Refik Halid Karay

Refik Halid Karay

7.5/10
418 Kişi
·
1.537
Okunma
·
153
Beğeni
·
7.655
Gösterim
Adı:
Refik Halid Karay
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 15 Mart 1888
Ölüm:
İstanbul, 18 Temmuz 1965
Refik Halit Karay (15 Mart 1888, İstanbul – 18 Temmuz 1965, İstanbul), Türk yazar.

Hayatı
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi 'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.

Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur.İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçe'yi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
" İnsanlar yalnız kendi saadetlerini iyice duymak için yalnız başkalarının felaketlerini arar. "
Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?
-Istanbul'dan geldim.
-Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
" Yaşamaktan, daima ihtiyaçlar içinde çırpınmaktan her zaman mağlubiyete mahkum bulunmaktan bir intikam hissi duymuyor muydu? "
Sana laf yetiştirilmez.
Dünyayı bu kadar kara, kötü gördükten sonra yaşamakta dayatışına mana veremiyorum.
Refik Halid Karay
Sayfa 33 - inkilap yayınevi
Yaşlılık!
Gençliği ve yeniliği çekemediğimiz, yeniliklerin zevkine varamadığımız, kadın için artık enteresan olamadığımız ve fedakarlığı göze alamadığımız zaman başlar.
Refik Halid Karay
Sayfa 17 - inkilap yayınevi
Erkek gururunu okşadığı için kendisini kıskanan kadından hoşlanır, ancak bunun bir ruh hastalığı mahiyetini almasından endişe duyar.
Ah! diyordu, neden daha önce tanışmadık!
Tanışmamız son geceye mi kalmalıydı?
Refik Halid Karay
Sayfa 27 - inkilap yayınevi
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.
Refik Halid Karayı ikinci kez okuyorum. Nedense ismi Halid Refik Karay olarak aklımda kalmış.

Sürgün romanını yeni yılın ilk kitabı olarak seçtiğim için mutluyum. Bu kitap hak ettiği yere gelememiş bir kitap. Halbuki instagramlarda kahve yanı olarak fotoğrafı paylaşılmamış bir kitap olmayı hiç ama hiç haketmiyor.

Kürk Mantolu Madonna kadar güzel onun kadar etkili ve duygu dolu. Hilmi efendide tıpkı Raif efendi gibi hüzünlü duygu yüklü bir adam belki daha da fazla. Ama işte popüler kültür böyle bir şey. Sanırım ne demek istediğimi anladınız.
Memleket Hikâyeleri'ni ilk kez, seneler önce Rize Fındıklı'da, deniz kenarındaki binamızda, küçük dairemizde, sıcak, güneşli, pırıl pırıl bir günde okumuştum. Hemen ardından Gurbet Hikâyeleri'ni okuyarak Refik Halid Karay'ın böylesi güzel üslûbunun raslantı ve tek kitapla sınırlı olmadığını da görme şansım olmuştu.

Memleket Hikâyeleri gerçek, hakiki bir başyapıt kesinlikle. Sadece bu topraklardaki edebiyat için değil, bütün dünya edebiyatı için büyük bir güzellik. Üzerine kara kara bulutların çöktüğü güzel topraklarda yaşayanların yaralanmış, acıtan, çürümüş, kendini zevk ve sefaya kaptırmış ya da mazlumluk ve mahsunlukla paralanmış hayatlarından öyle hikâyeler sunuyor ki bize yazarımız, tek tek her bir hikâyesinde bize anlattığı karakterler gerçekten de sayfalara sığmıyor, yapraklardan taşarak yanıbaşımızda canlanıveriyor sanıyoruz. "Şeftali Bahçeleri" hikâyesindeki rengârenk bahçelerin verdiği huzur ve rahatın tamamının yanıltıcı olduğunu okumaya devam ettikçe anlıyoruz. Anadolu'nun her yerinden bize anlatılan insanların her biri bir sonu haber verir gibi; bu bulutlar boşuna değil, bu karanlık boşuna değil, her yere uzanan bu kötü karanlık fırtına çok yakında herşey tepe taklak olacak diye sesleniyor sanki, bir uğursuz seslenişle, sanki gemileri okyanuslarda kayalıklara çağıran, batsınlar diye hülyalı bir sesle onlara seslenen sireneler gibiler, ama herşey daha kötü olacak, daha kötüye gidecek diyor yine de her hikâyede okuduklarımız: istismar ve sömürünün farklı çeşitleri, insana yapılan manevi veya maddi zulümler ya da rehavetin içine kendini bırakmış akarken hayat, birden ölümün kapıyı çalması gibi, ya da senelerce insanlara hizmet etmiş ve artık sadece boynuna bıçağı uzatacak olan kasabın peşinden giden o koca öküz gibi, herşey ve herkes bu yıkılıştan nasibini almayı bekliyor . Ancak Refik Halid Karay gerçekten bir kitabının arkasında ona ithafen yazıldığı gibi bir ressam yazar, bu insan tasvirlerindeki sadeliği ve bu kıvrak, cümbüşlü ve ağıtlı dili ancak ressam olmasıyla açıklayabiliriz zira. Cer Mollası hikâyesinde, ya da Yatık Emine'de, ve diğer bir çok bir hikâyede bize hikâye ettiği bu insanlar, yani toprağımız değil sadece, insanlar da olan memleketimiz, kendi ahlâki çıkmazları ve istismarlarıyla yıpranmış, bir büyük felaketin yanı başında ya da dibinde acıyla kıvranan, kıvranacak olan, bir asır öncesinin mazlum, masum ya da hain, hin insanları büyük bir hayat keşmekeşinin içerisinde yuvarlanarak, yazarın inanılmaz güzellikteki üslûbuyla bir daha ölmemecesine kağıtlara düşüyor ve bir daha kaybolmamak üzere zihinlerimize nakşolunuyorlar. Ve onlara bakarken, bütün bu karanlığın, bir hain sisin, her yanı, her bir mekânı, toprağı ve aklımızı, ruhumuzu lekeleyen bu korkutucu siyahlığın, bu devasa büyüklükteki fırtınanın yeniden yanı başımızda olduğunu bütün bu sarsıntılardan anlamıyor muyuz sanki? Refik Halid Karay bir asır öncesinin hikâyelerinde bize bugünden insanlar da anlatmıyor mu? Eserin böylesine başarılı olmasının sebebi bu mu yoksa? Eserin yüz sene öncesinde, hatta daha fazla zaman önce yazılıp şu an hâlâ etkisini sürdürmesinin sebebi, iyi edebiyat işte; edebiyat, yani has edebiyat, yani okurken izini, etkisini hissetmiyorsak bile, bizimle kalan; kitabın kapağını kapadığımızda üzerimizde, dilimizde, gözümüzde, zihnimizde rengi kalan, tadı kalan ve bir daha bizden gitmeyen, bize katılan ve bizi biz olduran şeylerin arasına katılarak şu dünyadan göçene dek bizimle yaşamaya devam eden o güzel söz, o güzel resim, yüz sene öncesinden dahi uzanıp bize verilen bir sır, güzel anlatılmış bir hikâye. O yüzden, hazır her yeri kar kaplamışken, hazır bembeyaza kesmişken her yer, elimizden geleni de yapabildiysek muhtaca, o zaman okumaya başlayabiliriz Memleket Hikâyeleri'ni; hiç birimiz geç kalmamalıyız bu cümbüşe, hiç birimiz bu edebiyat şaheserinden mahrum kalmamalıyız.

İyi okumalar...
Yine lise yillarindayken okumuş olmama rağmen hala tadını unutmadığım bir kitap. Üç cilt oldukça kalın bir kitap. Biraz da dili durgun olunca bin sayfayı okuması biraz zaman alıyor. Refik Halit Karay normalde akıcı bir anlatıma sahiptir. Yoğun tasvirler ve tüm dünyanın egzotizmini anlatmak kolay olmasa gerek.
Içerik bilgisi:
Kitabın konusu, anlatıcının Nilgün'e anlaticinin aski. Nilgün ise hem okuyucu hem de peşindeki aşkı için tam bir çözülmesi gereken bilmecedir. İstanbul'dan Mısıra doğru giden bir gemide başlayıp bütün Afrika, Hindistan, tropik adalar ve en son batı afrikada sona eriyor. Öyle böyle bir aşk hikayesi olarak görmeyin. Türk prensesi, Mapa melikesi ve akdeniz kıyılarında lüks bir şarkıcı ve gercek kimligi asla çözülemeyen bir kadın ile peşinde tüm dünyayı dolasan bir divane.
Dünyayı bu kitapla gezersiniz. Sarayları ve bahçeleri görmüş gibi öğrenirsiniz. Gittiğiniz tüm yerlerdeki halkın ve yöneticilerin yaşantısına şahit olursunuz. Dünya coğrafyası nakış nakış aklınıza işleniyor. Tasviri çok hikayesi az, yine de okumak için bir dürtü oluyor içinizde. Tasvir sevenlerin kesin okuması lazım.
Son olarak kitapta tanıdığınız tüm karakterler yerine oturmuş sanki içimizden birileri sanki. Fettan Nilgün binlerce kılıkla bizi de kendisine hayran bırakıyor. Okuyunuz, sabredebilirseniz çok faydasını görürsünüz.
Bazen deli olmak ister insan özgör gibi uçmak hafifletmek çünkü insanın aklı yerinde oldumu sorumluluk sahipi hep nereye gitse ne yapsa hep pesinde sorumluluk ister ama deli öyle değil deli istediği her şeyi yapar hiçkimseye cevep vermeden yada sorumluluk sahibi olmadan keşfe deli olsaydım
Kitaptaki her hikaye beni etkiledi. Açıkca Söylemek gerekirse hikayelerinin sonu hep kötü bitti. Hepsinin sonunda bir sarsıntı yaşadım diyebilirim. Hikayeleri okurken sanki o döneme gerçekten gidiyorsunuz. Çok Gerçekci yazılmış.
Her bir hikaye memleketin ne halde olduğunun açık bir göstergesi. Ve günümüzün daha da vahim olduğundan habersiz.
Hoşuma gitmeyen şey ise; haddinden fazla betimleme yapılmış. Bu gerçekten okuma zevkini negatif yönde etkiliyor.
Spoiler içerir!
Adından da anlaşılacağı üzere iki ayrı kitap tek kapak arasına toplanmış.

Gurbet hikayeleri ile başlamak isterim.
Sürgüne gittiği Ortadoğu'yu anlatmış yazar bize. Memleket özlemi ele alınan asıl konu. Toplamda on yedi hikayenin bulunduğu kitap -Sait Faik kadar olmasa da- başarılı. Yüzümde hüzünle karışık bir gülümseme ile okumuş olduğum hikayeler içeriyor.

Gelelim Yer Altında Dünya Var'a. Gurbet Hikayeleri'ne nispeten daha zevkle okudum.
Nebil ve Nihan'ın tekmeli-tokatlı(!) tanışma faslı ardından yakınlaşmaları... Ferhan arazisi üzerinde, Nebil'e halasından kalan arsa, define olduğunun anlaşılması... Nihan'ın ortadan kaybolmaları... Üstüne üstlük Nebil'e deli olduğunu söylemeleri derken merakla okuduğum bir kitap oldu. Sürekli değişen olay örgüsüne uyum sağlamak zor! Sonu nasıl bitecek diye beklerken tüm bunların kurgu olduğunu öğrenmek hayli hayal sukutuna uğrattı.
Bolca esrarlı... Biraz maceralı...

Herkese tavsiye ederim:)
Hikayeler çok uzatılmadan kısa kısa anlatılmış böylelikle insanı sıkmadan kendini okutturuyor. Bazı hikayeleri keşke daha uzun tutsaydı diye üzülmedim değil. Samimi bir dille anlatılan hikayeler kimi zaman okuyucuyu etkisine alıp üzerken kimi zaman da bir ufak tebessüm bırakıyor veyahut hadi canım dedirtiyor. :) Çok bir şey yazmama gerek yok sanırım. Kısacası tek seferde bitirilebilecek güzel bir eser..
Çok az kitaba 10/10 veriyorum. Bu kitaba müthiş bir kitap olduğu için değil sadece gerçekten iyi bir kitap olduğu için. 7 den 70 e herkesin okuyup anlayabileceği, içerisindeki mesajları ve barındırdığı kültürü aktarabildiği için verdim. Okumadıysanız geç değil. Ama mutlaka okuyun
Memleket Hikâyeleri veya Gurbet Hikâyeleri gibi başyapıtları, okumadığım Nilgün adlı oldukça hacimli eserini de düşünürsek, Refik Halit Karay'ın bizim için ne kadar kıymetli bir yazar olduğunu kabul ederiz herhalde hepimiz, hatta hangi kitabın arka kapağında yazıyordu, hatırlamıyorum; ama Karay için ressam yazar gibi bir ifade kullanılıyordu, Memleket Hikâyeleri'ndeki rengârenk öyküler -meselâ 'Şeftali Bahçeleri'- düşünülerek söylenmiş de olabilir... ancak Bugünün Saraylısı saman tadını bir türlü aşamayan bir kitap oldu ve yüzüncü sayfalarda artık pes ettim. Cumhuriyet kurulduktan sonra insanların değerlerini kaybetmesi, Batı hayranlığı, paraya olan düşkünlük, güce tapınma, yüzeysel değerlerin yüceltilmesi gibi orta sınıfa ait bütün eleştiri konularını yazar bütün karakterlerini tek tipli, derinliksiz vererek ortaya koyuyor, öyle ki kitapta, en azından okuduğum sayfalara dek herkesin karakteri birbiriyle aynı. Herkes aynı olamaz mı? Olabilir ama keşke bu kadar insanı kullanmak yerine tek bir kişi üzerinden anlatsaydı hikâyeyi; çünkü insanların eleştirilecek tek bir yönüne odaklanıp sadece onu anlatınca geri kalan yönleri yok sayılmış oluyor ve o zaman gerçekçiliği zedelenmiş oluyor. Eğer yazar gerçekçi bir üslûp yerine daha farklı tarzda öyküsünü anlatsaydı bu karikatür tipler dikkat çekebilirdi, meselâ bir hikâyede daha dikkat çekici olabilirdi, ama bir romanda bu kadar kasıtlı bir karikatürleştirme rahatsız edici oluyor...belki romanın ikinci yarısında bir derinlik kazanarak bu yönlerini törpülüyordur, ama bende de okuma isteği kalmadı. Herkesin paraya düşkün, zenginlik peşinde koşan, birbirini kullanan karakterler değil de tiplere dönüştüğü, bu hissi veren bir roman Bugünün Saraylısı. 80'li yıllardaki dizisi çok güzeldi, diye hatırlıyorum...

Yazarın biyografisi

Adı:
Refik Halid Karay
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 15 Mart 1888
Ölüm:
İstanbul, 18 Temmuz 1965
Refik Halit Karay (15 Mart 1888, İstanbul – 18 Temmuz 1965, İstanbul), Türk yazar.

Hayatı
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi 'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.

Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur.İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçe'yi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.

Yazar istatistikleri

  • 153 okur beğendi.
  • 1.537 okur okudu.
  • 46 okur okuyor.
  • 864 okur okuyacak.
  • 26 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları