Rasim Özdenören

Rasim Özdenören

8.4/10
1.179 Kişi
·
3.908
Okunma
·
1.014
Beğeni
·
23.450
Gösterim
Adı:
Rasim Özdenören
Unvan:
Türk Öykü ve Deneme Yazarı.
Doğum:
Kahramanmaraş, 1940
Rasim Özdenören (d. 1940, Maraş), Türk öykü ve deneme yazarı. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü.Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü. Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikâyeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan ilki, Uluslararası Prag TV Filmleri Yarışmasında jüri özel ödülünü almıştır.



Rasim Özdenören’in, Türk edebiyatında adını duyurmaya başladığı yıllar, köy romancılığının etkisinin artık azalmaya başladığı, varoluşçu yazarların etkisinin daha fazla hissedildiği yıllardır. O yıllarda roman ve öykü yazarları genel olarak Batı kaynaklı bir anlayışla, sanki dışarıdan bakan bir gözle eserlerini yazmışlardır. Özdenören ise daha çocukluğunda Anadolu’nun birçok ilini gezerek, orada yaşayarak, köyünü, kasabasını, şehrini tanıyarak, kendisine “ayrıntı avcısı” dedirtecek bir özellik ve güçlü bir tasvir yeteneğiyle, insanın evrensel yanlarını öne çıkararak yazmıştır öykülerini. Yazar, gençliğinin ilk yıllarından itibaren kendine edebiyatı ciddi bir meşale olarak seçen insanlardan oluşan bir arkadaş grubuna dâhil olmakla, sonraki yıllarda şekillenecek edebî şahsiyeti için çok önemli bir zemin bulmuştur. Bu arkadaş grubu Özdenören’in anlaşılmasında kilit konumdadır. Çünkü Özdenören’in okumaları, edebî ilgileri büyük oranda bu arkadaş grubunda şekillenmeye başlamış; sonraki yıllarda tanıştığı Sezai Karakoç’un etkisiyle bir bütünlük kazanmıştır. Özdenören’in Amerika’ya gidip orada iki yıla yakın bir süre kalması vesilesiyle çağdaş dünyanın en önemli merkezini tanımasının da eserlerine olumlu yansımaları olmuştur. O, yerli olmak nedir, bu nasıl gerçekleştirilir, sorularının cevabını öyküleriyle vermiş bir yazardır. Hikâyelerinin kahramanları, çevremizde rahatlıkla görebileceğimiz, dokunabileceğimiz kişilerdir.

Rasim Özdenören, gerek denemelerinde gerekse öykülerinde, meselenin anlatmak olduğunu ilk öykülerinden başlayarak kavramış bir yazardır. O, İslami kimliğiyle tanınan bir öykücü olmasına rağmen öykülerinde hiçbir zaman, dönemindeki birçok yazarda görüldüğü gibi, inandığı şeyleri okuyucusuna dayatmamış, vermek istediği mesajı öyküyü örselemeden, akışı ve yapıyı bozmadan anlatmayı bilmiştir. Anlatırken de dili ustaca kullanmış, yer yer de adeta şiir yazmıştır.
İnsanlar birbirini tanımadıkları için severler, dedi, şaşırtıcı değil mi? Tanıdıktan sonra nefret ederler birbirlerinden.
Rasim Özdenören
Sayfa 119 - İz Yayıncılık
Hep yalana inanmaya alışmış olanlar doğruya inanmakta güçlük çeker.
Rasim Özdenören
Sayfa 98 - İz Yayıncılık
Kimi şeyleri öğrenmek uzun sürmüyor. İnsan, kimsenin yardımına muhtaç olmadan kendiliğinden öğreniyor, içinde bulunduğu şartlarda nasıl yaşanılacağını.
Rasim Özdenören
Sayfa 51 - İz Yayıncılık
İnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.
Rasim Özdenören
Sayfa 124 - İz Yayıncılık
Arkadaşlar nasılsınız?
Umarım iyisinizdir. :)

İnceleme yapmayalı (bana göre) uzun zaman oldu. Ben de sizlere güzel bir inceleme yazayım dedim. Umut ediyorum ki beğenirsiniz..

Evet, bir Rasim Özdenören kitabı ile yine beraberiz.
Rasim Bey'in bu kitabını mutlaka okumanızı önereceğim tabii ki. :) Biliyorum siz de benim gibi, "acaba okuyunca pişman olur muyum?" gibi bir düşünceye kapılabilirsiniz. Ama böyle olmadığını okuyunca göreceksiniz.

Kitabın, yani yazarın, olaylara yaklaşım ve düşünce biçimi muhteşem. Ben Müslümanım, hatta ben insanın diyen birinin mutlaka okuması gerekiyor diye düşünüyorum. Rasim Bey'in okuduğum en iyi kitabı demeye tereddüt dahi etmiyorum.
Kitaplığınızın en iyi yerlerine koyacaksınız bence. ;)

Ayrıca liseyi bitirmiş genç arkadaşların bu kitap ile geleceğine yön verebileceğini düşünüyorum. Özellikle onlar daha dikkatli okurlar ise çok faydasını göreceklerdir..

Okuduğumuz ve öğrendiğimiz şeyleri hayatımızda uygulayabilme dileği ile, esen kalın... :)
Herkese Selam Olsun... :)

Rasim Özdenören'in okuduğum ikinci kitabı; Çözülme

Rasim bey'in kitaplarını okuyanlar bilirler; dili biraz yabandır. Ama güzel olan kısmı da, ders verici yönünün çok olmasıdır.
Kütüphanenizde mutlaka bulunmalı diye düşünüyorum.

Kitapta, tır-tir-'li biten cümleler bölümü diye bir yer var. (Bölüm adını ben koydum :D) sinir bozucu bir yer bence. Ama yine de okudum. Sonlara doğru iyice açıldı kitap.. Okuması kolaylaştı.

Velhasıl kelam; okuyun.
Selametle...
Bir sene evvel okuduğum bu kitabın, tekrar şahit olmak istemediğim kasvetli sahnelerinden dolayı, elim çok zor vardı kitabı ikinci defa okumaya.
Ama bir yola çıktım, inceleme yapmam gerekiyordu. Ve ilk kez bir romanı ikinci defa okudum. Vesile olan arkadaşa selâm olsun.

Kasvetten kastım kitabın akışı, yazarın üslubu, roman yazmadaki becerisi vb. değil kesinlikle. Bilakis çok değerli bir kitap, yazarın denemelerinin romana aksetmesi ancak bu kadar başarılı olabilirdi.

Benim kastım ve kaçışım; yazarın gösterdiği bu gerçeğe maruz kalmak istemiyor oluşumda. Kitapta olduğu gibi çevremizde de birtakım insanların nasıl bir hal içinde olduklarının farkında olmayışında.

İlk okuyuşum Gebze-İzmit otobüsündeki gidiş-gelişlerimde  olmuştu. O otobüse binenler bilir, bir saati aşan yolculuğun çoğunda denizi, dağları, ağaçları, gökyüzünü seyredersiniz, mahalleleri kuşbakışı gibi görebilirsiniz.
Kitap her içimi darladığında, benden her birşeyler koparışında daldım gittim oralara.
Karakterlere hem "fıtratınızı nasıl bu kadar bozdunuz?" diyorum hem de bunu sollayan nice gerçek karakterler  gözlerimin önüne geliyor, kendime dönüyorum, paylar biçiyorum,  yoruluyorum, kitabı kapatıyorum, tekrar dönüyorum.
Birkaç gün boyunca elimde acı çekti kitap.
Bitti sonunda, bir daha okumayacağımı bildiğimden rahat bir nefes alabilmiştim.
İşte, büyük nefes almışım demek ki.

Ama bu iki okuyuş arasında yazarın köşe yazılarının derlenmiş hali olan "İki Dünya" adlı eserini okumuştum -incelemesini de yaptım- ve biraz daha serinkanlı yaklaşabildim bu kez.
Eğer okumaya niyetliyseniz, Özdenören'in bir iki düşünce-fikir kitabını okuyup devamında bu romanını okumakla, sanıyorum ki yazarı daha iyi anlayacaksınız.

Kitabımızda gül yetiştiren bir amcamız var; uğrunda hayatını kaybetmeyi göze alarak girdiği mücadelenin aslında bir hiç uğruna olduğunu gören bir amcamız. Bu akıl almaz durumu evinde güller yetiştirip dışarıya hiç çıkmayarak sessizce protestosu.
Ve uğruna nice canların gittiği bu ters vakanın doğurduğu, benliklerinin idrakine varamamış, savrulmuş, bocalamalara ve geçici zevklere dark olarak çırpınan insanların yaşamı.

İçinde bulunduğumuz halin varacağı yeri kıyas etmek için ömrüm olursa yarım asır sonra kitabı bir daha okuyabilirim sanırım.

Şimdi, acaba diyorum, birkaç kişi toplansak da Rasim hocaya gidip bir roman daha yazmasını mı istesek? Gelecekte, sene-i devriyelerinde düşünüp "keşke bir romanı daha olsaydı" diye hayıflanmamıza engel olur belki.
Belki bu defa içimizde güller açan bir roman meydana gelir.
Rasim Özdenören’in ilk ve son romanıymış bu eser. Bünyesinde iki hikayeyi birden barındırıyor.

Birincisi; kurtuluş savaşından sonra bir çok arkadaşını kaybetmiş olmanın verdiği hüzünle ve verdikleri mücadelenin bir hiç uğruna olduğunu gördükçe, protesto olarak 50 yıl boyunca evine kapanıp gül yetiştiren adamın hikayesi; ikincisi kaybolmuş, kendi kültür ve medeniyetlerinden tamamen kopmuş, yozlaşmış yeni nesili; ‘’Sitare, Yavuz, Çarli ...’’ ve diğerlerini.

Eser, metropollerde sabahlara kadar sönmeyen ışıklar, bankalar ve otellerin hızla her caddeyi istila etmesinin ardından doğu ve batı arasında sıkışmış adeta prangalanmış olan zihinleri gözler önüne seriyor. Modernitenin kıskacına sıkışmış insanların iç hallerini bize gösteriyor; harcıyorlar, oynuyorlar, geziyorlar fakat doyuma bir türlü ulaşamıyorlar,bir türlü mutmain olamıyorlar.

Bu hikaye dede ile torunun arasında ki o derin uçurumu anlatıyor. Psikolojik dürtüleri, sosyal süreçleri göz önüne seriyor.

Kitapta yaşlı adamın sorduğu ‘’Sizler nasrani misiniz? Yoksa mecusi misiniz? Hangi millettensiniz?’’ soruları beni dehşete düşürdü.

Birde, ‘’Savaşarak neyi ortadan kaldırmak istemişlerse, savaştan sonra o gelmişti. ‘’ cümlesi geçiyor , zaten hep böyle olmamış mıydı?! Bu pasaj bana 28 şubatı hatırlattı; o yerlerde sürünen, derslerden kovulup okula alınmayan, bu uğurda mücadele veren ‘’başörtüsü bez parçası değil ayettir’’ sloganı atan ablaları...

İsmet özel’in dediği gibi, neyi kaybettiğini hatırla, hatırlayalım..
"Aslında değişmeyen tabîi yapılardan birisi de   Gül Yetiştiren Adam 'dır .Bişey yapmamanın da bir eylem olduğunu çoktan anlamıştı.Protesto için evinden dışarı çıkmıyordu.Insanlar arasına katılmanın istemediği düzeni meşrulaştıracağı inancındaydı.Kur'an okuyarak,ibadet ederek,yalvararak, havf ederek somut protestosunu sürdürüyordu..."

Yazarı burda gördüm kitaplarından alıntılar hoşuma gidiyordu ama hakkında ne bir bilgim ne de fikrim vardı. Okumayı düşündüm mü, hayır. Ama canım abim, hatırlayanlar bilir (#29648037)Kocaeli fuarından bir kutu mutluluk göndermişti bu kitapta onlardan biri. Abime tekrar teşekkür etmem gerektiğini düşündüm okuyunca gerçekten yazarı da kitabı da çok sevdim.

Kitap yazarın tek romanıymış normalde öykü ve deneme yazarmış (mutlaka onlara da bakıcam). Yazarın dilini çok beğendim konusu ise tevafuk olsa gerek bu günlerde gerek kitaplarda gerek günlük hayatımda sık karşılaştığım bir konu "Batı'nın üzerimizdeki etkisi" tabi Rasim Özdenören bu konuya bir geçmiş bir de gelecek gözüyle bakmış bir tarafta dünya savaşına katılmış 90 yaşlarında gül yetiştiren adam diğer yanda ise kendilerini tamamen batının süslü hayatına kaptırmış bir grup genç...

Bu gül yetiştiren adam savaşmış ama ne uğruna savaşmış arkadaşlarını kaybetmiş o savaşta peki ne uğruna? Bu gün Türk devleti diye anılan bölgeyi düşmandan korumak toğrağına sahip çıkmak için, ama görünen o ki toprağı alamayınca ahlaki değerlerimizi, sevgimizi, saygımızı, örf ve adetlerimizi aldılar aklı bir karış hava da gençliğimizi aldılar...

Öteki tarafta anlatılan bu kendini kaybetmiş gençlik ise iki kelimesinden biri ingilizce olan sadece yiyip içip eğlenmeyi düşünen bir genç grup ve burda anlatıcı yani genç yazar Sitare adlı karaktere aşık bu şekilde anlatılan bu sözde biyografi romanın bence aslı düşüncedir yine oturun bir düşünün "fe eyne tezhebun"...

Dediğim gibi kitabı çok beğendim mutlaka okumalısınız... selam ve sevgilerimle :)
"Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir baş ucu kitabı.
İyi okumalar
UYARI!!!
Sevgili kitapseverler bu inceleme hem inceleme hem de bir nevi kitap özeti kıvamında olmuş olup, işte tam da bu sebepten çok uzun olmuş olabilir ve içerisinde yüklü miktarda “spoiler -okurkaçıran, okurbozan veya okurayartan- ” vardır.

Öncelikle sonda söylemek istediklerimi başta söylemek istiyorum. Her şeyden önce şunu ifade/itiraf etmek isterim ki bu okuduğum ilk Rasim Özdenören kitabı ve açıkçası özellikle ilk bölümleri bana ağır geldi. Yazılardaki meseleleri kafamda örneklendirerek bir yere oturtamadığımdan olsa gerek, zorlandım ama ileri bölümlerdeki denemeler daha anlaşılır geldi bana. Ama halen kafamda bir ton soru işareti var. Cevaplarını bilmesek veya bulamasak bile ben soru sormanın, daha doğrusu soru sorabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Şu bir gerçek ki her geçen gün sahih kaynaklarla saf İslam’a ulaşmak ve yaşamak daha bir zor oluyor. Bunun birçok nedeni var ama buraya girmek ve irdelemek başlı başına derin bir mevzu. Aşağıda belki kitap incelemesinde konu gereği ara ara buraya girebilirim. Bir de incelememde sık sık kitaptan alıntı yaptığım için dilerim bu konuda beni mazur görürsünüz.

Kitap, soğuk savaş yıllarında yani 1970’lerin sonu, 1980’lerin başında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır. Ve özellikle yazıldığı dönemler göz önüne alındığında “Müslümanca Yaşamak” ismi ile kitap gayet iddialı ve dahi riskli bir işe soyunmuş bence. Başarmış mı başarmamış mı bunu kitap okurlarına bırakmak istiyorum. Yalnız yazar açıklama kısmında bu yazıların üstüne bugün de imzasını severek ve benimseyerek koyduğunu belirtiyor.

Kitaptaki yazılar, elimdeki 15 baskıda;
1. Tespitler,
2. Din Sınanmaz, Yaşanır,
3. Çağdaş Müslümanın Sorunları,
4. Nasıl Bir Hayat,
5. Birey Olarak Müslümanın Durumu,
6. Yapısal Farklar olmak üzere 6 ana başlıkta toparlanmıştır.

Yazar “öndeyiş” kısmında peşinen, bu yazılarının kimseyi inanmadığı bir şeye inanmaya meylettirmeyi ve böyle bir şeyi amaçlamaya heves etmediğini, sadece kendi sorunlarımızla ilgili konular çerçevesinde düşüncelerimizi ortaya koyma çabası olduğunu belirtiyor. Ve yine peşinen İslam düşüncesine yakın veya yatkın olmayanların, burada söylenenleri yadırgayabileceğini göze alarak yola çıktığını da belirtmeden geçemiyor. (Syf:10)

İşte burada yazarımız, benim de aklıma gelen can alıcı bir soru soruyor ve yine kendi cevabını veriyor. Bu yazıların, bizimle aynı düşünceyi paylaşmayanlara söyleyeceği bir şey yok mudur? İslam’ın farklı bir düşünce örgüsü bulunduğunu, onun sorunlara yaklaşma biçiminin değişik, tekliflerinin başka olduğunu duyumsatabilirse, bunu bile kazanç saymanın mümkün olduğunu belirtiyor. (Syf:10) Bu, İslam düşüncesi olarak düşündüğümüzde karşı taraf için de en azından İslam’ı bir nebze anlamak için olumlu bir gelişme.

Ama burada ben yazarın sorusuna başka sorular eklemek istiyorum. Anlamak anlaşılmak derken burada ne murat edilmeli yani herkes herkesi anlamak zorunda mı? Bütün düşünceler tabi ki anlaşılmak ve kendisine taraftar bulmak ister ve bu doğrultuda kendi ideoloji ve düşüncelerini açıklar, yayar. Yalnız biz Müslümanlar olarak ne yaparsak yapalım dünyada sürekli bir yığın farklı ideolojiler, düşünce sistemleri ve inançları olacaktır. Bence burada önemli olan husus, tarafların birlikte yaşama becerilerini geliştirmeleri ve bu doğrultuda herkesin birbirine saygı duyarak yaşayabilmesidir. Tüm dünyanın modern çağda tek bir inanç veya ideolojinin altına girmesini beklemek safdillikten başka bir şey değildir ki girse bile bu defa mezhep, cemaat ve parti farklılıkları gibi başka şeyler çıkar. Zaten var da. Sihirli kelime galiba saygı çerçevesinde birlikte yaşama sanatını geliştirmemiz. İslami açıdan düşündüğümüzde de aslında bize düşen sadece yaşamak ve tebliğ etmek, gerisi Allah’ın takdiri. İslam tarihine bakıldığında da kendileri peygamber olduğu halde onlara inanmayan peygamber eşleri ve çocukları göze çarpar.
Kitaba dönecek olursak yazarımız, İslâm düşüncesine yakın ve yatkın olmayanlar olarak isimlendirilmiş olanların “bizi anlamasındaki beklenen yarar nedir” diye soruyor. “Bizimle bazı ortak sorunları tartışmaya teşebbüs etmek isteyenler, böyle bir tartışmada ortak bir noktaya varılabileceğini hesaplıyor olabileceklerini, ancak alanlarımız, ölçülerimiz, bakış tarzımız, değerlerimiz birbirinden farklı kaldıkça beklenen sonuca ulaşılamayacaktır” diyor. (Syf:10)
Yazar, “Dünyanın gidişatına yön vermek isteyen çeşitli görüş sahipleri (bunlar ister sağ, ister sol çatı altında kümelenmiş olsun) asgari müşterekte birleşme önerisini dile getirdiklerini ve bu oportünist (fırsatçı) tavrın, kitlelerce de benimsendiğini” belirtiyor. “Fakat asgari müşterekte birleşmeyi isteyenlerin, kendi aralarındaki ihtilaflarını ortaya çıkarma hususundaki cesaretsizliklerini eleştirerek, bu oportünist tavırla, sanıldığı gibi mesafe kat edilemeyeceğini işaret edip, başka bir deyişle asgari müşterekte birleşmek isteyenlerin, aslında mesafe almak için değil, fakat ihtilaflarını şimdilik dondurmak hususunda anlaştıkları kabul edilir” diyor. (Syf:12)
Burada yazar, “farklı görüş sahiplerinin en çok hangi noktada anlaşabildiklerini değil, en çok nerede anlaşamadıklarını dile getirmelerini” salık veriyor. Ve “böyle olduğunda, birleşiyor gibi göründükleri noktalarda bile gerçekte birleşemediklerinin anlaşılacağını” söylüyor. (Syf:12)
Ve nihayetinde yazarımız oportünist tavrı eleştirerek bunun bir işe yaramayacağını en iyisi herkesin kendini aynı gemide zannederek hareket etmek yerine kendi gemilerini yürüterek daha salim kararlar alıp bu şekilde hareket etmelerini tavsiye ediyor.

Giriş yerine avantaj olarak isimlendirdiği bölümünde ise yazar: “Müslümanlar, kendilerine mahsus avantajlarının bilincinde olabilselerdi, şimdiki yerlerinden daha farklı bir yerlerde olabilirlerdi. Ama bu avantajları, işler hale getirmedikçe işe yaramayacaktır. Bu avantaj, yükte hafif pahada ağır bir şeydir: Müslümanca yaşamak” (Syf:17) diyerek, bir nevi kitabının ana fikrini vermiştir.

I. Bölüm – Tespitler :

Kitabın ilk bölümü olan “Tespitler”de yazarımız, “görmenin bir düzen gerektirdiğini, bu düzenin yitirildi mi, sadece bakakaldığımızı, ama göremediğimizi ve görmenin düzenini bize Allah’ın öğrettiğini, bunun için insanın önce sahiden görmek istiyorsa kendine öğretilen yola teslim olmayı öğrenmesi gerektiğini” söylüyor. Belki de bundandır, bazı bilim adamları maddenin arkasındaki sırrı veya aslı gördüklerinden dolayı hidayete eriyorlar. Bu görüşe sahip olduktan sonra zaten devamında hidayet yani teslim olmak geliyor. Zaten İslam’ın kelime anlamı da “teslim olmak” demektir. Burada görmek derken tabi ki fiziki olarak görmeyi kastetmiyorum, yoksa Âşık Veysel o güzel şiir ve türküleri nasıl yazardı, kalp gözü açık olmasaydı.
Yazarın buradaki görmek bahsini okurken benim aklıma ilk Hz. Ebu Bekir (r.a.), ile müşrikler arasındaki şu diyalogu geldi. Hani müşrikler kendisine gelerek miraç hadisesini sorduklarında, hiç görmediği ve hatırladığım kadarı ile henüz duymadığı halde “O (s.a.v.) söylüyorsa doğrudur” sözündeki teslimiyet ve sadakati geldi.
Rasim Özdenören, İslam’ın vasat ve sıradan insanları bile bir hikmet kaynağı haline dönüştürdüğünü ve bu dönüşümle birlikte Müslümanların, Müslüman olmayan art niyetli insanlara karşı korunabilecek bir donanıma sahip olduğunu söylüyor. Ve bugünkü Müslümanların durumunun İslam hakikatinden uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı böyle olduğunu açıklıyor. (Syf:22) Yani İslam hakikatinden uzak yaşayan Müslüman, yeterli donanıma sahip olamadığından savunmasız ve kandırılmaya müsaittir.
Evet, Müslümanlar hiç farkında olmadan kendilerine dayatılan ve suyun farkında olmayan balık gibi artık içinde bulunduğu ortamın doğal bir durum olduğunu zannederek yaşıyorlar maalesef. Hatta bu modern hayatın kendilerine sunmuş olduğu gösterişli ve konforlu hayat ellerinden kayacak diye Allah’ın rızkından ümit kesen ne kadar gafil Müslüman vardır acaba kendimize bir sorsak.
Yukarıda bahsi geçen doğru görmek için öncelikle doğru düşünmek gerek, bunun içinse yazarımız özetle, doğru düşünme tarzının aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı haline gelmesi gerektiğini söylüyor. (Syf:25) Yalnız yazarımız, zihni İslam’ın esaslarıyla arındırmanın kişiyi bireysel olarak küfrün mazarratından kurtarabileceği kabul edilse bile, toplum olarak zillete kalmış olmaktan korumaya bu kadarı yeterli değildir diyor. (Syf:26) Yani İslam her ne kadar birçok ibadeti ile bireysel olarak yaşansa da toplumsal olarak fikri bütünlük sağlanmadıkça ve İslam bütünü ile topluma nüfuz etmedikçe hep bir şeyler eksik kalacaktır.
İnsanlar bu gün konuşulanı işitiyor, fakat söz onları harekete geçirmeye yetmiyor. Onun aklını başına getirmek için yakasından tutup sarsmak da işe yaramayabilir. Ondan yapması beklenen şey neyse, onu “ben yapmalıyım” diye öne çıkmak gerekiyor. (Syf:31)
Eylem (fiil, hareket, amel) kelimeyi aşar. Kelimenin kısır ve yetersiz kaldığı yerde, söz eyleme düşer. Böyle düşünmek, kelimenin değerini düşürmez. Kelimeyle meram anlatmanın imkânsız kaldığı yerde eyleme müracaat edilir. (Syf:32) Evet gerçekten de her zaman eylem söylemin önünde yer almıştır. Bunu öncelikle Peygamberlerin ve daha sonra da bu yoldaki âlimlerin yaşamlarında somut olarak defalarca görebiliyoruz. Yani eylem başlı başına en büyük tebliğ ve irşattır.
Günümüz Müslümanları devlet halinde yaşamadıklarından, İslam devletinin mahiyetini ona kelimelerle anlatmak güçtür. Bu hususta Asr-ı Saadeti veya başka İslam devletlerini örnek olarak göstermek de yetersiz kalabilir. Çünkü gösterilen örnekler, günümüz insanın kafasında, sadece birer tarihi olay, ölmüş, miadını doldurmuş birer müessese olarak canlanacaktır. (Syf:32) Maalesef günümüz Müslümanlarına bu gibi şeyler artık ütopya gibi geliyor. Şimdi dışardan bir yabancı gelip bizden ortalama bir Müslümana fikri değil de yaşantı olarak bizden ne gibi farklılıklarınız var diye sorsa acaba kaç tane husus sıralayabiliriz? Görünüş olarak neredeyse aynıyız, kafa yapısı olarak farklı olabiliriz ama demek ki iş sadece kafada ya da söylemde bitmiyor eylem yani amel gerekiyor.
Müslümanlar yaşadıkları çevrede kendi kültürlerini dışlaştırmış olmadıkça, din, herhangi bir felsefi akideden daha fazla bir anlam taşımayacaktır. Oysa dinin alametifarikası yaşanan bir inanç bütünü olmasıdır. Yoksa salt filozofik bir akide, rastgele bir telakki tarzı olması değil… (Syf:33)
Rasim Özdenören, Müslümanların gerek halk gerekse aydın kesimi olarak homojen bir birliktelik göstermediğini, bu farklılığın bireylerin İslam’ı yaşaması hususunda da olduğunu ve bu farklılığın yer yer belli bir yayın organı veya cemaat etrafında toplanan kesimlerin birbirlerine karşı düşmanca tavır takınıp, tekfir etmelerine kadar vardığını belirterek bunu eleştirmiştir. Yazar bu kümelenmelerin Müslümanların uzun sürmüş bir tarihi yıkımın artıklarından yetiştiği için bir tefrika olarak değil de bir canlılığın ifadesi olarak değerlendirmenin yerinde olacağını ifade etmiştir. Ve bu kümeler arasındaki görüş farklılığının öznel ve bireysel olduğunu kabul ederek, düşmanca tavır alma yerine anlayışa ve saygıya dayalı bir temel önermiştir. Yani benim yukarıda İslam’a uzak veya aykırı olanlar için önerdiğim ortak yaşama önerimi burada yazarımız kendi içimizdeki kümelenmeler için önermiştir.
Müslümanlar artık özellikle de teknolojinin bu kadar ilerlediği ve dünyanın küresel olarak bir köye dönüştüğü bir çağda hiçbir şeye karşı duyarsız ve yabancı kalamaz ve kalmaması da gerekli. Batı tamamen kendi oluşturduğu hayat nizamını, kültürünü tüm dünyaya empoze ederek, Müslümanlar da dâhil adeta tüm ülke halklarını hipnoz etmişçesine yönlendirerek yönetiyor. Batının etkilediği ve yönettiği halkların bütün bu olanlardan haberdar olmaması da, yürütmüş olduğu plan ve faaliyetlerinin mahiyetinde, özünde vardır.
Bu nedenle Batılılar, sömürüyü, ancak Müslümanların tüketim standartlarını, tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle sağlayabileceklerini bildiklerinden, İslam âlemine ilk kancayı buradan attılar. (Syf:41) Ve şu anda başta petrol zengini Arap ülkeleri olmak üzere İslam âleminin tüketim kültürü gözler önünde. Bu yaşayış biçimiyle bizler istediğimiz kadar batı kültürüne veya emperyalizme karşıyız diyelim, bunun hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur.

II. Bölüm – Din Sınanmaz, Yaşanır :

Kitabın ikinci bölümündeki başlık gerçekten etkili ve çarpıcı “Din Sınanmaz, Yaşanır”. Yazar, benim yukarda da ifade ettiğim gibi Müslüman’ın en etken tebliğ aracının bizzat yaşayışı olduğu, bunun da İslam’ı yeniden yaşanabilir plana aktarabilmenin etkili yolunun davranışımızı Sünnete uygun hale getirebilmekle ortaya çıkacağını (Syf:44) belirtmektedir.
Müslüman, dinin bu dünyada kendine nasıl bir devlet vaat ettiğini hayal etmek yerine, onun hükümlerine göre nasıl yaşayabileceğini denemelidir. Din sınamayı değil, kendini Müslüman olarak gerçekleştirmeyi öne almalıdır. (Syf:46)
Oysa Müslümanların en çok yaptığı yanlışlardan biri de bireylerin, İslam’ı hükümleri kendi hayatına aktararak yaşamak yerine, başka Müslümanların bu konudaki hatalarını arayıp bulma ve bunun dedikodusunu yapmak üzerinedir. Yani bir nevi camiye giden cami cemaatinin vaazı kendisi için değil de diğer Müslümanlar için dinlemesidir.
Bu konuda yazarımız, böyle yapan Müslüman’ın, İslam’ın yürürlüğe girmesinde kendi üzerine sorumluluk almadığını, bir nevi ben bu işin mücadelesinde yokum, fakat siz başarırsanız tabi olurum, (Syf:46) havasında olduğunu bunun ise aslında İslam’ın gelmesini istemiyorum demenin dolambaçlı yoldan söylenmesi (Syf:47) olduğunu belirtiyor.
Yazarımız, Rabbimiz isterse dini tamamen yeryüzüne hâkim kılacağını ancak bunun yürürlüğe girmesi için dinin yeryüzünde yaşanmasının adetullahtan olduğunu söylemektedir. Yalnız burada dinin yeryüzüne hâkim olması ile Allah’ın dinini tamamlamadığı gibi bir yanlış algıya düşmeyelim lütfen. Şüphesiz Allah dinini tamamlamış ve bunu kitabı Kur’an-ı Kerim ile de bize bildirmiştir. (Maide: 5/3)
Modern çağda Müslümanlar arasında profan (dinle ilgisi olmayan) kafalı yeni bir insan tipinin ortaya çıktığından ve bunların çoğunluk olduğundan bahsetmekte yazarımız. Bunları, fikirlerini sonuna kadar götürmekten korkan, kafa olarak profan, ruh olarak ise muhafazakâr tipler olduğunu söylüyor.
İslam inancında bize ait olduğunu zannettiğimiz her şey aslında bize emanettir. Bunlar içinde kuşkusuz en ağır olanı tabi ki din, yani İslam’dır. Bunun için yazarımız insanın kendisine ait olmayanla ilgili taviz verme gibi bir hakkının/lüksünün olmadığını yani Müslümanların İslam’ın hükümlerinden taviz veremeyeceğini söylüyor. Taviz kelimesini duyunca aklıma nedense ülkemizdeki “F Yapılanma” geldi. Bilenler bilir din konusunda onlarda tavizin haddi, hesabı yoktu. Ama aslında onların niyeti dini kimliklerini gizlemek değil de ülke ve hatta dünya üzerindeki gizli hesaplarının bir gereğiymiş. Her ne kadar onların gizli planlarını bilmesek de kullandıkları İslami kimliklerini gizlemeleri ve bu doğrultuda taviz vermeleri onları gizlemiyordu. Adeta kafasını kuma gömmüş deve kuşu gibi sırıtıyorlardı. Yani kral çoktan çıplaktı.
Günümüz insanlarının en büyük yanılgılarından biri de bilerek veya bilmeyerek İslami çizginin dışında yaşamalarıdır. Modern ve beşeri hayatın, gerek hukuk gerekse iktisadi olarak kendisine dayattığı nizamları çok rahat kabul ediyor ve hatta savunuyor. Örneğin herkes biliyor ki faiz haramdır ama buna bulaşmak için nerdeyse günümüz Müslümanlarının çoğu hiç çekinmiyor. Asıl işin kötüsü ise bu konuda dini ve vicdani herhangi bir rahatsızlık duymamak. Bu şekilde dini hükümleri kendine göre çiğneyerek ve taviz vererek, mubah sınırlarını sürekli olarak genişletebildiği kadar genişletip, aslında sadece kendisini kandırıyor.
Rasim Özdenören, bize ait olmayan meseleyle bize ait olan meseleyi ayırmak için tek kıstasın, İslam olduğunu, bunun için ise önümüzde koskoca bir Saadet Asrı örneğinin bulunduğunu belirtiyor. Bize düşen geçmişe bir mazi olarak özlemle bakmak ve onu “Bin Bir Gece Masalları” gibi okumak yerine, görmek, anlamak ve tatbik etmek. Yoksa gökyüzünden gelecek olan sihirli bir değnek bizi düzeltmeyecek.

III. Bölüm – Çağdaş Müslümanın Sorunları :

Yazarımız bu bölümde öncelikle hastalıklı fikirlerin durumu ve Müslümanların bunun karşısında takınacağı tavrı belirterek, özetle kendi bildiğimiz doğrular üzerinden hareket etmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha sonra Zenciler ile Müslümanların, hayattaki bir nevi kendini ispat etme mücadelesini anlatarak, zencinin görünüşte zaten zenci olarak göründüğü halde Müslümanların bu mücadelede diğer modern insanlardan ayırıcı unsurlarının olması gerektiğini belirtiyor. Bunu da, “bir zencinin zenci olduğunu ispat etmesi gerekmez, ama bir Müslümanın Müslüman olduğunu yaşadığı hayatla ispat etmesi gerekmektedir” (Syf:77) diyerek, amel hususuna dikkatimizi çekiyor.
Yazar, İslam’ın tebliği hususunda Müslümanlar olarak öncelikle kendi sesimizi bularak artık yeni bir üsluba ihtiyacımız olduğunu, bu üslup çerçevesinde ise eleştiri edebini hiçbir zaman elimizden bırakmamamızı söylüyor. Burada şu iki örneği vererek İslam’ın üstünlüğünü vurguluyor:
“Kuruşçev zamanına ait bir fıkra anlatılır. Kuruşçev, kürsüde Stalin aleyhine atıp tutuyormuş. Dinleyici kalabalığı arasından biri “o zaman neredeydin?” diye seslenmiş. Kuruşçev haykırarak bu soru sahibinin kim olduğunu sormuş. Fakat dinleyiciler tarafında büyük bir sessizlik. O zaman Kuruşçev: “İşte ben de o zaman, senin şimdi bulunduğun yerdeydim” diye cevap vermiş. Elbet bir yakıştırma bu. Fakat öyle de olsa, bir gerçeklik payını gizlediğine inanmak gerek.” Alttaki paragrafta ise şu kıssa naklediliyor: “Bir de Hz. Ömer zamanından bir vaka… Hz. Ömer, hilafeti zamanında cemaate soruyor: “Ben doğru yoldan saparsam ne yaparsınız?” Cemaatten biri cevap veriyor: “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” Buna karşılık Hz.Ömer, Allah’a hamd ü sena ediyor.” Şimdi soruyorum: günümüzde acaba kaç Müslüman iktidar, amir, müdür hasılı mevki, makam Hz. Ömer’e takılan bu eleştiri tavrı, kendine takılsa bu alicenaplığı gösterebilir? Bu soruya vereceğimiz cevap bizim toplum olarak -aşağıdan yukarıya- İslam’ı ne kadar özümsediğimizin bir göstergesidir. Yalnız burada yazarımızın de telkin ettiği gibi şikâyet ile eleştiriyi karıştırmamak gerekir.
Rasim Özdenören bu bölüm içerinde halen güncelliğini ve sıcaklığını koruyan bence de çok önemli bir konu olan, “Kaynaklara Dönme” meselesini eleştirel bir bakışla ele alıyor. Yazarımız, kaynaklara dönme meselesinin ilk bakışta sadece Kur’an ve Sünnete dönmek ve bakmak olarak değerlendirildiğinde hiçbir anormal durumun olmadığını, ancak kaynaklara dönmemizi teklif edenlerin, kaynaklarla karşılaşınca onu derhal ve hiçbir güçlük çekmeden anlayabileceğimiz yanılgısında olduklarını söylüyor. Ve bu fikri savunanların, iki temel kaynağı yorumlamanın ancak Ehl-i Sünnet vel Cemaat akidesine bağlı olduğu bilinen müçtehitlerin ortaya koyduğu eserleri de kaynak kabul ettikleri takdirde bu yanılgıdan kurtulabileceklerini belirtiyor. Burada, “Bir müçtehit içtihadında mutlaka isabet ettirir, diye bir kaide yok. İnsandır, isabet de ettirebilir, yanılabilir de. Fakat Cenab-ı Allah insanları içtihada teşvik için içtihadında yanılan kimseye de bir sevap vaat ediyor. İsabet ettirirse iki sevap… Fakat içtihat yerine safsata yapanlara herhangi bir vaatte bulunulmamış.” (Syf:97) diyerek, yazısında içtihat yapmanın ilmi yönden gerekleri ve güçlüğünden de ayrıca bahsediyor.
Yazar, “Kaynaklara dönmekten murad, Ehl-i Sünnet vel Cemaat imamlarının içtihatlarını, görüşlerin öğrenmek, ona göre amel etmekse, buna zaten kimse bir şey demiyor. Tersine, biz de bunlarla amel etmekten bahsediyoruz. Yok, eğer kaynaklara dönmekle, Kur’an’dan ve hadislerden biz kendimize göre anlamlar çıkarıp, kendi çıkardığımız anlamlara göre amel edelim denilmek isteniyorsa, bu iddia sahibine ben, ancak, çok cesursun diyebilirim.” (s.100-101) diyerek bir nevi insanların haddini bilmesi gerektiğini söylüyor bize.
Kaynaklara dönme meselesi bence içinde büyük bir tehlike barındırıyor. Bu tezi savunanlar avama yani halka aslında sizde Kur’an-ı Kerim de okuduğunuz her şeyi çok güzel anlar ve dahi amel bile edebilirsiniz diyerek, tarihi süreçteki o kadar ilmi, alimi ve kaynağı aradan çıkararak aslında çok büyük bir karışıklığa ve fitneye sebep oluyorlar. Bugün Müslümanlar arasındaki dağınıklığın belki en büyük sebebi budur. Buraya Hz. Ali’nin (r.a.) şu sözünü yazmadan geçemeyeceğim: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.”

IV. Bölüm – Nasıl Bir Hayat :

Bu bölümde yazar öncelikle nesneleri anlamamız yönünde bizi sorgulamaya teşvik ederek, bizlerin mi nesnelerin sahibi, yoksa nesnelerin mi bizim sahibimiz olduğunu anlamamız gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken de ön kabullerin ve hatta dünya görüşümüzün dışına çıkmamız gerektiğini ancak bu şekilde nesneleri anlamlandırabileceğimiz ifade ediyor.
Daha sonra özellikle başta sanat ve edebiyat olmak üzere gündelik hayatımızda kullandığımız “Yaşama Sevinci” cümlesinin tarihsel süreci ile hayatımıza nasıl girdiğini ve bu cümlenin aslında içerisinde dünya sevgisi ve bir nevi dünyaya düşkünlüğü barındırdığını söylüyor. Nihayetinde yazarımız yaşama sevincini, ölümün sürekli yanı başımızda olduğu ve her an gelip döşümüze çökeceği hakikatinde aramamızı tembihliyor. “Nasıl Bir Hayat” başlığı altında ise Müslümanların kitaplarda nasıl Müslümanca yaşanacağını belki öğrenebileceklerini ancak bunun hayata tatbik edilmesinin o kadar kolay olmadığını, bunun en kısa yolunun Allah dostlarının hayatına bakarak öğrenebileceğini belirtiyor. Ve bize Müslümanca yaşayabilmemizin hayatımızın zaruretlerindenmişiz gibi görünen çoğu şeyin gereksizliğini duyumsatacak bir yaşamla yani “dervişçe” bir yaşamla mümkün olacağını söylüyor. Burada ayrıca birbirine karıştırılan “dedikodu-sohbet, ahkâm kesme-nasihat, eleştiri-kınama” gibi kavramları açıklığa kavuşturmaya çalışarak, “Din nasihattir.” diyen bir Peygamberin salikleri bu gün: “Benim nasihate karnım tok” diyorsa nasihatin, yüreğin ve kafanın dışında bir yere hitap ettiğini sanmaya başlamış demektir. İnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.” (Syf:124) diyor. Yazarımız satır aralarında, müminin en iyi nasihatinin yaşaması yani amel etmesi olacağını da vurgulamadan geçmiyor. Bu bölümün sonunda ise Özdenören: “Hıristiyanlık ve Marksizm, model arama konusunda insanın bir yanını iptal ederek, diğer yanını abartarak birbirine zıt iki ayrı uç geliştirmiştir. Biri insanı melekleştirmeye çalışırken, öbürü onu maddi bir çerçeve içinde algılamaya girişmiştir.” (Syf:127) diyerek, bozulan diğer inanç sistemi ile beşeri ideolojileri eleştirmiştir. Buna karşı İslam’da, her zaman her şeyin dozunda olduğunu vurgulamıştır.

V. Bölüm – Birey Olarak Müslümanın Durumu :

Bu bölümde yazarımız, Müslüman birey olarak aynı caddede yürüyor olsak da, toplum olarak hedeflerimizin farklı olduğu ayrıntısına değiniyor. Müslümanları batı yaşama tarzından ayıran en önemli özelliğinden birinin “kanaatkârlık” olduğu, yalnız kanaat hissi gelişmemiş Müslüman bireyin batının “rızk kaygısı” hastalığına duçar olacağını/olduğunu belirtiyor.
Yazarımız batının kültürüne kendimizi kaptırmamız ve önce birey sonra toplum olabilmemiz için: “Müslümanlar, kendi doğrularına göre yaşamayı, hedeflerinin önüne koymadıkça başkasının dümen suyunda sürüklenip duracak demektir. Müslümanca yaşamak her şeyden önce kendi iç oluşumunu tamamlamaya bağlıdır. Böylece ilkin Müslüman bireyler çıkacaktır ortaya, sonra da onların meydana getirdiği topluluk…” (Syf:135) diyerek yol gösteriyor. Ve “Müslümanlar bugün, başkalarının dümen suyunda akıp gidiyorsa (bu aşağılayıcı durumu saklamaya gerek görmüyorum), bunun sebebini herkes, her şeyden önce kendi nefsine mal etmelidir. (Syf:136) diyerek kendimize gelmemiz için adete kulağımızı çekiyor.
Yazarımız bu bölümde: “Bugün Müslümanlar arasında görülen yanlış bir eğilim, ilmihal kitaplarında yazılı temel bilgilerden bile mahrum haldeyken derin fıkıh tartışmalarına girmekten çekinmemeleridir. Oysa her gün bir paragrafını okuyacağı bir ilmihal kitabından öğrendiklerini uygulamaya aktarmak daha anlamlı bir seçim olurdu. Ama Müslümanların arasında kaç kişi “büyük” işlerini bırakıp küçümsemeden ilmihal okumaya talip acaba?” (Syf:138) diye sorarak çok güzel bir tespit yapıyor. Gerçekten de artık Müslüman olsun olmasın insanların çoğunluğu hep “büyük” şeylere talip, “küçük şeylere” dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. Bir nevi birinci merdivene basmadan onuncu merdivene çıkmaya çalışıyorlar. Ve böyle oldu mu tabi ki yapılmak istenen büyük iş temelsiz, eğreti ve mukavemetsiz oluyor.

VI. Bölüm – Yapısal Farklar :

Son bölüm müeyyide alt başlığı ile başlamakta ve burada müeyyide kavramına değindikten sonra müeyyide sınıflarının İslam ve İslam dışı toplumlarda da aynı geçerliliğe sahip olduğundan bahsediyor. Yalnız müeyyide kategorileri muhtevasının İslam toplumu ve devleti ile diğer sistemlerden farklı olduğunu belirtiyor. Şöyle ki: “Keza İslam dışı toplumlarda ahlâk kurallarına uymamanın müeyyidesi, toplumun bu kuralın dışına çıkan kişiye olan tepkisi, salt ayıplama, kınama vb. biçiminde belirirken, İslâm toplumunda aynı uygunsuz davranış kamu düzeniyle ilgili görülüp buna karşı hukukî denilen müeyyidenin uygulanması mümkün hale gelebilir.” (Syf:146) Yazar, müeyyidede ki asıl amacın, her toplumun kendi sürekliliğini sağlamak, toplum düzenini korumak olduğunu söylüyor. Aksi halde bir yerde herkes kendi belirlediği doğrular üzerinde keyfince yaşamaya çalışırsa orada bir toplumdan bahsetmek çok zordur.
İslam toplumundaki müeyyideler, bu şekilde yönetilen bir devlet varsa söz konusu oluyor ancak beşeri hukukun hâkim olduğu toplumlarda Müslümanlara bu müeyyideleri uygulamak imkânsız. İdare olarak İslam dışı devlet ve toplumlarda yaşayan Müslümanlara herhangi bir müeyyide uygulanmayınca bu defa İslam dışı fiiller Müslümanlar arasında meşruiyet kazanarak yayılmaktadır. Yani yazarında belirttiği gibi İslam’ın hükümleri, birey olarak değil de toplum olarak yerine getirildiği takdirde istenen ve beklenen sonuçlar ortaya çıkacaktır.
Yazar, İslam hükümlerinin yaşanması yani soyut doğrulardan somut gerçeklere (putların kaldırılması gibi) geçildiği zaman Kureyş müşrikleri gibi günümüz cahillerinin de hemen tavır değiştirdiklerini söylüyor.
Bu bölümde son olarak “Şiddet” bahsi geçmektedir. Özdenören, insanların her çağda kendilerini ifade etmek için farklı diller kullandığını, bu dönemin dilinin ise şiddet olduğunu belirterek, bu dilin sadece politika ve toplum hayatında olmayıp edebiyat ve sanatta da olduğunu bize aktarıyor. Evet, gerçekten de özellikle batının şu anda yapmış olduğu dizilerin hemen hemen tamamına yakın şiddet içermektedir. Bu şiddet asıl, politik olarak ise kendi coğrafyası dışında özellikle İslam âleminde kan akıtmakta ve can yakmaktadır.

Yazarımız “Son Söz Yerine” bize aktardıkları: “Münferit Müslümanlar İslam’ı hayatlarına geçirmeyi başarabilirse batında olan bu halin zahire çıkacağından kuşku edilmemeli. İslam yolunda mücadelede Müslümanlar değerlendirebilecekleri bir fırsatı hep ellerinde bulundurmuşlardır: bu fırsatın özü, Müslümanların iç oluşumlarını tamamlayabilmekten başka bir şey değildir.” (Syf:168-169)
“Sabır, imandan bir şubedir. Bu sırrın hikmetini kavrayan Müslüman, lügatinde yılgınlığın yer almadığını bilerek aşkla, şevkle, sabırla kendi yolunu kendi eliyle açmaya çaba gösterir.” (Syf:170)
“Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmıştır. Yarın yaşayacak olanların ne yapabileceği onları ait bir iştir. Değişik bir deyişle biz, ne bizden önceki insanların yapıp ettiklerinden sorumluyuz, ne de yarınkilerin yapıp edeceklerinden. Biz, sadece kendimiziden ve kendi zamanımızdan sorumluyuz.” (Syf:170-170)
“İmam Gazali söylüyordu: Ömrün bitmiş, fakat sen yalvarmış yakarmışsın, sana bir gün daha verilmiş; işte şimdi öyle bir günde bulunuyorsun, öyle bir günde ne yapacaksan, her gün aynı gayretle o işe sarıl, öyle çalış öyle ibadet et, öyle yaşa.” (Syf:171)

Buraya kadar sabırla okuyan ya da sabırsızlıkla okumayan herkese teşekkür ederim.
Uzun oldu biliyorum, bi kusurumuz oldu ise af ola.
Okunası bir kitap.
Kaç Müslüman İslam’ın emrettiği şekilde hayatını düzene sokuyor? Kaç Müslüman eline diline sahip çıkabiliyor? Kaç Müslüman nefsine hakim olabiliyor? Müslümanım diyen kişilerin kaçı gerçekten Müslüman?.. Bu gibi soruların etrafında şekillenmiş bir kitap Müslümanca Yaşamak. Gerek diliyle, gerek sunulan fikirlerle sizi yormayacak kısa denemelerden oluşuyor. Öneri üzerine listemde öne almıştım bu kitabı. Aldığıma da pişman olmadım. Hatta diğer kitapları da listemdeydi ve onları da önlere almayı düşünüyorum.

Müslüman olduğunu söyleyen milyonlarca insan İslam’ın hakikatinden uzak bir yaşam sürüyor. Şuan ki kurulu düzene göre yaşayan Müslümanlar, düzenin getirdiği kurallara uyarak aslında İslamdışı davranışlar sergiliyor. Belki de bozulmuş olmanın en büyük nedeni her kuralın İslam hakikatlerine uymaması. Elbette bu kurallara uymayanlar, kendini İslam’a adayanlar ve bu kişiler hakkında fikir yürüten kişiler var. İslam’ı anlayamamış, hakkında bilgisi olmayan kişiler, İslam’ın kişinin bu dünya hayatını zehir ettiğini, kişiyi dünyadan soyutladığını söylüyorlar. İslam, kişinin dünya hayatını zehir etmesini ya da kişiye kendini dünyadan soyutlamasını emretmiyor, tersine şunu söylüyor: Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın. İslami edep, başka düşüncelere karşı önyargılı olmamayı gerektirirken, bunları duymak kişinin gerçekleri çarpıtmasından başka bir şeymiş gibi gelmiyor. Tabi burada kimseyi suçlayıp ya da etiketlemek gibi bir niyetim yok. Mevcut düzenin getirdiği düşünceyle İslam’a bakmak, İslam’ı tamamıyla anlamayı engelliyor. Tabi ki söylediklerim ben böyle dedim ya da kitap böyle dedi diye kolayca anlaşılacak şeyler değil, üzerlerinde düşünülmesi ve bolca araştırmayı gerektiren konular.

Bu diyeceklerimin arkasındayım: Dininin gerçeklerini yaymak adına şiddeti benimseyip, masum kanı dökenlerin İslam’ın cihad anlayışıyla hareket ettiğini düşünen insanlar var. İslam cihad anlayışıyla savaşı, şiddeti anlatmak istemiyor. Cihad insanın nefsinde olmalıdır diyor. Ama ne yazık ki bu da çarpıtılmış.

Kitapta ayrıca dini vaka olarak kabul edip, kendi hayatlarının dışında tutan tiplerden bahsediliyor. Yani dini itibar için kullanan kişiler. Örnek verecek olursak, anasının ya da babasının hacı olduğunu söyleyerek insanlar üzerinde inandırıcılık sebebi oluşturuyorlar. “Anası babası hacı ya inanmak için sebep yok.”

İslam’ı anlamaktan, yaşamımıza uygulamaktan gün geçtikçe uzaklaşıyoruz. Üzerimize düşen sorumluluklar var. Bunları hakkıyla yerine getirebilmek için yeni bir bakış açısı şart. Rasim Özdenören birkaç tanesini dile getiriyor tabi sadece yazarın dedikleriyle kalmıyor bunlar. En önemli kaynağımızı biliyorsunuz: Kur’an-ı Kerim. İlk başvuru kaynağımız Kur’an olmalı diyerek incelememi bitiriyorum. İyi okumalar.
İslâmî Fikirsel Uyanış Kitapları Vol 3

Müslümanca Düşünmenin nasıl olacağına dair fikir veren güzel bir kitap. Her Müslüman, Müslümanca düşünmüyor mu yani? Aklımıza böyle bir soru gelirse, cevabı evet her Müslüman, Müslümanca düşünmüyor.

Peki Müslümanca düşünme nasıl olur? Bunu anlatmak için, bu konuyla beraber, bir Müslüman Müslümanca düşünmüyor ise nasıl düşünüyor ve bu düşüncenin kaynağı nedir sorusunu da irdelemek gerekir.

Günümüz Müslüman'ı, Batı'nın aklıyla düşünüyor. Çünkü Batı, Rönesans ile, Kilisenin kurmuş olduğu baskıyı atmaya çalışırken(ki bu baskı Kilise üyelerinin cenneten arsa satma ve günah bağışı için para alma seviyesindedir), Kilisenin hayatın her alanında olduğunu görüyor (ekonomi, eğitim, giyim kuşam vs). Kilisenin insanları korkutmak için kullandığı Tanrı olgusunu yıkmak için bilimin ardına düşüyor ve dini sadece bireysel ibadet alanına hapsedip, diğer alanların hepsini hâkimiyet alanına alıyor.

Bu sadece Avrupa ile sınırlı kalmıyor tabi. Avrupa bu yeni oluşturduğu dogma'yı İslam ülkelerinin içine de sokuyor. Neden dogma diyor, çünkü nasıl ki eskiden Kilisenin tek bir dediğini eleştiren aforoz ediliyorsa, bugün de bilime karşı en ufak bir bilgi noktası üretildiğinde insanlar saygınlıktan aforoz ediliyor. Batı'nın kendi oluşturduğu fikriyatı Müslümanlar arasına koyması çok da zor olmuyor. En basit örneği bugün herkesin övündüğü laik yönetim ile Batılı düşünme tarzı zorla Türkiye'ye dayatılıyor. Tabi şu an herkes Batı kafası ile düşündüğü için, bu fikriyatı biz kendimiz benimseyerek almışız gibi görüyor, ama yok öyle değil. Cumhuriyetin ilanı ile ülkemize yerleştirilen hayat tarzının toplum tarafından ne kadar benimsediği o günün tarihiyle ortada.

Peki bu Batı fikriyatı ile Müslümanlar neden Müslümanca düşünmekten uzaklaştı? Materyalist düşünce ile uzaklaştı. İnsanlar he türlü saadeti maddede aradı. Eskiden dört ihtiyaç ile mutlu olan insanlar, şimdi yüz şeye muhtaç oldu. Böylece mutluluğu elinden alındı. Aldığı her eşyanın kendi emri altında olduğunu sanarken kendisi o eşyaların kölesi olduğunu bile hiç aklına getirmedi. Konfor ve refah adeta gizli birer put haline geldi. Neden mi böyle diyorum. Çünkü Müslümanca bir yaşam nefsi lezzetlerle şımartmaz, tam aksine nefsi köreltir. İşte burada Müslümanca düşünmenin önemi ortaya çıkıyor.

Şöyle ki: Hayatında lüksiyeti isteyen insan para kazanmak istiyor, ama kazandığı helal para ihtiyaçları karşılamaya yetmiyor. Bu durum insanı faiz yapmaya yönlendiriyor. Peki faiz Müslüman için haram mı, evet. Ama Müslüman bu faizi yaparken zamanın ihtiyaçlarının zaruret olduğunu sanıyor ve kendini buna mecbur görüyor. Halbuki bir Müslümanın faizi değil kullanmak gibi bir eyleminin bulunması, onun faizin kalkması için sonuna kadar mücadele vermesi gerekiyor.

Bu sadece ekonomi ile ilgili bir örnek. Hukuk olarak düşünürsek Batılı düşünceye sahip Müslüman canının kıymetini o kadar biliyor ki, İslamiyet'in hükümlerinin gelmesi için elinden gelen bütün çabayı sarf etmesi gerekirken, İslamiyet'in hükümlerinin gelmemesi için elinden gelen çabayı sarf ediyor.

Batı'nın yaptığı gibi İslam'ı ibadetler dairesine hapsetmek de ayrı bir argüman. Halbuki İslamiyet giyim kuşam, ekonomi, eğitim vs diğer alanların hepsinde hayatımızı şekillendiriyor. Ama günümüz Müslüman'ı, bunun sadece tavsiyelerden ibaret olduğunu düşünüyor ne hikmetse. Halbuki İslamiyet öyle fikrime uyarsa yaparım denilecek bir ideoloji değildir. Müslüman'ım diyen herkesin hayatına uygulamak zorunda olduğu bir dindir. Yaşadığı ortamda İslamiyet'in hükümleri yoksa, fikri olarak cihad edip İslam'ın yaşanacağı ortanın gelmesi için mücadele etmesi gerekiyor. Bu mücadelenin sonunda nasıl olsa İslâmî yaşam tarzı gelmeyecek diye bir bahanenin arkasına sığınmaya hakkı yok. Çünkü Allah'ın Müslüman'a yüklediği görev çalışmaktır. Gayret bizden tevfik Allah'tan sözü bunu ifade eder. Galip ya da mağlup etmek Allah'ın vazifesidir, Müslüman kendi vazifesini utunup Rabbinin vazifesine müdahale etmemelidir.

Bütün bu Müslümanca düşünmeyi kazandıktan sonra Müslüman şunu bilmelidir. Her koyun kendi bacağından asılır. Başkalarının görevini yerine getirmemesi kişinin üzerindeki yükümlülükleri düşürmez.

Son bir nokta olarak bugün İslam'ın yaşanıp yaşanamayacağı hususu gündeme geliyor. İslam bir ütopya değildir. İnsanın yaratıcısı tarafından konulmuş kurallar bütünüdür. Sadece belli bir çağa ya da topluma hitap etmek için değil, tüm insanlığa ve tüm zamanlara hitap etmek için indirilmiştir. Kendi kuralları ile münezzehtir. Ama İslam'ın yaşanamayacağını savunanların bazı bahaneleri elbet vardır. Bunlardan birincisi Müslümanların yaptıkları yanlışlar gösterilerek, bunu İslam'a mal etmek. Kitapta geçtiği şekliyle, neden diğer ideolojilere sahip insanların kendi savundukları fikirlere aykırı yaptıkları hatalarda onların birer insan olduğu ve hata yapma ihtimalleri olduğu akla getiriliyor da, bir Müslüman aynı hatayı yapsın da hemen teşhir edelim diye fırsat gözleniyor? Hem Batı fikriyatı Müslümanlar içine koyup dinden uzaklaştıracaksınız hem de "Bak Müslümanlık böyle işte" diyeceksiniz. Bediüzzaman'ın şu manada bir sözü vardır: Canavar gelir seni yer, üstüne dişinin vergisini ister.

İslam'ın yaşanamayacağını savunanların diğer bir bahanesi de İslam'ı kısım kısım ayırıp öyle eleştirmek. Kitapta verilen en güzel örneği ile, zekat'ın neden toplumsal ekonomik dengeyi sağlayamadığı sorulursa bunun cevabı hala faiz yasak edilmediği içindir. İslam bir bütün olarak ele alınmalı. Bir anlam ifade eden cümlenin içinden bir kelimenin orta hecesinin getirip önümüze koyarsanız elbette bir anlam ifade etmeyecektir.

Temel olarak bu kitapta gördüğüm konuları bu şekilde özetlemek istedim. Kitap o kadar iyi geldiki içimdekileri dökmek için bir fırsat oldu adeta. Müslümanca düşünmenin nasıl olduğunu, acaba gerçekten Müslümanca mı düşünüyorsunuz merak ediyorsanız mutlaka okumalısınız.

(Rasim Özdenören'in Müslümanca Yaşamak kitabıyla ilgili incelemem #21125707 )

Vaktinizi aldığım için helallik ister, bol istifadeli okumalar dilerim
Bu kitabı bazı meşgalelerimden ötürü geç bitirdiğim için kendime kızgınım doğrusu. Çünkü bu kitap böyle uzun uzadıya okunacak cinsten değil. Sade, güzel âdeta okuyucuya arkadaş nidasıyla bakan deneme havasında yazılmış, sizi kendisine hayran bırakacak bir eser. Yazar en genel manada kendi zamanının ve günümüz Müslüman toplumunun en temel sorunları olan din ve onu tatbik hususunu ele almış. İğneleyici bir dil değil de uyarıcı, hatırlatıcı, bizleri silkeleyen, hem kendini hem de bizi eleştirecek şekilde " Ne derece müslümanlığı hayatımızda uyguluyoruz?" diye bizlere soruyor. Günümüz müslümanlarına yani bizlere âdeta ders mahiyetinde okunacak, okundukça kendimizi sorgulayıp müslümanlığımızı ne kadar iyi yaşayabiliyoruz diyeceğimiz güzel bir eser. Yazarın bize temel mesaji da müslümanca düşünüyoruz da ne derece "müslümanca yaşıyoruz" dur fikrimce

Yazarın biyografisi

Adı:
Rasim Özdenören
Unvan:
Türk Öykü ve Deneme Yazarı.
Doğum:
Kahramanmaraş, 1940
Rasim Özdenören (d. 1940, Maraş), Türk öykü ve deneme yazarı. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü.Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü. Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikâyeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan ilki, Uluslararası Prag TV Filmleri Yarışmasında jüri özel ödülünü almıştır.



Rasim Özdenören’in, Türk edebiyatında adını duyurmaya başladığı yıllar, köy romancılığının etkisinin artık azalmaya başladığı, varoluşçu yazarların etkisinin daha fazla hissedildiği yıllardır. O yıllarda roman ve öykü yazarları genel olarak Batı kaynaklı bir anlayışla, sanki dışarıdan bakan bir gözle eserlerini yazmışlardır. Özdenören ise daha çocukluğunda Anadolu’nun birçok ilini gezerek, orada yaşayarak, köyünü, kasabasını, şehrini tanıyarak, kendisine “ayrıntı avcısı” dedirtecek bir özellik ve güçlü bir tasvir yeteneğiyle, insanın evrensel yanlarını öne çıkararak yazmıştır öykülerini. Yazar, gençliğinin ilk yıllarından itibaren kendine edebiyatı ciddi bir meşale olarak seçen insanlardan oluşan bir arkadaş grubuna dâhil olmakla, sonraki yıllarda şekillenecek edebî şahsiyeti için çok önemli bir zemin bulmuştur. Bu arkadaş grubu Özdenören’in anlaşılmasında kilit konumdadır. Çünkü Özdenören’in okumaları, edebî ilgileri büyük oranda bu arkadaş grubunda şekillenmeye başlamış; sonraki yıllarda tanıştığı Sezai Karakoç’un etkisiyle bir bütünlük kazanmıştır. Özdenören’in Amerika’ya gidip orada iki yıla yakın bir süre kalması vesilesiyle çağdaş dünyanın en önemli merkezini tanımasının da eserlerine olumlu yansımaları olmuştur. O, yerli olmak nedir, bu nasıl gerçekleştirilir, sorularının cevabını öyküleriyle vermiş bir yazardır. Hikâyelerinin kahramanları, çevremizde rahatlıkla görebileceğimiz, dokunabileceğimiz kişilerdir.

Rasim Özdenören, gerek denemelerinde gerekse öykülerinde, meselenin anlatmak olduğunu ilk öykülerinden başlayarak kavramış bir yazardır. O, İslami kimliğiyle tanınan bir öykücü olmasına rağmen öykülerinde hiçbir zaman, dönemindeki birçok yazarda görüldüğü gibi, inandığı şeyleri okuyucusuna dayatmamış, vermek istediği mesajı öyküyü örselemeden, akışı ve yapıyı bozmadan anlatmayı bilmiştir. Anlatırken de dili ustaca kullanmış, yer yer de adeta şiir yazmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 1.014 okur beğendi.
  • 3.908 okur okudu.
  • 180 okur okuyor.
  • 2.580 okur okuyacak.
  • 88 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları