Refik Halid Karay

Refik Halid Karay

Yazar
7.6/10
1.159 Kişi
·
4.832
Okunma
·
315
Beğeni
·
14325
Gösterim
Adı:
Refik Halid Karay
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 15 Mart 1888
Ölüm:
İstanbul, 18 Temmuz 1965
Refik Halit Karay (15 Mart 1888, İstanbul – 18 Temmuz 1965, İstanbul), Türk yazar.

Hayatı
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi 'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.

Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur.İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçe'yi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Rüyaların renklisi nadirdir. Hatta keyif verici zehirler de, mesela esrar, morfin, eroin insanı renksiz bir aleme götürür; mavilikten mahrum göklerde uçar, gri sularda yürür, beje çalan bahçelerde gezer, kurşuni çiçekler toplarsınız. Ben şimdi ne tamamıyla renkli, ne de renksiz, fotoğrafçıların "sepia" dedikleri açık kahverenginde bir boşluktayım.
Sakın aldanma, inanma, kanma;
on senedir aldığın derslerden hâlâ uslanmadınsa adam olacağın yoktur, yazıktır sana...
Ne yeni fırkalara inan, ne tatlı ümitlere kapıl, ne Ali'den fayda bekle, ne Veli'den iyilik um...
230 syf.
·Puan vermedi
Refik Halid Karayı ikinci kez okuyorum. Nedense ismi Halid Refik Karay olarak aklımda kalmış.

Sürgün romanını yeni yılın ilk kitabı olarak seçtiğim için mutluyum. Bu kitap hak ettiği yere gelememiş bir kitap. Halbuki instagramlarda kahve yanı olarak fotoğrafı paylaşılmamış bir kitap olmayı hiç ama hiç haketmiyor.

Kürk Mantolu Madonna kadar güzel onun kadar etkili ve duygu dolu. Hilmi efendide tıpkı Raif efendi gibi hüzünlü duygu yüklü bir adam belki daha da fazla. Ama işte popüler kültür böyle bir şey. Sanırım ne demek istediğimi anladınız.
183 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Memleket Hikâyeleri'ni ilk kez, seneler önce Rize Fındıklı'da, deniz kenarındaki binamızda, küçük dairemizde, sıcak, güneşli, pırıl pırıl bir günde okumuştum. Hemen ardından Gurbet Hikâyeleri'ni okuyarak Refik Halid Karay'ın böylesi güzel üslûbunun raslantı ve tek kitapla sınırlı olmadığını da görme şansım olmuştu.

Memleket Hikâyeleri gerçek, hakiki bir başyapıt kesinlikle. Sadece bu topraklardaki edebiyat için değil, bütün dünya edebiyatı için büyük bir güzellik. Üzerine kara kara bulutların çöktüğü güzel topraklarda yaşayanların yaralanmış, acıtan, çürümüş, kendini zevk ve sefaya kaptırmış ya da mazlumluk ve mahsunlukla paralanmış hayatlarından öyle hikâyeler sunuyor ki bize yazarımız, tek tek her bir hikâyesinde bize anlattığı karakterler gerçekten de sayfalara sığmıyor, yapraklardan taşarak yanıbaşımızda canlanıveriyor sanıyoruz. "Şeftali Bahçeleri" hikâyesindeki rengârenk bahçelerin verdiği huzur ve rahatın tamamının yanıltıcı olduğunu okumaya devam ettikçe anlıyoruz. Anadolu'nun her yerinden bize anlatılan insanların her biri bir sonu haber verir gibi; bu bulutlar boşuna değil, bu karanlık boşuna değil, her yere uzanan bu kötü karanlık fırtına çok yakında herşey tepe taklak olacak diye sesleniyor sanki, bir uğursuz seslenişle, sanki gemileri okyanuslarda kayalıklara çağıran, batsınlar diye hülyalı bir sesle onlara seslenen sireneler gibiler, ama herşey daha kötü olacak, daha kötüye gidecek diyor yine de her hikâyede okuduklarımız: istismar ve sömürünün farklı çeşitleri, insana yapılan manevi veya maddi zulümler ya da rehavetin içine kendini bırakmış akarken hayat, birden ölümün kapıyı çalması gibi, ya da senelerce insanlara hizmet etmiş ve artık sadece boynuna bıçağı uzatacak olan kasabın peşinden giden o koca öküz gibi, herşey ve herkes bu yıkılıştan nasibini almayı bekliyor . Ancak Refik Halid Karay gerçekten bir kitabının arkasında ona ithafen yazıldığı gibi bir ressam yazar, bu insan tasvirlerindeki sadeliği ve bu kıvrak, cümbüşlü ve ağıtlı dili ancak ressam olmasıyla açıklayabiliriz zira. Cer Mollası hikâyesinde, ya da Yatık Emine'de, ve diğer bir çok bir hikâyede bize hikâye ettiği bu insanlar, yani toprağımız değil sadece, insanlar da olan memleketimiz, kendi ahlâki çıkmazları ve istismarlarıyla yıpranmış, bir büyük felaketin yanı başında ya da dibinde acıyla kıvranan, kıvranacak olan, bir asır öncesinin mazlum, masum ya da hain, hin insanları büyük bir hayat keşmekeşinin içerisinde yuvarlanarak, yazarın inanılmaz güzellikteki üslûbuyla bir daha ölmemecesine kağıtlara düşüyor ve bir daha kaybolmamak üzere zihinlerimize nakşolunuyorlar. Ve onlara bakarken, bütün bu karanlığın, bir hain sisin, her yanı, her bir mekânı, toprağı ve aklımızı, ruhumuzu lekeleyen bu korkutucu siyahlığın, bu devasa büyüklükteki fırtınanın yeniden yanı başımızda olduğunu bütün bu sarsıntılardan anlamıyor muyuz sanki? Refik Halid Karay bir asır öncesinin hikâyelerinde bize bugünden insanlar da anlatmıyor mu? Eserin böylesine başarılı olmasının sebebi bu mu yoksa? Eserin yüz sene öncesinde, hatta daha fazla zaman önce yazılıp şu an hâlâ etkisini sürdürmesinin sebebi, iyi edebiyat işte; edebiyat, yani has edebiyat, yani okurken izini, etkisini hissetmiyorsak bile, bizimle kalan; kitabın kapağını kapadığımızda üzerimizde, dilimizde, gözümüzde, zihnimizde rengi kalan, tadı kalan ve bir daha bizden gitmeyen, bize katılan ve bizi biz olduran şeylerin arasına katılarak şu dünyadan göçene dek bizimle yaşamaya devam eden o güzel söz, o güzel resim, yüz sene öncesinden dahi uzanıp bize verilen bir sır, güzel anlatılmış bir hikâye. O yüzden, hazır her yeri kar kaplamışken, hazır bembeyaza kesmişken her yer, elimizden geleni de yapabildiysek muhtaca, o zaman okumaya başlayabiliriz Memleket Hikâyeleri'ni; hiç birimiz geç kalmamalıyız bu cümbüşe, hiç birimiz bu edebiyat şaheserinden mahrum kalmamalıyız.

İyi okumalar...
360 syf.
·Puan vermedi
ESKİCİ
Hasan ismi hem tarihimizde hem edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Ulubatli Hasan, Kinali Hasan tarihten verebilecegimiz örnekler. Edebiyatimizda ise Su Çılgın Türkler kitabinda iki satirlik bir kucuk Hasan ismi gecer ki! Fedakarligi ise dünyaya bedeldir. Bu yüzden de cevremde adı Hasan olanlara karşı özel bir ilgim vardır.

Her okuduğumda satır satır bilmeme rağmen gözyaşlarımı tutamadığım iki hikaye vardır. Biri Kaşağı, diğeri Eskici. Ikisinde de kahramanlar Hasan adini tasir. Kaşağı şimdilik yuregimizde duradursun biz Eskici hikayesini biraz kurcalayalım.

5 yaşında bir çocuk düşünün, ana baba ölmüş. Çocuk haliyle, konuşması bile tam degil. Akrabalar kerhen bakıyorlar. Derken bambaşka bir diyarda yaşayan halasına gondererek vicdanlarini rahatlatiyorlar. Artik gorrvlerini yapmislardir.

Hasan binlerce kilometrelik yolu giderken değişen dil, kıyafet, iklim hepsine vakıf. Ve kendini dışlanmış hissediyor. Halasına vardığındaysa tamamen anlamadığı dili de ogrenmeyi reddediyor. Ve tek kelime konuşmaz oluyor. Susuyor susuyor.

Bu susuş, bence onun asaletinden. Doğrudur yanlıştır o ayrı bir konu. Diger dilleri inkar ettiginden de degil. Belki kaderine belki ona bir dilim ekmegi cok gören memleketine bir isyan. Bilemiyoruz artık.

Her cocuk gibi Hasan da eğlenceye oyuna düşkün. Ve eskiciyi seyrederken aradan geçen ayları unutup soruyor: "Çiviler agzina batmaz mı senin?" Çiviler sgzina batar mi bilmem de bu söz yüreklere batar. Hem de bir civi gibi degil mızrak gibi.

Hasan'ın altı aylık bir ömre bedel hasreti coşuyor eskicinin on yıllarca sürmüş hasretini tetikliyor. Varın gerisini düşünün.
Bitmesi istenilmeyen bir zaman dilimi ve geçip giden dakikalar ve gelen ayrılık.

Şu anda bile yurt dışına çıktığımızda çektiğiniz en büyük sıkıntı dil oluyor. Kaç tane dil bilirsek bilelim bir tane anadilimiz oluyor. Bir milleti bozmak istiyorsak dilinden baslamamiz gerekiyor. Burada Hasan'ın asaleti de bilmedigi halde biliyormuş gibi davranmasında bence.
1032 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Yine lise yillarindayken okumuş olmama rağmen hala tadını unutmadığım bir kitap. Üç cilt oldukça kalın bir kitap. Biraz da dili durgun olunca bin sayfayı okuması biraz zaman alıyor. Refik Halit Karay normalde akıcı bir anlatıma sahiptir. Yoğun tasvirler ve tüm dünyanın egzotizmini anlatmak kolay olmasa gerek.
Içerik bilgisi:
Kitabın konusu, anlatıcının Nilgün'e anlaticinin aski. Nilgün ise hem okuyucu hem de peşindeki aşkı için tam bir çözülmesi gereken bilmecedir. İstanbul'dan Mısıra doğru giden bir gemide başlayıp bütün Afrika, Hindistan, tropik adalar ve en son batı afrikada sona eriyor. Öyle böyle bir aşk hikayesi olarak görmeyin. Türk prensesi, Mapa melikesi ve akdeniz kıyılarında lüks bir şarkıcı ve gercek kimligi asla çözülemeyen bir kadın ile peşinde tüm dünyayı dolasan bir divane.
Dünyayı bu kitapla gezersiniz. Sarayları ve bahçeleri görmüş gibi öğrenirsiniz. Gittiğiniz tüm yerlerdeki halkın ve yöneticilerin yaşantısına şahit olursunuz. Dünya coğrafyası nakış nakış aklınıza işleniyor. Tasviri çok hikayesi az, yine de okumak için bir dürtü oluyor içinizde. Tasvir sevenlerin kesin okuması lazım.
Son olarak kitapta tanıdığınız tüm karakterler yerine oturmuş sanki içimizden birileri sanki. Fettan Nilgün binlerce kılıkla bizi de kendisine hayran bırakıyor. Okuyunuz, sabredebilirseniz çok faydasını görürsünüz.
190 syf.
·Puan vermedi
Bazen deli olmak ister insan özgör gibi uçmak hafifletmek çünkü insanın aklı yerinde oldumu sorumluluk sahipi hep nereye gitse ne yapsa hep pesinde sorumluluk ister ama deli öyle değil deli istediği her şeyi yapar hiçkimseye cevep vermeden yada sorumluluk sahibi olmadan keşfe deli olsaydım
278 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
1950 yılında yayımlanan Bu Bizim Hayatımız,Mısır Kapı Kethüdası Şair Hayret Efendi’nin torunu Mazlum Sami Bey ve çevresi üzerinden, Cumhuriyet sonrası değişen toplumsal şartlara uyum sağlayamayan yüksek sınıfın yaşamı ile yeni şartların oluşturduğu vurguncu zenginleri anlatır.
Bozulan konak ve yalı hayatı, yeni zenginlerin yaşadığı apartmanlardaki hayatlarla mukayese edilir.
Refik Halid Karay Türkçesinin zenginliğini bir kez daha yaşamış oldum bu kitapla.
199 syf.
·20 günde·3/10
Memleket Hikâyeleri Refik Halid’in Anadolu’ya sürgün edildiği zamanlarda yaşadıklarından ve şahit olduklarından beslenerek kaleme aldığı, Osmanlı’nın son yıllarında halkın ahvalini anlattığı hikâyelerden oluşan bir kitap. Kitabın MEB 100 temel eserler listesinde de bulunuyor oluşundan mütevellit farklı beklentilerle okumaya başlasam da, ben herhangi bir hikâye kitabından beklediklerimi bulamadım.
Kitaba başladığımda, her hikâye bir sonrakinden daha fazla hayal kırıklığı yaşamama, okuyabileceğim çok daha güzel kitaplar varken neden bunu okuduğuma dair düşünceler içinde olmama sebebiyet verdi. Evet, Anadolu insanı, köy hayatı, umutsuzluk, parasızlık, savaş yılları, ahlaksızlıklar, haksızlıklar, suskunluklar ve hakkı sükûtlar… Bunlar anlatılmalıydı, yazarın ülkesine dair ümitlerini yitirdiği sürgün yıllarında bunlardan bahsetmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Hoşlanmadığım nokta ise; yazarın bunlardan nasıl bahsettiği.
Hikâyeler yazılırken bir amaç varsa bile kurgusuna kurban gittiği kanaatindeyim zira bazı zamanlar kurgunun basitliği öyle bir noktaya varıyor ki, hikâye bittiğinde amaçsız yazılmış bir metin okuduğum hissine kapılıyorum-her ne kadar öyle olmasa da- ve bunun okuyucuya yapılmış bir haksızlık olduğunu düşünüp yer yer kızıyorum. Sonrasında, hikâyeleri yazılmış olduğu dönemle birlikte değerlendirmem gerektiğine kendimi ikna edip bir sonraki hikâyeye geçiyorum ancak bu döngü kitabın sonlarına kadar devam ediyor.
Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp, Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri kitabını değerlendirirken onun İstanbul Türkçesini en iyi kullanan yazar olduğunu söylemişler. Kitabın son kısımlarında yazarın okunaklı üslubuyla daha kaliteli, amaçladığı fikri okura iletmeyi daha iyi başaran kurgular birleştiğinde çok daha keyif aldığım hikâyelerle karşılaştım. Doğanın insan hayatı üzerine etkilerini çok güzel kaleme almış yazar. Yağmur bir köylü için ne demek, kar ne demek, bahar ne demek? Tavandan damlayan su, ıslak beton, hastalık, ama aynı zamanda rızık, bereket…
Kitaptaki karakterlere gelecek olursak, sanki hep aynı kişilerin farklı isimlerle benzer olayları yaşadığı izlenimini veriyor kitap zaman zaman. Yazarın hikâyelerinde kadın ve erkek figürlerini konumlandırdığı yerler sabit. Kadın erkeğin ahlaksızlıklarının başlangıç noktası, ana kaynağı, erkekse basit isteklerden ibaret, hayat amacından, ideallerden uzak, dünyaya boşu boşuna gelmişçesine dar çevresinin içine sıkışmış, küçük uğraşların peşinde. Bu olmamalı diye düşünüyorum okurken, insan olarak kâinata gönderiliş amacından bu kadar uzakta yaşamlar bizim Anadolu hikâyemiz mi yani? İnsan yaşamının bu kadar basit oluşunun sebeplerini, mecbur kalışları, eğitimsizlikleri, yoksullukları düşünüyorum. Yine de olanlara hak veremiyorum.
Hikâyelerin içinden en beğendiğim ise, Hakkı Sükût (Sus Payı) oldu. Sebebiyse, kurgusu ya da karakterlerinden ziyade başlığı sanırım. Her sessiz kalışın elbet bir bedelle mümkün olduğunu göstermeye çalışıyor yazar. Öyle ki, sevgi, hatta sonunda ölüm bile karşı gelemiyor bu suskunluğa ve acizliğe. Hikâye bir ipek fabrikasında geçiyor ve ipeğin bizim önümüze kumaş olarak gelene kadar ne acılar çekildiğini, ‘’Biri gider, diğeri gelir, ekmek parası ne de olsa!' mantığı ile kaç genç kızın göz göre göre ölüme sürüklendiğini anlatıyor. Fabrika şefinin sevdiği kızın ölümüne rağmen Hakkı sükûtu verilerek bu düzene karşı çıkamayışının hikâyesi bu aslında. İpek böceği içinse bambaşka bir hikâye var işin arka planında. Merak edip ipek üretim safhalarını araştırıyorum. Kozasına girmek için olgunlaşana kadar ipek böcekleri dut yapraklarıyla besleniyor, kendi çevresine kozasını örerek dünyasını daraltıp hapsoluyor adeta ve sonra oradan çıkarken ipeğine zarar vermesin diye insanlar tarafından kaynar su buharında boğularak öldürülüyor. Kendini hapsettiği yerden bir daha çıkamıyor, emeği ise başkalarının ekmeği…
Yani memleketim diyor yazar, kaç hüzne şahit oldun sonunda hakkı sükûtu verilip unutulan? Koca bir devir bitiyor şimdi işte. Devlet yıkılırken ahlak kaideleri de birer birer çözünüyor, yerle bir ediliyor, kirletiliyor. Bunu görüp anlamaya çalışıyoruz Memleket Hikâyelerinde. Bu dönemi anlamak için bu kitabı okumak şart mıdır, bence değil. Memleket Hikâyeleri benim için kendini çok tekrar eden, kurgu ve karakterler açısından beklentilerimi karşılamayan bir kitaptı diyebilirim.
78 syf.
·9 günde·Puan vermedi
Her bir hikaye memleketin ne halde olduğunun açık bir göstergesi. Ve günümüzün daha da vahim olduğundan habersiz.
Hoşuma gitmeyen şey ise; haddinden fazla betimleme yapılmış. Bu gerçekten okuma zevkini negatif yönde etkiliyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Refik Halid Karay
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 15 Mart 1888
Ölüm:
İstanbul, 18 Temmuz 1965
Refik Halit Karay (15 Mart 1888, İstanbul – 18 Temmuz 1965, İstanbul), Türk yazar.

Hayatı
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi 'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.

Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur.İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçe'yi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.

Yazar istatistikleri

  • 315 okur beğendi.
  • 4.832 okur okudu.
  • 146 okur okuyor.
  • 2.259 okur okuyacak.
  • 83 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları