1000Kitap Logosu
Ralph Waldo Emerson
Ralph Waldo Emerson
Ralph Waldo Emerson

Ralph Waldo Emerson

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.8
132 Kişi
330
Okunma
160
Beğeni
5,8bin
Gösterim
Unvan
Amerikalı düşünür, yazar
Doğum
Boston, Massachusetts, ABD, 25 Mayıs 1803
Ölüm
Concord, Massachusetts, ABD, 27 Nisan 1882
Yaşamı
Ralph Waldo Emerson (25 Mayıs 1803 - 27 Nisan 1882) ABD'li düşünür, yazar. Amerikan transandantalizminin en önemli temsilcidir. 1803 yılında Boston'da doğdu. Babası ve dedesi Protestan papazıydı. 1826 yılında Harvard Üniversitesinden mezun oldu. Emerson da babası gibi papaz oldu ve 1829'da bir Üniteryen kilisesinin rahipliğini üstlendi, aynı yıl Ellen Louisa Tucker ile evlendi. Eşi 1831'de öldü. 1832'da ruhsal bir bunalımdan dolayı rahipliği bıraktı. Bu kararında karısının ve erkek kardeşlerinin ölümünün payı büyüktü. Biçimsel dinin geçerliliğini yitirdiği kanısına varan Emerson 1832-33 yıllarında ilk İngiltere yolculuğuna çıktı. Wordsworth, Landor,Coleridge, John Stuart Mill ve Carlyle'ı tanıdı. Sonradan kendisini onların izleyicisi olarak görecekti. Boston'a döndüğünde kendini gezilere ve konferanslara veren Emerson böylece ülkenin tümünü yakından tanıma olanağı buldu. 1835'de Concord Massachusetts'de bir ev aldı ve ikinci eşi Lydia Jackson ile evlendi. Concord'da Nathaniel Hawthorne ve Henry David Thoreau ile dost oldu. Eskiden verdiği vaazların yerini konferansları aldı. Zamanla ünü ABD'yi aştı, Avrupa'ya kadar yayıldı.Nietzsche, "kendimi Emerson'a o denli yakın buluyorum ki onu övmekten çekiniyorum, çünkü kendimi övmüş gibi olmaktan korkuyorum" diyordu. Birkaç yolculuk sayılmazsa hep Massachusetts Concord kasabasında yaşayan Emerson 27 Nisan 1882'de öldü.
Özkan Eken
İnsanın Görkemi'yi inceledi.
186 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Emerson'un Muamma İkilemi
Topluma, toplumsal kurumlara, dilencilere para vermeye karşı; sadece yaşamak isteyen ve tek kutsalı kendi benliği olan, yalnızlığın fevkalade tadını bilen, başkasının kendisi hakkındaki fikirleriyle ilgilenmeyen bir yazar var eserin ilk bölümünde. İkinci bölüm ise, ilk bölümdeki denemelerinden yaklaşık üç yıl sonra kaleme aldığı denemelerinden oluşuyor ve sonunda da bir söylevinin yazıya dökülmüş hâli var. İkinci bölümün yazarı ise evrensel akla, evrense ruha, mutlak hakikate, Tanrıya inanıyor. Şimdi, iki bölüm arasında bir çelişki var mı yoksa sentezlenebilirler mi? Mutlak birliğin arasında tekilliğin mümkünatı nedir? Bir dindar varoluşunu keyfince gerçekleştirebilir mi ve bu uğurda sınırlarını zorlayabilir mi? Fikri olan varsa yorumda paylaşabilir, keza benim de net bir cevabım yok. Sadece düşünme deneyi yapacağım. Varoluşçu filozofların genel eğilimi ateistliktir fakat dindar varoluşçular da azımsanmayacak kadar varlardır. Emerson ise varoluşçuluğu ve stoacılığı sentezleyerek bir yaşam biçimi sunmuş. Bu yaşam biçiminin bana problemli görünen tarafı, hem bireyin mutlak gücüne hem de doğanın, ruhun, tarihin, yaşamın birliğine vurgu yapılması. Bu şartlar altında birey tüm olanakları içinde barındırıyorsa evrensel doğanın, ruhun, tarihin, yaşamın kıskaçları arasında olanaklarını nasıl bilfiil hâle getirecektir? Zannımca Emerson’un serimlemek istediği mutlak hakikatin varlığı ve onun evrenselliği, insanın bu hakikate ulaşmak gayesinin ahlakiliği. Fakat aynı Emerson bireyin tek mutlak olduğuna da, toplulukların zararlı olduğuna da vurgu yapıyor. Spinozacı görüş, mutlak belirlenim olduğuna ve bireyin ancak bu belirlenimi idrak edip kabullenmesiyle özgürlüğe yaklaşacağını savunur. Bu görüşün izlerini Stoacı görüşe kadar uzatabiliriz. Emerson’un da nihayetinde varmak istediği bu gibi görünüyor. Lakin oldukça tekilci, varoluşçu, üst-insancı başlayıp nihayetinde mistik, dinsel, hatta panteist bir noktaya varması kabul edilebilir gibi değil. Diğer soruya geçelim: Nietzsche kendini Emerson’a neden yakın buluyor? Eserin yazar kısmında Nietzsche yazıyor olsa, en azından eserin ilk kısmındaki denemelerin Nietzsche’nin değil de başka birinin kaleminden çıktığını anlamak oldukça güç. Alabildiğine topluluk düşmanı, bireyci, varoluşçu, yaşamın kutsallığına ve üst-insana inanan bir portre var. İkinci kısmın genel havası mistik, hatta dinsel, evrenselci. Tamam, Nietzsche’de de mistik bir yön vardır fakat o mistikliğini hiç bu kadar ilerletmemiştir. Nietzsche-Emerson benzerliğinin bir diğer boyutu da Hıristiyanlığın eleştirisinde ortaya çıkıyor. Nietzsche Hıristiyanlığın insanı edilgen kıldığının farkındaydı ve bu nedenle Hıristiyanlığa savaş açtı. Emerson da Hıristiyanlığın insanı edilgen kıldığının farkındaydı fakat o, sorunu Hıristiyanlığın kendisinde değil, kutsal metnin çarpıtılmasında buldu. Bu nedenle gerçek Hıristiyanlık bu değil kardeşlerim edasıyla Hıristiyanları etkin olmaya davet etti. Bu görüşler arasında Nietzsche’ye daha yakınım. Tevrat başlı başına bir edilgenlik öğretisiyken nasıl olur da Emerson Tevrat’ın esasında böyle bir şey olmadığını, bizzat çarpıtıldığını söyler anlam veremiyorum. Yine de din adamlarına dair eleştirilerinin bazıları yerinde. Örneğin peygamberleri insan vasfından sıyırmaları, İsa insandır demeyi günah saymaları İsa’yı insanların gözünde samimiyetsizleştirir. Esasında bu sadece dinin değil, bütün disiplinlerin bir sorunudur. Güncel bir örnek vermek gerekirse, Atatürk’ün putlaştırılması, peygamberleştirilmesi, hatasız bir insanmış gibi görülmesi bizzat Atatürk’ün anlaşılmasına zarar verir. Bu itici tutum insanların Atatürk’e karşı samimi duygularını zedeler ve yaptığı birçok yeniliklerin ve doğru adımların anlaşılmasına zarar verir. Bu nedenle bir insanı tanrısallaştırmak her halükârda zararlı bir eylemdir. Emerson’un güçlü kalemi, kendini gerçekleştirme vurgusu, insanı harekete geçirmeye, etkin olmaya teşvik eden duruşu, (her ne kadar bu görüşlerine zıt veya zıt olmaya yakın görüşleri de olsa bile) onu değerli bir insan kılmaktadır.
İnsanın Görkemi
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
Gökhan
İnsanın Görkemi'yi inceledi.
186 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
"Bı­rakın, o davetsiz gelen insan, kitap ve kurum güruhunu şa­şırtıp afallatalım; ilahi gerçeği basit bir biçimde tebliğ ederek. Söyleyin, o istilacılar Tanrı burada olduğu için ayakkabılarını çıkarsınlar." Bu felsefi zenginlik elbette ki Emerson gibi bir dahinin dizeleri olabilirdi... Kitap hem düşünsel hem de felsefi manada öyle yüksek bir konumda bulunuyor ki, ilk okumaya başladığımda heyecanlandığımı hissettim. Bu hissi bana yaşatan nadir birkaç kitaptan birisi olarak, eser büyük beğenimi kazandı. Abartılı övgülerden ne ben ne de Emerson hazzetmiyor olsak da; kitap gerçekten muazzam! Belki daha da fazlası. Emerson'u dahi, dolayısıyla da eserini dahiyane bulduğumu söylemiştim. Dehanın çeşitleri vardır denilir: Sosyal, teknik, duygusal, akli veya sezgisel... olabilir. Emerson, kanaatimce sezgisel yapıda ve akli olarak dahiliğin sınırlarında gezinmektedir. Bu bağlamda tam bir sezgisel olan Nietzsche'nin Emerson'dan oldukça etkilendiğini bilmek de beni hiç şaşırtmamıştır. Eserde, yazımsal olarak genel itibariyle kısa cümlelere dayalı ifade tarzı benimsenmiştir. Bu kısa cümleler arasında bazen konu dışına çıkılmış, bazen de yan dallara atlanmıştır. Bu açıdan Emerson'un eseri yazarken doğaçlama bir çalışma şeklini benimsediğini anladığımı düşünüyorum. Eser ne anlatıyor? diye soracak olursanız; kuşkusuz panteizm ve teizm derim. Açıkça ifade edilmemesine, hatta terimsel ifadeler olmasa da, felsefi okumalar yapanlar panteizm unsurunu açıkça göreceklerdir. Ama spinozacı panteizm'in dinsel olarak daha yoğunlaşılmış bir halini düşünmeliyiz. Eser, etik konularına, aksiyom veya önermelere de girmemiştir. Doğa'dan esinlenme diğer panteist metinler kadar yoğun değildir. Çünkü tümtanrıcılık görüşüne "ilahi kelam" ezgisi karıştırılmıştır. Bu açıdan arkeik, modern veya sade haliyle insan aklına hitap eden bir yapıdadır. Her hangi bir bilgi veya kültür seviyesine sahip insan, eseri anlayabilir. Anlatılmak isteneni kavrayabilir. Kitapta değişik konu başlıkları olsa da aslen ve asli olarak insanın ruhsal yapısı hep ön planda kalmıştır. Tek cümleyle anlatmak gerekseydi, kitabın vitrini ruh'dur derdim... Kitabı oldukça beğendim, beğenmediğim tek satırı da olmamıştır. Kitap son bölümünde teolojide hululiye olarak tabir edilen görüşe yakın fikirler barındırsa da fikri zenginlik açısından kıymet arzetmektedir. Tasavvuf'da vahdet olarak bilinen görüşe yakındır. Konuya sadece farklı bir perspektiften bakmıştır. Metinlerin özü, tasavvuftaki tin'e bakış açısı neredeyse aynıdır. Kesinlikle okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Şiddetle tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.
İnsanın Görkemi
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
54
Başak
The Transcendentalist'i inceledi.
32 syf.
Individual men and women can be their own authority on knowledge through the use of their own intuition and conscience. There was also a distrust of societal and govermental institutions and their corrupting effects on the individual. Because of the beliefs in self-reliance and individualism, transcendentalists became huge propenents of progressive reforms. They wished to help individuals to find their own voices and achieve to their fullest potential. Margaret Fuller, one of the leading transcendentalists, argued for women’s right. She argues that all sexes were equal and should be treated as such. In addiction, transcendentalists argues for the abolition of enslavement. In fact, there was a crossover between women’s right and the abolitionist movement. Other progressive movements that they exposed included the rights of those in prison, help for the poor, and better treatment of those who were in mental institutions. As philosophy, Transcendentalism is deeply rooted in faith and spirituality. Transcendentalists believed in the possibility of personal communication with God leading to an ultimate understand of reality. Leaders of the movement were influenced by the elements of mysticism, found in Hindu, Buddhist, and Islamic religions as well as the American Puritan and Quaker faiths. The Transcendentalists equated their beliefs in a universal reality to The Quaker’s belief in a divine inner light as a gift of God’s Grace. Transcendentalism was greatly influenced by the doctrine of the Unitarian Church as taught at Harvard Divinity School during the early 1800s. While Unitarians stressed a rather calm and rational relationship with god, transcendentalists sought to a more personal and intense spiritual experience. As expressed by Thoreau, transcendentalists found and communed with God in gentle breezes and other creations of nature. While transcendentalism never evolved into its own organized religion, many of its followers remained in the Unitarian Church. Transcendentalism influence a number of important American writers, who helped created a national literary identity. Three at these man were Herman Melville,Nathaniel Hawthorne, and American artist from the Hudson River School, who focused on the American landscape and the importance of communing with nature. The transcendentalists believed in the union of god and the world that everything in the world results from God, and God can be found in everything. This includes the soul of every human being in which divinity is present. Because of the belief in their own divine soul the Transcendentalists developed a strong self-reliance and individualism beyong external authority, tradition and logical demonstration which resulted in the absolute optimism of the movement. Emerson published some important Works fort e movement such as the essays “Nature” (1836) and ‘Self-reliance’ (1841) and the poem ‘Concord Hymn’. Emerson was a very optimistic man and did not believe that anything evil existed in the world. “When a man lives with God, his voice shall be as sweet as the murmur of the brook and the rustle of the corn.” Ralph Waldo Emerson’s Essay, Self-Reliance (Page 12)
The Transcendentalist
OKUYACAKLARIMA EKLE
4