Ray Bradbury

Ray Bradbury

Yazar
8.2/10
3.208 Kişi
·
7.588
Okunma
·
401
Beğeni
·
10.729
Gösterim
Adı:
Ray Bradbury
Tam adı:
Ray Douglas Bradbury
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Waukegan, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri, 22 Ağustos 1920
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri, 5 Haziran 2012
Ray Douglas Bradbury, 1920'de Waukegan, Illinois'de doğdu. 1934'te ailesiyle Los Angeles'a taşındı. 1947'de Marguerite McClure'la evlendi. Şimdi yetişkin olan dört kızları var ve halen Los Angeles'ta yaşıyorlar. Bugün Dünya'nın en büyük bilimkurgu ve fantezi yazarlarından biri olan Ray Bradbury, yirmi yaşındayken Weird Tales'de yayımlanan ilk öyküsünden bu yana, 500'e yakın öykü, roman, oyun ve şiir kaleme aldı. John Huston'un 1956 yapımı Moby Dick'inin televizyon senaryosunu yazdı. Sonraları, Alfred Hitchcock Şov ve Rod Sterling'in Alacakaranlık Kuşağı için senaryolar yazdı. Apollo astronot grubundan biri Ay'a indiğinde, Bradbury'nin romanı Dandelion Wine onuruna, bir kratere Dandelion Crater adını verdiler. Bradbury'den, Tokyo yakınlarında bir 21. yüzyıl kentinin tasarımı konusunda yardımcı olması istendi. Fahrenheit 451 operası 1988 sonbaharında sergilendi. Film versiyonu da, 1966 yılında François Truffaut tarafından yönetilmişti. Yapıtları Fahrenheit 451 Mars Yıllıkları Uğursuz Bir Şey
İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar.
Hepimiz aptalız.

Hem de her zaman. sadece her gün farklı türden aptalız.

Sanıyoruz ki bugün aptal değiliz, dersimizi aldık.
Dün aptaldım bu sabah değilim, ertesi gün anlıyoruz ki, evet, o gün de aptaldık.
Sürekli arayıştayız, hep gerginiz. Hiç dinlenemiyoruz.

"Belki de huzur ve sükunet arıyoruzdur. Bunları dünya da bulamayacağımız açık".
242 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Günümüzden 500 yıl sonrası. Yanmayan evler, kapsüller, mekanik tazılar, son hız arabalar ve itfaiyeciler. Yanmayan evlerin icadından sonra itfaiyecilere yeni bir görev verildi, kitap yakmak. Sadece belirli kitapları değil ellerine geçen tüm kitapları yakmak.
Kitap yakıyorlar dediysek hemen itfaiyecilere kızmayın. Onlar toplumun mutluluğu için çabalıyorlar. Şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur. .
Düşünmeyen ,eğlence toplumu devlet baskısıyla yaratılmadı. İlk başta sansür baskı hiçbirisi yoktu. Kitap okumamayı isteyen insanların kendileriydi.
Herşey fotoğrafla başladı,sonra kamera icat edildi , sonra video ,televizyon. Televizyonun etkisi altında kalan insanlar kitap okumaya zaman bulamadılar. Klasiklerin özeti çıkartıldı, sonra özetinin özeti, sonra da özetin özetinin özeti ve en sonda bir ansiklopedi de on iki kelimeye sığdırıldı. Artık klasikleri kolayca okuyabilir , geriye kalan zamanınızda da eğlenebilirsiniz. Okullar simgesel yaratıcılar, düşünce adamları yerine atletik sporcular çıkarmaya başlamasıyla beraber entellektüel kelimesi bir küfür sayıldı. Peki bunun suçlusu kim devlet mi yoksa çağımız insanımı???
Klasiklerin özetini okuyup suç ve ceza' da çok ağırmış diyenleri, başını televizyon izlemekten kaldıramayanları, yarış atı yetiştiren eğitim sistemini eleştiren herkesin okuması gereken bir kitap.
Herkese iyi okumalar dilerim.
208 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi?

Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak.

Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var.

İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar.

Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz.

Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım:

“Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan?

Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün.

Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz.

Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
242 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Beni yak, kendini yak, her şeyi yak.

1954'te ilk olarak Playboy dergisinin sayfalarında boy gösteren Fahrenheit 451, bundan tam 63 yıl sonra da kitaplığımın sağ alttan 3. rafında günümüzden 500 yıl sonrasını anlatmak için boy gösteriyordu. Dile kolay 63 yıl onu hiç yaşlandırmamıştı sanki. Ebeveynlerimle tam olarak yaşıt olan Fahrenheit 451 sanki yerinde dururken bile bana o kadar yıllık deneyimiyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi kibritli ve alevli kapak tasarımıyla. "Beni okumazsan Sezen Aksu'dan Her Şeyi Yak parçasını açar ve sana bütün kitaplarını yaktırırım ulan!" diyordu sanki yerinden. Ve onu elime aldığımda kitaplıktaki yüzlerce diğer kitap bir tek ondan korkar oldu. Hayvan Çiftliği'ndeki hayvanlar o çok hayal ettikleri değirmeni kurmayı bırakıp yanmamak için çiftliklerine sığındılar, Küçük Prens kitabın üstündeki kibritleri gerçek sandı ve zaten küçücük olan gezegenine beğenmediği dünyadan insanları çağırarak yanmamak için ısı izolasyonu yaptırdı, Kürk Mantolu Madonna olan Maria ise yaz kış giydiği kürk mantosunun içinde zaten aşkın ateşinden patladığı için Fahrenheit sonsuz derece de olsa yanmaya hazır bekliyordu. Bir tek Umberto Eco'nun Gülün Adı kitabındaki kütüphane bu kitabı dört gözle okumamı bekliyordu.

Bir gün bütün polislerin olayları durdurmak yerine olayları çıkaranlardan olduğu, bir gün bütün ambulansların hastaları tedavi etmek yerine hastaları öldürdüğü, bir gün bütün itfaiyelerin de yangınları söndürmek yerine yangınları çıkaranlardan olduğu ters mantıkların dünyası. Bu distopyada 155'e, 112'ye, 110'a yer yok. Acil durumda aranacak ilk numara sensin çünkü.

Artık Burger King'in "Ateş seni çağırıyor!" reklamında da, yazın apaçilerin giydiği ateş desenli şortta da aklıma ilk Fahrenheit 451 gelecek. Çünkü ihtimal dahilinde bile olsa kitapların dünyada yakılmış, yakılıyor ve yakılacak olması insanın geleceğini kömür renginde karartan bir olgudur. Zaten fizikçi Pierre Curie geçmişte yakılmış her türlü kitap için şu sözü dememiş midir? : "Endülüs Kütüphanesi'nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk."

Belki ne Endülüs Kütüphanesi'ne ne de Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ne sahip olabiliriz evet, ama distopya olarak gördüğümüz süreçleri birilerinin ütopyası olarak görmesini engellememiz bizim hayat gayemiz olmalıdır. Ağaçların rant uğruna kesilmesi kitap yakmakla eşdeğer değil midir? Onların ütopyası ağaç kestikleri alana hafriyat kamyonlarını yollamaksa bizim de ütopyamız en büyük hafriyat kamyonumuz olan ruhumuzu ve beynimizi aktif olarak kullanmaktır. Çünkü Fahrenheit 451'in başrolü Montag gibi her ne olursa olsun fikirlere kurşun işlemez. Sisteme ve medyanın Requiem for a Dream misali çekiciliğine her ne kadar savaş açarsak distopya-ütopya dengesinde de o kadar mantıklılaşır, o kadar ütopikleşiriz.

Annelerimiz yemeklerin pişme derecesini biliyor olabilir fakat biz de artık kitapların yanma derecesini biliyoruz. Bir gün 110'u aradığınızda evde sarılacağınız ilk şeyin kitaplığınız olması dileklerimle.

Çünkü kitapların ne varlığı ne de yokluğu bize yetiyor.
247 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ikinci incelemem olacak. Fahrenheit 451 ile sınırları zorlayacağız. Etkinlik Linki: ---->>> #28996895

Dün gece inceleme yazarken Denise Kirby'nin aynı adlı romanından uyarlanmış olan “The Bookshop” filmini keşfettim. İnceleme yazmayı bıraktım ve hemen filmi açtım. İlk dakikasından itibaren film beni içine çekti ve kendimi orada hissettim, aynı zamanda yaşadım diyebilirim. Her kitap severin, kitap kurdunun ne bileyim adını ne koyarsak koyalım, kitap sevgisi yüksek olan herkesin bu filmi hemen izlemesini istedim ve istiyorum. Kendisi İngiliz yapımı bir festival filmi. Bu filmi isterseniz şu an sinemada, bir şekilde telefonunuz da, tabletiniz de, bilgisayarınız da artık nerede izleyecekseniz hemen izleyin. 451’in incelemesini yapmadan önce, böyle bir filmle karşılaşıyorum ve filmin içinde 451 Kitabı geçiyor. Filmi izledikten sonra bir kitapçıya gidip kitaplara dokunmak ya da filmin içinde geçen kitaplardan birini sipariş vermek isteyebilirsiniz. Film kasvetli İngiltere havasına sahip, yağışlı, küçük ve bağnaz bir kasaba da geçiyor. Kitapların insanlar üzerinde ki etkisine, insanların nasıl iyi ile kötü arasında gidip geldiklerine ve en güzeli de kitap sevmeyene bile kitap sevdirmenin güzelliğine şahit olacaksınız. Yağmurlu ve kapalı bir havada geçen film haliyle bolca hüzün dolu. Neyse ki akşam yağmur yağıyordu da tam bir ambiyans sağladım. Ve filmin sonu da 451’e uygun bitiyor dersem yeridir. Biraz ağır ilerleyen bir film olmasına karşın siz akışına kapılın ve sadece izleyin. Pişman olmayacaksınız.

Uzun bir giriş paragrafının ardından incelememize geçelim artık. Hazırsanız ortamı biraz ısıtalım, yakalım buraları… Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i ile kitapların ve fikirlerin yanışını hissedelim.
"Siyahi insanlar Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyor. Yak gitsin. Beyaz insanlar Tom Amca’nın Kulübesi’nden hazzetmiyor, Yak gitsin. Biri tütün ve akciğer kanseri üstüne kitap mı yazmış? Sigara üreticileri ağlıyor mu? Kitabı yak gitsin." Sy.80

Heinrich Heine “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” demişti. Pek tabi ki haklıydı. Çok uzağa gitmeyelim ve 1933-1945 arasına bir göz atalım yeter. Hitler Almanya’sı, sanata, müziğe, bilime, edebiyata ateş püskürüyordu. Pek tabii kendi kriterleri dahilinde. Tek Adam, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Dil, Tek Bayrak, Tek Düşünce sıralamaları ile devam eden bu silsile boyunca, kendi görüşleri dışında kalan her şeyin yok olmasına razıydı. Tam da bu dönemde yakılan sanat eserlerinin, kitapların haddi hesabı yoktur. Heine’nin sözünü hatırlayalım, “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” evet, tam olarak o kitapları yakanlar, gözlerini dahi kırpmadan toplu halde insanları yakmış, bacalardan yükselen küller, Almanya’ya, toplama kamplarına ve her yere yağmıştı. 1 saat önce yanınız da olan eşiniz, 1 saat sonra kül olarak üzerinize yağıyordu. Ray Bradbury’nin 451’i ise bu dönemleri anımsatsa da asıl el attığı konu Sovyet Rusya ve kapalı kutu bu ülkenin sınırlarında uygulanan sansürdü. Şimdi kitap içeriğine biraz girelim ve bu kitabın neden bu kadar çok okunduğunu ve adının neden çok duyulduğunu anlayalım.

Kitap Hakkında Kısa Bilgi:
Biraz distopik, biraz bilimkurgu, biraz edebiyat, kısacası birçok tat barındıran bu kitap bize gerçekleri sunuyor. Sesinizi çıkarmadığınız sürece cayır cayır yanmaya mahkum olacaksınız. Kitaplar sadece sizi tutuşturan bir kağıt parçası olacak. Kitabımızın hikayesi ise şu şekilde; Ray Bradbury bir gün yolda yürürken, Polis tarafından durduruluyor ve ne yaptığı soruluyor, nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun tarzı soruya ilk önce sol, sonra sağ, sonra sol, sonra sağ ayağımı atıyor ve yürüyorum şeklinde bir cevap veriyor. Bunun akabinde polis memuru bunlar kesin bir şey yapacak diye alıp merkeze götürüyor. Bu hususun ardından, masumluğu kanıtlanınca salınıyor ve eve geliyor. Bir şey yapması gerektiğini düşünüyor bu komik durum hakkında. Bir şey yazmalı ama nasıl? Kütüphane geliyor aklına. Kütüphaneye gidiyor, saati belirli bir ücret karşılığı olan daktilo’nun başına otuyor ve ilk hikayesini yazmaya başlıyor. Dönem itibari ile ilk önce kısa halde, sonra tam metin halinde, daha sonra ise geliştirilmiş edisyonlarla ortalığı sallıyor.

Yaptığım incelemeler de kitabı ve karakterleri anlatmak yerine bana ne kattıysa, bana ne hissettirdiyse onları yazarım. Yanlarına gerçek hayattan örnekler ekler, güncel ve geçmiş yaşanmışlıklardan bir harman yaparak size sunarım. Şu an yaptığım şey de tam olarak bu olacak. Kitabın ana teması şu; olayların geçtiği yıllarda BİZ kitabında olduğu gibi, Tek Devlet hüküm sürüyor. Bu devlet insanlara SANAL mutluluk veriyor ve insanların herhangi bir şeyi düşünmesini engelliyor, çünkü onların yerine devlet düşünüyor, karar veriyor ve uyguluyor. İnsanlar Mutlu bir hayat sürüyor ama düşünmüyor, sadece yapıyor. Bu ülkemiz Amerika. Kitaplar, yıllar yıllar önce yasaklanmış, yok edilmiş ve yakılmış. Devletin kuralları gereği, kitap bulundurmak, okumak ve basmak yasak. Eğer bu kurallara bağlı kalmazsanız, bir ihbar ile evinizden alınır ve tutuklanırsınız. Evinizde ki kitaplar alınmak yerine, itfaiye ekibi tarafından yakılır ve eviniz kül haline gelir, siz de geri kalan hayatınızı yaşamak üzere hapse gidersiniz. İnsanın olduğu yerde tek tiplik hiçbir zaman olmaz. Biz kitabında olduğu gibi, insanın ruhu ve bir şeylere karşı gelme isteği her zaman uyanır.

Karakterlerin hepsini anlatmayacağım ama önemli olan iki karakterin adını verip hemen örneklemelerle incelemeye devam edeceğim. Her şey İtfaiyeci Guy Montag’in 17 yaşında ki Clarisse ile tanışması sonrası başlar. Bu ufak kız, totaliter ve baskıcı rejime düşünceleri ile karşı görüş bildirirken, Montag’in de içinde olan ama baskı altında kalmış yanını ortaya çıkarır. Clarisse’nin, Montag ile olan diyalogları içinizi ısıtacak ve farklı düşüncelere dalmanızı sağlayacaktır. Akıl dolu bir kız olan Clarisse'in karşısında ise rutin hayatında sadece kitapları yakan, kafası karışık bir itfaiye çalışanı Guy Montag. Hikaye bu ikili diyaloglarla sizi hemen içine alacaktır.

Kitabı bir kenara bırakırsak, ben neler hissettim ve sizlere neler aktaracağım ona bakalım. Hayal etmenizi istiyorum, okuduğumuz her kitap yasak, toplatılmış, yakılmış. Şiir yok, roman yok, bilimkurgu yok, yemek tarifi kitabı bile yok. İnsanlar düşünemesin, farklı fikir belirtmesin diye hepsi yok edilmiş. Kitaplar zehirli olarak atfedilmiş, insanların beynini yıkadığı ve hiçbir yararı olmadığı telkin edinmiş. Karışıklık çıkarıcı olarak lanetlenmiş. Düşünsenize tüm klasiklerin hepsi yok edilmiş ve yasaklı. Dostoyevski yok, Tolstoy yok, Shakespeare yok. Kutsal kitaplar yok(!) Bunların akabinde evlerde otomatik yayın faaliyete geçmiş, yolda, her yerde tek bir radyo frekansından tek yayın aktif hale getirilmiş. Kulağa bir cihaz ve uyutulmaya hazır bir insan topluluğu... Yazdıklarımı okuduğunuz da bile boğulmuş olmalısınız. Buna katlanmak çok zor olurdu değil mi? Fazlasıyla zor olurdu. Kitaplar dün yazıldılar, bugünü anlayıp daha az hata yapmamız için. Geçmişi not ettiler, yaşananları bilmemiz için. Kitaplar yazıldı, keyifli anlar ve saatler için, hüzün için, bilgi için, hayal gücü için. İnsanların hafızasından, zihinlerinden bunları silerseniz ve sadece Tek Devlet’in kontrolünü getirirseniz, bedenen insan olur, geri kalan kısım da ise sadece nefes alıp veren, canlı ama ruhsuz bir insan oluruz.

"Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Yak onu. Silahın mermisini al. Adamın zihnine zorla gir. Okumuş adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir?" Sy.79

İnsanların bu gibi durumlarda her zaman tek bir şeye ihtiyacı olur o da Cesaret. İnsanlar korktukları için cesaret edemezler. Ama, "...kaybedecek bir şeyin olmayınca, istediğin riske girebiliyorsun." der Guy Montag. Hikayemiz tam burada karşı atağa geçiyor ve kurgunun seyri burada değişiyor. Ateş bir şeyleri çağırıyor ama neyi çağırdığını kitabı okuduğunuz da anlayacaksınız. Hüzün dolacağınız anlar yaşayacaksınız.

Yavaş yavaş son düşüncelerimi de ekleyip, incelemeyi sonlandırayım. Kitabı okurken aklıma Tanrı’nın Kitabı (The Book of Eli) filmi geldi. Bu filmi bilenler şu an da akıllarına getirmişlerdir. Bilmeyenler ise bu distopik eseri kesinlikle izlesin diyorum. İnceleme de iki film önerdim, ikisi de kitaplarla ilgili. Kitabın önemi hayatımızda her zaman olacaktır. Dijital olarak günümüze nakledilmeye çalışılsa da, sayfaların yerini ekranlar alacak dense de başarılı olamadı, olamayacakta. Bazı şeyler filmler de olur ya, bu konu da sadece filmlerde olacak. Teknoloji her zaman geçmişe dönmek ister, asla tamamen ileri gidemez. Bugün en uç nokta teknoloji aletlerimiz olsa da, Pikap ve Plaklar Amerika’da en çok satanlarda, ülkemiz de de bu durum farklı değil. 10 yıl önce yüzüne bakmayacağımız pikaplar fahiş fiyatlarla satılıyor, plaklar ise en az 70-80 TL’den satılıyor. Kasetçalar’lar tekrardan hayatımıza girmeye hazırlanıyor. Dediğim gibi teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, geçmişe bir şekilde döner. Kitaplar biz vazgeçmediğimiz sürece, raflara kalkmayacak, yok edilmeyecek. O koku, o dokunuş, o his her zaman ayrı bir yere sahip olacaktır.

Önerdiğim iki filmi de izlemeyi unutmayın.
Bir incelemenin daha sonuna gelirken, sıkmadan kendini okutan ve bir şeyler vermiş olan bir inceleme olmuş olmasını diliyorum.

Kitabı şiddetle öneriyor, sonra okurum kelimesini hemen geri almanızı, hızlıca satın alıp okumanızı öneriyorum. Etkinliğimize uğramayı da unutmayın. ---->>> #28996895

Herkese iyi okumalar.

"Gözlerini mucizelerle doldur, hayatı on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa." Sy.185
247 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Mükemmel bir gündü. Babam aşırı mutluydu. Ben de -her zamanki gibi- bu mutluluğu fırsat bilip ''Baba, internetten almam gereken bir- iki kitap var'' dedim. O da '' Tamam oğlum, al '' dedi. Tabi ki bir-iki ile bırakmadım, aç bir okur olarak önüme ne geldiyse sepete dizdim ( babama da haber verdim tabikide ama ben bunu niye şimdi buraya yazma gereği duydum ki ? ) Tam işi bitiriyordum... Gözüme bir şey çarptı: Fahrenheit 451.

Ömründe sadece Fahrenheit'ı okuyan arkadaşım, okumam için durmadan ısrar ediyordu. Bende aklıma geldiği gibi ekledim sepete.

2 gün sonra kargo geldi ve o gün bugündür kendisine sıranın gelmesini bekliyordu. Ta ki Murat Ç'nin düzenlemiş olduğu Bilim-Kurgu(#28996895) etkinliği gelip çatana kadar...

Fahrenheit 451, Kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. Şuanki yaşadığımız zaman diliminde bu kelime size gereksiz gibi gelebilir ; ancak, ya itfaiyecilerin evimizi basıp sizinle beraber kitaplarınızı ateşe verdiği bir zamanda yaşıyor olsaydık, o zaman için de bu geçerli olur muydu ?

***************************************************************
Konuyu merak eden arkadaşlar için çok kısa, spoilersız bir şekilde kitabı anlatayım :

Guy Montag psikopat itfaiyecilerden biridir. 10 yıldır düzenli olarak kitap yakıyor ve hayatı sorgulamadığı için de işinden memnundur. Bir gece yarısı mutlu kitapları yaktıktan sonra, Clarisse ile tanışır. Clarisse, Montag'ı düşünmeye sevk eder. Yavaş yavaş Montag'ın beynı basmaya başlar ( zahmet oldu).
Ve olanlar olur ...

***************************************************************

Açık açık konuşmak istiyorum. Evet, şu an da psikopat itfaiyecilerimiz yok ; ancak Fahrenheit'ın etkileri gözükmeye başladı. Kitap okumayan insanlardan bazıları okuyanlara '' Ula bundan ne anlıyon ? Psikopat gibi gözlerini dikiyon bi işe yaradığı da yok . Acıyom he valla sana bi şey olacakmış gibi okuyon şunları. Kaç lira verdin bi de buna ? 40 mı !!!!! La ben o kadar paraya 3 paket cigara alırım'' demeye başladı ( Tecrübeyle sabittir). İnsanlar her geçen gün kitaplardan kaçıp televizyona, telefona , internete, kurgusu uyduruk evlilik programlarınasörvayvıra dadanmaya başladı. Klasik eserlerin değeri her geçen gün azalıyor. Her okulda artık eskisi gibi kitap okuma zorunluluğu yok; ama telefona bir şey diyende yok... Ne diyebilirim ki ?

Ray Bradburry, televizyonların artık büyüdüğünü, renklileşmeye başladığını, kanal seçeneklerinin arttığını ve insanların kitaplardan kopup televizyon denen bu illete dadanmaya başladığını görünce ''Bu böyle devam ederse...'' diye düşünüyor ve en sonunda kolları sıvayıp bu romanı yazıyor. İyiki de yazıyor

''Kitap aşırı güzeli, elimden bırakamadım, karakterler harikaydı!'' gibi bir ifade kullanamam; ama bir insanın ömründe okuması zorunlu olan 20 eserden biri de Fahrenheit'tır(bence). Niye ? Aşırı mı güzel ? Yoo, böyle dememin en büyük sebebi:

Kitapsız bir dünyada yaşam olmadığını anlaman için.

Kitapsız toplum IQ'su tavana vurduğu için.

Kitabın en yakın arkadaşın olabileceğini anlaman için.

Yarın bir gün kıymetli eserlerimizi yok etmeye çalışıcak bebelerle savaşman için.


Sonuç olarak: Anlaşabildiğiniz sürece kitap sizin en yakın arkadaşınızdır dostlar. İşin neresinden bakarsanız bakın, bir yerde bir ilim öğreniliyorsa, onun kökeni bir kitaba dayanır. Kitaplarda tecrübeyle sabittir zaten. Bu yüzden kitapsız ve okursuz bir dünya düşünemiyorum. Siz eğer bu dünyanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız , Fahrenheit'ı bir okuyun derim.

Ama söylemeden edemeyeceğim:

DÜNYA HER GEÇEN GÜN DAHA MI FAHREİNHEİT'A DÖNÜŞÜYOR SANKİ ?
408 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
"Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar."
~Heinrich Heine, Almansor, 1821 #39266561

Damarlarımda hissettim, düşlerimde hayal ettim, gözlerimle gördüm, yüreğimle yaşadım, yürürken düşündüm, okurken doyamadım, bir yandan hızlıca sayfaları çevirmek, bir yandan sayfalar bitmesin istedim. Vücuda verilmiş özel bir karışım almışım gibi kendimden geçtim, sonsuz öykülerde kaybolmak, o dünyadan ayrılmak istemedim. Bir yazar, milyonlarca insanı bu ruh haline bir kitapla sokabilir, evet bunu yapabilir. Kitapların gücü o kadar fazla ki, işte bu yüzden korkuyorlar! İşte bu yüzden yok etmek istiyor, yasaklıyorlar!

Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury dünyasına adım attım. O kadar zevk aldım ki, o kitabı da bitirmek istememiştim. Ana kahramanız Guy Montag ile bağ kurdum, o bağ kopmasın istedim. 451 severler, bunu hep dilemiştir muhtemelen. Yakma Zevki ile 451’in daha öncesine gidiyoruz.

İncelemeyi tamamlamaya yakın, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi ‘ne başladım. Fernando Baez ‘in 18 sayfalık sunuş bölümü, buraya bir şeyler eklemem gerektiğini hatırlattı. İncelemem eksik gibiydi, tam olmasa bile daha iyi hale getirdiğimi düşünüyorum.

*

Sistemin eleştirisini doruklara taşıyan anlar vardır. Bu anları iyi anlamak ve kavramak gerekir.

1984 ‘ün üçüncü bölüm sonrasında ki Winston ve O’Brien,
Cesur Yeni Dünya ‘nın on altıncı bölümden itibaren Vahşi, Helmholtz ve Mustafa Mond,
Yakma Zevki ‘nin ise Montag ve Leahy ile olan yüzleşme diyaloglarını dikkatlice ve anlayarak okuyunuz, gerekirse birkaç kez okuyup, notlar alınız. Güçlü ile güçsüzün diyalogları ve aktarılan bilgiler o kadar önemli ki, nefesiniz tutulurcasına okursunuz. Vurucudur, hakikattir, gizlenmiş tüm sözcüklerin ortaya çıkması, akla karanın yüzleşmesidir. Bilgidir, birikimdir, PATLAMADIR! HAYKIRIŞTIR!

Her diyalog beyninize inmiş bir balyoz gibidir. Sizi kör eden her şeyin ilacı gibidir. Oradadır, çekip almak size kalmıştır. Bir kitap o kadar çok şeydir ki, neleri başarıp başaramayacağı, okuyucusunda gizlidir.


YAKMA ZEVKİ!

İnsanın Yıkıcılığı arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanın içinde yok etme içgüdüsü olduğunu savunmuş Sigmund Freud . İnsan eyleme geçmek için bir kıvılcım bekler, her zaman içinde var olanın dışarıya çıkmasını bekler. En masum görünümlü insan, ne yaptığına anlam veremediğimiz ve zihnimizin kabul etmek istemeyeceği suçlar işleyebilir. Bunun önceden kestirilmesi güçtür. İnsan bir şey yapmak isterse yapar, onu ne yasa ne de başka şey durdurabilir.

Kitapta on üç ana öykü bulunmakta. Sonda ki diğer üç öykü ise, kısa olduğu için diğerlerine nazaran biraz daha hafif. İncelemeyi biraz öykü öykü, birazda doğaçlama yolu ile yapacağım.

Öykülerin ana teması yakılan ve yasaklanan kitaplar, sansür edilen fikirler, yok edilen özgür düşünceler ve yaratılan otomat kafalı insanlar.
Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme hayalleri içinde, ruhsuz bir dünya yaratılması, ruhsuz dünyanın hiçbir şey hissetmemesi.

İnsanın doğası mümkün olabilecek her şeye gebedir. En önemlisi, insan dediğimiz varlık, mutluluktan mutsuzluk, mutsuzluktan da mutluluk çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Yeter ki kendi özgür hür iradesi ile yaşasın ve düşünsün. İnsan ilk önce kendisine hükmetmelidir. Kendi kontrolünü başkasına vermek gibi bir ahmaklığa düşmemelidir. Yönetilmesi normal olabilir fakat, kendisini yöneteni de denetlemekle görevlidir. Sustukça balyozu kafana yersin, sonra bir bakmışsın, öyle bir susmuşsun ki, son balyoz darbesi ile toprağa gömülmüş, boğulmuşsun. İpler hiçbir zaman bir başka varlığın eline ya da devlete veya sisteme bırakılamaz. Bilimkurgu, distopya ve ütopya eserler bunlar üzerine kuruludur çoğu zaman. Var olanın tam tersini ya da daha ilerisini gören, düşünüp; kurgulayan ve yazan insanlara ayrıca minnet duymalıyız.

Öykülerin adlarını büyük harfle yazıp birkaç tanesini az ve öz size aktarmaya çalışacağım. Çünkü bu kitabın adını arattığınızda öykülerin ne anlattığı hakkında bilgi edinemezsiniz. Ben biraz katkı sağlamak istedim.

*ÖLDÜKTEN SONRA DOĞMAK, yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü mezardan taşan bir yaşama konuk ediyor sizi. Mezardan kalktınız ve hayatınızı geçirmek istediğiniz, yarım kaldığını düşündüğünüz yere koşuyorsunuz, aşkınızın evine gidiyorsunuz. Sizi gördüğünde verdiği cevap ise "Biz artık düşmanız, Paul. Artık birbirimizi sevemeyiz. Ben canlıyım, sen ölü. (...) Doğal düşmanlarız biz." #38930571 burada ki düşmanlık, yaşamın ölüm karşısında ki zıtlığıdır.

*ATEŞ SÜTUNU, mezardan ölüm doğurmaya devam ediyor. William Lantry 2349 yılında ölüm uykusunda uyanıyor ve beyaz pudra şekeri kıvamındaki bedeni ile uyumsuzluğa adım atıyor. Bu yüzyıl ona çok yabancı. Kitaplar yok edilmiş, insanlar düşünemeyen tek tip halini almıştır. Kendisi gibi ölüler yok edilmiş, mezarların içinde ki ölüler yakılmıştır. Kendisi son kalandır. Yok edilmeden önce uyanmış ve ölümü bu dünyaya getirmeye yemin etmiştir. Bu öyküden başlayarak edebiyat ve kitaplar karşımıza çıkıyor ve bize müthiş bir şölen yaratıyor aslında. Kütüphaneye gider Lantry ve Edgar Allan Poe var mıdır diye sorar…

"Kim demiştiniz?”
“Edgar Allan Poe.”
"Dosyalarımızda bu isimde bir yazar yok.”
"Bir kez daha bakar mısınız lütfen?”
Bir kez daha baktı. “Ah, evet. Endeks kartına kırmızı bir işaret konmuş. 2265 yılındaki Büyük Yakma’dan önceki yazarlardan biri olsa gerek.”
(…) Bu arada, hiç Lovecraft var mı elinizde?”
“Seksle ilgili bir kitap mı?"
Lantry kahkahayı bastı. “Hayır, hayır. Adamın adı o!”
Kadın dosyaları karıştırdı. “O da yakılmış. Poe’yla birlikte.”

*PARLAK ANKA KUŞU, 2022 yılında geçiyor, Kütüphane ile başlıyor hikâye. Kitapları yakmak için Kütüphanenin kapısını çalıyor Barnes. İnsanlık için yakmak istiyor, onun görevi bu. Kitapların kime ne faydası vardır ki? Kitaplar yakılırken, insanlar toplanmıyor bile, karşı bile çıkmıyor, unutmuşlar onları. “Kitaplar gibi insanları da yakmayacağım ne malum?” diyor ve doğru bir soru soruyor. Kitap yakan, insanı da yakar. Ki yakmadı mı zaten?

*MARS’IN ÇILGIN BÜYÜCÜLERİ, 2100 Yılı Mars’ta bir sorun var ve oradaki sorunu kökten halletmek için bir roket fırlatıyor, dünyada ki kitaplar yakılmış, yazarlar da yakılmış. Geriye sadece Mars kalmış, çünkü Mars’a kaçmışlar. Bu hikaye de Edgar Allan Poe , Bram Stoker , Mary Shelley , Henry James , Lewis Carroll , H. P. Lovecraft , H. G. Wells , Aldous Huxley , Stendhal , William Shakespeare ve niceleri eşlik ediyor. Okurken bu dünyadan ayrılmak istemeyeceksiniz.
"Çok acımasız bir adamsın, Poe."
"Korkmuş ve öfkeli bir adamım. Ben bir tanrıyım, Hawthorne, tıpkı senin gibi, hepimiz gibi tanrıyım." #38983584

*ÇILGINLIK KARNAVALI, Ray Bradbury Stendhal ‘ın önderliğinde bizi alıp götürüyor. Kendimizi Stendhal’ın kollarına bırakıp, gözümüzü kapatıyor ve karnavalın tadını çıkıyoruz! Edebiyatın en ürkünç karnavallarından bir tanesi ile karanlığın hüküm sürdüğü kalede, kötü ile daha kötünün karşılaşmasına konuk oluyoruz.
"Cehalet, Bay Garrett, ölüm getirir." #36691790

Kısa kısa ve bilerek yarım bırakarak anlattım. Her detay size spoiler olarak dönebilir o yüzden okuma zevkinizi almak istemedim. İncelemelerimde spoiler’a yer vermiyorum.

*

Kitapta, Fahrenheit 451 ‘in çok iyi bildiğimiz İTFAİYECİ hikayesi de mevcut. Ben bu hikâyeyi ezbere yakın biliyorum. İtfaiyeci yazılmadan önce, GECEYARISINDAN EPEY SONRA ‘yı yazıyor Ray Bradbury’i. İkisinin birbirinden farkları var ama bütünlük olarak aynı hikayeler. Öykücülüğünün iyi olmasının sebebi defalarca defalarca yazması ve edebiyata hakim olmasıdır. Geceyarısından Epey Sonra’yı okuduğumda farkları hemen hissettim. Guy Montag ile yeniden buluşmak fazlasıyla keyiflendirdi beni.

Kitabın başlangıç konuları, birbirinden farklı. Hatta HBO’nun yeniden çevirdiği ve hiç sevmediğim 451 filmine de bu giriş hayat vermiş. Filmi 20 dakika zor izledim o yüzden geri kalanını pek bilmiyorum. İlk hikâyeyi yani Geceyarısından Epey Sonra’yı baz almışlar. İki hikâyeyi de okuyup kendiniz bu farkları bulabilirsiniz. Ben size iki örnek vereceğim.

GECEYARISINDAN EPEY SONRA
Hepsi Bay Montag’a baktı.
“Dün gece yakaladığımız o yaşlı adama ne yapacaklar şimdi?” diye sordu Montag.
“En az otuz yıl tımarhaneye atacaklar.” Sy.186

İTFAİYECİ
Hepsi Bay Montag’a baktılar.
Bay Montag yutkundu. “Dün gece kitaplarla yakaladığımız o yaşlı adama ne olacak şimdi? diye sordu.
“Tımarhaneye atılacak.” sy.274

GECEYARISINDAN EPEY SONRA
“Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag ona bakarak.
“Düşünmek zorundayım. Düşünmek için o kadar çok vaktim var ki. Hiç televizyon izlemem ya da yarışlara veya lunaparklara ve onun gibi yerlere gitmem.” Sy.196

İTFAİYECİ
“Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag, huzursuz bir edayla.
“Çünkü düşünmek için vaktim var. Ben hiç televizyon izlemem ya da oyunlara, yarışlara veya lunaparklara gitmem.” Sy.284

Bu iki örnek birçok yerde önümüze çıkıyor. Sevgili Ray Bradbury tekrar tekrar okudukça daha iyisini yazabileceğini düşünmüş olsa gerek. Benim düşünceme göre de İtfaiyeci öyküsü daha derli toplu, daha usta işi olmuş. Kelimeler, diyaloglar daha iyi kotarılmış. Kitabın sonunda da farklılar var tabi ki. Okuyunca bütün farkları kendiniz analiz edersiniz. Unutmadan, 451 kitabında ki öykü İtfaiyecidir, gece yarısından epey sonra değil. Yakma Zevkinde ikisinin de olması çok isabetli bir karar. Zaten 451 öyküleri diye geçiyor.

Bu kısa incelememi toparlamam gerekiyor artık. Kısa oldu bence… : )

Öykülerini yazdığı yılları düşündüğümüzde bol bol “Gotik” edebiyattan alıntılar yapmış Ray Bradbury. Özellikle Poe’yu tanımayan okurlar, bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle Poe’nun kitaplarına hücum edecektir. O kadar güzel detaylandırmış ve konu etmiş ki öykülere doyamıyorsunuz. Neredeyse, İthaki’nin “Karanlık Kitaplar Serisi” Yakma Zevki içinde geçen yazarlarla dizayn edilmiş diyeceğim. Kim mi onlar?
Washington Irving , Stephen Graham Jones, Bram Stoker, Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft, Mary Shelley …

Listeye buradan ulaşabilirsiniz: https://forum.kayiprihtim.com/...kitaplik-serisi/2874

Kitapları yakanların “cahiller” olduğu düşüncesini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Tam tersi, akıllı ve donanımlı insanların kitapları yaktığını ve yok ettiğini düşünebiliriz. Bilgiden, düşüncelerden, kitlelerin bu fikirlerden etkilenmesinden korkuyorlar. Korudukları tahtlarından olmamak için, kitlesel kitap kıyımları gerçekleştiriyorlar. 1984’ün yazıldığı döneme bakın. Araştırma yaptığınızda Sovyet Düşmanı yazar olan çıkıyor karşımıza Orwell. Hedef tahtasıdır. Kendisi de kitapları da yasaklıdır. Zaten kitabının basılması da kolay olmamıştır.

Okunan kitap sayısı, çoğalmak yerine her yıl azalırsa, bu öngörüler rahatça gerçekleşecektir. İnsanların önem vermediği kitaplar yakıldığında, sabah işlerine gitmeye, yemeklerini yemeye devam edeceklerdir emin olabilirsiniz. Bir grup azınlık direnir ve onlarda susturulur zaten. Her kitap değerli midir sorusu başka bir konudur. Buna kesinlikle evet diyemeyiz. Safsataların dolu olduğu, sırf propaganda yapmak için ısmarlama şekilde yazılmış kitaplar değerli kitaplar değillerdir. Genellikle, tarihi; gerçeklerden saptırmak için uydurulmuş yazılardır. Dünyanın her yerinde bu kitaplara rastlamak mümkündür.

"On yıldır dünyanın beynini öldürüyor, üstüne gazyağı döküyorum. Tanrım, Millie, bir kitap bir beyin demek.
Biz tüm bu yıllar boyunca sadece o kadını ya da onun gibi bir sürü başka insanı öldürmedik.
DÜŞÜNCELERİ YAKTIM BEN, PERVASIZCA, CAYIR CAYIR" #39087426

Birisi korkutucu kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
Birisi sistemi eleştiren kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
Birisi geçmişin gerçeklerinden bahseden kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
Birisi 2+2=4’tür diyen kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
BURN IT MR. MONTAG, BURN IT!!!

Jorge Luis Borges şöyle der:
"İnsanın araçları içinde hiç şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. (...) kitap bambaşka bir şeydir: Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır." #39269501

*

Her Şeyi YAK GİTSİN - I --:>> #30692194

Bilimkurgu - Çizgiroman - Manga Etkinliğimiz: #28996895

Ray Bradbury Etkinliğimiz: #38068128

*

İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
Kitaplarla kalın!
Onlara birisi el uzatırsa, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz!
Montag ne yaptıysa, sizde onu yapın! 10/10
208 syf.
İsmi kağıdın yanma sıcaklığından geliyor. Bilimkurgu türünde yazılmış. Açıkçası insanları kitaplardan uzak tutma fikri hep geçerliliğini korumuş. Tarihte de biliyoruz ki birçok defa kütüpaneler yakılmış. Düşünün ne kadar meraklıyız insanları köleleştirmeye. Bunun için de yapılabilecek en güzel şey insanları okumaktan uzak tutmak.

Çünkü okumak çok tehlikelidir yöneticiler için. Çünkü okudukça insan, öğrenir. Öğrendikçe sorgular. Sorguladıkça anlar. Tam da insan yerine koyun yönetmeyi hedefleyen sözüm ona yönetici zürme için asla olmaması gereken bir şey. O yüzden tüm kitaplar yakılmalı.

Güzel bir kitaptı. Sayesinde içimi de dökmüş oldum. Benim gibi düşünenler çok beğenecektir sanırım. İyi okumalar.
154 syf.
·Beğendi
"Fahrenheit 451" sizi derin derin düşünmeye zorlayan bir bilimkurgu eseri...

Ray Bradburry, çok iyi bir eğitim hayatı olmamasına rağmen kitaplara olan tutkusu sayesinde kendi kendini geliştirmiş bir dahi ve iyi bir gözlemci.

Daha kitabın başında "Fahrenheit 451" in kağıdın yanmaya başlama sıcaklığı olduğunu öğreniyoruz.

İtfaiyecilerin işinin yangınları söndürmek olduğunu biliriz, bu kitap da ise onların görevi yangını başlatmak. Özellikle de insanların düşünmelerine, hayal kurmalarına ve hayatı sorgulamalarına olanak sağlayan kitapları yakmak. Böylelikle de insanları zararsız ve etkisiz koyun sürüleri haline dönüştürmek...

Eminim gözümüz gibi koruduğumuz kitapların yakılma fikri benim olduğu kadar sizin de hoşunuza gitmemiştir. Belki de iyi ki böyle bir şey bizim başımıza gelmedi diye de düşünebilirsiniz ama sizce bu düşünce ne kadar doğru?

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler bütün savaş karşıtı ve Yahudi asıllı kitapları yaktırmadı mı? Ya da daha eski tarihlere gidersek Zebur ya da İncil'in aslı çarpıtılarak insanlara yalan yanlış bilgiler empoze edilmedi mi? Bunların dışında bazı ülkeler de halen sansür yüzünden bazı kitaplar yasaklı değil mi?

Demek ki yazar bize hiç olmamış bir şeyden değil, bugüne kadar sürekli maruz kaldığımız fakat belki de farkında olmadığımız bir durumdan bahsetmiş. Her ne kadar kabul etmek istemesek de dünyayı kontrolü altına almak isteyen güçlerin esiriyiz. Yediğimiz yemekten tutun, seyrettiğimiz TV dizilerine reklamlara ve hatta bazı kitaplara kadar hepsi bizi onların istediği modele dönüştürmek için organize edilmiş. Kendi düşünemeyen, uyuşturulmuş üretemeyen insanlar...

Okumanın önemini vurgulayan bu kitap gerçekten de okunmaya değer...

Keyifli okumalar herkese...
208 syf.
·3 günde·9/10
"Fahrenheit 451:
Kitap kağıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir."
Dediğinde nasıl bir kitap okuduğunuzu anlıyorsunuz aslında.
"TV oturma odasına bir tohum ektikten sonra onun sizi kavrayan pençesinden kendisini kurtaran olmuş mu? Sizi istediği biçimde yetiştirir!" ifadelerini okuduğunuzda bir durup düsünüyorsunuz.
"gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın. Aman Tanrım, çoğunluğun müthiş zulmü." ifadelerini okuduğunuzda çoğunluk mu azınlık mı olduğunuzu sorguluyorsunuz.
"Hiç kimsenin ‘suçlu’ları dinlemeyeceği zamanda ben her şeyi çekinmeden yüksek sesle söyleyebilecek suçsuz insanlardan biriydim, fakat ben de sustum ve kendim de suçlu durumuna düştüm." ifadelerini okuduğunuzda susmanın büyük sıkıntılara nasıl sebep olabildiğini farkediyorsunuz.
"Hayır, hiçbir şey konuşmuyorlar. Çoğunlukla, arabaların, elbiselerin ve yüzme havuzlarının isimlerini sayıyorlar ve ne kadar harika olduklarını söylüyorlar. Hiç kimse diğerlerinden farklı bir şey söylemiyor." ifadelerini okuduğunuzda bunlar gerçek olabilir mi diyorsunuz.
"Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır" ifadesini okuduğunuzda yapılan küçücük bir hareketin neleri değiştirebildiğini anlıyorsunuz.
Fahrenheit 451:
Kitap kağıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir.
Her cağda yakılmış kütüphaneler kitaplar vardır. Okunması birilerince zararlı görülen kitaplar her çağda olagelmiştir. Fakat unutulan: kitaplar yakılsa da, yasaklansa da, okunmaz diye kenara atılsa da birilerinin mutlaka dikkatini çekecek ve okunacaktır.
247 syf.
ÜTOPYACI BİR DİSTOPYA ÇÜNKÜ EVET, YARINLAR ŞARKI SÖYLEYEBİLİR !!!

TEK KULLANIMLIK MENDİLLERİN ÇAĞINDAN SELAMLAR!

İyi niyetli spoilerlar içerir. Yine de kitabı okuduktan sonra gelmenizde fayda var.

1950'lerde yazılmasına rağmen, distopya türünün sütunlarından biri olan Fahrenheit 451, zamanımızla garip bir şekilde yankılanır.

Toplumun kitle eğlencesini, Ray Bradbury korkunç kehanetlerle vurgular. Bir hiper-tüketim toplumunun gücü için çağın fikirlerini ayakta tutmak adına kitap yakan bir itfaiyecinin köşe başında değişen hikayesini anlatmaktadır bu kitap.

Montag itfaiyecilik yapıyordu. Ancak amacı yangın söndürmek değil yangın çıkarmaktı. Ve ne yazık ki bunu kitaplar üstüne uyguluyorlardı. Kitapların yakıldığı bilgisiz tekdüze bir dünya. Ah tam anlamıyla hiçliği temsil ediyor.

Kitap yakmanın başka bir yolu da, karanlığı netleştirerek ve kompleksi basitleştirerek bunları çevirmektir. Toplumun her kısmında meşhur masallar söylenir. Toplum odaklı cepçiler, ideolojik yaratıklar.

Fahrenheit 451, her şeyden önce, kültür, sanat, felsefenin insanlığa getirdiği önem üzerine bir düşünceyi destekleyen şiirsel bir yazıdır; sansürün tehlikelerini anlatır. İyi niyetle yapılsa bile (otosansür dahil olmak üzere) sansür tehlikelidir. Rad Bradbury, bulutlu bir gökyüzüne düşen yıpranmış bir peruğu görünen bir sonuçla yeryüzüne indirmiyor.

Ayrıca şahsi görüşüm romanın asıl karakteri her ne kadar Guy Montag olarak görünse de Clarisse Mc Cellan'dır. Eğer köşe başında Montag'ı görüp amcasından öğrendiği bilgileri Montag'a aktarmasaydı romanın muhtevası anlamsız kalırdı.

Etraflıca bakılacak olursa, medyanın, emperyalizmin, kamusallığın (!) oyunların, dizilerin, televizyonda yayınlanan “bilgi”nin gerçekleştirdiği büyük tahakküm meselesi de vardır. Bradbury'nin dediği gibi, "bir kitabı yakmanın birden fazla yolu vardır," bunlardan biri, belki de en şiddetli olanı, insanların atrofi (involüsyon) tarafından okuyamamasıdır. Edebi bir şeye, zihinsel tembellikle ya da basit yanlış bilgilendirmeye olan ilgisi de cabası!

O zamana kadar bir kitabı yakmak mum yakmaktan daha zor olmamıştı. Yine kitap yakmak üzere yola çıkan polisler ve itfaiyeciler önce geldi, kurbanı bantla ağlattı ve onun ışıltılı uğurböceklerine (ingilizce metinde ladybugs diye geçiyor) bağlı olmasını sağladı, böylece oraya geldiğinde boş bir ev vardı. Kimseye zarar verilmedi, sadece bir şeyleri incittiler. Bir şey hissetmediler, Her şey bilinçli idi. Eziyet geldi sonra, çığlık ve şikayet. Sadece kitaplarıyla yanan kadın dışında. Çığlık atmıyor, homurdanmıyor veya uzamıyor. Pyromaniac (Yakma hastalığı olan kişi)'lar sadece temizlik yapıyordu. Korunması gereken olgu adına!

Ölümün iyi tarafıdır; Kaybedecek bir şeyiniz olmadığı zaman, herhangi bir risk almaya hazırsınız.

Sonsuza dek acıları sessizce büyüyenler, ne kadar sürdürecek ay parlaklığını, yıkılmaz sanılan dev şatolar, hükümetler, egolar, sönen hayatların içindeki gölgeler, kimseler anladı mı? Anlamadı!

https://www.youtube.com/watch?v=LNUqzOlV0zw

Muhteşem filminin fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=mNKwe9k55fs

#28996895 nolu etkinlik ve sevgili Murat Ç' nin etkinliğiyle beraber öne aldığım bu kitabı iyi ki de okudum. Distopia ve bilim kurgu okumaya tam gaz devam!

Yazarın biyografisi

Adı:
Ray Bradbury
Tam adı:
Ray Douglas Bradbury
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Waukegan, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri, 22 Ağustos 1920
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri, 5 Haziran 2012
Ray Douglas Bradbury, 1920'de Waukegan, Illinois'de doğdu. 1934'te ailesiyle Los Angeles'a taşındı. 1947'de Marguerite McClure'la evlendi. Şimdi yetişkin olan dört kızları var ve halen Los Angeles'ta yaşıyorlar. Bugün Dünya'nın en büyük bilimkurgu ve fantezi yazarlarından biri olan Ray Bradbury, yirmi yaşındayken Weird Tales'de yayımlanan ilk öyküsünden bu yana, 500'e yakın öykü, roman, oyun ve şiir kaleme aldı. John Huston'un 1956 yapımı Moby Dick'inin televizyon senaryosunu yazdı. Sonraları, Alfred Hitchcock Şov ve Rod Sterling'in Alacakaranlık Kuşağı için senaryolar yazdı. Apollo astronot grubundan biri Ay'a indiğinde, Bradbury'nin romanı Dandelion Wine onuruna, bir kratere Dandelion Crater adını verdiler. Bradbury'den, Tokyo yakınlarında bir 21. yüzyıl kentinin tasarımı konusunda yardımcı olması istendi. Fahrenheit 451 operası 1988 sonbaharında sergilendi. Film versiyonu da, 1966 yılında François Truffaut tarafından yönetilmişti. Yapıtları Fahrenheit 451 Mars Yıllıkları Uğursuz Bir Şey

Yazar istatistikleri

  • 401 okur beğendi.
  • 7.588 okur okudu.
  • 492 okur okuyor.
  • 6.246 okur okuyacak.
  • 155 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları