Pınar Kür

Pınar Kür

YazarÇevirmen
7.9/10
2.284 Kişi
·
9.520
Okunma
·
189
Beğeni
·
7860
Gösterim
Adı:
Pınar Kür
Unvan:
Yazar, Öğretim Görevlisi
Doğum:
Bursa, 15 Nisan 1945
Pınar Kür (d. 15 Nisan 1945, Bursa) Türk yazarı. Lisans eğitimini Queens College ve Boğaziçi Üniversitesinde tamamladıktan sonra Sorbonne Üniversitesinde Karşılaştırmalı Edebiyat üzerine doktora yaptı. "Bitmeyen Aşk" adlı romanı "müstehcenlik" gerekçesiyle toplatıldı. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller okulunda ingilizce okutmanı oldu. Şu anda Bilgi Üniversitesinde Medya ve İletişim Sistemleri bölümünde öğretim görevlisidir.
...baskıya karşı çıkmamak üzere yetiştirilmişti. Bilmiyordu başkaldırabileceğini; baskıyı, zorbalığı yaşamın doğal bir öğesi bellemişti.
Pınar Kür
Sayfa 144 - Can Yayınları - 23. Basım- 2019
Hepsini, hepsini görüyorum her gün. Hepsi geçip gidiyor yanıbaşımdan. Bütün bir yaşam o dışardaki. Geçip gidiyor. Ya da ben geçip gidiyorum. Birbirimize değmiyoruz.
Bir adamı kaçırmanın en kolay yolunun ona "gitme" demek olduğunu bilmiyor muydu?
Pınar Kür
Sayfa 286 - Can Yayınları - 8. Basım - 1990
124 syf.
·Beğendi·7/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Yine önceden okunup geç kalınmış ama acısını İŞSİZLİKLE aldığım incelemelerimden biri .. gene sahaftan ucuz yollu ama en bi güzel çevirisini alarak kattık arşivimize .. çok hacimli olmamasından kelli kitaptan öyle büyük beklentilerim yoktu ..ama Jack London farkını tabii ki ortaya koydu hemde bana güzel bir de sürpriz yaparak.. ne miydi o sürpriz?

"SENELERDİR GÖRDÜĞÜM HELİKOPTERDEN DÜŞMELİ RÜYALARIMI YORUMLAYABİLDİM EN SONUNDA BU KİTAPLA =) "

az sabır ve sebat biliyorsunuz ki elzem kendi kritiklerim açısından .. önce kitap hakkında biraz ön bilgi verelim .. bir kez : darwin'in evrim teorisi gibi düşüncelerini ve savlarını "90larda kanal 6 öğle film kuşağında izlediğiniz o 3rd rate kung fu filmlerindeki cicoz çinlilerin kiremiti tek vuruşta kırdığı gibi def ediyor ve yok sayıyorsanız ya da annelerin küçük çocuğuna kaşığı uçak yapıp içine mühimmat diye ıspanak doldurduğu ikiliyi reddeden Bükem kız inadı miras kaldıysa size : senin fişini çektim arkadaşım !! geri kalanlar fındık fıstık bonibon kapın beri gelin =) ( bu arada kanal 6' daki öğlen yayınlanan karete film kuşağı efsanedir ..o tayfaya özenip karşıki okul inşaatından kiremit getirip sehpaların üstünde kırayım derken anadan babadan bi araba zopa yemeyen bizden değildir! kızlar için bir dahaki incelememde ayrı bi lüzumsuzluk bulacağım ...)

ben baştan uyarayım da sonra kan davasına evrilmeyelim vortexlerde .. evet ne diyorduk.. yazar bu kitapla milyonlarca ( o derece emin değilim ama bilimsel olsun şşş ;) ) yıl öncesine, ilk insanların dünyasına götürüyor bizleri.. özellikle bir "maymun " göndermesi yok insanlar için yalnız benimde bir sürpriz sonucu öğrendiğim gibi o ağaçtan düşmeli rüyaların (ben de helikopter versiyonu var bunların..hani tam düşerken uyandığınız o rüyalar... ), ağaçlarda yaşayan , yere düşüp ölmeyen ya da o sırada düşerken başka bir dala tutunup bir şekilde hayatta kalan ilk atalarımızdan bizlere RÜYALARIMIZ vasıtası ile miras kaldığı savından yola çıkıp, ara sıcaklar ikram ederek girizgahı yapıyor =) heuehee!! nasıl yandı dimi beynin ? =) neyse ki konu salt bu döngü üzerinden gelişmiyor ..kitap çok daha renkli ..acunun "SÖRVAYVIR" adasının kamerasız ve vahşi hayvanlar ile dolu olan bir versiyonu aslında.. rakipler ise daha gaddar ... oku ve ateş kullanımını çözmüş İLK PREMIUM CİN ALİLER - ATEŞ İNSANLARI!! daha uzatmaya gerek yok sanırım .. şehirlerarası yolculukta tv ye hiç film yokmuş gibi bülent ersoyun gençlik filmini koymaları üzerine su görmüş somalili çocuk edasıyla sarıldığım bu kitap sizi de üzmeyecek emin olabilirsiniz ..( e başka film izleyeydin demeyiniz ... terminatörü okan bayülgen seslendirince büyük ikramiyeyi bir rakamla kaçıran ayakkabı boyacısı hüznü doluyor ciğerine insanın..)
112 syf.
Ne olursa olsun seni terk etmeyeceğim. Neler yaşayacak olsam da , seni içimden atmayacağım.
Hani şu simit aldığım fırıncı, süt aldığım market sahibi ve her sabah ekmeğimi kapımın önüne bırakan kapıcı var ya arada kaçamak bakışlarla tepeden tırnağa beni süzen, bakışlarını yakaladığımda, vücudum emrine amade evet diyecek miyim cevabını bekleyen adamları ve onların yalnız yaşayan kadının potansiyel tehlike zannının sahipleri karıları işte onları hiç umursamadan;
Seni içimde büyütmenin , canımdan can olmanın sevincini kızgın , yargılayıcı gözlerle bakan hiç kimseye lütfen beni anlayın demeyeceğim.

Binlerce insanın yaptığı o şeyi ben de yaptım. Sevdim , seviştim hamile kaldım evet. Sevişmenin meşruluğu , toplumun onayı olan imza atılmadan olduğu için sen gayri meşru çocuk adayı oldun bense o…..pu. Ya seviştiğim adam, seni istemediğini söyledi bana başının çaresine bak ben yokum dedi de, bu ilişki sonrası ona uygun görülen hiçbir kelime ile karşılığı verilemedi.

Oysa kimseler bilmiyorlar ki ne kapanmak rahibe eder; ne de sevişmek fahişe. Hani benim kutsallığım? Annelik kutsal değil miydi? O da atılan imzaya şahit olanların şehadeti sonrası mı?

Hangi yüzyılda yaşarsak yaşayalım , ‘’erkeksiz kadın eksik etek'' , ‘’maşa kadar kocası olan kadının paşa kadar sözü olur’’ hegemonyasının olduğu , erkeğe muhtaç kalındığına inanacak, evlenene değin bekaretini koruduğunun ispatı kırmızı kurdela bağlanmış gelinlikle birisinin karısı olmak için evinden uğurlanan , anne baba, kaynana kaynata eş, çocuk yetmezmiş gibi toplumun da tüm yüklerinin sırtlayarak yetiştirildiği kız çocuklarından biriyim ben de ama yüklerimi görmezden gelip seni doğuracağım.

Anarşi yok belki, liyakat aranmaksızın iş bulabiliyoruz . Her ne kadar doğu batı ayrımı, kim ateist kim müslüman tartışması yapılsa da , solcuların sağcıların yerini cemaatler kapsa da , askerin eski gücünü kaybettiği, güvenlik güçlerinin varlığının sisteme göre belirlendiği, binlerce öğretmenin atanamadığı, okumayan kızların kocaya verildiği devrin bittiği, işi olmayan kızlara talebin olmadığı anların geldiği , kadın cinayetlerinin son sürat devam ettiği, çocuk gelinlerin popülerliğini yitirmediği şiddetin vazgeçilmez en yaygın davranış şekli olduğu bir zamanda namus iki bacak arasında ama cumhuriyet halen yönetim şekli şükür demeliyiz değil mi? İşte bu dünyaya gelmen için elimden geleni yapacağım.


Anne olunca , baba olunca anlarsın, diyorlar. Sen de anlayacak mısın anlayabilecek misin ki beni?
Ya sen de kız olarak doğarsan hem gayri meşru hem de kız!! ‘’Anasına bak kızını al’’ yaftası ile geçecek bir ömür. Belki annenin yolunu izleyeceğin , belki de yapıştırılan ünvanların sebebiyle uğrayacağın bir tecavüz sonucu anne olacağın bir geleceğin olacak .
Erkek olarak doğacaksan güçlü olmak zorundasın, erkekliğin kuralı gereği, bunun işi, gücü geçimi var, eğitimi var , paran yoksa yenik başlayacağın hayata adım atman için çabalayacağım.

Anlattığım tüm bunlara rağmen; kız ya da erkek hangi cinsiyette doğmak istersen evet ise cevabın, sakın vazgeçme sen de çocuğundan sakın ama doğacak çocuğuna "Sonsuza kadar evet" annenim , babanım senin demekten hatta defalarca kez , coşkulu bir sesle söylemekten.
Çünkü ölümüm pahasına ben vazgeçmeyeceğim senden.
Keyifli okumalar.
134 syf.
“Suç” ve “Ceza”yı 20. Yüzyılda Yeniden Yazmak ve Sanatta “Katharsis”: Asılacak Kadın

Anahtar Kelimeler: Pınar Kür, Asılacak Kadın, Katharsis, Kadın, Suç, Ceza, Adalet.


Pınar Kür, toplumsal sorunları ve bu sorunlar içerisinde özellikle kadınların sorunlarını ele alan ve yazdığı romanlar yüzünden yargılanan, kitaplarının imhasına karar verilen bir yazardır. Kür’ün Yarın Yarın romanı yaklaşık iki yıl yargılandıktan sonra yayınlanabilir. Yarın Yarın gibi 1979’da yayınlanan ve on beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan Asılacak Kadın da Kür’ün yargılanmasına neden olur. Dönemin yargı organları Asılacak Kadın’ın “cinsel tahrik” ve “ahlaksızlığın propagandası” amacıyla yazıldığını savunarak Kür’ü yargılar, romanın da imhasına karar verir.

Toplumsal hastalıkların tedavi edilmesinde sanat belki de yasalardan, hukukçulardan ve resmi organlardan daha etkilidir. Adalet mekanizmasının yapamadığını yapar sanat. Nitekim sanat “insanı insana insanca anlatır.” Bir bakıma insanın toplumsal sorumluluklarını hatırlatan ve insana üyesi olduğu toplumun günahlarından arınmasının yolunu açan sanat bir “katharsis”tir. Aristoteles de, Poetika adlı kitabında sanatın asıl amacının arınma yani “katharsis” olduğunu söyler.

Asılacak Kadın ailesiz, korumasız ve kendini savunmamak üzere yetiştirilmiş genç bir köylü kadının bir zorbanın cinsel sapkınlığına kurban edilmesini konu alır. Cinsel anlamda sömürülen Melek, yalı zengini zorba Hüsrev tarafından ücret karşılığı olmadan mahallenin erkeklerine bir cinsel obje olarak sunulur. Dahası zorba, kadının bir cinsel obje olarak kullanıldığı sahneleri izler ve bir yönetmen gibi yapılması gerekenleri söyler. Bu cinsel sömürünün faillerinden biri olan Yalçın, pişman olarak zorbayı öldürür. Fakat çarpık adalet kadını kurtarmak için başkası tarafından işlenen cinayetin cezasını katile değil mağdur kadın Melek’e verir. Melek idamla cezalandırılır. Günümüzde de adaletin koruyamamasından dolayı kadınların her gün yeniden yeniden katledilmesi de bir idam çeşidi değil midir?

Pınar Kür, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında yaptığı gibi bu romanında “suç" ve “ceza” kavramlarını tartışmaya açar ve bu kavramları yeniden anlamlandırma fırsatı verir. Raskolnikov’un doğduğu çağa bakıldığında Rus toplumunun yoksulluk içinde yaşadığı görülür. Doğal olarak Raskolnikov’un cinayetinin nedeni “ekonomik”ti ve Dostoyevski romanı aracılığıyla bir çok şeyi sorguladı.
Pınar Kür gibi, kadının nesne olmanın dışında bir vasfının olmadığı erkek egemen bir toplumda yaşayan bir yazarın da kadınlıkla ilgili meselelerde bunu yapması kadar doğal ve yerinde bir şey yoktur. Pınar Kür de kendi güncel bağlamında Dostoyevski gibi söz konusu kavramları farklı bir yönden tartışmaya açar.

Kurtulmak için cinayetten başka bir yol kalmamışsa işlenen cinayet bir suç mudur? Kadın, cinayeti işlemediği halde idamla cezalandırılabilir mi? Aynı kişi hem mağdur hem de suçlu olabilir mi? Kadını “hiçli bir yoklukta” yaşatan, kadının ölümüne ayarlı toplumlar da bunların hepsi de mümkün.

Romanın üç bölümden oluşur. Bu üç bölüm sırasıyla Yargıç Faik İrfan Elverir, Melek ve Yalçın’ın kendi ağzından anlatılır. İlk bölümde yargıç, bilinç akışı tekniğiyle kendi gözünden cinayeti inceler. Yargıç, karısıyla karısının rızası olmadan evlenmiştir ve bu rızasızlık zamanla sadakatsizliğe en sonunda da intikama dönüşür. Kadınlara bakışı kendi geçmişiyle şekillenen yargıç, katilin cinayeti işlediğini kabul etmesine rağmen Melek’in suçlu olduğuna karar verir. Bu üçlü arasında rolü kesin olan bir tek yargıçtır. Yargıç’ın gözünde tanık ve sanık da bellidir. Buradan itibaren bazı sorular, cevap aramaya başlar: Yargıç haklı mı? Her şey onun gördüğü gibi mi? Görünenin ardında başka bir gerçek var mı? Adalet mekanizması ne kadar doğru çalışıyor? Suç nedir? Ceza nedir? Erdemli bir gerekçeyle işlenen cinayet cezalandırılmalı mı?

İkinci bölüm, Melek’in kendi ağzından hikâyesini anlattığı bölümdür. Bu bölümde Melek, yine bilinç akışı tekniğiyle içine doğduğu toplumsal koşulların ona yaşattıklarını anlatır. Hem bilinç akışı hem de Melek’in kendi yerel diliyle konuşması anlatılanların gerçekçi bir biçimde verilmesini sağlar. Ayrıntılı ve ilk ağızdan verilen psikolojik tahliller okuyucu bir anda, tecavüzün, şiddetin, çaresizliğin, pisliğin, kirlenmişliğin, çürümüşlüğün içine sokar. Üvey babası tarafından evden atılan ve Hüsrev’in yalısında hasta bakıcı olarak yaşayan Melek’in içinde bulunduğu durumdan kurtulması için kendini ya da zorbayı öldürmekten başka çaresi yoktur. Fakat Melek, “kurtulmak” kavramından habersizdir. Kendini savunmayacak kadar saf ve cahil olması nedeniyle zorbayı öldürmez. Mahvolan dünyasına bir de mahvolan ahretinin eklenmesini istemeyerek kendini de öldürmez. Yapılanları çaresizce kabullenir.

Melek’in şu sözleri onun ne kadar yalnız ve asıl ihtiyacının ne olduğunu gösterir: “O sevmek dediklerini bi tek ihtiyar dedemin ellerinden duymuşum bi de Yalçın’ın dilinden lakin onun dilini anlamamıştım esasında o sevmek işte bir türküymüş demek ak saçlı bi dedenin türküsü bi çaresiz ihtiyarın çatlak sesiymiş Yalçın nereden bilsin?”

Üçüncü bölüm, zulme ve haksızlığa başkaldıran ve Melek’i kurtarmak için zorbayı öldüren Yalçın’ın kendi notlarından oluşur. Romanın en derli toplu ve sosyal mesaj yüklü bölümü bu bölümdür. Yalçın’ın ifadeleri Melek’in içinde bulunduğu durumu açıklaması bakımından önemlidir: “Önce kapıcı ana babasının, sonra Hüsrev beyin, en son da benim kurbanım oldu. Oysa iki yıl sonra yeniden karşılaştığımızda onun tek tek kişilerin değil de toplumun, içinde doğduğu ekonomik ve toplumsal koşulların kurbanı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. Kendisine anlatmaya bile çalıştım bunu. Bilmediğim şey “toplum”un biz olduğumuzdu.”

Yaçın’ın Melek hakkındaki şu tespiti, özellikle günümüzdeki cinayetler de düşünüldüğünde kadının toplumda konumlanışı açısından son derece önemli: “Öteden beri anlayamadığım şey susması, hiçbir zaman hiçbir konuda özünü savunmaya kalkmamasıydı. Oysa belki de kurtarmaya, aklımca topluma kazandırmaya çalıştığım kadın kesin bir hiç yokluk içinde yaşıyordu da ben ayrımsayamadım.”

Yalçın, işlediği cinayeti kendi kafasında sorgulamaya başlar. “Suç” ve “ceza” kavramları artık tartışmaya açıktır. Yalçın işlediğinin bir cinayet olup olmadığını sorgular. Cinayetse bile ceza gerektirir mi? Yalçın’ın ifadeleri Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’unun sorgulayışına benzer: “Ben cinayet mi işledim? Hayır, yalnızca Melek’i kurtarmaya çalıştım. Bunun için de adam öldürmem gerektiğine inandım. Hepsi bu. Cinayet mi denir buna? Gerekeni yapmak…” Yalçın gerekeni yaptığını düşünse de Melek’i kurtarmayı başaramaz. Sonuçta Melek yine erkek eliyle idama mahkum edilir.

Roman biçimsel açıdan da farklıdır. İlk iki bölümde bilinç akışı tekniği kullanırken son bölüm adeta anlatılanları toparlamak ister gibi kompoze bir anlatımla sunulur. Bilinç akışı kullanılan bölümlerden ilkinde noktalama işaretleri kullanılsa da ikinci bölümde noktalama işaretleri yok denecek kadar azdır. Noktalama işaretlerinin kullanılmaması bilinç akışının kesintiye uğraması için yerinde bir tercih.

Her üç bölümde de bilinen anlamda diyalog yoktur. İlk bölümde cümle akışı içinde verilen diyaloglar, ikinci bölümde farklı yazı fontlarıyla yine metin içinde verilir. Son bölümde metinden kopan diyaloglar sağa dayalı bir şekilde verilir. Melek’in yerel diliyle romanda yer alması da onu içinde bulunduğu sosyolojik koşullarla birlikte romana taşır. Burada her türlü tecavüze, sapkınlığa ve şiddete maruz kalan kadının ismi için seçilen “Melek” isminin de altını çizmek gerekir.

Romanın sonunda Pınar Kür’ün yargılandığı mahkemeye yazdığı bir de mektup bulunur. Pınar Kür bu mektubuyla romanını bir eleştirmen gibi açımlarken romanın “cinsel tahrik” ve “ahlaksızlık” anlatmadığını tam tersine bunlara karşı çıktığını savunur. Eserlerin sonuna eklenen bu tarz metinler okuyucunun yorum gücüne ket vursa da okuma ve anlamlandırma eylemini tamamladıktan sonra bu metni inceleyen bir okur bundan etkilenmeyecektir.


Özet olarak yazarın kendi ifadeleriyle “Asılacak Kadın, korunmasız, güvencesiz, çaresiz, zavallı bir kadının, dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini, ezilişini ve sömürülüşünü, çektiği eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açamayacak bir nesne haline gelişini anlatırken, elbette bütün bunlara karşı çıkmakta; kadını bu insanlıkdışı durumdan kurtarma çabasına girişen ve başaramayan delikanlının dramını da dile getirmektedir.”

Sonuç olarak roman, kadın ve erkek eşitliğinin, insani değerlerin içselleştirilmediği, kadın cinayetlerinin sona erdirilmediği sürece Türk toplumu için daima güncel kalacak…

Özgecan’a, Alime’ye, Neriman’a, Dudu’ya, Songül’e, Kadın’a, çocuk gelinlere…

Romanı erkeklere, kadınlara, hukukçulara, öğrencilerinize, sınıf arkadaşlarınıza, çocuklarınıza… okutun.

Romanı, etkinliklerin, kitap toplantılarının konusu yapın bir an önce…

Sahi Ünzile kaç koyun ediyor?
192 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Adem'den Önce'ye, biraz adından, biraz da okuduğum tek tük yorumlardan etkilenip beklentiyi yüksek tutmadan başladım. Sonra her şey çok hızlı ilerledi ve aynı gün, gecenin geç saatlerinde gözüm kapana kapana son sayfaya kadar ulaşabilmeyi başardım. Çünkü çok sevdim bu serüveni, yarına bırakmak istemedim.

Bu kitabın okuma listemde Kafka'nın Dönüşüm'ünden bir gün sonraya denk gelmesi hoş bir tesadüf oldu benim için. Art arda farklı zamanlarda geçen, farklı hayvanların bedeninde yaşayan iki muhteşem insan hikayesi okumuş oldum böylelikle... Gerçi ikincisine bir hayvan bedeninde yaşamak demek, çok doğru bir açıklama olmaz. Çünkü orada aslında ikinci bir benlik söz konusu... Ancak anlatımda insan bilinci devreye giriyor ve bir hayvanın gündelik yaşamını insan bilinciyle takip ediyoruz...

Adem'den Önce, yazıldığı dönemin de etkisiyle 'Darwin'ci bir bakış açısıyla kaleme alınmış. Aslında bu kitabı 'Evrim Teorisi'ne giriş' şeklinde de okumak mümkün... Yani günümüzde dahi evrim teorisini sadece 'maymundan gelmek' olarak algılayan zihinler için olayın detaylarını anlatmak açısından didaktik bir tarafı da var kitabın...

Satır aralarında ise çağımız insanına dair bazı taşlamalara denk gelmek mümkün. London, bu satırları taşlama yapmak için mi yazdı bilemiyorum ama en azından ben öyle algıladım diyebilirim. Örneğin 'ahali'nin, zalimlikte sınır tanımayan liderlerine karşı bir türlü organize olamayışı, ona bir arada karşı gelemeyişi, o devirde canlıların bu tip bir iletişim yeteneğine sahip olamamasına ve yaşamı sadece içgüdülerin yönlendirmesine bağlanıyor. Oysa aradan geçen yüz binlerce yılın ardından insan, her türlü iletişim olanağına sahip olmasına rağmen yine kendisini sömüren liderlere karşı organize olamıyor, olsa da harekete geçemiyor. Demek ki evrim, toplumsal cesaret konusunda hala yolunu tamamlayamamış:)

Kitapla ilgili aslında daha yazılabilecek çok detay var ama ben burada sonlandıracağım... Hikayenin bundan sonrası, ormanın derinliklerinde sizi bekliyor... Keyifli okumalar...
252 syf.
Anahtar Kelimeler: Van Gogh, Resim, Mektup, Otobiyografi, Yeni İzlenimcilik, Sanat.

Theo'ya Mektuplar, Hollandalı ressam Vincent van Gogh'un kardeşi Theo van Gogh'a yazdığı mektupların bir derlemesidir. Derleme, Yapı Kredi Yayınları ve Remzi Kitabevi tarafından iki ayrı şekilde yapılmış. Remzi Kitabevi'nin basımı bir seçme niteliğindeyken Yky'nin basımı bütün mektuplara yer veriyor.

Van Gogh, gördüğünü resmeden bir ressam değildi. Daha doğrusu gördüklerini diğer ressamlar gibi görmüyordu. Önce Van Gogh'u kendi ağzından tanımak sonra tablolarını incelemek onun neyi nasıl gördüğünü ve yeni izlenimcilik akımını nasıl zirveye taşıdığını anlatır. Yeni izlenimci tablolarının dışında "Van Gogh Sarısı" kavramını da resim sanatı ona borçlu.

Mektuplar, bir otobiyografi niteliğinde. Van Gogh, yaşamının uzunca bir bölümünde kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda hem günlük yaşamına hem de sanatına dair açıklamalar yapıyor. Mektupların alıcısı Theo, gelenekte hami günümüzde de sponsor olarak tanımlanabilecek bir konumda. Çünkü Van Gogh, klasik bir sanatçı akıbetine uğruyor: öldükten sonra değerlenmek.

Van Gogh, bir tarlada kendini vurana kadar mektup yazmaya devam ediyor. Mektuplarda Van Gogh'un çektiği maddi ve manevi sıkıntılar ile bunların getirisi psikolojik dalgalanmalar ilk ağızdan aktarılıyor. Bu dalgalanmalar önce kulağını kesip bir hayat kadınına hediye etmesine sonra da intiharına yol açacaktı zaten.

Mektupların resim sanatı açısından önemi ise Van Gogh sanatının doğuşunu ve dönemin resim dünyasındaki gelişmeleri yansıtmasında yatıyor.

Ressam olmasına rağmen yazdığı mektuplarda Van Gogh'un edebi yönü de kuvvetli. Bu da onun aslında sanatın diğer dallarından da beslenen komple bir sanatçı olduğunu gösteriyor.


Van Gogh hakkında bir şeyler de izlemek isteyenler için:

1) Vincent'tan Sevgilerle
2) Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında
174 syf.
·5/10
Yağmurlu bir cumartesi günü. Öğleye kadar uyumama rağmen üzerimde bir yorgunluk var. Gözlerimi kapatıp aklımın kontağını açık bıraktığım vakitlere özgü bir yorgunluk.

Gelgelelim Winterson'a. Uzun zamandır okumak için aklımda olan kitaba şu malum canlı ayyuka çıkmadan önce arşınladığım İstanbul sokaklarının birinde denk geldim ve aldım. Kitap aşk, cinsellik yalnızlık gibi yüzyıllardır çitilene çitilene artık bir esprisi kalmamış konulara sanrılar ile dolu bir hayal gücü perspektifinden bakan bir anlatıma dayanıyor. Eserin dili akıcı ve sade. Olay örgüsü birbirinden kopuk gözüksede yazarın kopuklukların üstüne kurduğu anlam örüntüsünü hissedebiliyorsunuz.
Eserde zaman zaman yazarın yaptığı sosyolojik analizler ve benim kitap yarım bırakmama gibi bir takıntım olduğu için son sayfasını henüz kapattım ve bitirdim.

Okunabilir mi ? Nispeten. Benim gibi kitap yarım bırakmama takıntısına sahipseniz evet. Ama şunu söylemeden edemeyeceğim; eserin bende etkisi, tadının çok güzel olduğuna emin olduğum ve iştahla kaşığı kaldıracakken ilk denemede yüzümün bin bir şekil aldığı bir tatlı gibi oldu. Neyse çok yazdım mevzu boş konuşmaya gitmeden çenemin kontağını kapatıyorum. Sağlıcakla kalın, kalalım.
200 syf.
·2/10
19.yy'da Louisiana'da ki kölelik kavramını ve zengin bir çiftlik sahibinin karısı ile olan yaşamını ele alan bir kitap.

Manon Gaudet , hayal ettiği evliliğe kavuştuğunu düşünürken kendisini kocasından nefret ederken bulur. Bunun sebebi ise , kocasının hizmetçileri Sarah'dan olan çocuklarıdır. Manon , böyle bir yaşam hayal etmemişti...
Louisiana 'da zencilere yapılan ayrımcılık ve zor şartlarda ki çalıştırılma koşullarından dolayı kölelerin isyanları bir gün had safhaya ulaşır ve zenciler çiftliği ele geçirip Manon , Sarah ve ev çalışanlarını rehin alırlar. Manon'un nefret ettiği kocası zenciler tarafından acımasızca öldürülür. Bu arbede sırasında Manon vurulur , Sarah ise bir ata atlayıp bebeğini de alıp kaçmayı başarır ...

Kitapla ilgili pek fazla anlatılcak birşey yok açıkcası. Büyük bir umutla elime aldığım kitabı , büyük bir hayal kırıklığıyla zor da olsa bitirdim. Kitapta bir son yok. Sanki yarıda kalmış gibi. Konu hiç bir yere bağlanmamış.
Bana göre zaman kaybıydı.
134 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Hem içerdiği konu hem de yazım tekniği bakımından müthiş ve farklı bir kitap okudum. Açıkça söylemem gerekirse bu kitabın böylesine muhteşem olduğunu beklemiyordum. Kitabı bitirdiğimde zaten şoktaydım, üstüne bir de yazarın kitap hakkındaki savunmasını okuduğumda ve yazıldığı dönemde kitabın yasaklandığını öğrendiğimde daha da büyük şoka girdim diyebilirim.

Kitapta konu olarak eşinin aşığı tarafından öldürülen bir koca cinayeti anlatılmaktadır. Daha doğrusu gerçek olan, böyle bir olay üzerinden kurgulanan bir hikaye anlatılmaktadır. Kadına ve aşığına gerekli ceza verilir verilmesine ama olay buraya gelene kadar neler yaşanmıştır acaba ? İşte aslında kitapta esas anlatılmak istenen sadece bu olay değil, bütün bunların yaşanmasına sebep olan bireysel ve toplumsal ahlaksızlığın kendisidir.

Yazar'ın böyle bir konuyu irdeleyerek bu derece gerçekçi ve muhteşem bir kitap yazabilmesi bence her türlü takdiri hak etmektedir.

Evet kitapta müstehcen bölümler mevcuttur. Buna katılıyorum. ama yazar bu bölümleri bu derece gerçekçi olarak anlatmasaydı, yaşanılan dramın ağırlığını farkedebilirmiydik acaba ?

Ayrıca yaşanılan bu şekildeki ağır bir dramda , müstehcenliğe kendini kaptırıp ta , esas dramı görmeyen , anlamayan kişinin de ben insanlığından şüphe ederim. Ama ne yazık ki kitabın yazıldığı dönemde, bu tür insanların direktifiyle yasaklanmış olması da bize kitabı yasaklayanların kişilikleri hakkında yeterli bilgiyi veriyor sanırım.

Kitaptaki yazım tekniğine gelecek olursak , kitap esas itibariyle üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, mahkeme kararını veren hakimin, kararı verdikten sonraki iç dünyasını anlatmasından ibarettir. İkinci bölüm, öldürülen kişinin eşi olan Melek isimli kadının karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır. Üçüncü bölüm ise kadının aşığı Yalçın'ın yine karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır.

Ama tabii ki bu iç dünya anlatımları öyle basit birer okuma parçaları değildir. Bu bölümleri, şahısların kişilik yapılarının ve o ana kadar yaşadıklarının, çok ayrıntılı ve çok ustaca okuyucuya aktarılması şeklinde isimlendirmenin daha doğru bir deyim olacağı kanaatindeyim.

Yazar Pınar Kür'ün gerek kadın, gerek erkek ve gerekse çevredeki toplum yapısındaki iğrençlikleri bu derece açık ve netlikle anlattığı ,gerçek bir olaydan alınarak kurgulanmış bu kitabını ben hem üzülerek, hem beğenerek, hem de yazarı cesaretinden dolayı takdir ederek okudum ve okunmasını da herkese tavsiye ederim.
191 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Baştan ayağa pislik üretiyorken zihnin, mümkün mü senin KOKUNU duymamak!!

Çünkü sen, kurtulamayacaksın o kokudan.
Kadınlardan nefret ettikçe, hoşgörüsüz, hoyratça yaklaştıkça, suçladıkça,suçlamaktan hiç vazgeçmedikçe kurtulamayacaksın..

Irfan ve Hüsrev
Siz ve sizin gibiler,
"Kadın milleti " dedikçe,
Ötekileştirdikçe,küçümsedikçe ,
Leş gibi kokan kafanızın içinde bir kadın mezarlığı varken,
Ezdiğinizi zannettikce ezikliğiniz daha çok ortaya çıkıyorken,
Küfretdikçe kendinize olan hıncınız artıyorken,
Melek gibi kadınlar, gözlerinizin ta içine dimdik bakmaya devam edecekler..

"TIK. KALEM KIRILDI. GÖZÜNÜ KIRPMADI. SANKI KOKUMU DUYUYOR.."

Evet, kokun geliyor Irfan. O pis kokun geliyor.
Sen dinlemeden,
Sen inanmadan,
Sen empati yapmadan yargılamaya devam ettikçe,
Üstünde gözlerimiz.
Ciğerini okuyoruz bakarak.
Korkmuyoruz senden ve senin gibilerden..

Hüsrev
Sen de kötü kokuyorsun.
Akla hayale sığmayacak bir koku bu.
Seni tanıyan herkesin o pis kokundan kaçacakları kesin.
O iğrenç kahkahalarından tiksinecekleri,
Tırnak ucundan saç diplerine kadar nefret duyacakları,
Seni o beyinsiz kafandan vurmak isteyecekleri kesin.
Zulmün, sevgisizligin, düşmanlığın, igrencligin adı Hüsrev..


Acı büyütür insanı ama hiçbir şey çaresizlik kadar acıtmaz. Bazen yaşarken değil, okurken bile tükenir insan.
Bir nefret tıkar boğazını, bir öfke..
Çığlık çığlığa bir sessizlik..

Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz. Sevgiden uzak, sevgiye hasret bireylerin içindeki o büyük boşluğu, o derin yarayı, nefret, öfke, ihanet alıyor zamanla. Bütün bunlar bir direnme mekanizması haline geliyor.
Melek bile melek değil aslında..tırnaklarında kan izi var..

Bilinç akışı tekniğinin büyüsüyle bir solukta okunabilecek, üç ayrı bölümden oluşan bir kitap. Özellikle ilk bölümü, anlatım açısından oldukça başarılı.

Ama öyle bir havası var ki bunaltıyor. Konu, kişiler, gerçekten yaşanmış olduğunu bilerek okuduğumuz hikaye, oldukça sarsıcı.
Bazen ciğerlerimin ceviz kabuğuna sığacak kadar küçüldüğünü, nefes alamadığımı hissettim. Bu duyguyu ,bu kadar iyi geçirebilmesi bakımından çok başarılı.

Melek 'i bile sevmedim.
Bir de..
O pis kokuyu ister istemez duyacağınız bu kitabı okurken, arada soluklanıp sevdiğiniz birinin gözlerinin içine bakın bence.
Ne kadar şanslı olduğunuzu anlamanız için..



Keyifli okumalar..:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Pınar Kür
Unvan:
Yazar, Öğretim Görevlisi
Doğum:
Bursa, 15 Nisan 1945
Pınar Kür (d. 15 Nisan 1945, Bursa) Türk yazarı. Lisans eğitimini Queens College ve Boğaziçi Üniversitesinde tamamladıktan sonra Sorbonne Üniversitesinde Karşılaştırmalı Edebiyat üzerine doktora yaptı. "Bitmeyen Aşk" adlı romanı "müstehcenlik" gerekçesiyle toplatıldı. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller okulunda ingilizce okutmanı oldu. Şu anda Bilgi Üniversitesinde Medya ve İletişim Sistemleri bölümünde öğretim görevlisidir.

Yazar istatistikleri

  • 189 okur beğendi.
  • 9.520 okur okudu.
  • 369 okur okuyor.
  • 5.462 okur okuyacak.
  • 186 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları