Rasim Özdenören

Rasim Özdenören

Yazar
8.4/10
1.411 Kişi
·
4.721
Okunma
·
1.154
Beğeni
·
26.434
Gösterim
Adı:
Rasim Özdenören
Unvan:
Türk Öykü ve Deneme Yazarı.
Doğum:
Kahramanmaraş, 1940
Rasim Özdenören (d. 1940, Maraş), Türk öykü ve deneme yazarı. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü.Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü. Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikâyeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan ilki, Uluslararası Prag TV Filmleri Yarışmasında jüri özel ödülünü almıştır.



Rasim Özdenören’in, Türk edebiyatında adını duyurmaya başladığı yıllar, köy romancılığının etkisinin artık azalmaya başladığı, varoluşçu yazarların etkisinin daha fazla hissedildiği yıllardır. O yıllarda roman ve öykü yazarları genel olarak Batı kaynaklı bir anlayışla, sanki dışarıdan bakan bir gözle eserlerini yazmışlardır. Özdenören ise daha çocukluğunda Anadolu’nun birçok ilini gezerek, orada yaşayarak, köyünü, kasabasını, şehrini tanıyarak, kendisine “ayrıntı avcısı” dedirtecek bir özellik ve güçlü bir tasvir yeteneğiyle, insanın evrensel yanlarını öne çıkararak yazmıştır öykülerini. Yazar, gençliğinin ilk yıllarından itibaren kendine edebiyatı ciddi bir meşale olarak seçen insanlardan oluşan bir arkadaş grubuna dâhil olmakla, sonraki yıllarda şekillenecek edebî şahsiyeti için çok önemli bir zemin bulmuştur. Bu arkadaş grubu Özdenören’in anlaşılmasında kilit konumdadır. Çünkü Özdenören’in okumaları, edebî ilgileri büyük oranda bu arkadaş grubunda şekillenmeye başlamış; sonraki yıllarda tanıştığı Sezai Karakoç’un etkisiyle bir bütünlük kazanmıştır. Özdenören’in Amerika’ya gidip orada iki yıla yakın bir süre kalması vesilesiyle çağdaş dünyanın en önemli merkezini tanımasının da eserlerine olumlu yansımaları olmuştur. O, yerli olmak nedir, bu nasıl gerçekleştirilir, sorularının cevabını öyküleriyle vermiş bir yazardır. Hikâyelerinin kahramanları, çevremizde rahatlıkla görebileceğimiz, dokunabileceğimiz kişilerdir.

Rasim Özdenören, gerek denemelerinde gerekse öykülerinde, meselenin anlatmak olduğunu ilk öykülerinden başlayarak kavramış bir yazardır. O, İslami kimliğiyle tanınan bir öykücü olmasına rağmen öykülerinde hiçbir zaman, dönemindeki birçok yazarda görüldüğü gibi, inandığı şeyleri okuyucusuna dayatmamış, vermek istediği mesajı öyküyü örselemeden, akışı ve yapıyı bozmadan anlatmayı bilmiştir. Anlatırken de dili ustaca kullanmış, yer yer de adeta şiir yazmıştır.
Müslüman tek boyutlu, yalınkat bir hayat ortamında yaşamıyor bugün: kendine silah çekmiş bir düşmanla karşı karşıya bulunsaydı, işi kolaydı. O taktirde, hedefini açıkça seçebilirdi. Oysa bu gün, yeryüzünde yaşayan Müslümanların çoğu henüz nasıl bir konumda yaşadığının bile bilincinde görünmüyor. O genel olarak içinde yaşadığı İslamdışı düzene uyum sağlama çabası içinde bulunuyor. Bir bakıma farkında olmaksızın İslamdışı hayat tarzıyla İslamı telif etme kaygısına düşmüş görünüyor. Bu kaygı bile, aslında, henüz Müslüman olduğunu unutmayanlar için söz konusudur. Diğerleri böyle bir kaygı taşımaktan da uzak duruyor.
Günümüz Müslüman'ı, her türlü siyasi, fikri kavrama İslam'ın kıstasıyla bakmak yerine, İslam'a İslamdışı dünya görüşlerinin kıstasıyla bakmaya alıştırılmıştır. Böyle olunca bir kavramın küfür menşeli olup olmadığına bakılmıyor, fakat o kavramın İslam'da nasıl bir yer tutması gerektiği araştırılıyor.
Günümüz Müslüman ülkelerinin her birinde, böyle farklı farklı tabular oluşturulmuştur. Bazı ülkelerde sosyalizm tabu sayılırken, bazılarında milliyetçilik tabu haline getirilmiştir. Böylece ülkelerin birinde İslâm'a sosyalizmin gözlüğüyle bakılırken, diğerinde nasyonalizmin gözlüğüyle bakılabilmektedir.
İslâm, eğer demokrasi ile veya liberalizm ile veya ırkçı ve ayrımcı zihniyetin ürünü olan insan hakları ile aynı derekede düşünülüyorsa, kendisine Müslümanım diyen bir insanın İslâm'dan anladığı şey ne olabilir ve insanı Müslüman olmaya özendirecek şey olarak geriye ne kalır? Değindiğim bu noktaya akıl erdirebilmenin güçlülüğü yüzünden, bu hususu Müslümanların önünde duran darboğazların en darı ve vahimi olarak görüyorum. Çünkü bu noktada, İslâm'ın demokrasiden ve liberalizmden daha fazlasını vaat ettiğini kavramış olmak da gerekiyor.
Küreselleşme, evrenselciliğin ve emperyalizmin yeni adı olarak vaz' edildi/ ediliyor. Şu farkla ki, evrenselciliğin ve emperyalizmin özneleri belliyken küreselleşme özensinden soyutlanmış bir kavram olarak takdim edildi. Böylece küreselleşmeye karşı çıkmak isteyen kimse, karşısında muhatap bulamamak gibi veya muhatap olarak bütün dünyayı karşısına almak gibi olmayacak bir şeyle karşı karşıya kaldı. "Küreselleşme" bu ad altında kendisine direnmeye karşı koyuyor: kendisine karşı alternatif geliştirme teşebbüsünü zayıflatıyor.
Müslümanın İslam'dan taviz vermeye hakkı yoktur. İnsan ancak sahip olduğu haklar üzerinde tasarruf edebilir, ancak kendi haklarından feragatte ve fedakarlıktan bulunabilir. İslam, Müslümanlara emanettir. Onun hükümlerini insan olarak ben getirmediğim için bu hükümlerden taviz verme hakkını da kendimde göremem. Kimse, haiz olmadığı bir hakkı başkasına devredemez.

Dinin sahibi ve koruyucusu Allah'tır. Fakat O'nun emaneti Müslümanların üzerindedir. Halen yeryüzünde yaşayan Müslümanlar bu emaneti "ehliyet"le koruyabiliyor mu?
İslâm kıskanç bir dindir. Kendisinin zuhur ettiği yerde bir başkasının (batıl olanın) zuhuruna göz yummaz. Kendisi varsa, bir başına var olur. İktidarını, hâkimiyetini başkasıyla paylaşmaz. Müslümanlarım her türlü olumsuz şartlar altında dinlerini muhafaza edebilme hususunda aynı dinin gösterdiği esneklik, onun hayata intibak kabiliyetinin bir başka özelliğidir. Müslümanlar kendilerine en zıt olan şartlarda bile dinlerinin gereklerini, isteklerini yerine getirebilme imkânlarıyla donatılmışlardır.
Otelleri ve onların odalarını ve odalardaki sevgilileri
sevgililerle geçmiş olan güzel zamanları kırık camları
patlamış lastikleri eğrilmiş gidonları bozuk dümenleri
şaşkın pusulaları yerinden kaymış kutup yıldızını venüsü
kendisini hep aldatmış olan venüsü venüsün çevresindeki kızıl ve yakut yeşili aylayı uyuşturucuyla renklendirilmiş otel uykularını
bütün bunları her şeyi ölümü ve ölümsüzlüğü sevişmeyi ve nefreti
arkasında bırakarak geçiyordu ömür...
Türkiye'de halen demokratik bir yönetim biçimi olduğu söyleniyorsa, bundan, sadece halkın seçimlerde oy kullanıyor olması olduğu anlaşılsa gerektir. Ama demokrasi aynı zamanda halkın idare üzerinde denetimini gerçekleştirebildiği mekanizmaların varlığını da işaret ediyorsa, bu tür mekanizmaların henüz kurulmamış olduğu; var olan mekanizmanın ise, halkın yönetimi denetlemesi biçiminde değil, fakat yönetimin halkı denetlemesi biçiminde işlendiği söylenebilecektir.
Fırsatlar, aslında hepimize eşit biçimde tanınıyor, ama içimizden ancak o fırsatı kullanmaya yatkın olanlarımız, onun değerini biliyor ve değerlendirebiliyorlar.
Yazı yazmak, kitap okumak da öyle değil mi? Her yıl milyonlarca insan önüne getirilen bu fırsatla karşılaşıyor, ama onların arasından gerçek bir yazar veya gerçek bir okur olmayı ancak ona yatkın olanlar başarabiliyor. Çoğu böyle bir fırsatla karşılaşmış olduğunu bile anımsamıyor.
İslam Allah'ın indirdiği ve kabul ettiği tek din olarak, başka hiçbir dünya görüşüyle, başka hiçbir fikirle, amelle uzlaşmaya girmeye muhtaç değildir. O, kendi başına, insanın ihtiyacını karşılamaya muktedirdir. Bu bakımdan, zaaf İslam'da değil, fakat onu yüklendiğini söyleyen insandadır. Aslında insan, tanımının gerektirdiği davranış manzumesini hayatına geçirdiği an, dinden taviz vermesine gerek olmadığını kendiliğinden kavrayabilir.
UYARI!!!
Sevgili kitapseverler bu inceleme hem inceleme hem de bir nevi kitap özeti kıvamında olmuş olup, işte tam da bu sebepten çok uzun olmuş olabilir ve içerisinde yüklü miktarda “spoiler -okurkaçıran, okurbozan veya okurayartan- ” vardır.

Öncelikle sonda söylemek istediklerimi başta söylemek istiyorum. Her şeyden önce şunu ifade/itiraf etmek isterim ki bu okuduğum ilk Rasim Özdenören kitabı ve açıkçası özellikle ilk bölümleri bana ağır geldi. Yazılardaki meseleleri kafamda örneklendirerek bir yere oturtamadığımdan olsa gerek, zorlandım ama ileri bölümlerdeki denemeler daha anlaşılır geldi bana. Ama halen kafamda bir ton soru işareti var. Cevaplarını bilmesek veya bulamasak bile ben soru sormanın, daha doğrusu soru sorabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Şu bir gerçek ki her geçen gün sahih kaynaklarla saf İslam’a ulaşmak ve yaşamak daha bir zor oluyor. Bunun birçok nedeni var ama buraya girmek ve irdelemek başlı başına derin bir mevzu. Aşağıda belki kitap incelemesinde konu gereği ara ara buraya girebilirim. Bir de incelememde sık sık kitaptan alıntı yaptığım için dilerim bu konuda beni mazur görürsünüz.

Kitap, soğuk savaş yıllarında yani 1970’lerin sonu, 1980’lerin başında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır. Ve özellikle yazıldığı dönemler göz önüne alındığında “Müslümanca Yaşamak” ismi ile kitap gayet iddialı ve dahi riskli bir işe soyunmuş bence. Başarmış mı başarmamış mı bunu kitap okurlarına bırakmak istiyorum. Yalnız yazar açıklama kısmında bu yazıların üstüne bugün de imzasını severek ve benimseyerek koyduğunu belirtiyor.

Kitaptaki yazılar, elimdeki 15 baskıda;
1. Tespitler,
2. Din Sınanmaz, Yaşanır,
3. Çağdaş Müslümanın Sorunları,
4. Nasıl Bir Hayat,
5. Birey Olarak Müslümanın Durumu,
6. Yapısal Farklar olmak üzere 6 ana başlıkta toparlanmıştır.

Yazar “öndeyiş” kısmında peşinen, bu yazılarının kimseyi inanmadığı bir şeye inanmaya meylettirmeyi ve böyle bir şeyi amaçlamaya heves etmediğini, sadece kendi sorunlarımızla ilgili konular çerçevesinde düşüncelerimizi ortaya koyma çabası olduğunu belirtiyor. Ve yine peşinen İslam düşüncesine yakın veya yatkın olmayanların, burada söylenenleri yadırgayabileceğini göze alarak yola çıktığını da belirtmeden geçemiyor. (Syf:10)

İşte burada yazarımız, benim de aklıma gelen can alıcı bir soru soruyor ve yine kendi cevabını veriyor. Bu yazıların, bizimle aynı düşünceyi paylaşmayanlara söyleyeceği bir şey yok mudur? İslam’ın farklı bir düşünce örgüsü bulunduğunu, onun sorunlara yaklaşma biçiminin değişik, tekliflerinin başka olduğunu duyumsatabilirse, bunu bile kazanç saymanın mümkün olduğunu belirtiyor. (Syf:10) Bu, İslam düşüncesi olarak düşündüğümüzde karşı taraf için de en azından İslam’ı bir nebze anlamak için olumlu bir gelişme.

Ama burada ben yazarın sorusuna başka sorular eklemek istiyorum. Anlamak anlaşılmak derken burada ne murat edilmeli yani herkes herkesi anlamak zorunda mı? Bütün düşünceler tabi ki anlaşılmak ve kendisine taraftar bulmak ister ve bu doğrultuda kendi ideoloji ve düşüncelerini açıklar, yayar. Yalnız biz Müslümanlar olarak ne yaparsak yapalım dünyada sürekli bir yığın farklı ideolojiler, düşünce sistemleri ve inançları olacaktır. Bence burada önemli olan husus, tarafların birlikte yaşama becerilerini geliştirmeleri ve bu doğrultuda herkesin birbirine saygı duyarak yaşayabilmesidir. Tüm dünyanın modern çağda tek bir inanç veya ideolojinin altına girmesini beklemek safdillikten başka bir şey değildir ki girse bile bu defa mezhep, cemaat ve parti farklılıkları gibi başka şeyler çıkar. Zaten var da. Sihirli kelime galiba saygı çerçevesinde birlikte yaşama sanatını geliştirmemiz. İslami açıdan düşündüğümüzde de aslında bize düşen sadece yaşamak ve tebliğ etmek, gerisi Allah’ın takdiri. İslam tarihine bakıldığında da kendileri peygamber olduğu halde onlara inanmayan peygamber eşleri ve çocukları göze çarpar.
Kitaba dönecek olursak yazarımız, İslâm düşüncesine yakın ve yatkın olmayanlar olarak isimlendirilmiş olanların “bizi anlamasındaki beklenen yarar nedir” diye soruyor. “Bizimle bazı ortak sorunları tartışmaya teşebbüs etmek isteyenler, böyle bir tartışmada ortak bir noktaya varılabileceğini hesaplıyor olabileceklerini, ancak alanlarımız, ölçülerimiz, bakış tarzımız, değerlerimiz birbirinden farklı kaldıkça beklenen sonuca ulaşılamayacaktır” diyor. (Syf:10)
Yazar, “Dünyanın gidişatına yön vermek isteyen çeşitli görüş sahipleri (bunlar ister sağ, ister sol çatı altında kümelenmiş olsun) asgari müşterekte birleşme önerisini dile getirdiklerini ve bu oportünist (fırsatçı) tavrın, kitlelerce de benimsendiğini” belirtiyor. “Fakat asgari müşterekte birleşmeyi isteyenlerin, kendi aralarındaki ihtilaflarını ortaya çıkarma hususundaki cesaretsizliklerini eleştirerek, bu oportünist tavırla, sanıldığı gibi mesafe kat edilemeyeceğini işaret edip, başka bir deyişle asgari müşterekte birleşmek isteyenlerin, aslında mesafe almak için değil, fakat ihtilaflarını şimdilik dondurmak hususunda anlaştıkları kabul edilir” diyor. (Syf:12)
Burada yazar, “farklı görüş sahiplerinin en çok hangi noktada anlaşabildiklerini değil, en çok nerede anlaşamadıklarını dile getirmelerini” salık veriyor. Ve “böyle olduğunda, birleşiyor gibi göründükleri noktalarda bile gerçekte birleşemediklerinin anlaşılacağını” söylüyor. (Syf:12)
Ve nihayetinde yazarımız oportünist tavrı eleştirerek bunun bir işe yaramayacağını en iyisi herkesin kendini aynı gemide zannederek hareket etmek yerine kendi gemilerini yürüterek daha salim kararlar alıp bu şekilde hareket etmelerini tavsiye ediyor.

Giriş yerine avantaj olarak isimlendirdiği bölümünde ise yazar: “Müslümanlar, kendilerine mahsus avantajlarının bilincinde olabilselerdi, şimdiki yerlerinden daha farklı bir yerlerde olabilirlerdi. Ama bu avantajları, işler hale getirmedikçe işe yaramayacaktır. Bu avantaj, yükte hafif pahada ağır bir şeydir: Müslümanca yaşamak” (Syf:17) diyerek, bir nevi kitabının ana fikrini vermiştir.

I. Bölüm – Tespitler :

Kitabın ilk bölümü olan “Tespitler”de yazarımız, “görmenin bir düzen gerektirdiğini, bu düzenin yitirildi mi, sadece bakakaldığımızı, ama göremediğimizi ve görmenin düzenini bize Allah’ın öğrettiğini, bunun için insanın önce sahiden görmek istiyorsa kendine öğretilen yola teslim olmayı öğrenmesi gerektiğini” söylüyor. Belki de bundandır, bazı bilim adamları maddenin arkasındaki sırrı veya aslı gördüklerinden dolayı hidayete eriyorlar. Bu görüşe sahip olduktan sonra zaten devamında hidayet yani teslim olmak geliyor. Zaten İslam’ın kelime anlamı da “teslim olmak” demektir. Burada görmek derken tabi ki fiziki olarak görmeyi kastetmiyorum, yoksa Âşık Veysel o güzel şiir ve türküleri nasıl yazardı, kalp gözü açık olmasaydı.
Yazarın buradaki görmek bahsini okurken benim aklıma ilk Hz. Ebu Bekir (r.a.), ile müşrikler arasındaki şu diyalogu geldi. Hani müşrikler kendisine gelerek miraç hadisesini sorduklarında, hiç görmediği ve hatırladığım kadarı ile henüz duymadığı halde “O (s.a.v.) söylüyorsa doğrudur” sözündeki teslimiyet ve sadakati geldi.
Rasim Özdenören, İslam’ın vasat ve sıradan insanları bile bir hikmet kaynağı haline dönüştürdüğünü ve bu dönüşümle birlikte Müslümanların, Müslüman olmayan art niyetli insanlara karşı korunabilecek bir donanıma sahip olduğunu söylüyor. Ve bugünkü Müslümanların durumunun İslam hakikatinden uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı böyle olduğunu açıklıyor. (Syf:22) Yani İslam hakikatinden uzak yaşayan Müslüman, yeterli donanıma sahip olamadığından savunmasız ve kandırılmaya müsaittir.
Evet, Müslümanlar hiç farkında olmadan kendilerine dayatılan ve suyun farkında olmayan balık gibi artık içinde bulunduğu ortamın doğal bir durum olduğunu zannederek yaşıyorlar maalesef. Hatta bu modern hayatın kendilerine sunmuş olduğu gösterişli ve konforlu hayat ellerinden kayacak diye Allah’ın rızkından ümit kesen ne kadar gafil Müslüman vardır acaba kendimize bir sorsak.
Yukarıda bahsi geçen doğru görmek için öncelikle doğru düşünmek gerek, bunun içinse yazarımız özetle, doğru düşünme tarzının aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı haline gelmesi gerektiğini söylüyor. (Syf:25) Yalnız yazarımız, zihni İslam’ın esaslarıyla arındırmanın kişiyi bireysel olarak küfrün mazarratından kurtarabileceği kabul edilse bile, toplum olarak zillete kalmış olmaktan korumaya bu kadarı yeterli değildir diyor. (Syf:26) Yani İslam her ne kadar birçok ibadeti ile bireysel olarak yaşansa da toplumsal olarak fikri bütünlük sağlanmadıkça ve İslam bütünü ile topluma nüfuz etmedikçe hep bir şeyler eksik kalacaktır.
İnsanlar bu gün konuşulanı işitiyor, fakat söz onları harekete geçirmeye yetmiyor. Onun aklını başına getirmek için yakasından tutup sarsmak da işe yaramayabilir. Ondan yapması beklenen şey neyse, onu “ben yapmalıyım” diye öne çıkmak gerekiyor. (Syf:31)
Eylem (fiil, hareket, amel) kelimeyi aşar. Kelimenin kısır ve yetersiz kaldığı yerde, söz eyleme düşer. Böyle düşünmek, kelimenin değerini düşürmez. Kelimeyle meram anlatmanın imkânsız kaldığı yerde eyleme müracaat edilir. (Syf:32) Evet gerçekten de her zaman eylem söylemin önünde yer almıştır. Bunu öncelikle Peygamberlerin ve daha sonra da bu yoldaki âlimlerin yaşamlarında somut olarak defalarca görebiliyoruz. Yani eylem başlı başına en büyük tebliğ ve irşattır.
Günümüz Müslümanları devlet halinde yaşamadıklarından, İslam devletinin mahiyetini ona kelimelerle anlatmak güçtür. Bu hususta Asr-ı Saadeti veya başka İslam devletlerini örnek olarak göstermek de yetersiz kalabilir. Çünkü gösterilen örnekler, günümüz insanın kafasında, sadece birer tarihi olay, ölmüş, miadını doldurmuş birer müessese olarak canlanacaktır. (Syf:32) Maalesef günümüz Müslümanlarına bu gibi şeyler artık ütopya gibi geliyor. Şimdi dışardan bir yabancı gelip bizden ortalama bir Müslümana fikri değil de yaşantı olarak bizden ne gibi farklılıklarınız var diye sorsa acaba kaç tane husus sıralayabiliriz? Görünüş olarak neredeyse aynıyız, kafa yapısı olarak farklı olabiliriz ama demek ki iş sadece kafada ya da söylemde bitmiyor eylem yani amel gerekiyor.
Müslümanlar yaşadıkları çevrede kendi kültürlerini dışlaştırmış olmadıkça, din, herhangi bir felsefi akideden daha fazla bir anlam taşımayacaktır. Oysa dinin alametifarikası yaşanan bir inanç bütünü olmasıdır. Yoksa salt filozofik bir akide, rastgele bir telakki tarzı olması değil… (Syf:33)
Rasim Özdenören, Müslümanların gerek halk gerekse aydın kesimi olarak homojen bir birliktelik göstermediğini, bu farklılığın bireylerin İslam’ı yaşaması hususunda da olduğunu ve bu farklılığın yer yer belli bir yayın organı veya cemaat etrafında toplanan kesimlerin birbirlerine karşı düşmanca tavır takınıp, tekfir etmelerine kadar vardığını belirterek bunu eleştirmiştir. Yazar bu kümelenmelerin Müslümanların uzun sürmüş bir tarihi yıkımın artıklarından yetiştiği için bir tefrika olarak değil de bir canlılığın ifadesi olarak değerlendirmenin yerinde olacağını ifade etmiştir. Ve bu kümeler arasındaki görüş farklılığının öznel ve bireysel olduğunu kabul ederek, düşmanca tavır alma yerine anlayışa ve saygıya dayalı bir temel önermiştir. Yani benim yukarıda İslam’a uzak veya aykırı olanlar için önerdiğim ortak yaşama önerimi burada yazarımız kendi içimizdeki kümelenmeler için önermiştir.
Müslümanlar artık özellikle de teknolojinin bu kadar ilerlediği ve dünyanın küresel olarak bir köye dönüştüğü bir çağda hiçbir şeye karşı duyarsız ve yabancı kalamaz ve kalmaması da gerekli. Batı tamamen kendi oluşturduğu hayat nizamını, kültürünü tüm dünyaya empoze ederek, Müslümanlar da dâhil adeta tüm ülke halklarını hipnoz etmişçesine yönlendirerek yönetiyor. Batının etkilediği ve yönettiği halkların bütün bu olanlardan haberdar olmaması da, yürütmüş olduğu plan ve faaliyetlerinin mahiyetinde, özünde vardır.
Bu nedenle Batılılar, sömürüyü, ancak Müslümanların tüketim standartlarını, tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle sağlayabileceklerini bildiklerinden, İslam âlemine ilk kancayı buradan attılar. (Syf:41) Ve şu anda başta petrol zengini Arap ülkeleri olmak üzere İslam âleminin tüketim kültürü gözler önünde. Bu yaşayış biçimiyle bizler istediğimiz kadar batı kültürüne veya emperyalizme karşıyız diyelim, bunun hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur.

II. Bölüm – Din Sınanmaz, Yaşanır :

Kitabın ikinci bölümündeki başlık gerçekten etkili ve çarpıcı “Din Sınanmaz, Yaşanır”. Yazar, benim yukarda da ifade ettiğim gibi Müslüman’ın en etken tebliğ aracının bizzat yaşayışı olduğu, bunun da İslam’ı yeniden yaşanabilir plana aktarabilmenin etkili yolunun davranışımızı Sünnete uygun hale getirebilmekle ortaya çıkacağını (Syf:44) belirtmektedir.
Müslüman, dinin bu dünyada kendine nasıl bir devlet vaat ettiğini hayal etmek yerine, onun hükümlerine göre nasıl yaşayabileceğini denemelidir. Din sınamayı değil, kendini Müslüman olarak gerçekleştirmeyi öne almalıdır. (Syf:46)
Oysa Müslümanların en çok yaptığı yanlışlardan biri de bireylerin, İslam’ı hükümleri kendi hayatına aktararak yaşamak yerine, başka Müslümanların bu konudaki hatalarını arayıp bulma ve bunun dedikodusunu yapmak üzerinedir. Yani bir nevi camiye giden cami cemaatinin vaazı kendisi için değil de diğer Müslümanlar için dinlemesidir.
Bu konuda yazarımız, böyle yapan Müslüman’ın, İslam’ın yürürlüğe girmesinde kendi üzerine sorumluluk almadığını, bir nevi ben bu işin mücadelesinde yokum, fakat siz başarırsanız tabi olurum, (Syf:46) havasında olduğunu bunun ise aslında İslam’ın gelmesini istemiyorum demenin dolambaçlı yoldan söylenmesi (Syf:47) olduğunu belirtiyor.
Yazarımız, Rabbimiz isterse dini tamamen yeryüzüne hâkim kılacağını ancak bunun yürürlüğe girmesi için dinin yeryüzünde yaşanmasının adetullahtan olduğunu söylemektedir. Yalnız burada dinin yeryüzüne hâkim olması ile Allah’ın dinini tamamlamadığı gibi bir yanlış algıya düşmeyelim lütfen. Şüphesiz Allah dinini tamamlamış ve bunu kitabı Kur’an-ı Kerim ile de bize bildirmiştir. (Maide: 5/3)
Modern çağda Müslümanlar arasında profan (dinle ilgisi olmayan) kafalı yeni bir insan tipinin ortaya çıktığından ve bunların çoğunluk olduğundan bahsetmekte yazarımız. Bunları, fikirlerini sonuna kadar götürmekten korkan, kafa olarak profan, ruh olarak ise muhafazakâr tipler olduğunu söylüyor.
İslam inancında bize ait olduğunu zannettiğimiz her şey aslında bize emanettir. Bunlar içinde kuşkusuz en ağır olanı tabi ki din, yani İslam’dır. Bunun için yazarımız insanın kendisine ait olmayanla ilgili taviz verme gibi bir hakkının/lüksünün olmadığını yani Müslümanların İslam’ın hükümlerinden taviz veremeyeceğini söylüyor. Taviz kelimesini duyunca aklıma nedense ülkemizdeki “F Yapılanma” geldi. Bilenler bilir din konusunda onlarda tavizin haddi, hesabı yoktu. Ama aslında onların niyeti dini kimliklerini gizlemek değil de ülke ve hatta dünya üzerindeki gizli hesaplarının bir gereğiymiş. Her ne kadar onların gizli planlarını bilmesek de kullandıkları İslami kimliklerini gizlemeleri ve bu doğrultuda taviz vermeleri onları gizlemiyordu. Adeta kafasını kuma gömmüş deve kuşu gibi sırıtıyorlardı. Yani kral çoktan çıplaktı.
Günümüz insanlarının en büyük yanılgılarından biri de bilerek veya bilmeyerek İslami çizginin dışında yaşamalarıdır. Modern ve beşeri hayatın, gerek hukuk gerekse iktisadi olarak kendisine dayattığı nizamları çok rahat kabul ediyor ve hatta savunuyor. Örneğin herkes biliyor ki faiz haramdır ama buna bulaşmak için nerdeyse günümüz Müslümanlarının çoğu hiç çekinmiyor. Asıl işin kötüsü ise bu konuda dini ve vicdani herhangi bir rahatsızlık duymamak. Bu şekilde dini hükümleri kendine göre çiğneyerek ve taviz vererek, mubah sınırlarını sürekli olarak genişletebildiği kadar genişletip, aslında sadece kendisini kandırıyor.
Rasim Özdenören, bize ait olmayan meseleyle bize ait olan meseleyi ayırmak için tek kıstasın, İslam olduğunu, bunun için ise önümüzde koskoca bir Saadet Asrı örneğinin bulunduğunu belirtiyor. Bize düşen geçmişe bir mazi olarak özlemle bakmak ve onu “Bin Bir Gece Masalları” gibi okumak yerine, görmek, anlamak ve tatbik etmek. Yoksa gökyüzünden gelecek olan sihirli bir değnek bizi düzeltmeyecek.

III. Bölüm – Çağdaş Müslümanın Sorunları :

Yazarımız bu bölümde öncelikle hastalıklı fikirlerin durumu ve Müslümanların bunun karşısında takınacağı tavrı belirterek, özetle kendi bildiğimiz doğrular üzerinden hareket etmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha sonra Zenciler ile Müslümanların, hayattaki bir nevi kendini ispat etme mücadelesini anlatarak, zencinin görünüşte zaten zenci olarak göründüğü halde Müslümanların bu mücadelede diğer modern insanlardan ayırıcı unsurlarının olması gerektiğini belirtiyor. Bunu da, “bir zencinin zenci olduğunu ispat etmesi gerekmez, ama bir Müslümanın Müslüman olduğunu yaşadığı hayatla ispat etmesi gerekmektedir” (Syf:77) diyerek, amel hususuna dikkatimizi çekiyor.
Yazar, İslam’ın tebliği hususunda Müslümanlar olarak öncelikle kendi sesimizi bularak artık yeni bir üsluba ihtiyacımız olduğunu, bu üslup çerçevesinde ise eleştiri edebini hiçbir zaman elimizden bırakmamamızı söylüyor. Burada şu iki örneği vererek İslam’ın üstünlüğünü vurguluyor:
“Kuruşçev zamanına ait bir fıkra anlatılır. Kuruşçev, kürsüde Stalin aleyhine atıp tutuyormuş. Dinleyici kalabalığı arasından biri “o zaman neredeydin?” diye seslenmiş. Kuruşçev haykırarak bu soru sahibinin kim olduğunu sormuş. Fakat dinleyiciler tarafında büyük bir sessizlik. O zaman Kuruşçev: “İşte ben de o zaman, senin şimdi bulunduğun yerdeydim” diye cevap vermiş. Elbet bir yakıştırma bu. Fakat öyle de olsa, bir gerçeklik payını gizlediğine inanmak gerek.” Alttaki paragrafta ise şu kıssa naklediliyor: “Bir de Hz. Ömer zamanından bir vaka… Hz. Ömer, hilafeti zamanında cemaate soruyor: “Ben doğru yoldan saparsam ne yaparsınız?” Cemaatten biri cevap veriyor: “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” Buna karşılık Hz.Ömer, Allah’a hamd ü sena ediyor.” Şimdi soruyorum: günümüzde acaba kaç Müslüman iktidar, amir, müdür hasılı mevki, makam Hz. Ömer’e takılan bu eleştiri tavrı, kendine takılsa bu alicenaplığı gösterebilir? Bu soruya vereceğimiz cevap bizim toplum olarak -aşağıdan yukarıya- İslam’ı ne kadar özümsediğimizin bir göstergesidir. Yalnız burada yazarımızın de telkin ettiği gibi şikâyet ile eleştiriyi karıştırmamak gerekir.
Rasim Özdenören bu bölüm içerinde halen güncelliğini ve sıcaklığını koruyan bence de çok önemli bir konu olan, “Kaynaklara Dönme” meselesini eleştirel bir bakışla ele alıyor. Yazarımız, kaynaklara dönme meselesinin ilk bakışta sadece Kur’an ve Sünnete dönmek ve bakmak olarak değerlendirildiğinde hiçbir anormal durumun olmadığını, ancak kaynaklara dönmemizi teklif edenlerin, kaynaklarla karşılaşınca onu derhal ve hiçbir güçlük çekmeden anlayabileceğimiz yanılgısında olduklarını söylüyor. Ve bu fikri savunanların, iki temel kaynağı yorumlamanın ancak Ehl-i Sünnet vel Cemaat akidesine bağlı olduğu bilinen müçtehitlerin ortaya koyduğu eserleri de kaynak kabul ettikleri takdirde bu yanılgıdan kurtulabileceklerini belirtiyor. Burada, “Bir müçtehit içtihadında mutlaka isabet ettirir, diye bir kaide yok. İnsandır, isabet de ettirebilir, yanılabilir de. Fakat Cenab-ı Allah insanları içtihada teşvik için içtihadında yanılan kimseye de bir sevap vaat ediyor. İsabet ettirirse iki sevap… Fakat içtihat yerine safsata yapanlara herhangi bir vaatte bulunulmamış.” (Syf:97) diyerek, yazısında içtihat yapmanın ilmi yönden gerekleri ve güçlüğünden de ayrıca bahsediyor.
Yazar, “Kaynaklara dönmekten murad, Ehl-i Sünnet vel Cemaat imamlarının içtihatlarını, görüşlerin öğrenmek, ona göre amel etmekse, buna zaten kimse bir şey demiyor. Tersine, biz de bunlarla amel etmekten bahsediyoruz. Yok, eğer kaynaklara dönmekle, Kur’an’dan ve hadislerden biz kendimize göre anlamlar çıkarıp, kendi çıkardığımız anlamlara göre amel edelim denilmek isteniyorsa, bu iddia sahibine ben, ancak, çok cesursun diyebilirim.” (s.100-101) diyerek bir nevi insanların haddini bilmesi gerektiğini söylüyor bize.
Kaynaklara dönme meselesi bence içinde büyük bir tehlike barındırıyor. Bu tezi savunanlar avama yani halka aslında sizde Kur’an-ı Kerim de okuduğunuz her şeyi çok güzel anlar ve dahi amel bile edebilirsiniz diyerek, tarihi süreçteki o kadar ilmi, alimi ve kaynağı aradan çıkararak aslında çok büyük bir karışıklığa ve fitneye sebep oluyorlar. Bugün Müslümanlar arasındaki dağınıklığın belki en büyük sebebi budur. Buraya Hz. Ali’nin (r.a.) şu sözünü yazmadan geçemeyeceğim: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.”

IV. Bölüm – Nasıl Bir Hayat :

Bu bölümde yazar öncelikle nesneleri anlamamız yönünde bizi sorgulamaya teşvik ederek, bizlerin mi nesnelerin sahibi, yoksa nesnelerin mi bizim sahibimiz olduğunu anlamamız gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken de ön kabullerin ve hatta dünya görüşümüzün dışına çıkmamız gerektiğini ancak bu şekilde nesneleri anlamlandırabileceğimiz ifade ediyor.
Daha sonra özellikle başta sanat ve edebiyat olmak üzere gündelik hayatımızda kullandığımız “Yaşama Sevinci” cümlesinin tarihsel süreci ile hayatımıza nasıl girdiğini ve bu cümlenin aslında içerisinde dünya sevgisi ve bir nevi dünyaya düşkünlüğü barındırdığını söylüyor. Nihayetinde yazarımız yaşama sevincini, ölümün sürekli yanı başımızda olduğu ve her an gelip döşümüze çökeceği hakikatinde aramamızı tembihliyor. “Nasıl Bir Hayat” başlığı altında ise Müslümanların kitaplarda nasıl Müslümanca yaşanacağını belki öğrenebileceklerini ancak bunun hayata tatbik edilmesinin o kadar kolay olmadığını, bunun en kısa yolunun Allah dostlarının hayatına bakarak öğrenebileceğini belirtiyor. Ve bize Müslümanca yaşayabilmemizin hayatımızın zaruretlerindenmişiz gibi görünen çoğu şeyin gereksizliğini duyumsatacak bir yaşamla yani “dervişçe” bir yaşamla mümkün olacağını söylüyor. Burada ayrıca birbirine karıştırılan “dedikodu-sohbet, ahkâm kesme-nasihat, eleştiri-kınama” gibi kavramları açıklığa kavuşturmaya çalışarak, “Din nasihattir.” diyen bir Peygamberin salikleri bu gün: “Benim nasihate karnım tok” diyorsa nasihatin, yüreğin ve kafanın dışında bir yere hitap ettiğini sanmaya başlamış demektir. İnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.” (Syf:124) diyor. Yazarımız satır aralarında, müminin en iyi nasihatinin yaşaması yani amel etmesi olacağını da vurgulamadan geçmiyor. Bu bölümün sonunda ise Özdenören: “Hıristiyanlık ve Marksizm, model arama konusunda insanın bir yanını iptal ederek, diğer yanını abartarak birbirine zıt iki ayrı uç geliştirmiştir. Biri insanı melekleştirmeye çalışırken, öbürü onu maddi bir çerçeve içinde algılamaya girişmiştir.” (Syf:127) diyerek, bozulan diğer inanç sistemi ile beşeri ideolojileri eleştirmiştir. Buna karşı İslam’da, her zaman her şeyin dozunda olduğunu vurgulamıştır.

V. Bölüm – Birey Olarak Müslümanın Durumu :

Bu bölümde yazarımız, Müslüman birey olarak aynı caddede yürüyor olsak da, toplum olarak hedeflerimizin farklı olduğu ayrıntısına değiniyor. Müslümanları batı yaşama tarzından ayıran en önemli özelliğinden birinin “kanaatkârlık” olduğu, yalnız kanaat hissi gelişmemiş Müslüman bireyin batının “rızk kaygısı” hastalığına duçar olacağını/olduğunu belirtiyor.
Yazarımız batının kültürüne kendimizi kaptırmamız ve önce birey sonra toplum olabilmemiz için: “Müslümanlar, kendi doğrularına göre yaşamayı, hedeflerinin önüne koymadıkça başkasının dümen suyunda sürüklenip duracak demektir. Müslümanca yaşamak her şeyden önce kendi iç oluşumunu tamamlamaya bağlıdır. Böylece ilkin Müslüman bireyler çıkacaktır ortaya, sonra da onların meydana getirdiği topluluk…” (Syf:135) diyerek yol gösteriyor. Ve “Müslümanlar bugün, başkalarının dümen suyunda akıp gidiyorsa (bu aşağılayıcı durumu saklamaya gerek görmüyorum), bunun sebebini herkes, her şeyden önce kendi nefsine mal etmelidir. (Syf:136) diyerek kendimize gelmemiz için adete kulağımızı çekiyor.
Yazarımız bu bölümde: “Bugün Müslümanlar arasında görülen yanlış bir eğilim, ilmihal kitaplarında yazılı temel bilgilerden bile mahrum haldeyken derin fıkıh tartışmalarına girmekten çekinmemeleridir. Oysa her gün bir paragrafını okuyacağı bir ilmihal kitabından öğrendiklerini uygulamaya aktarmak daha anlamlı bir seçim olurdu. Ama Müslümanların arasında kaç kişi “büyük” işlerini bırakıp küçümsemeden ilmihal okumaya talip acaba?” (Syf:138) diye sorarak çok güzel bir tespit yapıyor. Gerçekten de artık Müslüman olsun olmasın insanların çoğunluğu hep “büyük” şeylere talip, “küçük şeylere” dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. Bir nevi birinci merdivene basmadan onuncu merdivene çıkmaya çalışıyorlar. Ve böyle oldu mu tabi ki yapılmak istenen büyük iş temelsiz, eğreti ve mukavemetsiz oluyor.

VI. Bölüm – Yapısal Farklar :

Son bölüm müeyyide alt başlığı ile başlamakta ve burada müeyyide kavramına değindikten sonra müeyyide sınıflarının İslam ve İslam dışı toplumlarda da aynı geçerliliğe sahip olduğundan bahsediyor. Yalnız müeyyide kategorileri muhtevasının İslam toplumu ve devleti ile diğer sistemlerden farklı olduğunu belirtiyor. Şöyle ki: “Keza İslam dışı toplumlarda ahlâk kurallarına uymamanın müeyyidesi, toplumun bu kuralın dışına çıkan kişiye olan tepkisi, salt ayıplama, kınama vb. biçiminde belirirken, İslâm toplumunda aynı uygunsuz davranış kamu düzeniyle ilgili görülüp buna karşı hukukî denilen müeyyidenin uygulanması mümkün hale gelebilir.” (Syf:146) Yazar, müeyyidede ki asıl amacın, her toplumun kendi sürekliliğini sağlamak, toplum düzenini korumak olduğunu söylüyor. Aksi halde bir yerde herkes kendi belirlediği doğrular üzerinde keyfince yaşamaya çalışırsa orada bir toplumdan bahsetmek çok zordur.
İslam toplumundaki müeyyideler, bu şekilde yönetilen bir devlet varsa söz konusu oluyor ancak beşeri hukukun hâkim olduğu toplumlarda Müslümanlara bu müeyyideleri uygulamak imkânsız. İdare olarak İslam dışı devlet ve toplumlarda yaşayan Müslümanlara herhangi bir müeyyide uygulanmayınca bu defa İslam dışı fiiller Müslümanlar arasında meşruiyet kazanarak yayılmaktadır. Yani yazarında belirttiği gibi İslam’ın hükümleri, birey olarak değil de toplum olarak yerine getirildiği takdirde istenen ve beklenen sonuçlar ortaya çıkacaktır.
Yazar, İslam hükümlerinin yaşanması yani soyut doğrulardan somut gerçeklere (putların kaldırılması gibi) geçildiği zaman Kureyş müşrikleri gibi günümüz cahillerinin de hemen tavır değiştirdiklerini söylüyor.
Bu bölümde son olarak “Şiddet” bahsi geçmektedir. Özdenören, insanların her çağda kendilerini ifade etmek için farklı diller kullandığını, bu dönemin dilinin ise şiddet olduğunu belirterek, bu dilin sadece politika ve toplum hayatında olmayıp edebiyat ve sanatta da olduğunu bize aktarıyor. Evet, gerçekten de özellikle batının şu anda yapmış olduğu dizilerin hemen hemen tamamına yakın şiddet içermektedir. Bu şiddet asıl, politik olarak ise kendi coğrafyası dışında özellikle İslam âleminde kan akıtmakta ve can yakmaktadır.

Yazarımız “Son Söz Yerine” bize aktardıkları: “Münferit Müslümanlar İslam’ı hayatlarına geçirmeyi başarabilirse batında olan bu halin zahire çıkacağından kuşku edilmemeli. İslam yolunda mücadelede Müslümanlar değerlendirebilecekleri bir fırsatı hep ellerinde bulundurmuşlardır: bu fırsatın özü, Müslümanların iç oluşumlarını tamamlayabilmekten başka bir şey değildir.” (Syf:168-169)
“Sabır, imandan bir şubedir. Bu sırrın hikmetini kavrayan Müslüman, lügatinde yılgınlığın yer almadığını bilerek aşkla, şevkle, sabırla kendi yolunu kendi eliyle açmaya çaba gösterir.” (Syf:170)
“Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmıştır. Yarın yaşayacak olanların ne yapabileceği onları ait bir iştir. Değişik bir deyişle biz, ne bizden önceki insanların yapıp ettiklerinden sorumluyuz, ne de yarınkilerin yapıp edeceklerinden. Biz, sadece kendimiziden ve kendi zamanımızdan sorumluyuz.” (Syf:170-170)
“İmam Gazali söylüyordu: Ömrün bitmiş, fakat sen yalvarmış yakarmışsın, sana bir gün daha verilmiş; işte şimdi öyle bir günde bulunuyorsun, öyle bir günde ne yapacaksan, her gün aynı gayretle o işe sarıl, öyle çalış öyle ibadet et, öyle yaşa.” (Syf:171)

Buraya kadar sabırla okuyan ya da sabırsızlıkla okumayan herkese teşekkür ederim.
Uzun oldu biliyorum, bi kusurumuz oldu ise af ola.
Okunası bir kitap.
Batının modern tutumları arasında, kendi ilimsel gerçekliğine tutunmaya çalışan insanların, fikirsel iz düşümlerinin yazarın gözlem gücüyle bir araya gelerek söylenme halidir, yumurtayı hangi ucundan kırmalı… Durum garp veya şark meselesi olmamakla birlikte, batı hayranlığının yıllar öncesinde bile bugünkü canlılığını koruduğunun resmidir aslında, Rasim Özdenören"in cümleleriyle çizdiği resim.
Kitap, yazarın diğer kitaplarının da basıldığı İz yayıncılık mührüyle, indeksiyle birlikte iki yüz kırk sayfa olarak çıkıyor karşınıza. Yazar kitabı tam altı bölmeye bölüyor fikirsel bütünlüğü sağlamak adına. Kitap kapağı da manidar aslında, bir dolu batı hayranlığının resmedildiği( benim algılayışım bu) kapakta, bir elin parmakları arasında duran yumurta ve kırılan ucundan yeşeren nergis çiçeği, islamı hatırlattı bana.
Batı ve İslam konusunda ki mevzularda epeyce kafa yoran Özdenören bu kitabında da okuruna dürtüsel mesajlar vermeyi ve okuyanına kendisini sorgulatmayı da ihmal etmiyor. Okurun kendini sorgulayış hali Rasim Özdenören"in neredeyse tüm kitaplarının ortak özelliği aslında. Her kitap okuyanını kendi içinde sorguya çekebilir ama üzerinde düşünülesi çoğu cümle her kitapta bu kadar bir araya gelmez.
Kitap ilk olarak 1987 yılında yazılmış. Aradan geçen yirmi yıl yazarın kitaptaki bazı kısımları adeta yeniden yazılmasına sebep olmuş. Bu nedenle kitabın kapağını açtığınızda bu durumla ilgili bir açıklama bekliyor sizi.
Avrupa hayranlığımızın genişleyerek yayılması durumuna dikkat çeken yazarın kitabında ayırmış olduğu her bölüm, kendi çerçevesi içinde değerlendirildiğine haklılık payı büyük olan fikirler.
İnsanın Konumu
Kitabın ilk bölümde insanın konumuna, yazarın bakış açılarının yöndeşliği vurgulanıyor. Bu bölüm on altı yazıdan oluşmakta.
Batıya ayna tutan bir tavırla müslümanın kendi tarihsel ilişkilerini, hatta din kökenini irdeliyor. Bu aynadan yansıyanları tümüyle kabul etme varsayımını kesin bir dille reddediyor Özdenören. Batının aynadan yansıyan tüm görüşlerini, sorgusuz sualsiz kabul eden salt çoğunluğa, karşı çıkmakla birlikte, bu kabullenişin vebalinin ödenemeyeceği fikrinde yazar. Kitabın genel havasına sirayet eden Batının yararlı özelliklerini kabullenme, diğer kısımlarını reddetme hali insanın konumuyla özdeşleştirilince, bu fikre sahip olan aydınların ve halk insanın girdiği girdabı irdeliyor. Bu düşüncesini destekleyen en güzel cümlelerinden biri de kitabın bu kısmında yer alıyor: …"Bu ülkenin insanları Batı uygarlığına evet derken genellikle onun aslına değil, fakat kafalarında uyandırılan bir hayale evet demektedirler."
İki kültür arasında ki farka, eylemsel süreçlerin değer yargılarına dokundurmalar yapıyor. Kültürlere ait bilimsel yaklaşımlarında ise bir yanlışa herkes inanıyor diye o yanlışın doğru olduğu anlamını çıkarmamız gerektiğine de önemle değiniyor.
İnsanın konumu, insan olmanın ölçütleriyle çelişiyorsa eğer yazarın konumsal perspektifinden değerlendirdiği ölçüte kulak vermeden edemiyor insan: "İnsan olmanın, üstün insan olmanın ölçüsü mümin olmaktır. İnsanları birbirinden ayıran ölçüde budur. İslam, Müslümanlar arasında eşitlik kurmuştur. Ancak dirilerle ölüler, alimlerle cahiller, bilenlerle (mümin) bilmeyenler (kafir) bir sayılmazlar."
Hak olan inanca sahip olmanın tereddüt konumunda bekleşen beşerlere, varacakları minvali, kitabın bu bölümünde fikirsel işçiliğiyle güzel işlemiş yazar.
Batıya Bakışlar
Kitabın ikinci kısmı, on iki yazıdan oluşmakta. Her başlık kendi kapsamında Batıya olan bakış açımızı, bir kez daha gözden geçirmemiz adına, bizi iknaya çabalan bir dolu cümle barındırmakta.
Batıya dair paradoksların doğruluk süzgecinden geçirilmeye çalışıldığı, Batının mevcut problemlerinin kendi içinde dahi çözülmez bir hal aldığını bize güzel örneklerle anlatıyor yazar : "Batının problemi mevcut temel dizge içerisinde çözümlenecek gibi görünmemektedir. Temelinde tabiatı tahribe yönelmiş bir uygarlıkta, bazı alanların etrafını çitle çevirip orayı milli park diye ilân ederek tabiatı seviyormuş pozuna bürünmesi, aynı mantığın getirdiği bir başka paradoks sayılmalıdır" Buradan Rasim Özdenören"in yazıda teşbih sanatını en iyi icra eden ustalardan biri olduğunu anlamakta mümkün ayrıca!
Batılı insanların özel hayatları üzerinden fikirsel "ahlak"sızlıklara değiniyor yazar. Kuralların tümüne uymanın, ahlaksızlığı ahlaklı hale getirmek demek olabileceğine de dikkat çekiyor ayrıca. İlminin yüksek olduğuna inandığımız ve adına bilim adamı dediğimiz beşerlerin her dediğini sorgusuz sualsiz doğru kabul etmemizi batılı bakışlar üzerinden eleştiriyor yazar.
Batının yadırganacak eylemlerini belli kılıflara sokulduğunda mübah sayan insanlığın, aynı eylemi kılıfından çıkararak değerlendirmesini istiyor Özdenören. Vicdani muhasebemizde yereceğimiz birçok eylemi belli kılıflara sokulduğunda alkış tutmamızı eleştiriyor.
Özdenören Batının bizi dinen, fikren ve edeben yozlaştıracak her türlü eylemini, objektif bir bakış açısıyla değerlendirmemiz adına sarsıyor bizi. İyi ediyor elinde cümle silahı olan bu adam, ustaca kullanıyor fikirlerinin koruyucusu olarak gösterdiği cümlelerini.
Hukuk
Batı Hukukunun aslında bilindiği gibi Hıristiyanlığa dayanmadığına birincil koşulunun Roma hukuku olduğuna değiniyor yazar bu bölümde. Batı hukukunun söylevleri ile uygulamaları arasında ki tezatlardan bahsediyor yer yer.
Bu bölüm içerisinde ki Batı Usulü Boşanma başlıklı yazısında ki Özdenören fikirleri, insanın aklını karıştıracak cinsten, mutlaka okunması gereken bir kısım. Hem haklı görüyorsunuz yazarı yer yer hem de haksız. Sonuçta güncellenmiş fikirlere aykırı gelen bir durum gibi görünse de yazılanlar mantığınıza yatıyor savunduklarını düşününce bir yerde.
Batı hukuku ve İslam hukuku karşılaştırılıyor suç ve cezanın irdelendiği bölümlerde.
Batıyı dinamik bir toplum olarak görmesiyle birlikte, sosyal uyumsuzluk probleminin çokluğuna buna bağlı olarak hukuksal olaylara ve toplumsal kurallara en çok Batı toplumunda ihtiyaç duyulduğuna dikkat çekiyor yazar.
Türkiye"de Batılılaşmanın Yüzleri
Türkiye olarak Batı"yı anlayış şekillerimiz ele alınmış bu bölümde. Türk aydın ve yazarların Batılı fikirleri, eleştirileri üzerinde durulmuş.
Batı uygarlığına bir kereliğine verilecek bir tavizin bile toplumsal sonuçlarının ağır olacağı hakkında ki fikirlerini, Peyami Safa"nın batılı fikirsel eylemlerle alakalı şikâyetleri üzerinden atıfta bulunan yazar, bazı şeyleri kabullendikten sonra Peyami Safa"nın şikâyetinin yersiz olduğunu savunuyor.
Batı ahlakının bizim değer yargılarımızla çeliştiğini ancak kendi değer yargılarında bir mihenge vurulacağından bahsediyor.
Çoğu Türk aydının Batıyı ilmi olarak kültürel ortamlarına almak istediğine dikkat ediyorsunuz okurken. İslami yozlaşmaya karşı olmaları ortak noktaları gibi görünse de bu aydın ve yazarların kendi içlerinde düştükleri tezatlıkları güzel bir şekilde irdeleyerek okuyucu önüne çıkarmış yazar.
Güncel Manzaralar
Batının kendi kültürümüzle olan ayrıklığına güncel meselelerle ayna tutuluyor bu bölümde. Çağdaş olmakla bilimsellik içgüdüsünün birbirini nasıl bir kara kutuya çevirdiğini anlatılıyor. Çağdaşlık eyleminin cümlede kalmaması, kültürel yozlaşmamıza izin verilmeksizin gelişimi kendi benlimizde aramamızı öğütlüyor cümle aralarında Rasim Özdenören.
İnsanların aldanmak ve aldatılmak adına ne derece hevesli olduklarının altını çiziliyor. Batı merakımız uğruna yaşamımızı kolaylaştıracak öğeleri ters algılayışımızdan tutun, Batının hayatımıza uyguladığımız bir takım icraatlarını da nasıl işimize geldiği gibi kullandığımızdan bahsediliyor. Kısaca Rasim Özdenören"in elinde cümlelerden bir ayna, gözümüze doğru fikirsel ışıklarını yansıtıyor. Gözünüz kamaşıyor, yer yer katı buluyorsunuz fikirlerini ama cümle sonunda aynada kendi içsel söylencelerinizin resmini görüyorsunuz aslında.
Bu bölümde ki fikrini beyan ettiği en esaslı cümlesi ise: " Batının uygulamalarındaki motifini iyice görebilmek için, onu İslam"ın kıstaslarına göre yargılamak gerekiyor."
Birkaç Yazar, Birkaç Çizgi
Bu bölümde Batılı yazarların fikirleri üzerinden düşüncelerini dile getiren Özdenören, Batı taklitçiliğine olan eleştirel tavrını Dostoyevski"nin ağzından söylencelerle destekliyor.
Malthus"la ahlaki bozlukların ne derece sıradanlaştığını ve görmezden gelindiğine dem vuruyor.
Robespierre ile İslam"ın bir seçim olarak kişinin benliğine giremeyeceğini ancak Mevlâ"nın ol demesiyle hükmünün seçilen kişide tecelli edeceği fikrini beyan ediyor.
Batılı yazarlardan daha birçoğunun fikriyle kendi fikirlerini destekleyen, tezatlıklarını ve içine düştükleri paradoksları yine kendi cümlelerinde arayıp bulan Özdenören, kitabının bu bölümünde de iyi bir cümle işçiliği sergiliyor.
***
Son olarak Batıya İslami bir bakış açısıyla yaklaşan yazar, yumurtayı hangi ucundan kırarsak kıralım içinden öz benliğini yitirmemiş bireyler çıkması temennisinde aslında. Baktığı her yönde, hikmetli ve hayretli gözlerin bakışlarını özlemekte…
Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı
Rasim Özdenören
İz Yayıncılık
Gülnaz Eliaçık - 18.02.2014
Kuyu: Rasim Özdenören'in kalbi cümlelerinin nakşedildiği modern bir Yusuf masalı!
Nefs çukurlarını tasavvufla doldurmak adına yola çıkan genç bir adamın, zaman zaman düştüğü kuyu içinde yeni bir kuyu açma girişimlerinde ki amaçsızlığının, nedensiz yorgunluğunun, günah kokan tren peronlarında ki tövbekâr bekleyişlerinin cümlelere bürünmüş hali.

Tasvirsel öğeleri bir göz kıvraklığıyla okuyucuyu sıkmadan cümlelere aktaran Özdenören, Kuyu'da da bu maharetini göstermiş. Çevre, durum ve özellikle öykü kahramanı Yusuf'un iç evine dair gözlemler, yazarın tasvirsel üslubuna edebi bir önlük giydirmesiyle yerli yerini almış.

Her kitap yazarının bir çocuğudur diye düşünürsek, Kuyu, Rasim Özdenören'in temelini Yusuf Kıssasına dayandırdığı ve 1999 yılında kalp rahminde ki kuyu dibi cümlelerini öykü sancısıyla dünyaya getirdiği bir eser. Henüz on iki yaşında, boyundan büyük cümleleri yüz on bir sayfada barındıran bir çocuk niteliğinde belki de...

Kahramanımızın yolculuğuyla başlıyor bu öykü. Tren istasyonlarının ıssızlığını kendi kalbi ıssızlığına benzetiyor Yusuf. Nereye gittiğinin, gittiği yerde ne yapacağının sıkıntısı beyniyle kalbi arasında gel gitler yaratıyor. Aradığı şeyin bilincine varsa da zaman zaman, Züleyha'nın cazibesine kapıldığı anlarda yolunu şaşırmaktan kendini alıkoyamıyor. Vardığı kente ayak bastığından beri, kentin kendisini istemediği düşüncesinde. Belki de aradığının içinde bir yerlerde kaybolduğunu düşündüğünden bu yanılgı. Ürkek ve çekingen girdiği bu kente akşamın karanlığında, üç yataklı bir otel odasında, sabah gideceği minvale nasıl yüz süreceğinin sıkıntısı içine düşmüş bir halde gözlerini kapıyor.

İnsana ve var olmaya ilişkin sorgulamalar öykü kahramanı ekseninde dönse de, aslında okuyucuya kendini sorgulaması adına, cümleler içine yerleştirilen ivme taşları. Okudukça Yusuf'u kuyudan kurtarma isteğiniz büyüyor. Sonra kendi kalbinizde açılan kuyuya düşüş hikâyeniz geliyor aklınıza. İnsan her yerde insan işte!

Tekkeye yolculuğu sırada birkaç farklı otelde konaklamak zorunda kalan Yusuf, kalbi temizliğiyle, nefsi kirliliği arasında ki handikaba burada düşüyor. Kendi günahının seceresinin hesabını tutamamışken daha, Züleyha kılıklı Zeliha'nın albenisine nefsi dayanamıyor. Kadına acıma, yardım ve şehvet duygularını bir arada duyuyor.

Yusuf'un gömleği kuyuda önden yırtılıyor! Henüz minvaline ulaşamadığından düştüğü kuyunun derinliğinin pek farkında olamıyor. Ve düştüğü günah çukurunda gusle durduğu vakit bile bir türlü arınamadığının farkında! Doyumsuzluk duygusu gibi arınmışlık ve temizlik duygusu da işlediği günahın ağırlığıyla bir süre uğramıyor Yusuf'un semtine. Belki de ismine layık olamamanın ağırlığı onu düştüğü kuyunun içerisine daha çok çekiyor!

Yusuf iki pişmanlık ve iki tövbe arasında kalıyor. İşlediği günah vicdani bir yara açarken ruhunda, günahı işlememe durumu nefsini delecekti aslında! Bu durumun adı gibi farkında olduğundan iki kere pişman olup iki kere tövbe ediyor. Nefsi hırslarını ruhani huzurunun arkasında bırakmak adına duaya duruyor dili kendi iç âleminde.

Günahından ötürü kendinden kaçma isteği peydah oluyor içinde. Ne ileri gidebiliyor yolunda ne geri! Her günahın bir tövbesi her yolun bir dönüşü var aslında biliyor. Bildiğini kendine bildirecek bir el yordamı istiyor kendine belki de...

Kendini bir camii avlusunda sıcağın ortasında buluyor kahramanımız, günahından arınmak adına ulaştığı yerde günaha batmışlığının hesabını kendine hala verememekte. Tekke mensubu bir derviş adayı kendisinden günah kokusu geldiğini söylemesiyle ruhu yine ağırlaşıyor. Bedenini bir hamam taşında suyun saflığına bırakıyor. Bilmiyor ki su insanın ruhunu arındırmıyor! "Üzerinden nehirler geçse, okyanusların suyuyla yunsa da arınmışlık duygusu vermeyen bir şeyler..."

Bedenen arınmışlığını hissedebilmek adına ruhunu temizleme ayini için düşmüşken ortaya bir ses ona: "Başıboşlardan mısın sen de!" diye soruyor. Beklediği soruyu bulmuşçasına ruhen arınmak ve aşkla dolmak için beklide: "evet köpekler gibi başıboşlardanım ben de, ama bağlanacağım köpek gibi bir sadakatle" diye cevap veriyor. İnsan illa ki bağlanmak istiyor. Bağlanmak sonra da yokluğun ellerinden tutup kaybolmak istiyor kuyunun içinde. Bağlandığı an kuyudan çıkacak bunun da farkında aslında.

Minvaline ulaşmak adına gelip geçtiği her yeri sılası olarak anıyor. Önceden kendini sılasız sayarken şimdi çok sılalı bir insan oluşuna gülümsüyor kitabın sayfaları arasında. Ve her birini tek tek özlüyor.
Zaman zaman içine girdikçe nefsen mağlup olduğu günahlarına da özlem duyuyor aslında. Zeliha'ya özlem duyuyor gecenin bir vakti mesela! Belki de köpekçe bağlanmayı dileyip, dileklerini uygulama safhasında ki açık kalan deliklerden sızan günah kokuları iştahını kabartıyor...

İçine düştüğü ateşi yirmi dört yaşının üzerinde yakmak istiyor. Gençlik demek aşk demek diyor biri. Gençliğinin verdiği hazla aşkla bağlanmak istiyor Yusuf kölelik namına geldiği tekke kapısına.
Hem sevmek isteyen hem de istediğinden kaçan bir adamın yorgun siluetinin resmi çiziliyor kitabın son sayfalarına doğru. Hazırlıksız bir sevme eyleminde, bağlanmışlık içgüdüsüyle yol almak istiyor yolunda artık. Korkmadığını düşünüyor artık yürüğü yollardan, gideceği kentlerden ama aynı zamanda korktuğunun da farkında olmak ağırlık veriyor ruhuna.

Kuyu; içine düşen kahramanını, kendine gelmesi adına şehirlerarası günah peronlarında duraklatan, kişinin pişmanlığını suyla yıkamaya çalışan ve yuttuğu beşeri yolundan çevirmeye uğraşsa da Mevlâ'nın el uzatışıyla onu daha çok dibinde tutamayacağını anlayan ruhsal bir mesnet görevi gördü aslında bu öyküde.

Kitapta tek eleştirilecek kısım, kimi yazar ve şairlerin kendilerine has iki nokta (..) kullanımıydı belki de... Önce acaba baskı hatası mı diye düşündüğünüz, imlâ ve noktalama işaretleri arasında bulunmayan iki noktanın Rasim Özdenören'in bu kitabınca sıkça kullanması, "acaba cümle anlamında neyi vurgulamaya çalıştı bu noktalama işareti ile!" sorusunu getiriyor aklınıza. Kitap içerisinde zaman zaman kullanılan argo tabirler de bulunuyor. Ama bu kelimeler daha çok öyküde ki söylevsel kısımlarda akıcılığı sağlamış. Okuyanını rahatsız edecek nitelikte değiller.

Rasim Özdenören'in düşünsel bir duruşla yaklaştığı cümleler insan ruhunun kolonlarını oluşturacak nitelikle belki de, yeter ki cümleler arası idrak gücümüzü ayırt etme yolunda kullanıp, düştüğümüz kuyudan çıkmaya meyilli olalım.

Kuyu-Rasim Özdenören-İz yayıncılık Gülnaz Eliaçık - 20.02.2011
Hikaye okumak istedim sadece. Bu nedenle daha önce Çözülme'sini okumuş olduğum Rasim Özdenören'in bende var olan diğer bir hikaye kitabı Hastalar ve Işıklar'ı okudum. Başlıkta Hasta ve Işık var. Ama bu bildiğimiz Hasta değil; bu var olan, üzeri puslu geçmişte yaşadığımız, bu olayları an be an gördüğümüz hallerdeki bizler ''Hasta''lar. Işık'sa yok gibi, tozlu, loş...
''Ben ne okuyorum?'' Bunu sık sık sordum kendime kitabı okurken. Öyle ki, bir hikayeden sonra allak bullak olup, 'nasıl olur, ben bu anı yaşadım'a gitmeye başladım! Hikayelerdeki yaşanmışlık hissi o kadar yüksek ki Özdenören okuru zamanda yolculuğa çıkarıyor. Birden de değil... Adım adım götürüyor kişiyi ve yine adım adım isyana sürüklüyor. Hissediyorsun; cümleleriyle yavaş yavaş patlayışın, geçmişe dönüşün altını dolduruyor.

Hikaye deyince aklıma hep Sait Faik gelir benim. İnsanı alaya alan, yaşamayı seven. Tramvaydan denize sürükleyen, oradan karaya vurdurtan, oturtup tavla oynattıran, çay içirten, konuşturan... Anlattıran, ağlattıran. Eylemliliğini en isyankar, en serseri, en ''bizli'' yaşatan bende Sait Faik. Özdenören'in hikayeleriyse dehliz. Duraklık. Kitabı okurken aklıma sık sık Andre Gide'in ''Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli bir şey yoktur.'' sözü geldi. Kişilerin kendi ruhlarının gerisinde, en gerisinde, dibinde pusup kalmış ailevi vurdulu-kırdılı anlarını, kişinin ruhundaki berelerinin nasıl kanayıp kanayıp artık kabuk bağalayamayacak bir ıslaklıkla parladığını, sızladığını anlatıyor. Ailenin sevgilisi anne, güç insanı ise hep baba. Babayla olan ruhsal uyuşmazlık, geçmişteki yabanıllığın; kişide artık olgunlaşmış olan ruhta nasıl bir çimdikli acı yarattığını, bunun sürüncemesindeki ruhu anlatıyor yazar. Özdenören, kişinin bile isteye görmezden geldiği, üstünün toz bağlaması için dokunmadığı gerçeklikleri, yaşanmışlıkları cümleleriyle baştan baştan yaşatıyor kişiye.
<<Ben eşikte hep bekliyor, içimde yılların biriktirdiği giz düğümlerinin tatlı, yumuşak, sözsüz bir şeyle çözülüp açılır gibi olduğunu, eridiğini hissediyordum.>> syf21

Özdenören'in doğayla, ışıkla, maddeyle çok derin bir ilişkisi var. Doğayı çok farklı duyularda kullanıyor. Tek bir algı yerine imgelemler üzerinden onları çok daha ilginç hallere bürüyor. Doğa tasvirleri, gün batımları, gün başlangıcı, yağmur tıpırtıları onun ifadesiyle çok seslileşiyor.
<<Akşamın şeritleri tepenin diplerinden, yerden bitme korkunç sütunlar halinde karanlığın devrilmez, aman vermez destekleri gibi geceye uzanıyor. >>syf33

Beni bu dilde, bu ifadede en çok etkileyen şeylerden biri de düşündürücülüğü oldu. Önceki hikaye okurluğumda ben hep eylem halindeydim, çok gezer az düşünürdüm. Fakat Özdenören beni çok düşündürdü, beynimi yaktı. Onun hikayesi eğer ''bir kelime'' ise düşündürücülüğü ''kalınca bir roman''. En basitinden her hikayede bir sorgulama var, sorgulatıyor yazar. Salt kendi kendine dalışa geçiyorsun bir süreden sonra. Hikaye bittikten sonra içine sinen bulanık his kişinin düşünceleriyle özdeşene kadar bir demlenme süreci var. Orada da zaten hikaye kişinin içine çöküyor, zift gibi.

Hikayelerdeki düşündürücülüğü, günlük minnacık yaşanmışlıkların tırtıl gibi kişinin zihnine girip, yavaş yavaş düşüncesini-ruhunu bitirmesini, bu denli tırtık tırtık öldürme halini, kişinin toplumla sorunlarını ve en çok, en dipteki kendi ile olan sorunlarını, benliğini arayış halini yazarın denemeci kimliğine bağlıyorum. Hikayelerde denemesel hava mis gibi hissediliyor! Odak var, odağın etrafında ailesel pürüz görünümlü fakat derininde kişinin çevresiyle, benliğiyle olan öz sorunu var, ve tüm bunlar bir deneme havasında vurduruyor kafayı duvara...
Seve seve kırılmalı o kafa..

<<Dolana dolana her köşede ve babamla aramızda koyu mavi bir duvar..düzenli bir biçimde muhkem bir yapı gibi yükseliyor:duman. Çoktandır derimin altında bir şeyin tükenmez bir yolculuk içinde olduğunu duyuyorum, ne zaman başladı, nerede başladı?
Duvar bir mavi yağma'sıyla kalınlaşıyor.>>syf61
Kaç Müslüman İslam’ın emrettiği şekilde hayatını düzene sokuyor? Kaç Müslüman eline diline sahip çıkabiliyor? Kaç Müslüman nefsine hakim olabiliyor? Müslümanım diyen kişilerin kaçı gerçekten Müslüman?.. Bu gibi soruların etrafında şekillenmiş bir kitap Müslümanca Yaşamak. Gerek diliyle, gerek sunulan fikirlerle sizi yormayacak kısa denemelerden oluşuyor. Öneri üzerine listemde öne almıştım bu kitabı. Aldığıma da pişman olmadım. Hatta diğer kitapları da listemdeydi ve onları da önlere almayı düşünüyorum.

Müslüman olduğunu söyleyen milyonlarca insan İslam’ın hakikatinden uzak bir yaşam sürüyor. Şuan ki kurulu düzene göre yaşayan Müslümanlar, düzenin getirdiği kurallara uyarak aslında İslamdışı davranışlar sergiliyor. Belki de bozulmuş olmanın en büyük nedeni her kuralın İslam hakikatlerine uymaması. Elbette bu kurallara uymayanlar, kendini İslam’a adayanlar ve bu kişiler hakkında fikir yürüten kişiler var. İslam’ı anlayamamış, hakkında bilgisi olmayan kişiler, İslam’ın kişinin bu dünya hayatını zehir ettiğini, kişiyi dünyadan soyutladığını söylüyorlar. İslam, kişinin dünya hayatını zehir etmesini ya da kişiye kendini dünyadan soyutlamasını emretmiyor, tersine şunu söylüyor: Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın. İslami edep, başka düşüncelere karşı önyargılı olmamayı gerektirirken, bunları duymak kişinin gerçekleri çarpıtmasından başka bir şeymiş gibi gelmiyor. Tabi burada kimseyi suçlayıp ya da etiketlemek gibi bir niyetim yok. Mevcut düzenin getirdiği düşünceyle İslam’a bakmak, İslam’ı tamamıyla anlamayı engelliyor. Tabi ki söylediklerim ben böyle dedim ya da kitap böyle dedi diye kolayca anlaşılacak şeyler değil, üzerlerinde düşünülmesi ve bolca araştırmayı gerektiren konular.

Bu diyeceklerimin arkasındayım: Dininin gerçeklerini yaymak adına şiddeti benimseyip, masum kanı dökenlerin İslam’ın cihad anlayışıyla hareket ettiğini düşünen insanlar var. İslam cihad anlayışıyla savaşı, şiddeti anlatmak istemiyor. Cihad insanın nefsinde olmalıdır diyor. Ama ne yazık ki bu da çarpıtılmış.

Kitapta ayrıca dini vaka olarak kabul edip, kendi hayatlarının dışında tutan tiplerden bahsediliyor. Yani dini itibar için kullanan kişiler. Örnek verecek olursak, anasının ya da babasının hacı olduğunu söyleyerek insanlar üzerinde inandırıcılık sebebi oluşturuyorlar. “Anası babası hacı ya inanmak için sebep yok.”

İslam’ı anlamaktan, yaşamımıza uygulamaktan gün geçtikçe uzaklaşıyoruz. Üzerimize düşen sorumluluklar var. Bunları hakkıyla yerine getirebilmek için yeni bir bakış açısı şart. Rasim Özdenören birkaç tanesini dile getiriyor tabi sadece yazarın dedikleriyle kalmıyor bunlar. En önemli kaynağımızı biliyorsunuz: Kur’an-ı Kerim. İlk başvuru kaynağımız Kur’an olmalı diyerek incelememi bitiriyorum. İyi okumalar.
Hellöw! En özenli yazılmış yorumumla geldim. Hadi üşenmeden okuyun...
Gül Yetiştiren Adam, Rasim Özdenören ‘in ilk ve tek romanıdır. Roman aslında iki hikayeden oluşuyor. Hikayeler iç içe olduğu için ilk başlarda ayırmak konusunda biraz sıkıntılı olsa da ilerleyen zamanlarda yazım tarzına alışıldığı için daha anlamlı bir hal alıyor. Yazar, üç farklı bakış açısını bir arada ahenk içerisinde güzel bir şekilde kullanmayı başarabilmiş.Konuşmaların cümle içerisinde geçerek, tırnakla belirtilmemesi anlatımda biraz bozukluk yaratıyor.
Hikayelerden biri; modernleşerek itici bir kişiliğe bürünmüş olan Sitare ‘nin ve modernleşmenin ardından ahlaksızlaşan dünyayı anlatıyor. Bir diğer hikaye ise; Dünya ’ya olan tepkisini evine kapanıp gül yetiştirerek gösteren, uğruna savaştığı şeyin aslında bir hiç olduğunu, aldatıldığını düşünen bir adamı anlatıyor. İki hikayeden en çok Sitare ‘nin hikayesini okuyoruz. Gül Yetiştiren Adam ‘ı kitaba ismini vermesine rağmen daha az okuyoruz.
Kitaba ismini vermiş olan Gül Yetiştiren Adam, yaşadıklarından sonra elli yıl boyunca kendini evine kapatmış ve kendini kitaplar,güller ve ibadete adamıştır. Gördüğü bir rüyadan sonra ilk defa evden çıkma kararı almıştır. Bu kararı vermesine sağlayan ise torununun oğludur. Dışarıya çıktığında gördüğü dünya hoşuna gitmeyecektir.
Sitare ise yaşlı bir adam olan Çarli ile evlidir fakat Çarli ‘yi sevdiğini söylemesine rağmen, çoğunlukla onu küçük düşürme çabası içerisindedir. Sitare modernleşmenin yarattığı kötü bir karakterdir. Ahlaksızlaşan dünyayı Sitare sayesinde görüyoruz ve bu da içimizdeki ‘Dünya hangi ara bu kadar çirkinleşti?’ sorusunu meydana çıkartıyor. Fark edemediğimiz, modernleşen dünyanın, ülkemizede ahlaksızlık, çirkinleşme getirdiğini fark ediyoruz. Artık o kadar yabancılaşmışız ki kendimizle, adeta birer tip olmuşuz. Dilimiz, hareketlerimiz, düşüncelerimiz, kaosun yarattığı fırtınaya kapılmış. Modernleşme bizi kendimizden, kendi halkımızdan çekip koparmış ve yabancı ülkelere sürüklemiş. Kitabı okuduğumuzda bu net bir şekilde anlaşılıyor. Batılaşma nedeniyle kendi dilimizi bir kenara bırakıp, isimerimizi bile yabancılaştırmışız.
Sitare ‘nin hikayesinde yabancı dil kullanımı yaygınken, Gül Yetiştiren Adam ‘ın hikayesinde yerel dil daha çok kullanılmış. Romanda en çok betimleme ve diyaloglara yer verilmesi, romanın daha akıcı ve daha gerçek olmasını sağlamış.
Romanın sonuna kadar yazar iki hikayeyi hikayeyi nasıl bağlayacak diye düşündüm. Fakat sonunda içim burkuldu. O kadar güzel bağlamıyı başarmış ki yazar, hayran kaldım. Sitare acınası bir karakterdi; modernleşmenin yükü altında ezildi. Gül Yetiştiren Adam çaresiz bir karakterdi; geçmişe yenildi.
Ben kitabı sevdim. Eğer Türk edebiyatı, sosyal roman okumayı seviyorsanız önerebilirim....
4/5
Bir sene evvel okuduğum bu kitabın, tekrar şahit olmak istemediğim kasvetli sahnelerinden dolayı, elim çok zor vardı kitabı ikinci defa okumaya.
Ama bir yola çıktım, inceleme yapmam gerekiyordu. Ve ilk kez bir romanı ikinci defa okudum. Vesile olan arkadaşa selâm olsun.

Kasvetten kastım kitabın akışı, yazarın üslubu, roman yazmadaki becerisi vb. değil kesinlikle. Bilakis çok değerli bir kitap, yazarın denemelerinin romana aksetmesi ancak bu kadar başarılı olabilirdi.

Benim kastım ve kaçışım; yazarın gösterdiği bu gerçeğe maruz kalmak istemiyor oluşumda. Kitapta olduğu gibi çevremizde de birtakım insanların nasıl bir hal içinde olduklarının farkında olmayışında.

İlk okuyuşum Gebze-İzmit otobüsündeki gidiş-gelişlerimde  olmuştu. O otobüse binenler bilir, bir saati aşan yolculuğun çoğunda denizi, dağları, ağaçları, gökyüzünü seyredersiniz, mahalleleri kuşbakışı gibi görebilirsiniz.
Kitap her içimi darladığında, benden her birşeyler koparışında daldım gittim oralara.
Karakterlere hem "fıtratınızı nasıl bu kadar bozdunuz?" diyorum hem de bunu sollayan nice gerçek karakterler  gözlerimin önüne geliyor, kendime dönüyorum, paylar biçiyorum,  yoruluyorum, kitabı kapatıyorum, tekrar dönüyorum.
Birkaç gün boyunca elimde acı çekti kitap.
Bitti sonunda, bir daha okumayacağımı bildiğimden rahat bir nefes alabilmiştim.
İşte, büyük nefes almışım demek ki.

Ama bu iki okuyuş arasında yazarın köşe yazılarının derlenmiş hali olan "İki Dünya" adlı eserini okumuştum -incelemesini de yaptım- ve biraz daha serinkanlı yaklaşabildim bu kez.
Eğer okumaya niyetliyseniz, Özdenören'in bir iki düşünce-fikir kitabını okuyup devamında bu romanını okumakla, sanıyorum ki yazarı daha iyi anlayacaksınız.

Kitabımızda gül yetiştiren bir amcamız var; uğrunda hayatını kaybetmeyi göze alarak girdiği mücadelenin aslında bir hiç uğruna olduğunu gören bir amcamız. Bu akıl almaz durumu evinde güller yetiştirip dışarıya hiç çıkmayarak sessizce protestosu.
Ve uğruna nice canların gittiği bu ters vakanın doğurduğu, benliklerinin idrakine varamamış, savrulmuş, bocalamalara ve geçici zevklere dark olarak çırpınan insanların yaşamı.

İçinde bulunduğumuz halin varacağı yeri kıyas etmek için ömrüm olursa yarım asır sonra kitabı bir daha okuyabilirim sanırım.

Şimdi, acaba diyorum, birkaç kişi toplansak da Rasim hocaya gidip bir roman daha yazmasını mı istesek? Gelecekte, sene-i devriyelerinde düşünüp "keşke bir romanı daha olsaydı" diye hayıflanmamıza engel olur belki.
Belki bu defa içimizde güller açan bir roman meydana gelir.
"Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir baş ucu kitabı.
İyi okumalar
Farkettim de bu kitaba inceleme yapmayı es geçmişim tabii son zamanlarda çok fazla böyle kitabım var.. Artık oldukça yoruldum sanırım. Neyse biraz iç sıkıntısına ve can sıkıntına iyi gelir belki bu inceleme. Aslında birkaç önemli olaydan ve bana verdiği histen başka bir şey hatırlamıyorum bu yüzden okuyacaklardan özür dilerim şimdiden pek kaliteli bir inceleme olmayabilir.

Rasim Özdenören'le ilk karşılaşmamız ilk ve son romanıyla birlikte oluyor; çok da güzel oluyor haliyle.. Kitabın ilk baskısı 1979'da ve şuan 30. Baskısında. Eminim daha da çok baskısı yapılacaktır. Kitabı alıp Bursa'ya geldikten sonra arkadaşım bir hafta sonra Rasim Özdenören'in üniversiteye geleceğini haber verdi o kadar güzel ve anlamlı bir haberdi ki benim için anlatamam. Böylelikle daha bir heyecanla okudum kitabı tabi. Okudukça da okuyasım geldi.

Kitabımızın ilginç bir tarzı var aslında ben ilk zamanlarda okurken kişileri algılamada biraz zorlandım o da ilk zamanlarında dikkatimi vermeyişimden kaynaklı olabileceğini düşünüyorum. Oldukça naif yazılmış bir kitap. Son zamanlarımda da beni böyle kitaplar mahvetti zaten. Böyle güzel yazılan kitapları bırakıp sosyolojiye geçiş yapmak oldukça zorluyor. Neyse kitabın olay örgüsü birkaç insan üzerinde şekilleniyor. Cânımız gül yetiştiren adam ve torunu, kendini eğlenceye heva ve hevese bırakan Sitare ve arkadaşları ve de yalnızlığını iliklerine kadar yaşayan Çarli -sahi gerçek adı neydi ki- Kitabın içinde Gül yetiştiren adamdan da Sitare'den de çok güzel cümleler koparttım. Tabii gül yetiştiren amcamızın cümleleri ruhumuza iyi gelmiş olsa da Sitare'ninkiler de modern insanlığımızı hatırlatıyordu. Kitabın son bölümleri özellikle de çok zaman sonra torunuyla yaşlı amcamızın camiye gidişi ve camide yaşananlar kısmı oldukça güzeldi. O sayfalar tekrar tekrar okunup, tekrar tekrar düşünülmeyi istiyor. Ölümden bahseden kitapları çok seviyorum, bana insanlığımı ve kulluğumu hatırlatıyor. Bu kitap da öyleydi; bu yüzden sevmemek gibi bir şey olamazdı tabi. Ki yazarımız Rasim hocamız ise çok çok zor. Allah ömür versin de daha çok yazılarını okuyabilelim.

Evlendikten sonra okuyacaklara -daha da çok vakti var gibi ama-, hiç okumamışlara, varsa yarım bırakanlara, aklından bile geçmeyenlere, bize uymaz diyenlere kesinlikle okunması tavsiyemdir. Edebiyat kokan nâdir kitaplardan. Her romana roman demiyoruz sonuçta. Hüzünle karışık keyifli okumalar...
Kitabın birkaç sayfasını okuduğumda hem ülke yönetimi hem de bireysel olarak islam'ı konu aldığını gördüm.
Bu ülkeyi yönetemeyeceğime göre ben de sadece kişisel olarak kitaptan çıkarımlar sağlamaya çalıştım :))
Din kişiye uyum sağlamaz kişi din e uyum sağlamalıdır diyor yazar.
Dostoyevski'nin bir sözüne yer vermiş "Hz.Isa'nın batıl olduğu matematik bir kesinlikle ispat edilse bile ben gene de onun yanında yer alırdım "ne müthiş değil mi ???
Hani çok seviyoruz ya Dostoyevski amcayı biraz da bağlılık ve teslimiyetinden de ilham alalım değil mi :)
Bir de günümüz müslümanlarına baktım(kendimi ayırt etmeden)her şeye delil arıyoruz her emre bir kulp takıyoruz işimize gelmeyeni yok sayıyoruz aaaaaa bence öyle değil diyoruz
Tabiiii ki çok biliyoruz ya her şeyi!!!
Sanırım biz de noksan olan şey "tam teslimiyet" sorgulamadan itaat etmek
Düşünsenize bizi,dünyayı , uzayı, küçücük bir karıncayı bir yaratan olduğuna inanıyoruz fakat iş teslimiyete gelince ama o kurallar taaaaaa 1400 yıl önce konulmuştu zaman değişti şimdi nasıl o kurallara uygun yaşanabilir ki diyoruz.
Ne demiştik? Islami kurallar bellidir, değişmez yani biz İslamiyete uyacağız (tabi ki inanıyorsak )
Eeee peki sadece somut fiili ibadetler yapılınca sorumluluk bitiyor mu ???
Hayır!
Çünkü İslam belirli saatlere belirli mekanlara ayrılmış bir din değil!!!
Beş vakit namaz kılacaksın tamam
Ama bütün gün doğru konuşacaksın,harama el uzatmayacaksın,kalp kırmayacaksın
Islam'da din adamlığı sınıfı yok çünkü herkes dinin adamı herkes onun savunucusu olmalı.
Çünkü eğer "müslümansan" diğer insanlar yaptığında sorun olmayan şey sen yaptığında büyük büyük spekülasyonlara yol açabiliyor .
Heee bir de ben ibadetimi yaparım kimseciklere karışmam diyenler var.
Hani birisinden fetva istenince din bu konuda şöyle şöyle diyor bunlar benim dediklerim değil Allah'ın emirleridir diyor da diğer insanlar o söyleyenin üstüne yürüyünce adamın doğru söylediğini bile bile yine de bana dokunmayan yılan bin yaşasın şekliyle susup konuşmayanlar var yaaaa
Onlara da Dante'nin ILAHİ KOMEDYA'sından bir paragraf hatırlatmak istiyorum
"Cehennemin en sıcak yeri ahlâki kriz zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır "
:))

Yazarın biyografisi

Adı:
Rasim Özdenören
Unvan:
Türk Öykü ve Deneme Yazarı.
Doğum:
Kahramanmaraş, 1940
Rasim Özdenören (d. 1940, Maraş), Türk öykü ve deneme yazarı. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü.Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü. Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikâyeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan ilki, Uluslararası Prag TV Filmleri Yarışmasında jüri özel ödülünü almıştır.



Rasim Özdenören’in, Türk edebiyatında adını duyurmaya başladığı yıllar, köy romancılığının etkisinin artık azalmaya başladığı, varoluşçu yazarların etkisinin daha fazla hissedildiği yıllardır. O yıllarda roman ve öykü yazarları genel olarak Batı kaynaklı bir anlayışla, sanki dışarıdan bakan bir gözle eserlerini yazmışlardır. Özdenören ise daha çocukluğunda Anadolu’nun birçok ilini gezerek, orada yaşayarak, köyünü, kasabasını, şehrini tanıyarak, kendisine “ayrıntı avcısı” dedirtecek bir özellik ve güçlü bir tasvir yeteneğiyle, insanın evrensel yanlarını öne çıkararak yazmıştır öykülerini. Yazar, gençliğinin ilk yıllarından itibaren kendine edebiyatı ciddi bir meşale olarak seçen insanlardan oluşan bir arkadaş grubuna dâhil olmakla, sonraki yıllarda şekillenecek edebî şahsiyeti için çok önemli bir zemin bulmuştur. Bu arkadaş grubu Özdenören’in anlaşılmasında kilit konumdadır. Çünkü Özdenören’in okumaları, edebî ilgileri büyük oranda bu arkadaş grubunda şekillenmeye başlamış; sonraki yıllarda tanıştığı Sezai Karakoç’un etkisiyle bir bütünlük kazanmıştır. Özdenören’in Amerika’ya gidip orada iki yıla yakın bir süre kalması vesilesiyle çağdaş dünyanın en önemli merkezini tanımasının da eserlerine olumlu yansımaları olmuştur. O, yerli olmak nedir, bu nasıl gerçekleştirilir, sorularının cevabını öyküleriyle vermiş bir yazardır. Hikâyelerinin kahramanları, çevremizde rahatlıkla görebileceğimiz, dokunabileceğimiz kişilerdir.

Rasim Özdenören, gerek denemelerinde gerekse öykülerinde, meselenin anlatmak olduğunu ilk öykülerinden başlayarak kavramış bir yazardır. O, İslami kimliğiyle tanınan bir öykücü olmasına rağmen öykülerinde hiçbir zaman, dönemindeki birçok yazarda görüldüğü gibi, inandığı şeyleri okuyucusuna dayatmamış, vermek istediği mesajı öyküyü örselemeden, akışı ve yapıyı bozmadan anlatmayı bilmiştir. Anlatırken de dili ustaca kullanmış, yer yer de adeta şiir yazmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 1.154 okur beğendi.
  • 4.721 okur okudu.
  • 205 okur okuyor.
  • 3.042 okur okuyacak.
  • 110 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları