini öyle derinlemesine tanıtmaktadır ki, hikaye içerisinde hikaye bulmak içten bile değildir.

Hikaye üçüncü tekil şahıs tarafından kaleme alınmıştır. Konu ise hafif siyasi ve solculuk diye tabir edilen siyasi görüşü biraz överek anlatılmaktadır. Hikaye 1970li yıllarda kominizim, solculuk ve işçi, öğrenci olaylarına değinir. Para babalarının boş hayatları, şöhreti yakalamanın zorlukları ve ödenen bedeller… Politik ve gerçek hayattan kesitler sunarak devam edip gider. Neden yasaklandığı ise tartışılır ben içerisinde aman aman bir şey göremedim.

Selim asıl karakter ve solcu kişiliktir. Seyda zeki ama hayatın anlamını daha yakalayamamış ve mutsuz bir evlilik yaşayan ablamızdır. Oktay ise zengin, varlıklı olan kişiliktir. Aysel saf mahalle kızıdır, şöhret basamaklarını bir bir bedelini ödeye ödeye tırmanan karakterimizdir. Hepsinin tek ortak tarafı ise hayatlarının bir yerinden sonra kesişmesidir.

Yazarın dili çok arı ve sade. Kurgusu ve devamlılığı çok güzel ister istemez okurda merak uyandırıyor. Elimdeki kitap 1990 yılında Can Yayınları’ndan 4. Basım olarak çıkmıştır. Sayfaları hardal rengi ve 1970li yılları anımsatırcasına hoş.

Lakin şunu demek isterim. Devrim ya da diğer adları her ne ise hiçbir zaman iradeyi zayıflatmamış aksine daha da güçlendirmiştir. Bir takım ateşli gençlerin, yalan-gerçek olarak sergiledikleri bu görüş kendilerini de başta olmak üzere hem devlete hemde millete zarar vermiş, terör denilen bir çok kuruluşun ekmeğine yağ sürmüştür.

Bunu en yakın zamanda “Gezi” diye tabir edilen, baş kaldırış harekatında da görmüş olduk. Dönemin iradesi Taksim’de parkı yıkıp Topçu Kışlası yapmak istedi. Olaylar başladı. Her ne kadar haklı olsa da davaları haksız olmaya mahkumdular. Milyonlarca dolar zarar. Elbette ağaçlar kesilip yok olmasın, onlar bizim geleceğimizdir. Lakin konu ağaç değildi. Kaos ortamı yaratıp, ülkeyi yangın yerine çevirmekti, başarılı da olundu.

Kendi bölgem için konuşuyorum. Sadece kendi zararımı söylüyorum. 15 dakika ara ile aracımı yanmaktan kurtardım. 3 kere 6mm kalınlıktaki 12 metre camekan tuz buz edildi. Yine 12 metreye 1 metre led tabela kül oldu. Zarar 16000 Tl. Yapanlarda mahallenin 10 15 yaşlarındaki müptezelleri. Tutup yakalayıp, ağzını burnunu kırsan, ertesi günkü haberlerde inanın ekmek almaya gidiyordu diye haberler çıkardı. Geziyi iliklerime kadar yaşadım ben.

İrade sahibi olan bir partiye mensup bir vatandaş değildim. Atadan bildiğim bir partim vardı. Her dönem o partiye oy vermekten başka herhangi bir siyasi kimliğim dahi yoktu. Ama nedense caddeki dükkanla, evler ve arabalar mimlenmişti. Benim yan komşumda sorun yoktu, keza karşı komşumda da, zaten benim komşularımla veya siyasi görüşleri ile de işim yoktu. Hatta ömrü hayatımda diktiğim 3 tane de ağacım vardı. Sıradan sade bir vatandaş olamama rağmen bunlar başıma geldi. Ama görün ki gezi olayları terör ekmeğine yağ sürdü.

Peki sonuç ne oldu. Yapılması gereken yapıldı. Zayıflatılmak istenen irade çok daha güçlendi. Ölenler öldü. Bitti gitti.

Elbette hakkını savun, protestonu et. Ama mantık ben huzursuzsam herkesi huzursuz edeceğim mantığı olursa, benim evimi soydular bende başkasının evini soyabilirim diye kendini haklı görürsen ve hele ki sırf zevk için sokağa çıkıp sağı solu taşlarsan, “haklı olduğun davanda sonuna kadar haksızsın.”

Sözün özü; kitabı okuyun ve kendinize dersler çıkarın. Haksızlık karşısında tabi ki de boyun bükmeyin ama yakıp, yıkmayın. Bölücü değil birleştirici olun. Kitap okunulası ve tavsiye edilesi.

Sevgi ile kalın.
Alışılagelmiş Jack London hikayelerinden çok farklı bir eser...İnsan oğlunun evrensel gelişim süreçlerinin alegorik anlatısı...Yazar varoluşu direk olmasa da alttan alta Darwinist temellere dayandırıyor.Mitolojiden,psikolojiden,sosyolojiden bizi mahrum bırakmayan bir eser...Yazarın yarattığı iki benlik yani modern insan ve ilkel insan olan Büyük Diş'in içsel savaşı.Bir benlik çatışmasının en canlı silueti...
Spoiler verip incelemeyi bozmak istemediğimden burada noktalıyorum.Okuyan herkese teşekkürler...

Yazarın biyografisi

Adı:
Pınar Kür
Unvan:
Yazar, Öğretim Görevlisi
Doğum:
Bursa, 15 Nisan 1945
Pınar Kür (d. 15 Nisan 1945, Bursa) Türk yazarı. Lisans eğitimini Queens College ve Boğaziçi Üniversitesinde tamamladıktan sonra Sorbonne Üniversitesinde Karşılaştırmalı Edebiyat üzerine doktora yaptı. "Bitmeyen Aşk" adlı romanı "müstehcenlik" gerekçesiyle toplatıldı. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller okulunda ingilizce okutmanı oldu. Şu anda Bilgi Üniversitesinde Medya ve İletişim Sistemleri bölümünde öğretim görevlisidir.

Yazar istatistikleri

  • 79 okur beğendi.
  • 2.683 okur okudu.
  • 87 okur okuyor.
  • 2.035 okur okuyacak.
  • 54 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları