Ray Bradbury

Ray Bradbury

Yazar
8.1/10
11.054 Kişi
·
32.292
Okunma
·
1.071
Beğeni
·
22204
Gösterim
Adı:
Ray Bradbury
Tam adı:
Ray Douglas Bradbury
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Waukegan, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri, 22 Ağustos 1920
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri, 5 Haziran 2012
Ray Douglas Bradbury, 1920'de Waukegan, Illinois'de doğdu. 1934'te ailesiyle Los Angeles'a taşındı. 1947'de Marguerite McClure'la evlendi. Şimdi yetişkin olan dört kızları var ve halen Los Angeles'ta yaşıyorlar. Bugün Dünya'nın en büyük bilimkurgu ve fantezi yazarlarından biri olan Ray Bradbury, yirmi yaşındayken Weird Tales'de yayımlanan ilk öyküsünden bu yana, 500'e yakın öykü, roman, oyun ve şiir kaleme aldı. John Huston'un 1956 yapımı Moby Dick'inin televizyon senaryosunu yazdı. Sonraları, Alfred Hitchcock Şov ve Rod Sterling'in Alacakaranlık Kuşağı için senaryolar yazdı. Apollo astronot grubundan biri Ay'a indiğinde, Bradbury'nin romanı Dandelion Wine onuruna, bir kratere Dandelion Crater adını verdiler. Bradbury'den, Tokyo yakınlarında bir 21. yüzyıl kentinin tasarımı konusunda yardımcı olması istendi. Fahrenheit 451 operası 1988 sonbaharında sergilendi. Film versiyonu da, 1966 yılında François Truffaut tarafından yönetilmişti. Yapıtları Fahrenheit 451 Mars Yıllıkları Uğursuz Bir Şey
Hakkımda söyledikleri her şey doğru sanırım. Hiç arkadaşım yok. Bu anormal olduğumu kanıtlıyormuş. Ama tanıdığım herkes ya bağırıyor ya ortalıkta çılgınca dans ediyor ya da birbirini dövüyor. Bugünlerde insanların birbirini nasıl incittiğini fark ediyor musun?
Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik....
Bu yüzden kitapların faydası olabilir diye düşündüm.
Ray Bradbury
Sayfa 104 - İthaki Yayınları
İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar.
Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu bildiğim tek şey, on on iki yıldır yaktığım kitaplardı. Bu yüzden kitapların faydası olur diye düşündüm.
Gruplara ait olmaktan hep korkmuşumdur.
Demokrat, cumhuriyetçi, komünist, faşist..

Olabildiğince kendim olmak istiyordum.
Ray Bradbury
Sayfa 196 - İthaki Yayınları 6.Basım
208 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi?

Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak.

Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var.

İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar.

Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz.

Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım:

“Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan?

Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün.

Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz.

Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
242 syf.
·Beğendi·8/10
Günümüzden 500 yıl sonrası. Yanmayan evler, kapsüller, mekanik tazılar, son hız arabalar ve itfaiyeciler. Yanmayan evlerin icadından sonra itfaiyecilere yeni bir görev verildi, kitap yakmak. Sadece belirli kitapları değil ellerine geçen tüm kitapları yakmak.
Kitap yakıyorlar dediysek hemen itfaiyecilere kızmayın. Onlar toplumun mutluluğu için çabalıyorlar. Şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur. .
Düşünmeyen ,eğlence toplumu devlet baskısıyla yaratılmadı. İlk başta sansür baskı hiçbirisi yoktu. Kitap okumamayı isteyen insanların kendileriydi.
Herşey fotoğrafla başladı,sonra kamera icat edildi , sonra video ,televizyon. Televizyonun etkisi altında kalan insanlar kitap okumaya zaman bulamadılar. Klasiklerin özeti çıkartıldı, sonra özetinin özeti, sonra da özetin özetinin özeti ve en sonda bir ansiklopedi de on iki kelimeye sığdırıldı. Artık klasikleri kolayca okuyabilir , geriye kalan zamanınızda da eğlenebilirsiniz. Okullar simgesel yaratıcılar, düşünce adamları yerine atletik sporcular çıkarmaya başlamasıyla beraber entellektüel kelimesi bir küfür sayıldı. Peki bunun suçlusu kim devlet mi yoksa çağımız insanımı???
Klasiklerin özetini okuyup suç ve ceza' da çok ağırmış diyenleri, başını televizyon izlemekten kaldıramayanları, yarış atı yetiştiren eğitim sistemini eleştiren herkesin okuması gereken bir kitap.
Herkese iyi okumalar dilerim.
208 syf.
·8/10
Ray Bradbury tarafından yazılan ‘Fahrenheit 451’ edebiyat dünyasında kara dörtleme olarak bilinen eserlerden biridir. (1984, Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya ve Biz)

Baş kahramanı görevi kitapları yakmak olan itfaiyeci Guy Montag çevresindeki herkesin robotlaşmasından ve duygusuzlaşmasından artık bıkkınlık duymaya başlar.

Kitaplarla beraber yakılan kişiyi düşündükçe kitaplara karşı merakı artmıştır. Fakat bu durum karısını bile karşısına çıkaracaktır.

Mesela Yüzbaşı Beatty, düşünmeyi yasak ederek halkı cahil bırakacak kadar zeki bir lider aslında. Çünkü halk gerçekten düşünmeye başlandığında kendi sonunun geleceğini biliyor. Düşünmek bu dünyadan aforoz edilmek demek.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
208 syf.
·2 günde·Puan vermedi
https://i.imgyukle.com/2020/05/01/rIP7L1.jpg
Amerika'da ilk kez 1953’te yayımlanan ve hızla bütün dünyada ün kazanan Fahrenheit 451 devlet sansürünün, totaliter rejimlerin dehşetini anlatan temel yapıtlardan biri sayılmasına rağmen, Ray Bradbury, romanı hakkında şöyle der:
"Romanım hep yanlış ya da eksik yorumlandı. Fahrenheit 451, sansür ve de otoriter devleti eleştirmenin ötesinde, aslında televizyonun okumaya, özellikle de edebiyata ilgiyi nasıl yok ettiğini anlatıyordu."
Nitekim, Neil Gaiman‘ın sunuş yazısında belirttiği üzere ,
“Fahrenheit 451, spekülatif kurgudur. ‘Bu böyle sürerse…’ öyküsüdür.
(Bu böyle sürerse; yani dünyanın her yerinde görüntünün tahakkümü altında, zihin kontrolü vasıtasıyla ve subliminal mesaj bombardımanlarıyla insanlar kitapları terketmek hatta onları yok etmek suretiyle git gide daha da eblehleşerek, yozlaşacak olursa vs.)

Ray Bradbury bizim geçmişimiz olan şimdiki zamanı hakkında yazıyordu. Bizi bir şeyler konusunda uyarıyordu; bunların bazıları barizdir, bazılarınıysa aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra görmek daha zor.
1950’lerde şu espri yapılıyordu: ‘Eskiden kimin evde olduğunu ışıklarının açık olmasından anlayabilirdiniz; şimdiyse ışıklarının kapalı olmasından anlaşılıyor.’
(O zamanlar televizyonlar küçüktü, siyah beyazdı ve net bir görüntü elde etmek için ışıkları kapamak gerekiyordu.)

Ray Bradbury ‘Bu böyle sürerse… artık kimse kitap okumayacak diye düşündü ve “Gelecekte kitapların yakılmasıyla ilgili bir roman yazmak için kütüphaneden daha iyi bir yer olur mu?” diyerek UCLA kütüphanesinin bodrumunda ‘İtfaiyeci” adlı kısa romanının daha uzun bir versiyonunu yazdı. Los Angeles İtfaiye Teşkilatı’nı arayıp, kağıdın kaç derecede yandığı sorusuna aldığı cevaba binaen de kitabının ismini Fahrenheit 451 koydu.”

Bunca izahatın ardından, kitabın konusuna ve karakterlerine değinecek olursam;
Guy Montag, karısı Linda ile birlikte yaşayan bir itfaiye personelidir; lakin çalıştığı kurum sembolü ejderha olan ve evleri basarak, buldukları kitapları ateşe vermek suretiyle imha eden bir teşkilattır. Yaşadığı toplumda televizyon, insanların uyuşturulmasını sağlamakta, anlamsız ve amaçsız sorularla bir illüzyondan ibaret olan programlar vasıtasıyla kitleler kandırılıp aldatılmaktadır. İnsanların isyan etmemeleri için düşünülmüş bir başka yöntem ise ilaçlar, uyuşturucu ve uyarıcı haplardır. Bu toplumda gazetelerde bile yazı yoktur, sadece resimler vardır. Kitaplar ve yazılar insanı asosyalleştiren, mutsuz eden nesneler olarak resmedilmiştir. Montag, bir gün işten evine dönerken Clarisse ile tanışır ve öğretmen olan Clarrisse’nin etkisiyle, sistemin kuklası olmuş karısının her türlü tepkisine rağmen kitap okumaya ve nihayetinde kendi benliğini ve gerçekleri keşfederek aydınlanmaya başlar.

Bradbury’nin kitapta yarattığı her karakter onun bir parçasıdır; bir polisin gece vakti kendisini sorgulamasından esinlerek yazdığı “Yaya” öyküsünde erkekken kıza dönüştürdüğü Clarisse McClellan’dan, sonrasında kaleme aldığı ”İtfaiyeci” adlı kısa romanındaki Guy Montag da ‘gelecekte koşan’ yazarın kendisidir, Faber’de gizlenen de odur; orada burada, yolda insanların kulaklarına ne yapmaları gerektiğini fısıldayan kişidir, hatta yıkıcı benliğin yansıması itfaiye şefi bile onun bir parçasıdır. (Bknz.: Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)

Bradbury’nin yarattığı karakterlerle alakalı bu açıklaması bana Sabahattin Ali‘nin Ayşe Sıtkı’ya 10.08.1933 tarihinde yazdığı bir mektupta benzer bir durumu şöyle ifade ettiğini hatırlattı:
“Ben zaten nedense yazılarımda doğrudan doğruya veya bilvasıta hep kendimden bahsediyorum. Galiba kendimi çok beğendiğimden. Bundan müşteki değilim, çünkü benim fikrimce “deha” bir nevi megolamandır ve dâhilerin en gülünç olanları mütevazi olanlarıdır. Yazılarında kendilerinden bahsetmeyenler, kendilerine emniyet ve itimatları olmayan korkaklar ve zayıflardır. Veya içlerinde bahsedecek bir şeyleri olmayan başlar. Ben bir kere korkak değilim ve kendime güveniyorum, sonra da yüz muhtelif adam yaratsam her birine kendimden bir parça verecek kadar doluyum.”

Ray Bradbury , Fahrenheit 451’i yazarken, dünyayı bilinçli olarak herhangi bir şekilde değiştirmeyi hedeflemekten ziyade, kitaplar ve kütüphaneler hakkında, bilginin kadar değerli olduğu ve onu korumamızın gerekliliğine dair uyarı niteliğinde bir mesaj vermek istemiştir. (Bknz. : Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)
Neil Gaiman’ın da dediği gibi:
“Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır.”

Bu arada, bir kitle hipnotize aracı olarak televizyonu konu alan 1976 yapımı ‘Network’ filminden özellikle şu sahneyi izlemenizi tavsiye ederim. (“Televizyon gerçek değildir”; nam-ı diğer ”Tell lie vision”.)
https://www.youtube.com/watch?v=D5QQhoZAsYE

Bu kitabın yayımlanmasının ardından 67 yıl geçmiş olmasına rağmen, yazarın işaret ettiği ve uyarıda bulunduğu hususlarla ilgili günümüze dair sayısız çıkarım yapılabilir; ama ben sadece birkaç mühim noktaya temas etmekle yetineceğim: Özellikle bir türlü baş edilemeyen “ekran bağımlılığı” Yüzeysellik: İnternet Bizi Aptal mı Yapıyor? (internetin akla ziyan etkileri ve idrak safhasındaki negatif tezahürleri üzerine) Görünüyorum O Halde Varım (Var olmanın yolunun düşünmekten değil “görünmek”ten geçtiği sanısının yaygınlaştığı bir dünyada, seyretmeden duramayan görsel kültür insanı faciası... Böyle bir dünyada okumaktan çok seyretmek, bilmekten çok görünmek, akıldan çok göze hitap etmek, kafa yormaktan çok “yorma kafanı” telkinine uğramak.) ve de “görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında…
İlk olarak, Aynalı Barikatlar‘dan “Görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında bir bölüm aktarmak istiyorum:
“Teknolojinin, konuşmayı kelimelerden ziyade görüntülerle aktarılır hale getirmesi, anlamın yükünü sözden ayırıp görüntüye nakletmesi, algılama ve kavrama tarzında negatif bir devrimdir. Teklifsizliğini bir teklifler bolluğu, kargaşasını geniş çaplı bir rahatlık ve yıkıcılığını sürgit bir inşa faaliyeti gibi gösteren bu devrimin (kötülük derecesi bakımından) birbirinden önemli beş sonucu vardır:
1-Somutluğun egemenliği altındaki görsellik, soyutluğu su götürmez anlamı kuşatarak muhakemeyi aşındırdı. Yargı, görsel misallerin dayanılmaz çokluğu arasında iğfal edildi; yani anlamın ağırlığı büyük ölçüde çöpe gitti.
2- Modern emperyalizmin kozu, teknolojik ve kitlesel illüzyonlar üreten silahlardır. Kişiyi kendine bakarken bile yanıltabilecek illüzyonlar!
3- İmparatorluk elçileri/askerleri, televizyon aracılığıyla az gelişmiş ülkelere dans ederek, şarkı söyleyerek ve/ya da sofradan kalkmaksızın girebiliyor. Dilerseniz şöyle söyleyeyim, Arnold Schwarzenegger oturma odanıza kaç kere geldi ve (huyu kurusun) ortalığı kan gölüne çevirip tekrar görüşmek dileğiyle (asta la vista deyip) ayrıldı?
4- Tüketimin merkezi öğesi olan ve yenilenme saplantısı gereği hızla eskiyen/değişen görüntüye iliştirilen anlam, kavranabilir ve ilkeselleşebilir olmaktan çıkarak uçucu hale geldi.
5- İmaj kreatörlerince saptanarak yığınlara telkin edilen ölçülere uymayan ve/yani görsel beğeni uyandırmayan kişilerin sözleri değerini kaybetti! İşte şimdi can yakıcı bir paradoksun menziline girdik: İyi görünürsen, ne söylediğinin bir önemi kalmaz; kötü görünürsen, söylediklerin önemsenmez!
Yani, velhasıl kelam; “AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE DEĞİL, O SÖZÜN KİMİN AĞZINDAN ÇIKTIĞINA BAKILIYOR.”

Günde kaç saatinizi ekrana bakarak geçirdiğinizi hesap ettikten ve bir ekran bağımlısı olup olmadığınızı iyice test ettikten sonra bir düşünün:
Gördüğünüz, “size gösterilen” gerçek olduğu sandığınız ve aslında bir “illüzyon”dan ibaret olan görüntülere ne kadar inanabilirsiniz?
Bakmak ile görmek arasında bazen korkunç bir uçurum oluşur ki; göz, edilgen bir yapı içinde sadece seyredip tepki de vermeyince, görüntü demagoji yapıp yalan söylemeye başlar…
Kitle iletişim araçları bize ne düşünmemiz gerektiğini söylemez. Ne hakkında düşünmemiz gerektiğini söylerler! Zihinsel gündemi onlar belirler.
Gazetelerde, dergilerde veya TV’de medyanın meseleye verdiği önem, insanlara o meseleye kendi düşüncelerinde ne derece önem vermeleri gerektiğini bildirir. Zihinsel gündemleri belirler. TEKRAR, bizim bir iddiaya olan yakınlığımızı arttırır. Aksini kanıtlayacak bir şeyler olmadığı zaman, giderek artan yakınlık hissine, iddianın doğru olduğu hissi daha büyük olasılık kazanarak eşlik etmeye başlar. Bu tekrar etkisi “doğruluk/gerçeklik etkisi”(the truth effect) olarak bilinir.
Genellikle, eğer herhangi bir şey doğru değilse bir şekilde o konunun tartışılması gerektiğini düşünürüz. Eğer sürekli olarak tekrarlanıyor ve tartışılmıyorsa, zihnimizde bunu muhtemelen doğru olduğu yönünde aksi ispatlanıncaya kadar geçerli olan bir kanıt olarak görmeye başlarız.
Yaşadığımız yüzyıl, görüntünün ve görmenin iktidarıyla şekillenmekte olup, ‘global köy’ün fotoğraf, televizyon, sinema, bilgisayar ve internet gibi en ışıltılı teknolojik araçları, ‘düşünen insan’ın yerine ‘gören insan’ı inşa ediyor.
Dünyayı, anten kültüründen nasiplenmek suretiyle saatlerce karşısına kilitlenerek izlediği televizyondan ve internet zamazingolarından tanıyan ‘ekran çocukları’ndan, görüntü sihrine dayalı propagandaların sürekli bombardımanı altında kalan yetişkinlere kadar, hepimiz bu gücün kuşatması altındayız.
Ve bu gücün bizleri nasıl yönlendirip, yönettiğinin farkında bile değiliz… Kandırmaca ve yutturmacanın her türlü versiyonunun alenen sahnelendiğini bir oyunun içindeyiz…
Elektronik medya ile yaratılan sözde 'gören insan'ın, nasıl bir uyku imparatorluğu vatandaşına dönüştüğünü sorgulamamız gerektiğini dillendirerek, en azından düşünsel eylemsizliğe bir son vermemiz gerektiği kanaatindeyim…

İletişim kuramcısı Neil Postman , Televizyon Öldüren Eğlence kitabında diyor ki:
George Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Aldous Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyen kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell, hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley de hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.”
Orwell ve Huxley’in bahislerine nazaran iki ucu pis değnek misali bir durum söz konusu olsa da, ben yine de her daim okuyan insanların var olacağına ve bilginin gücünü elinde bulunduran bu elit tabakanın dünyaya hükmedeceğine inananlardanım.
242 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Fahrenheit 451 kitabını önerip distopya türünü anlattım:
https://youtu.be/DNo1wRTFR1g

Beni yak, kendini yak, her şeyi yak.

1954'te ilk olarak Playboy dergisinin sayfalarında boy gösteren Fahrenheit 451, bundan tam 63 yıl sonra da kitaplığımın sağ alttan 3. rafında günümüzden 500 yıl sonrasını anlatmak için boy gösteriyordu. Dile kolay 63 yıl onu hiç yaşlandırmamıştı sanki. Ebeveynlerimle tam olarak yaşıt olan Fahrenheit 451 sanki yerinde dururken bile bana o kadar yıllık deneyimiyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi kibritli ve alevli kapak tasarımıyla. "Beni okumazsan Sezen Aksu'dan Her Şeyi Yak parçasını açar ve sana bütün kitaplarını yaktırırım ulan!" diyordu sanki yerinden. Ve onu elime aldığımda kitaplıktaki yüzlerce diğer kitap bir tek ondan korkar oldu. Hayvan Çiftliği'ndeki hayvanlar o çok hayal ettikleri değirmeni kurmayı bırakıp yanmamak için çiftliklerine sığındılar, Küçük Prens kitabın üstündeki kibritleri gerçek sandı ve zaten küçücük olan gezegenine beğenmediği dünyadan insanları çağırarak yanmamak için ısı izolasyonu yaptırdı, Kürk Mantolu Madonna olan Maria ise yaz kış giydiği kürk mantosunun içinde zaten aşkın ateşinden patladığı için Fahrenheit sonsuz derece de olsa yanmaya hazır bekliyordu. Bir tek Umberto Eco'nun Gülün Adı kitabındaki kütüphane bu kitabı dört gözle okumamı bekliyordu.

Bir gün bütün polislerin olayları durdurmak yerine olayları çıkaranlardan olduğu, bir gün bütün ambulansların hastaları tedavi etmek yerine hastaları öldürdüğü, bir gün bütün itfaiyelerin de yangınları söndürmek yerine yangınları çıkaranlardan olduğu ters mantıkların dünyası. Bu distopyada 155'e, 112'ye, 110'a yer yok. Acil durumda aranacak ilk numara sensin çünkü.

Artık Burger King'in "Ateş seni çağırıyor!" reklamında da, yazın apaçilerin giydiği ateş desenli şortta da aklıma ilk Fahrenheit 451 gelecek. Çünkü ihtimal dahilinde bile olsa kitapların dünyada yakılmış, yakılıyor ve yakılacak olması insanın geleceğini kömür renginde karartan bir olgudur. Zaten fizikçi Pierre Curie geçmişte yakılmış her türlü kitap için şu sözü dememiş midir? : "Endülüs Kütüphanesi'nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk."

Belki ne Endülüs Kütüphanesi'ne ne de Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ne sahip olabiliriz evet, ama distopya olarak gördüğümüz süreçleri birilerinin ütopyası olarak görmesini engellememiz bizim hayat gayemiz olmalıdır. Ağaçların rant uğruna kesilmesi kitap yakmakla eşdeğer değil midir? Onların ütopyası ağaç kestikleri alana hafriyat kamyonlarını yollamaksa bizim de ütopyamız en büyük hafriyat kamyonumuz olan ruhumuzu ve beynimizi aktif olarak kullanmaktır. Çünkü Fahrenheit 451'in başrolü Montag gibi her ne olursa olsun fikirlere kurşun işlemez. Sisteme ve medyanın Requiem for a Dream misali çekiciliğine her ne kadar savaş açarsak distopya-ütopya dengesinde de o kadar mantıklılaşır, o kadar ütopikleşiriz.

Annelerimiz yemeklerin pişme derecesini biliyor olabilir fakat biz de artık kitapların yanma derecesini biliyoruz. Bir gün 110'u aradığınızda evde sarılacağınız ilk şeyin kitaplığınız olması dileklerimle.

Çünkü kitapların ne varlığı ne de yokluğu bize yetiyor.
208 syf.
Fahreneit 451 kağıdın tutuşma sıcaklığıymış. Dolayısıyla kitaba çok uygun ve değişik bir isim olmuş.

Kitap icat edildiğinden beri (yazının kağıt, deri veya benzeri bir zemin üzerine aktarılmasını kastediyorum) tüm akılsız canavarlar kitapları yakma barbarlığını marifet saymıştır. Tarihte bunun o kadar çok örneği var ki.

Fakat gelecekte itfaiyecilerin kitap yakmakla yükümlü bir meslek grubu olacağı fikri çok ilginç gerçekten. Sırf bu düşünce bile kitabı okumaya yeter. Ama durgun bir anlatımının olduğunu da eklemeliyim. Biraz hazırlıklı olmanın gerektiğini düşünüyorum bu duruma.

Bir yerde, yazılmış en iyi bilimkurgu diye ithaf edildiğini görmüştüm. Bence bu kadar çıtayı yükseltmek kitaba haksızlık olacaktır. Zira bu kadar büyük bir beklentiyi karşılayabileceğinden çok emin değilim. Sanırım onun yerine keyifle okunabilecek bir eser demek çok daha uygun görünüyor.
247 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ikinci incelemem olacak. Fahrenheit 451 ile sınırları zorlayacağız. Etkinlik Linki: ---->>> #28996895

Dün gece inceleme yazarken Denise Kirby'nin aynı adlı romanından uyarlanmış olan “The Bookshop” filmini keşfettim. İnceleme yazmayı bıraktım ve hemen filmi açtım. İlk dakikasından itibaren film beni içine çekti ve kendimi orada hissettim, aynı zamanda yaşadım diyebilirim. Her kitap severin, kitap kurdunun ne bileyim adını ne koyarsak koyalım, kitap sevgisi yüksek olan herkesin bu filmi hemen izlemesini istedim ve istiyorum. Kendisi İngiliz yapımı bir festival filmi. Bu filmi isterseniz şu an sinemada, bir şekilde telefonunuz da, tabletiniz de, bilgisayarınız da artık nerede izleyecekseniz hemen izleyin. 451’in incelemesini yapmadan önce, böyle bir filmle karşılaşıyorum ve filmin içinde 451 Kitabı geçiyor. Filmi izledikten sonra bir kitapçıya gidip kitaplara dokunmak ya da filmin içinde geçen kitaplardan birini sipariş vermek isteyebilirsiniz. Film kasvetli İngiltere havasına sahip, yağışlı, küçük ve bağnaz bir kasaba da geçiyor. Kitapların insanlar üzerinde ki etkisine, insanların nasıl iyi ile kötü arasında gidip geldiklerine ve en güzeli de kitap sevmeyene bile kitap sevdirmenin güzelliğine şahit olacaksınız. Yağmurlu ve kapalı bir havada geçen film haliyle bolca hüzün dolu. Neyse ki akşam yağmur yağıyordu da tam bir ambiyans sağladım. Ve filmin sonu da 451’e uygun bitiyor dersem yeridir. Biraz ağır ilerleyen bir film olmasına karşın siz akışına kapılın ve sadece izleyin. Pişman olmayacaksınız.

Uzun bir giriş paragrafının ardından incelememize geçelim artık. Hazırsanız ortamı biraz ısıtalım, yakalım buraları… Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i ile kitapların ve fikirlerin yanışını hissedelim.
"Siyahi insanlar Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyor. Yak gitsin. Beyaz insanlar Tom Amca’nın Kulübesi’nden hazzetmiyor, Yak gitsin. Biri tütün ve akciğer kanseri üstüne kitap mı yazmış? Sigara üreticileri ağlıyor mu? Kitabı yak gitsin." Sy.80

Heinrich Heine “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” demişti. Pek tabi ki haklıydı. Çok uzağa gitmeyelim ve 1933-1945 arasına bir göz atalım yeter. Hitler Almanya’sı, sanata, müziğe, bilime, edebiyata ateş püskürüyordu. Pek tabii kendi kriterleri dahilinde. Tek Adam, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Dil, Tek Bayrak, Tek Düşünce sıralamaları ile devam eden bu silsile boyunca, kendi görüşleri dışında kalan her şeyin yok olmasına razıydı. Tam da bu dönemde yakılan sanat eserlerinin, kitapların haddi hesabı yoktur. Heine’nin sözünü hatırlayalım, “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” evet, tam olarak o kitapları yakanlar, gözlerini dahi kırpmadan toplu halde insanları yakmış, bacalardan yükselen küller, Almanya’ya, toplama kamplarına ve her yere yağmıştı. 1 saat önce yanınız da olan eşiniz, 1 saat sonra kül olarak üzerinize yağıyordu. Ray Bradbury’nin 451’i ise bu dönemleri anımsatsa da asıl el attığı konu Sovyet Rusya ve kapalı kutu bu ülkenin sınırlarında uygulanan sansürdü. Şimdi kitap içeriğine biraz girelim ve bu kitabın neden bu kadar çok okunduğunu ve adının neden çok duyulduğunu anlayalım.

Kitap Hakkında Kısa Bilgi:
Biraz distopik, biraz bilimkurgu, biraz edebiyat, kısacası birçok tat barındıran bu kitap bize gerçekleri sunuyor. Sesinizi çıkarmadığınız sürece cayır cayır yanmaya mahkum olacaksınız. Kitaplar sadece sizi tutuşturan bir kağıt parçası olacak. Kitabımızın hikayesi ise şu şekilde; Ray Bradbury bir gün yolda yürürken, Polis tarafından durduruluyor ve ne yaptığı soruluyor, nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun tarzı soruya ilk önce sol, sonra sağ, sonra sol, sonra sağ ayağımı atıyor ve yürüyorum şeklinde bir cevap veriyor. Bunun akabinde polis memuru bunlar kesin bir şey yapacak diye alıp merkeze götürüyor. Bu hususun ardından, masumluğu kanıtlanınca salınıyor ve eve geliyor. Bir şey yapması gerektiğini düşünüyor bu komik durum hakkında. Bir şey yazmalı ama nasıl? Kütüphane geliyor aklına. Kütüphaneye gidiyor, saati belirli bir ücret karşılığı olan daktilo’nun başına otuyor ve ilk hikayesini yazmaya başlıyor. Dönem itibari ile ilk önce kısa halde, sonra tam metin halinde, daha sonra ise geliştirilmiş edisyonlarla ortalığı sallıyor.

Yaptığım incelemeler de kitabı ve karakterleri anlatmak yerine bana ne kattıysa, bana ne hissettirdiyse onları yazarım. Yanlarına gerçek hayattan örnekler ekler, güncel ve geçmiş yaşanmışlıklardan bir harman yaparak size sunarım. Şu an yaptığım şey de tam olarak bu olacak. Kitabın ana teması şu; olayların geçtiği yıllarda BİZ kitabında olduğu gibi, Tek Devlet hüküm sürüyor. Bu devlet insanlara SANAL mutluluk veriyor ve insanların herhangi bir şeyi düşünmesini engelliyor, çünkü onların yerine devlet düşünüyor, karar veriyor ve uyguluyor. İnsanlar Mutlu bir hayat sürüyor ama düşünmüyor, sadece yapıyor. Bu ülkemiz Amerika. Kitaplar, yıllar yıllar önce yasaklanmış, yok edilmiş ve yakılmış. Devletin kuralları gereği, kitap bulundurmak, okumak ve basmak yasak. Eğer bu kurallara bağlı kalmazsanız, bir ihbar ile evinizden alınır ve tutuklanırsınız. Evinizde ki kitaplar alınmak yerine, itfaiye ekibi tarafından yakılır ve eviniz kül haline gelir, siz de geri kalan hayatınızı yaşamak üzere hapse gidersiniz. İnsanın olduğu yerde tek tiplik hiçbir zaman olmaz. Biz kitabında olduğu gibi, insanın ruhu ve bir şeylere karşı gelme isteği her zaman uyanır.

Karakterlerin hepsini anlatmayacağım ama önemli olan iki karakterin adını verip hemen örneklemelerle incelemeye devam edeceğim. Her şey İtfaiyeci Guy Montag’in 17 yaşında ki Clarisse ile tanışması sonrası başlar. Bu ufak kız, totaliter ve baskıcı rejime düşünceleri ile karşı görüş bildirirken, Montag’in de içinde olan ama baskı altında kalmış yanını ortaya çıkarır. Clarisse’nin, Montag ile olan diyalogları içinizi ısıtacak ve farklı düşüncelere dalmanızı sağlayacaktır. Akıl dolu bir kız olan Clarisse'in karşısında ise rutin hayatında sadece kitapları yakan, kafası karışık bir itfaiye çalışanı Guy Montag. Hikaye bu ikili diyaloglarla sizi hemen içine alacaktır.

Kitabı bir kenara bırakırsak, ben neler hissettim ve sizlere neler aktaracağım ona bakalım. Hayal etmenizi istiyorum, okuduğumuz her kitap yasak, toplatılmış, yakılmış. Şiir yok, roman yok, bilimkurgu yok, yemek tarifi kitabı bile yok. İnsanlar düşünemesin, farklı fikir belirtmesin diye hepsi yok edilmiş. Kitaplar zehirli olarak atfedilmiş, insanların beynini yıkadığı ve hiçbir yararı olmadığı telkin edinmiş. Karışıklık çıkarıcı olarak lanetlenmiş. Düşünsenize tüm klasiklerin hepsi yok edilmiş ve yasaklı. Dostoyevski yok, Tolstoy yok, Shakespeare yok. Kutsal kitaplar yok(!) Bunların akabinde evlerde otomatik yayın faaliyete geçmiş, yolda, her yerde tek bir radyo frekansından tek yayın aktif hale getirilmiş. Kulağa bir cihaz ve uyutulmaya hazır bir insan topluluğu... Yazdıklarımı okuduğunuz da bile boğulmuş olmalısınız. Buna katlanmak çok zor olurdu değil mi? Fazlasıyla zor olurdu. Kitaplar dün yazıldılar, bugünü anlayıp daha az hata yapmamız için. Geçmişi not ettiler, yaşananları bilmemiz için. Kitaplar yazıldı, keyifli anlar ve saatler için, hüzün için, bilgi için, hayal gücü için. İnsanların hafızasından, zihinlerinden bunları silerseniz ve sadece Tek Devlet’in kontrolünü getirirseniz, bedenen insan olur, geri kalan kısım da ise sadece nefes alıp veren, canlı ama ruhsuz bir insan oluruz.

"Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Yak onu. Silahın mermisini al. Adamın zihnine zorla gir. Okumuş adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir?" Sy.79

İnsanların bu gibi durumlarda her zaman tek bir şeye ihtiyacı olur o da Cesaret. İnsanlar korktukları için cesaret edemezler. Ama, "...kaybedecek bir şeyin olmayınca, istediğin riske girebiliyorsun." der Guy Montag. Hikayemiz tam burada karşı atağa geçiyor ve kurgunun seyri burada değişiyor. Ateş bir şeyleri çağırıyor ama neyi çağırdığını kitabı okuduğunuz da anlayacaksınız. Hüzün dolacağınız anlar yaşayacaksınız.

Yavaş yavaş son düşüncelerimi de ekleyip, incelemeyi sonlandırayım. Kitabı okurken aklıma Tanrı’nın Kitabı (The Book of Eli) filmi geldi. Bu filmi bilenler şu an da akıllarına getirmişlerdir. Bilmeyenler ise bu distopik eseri kesinlikle izlesin diyorum. İnceleme de iki film önerdim, ikisi de kitaplarla ilgili. Kitabın önemi hayatımızda her zaman olacaktır. Dijital olarak günümüze nakledilmeye çalışılsa da, sayfaların yerini ekranlar alacak dense de başarılı olamadı, olamayacakta. Bazı şeyler filmler de olur ya, bu konu da sadece filmlerde olacak. Teknoloji her zaman geçmişe dönmek ister, asla tamamen ileri gidemez. Bugün en uç nokta teknoloji aletlerimiz olsa da, Pikap ve Plaklar Amerika’da en çok satanlarda, ülkemiz de de bu durum farklı değil. 10 yıl önce yüzüne bakmayacağımız pikaplar fahiş fiyatlarla satılıyor, plaklar ise en az 70-80 TL’den satılıyor. Kasetçalar’lar tekrardan hayatımıza girmeye hazırlanıyor. Dediğim gibi teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, geçmişe bir şekilde döner. Kitaplar biz vazgeçmediğimiz sürece, raflara kalkmayacak, yok edilmeyecek. O koku, o dokunuş, o his her zaman ayrı bir yere sahip olacaktır.

Önerdiğim iki filmi de izlemeyi unutmayın.
Bir incelemenin daha sonuna gelirken, sıkmadan kendini okutan ve bir şeyler vermiş olan bir inceleme olmuş olmasını diliyorum.

Kitabı şiddetle öneriyor, sonra okurum kelimesini hemen geri almanızı, hızlıca satın alıp okumanızı öneriyorum. Etkinliğimize uğramayı da unutmayın. ---->>> #28996895

Herkese iyi okumalar.

"Gözlerini mucizelerle doldur, hayatı on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa." Sy.185
208 syf.
·Beğendi·8/10
Merhaba


Baş kahramanı olan Montag görevi kitapları yakmak olan bir itfaiyeci. Etrafındaki herkesin robotlaşıp, duygusuz hale gelmesinden artık bunalmıştır.

Bir gece gittikleri evde;
Kitaplar ile yanan kadını düşündükçe kitaplara karşı merakı uyanır ve olaylar başlar.

Evet; gelecekte itfaiyecilerin kitap yakmakla yükümlü bir meslek grubu olacağı fikri çok ilginç gerçekten. Sırf bu düşünce bile kitabı okumaya yeter. Ama durgun bir anlatımının olduğunu da eklemeliyim. Biraz hazırlıklı olmanın gerektiğini düşünüyorum bu duruma.

Keyifle okunabilecek güzel bir kitap
247 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Mükemmel bir gündü. Babam aşırı mutluydu. Ben de -her zamanki gibi- bu mutluluğu fırsat bilip ''Baba, internetten almam gereken bir- iki kitap var'' dedim. O da '' Tamam oğlum, al '' dedi. Tabi ki bir-iki ile bırakmadım, aç bir okur olarak önüme ne geldiyse sepete dizdim ( babama da haber verdim tabikide ama ben bunu niye şimdi buraya yazma gereği duydum ki ? ) Tam işi bitiriyordum... Gözüme bir şey çarptı: Fahrenheit 451.

Ömründe sadece Fahrenheit'ı okuyan arkadaşım, okumam için durmadan ısrar ediyordu. Bende aklıma geldiği gibi ekledim sepete.

2 gün sonra kargo geldi ve o gün bugündür kendisine sıranın gelmesini bekliyordu. Ta ki Murat Ç'nin düzenlemiş olduğu Bilim-Kurgu(#28996895) etkinliği gelip çatana kadar...

Fahrenheit 451, Kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. Şuan ki yaşadığımız zaman diliminde bu kelime size gereksiz gibi gelebilir ; ancak, ya itfaiyecilerin evimizi basıp sizinle beraber kitaplarınızı ateşe verdiği bir zamanda yaşıyor olsaydık, o zaman için de bu geçerli olur muydu ?

***************************************************************
Konuyu merak eden arkadaşlar için çok kısa, spoilersız bir şekilde kitabı anlatayım :

Guy Montag psikopat itfaiyecilerden biridir. 10 yıldır düzenli olarak kitap yakıyor ve hayatı sorgulamadığı için de işinden memnundur. Bir gece yarısı mutlu kitapları yaktıktan sonra, Clarisse ile tanışır. Clarisse, Montag'ı düşünmeye sevk eder. Yavaş yavaş Montag'ın beynı basmaya başlar ( zahmet oldu).
Ve olanlar olur ...

***************************************************************

Açık açık konuşmak istiyorum. Evet, şu an da psikopat itfaiyecilerimiz yok ; ancak Fahrenheit'ın etkileri gözükmeye başladı. Kitap okumayan insanlardan bazıları okuyanlara '' Ula bundan ne anlıyon ? Psikopat gibi gözlerini dikiyon bi işe yaradığı da yok . Acıyom he valla sana bi şey olacakmış gibi okuyon şunları. Kaç lira verdin bi de buna ? 40 mı !!!!! La ben o kadar paraya 3 paket cigara alırım'' demeye başladı ( Tecrübeyle sabittir). İnsanlar her geçen gün kitaplardan kaçıp televizyona, telefona , internete, kurgusu uyduruk evlilik programlarına dadanmaya başladı. Klasik eserlerin değeri her geçen gün azalıyor. Her okulda artık eskisi gibi kitap okuma zorunluluğu yok; ama telefona bir şey diyende yok... Ne diyebilirim ki ?

Ray Bradburry, televizyonların artık büyüdüğünü, renklileşmeye başladığını, kanal seçeneklerinin arttığını ve insanların kitaplardan kopup televizyon denen bu illete dadanmaya başladığını görünce ''Bu böyle devam ederse...'' diye düşünüyor ve en sonunda kolları sıvayıp bu romanı yazıyor. İyiki de yazıyor

''Kitap aşırı güzeli, elimden bırakamadım, karakterler harikaydı!'' gibi bir ifade kullanamam; ama bir insanın ömründe okuması zorunlu olan 20 eserden biri de Fahrenheit'tır(bence). Niye ? Aşırı mı güzel ? Yoo, böyle dememin en büyük sebebi:

Kitapsız bir dünyada yaşam olmadığını anlaman için.

Kitapsız toplum IQ'su tabana vurduğu için.

Kitabın en yakın arkadaşın olabileceğini anlaman için.

Yarın bir gün kıymetli eserlerimizi yok etmeye çalışıcak bebelerle savaşman için.


Sonuç olarak: Anlaşabildiğiniz sürece kitap sizin en yakın arkadaşınızdır dostlar. İşin neresinden bakarsanız bakın, bir yerde bir ilim öğreniliyorsa, onun kökeni bir kitaba dayanır. Kitaplarda tecrübeyle sabittir zaten. Bu yüzden kitapsız ve okursuz bir dünya düşünemiyorum. Siz eğer bu dünyanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız , Fahrenheit'ı bir okuyun derim.

Ama söylemeden edemeyeceğim:

DÜNYA HER GEÇEN GÜN DAHA MI FAHREİNHEİT'A DÖNÜŞÜYOR SANKİ ?
344 syf.
·9/10
Sürekli arayıştayız, hep gerginiz. Hiç dinlenemiyoruz.
"Belki de huzur ve sükunet arıyoruzdur. Bunları dünya da bulamayacağımız açık.”
...
Merhabalar Ray Bradburg ile Fahrenheit 451 kitabıyla tanıştığım ve çok beğendiğim bir yazar oldu daha sonra yazarın okuduğum ikinci kitabı olan Resimli Adam kitabıyla yazarın hayal gücüne olan hayranlığım daha da arttı çünkü ders niteliğinde mesajlar taşıyan muhtemel bir geleceğin senaryonun bilim kurguyla olan muazzam birleşimindeki bir eser okumaktayız.Kitapta gelecekten haberler veren öyküler içermektedir.İçerik olarak Resimli Adam’ın vücuduna işlenmiş dövmeleri anlatan 18 öyküden oluşmaktadır.Dövmeler Resimli Adam’ın istediği için onunla değildir dövmeler farklı insanların yaşamlarıdır.Öyküler arasında Roket Hikayelerini ve Sürgünler’i beğendim.Her öyküsü kendi içinde bir mesaj barındırmaktadır.Öyküler fantastik,bilim kurgu ve insana dair her şeyi işlemektedir.Özellikle kitapta günümüzün modern hayatına ve teknolojinin ne gibi dezavantajları olduğunu farklı bir bakış açısıyla yansıtmıştır.Kitap sadece bilim kurgu gibi görünebilir ancak birçok toplumsal soruna da değinmektedir.Bu kitabın en beğendiğim yanı diğer bilim kurgu kitaplarından farklı olarak okuru düşündürmeye çalışması ve günümüzle bağlantılar kurması oldu.
Keyifli Okumalar Dilerim

Yazarın biyografisi

Adı:
Ray Bradbury
Tam adı:
Ray Douglas Bradbury
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Waukegan, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri, 22 Ağustos 1920
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri, 5 Haziran 2012
Ray Douglas Bradbury, 1920'de Waukegan, Illinois'de doğdu. 1934'te ailesiyle Los Angeles'a taşındı. 1947'de Marguerite McClure'la evlendi. Şimdi yetişkin olan dört kızları var ve halen Los Angeles'ta yaşıyorlar. Bugün Dünya'nın en büyük bilimkurgu ve fantezi yazarlarından biri olan Ray Bradbury, yirmi yaşındayken Weird Tales'de yayımlanan ilk öyküsünden bu yana, 500'e yakın öykü, roman, oyun ve şiir kaleme aldı. John Huston'un 1956 yapımı Moby Dick'inin televizyon senaryosunu yazdı. Sonraları, Alfred Hitchcock Şov ve Rod Sterling'in Alacakaranlık Kuşağı için senaryolar yazdı. Apollo astronot grubundan biri Ay'a indiğinde, Bradbury'nin romanı Dandelion Wine onuruna, bir kratere Dandelion Crater adını verdiler. Bradbury'den, Tokyo yakınlarında bir 21. yüzyıl kentinin tasarımı konusunda yardımcı olması istendi. Fahrenheit 451 operası 1988 sonbaharında sergilendi. Film versiyonu da, 1966 yılında François Truffaut tarafından yönetilmişti. Yapıtları Fahrenheit 451 Mars Yıllıkları Uğursuz Bir Şey

Yazar istatistikleri

  • 1.071 okur beğendi.
  • 32.292 okur okudu.
  • 1.350 okur okuyor.
  • 17.056 okur okuyacak.
  • 793 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları