Rollo May

Rollo May

Yazar
8.4/10
450 Kişi
·
1.278
Okunma
·
272
Beğeni
·
10069
Gösterim
Adı:
Rollo May
Unvan:
Amerikalı Psikolog, Yazar
Doğum:
ABD, 21 Nisan 1909
Ölüm:
ABD, 22 Ekim 1994
Rollo May (21 Nisan 1909 - 22 Ekim 1994), ABD'li varoluşçu psikolog. Varoluşçu felsefenin yanı sıra humanist psikolojinin de önemli isimlerinden biri olarak bilinir. Türkçe'ye Kendini Arayan İnsan ve Yaratma Cesareti isimli kitapları çevrilmiştir. Rollo May, teolog Paul Tillich'in yakın arkadaşlarındandır. Yaratma Cesareti (The Courage to Create) ismini Paul Tillich'in Varolma Cesareti (The Courage to Be) isimli eserine referansla koymuştur.

May, Ohio eyaletindeki Ada'da 1909 yılında doğmuştur. Ebeveynlerinin boşanmasından ve ablasının şizofreni hastası olduğunun anlaşılması gibi olaylar, zor bir çocukluk dönemi geçirmesine neden olmuştur. Klinik psikoloji alanında doktora Columbia Üniversitesi'ndeki Öğretmenlik Yüksekokulu'ndan 1949 yılında almıştır. May aynı zamanda San Francisco'daki Saybrook Lisansüstü Eğitim ve Araştırma Merkezi'nin kurucularından ve öğretim üyelerinden birisidir.
1994'ün ekimindeki ölümünden önceki son yıllarını San Francisco Körfez Bölgesi'ndeki Tiburon'da geçirmiştir.

Rollo May, Amerikan hümanizminden etkilenmiştir ve varoluşçu psikolojiyi başta Freud'unki olmak üzere diğer felsefi yaklaşımlarla birleştirerek yeni bir yaklaşım yakalamaya çalışmıştır.
Aynı zamanda Rollo May, Otto Rank'i varoluşçu psikoterapinin en önemli öncülerinden biri olarak görmüştür. Ölümünden kısa bir süre önce May, Rank'in derslerinin Robert Kramer tarafından derlendiği bir esere yazdığı önsözde, "Otto Rank'i, uzun bir süredir Freud'dan etkilenen büyük ama keşfedilmemiş bir dahi olarak görüyorum." demiştir.

May kişilik gelişiminde bazı "aşamalar" tespit etmiştir:
Masumluk - yeni doğanın ego ve öz bilinçlilik öncesi içinde bulunduğu aşamadır. Masumluk aşamasındaki biri yalnızca yapması gerekeni yapar. Buna karşın, gereksinimlerini karşılayacak seviyeye kadar etkin olan bir iradeye de sahiptir.
İsyankarlık - isyankar insan özgürlüğünü istemektedir; ancak özgürlükle birlikte gelecek olan sorumluluğa ilişkin yeterli bir kavrayış geliştirememiştir.
Karar verme - birey bu aşamada yaşamının, ailesinden daha bağımsız duruma gelmek ve "sıradan aşama"ya geçmek gereksinimini duyduğu bir geçiş aşamasındadır. Bu aşamada birey yaşamında ne istediğine karar vermeli ve isyankarlık çağında duyduğu isyan gereksinimini karşılamalıdır.
Sıradanlık - olağan yetişkin egosunun sorumluluk anlayışını geliştirdiği - yine de sorumluluğu fazla "ağır" bulduğu - ve bu yüzden de uyum sağlamakta ve geleneksel değerlerde bir güvenlik duygusunu aradığı aşamadır.
Yaratıcılık - bireyleşmiş yetişkinlik, varoluş aşaması; kendini gerçekleştirmenin ve basit egosantrikliğin ötesine geçilen aşama.
Yine de, bunlar alışageldiğimiz anlamıyla "aşama"lar değildir. Bir çocuk kimi zamanlar masumluğun, sıradanlığın ve yaratıcılığın niteliklerini taşıyabileceği gibi bir yetişkin de isyankarlık durumunda olabilir. Aşamaların yaşlarla ilişkilendirilmesindeki tek etken önemliliktir. İsyankarlık iki yaşındaki bir çocuk veya bir ergen için diğer yaşlardan daha fazla önem taşımaktadır.
Dönmekte olan bu gezegenin üzerinde varolmakta olduğumuz şu kısa anda, zamanın ve ölümün sonunda hepimizden hakkını alacağı gerçeğine karşın bazı insanları ve şeyleri sevebiliriz.
Yaratıcılık niçin böylesine zor? Ve niye bu kadar cesaret gerektiriyor? Yaratıcılık basit bir şekilde ölü biçimleri, tükenmiş sembolleri ve yaşamını yitirmiş mitleri feshedip atmak değil mi?
Varolan tüm kişilerin, diğer varlıklara katılmak için kendi merkeziliklerinden dışarı uzanmak olanakları ve gereksinimleri vardır.
272 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Toplum psikolojisi ve kişisel gelişim alanında okuduğum en iyi kitaplardan biri. Bi takım popüler ticari kişisel gelişim kitaplarının evrene pozitif enerji yolla,hayal et olsun tarzı umut sömürüsü yapan yavan ifadelerinin çok uzağında. Gerçekçi bir yaklaşımla yüzyıl insanının psikolojik tablosunu analiz ediyor ve hepimizin bildiği ama kolaya kaçıp basit çıkış noktaları aradığı psikolojik çıkmazdan kurtulmamız için neler yapabilirizi tartışıyor.

!900 lü yıllarda Freud nevrozların kökeninde bastırılmış cinsel dürtülerin bulunduğunu farketmişti. Sonraki yıllarda teknolojik gelişmeler ve kapitalizmin getirdiği rekabet ortamında, aşağılık kompleksi ve üstünlük arzusu nevrozlara neden oldu.

Bulunduğumuz dönemde ise insanların en büyük sıkıntısı yalnızlık ve boşluk duygusu. Benlik bilinci geliştiremeyen bireyler, kendini daha çok hissedebilmek ve benliğini bulabilmek için aşırı sosyal tavırlar içine girselerde boşluk duygusundan kurtulamıyorlar. İnsanoğlu böylesi bir boşluk duygusuyla uzun süre yaşayamaz.Eğer bir şeye doğru ilerlemiyorsa, amacı yoksa, kişinin yoğunlaştıramadığı potansiyel güç yıkıcı eylemlere dönüşür.Bunu farkeden kişi sürekli bir arayış içine girerek kendini kaybeder.Sonrasında istekleri fark yaratmayan insan istemekten vageçer ve tamda kapitalist otoritenin istediği benliksiz olduğu için toplumun ezberletilen genel amaç ve yaşam tarzına ait olur, yalnız olmaktan korktuğu için kalabalıklara sığınır.Kişi artık sadece sosyal çevrenin bir yansımasıdır. Benliğinin gerçek isteklerini bir yere hapseder ve ''Yabancı''( Albert Camus) laşır. Ne demiş Buddha
''Arzulayıp eyleyemeyen hastalık üretir''.

Benlik bilinci nedir?Kendini dışarıdan görebilme ve dengeleyebilme yetisidir.Kendini dışarıdan nasıl görüyorsun.İşte tamda bu noktada günümüzün en büyük sorunlarından biri var.

Aptallar kendinden son derece eminken, zekilerin ise sürekli şüphe içinde olması.

Benlik bilinci çaba ister.Kaygıyı, çatışmayı ve yalnızlığı çoğaltır. Bu çatışmayı ve yalnızlığı göze almamanın sonu ise Spinoza'nın dediği gibi kendini kaybetmektir.
272 syf.
·Beğendi·8/10
Piyasada bulunan yüzlerce/binlerce kişisel gelişim ve insan psikolojisi üzerine yazılmış kitap var. Pek çoğu kadim bilgilerin derlenmesi, filozofların fikirleri ve özellikle son dönemde "new age" akımı ile birlikte spiritüel düşüncelerin içi doldurulmadan insana sunulmasından ve idrak edilememiş evrensel bilgilerin aktarılmasından ibaret. Bu kitap, aynı zamanda varoluşçu bir psikolog olan Rollo May'ın konuları çok daha çağdaş ve günümüz insanına hitap edecek şekilde sunmasıyla diğerlerinden ayrılıyor. May bu kitapta boş umut vaad etmiyor. Bilimsel ve deneysel çalışmaları felsefe ile buluşturup, İnsanın nedenlerini, niçinlerini, seçimlerini ve sonuçlarını aktarırken bütün bu konularda aslında gerçek hakimiyetin insanın kendisinde olduğunu, kontrol edebilme, idare ve irade edebilme yeteneğinin her varlığın kendi içinde saklı olduğunu hatırlatıyor. Okunmaya değer olduğunu düşünüyorum...
432 syf.
·10/10
Rollo May psikanalitik kuramın temsilcilerinden olup Freud'un izinden gidenlerden.
Kitabı, çok beğendiğim bir kitapta çok fazla atıf yapıldığından dolayı not almıştım.
Ve psikoloji alanında okuduğum kitaplar içerisinde genellikle doyurucu ve kafa açıcı olarak nitelendirebileceğimiz kim kitapların psikanaliz ekolünden gelen insanlar tarafından yazıldığını gözlemledim.
Arthur Schopenhauer dan sonra aşk üzerine yapılan tahlil ve tesbihler konusunda çok zengin bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Dili biraz ağır ama Freud kadar değil. Kitap üç bölümden oluşuyor bir kısım aşk üzerine ve kitabın neredeyse yarısını oluşturuyor 2. Kısım irade üzerine 3. Kısım ise irade ve aşk kavramlarının birbirleriyle olan ilişkisi ve birbirlerine etki şekilleri üzerine yazılmış.
Bu konuya ilgisi olan herkesin mutlaka okumasını tavsiye edeceğim kitap.
Kitaba 10 üzerinden 10 veriyorum.
432 syf.
Rollo May okuduğuma bir kez daha pişman olmamanın mutluluğunu yaşıyorum.
Kitaptan beklentim çok yüksekti ve beklentimi karşıladığını her sayfayı okurken deneyimledim.
Öncelikle kitap Viktorya döneminden, püritenlikten, daimonlardan, erostan, aşk, irade ve arzudan bahsediyor. Ve her birinin detaylı açıklamasını ele alıyor.
Viktorya dönemindeki anlayışın seks olmadan aşkı aradığını günümüzde ise aşkın sekse bağlı bir olgu olduğu dönemi değişimine doğru ilerlediğini açıklıyor. Sistemin ve teknolojik imkanların aşkı, seksi mekanikleşen ve insanların hızla tükendiği bir döngünün içine ittiğini açıklamış. Günümüz iliskilerini biraz gözlemleyecek olursak; aşk olgusunun sosyal medya ve çabucak gelişen imkanlar dahilinde zamanında ve sindirerek yaşanmadığını yine aynı şekilde seksin belirlenmiş bir görev veya anlık haz gibi algılandığını hatta kişilerarası sohbette güç göstergesi olarak konuşulduğunu çok çabuk fark edebiliriz. Almak ve vermek arasındaki karşılıklı iliskiyi hiçe sayarak sadece vermek ve iktidari bunun üzerinden bir zemine oturtmak EGO’nun kaçınılmaz tatminine yol açtığını söylememe gerek yok diye düşünüyorum.
Aşk ve seks gibi kavramların kısırlaştığı ve biricik duygular olmasına rağmen her bireyde bir öncekinin benzeşmesini artık normalleştiren bir hayata adapte olduk. Bunun normalizasyonunu; ergenlerin seksi ebeveynlerini cezalandırma yolunda birincil amaç olarak görmeleriyle ve daha sonra uyuşturucu ile birleştirmeleri somut bir örnektir.

Kitle iletişim araçlarının seksi bir iktidar ve güç olarak yansıtması ve buna dayalı reklamlarla algımızda yanılsamaya sebep olmaları kaçınılmazdır. Örnek verelim dergilerdeki muhteşem vücutlar, kusursuz erkekler ve kadınlar. Hepsini karşılaştırdığımız zaman yüzlerindeki donuk ifadenin aynı olduğunu ve hepsinin aynı prototipte olduğunu fark edebiliriz. Seksin ve aşkın hazır paket gibi sunulması, erkeğin seksi gerçekten arınmış ve saf tutkuyla değil kendini ve erkekliğini kanıtlamak için eyleme dökmesi içi dolu duyguların boşaltılmasına ve anlamsızlaşıyor olmasına neden olabilir.
Yapılması gereken şey burada sosyal düzenin duygulanımı elden alan ve teknolojiyi yerine koyan yavan ve anlamsız varoluşa insanları davet eden çağrısına karşı koyabilmektir.
Eros, seks değil tam olarak şefkatin kaynağıdır. Sokrates sevgi nedir? diye sorduğunda hocası Diotima’dan alıntı yaparak cevap verir. Sevgi, “ne ölümlü ne ölümsüzdür ikisinin ortasındadır” der. Eros, herşeyi ve herkesi bir araya getiren bir güç her şeyi biçimlendiren bir güç anlamındadır aslında. Eros halindeki aşkın; üretici bir güç olduğunu bu gücün sonsuzluk ve ölümsüzlük olduğunu ifade etmiştir.
Eros’un kişinin hem içinde hem dışında olan esas yaratıcı kuvvet olduğunu ve herşeyin insanın kendini neye adadığına bağlı olduğunu dile getirmiştir.
Eros kavramı psikolojiye genel giriş dizininde yer almış bunun sebebi Freud’un herşeyi libidoya indirgemek için kahramanca savaşmasında yatıyor. Daha sonraları Freud eros kavramını libidonun karşıt yönü gibi görür.

Rollo; Aşk içinde kişinin aşık olduğunda kendi varlığını kaybetme tehlikesi, yeni bir deneyimin yol açtığı sersemlikten ve şoktan kaynaklandığı tanımlamasını yapmıştır.
Dünyanın birden bire genişlediğini, bizi daha önce hayal bile edemediğimiz diyarlarla karşılaştırdığını ifade ediyor.
Tüm yaşamın amacı ölümdür. Sevgi daha büyük bir savunmasızlık deneyimidir ve insana ölümlülüğü hatırlatır.
Daimon-Eros ise; belli bir Tanrı’dan ayrı olarak insanüstü tanrısal etkinlikleri olan kavranılmaz güce verilen isim. Yaratıcı ve yıkıcı olabilir. Daimon varoluşsal gerçekliği anlatır ve varlıktaki kendini onaylama, kanıtlama ve sürdürme dürtüsüdür.
Varlık zemininden yükselen bir olgudur.
Freud, Erosu ölüm iç güdüsünün karşısında duran ve yaşam için savaşan güç olarak tanımlar.
Rollo, amaçlılığın bilincin temelini oluşturduğunu ve arzu-irade sorunu için anahtar niteliğinde olduğunu ifade eder.
Amaçlılığın kavramsallaştırarak bilmenin temeli olduğuna vurgu yapar. Her anlamın içinde bir kararlılık yattığını bizim insan olarak bir şeyi amaçladığımız gerçeğini ve anlam amaçlı değilse anlamsız olduğunu bir şeyi istemeden onu bilemeyeceğimizi, bilemediğimiz bir istemenin içeriğinin asla olmadığını söylemiş. Kendi anlamını yaratmakla uğraşmayan bir insanın gerçekliği bilmesi olası değildir.

İrade ise, hastanın giderilmesi gereken arzularla mücadelesini içerir aslında bunun git gide büyüyen duygusal boşluğa sebep olduğunu belirtir. Arzulara ket vurmak; hayal gücünün ve düşünsel deneyimin yoksullaşmasına neden olur.
Viktorya döneminin insan deneyimini ucuzlaştırdığını ifade etmiş çünkü iradenin insanın efendisi olduğu bir dönem olduğunu söylemiştir.

Rollo, arkadaşlık ve aşkın kendimizinkini teslim etmeden ötekinin anlam matriksine katılmamızı gerektirdiğini bilincin bu şekilde netleşip, büyüyüp, anlamlılaştığına değinmiştir.


Diğer bir bölümde ise tutkulu aşkın trajik olasılıklara her an açık olduğunu ve Eros’un zekanın tüm kurallarını alt ettiğini söyler ve bunu desteklemek içinde eski bir binayı yeni bir renge boyamanın kendimizi kandırmakla eş değer olduğunu ve temelin yıkılmış olduğunu buna çareler aramak yerine yeni bir binaya ihtiyacımız olduğunu söyler.
İnsan gelişiminin hiçbir zaman tek boyutlu olmadığını ifade eder.
İradenin arzunun çiçek açmış hali olduğuna ve olgunlaşmış hali olduğuna yer vermiş ve aldırışın kök hali demiştir. Zaten günümüz en popüler psikolojik rahatsızlığı olumsuzculuk ve kayıtsızlıktır panzehiri aldırış etmektir.

Yaşama ben değil biz olarak başlarız. Bu kadın ve erkeğin birleşimi ile dünyaya attığımız adımın kanıtlayıcısıdır. Biz olma durumundan ben olma durumuna geçmeden kimlik oluşumu olmaz ve birey kendini gerçekleştiremez. Bedende ilk olan “biz” olsa bile bilinçte ilk olan “ben”dir.
Yaşamın değerinin itmekle ya da çekmekle değil sadece birlikte olmakla ortaya çıkacağının farkında olmayan bağımsız insanlarız. Yaşamın değeri bütünleşmede ve birlikteliktedir.

Sınırlı olmak iyidir tam tatmin insanın ölümü demektir.
Kitabın bir noktasında en etkilendiğim satır şu oldu: “İnsan sevgisi, sevdiklerinin cesetlerine sarılan Atinalıları göz önüne getirince daha değerlidir.”
İçinden çok önemli bilgileri ve deneyimleri alıp kendimle özdeşleştirdiğim bir kitap oldu.
141 syf.
·10 günde·Beğendi·7/10
Bazı kitaplarda dikkati önce kitabın kapağı çeker. Tasarımı, kullanılan çizgiler, yazı fontu, biraz şanslıysak eğer etiketindeki rakamlar... Özellikle Metis'ten çıkan kitapların farklı bir aurası oluyor. Ayrıntı da öyledir ama o biraz daha ciddiyete davet ediyor okuru. Kapağında kuru kafaya benzer, etiyle kemiğiyle bir insan silüeti olan, kendisini çizen bir figürü bulamazsınız belki, o Metis kitaplarına has bir şey. Zaten Rollo May ile de bu şekilde tanıştık. O ilginç ve davetkâr kitap kapağına elimdeki buruşuk Walter Benjamin kitap ayracıyla yaklaşırken.

Türkiye'de -kavramların çeviri başlığı altında dilimize zorla sıkıştırıldığı bir geleneğin tam ortasında, kitaba "Yaratma Cesareti" isminin layık görülmesi de belki ontolojik bir meseledir. Neyse ki postyapısalcılar yok, meseleyi kafasına takacak kimse de yok ama ilerleyen sayfalarında kitap size açıkça "cesareti yaratma" imkânı verene kadar biz de kitap ismini dert edeceğiz. Çünkü May, Amerikan psikolojisinde önemli bir isim. Varoluşçu psikolojide adı Sartre ile anılıyor. Alfred Adler gibi mihenk taşı bir isimle çalışmış, Heidegger ve Kierkegaard gibi isimleri hatmetmiş. Hem de Goldstein ve Tillich gibi isimlerin referansıyla... Varoluşçu psikolojoye Mayci bakış açısı kazandırması zor olmamış: önce nevrozu tanımlamış, teknik düşüncenin anlamayı tekniğin çok gerisine attığı yerde May, anlamayı her şeyin önüne koyarak kendi çapında kıyameti koparmış bile. Yetmemiş, insanın buhranlarına saplanıp kalmasını tasvip etmeyerek asıl olanın üzüntüden, çıkmazdan, kahır ve endişeden kendi içsel itici gücü keşfederek çıkabilmektir teziyle hayretler içerisinde bırakmış. Cesaretin ne olduğu, hiçlik duygusu karşısında insanın hakikatle burun buruna gelmesi olgusunu pek makul şekilde açıklıyor zaten. Bu kısımları kitabın teorik, fakat sarsmaya aday teorik bölümünü oluşturuyor.

Cesaretin (May için umutsuzluk karşısında umutsuzluğa rağmen atılan hamlelerin) adı olan cesaretin insanın kendisini kendisi karşısında konumlandırmasında payı yadsınamaz. Nevrozu ikiye ayıran, ekseriyetle de Tanrının adına konuşmaktansa Bilimin adına -fakat sadece bilimin adına- konuşanlara göre aykırı bir ses çıkarıyor May. Var olabilmenin önkoşuluna nevrozu, hiçliğe en yakın konumu bırakıyor, erdemlerin bile öncülü olarak cesareti bırakıyor. Dolayısıyla kitabı "cesaret" ve "yaratmak" kavramları üzerinden okuyabilirsiniz.

Üslûp çok akıcı, sonuca odak, gereksiz genellemelerden uzak. Üst üste psikolojik metodlar okursam ben de bunalırım o kesin, o yüzden kitabın içimizden birisi gibi yazmaya gayreti de cesaret sayılır.

Okuru bol olsun.
272 syf.
·3 günde·8/10
Okuyan-us yayınları psikoloji serisinin “Boş Ayna” kitabından sonra okuduğum ikinci kitap. İnsan psikolojisinin derinliklerine inerken, Antik Yunan eserlerinden edebiyatın klasiklerine kadar bir çok esere atıfta bulunarak konunun anlaşılırlığını arttırmakla birlikte; o literatüre yabancı okuyucuyu biraz zorlayabilecek, ancak benim çok severek okuduğum bir kitap oldu. Psikolojiye ve kendini anlamaya meraklı herkesin sindirerek okumak isteyeceği bir kitap olacaktır. “İnsanın anlam arayışı” kitabını okumak için de sabırsızlanıyorum.
141 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Biz insanların başına ne geliyorsa sıkıntıdan geliyor. Sıkıldıkça başımıza belalar alıyoruz. Bu belaların iyi huylu olanları iyidir. Mesela yaratmak bunlardan biridir. İnsan şiir, müzik, resim, mimari yapılar gibi şeyleri yaratmayı sever. Sıkıntısı yaratıcılığa döner. Burada yaratıcılık dememin nedeni Tanrı'nın içimize kendinden bir şey koymasıdır. Bizde onun gibi yaratmak isteriz. Şimdi onun gibi olmaz diyebilirsiniz fakat şöyle düşünün; evrenin bir yerinde adamın biri gezerken bir manzara ile karşılaşıyor ve bu onu etkileyip imgeler halinde bir resim yaratmasına neden oluyor. Bu yarattığı eserin aynısının tekrar yaratılma olasılığı nedir? Ya da şairlerden örnekler verelim; aynı konu hakkında birden fazla şair şiir yazsa da birbirlerine benzemezler. Sözcükler birbirine benzeyebilir ama verdiği hisler farklıdır. Bazı şiir acısal duygu hissiyatı verirken bazısı harekete geçme hissiyatı verecektir ve en garibi aynı şiirler dönemlerine göre farklı hissettirecektir. Günümüzde olduğu gibi insan sıkıntısını yatarak ya da sosyal medya sayfalarında geçirmemelidir. Sıkıntı büyük güçtür insana büyük şeyler yaratma cesareti verir.

Bu kitap Varoluşçu Psikoterapi üzerinedir. Sizin içinizdeki yaratma duygunuzu bulmak için size yardımcı olabilir. Bazı kısımlar sıkıcı olsa da büyük ölçüde akıcı bir kitap. Beni etkileyen kitaplardan biri olduğunu söyleyebilirim. Para kazanma aracına dönen sanatın, gerçek duygu ve hislerle yaratılan daha çok eserlere yerini bırakması umuduyla kitabı herkese tavsiye ediyorum.
141 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Belki de her gün sorguladığımız yaratıcılık ve cesaret kavramının analizini içeriyor kitap.İlk başta Alper Oysal ın ikinci basıma sunuşunu okuyorsunuz ki hemencecik hayran oluveriyor ve diğer çevirdiği kitaplara bakmak istiyorsunuz ne yazık ki sadece iki tane buluyorsunuz büyük hayal kırıklığı yaşıyorsunuz doğal olarak. Yazara geçelim May i bilmeyenler için söylüyorum kendisi varoluşcu psikoterapist.Ancak aynı zamanda ressamlık yapmış yaratıcılığın özüne inebilen bunu hakkıyla yapabilen harika bir isim.Kendisini çok şanslı bulduğumu ifade etmeliyim.Henüz 20 sinde Adler le çalışmış.Kaygı kuramını yetersiz görüp organizma kuramcılarıyla bu konuda çalışma yapmış..Freud ve Kierkegaard dan kaygı olgusunu en iyi anlamış kişiler olarak söz edecek kadar ileri gitmiş varoluşçulukla kendini özdeşleştirme izlenimini vermemiş.Acının ona yaratıcı gücü verdiğini ifade etmiş.Alanında en yetkinlerle çalışacak kadar şanslı ama kendini yaratma cesaret gösterecek kadar zeki,sıradışı bir adam bence May. Kendi bilincini yaratma kavramı en sıklıkla bulacağınız kavram kitapta. Farkındalık ve bilinçlilik arasındaki ayrıma değiniyor.Kitapta ayrıca Otto rank ta sıklıkla söz ediliyor. May den bahsetmişken bu kitabını belki psikoloji alanında çalışan kişiler için mükemmel olsa da başka bilimlere de hitap ediyor sonuçta yaratma cesaretine herkesin ihtiyacı var yine de benim tavsiyem öncelikle Kendini arayan insan ı okumaları üzerine.Kendini arayan insan için bir sonraki adım yaratma cesareti göstermektir bana kalırsa.
272 syf.
·14 günde·9/10
Var olan psikoloji biliminin, günümüzdeki insanın ruh sağlığına uyarlanış biçimi gerçekten de çok tehlikeli. Neden böyle olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Rollo May şöyle diyor: "Anlamsız ve sıkıcı bir işte çalışmanın yarattığı rahatsızlıktan kurtulmaya çalışan bir kişinin ifadesiyle, 'Sanki ben, ben değilmişim de bir başkasıymışım gibi çalışıyorum.' Bu gibi durumlarda yaptığımız işten 'milyonlarca kilometre ötede olduğumuzu, bir tür şaşkınlığa kapıldığımızı, rüyada veya uykuyla uyanıklık arası bir yerde durduğumuzu ya da sanki kendi benliğimizle şimdiki zaman arasında bir duvar olduğunu hissederiz."

Rollo May'in bahsettiği, insanın bu durumu psikoloji literatüründe "de-personalizasyon" olarak geçiyor. Nasıl da ciddi bir terim ama! Kendine yabancılaşan insan, içinde bulunduğu düzenin kendisine nasıl hükmettiğini bilemiyor, onun yerine bu yabancılaşmanın çaresini malesef, bu histen kaçmak için yapabileceği uyuşturan ne varsa onu almakta buluyor, her şeye kaldığı yerden devam edebilmek için. İnternette biraz araştırma yapmak yeter, depersonalizasyonun nasıl "tehlikeli" bir problem olduğunu anlamak için(!) Halbuki yaşadığımız acılar, ızdıraplar, "anormallikler" bizim ne kadar sağlıklı olduğumuzu göstermez mi? Yevgeniy Zamyatin "Biz" romanında şöyle diyor: "Ağrıyan göz, duymayan kulak, kanayan burun varlığını hissettirir. İnsan kendi varlığının farkındaysa hastadır." Kulağımız, gözümüz hiç ağrımasaydı, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu hiçbir zaman öğrenemezdik. Sonu, onları kaybetmemize varabilirdi. Öyleyse ağrımak ve farkında olmak kadar iyileştirici ne vardır? Bunu neden bir alarm, yaşamda değişmesi gereken bir şeylerin olduğuna dair bir işaret olarak ele almıyoruz da kendimizi düzenin karşısında "hasta" ilan ediyoruz?

...Bunu kullanan bir çok "sözde terapist", insanlara bu noktadan yaklaşmak yerine haftaları ve bazen yılları alan, ciddi mali kayıplara neden olan bazı terapiler uyguluyor(?) Bu tedavi değil, kişinin düzene karşı zaafları yoluyla kendine tabi kılmaktır. Elbette yaşadıklarımızın üstesinden gelemediğimiz kimi zamanlarda olaya dışarıdan bakacak bir göze, bir söze ihtiyaç duyabiliriz ama bu noktada insanın kendi terapistini seçmesi, en az kendi doktorunu seçmesi kadar, -en az bu kadar belki daha çok- önemli.

Vücudumuzun işleyişi, "ben" dediğimiz şeyin içinde yer alan savunma mekanizmalarından, görmezden gelebilen ve yerine narsistik öğeler yerleştiren savunmacı egodan çok daha akıllı, sezgisel. Ve her şeyin farkında olan tam da o. "Ben, ben değilim." gibi bir hissi ciddiye almayıp ne yapalım? Onu da diğer tüm güzel duyguları azad ettiğimiz gibi, yok sayıp türlü ilaçlarla, manipülasyonlarla öldürelim ve ruhumuzun tek bir yaşayan noktası kalmasın mı?

Rollo May, insanın, acısıyla, sızısıyla nasıl devam edeceğine dair yazıyor ve psikolojiyi indirgeme'den oldukça uzak diyebilirim.
272 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Irvin Yalom’un akıl hocam diye bahsettiği Rollo May’i okumayı uzun zamandır istiyordum. Varoluşçuluğa olan ilgimden de olabilir belki ama kitap benim için çok sürükleyiciydi. Bu alana uzak olanlar için soyut kalabilir ama mükemmel titizlikle hazırlanmış bir kitap. O kadar fazla kitaplara, kuramcılara, filmlere, filozoflara vs. göndermeler var ki her şey açıklığıyla sergilenmiş durumda. Ben okurken çok fazla keyif aldım sizde de aynı etkiyi hissettirir umarım. Keyifli okumalar :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Rollo May
Unvan:
Amerikalı Psikolog, Yazar
Doğum:
ABD, 21 Nisan 1909
Ölüm:
ABD, 22 Ekim 1994
Rollo May (21 Nisan 1909 - 22 Ekim 1994), ABD'li varoluşçu psikolog. Varoluşçu felsefenin yanı sıra humanist psikolojinin de önemli isimlerinden biri olarak bilinir. Türkçe'ye Kendini Arayan İnsan ve Yaratma Cesareti isimli kitapları çevrilmiştir. Rollo May, teolog Paul Tillich'in yakın arkadaşlarındandır. Yaratma Cesareti (The Courage to Create) ismini Paul Tillich'in Varolma Cesareti (The Courage to Be) isimli eserine referansla koymuştur.

May, Ohio eyaletindeki Ada'da 1909 yılında doğmuştur. Ebeveynlerinin boşanmasından ve ablasının şizofreni hastası olduğunun anlaşılması gibi olaylar, zor bir çocukluk dönemi geçirmesine neden olmuştur. Klinik psikoloji alanında doktora Columbia Üniversitesi'ndeki Öğretmenlik Yüksekokulu'ndan 1949 yılında almıştır. May aynı zamanda San Francisco'daki Saybrook Lisansüstü Eğitim ve Araştırma Merkezi'nin kurucularından ve öğretim üyelerinden birisidir.
1994'ün ekimindeki ölümünden önceki son yıllarını San Francisco Körfez Bölgesi'ndeki Tiburon'da geçirmiştir.

Rollo May, Amerikan hümanizminden etkilenmiştir ve varoluşçu psikolojiyi başta Freud'unki olmak üzere diğer felsefi yaklaşımlarla birleştirerek yeni bir yaklaşım yakalamaya çalışmıştır.
Aynı zamanda Rollo May, Otto Rank'i varoluşçu psikoterapinin en önemli öncülerinden biri olarak görmüştür. Ölümünden kısa bir süre önce May, Rank'in derslerinin Robert Kramer tarafından derlendiği bir esere yazdığı önsözde, "Otto Rank'i, uzun bir süredir Freud'dan etkilenen büyük ama keşfedilmemiş bir dahi olarak görüyorum." demiştir.

May kişilik gelişiminde bazı "aşamalar" tespit etmiştir:
Masumluk - yeni doğanın ego ve öz bilinçlilik öncesi içinde bulunduğu aşamadır. Masumluk aşamasındaki biri yalnızca yapması gerekeni yapar. Buna karşın, gereksinimlerini karşılayacak seviyeye kadar etkin olan bir iradeye de sahiptir.
İsyankarlık - isyankar insan özgürlüğünü istemektedir; ancak özgürlükle birlikte gelecek olan sorumluluğa ilişkin yeterli bir kavrayış geliştirememiştir.
Karar verme - birey bu aşamada yaşamının, ailesinden daha bağımsız duruma gelmek ve "sıradan aşama"ya geçmek gereksinimini duyduğu bir geçiş aşamasındadır. Bu aşamada birey yaşamında ne istediğine karar vermeli ve isyankarlık çağında duyduğu isyan gereksinimini karşılamalıdır.
Sıradanlık - olağan yetişkin egosunun sorumluluk anlayışını geliştirdiği - yine de sorumluluğu fazla "ağır" bulduğu - ve bu yüzden de uyum sağlamakta ve geleneksel değerlerde bir güvenlik duygusunu aradığı aşamadır.
Yaratıcılık - bireyleşmiş yetişkinlik, varoluş aşaması; kendini gerçekleştirmenin ve basit egosantrikliğin ötesine geçilen aşama.
Yine de, bunlar alışageldiğimiz anlamıyla "aşama"lar değildir. Bir çocuk kimi zamanlar masumluğun, sıradanlığın ve yaratıcılığın niteliklerini taşıyabileceği gibi bir yetişkin de isyankarlık durumunda olabilir. Aşamaların yaşlarla ilişkilendirilmesindeki tek etken önemliliktir. İsyankarlık iki yaşındaki bir çocuk veya bir ergen için diğer yaşlardan daha fazla önem taşımaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 272 okur beğendi.
  • 1.278 okur okudu.
  • 142 okur okuyor.
  • 2.128 okur okuyacak.
  • 57 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları