Sabahattin Eyüboğlu

Sabahattin Eyüboğlu

YazarDerleyenÇevirmen
8.6/10
8.172 Kişi
·
31.414
Okunma
·
47
Beğeni
·
3.483
Gösterim
Adı:
Sabahattin Eyüboğlu
Unvan:
Şair, yazar
Doğum:
Trabzon, 1908
Ölüm:
İstanbul, 13 Ocak 1973
Edebiyat hayatımızın en önemli kalemlerinden biri olan Sabahattin Eyüboğlu, 1908 yılında Trabzon- Akçaabat’ta dünyaya gelmiştir. Sabahattin Eyüboğlu, yine edebiyatımızın önemli şairlerinden ve aynı zamanda bir ressam olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ağabeyidir.
Edebiyatımıza çok sayıda önemli eser kazandıran Sabahattin Eyüboğlu, öğreniminin ilk aşamasını Kütahya’da, liseyi ise Trabzon’da tamamlamıştır. Daha sonra usta yazar, üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan bir programın sınavını kazanır. Bu sınav neticesinde Eyüboğlu, Fransa’da bulunan Paris, Dijon ve Lyon üniversitelerinde iki yıl boyunca oldukça önemli dersler alır. Usta yazar, Fransa’da dil, estetik ve edebiyat konusunda iki yıl iyi bir eğitim alır. İngiltere’ye geçen Eyüboğlu, burada İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine çeşitli çalışmalar yapar. Bu eğitimlerin neticesinde donanımlı bir şekilde ülkesine dönen Eyüboğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaya başlar. Akademik yaşama bu şekilde adım atan Sabahattin Eyüboğlu, 6 yıl süreyle söz konusu üniversitede görev yapar. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak müfettişlik yapan usta yazar, o yıllarda ziyadesiyle önemli bir eğitim alanı olan Hasanoğlu Köy Enstitüsü’nde dersler vermiştir. Aynı zamanda da Eyüboğlu, Tercüme Bürosu’nda da birçok görevde bulunmuştur.Eyüboğlu, bu yıllarda akademik kariyeri bir kenara bırakmamış ve Fransa’ya tekrar gitmiştir. Bir süre Fransa’da kalan usta yazar, tekrar ülkesine dönerek İstanbul Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Karşılaştırmalı Türk- Fransız Edebiyatı adında akademik olarak oldukça önemli bir ders vermiştir. Bir süre sanat tarihidersleri de veren Sabahattin Eyüboğlu, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Bu dönemde 147 akademik kişi üniversitelerden uzaklaştırılmıştır ve bu

topluluğa Sabahattin Eyüboğlu da müdahildir. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversite’de ders vermeye devam etmiştir. Akademik olarak bu şekilde ciddi bir kariyer yapan Sabahattin Eyüboğlu, 1930’lu yıllarla birlikte yazın yaşamına başlamıştır. İlk olarak dönemin önemli gazetelerinden Hakimiyet-i Milliye de yazılarını yayımlayan Eyüboğlu, daha sonra Tan, Varlık, Ağaç gibi önemli yayınlarda yazmıştır. Sabahattin Eyüboğlu, söz konusu gazete ve dergilerde kaleme aldığı deneme, inceleme ve tenkit yazıları ile edebiyat çevreleri tarafından beğeni toplamıştır. Bu yıllarda dönemin önemli kalemlerinden Nurullah Ataç, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli Kanık gibi önemi isimler ile çalışmalar yapan Sabahattin Eyüboğlu, oldukça önemli çeviriler de yapmıştır.

Edebiyatımızın önemli bir yazarı olan Vedat Günyol ile çeviriler yapan Eyüboğlu, 1963 yılında çevirdikleri Devrim Yazıları adlı eser nedeniyle 142. madde kapsamında yargılanmıştır. Ancak mahkeme beraat kararı vermiştir. Böylece birçok usta yazarın yargılandığı 142. Madde usta yazar Sabahattin Eyüboğlu’nu da atlamamıştır. 27 Mayıs Darbesi’ne ek olarak usta yazar, 12 Mart Darbesi’ni de yaşamıştır. 12 Mart Darbesi ile kurulan sıkıyönetim erkleri tarafından Azra Erhat, Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu, gizli komünist örgüt kurma suçu ile tutuklanmıştılar, ancak mahkemeler neticesinden beraat etmişlerdir. Usta yazar, 13 Ocak 1973 tarihinde arkasında dev bir kültür mirası bırakarak İstanbul’da yaşama veda etmiştir.

Yazın Hayatı:
Sabahattin Eyüboğlu, yaşamı boyunca birçok eser kaleme almıştır. Çok yönlü bir sanatçı olarak edebiyatımıza ve belgesel film dünyamıza önemli yapıtlar kazandırmıştır. İlk olarak 1930′’lu yıllarda yazılarını önemli dergi ve gazetelerde yayımlayan Sabahattin Eyüboğlu, çevirileriyle de dilimize oldukça önemli eserler çevirmiştir. Dünya edebiyatından dilimize aktarılan birçok eserde Sabahattin Eyüboğlu’’nun muazzam çevirileri günümüzde dahi en başarılı çeviriler arasında başı çekmektedir. Usta yazar, Platon’un Devlet adlı yapıtını dilimize aktarmış ve bu çeviri 1959 Türk Dil Kurumu çeviri ödülünü kazanmıştır.

Bunun yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, Türk kültürü konusunda da alışılmışın aksine derin çalışmalar yapmıştır. Bu konuda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ve Azra Erhat ile önemli kültür alanında Anadolucuk adı verilen bir fikir ortaya çıkarmıştır. Edebiyat tarihimiz için son derece önemli bu çalışmalarının yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, sinema tarihimizi de etkilemiştir. Usta yazar Eski Anadolu temalı 11 adet belgesel sinema filmine imza atmıştır. Söz konusu serinin ilk belgeseli Hitit Güneşi, uluslararası bir platform olan Berlin Film Şenliği’nden 1957 yılında ikicilik ödülü kazanmıştır. Sinema tarihimiz için son derece büyük bir önem arz eden bu filmler sırası ile şu şekildedir; Hitit Güneşi, Siyah Kalem, Karanlıkta Renkler, Anadolu’da Mozaikler, Nemrut Dağı Tanrıları, Ana Tanrıça, Anadolu Yolları, Eski Antalya’nın Suları, Surname, Karagöz’ün Dünyası ve Yaşamak İçin adlı filmlerdir. Aynı zamanda denemeleri ile büyük bir edebiyat yaratan Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara adlı deneme eseri ile 1960 Nurullah Ataç Armağanı’nı almıştır.

Bazı Eseleri;
Deneme ve İnceleme Eserleri:
• *Sanat Üzerine Denemeler
• *Yunus Emre’ye Selam
• *Mavi ve Kara
• *Diyelim Söz Arasında
• *Pir Sultan Abdal
En kötü kitabı yazan bile, kitap yasaklayandan daha saygılı ve daha az zararlıdır insanlığa.
Kara bayım, demiş kargaya;
Şu sözümü hiç unutma,
Kaptırdığın peynire değer:
Her dalkavuk çıkarı için över,
Yüzüne güler, peynirini yer.

Karganın aklı gelmiş başına
İş işten geçtikten sonra.
Sabahattin Eyüboğlu
Sayfa 18 - Türkiye İş Bankası (epub)
"Benim inancıma göre Türkiye'de eğitim sorunu devletin baş sorunu olmadık­ça çözümlenemez, o çözümlenmedikçe de hiçbir plan gerçek­leşemez."
Sarayda akla kara
Böyle çıkar ortaya:
Zorlu ne yapsa eyvallah,
Yoksul ağzını açsa günah!
Sabahattin Eyüboğlu
Sayfa 163 - Türkiye İş Bankası (epub)
Sokrates bir ev yaptırmış nasılsa;
Eş dost başlamış kusur bulmaya:
Kimi içini beğenmemiş;
— Kızmayın ama, demiş;
Şanınıza layık değil odaları.
Kimi cephesine çatmış:
Karşıdan görünüşü berbatmış.
Hepsine göre de çok darmış bu ev.
Kim sığarmış bu kulübeye?
— Ah, demiş koca filozof;
Keşke bu evi dolduracak kadar
Gerçek dostum olsa!
Sabahattin Eyüboğlu
Sayfa 108 - Türkiye İş Bankası (epub)
Ölüm karşısında şaşırmaz bilge:
Her an hazırdır göçüp gitmeye.
Bilir ki açmamak olmaz
Ölüm kapıyı çalınca.
Ne zaman çalacağı da bilinmez;
Geldi mi, vakit gelmiş demektir.
İster günlere ayır zamanı,
İster saatlere, ister anlara:
Kurtaramazsın yakanı,
Ölüm el komuş bütün zamanlara.
Sabahattin Eyüboğlu
Sayfa 190 - Türkiye İş Bankası (epub)
"Mustafa Kemal bir bilim adamı değildi ama en büyük isteği sözde bilimin yerine gerçek bilimi getirmek oldu. "Ha­yatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünü süs diye yazılmak için değil, bütün hayatını, zaferlerini ve devrimlerini bu gerçekle yoğurduğu için söyledi. Ne yaptıysa bu inançla yaptı."
"Bir işe yaramak çocuklar için en büyük saadet olduğu halde, nice büyükler okulda temizleme işinin bile büyüklere para ile yaptırılmasını çocukların lehine sanırlar. İşe yarayan onlarca bilgi asaletini kaybeder. Ne tu­haftır ki aynı büyükler çocuğun okulu bitirir bitirmez bilgi ada­mı değil iş adamı olmasını isterler."
"Aydınlar mı halka inecek, halk mı aydınlara yükselecek gibi kısır tartışmaları bırakıp köyü kent­ten, başı bedenden, ilkokulu üniversiteden ayırmayan bütün bir görüşle yüzyıllardır birikmiş karanlıkları hep birlikte, ime­ceyle dağıtmanın yollarını aramalı, bulunmuş yollara dönmeliyiz. Türkiye, cumhuriyetin kurulduğu günden beri kan­sız bir devrim içindedir. Bu devrimin amacı mutlu bir azınlık yaratmak değil, yüzyıllardır hakkı yenmiş, karanlıklarda kalmış Türk çoğunluğunun çağdaş bir toplum bilincine ererek toptan uyanması, kalkınmasıdır."
Haşlaması mı, kızartması mı diye
Düşünüp nişan alırken,
Karınca ısırıvermiş topuğundan.
Uf deyip kımıldayınca gebeş,
Gökleri boylamış güvercin kardeş.

Akşam yemeğine güvercin ha?
Soğan ekmek nene yetmiyor, mankafa!
Sabahattin Eyüboğlu
Sayfa 54 - Türkiye İş Bankası (epub)
585 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Ve kitap biterdi...
Yenisini kıskandıracak kadar biterdi...
Hemen başlatmazdı seni başka bir kitaba...
Sevilmek, sayılmak ve en önemlisi sindirilmek isterdi sizden...
Kim olacak... Oblomov...
Yazar İvan Aleksandroviç Gonçarov deyim yerindeyse yıldırım gibi düştü içime... Kitabını okurken Oblomov' un, Oblomovluğunu bırakması için saçlarınızı yolarsınız. Sinirlenirsiniz bazen, "pes doğrusu" dersiniz, hiddetlenirsiniz belki ama yine de diğer yarınız büsbütün yok edemez Oblomov' u. Çünkü o Nietzsche' nin Üstün İnsan' ıdır.
Bizler şimdiki dönemin, teknolojinin, kültürlerin eserleriyiz. Yüz yıl önce kadının tek başına sokakta yürümesi ayıpken bugün kadınlar CEO olabiliyor. Koskoca bir sirketi idare ediyor, hakkıyla. Fakat "gelişmişliğin" göstergesi bu değildir. Bu olması gereken bir durumdur. Oblomov' u soracak olursanız işte o burjuvazi toplumunda, doğuştan bir burjuvazi olarak dünyaya gelen proleterya ruhuna sahip biri. Bana göre Oblomov' un tanımı budur.

~~Onu seviyorum~~

Oblomov sıradan bir karakter değil. O, benim hayatımda bulunan ve bulunacak gerçek insanların ruhî bir simgesidir...

Okuyun,okutun arkadaşlar.
302 syf.
2 gündür okuyacak kitabım yok. Bu yüzden kütüphanemin en kıymetlilerinden olan ve sürekli kütüphanemden işmar eden, kaçıncı defa okuduğumu bilmediğim Denemeler kitabına tekrar başladım. Her okurun hayatında anlam yüklediği, içinde kendini bulup, hayatının bir basamağına koyduğu kitaplar vardır. Denemeler kitabı da benim için o kitaplardan biri. Çünkü hayatının en zorlu (Dört çocuğunu da bebekken kaybeden ve böbrek sancıları yüzünden 38 yaşındayken şatosunun duvarları arasına çekildiği ) döneminde büyük acılar içinde yazdığı bir kitapta bu kadar pozitif olan biri örnek insandır. Bu kitabı okurken kendime tahammül etmeyi, kendimi sevmeyi, umutsuz olmamayı ( etkisi sadece kitap bitene kadar sürsede :)) öğreniyorum. Onca sıkıntıya rağmen hayatta tutunacak bir dal olduğuna inanan ve bunu okuyucuya yansıtan nadir isimlerdendir Montaigne.


Edebiyata deneme türünü kazandırmış isimlerin başında olan Montaigne, "Les Essais" (Denemeler) adını verdiği bu eserinde insanlığa değil, kendine mesajlar verdiğini, sadece kendini anlattığını, kendi kendisiyle sohbet ettiğini söyler. Hatta kitaba "Kısacası okuyucu, kitabımın özü “benim”.Boş vakitlerini bu sudan ve anlamsız konuya harcaman akıl karı olmaz. Haydi uğurlar olsun. (Sayfa: 26) ” diyerek sadece kendi deneyimlerini anlattığını baştan vurguluyor.
En alçak gönüllü hali ve mütevazi bir şekilde amacının insanlığa hitap etmek olmadığını, kendi kendisiyle sohbet ettiğini söylese de alttan alta genele mesajlar verir, yol gösterir. Herkesin içinden kendine bir pay çıkarmasını sağlar.


Deneme türünde yazılmış kitapta 107 yazı, makale bulunuyor. Yayımlandığı günden beri en önemli aydınların, yazarların başucu kitabı olan Denemeler, çoğu felsefe, eğitim konularına değinen ve Ortaçağ dogmantizmini yıkan bir aydınlanma kitabıdır. Montaigne kendi çağının çok ötesinde düşüncelere, fikirlere sahip, ileri görüşlü bir düşünür olduğundan dolayı, hümanist kültürün en önemli kaynaklarından biri sayılan bu kitap 16. yy' dan bu tarihe kadar hala geçerliliğini ve bir başucu referans kitabı olma özelliğini koruyor.


Montaigne, Denemeler kitabına hayatının en zorlu zamanlarını geçirdiği dönemde başlayıp, ölene kadar yazmaya devam etmiştir. Kitaba sürekli olarak yeni yazılar eklemiş ve 3 farklı basıma sebep olmuştur bu da. Tek kitabı olan ve tüm hayatını bu kitabı yazmaya adayan Montaigne " Ben kitabımı yaptığım kadar da kitabım beni yaptı " der.


Montaigne, kendini kendisini tanımaya adamıştır. Hayat felsefesi "Kendini Tanı" olan düşünür, dünyada belki de bunu en iyi başarmış insandır. Oturup inatla, sabırla kendini, her halini gözlem altına almıştır. Uykusunda bile kendini rüya görürken ne halde olduğu konusunda merak etmiştir. Bu yüzden kendi kendini uyur ve rüya görür halde yakalayıvermek için uşaklarına gece onu aniden uyandırmalarını tembih edermiş.


Montaigne göre her insan kendisi için bir derstir, sınavdır. Yeterki onu görebilmeyi, anlamayı öğrensin. " Benim yaptığım şey, bildiklerimi söylemek değil" diyor Montaigne " Kendimi öğrenmek. Başkasına değil, kendime ders veriyorum. " Buna benzer aforizma da diyebileceğimiz çok anlamlı sözlere kaynaklık ediyor, bu kapsamlı eser. Herkese hitap edecek ve sıkılmadan okunacak bir kitap...
217 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İKİ İSİM , İKİ SİSTEM , TEK DÜNYA ...

Bir başka incelemeden daha selamlar ola kikirikler.. Hemen uyarayım ki bu inceleme ister istemez uzun olacak .. Aslında her ne kadar bu kitabı hiç okumamışlar ve okumayı düşünmeyenler dahi olsa , bu eser hepimizi , biz bilmesek de ilgilendiriyor .. Nasıl mı ? Başlayalım öyleyse ..
Okuyacak olduğunuz hikaye, bir isim ile beraber bir ülkede start alıyor .. Avrupanın yükselişi..Güçlü krallar yeni yeni meydana iniyor .. Ateşli silahlar egemenliği ele almış ,şıkır şıkır zırhlarının içinde halen daha at koşturan ÇİKİ ÇİKİ süvariler var ama eli silahlı piyadeler onların son kullanım tarihlerini belirlemek üzereler .. Çekik gözlü gavur Çinliler odun kömürü , kükürt ve güherçileyi "bahçelerde börülce oynar gelin görümce" diyerek bir araya getirmiş , barutu icat etmişler .. Nerede miyiz ? İlerleyen dönemlerde Kutsal Roma' nın bir zamanlar hüküm sürdüğü topraklarda hak iddaa edecek olan Mussolini' nin memleketi İtalya' da.. Sene 1500 ler .. Bahsedeceğim şahıs aslen bir siyaset kuramcısı .. Çocukluğu Michalengelo ' nun çamura ve kağıtlara can verdiği dönemlere rastlıyor ( sözde ciddi olacaktı bu inceleme ama Mikelanj diyince sizin de aklınıza Öztürk Serengil gelmedi mi? dayanamadım valla napam ? =)) )..O sıralarda Floransa ' da borusu öten aile Mediciler..Hani şu banker aile ..Para bunlarda , canlı bunlarda anlıyacağınız o zamanlar.. Bu arkadaşımız da yanlış hatırlamıyorsam on dört, on beş hadi taş çatlasın on altı sene bu aileye karşı katı bir duruş sergileyen bir hükümetin sözcülüğünü , sekreterliğini yürütüyor .. Bir GS vs FB sendromu işte sen anla! Gün geliyor devran dönüyor, horoz dönüyor tavuk öpüyor ve bizimki işini kaybediyor .. İktidarda Mediciler ..Bunu alıp hapse atıyorlar komplo kurdun sen diyerek ..Bir süre işkence görüyor , uzun müddet hapiste yatırıyorlar ama adalet gereği kanıt yetersizliğinden kız kaçıran edasıyla serbest kalıyor arkadaşımız .. Tabi öncesinde Papanın oğlu Cesare Borgia 'nın kendisine karşı gelenlerin ümüğüne nasıl çöküp boğdurduğunu bir bir görüyor .. Kanın ve diktanın tadını alıyor .. İşte bu serbest kaldığı sıralarda hemencik iki kitap yazıyor bizimki..Birini millet sallamıyor o zamanlar ama konusu eskiye özlem ve eski Roma ile alakalı .. Diğeri ise Il Prince (Prens işte =) ). Bu , dini kendi çıkarları için kullanmaktan geri kalmayacak din simsarı ve otorite özlemiyle yanıp tutuşan güzide kardeşimiz İtalya ' da cumhuriyet kavramına KÖKÜNDEN karşı o dönemde..İtalya' yı ancak ve ancak bir despot bir araya getirebilir ona göre . Bu despotu da şöyle tanımlıyor : Papa kadar yalancı , oğlu kadar acımasız .. Şunlar da kendisine ait cümleler : HİÇ KİMSE PAPA KADAR AĞIRBAŞLI BİR BİÇİMDE ŞEREF SÖZÜ VERİP , VERDİĞİ SÖZDEN BÖYLESİNE ÇABUK DÖNEMEZ...1527 ' de öldüğünde İtalya' nın onun sözünü ettiği türden bir hükümdara sahip olamayacağı çok açıktı (en azından o dönemler)..Kim mi idi bu arkadaşımız ? Az sabır... =)))

Thomas More ise onun Prens ' i yazdığından tam 3 sene sonra , şu an incelemesini yaptığım bu kitabı yazdı .. Bildiğim kadarıyla hiç karşılaşmadılar ve hiç tanışmadılar da .. İkisi de Avrupa ' nın yükselişe geçtiği dönemlerde bu emekleyen ulusların zayıf ve güçlü yanlarını gayet iyi analiz ettiler .. More çok parlak bir kariyere ve parlak biz zekaya sahipti..Yirmisinde başarılı bir avukat iken , yirmilerinin ortasında parlamentoya girdi..Burada bir yasa tasarısı tartışılırken VII. Henry ' ye öyle bir ayar verdi ki , kral More ' un babasına hatırı sayılır bir para cezası vermek zorunda kaldı.. Sonrasında gelen VIII. Henry ise kendisini gayet seviyordu ve onu Adalet Bakanı olarak atadı..Gel zaman git zaman sonra More yukarda da belirttiğim gibi Ütopya' yı kaleme aldı .

Yunanca bir kelime ..Olmayan yer , olmayan ülke demek katharevousada (eski yunanca.. bkz : yunan dili okumuş olmanın yararları=) ).. Biz YALANYA da diyebiliriz =)) Bu kitapta , Thomas abimiz dönemin krallıklarının ardına düştüğü sonu gelmez askeri şöhret ve budalalıkları hicvediyor Portekizli bir gezginle sohbet ediyorum diyerek..Kralın yanındaki şakşakcıları topa tutuyor.. Diyor ki ; bırak artık savaşmayı ey eşşek Fransa kralı !! Elindekilerle yetin , halihazırda elinde olan topraklara bak ..Onlar sana zaten yeter!! Savaşla uğraşana kadar halkınla ilgilen , onların refahını sağla ..Ve ekliyor hemen "Tabi hiçbir kral buna yanaşmayacaktır!" Peki nasıl bir yerdir bu Yalanya pardon Utopia? Ne var orada ? Nasıl bir zihniyet egemen?
* Utopya' da kral yok .. Bir seçilmişler meclisi var .. Dolayısıyla çoğunluğun rızası ile alınan kararlar söz konusu ..
* Savaştan nefret ediliyor .. Savaş ancak meşru müdafa söz konusu olduğunda bir seçenek onlar için.. Mutlaka savaşmak gerekirse de komşuları PARAYATAPANLAR ' a para vererek kendileri adına savaştırıyorlar (sanırım o dönem , dış borçlarını savaşarak kapayan İsviçrelilere bir kapak yapmış More amcamız burada =) )
* Meclisin en büyük görevi sağlık , eğitim ve su işleri (su diyince garibine gitmesin emmoğlu..o dönemler din-tarım toplumu ortamlar =) )
* Aslen komunizm benzeri bir sistem bu ve herşey ortak..Herkes aynı şeyleri giyiyor ve on senede bir evini değiştiriyor..
* Üretici ve çiftçinin ensesinde boza pişirip vergi alan feodal beyler , lordlar falan yok..
* İş paylaşımı söz konusu lakin ağır işleri mahkumlar yapıyorlar.
* Kimse paraya değer vermiyor , örneğin mücevher takmıyor..
* Buraya çok dikkat !! Avukatları yok çünkü ONLARI ,ASIL İŞLERİ SORUNLARI GİZLEMEK OLAN İNSANLAR olarak görüyorlar ..

Bu kitabı ilginç kılan aslında bahsettiklerinin keskinliği veya tartışılabilirliği değil , zihinde yarattığı KUŞKULAR.. Thomas More yaşadığı dönemde , BİZİM İTALYALI ESAS OĞLANIN AKSİNE , gücün tek bir elde toplanmasından kaynaklanacak sorunları gayet iyi analiz etmiş .. Olası savaşları önceden görmüş baba - oğul Henryleri yakından tanıdığı için..
Esas oğlanımız ise yeni yeni serpilen ve kaba kuvvetle hükmedecek ulusları betimlemiş ve İtalya' nın bu uluslardan biri olacağını ummuş idi.. Thomas More ise bunun tam karşısındaydı ..O belirginleşen , gücü tek elde toplayan ulusların yaratacağı tehlikelere karşı uyardı.. Veeee tahmin edileceği üzere More ' un bahsettiği sistemi pek azı uyguladı..Avrupalılar, Il Prince 'in yolundan gitmeyi seçtiler ..Dünyayı keşfedenler , sömürecek olanlar şiddet yanlısı ve açgözlü MACHIAVELLI taraftarıydılar : Tüccarlar - Askerler ve Hükümdarlar..Sonrası mı ? Dünyanın neresinde olursanız olun .. Kafanızı kaldırıp alıcı gözüyle bir bakın çevrenize .. Tv den medyaya ,eğitim öğretim birimlerinden tutunda sağlık sistemlerine dek bu sistemin izlerini göreceksiniz..

NOT : bir kaç kelam daha edicem ama "Mazot ikmali" yapmam lazım =)) Bakkala gidip gelem az sürtem dışarlarda ayazı ağzıma yüzüme yiyip =))
632 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
"spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
"çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
Zeytinyağı Mode: on

Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
Ebru Ince ye selam #36376788
Tuco Herrera ya selam #36517115
Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

"Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
"Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
"Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
"Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
"-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

#37812299
#37812280
#37812072

Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
Önsözden:
"Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

"Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

"Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

"Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

"Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
-Gamze yine kitap almışsın.
-Evet, bak
-Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
-İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
-Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
-??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
####
Sıradan bir hafta içi:
Sabah alarm çalar… Ertele.
5 dakika sonra…. Ertele.
10 dakika sonra…. Ertele.
30 dakika sonra… Ertele.
1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

####
Sıradan bir hafta sonu:
Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
-Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

-Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
…..
-Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
-Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
-Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
….
….
-A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
-Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

####

-Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
-Şimdi mi acil mi?
-A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
-Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
-A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
-Tamam alırım bir ara..
-A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


"Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
Oblomovkadan Sevgilerle…
250 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Dünya Düşünce Tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Thomas More'un Utopia'sı; 1516'da kaleme alınmıştır, var olmayan bir kurgusal adada geçmektedir. İnsanların eşit olduğu, toplumsal sınıfın ve özel mülkiyetin olmadığı; insanların refah içinde ve mutlu yaşadığı adada suçların da minimuma indiği gözlenmektedir. More kitabında ütopyalıları ve onların yaşam biçimlerini anlatarak, döneminin İngilteresi'ne de bir eleştiri getirmektedir. Kitaba odaklanarak okuduğunuzda zevk alacağınıza inanıyorum. Kesinlikle tavsiye ederim.
536 syf.
·10/10
Öncelikle bana bu değerli kitabı hediye eden değerli insan, başpiskopos Murat Ç ye teşekkür ederim. İnsanların çocukluğunu hatırlatan bir hediye alması çok güzel duygular yaşatıyor.

Geçen yılın ekim ayında başladığım kitabı anca bitirebildim. Yine 10 yaşında bir çocuk oldum ve bu güzel masalları tekrar okudum. İnsan çocukluğuna dönerek sıkıntı stresten arınıyormuş meğer. Ve de çocukluğumuzda öğrendiğimiz ancak gündelik hayatımıza pek uygulayamadığımız dersler çıkarmamızı sağlıyor. Dersleri çocukken çıkarmışız ama uygulamayı unutmuşuz. Hayat kılavuzu olarak sadece bu masalları kullansak bile daha yaşanılır daha insancıl bir dünyamız olabilirdi.

Genç fare yaşlı kediyi atlatırım der ama başarılı olamaz. Rakibi küçük görmemek lazım.

Hasta geyiğe gelen ziyaretçileri hasta geyiğin yiyeceklerini bitirmiş. Hasta geyik hastalıktan değil ama açlıktan ölmüş.

Anne kerevit kızına eğri yürüme doğru yürü dermiş. Kız kerevit annesine, ben senin kızınım senden farklı yürüyemem demiş.
632 syf.
·10/10
Oblomovka sahillerinden selamlar
Şaka şaka. Evde uzanmış yatıyorum öyle. Zahar'a seslendim seslendim gelmedi. Hatırladım. Benim çorabıma varana kadar giydirecek bir uşağım yoktu. Oblomov kadar tembel olabilmek için zengin olmak gerekiyor.

Hayatımın değişmeyen roman kahramanları üç erkek. Ta ilkokul sıralarında tanıştım kendileriyle
Robinson Cruise
Oblomov
Raskolnikov

Neydi acaba benim gözümde bu adamları çekici kılan. Üçünün belirgin özelliklerini az biraz taşımam mı? Onların hayatını yaşamak istemem mi?

Gerek Oblomov gerek diğerleri benim her yıl düzenli olarak tekrar tekrar okuduğum üç kitaptı. Ki bu bahsettiğim dönemin başlangıcı benim 8 - 10 yaşında olduğum dönemdir. Kitap bulmakta sıkıntı çekilen var olan kitapların çok pahalı olduğu dönemler.

Her reklamda "baba n'olur kupon biriktirelim bu kitap setini alalım" diye yalvarışlarımı hala unutmam. Biraz uğraştırsa da eninde sonunda kabul ederdi. Gazete kuponları sayesinde bir sürü kitap seti almıştım. Bazı setlerde aynı kitaplar olurdu ve buna üzülürdüm. Keşke farklı bir kitap olsaydı da daha çok çeşit okuyabilsem diye düşünürdüm.

Gazeteyi alma ve kuponları kesip saklama görevi de benimdi. Kupon harici kalan gazetede babam bir iki haber okur spor sayfasına bakar sonrasında annem sobayı tutuşturmak için kullanırdı o gazeteleri. Gazeteyi bulmak bile sorun olurdu. En çok da cumartesi pazar günleri zor olurdu. 365 günün 300'ünde yağmur yağan Rize'de gazete bile bulamazdım. Yağmurdan iliklerime kadar ıslanır ve tekrar tekrar dolaşırdım tüm gazete büfelerini. Artık büfeciler bile ezberlemişti beni görür görmez yok anlamında kafayı sallardı. Yani girsem büfeye iki dakika yağmurdan sakınsam diye düşünürdüm ama daha kapıdan girmeden yok denilmesi içeri girmemi engellerdi. Eninde sonunda bulduğum gazete eve gelene kadar sırılsıklam olurdu. Dikkatlice kuponu alırdım ve annem ütüyle kuruturdu. Sayısını bildiğim halde her gün tekrar tekrar sayardım kuponlarımı. Şu kadar gün kaldı diye. Canımdan daha değerliydi bu kuponlar çünkü bir sürü kitabım olacaktı. İşte Oblomov bu tarz zorluklar neticesinde sahip olduğum kitaplardan biriydi.

Oblomov'u ilk okuduğumda çocuktum ve kendisi için "ne aptal adam" sıfatını yakıştırmıştım. Yaklaşık 10 yıl önce tekrar okuduğumda "aslında o kadar da aptal değilmiş" dedim. Ve bugün ise "Oblomov çok zeki bir adam" dedim.

Aradaki bu düşünce farkı hem insanın olgunlaşması hemde kitapların çeviri durumundan kaynaklanıyor. Gazeteden almış olduğum Oblomov 150 sayfa idi. Şimdi elimdeki bu kitap 620 sayfa. Arada 4 kat fark var. Daha çok kitap okuyabilme adına en ince kitapları seçip aldığım dönemler de oldu. İnsan kitap konusunda aç gözlü olmamalı. Artık gidip kitapların en kalın olanlarını seçiyorum. Çeviri hassaslığını ben bu sitede öğrendim ve belki de bu sitenin bana kattığı en önemli şey bu oldu.

Kitapta en beğendiğim kısımlar insanların iç ve dış dünyasının (ruhunun ve görünüşünün) en detaylı kesiti şeklinde yapılan karakterlerin kişilik analizleri oldu. Bu analizler o kadar güzel işlenmiş ki önce okuyup altlarını çizdim. Sonra tekrar okudum sonra düşündüm derken tek bir sayfada 1 saat kaldığım çok oldu. Bu kitabı her elime alışımda Oblomov oluyorum. Ana tema tembel bir adam olsa da aslında Oblomov zihnini o kadar çok çalıştırıyor ki bedenen yorulup devamlı yatması garipsenmemeli.

Roman konusunda değinmek istediğim unsur ise; genel olarak romanın sosyolojik yönünden çok psikolojik yönü ağır basması. Romanda en dikkat çekici kısım bana göre Oblomov'un arkadaşı aracılığıyla tembel kalbinde, beklenmeyen bir aşk heyecanı yaratmasıdır. Olganın amacı ise bu tembel adamın üzerinde kendi üstünlüğünü kurarak, onu sorumluluk sahibi bir insan haline getirmek. Oblomov her ne kadar kendini Olgaya teslim etse de çalışmak ve tembellik arasında bocalayıp durur. Tembellik hayat felsefesi olmuş bir insana ne yaparsanız yapın kar etmiyor bunu daha iyi anlıyorsunuz.


Eğer bu kitabı veya klasiklerden herhangi birini okuyacak olursanız kesinlikle Sabahattin Eyüboğlu ve Ergin Altay çevirisini tavsiye ediyorum. Kitabı okumanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bazı kitaplar için herhangi bir tavsiyeye gerek yoktur. Bu kitap o kitaplardan biri. Seveceğinizi garanti edebilirim.
302 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Lise yıllarındaki edebiyat derslerinde öğrencilere aktarılan kalıp cümleler vardır. Roman, hikaye gibi türleri içinde barındıran konulara geçiş yapıldığında, Türk edebiyatındaki ilk tarihi roman Cezmi, ilk köy romanı Karabibik diye başlanır. Sonra daha evrensel boyuta geçilir, deneme türü gibi türler anlatılır ve denir ki "Dünyada deneme yazı türünün en önemli temsilcisi Montaigne'dir." Ortalama düzeyde olan her lise öğrencisi bilir bunu. Montaigne'e bu tanımlamayı kazandıran, ölümsüz yazarlar arasında yerini almasını ve bu türün tabiri caizse "babası" olarak anılmasını sağlayan eser işte bu eser. Les Essais yani  Denemeler. İçinde uzunlu kısalı onlarca denemeyi barındıran bu eser okurken ince eleyip sık dokunulması gereken bir eser. Denemeleri okumayı düşünüyorsanız yanınıza mutlaka kalem ve defter almalısınız, zira bu kitapta tartılacak düşünceler, not edilecek birçok cümle, altı çizilecek onlarca alıntı var.

Herhangi bir yazar ve o yazara ait bir kitap ele alınacaksa bu yapılırken, yazar doğduğu çevre ve dönemden ayrı olarak düşünülemez. Yani bir yazarı veya kitabı tam manası ile irdeleyebilmiş olmak için kitabın yazıldığı dönem hakkında da bilgi sahibi olmak gerekir. Montaigne 1500'lü yılların Avrupa'sında yaşıyor. Orta Çağ'ın karanlığından sıyrılıp aydınlanmaya geçişin yaşandığı sancılı bir dönem diyebiliriz bu dönem için. Belki de o dönem özellikle, yaşanan din kaynaklı savaşlar, diğer toplumsal kaos olayları Montaigne'in birçok şeye kuşkucu yaklaşmasına neden olmuştur kim bilir... İşte böyle bir ortamda, Fransızca, Yunanca, Latince gibi dilleri bilen, felsefe eğitimi alan, kralın ordusunda yer alan, belediye başkanlığı yapan tarih-şiir gibi alanlarla da ilgilenen bir şahsiyet düşünün, ardından bu şahsiyetin kendine ve hayata dair düşüncelerini başlık başlık yazıya döktüğünü. Denemeler adlı eserde karşımıza çıkan şey tam olarak bu. Montaigne kitabın başında bu kitabı yazarken amacının yakınlarına kendisini tanıtmak için bir kolaylık sağlamak olduğunu söylüyor. Kusurlarıyla, iyi yanları ile kendini tam olarak aktarabilme amacı güdüyor. Kitabın çevirisini yapan ve Türk edebiyatının önemli kişiliklerinden biri olan Sabahattin Eyüboğlu önsözde, Montaigne'in türlü türlü düşünceleri destekliyormuş gibi görünen biri olduğunu, asla tek bir tarafa kayan, tutucu bir düşünce yapısı olmadığını söylüyor. Dolayısıyla bu sayede her okur kendi düşüncelerine ait bir şeyler bulabiliyor bu kitapta.

Denemeler, Montaigne tarafından yazılıp o haliyle bırakılmamıştır. Montaigne 1579 yılında kaleme almaya başladığı Denemeler'e on yıl boyunca, 1589'a kadar çeşitli eklemeler yapmış kitap son ve en olgun haline bu yılda ulaşmıştır. Denemeler'i okurken bir taraftan Montaigne'in duygu, düşünce dünyasında sonu gelmez bir yolculuğa çıkıyor, bir taraftan da birçok yerde kendinizden bir şeyler de buluyorsunuz. Montaigne kendini anlatırken tüm insanlığa ışık tutuyor aslında. Yaklaşık beş asır önce yazılmış bir kitapta bugüne uyan yüzlerce düşünce bulmak da işin ilginç yanlarından biri. Zaten bu nedenle Denemeler yüzyıllardır okunuyor ve okunmaya devam edecek. Okur bu kitabı 2017 yılında da okusa, 2117 yılında da okusa "Aaaa ne kadar doğru!" diyerek birçok cümlenin altını çizecek. Yaşamdan ölüme, savaştan hastalıklara, aşktan dostluğa birçok kavram ile ilgili yazıların olduğu bu kitapta Montaigne kendini anlatırken birçok şey de öğretiyor okura. İnsana insanı çok iyi anlatıyor.

Bazı kitapları okursunuz, çok beğenirsiniz ardından neden daha önce okumamışım diye düşünürsünüz. Denemeler'i beğenmeme rağmen neden daha önce okumadım şeklinde düşünmedim çünkü tam olarak iyi bir şekilde anlayabileceğim bir dönemde okuduğumu düşünüyorum. Ki zaten Denemeler okuduktan sonra kitaplığın bir köşesine bırakılacak bir kitap değil, her zaman açıp denemelerden birer ikişer okunabilecek ve her seferinde farklı anlamlar çıkarılabilecek bir kitap. Kitapta hemen her sayfada özellikleri Latince şiirler ve Türkçe çevirileri vardı, yapılan bu serpiştirmeleri de sevdim, oldukça hoş şiirler mevcuttu.

Montaigne yaşadığı dönemin çok çok ilerisinde bir düşünce yapısına sahip bir isim. Denemeler'in birçok sayfasında da bunu görüyorsunuz. Farklı düşüncelerin dile getirilemediği bir ortamda bu denli esnek bir zihin yapısına sahip olup, düşüncelerini bu şekilde ifade edebilmek saygı duyulması gereken bir nokta. İçinde yüzlerce fikri barındıran bir kitap okuyorsanız doğal olarak bu fikirlerden katılmadıklarınız da oluyor. Özellikle aşk, cinsellik ve yaratıcı ile ilgili düşüncelerine katılmasam da Montaigne'in farklı bakış açısını da görmüş oldum. Neredeyse her sayfasında altı çizilecek bir noktayı içinde barındıran bu kitap, her kitaplıkta bulunması gereken bir kitap bana göre. Montaigne kendini, kendi aracılığıyla dünyayı, insanları çok iyi bir şekilde ele alıp anlatıyor, Sabahattin Eyüboğlu çevirisi de mükemmel. Denemeler'i henüz okumadıysanız bence biran önce okumalısınız, size çok şey katacağına eminim. Keyifli okumalar...
188 syf.
·Puan vermedi
Hamlet , William Shakespeare tarafından 1599 ile 1601 yılları arasında yazılmış trajedi türünde bir tiyatro eseri.

Eserdeki en belirgin tema intikam ve Kin duygusudur.
Hamlet;
Kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi ile evlenen amcasından intikam alması, oyunun konusunu oluşturur.

Hamlet, basit ya da eski bir tiyatro eseri değildir.Hamleti, Hamlet yapan onu efsaneleştiren tabi ki yazarı William Shakespeare dir.

Eserdeki karakterler önemle okunmalı ve anlamaya çalışılmalıdır. Eserde ki en sessiz karakterlerin hatta deliliğin bile kendine haz bir dili vardır. Eserdeki en sessiz karakterlerden biri olan Ophelia karakterinin dili için "DELİLİĞİN DİLİ, DİLİN DELİLİĞİ" gibi akademik tanımlamalar ve çalışmalar vardır.

Günümüz toplumundaki bireyin şuan ki konumu, Rönesans zamanında atılmıştır. Yeni doğmakta olan Bireyin(Bireyciliğin) varoluş serüvenini ve ne gibi sorunlar yaşaya bileceğini, Hamlet oyunu bizlere gösterir.

William Blake' in

“Kim ki bir şeyi çok arzuladığı halde isteklerini eyleme dökemez, ölümü davet etmiş olur.”

Bu söz Hamlet'i anlatır, Bireyi anlatır, günümüz insanını anlatır.

Hamlet intikam almayı çok istediği halde, intikam almak için harekete geçmez ve bekler. Bekleyen Hamlet delirir, intikamını alır ve ölür.

Shakespeare in o meşhur "Olmak ya da Olmamak" tiradı da bu eserde geçer.

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! Demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
Çünkü ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden.
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

Günümüzdeki her Birey de; Bir iş, bir eylem olma gücünü yitirmiş düşünceler ile harekete geçmeyi bekleyerek ölür gider.
632 syf.
·17 günde·Beğendi·9/10
İyi yürekli dostumuz Oblomov...
Kimlere kimlere benzetmedim onu, ilk yüz sayfa "Artık kalk şu yataktan be adam!" diye haykırdım içimden. Çoğu kişinin adını değiştirdim hafızamda, onlara artık Oblomov diye hitap edeceğim. :)

Ah ne kadar güzel bir serüvendi. Kesinlikle tam metnini okumanızı tavsiye ederim. Böyle bir haz anlatılmaz, ancak yaşanır çünkü. İvan Gonçarov keşke daha fazla eser bıraksaymış bizlere diye hayıflanmıyor da değilim. Tıpkı Dostoyevski gibi, büyük bir yazar Gonçarov ve Dostoyevski'den de fazlasıyla etkilenmiş doğrusu. Enfes bir kitaptı, çok doyurucuydu. Okuyucuyu yormadan, pasajları uzatmadan keyifli bir okunma sağlamış sevgili Gonçarov bizlere.

Oblomov'a gelince, tembelliğin kelime manası olan bir karakter, kendisinde hiçbir şey yapma gücü bulamayan, daha küçüklükten bu şekilde yetiştirilmiş bir çocuk.
Elbette burada ailenin yetiştirme tarzıyla alakalı önemi de çok açık bir şekilde görmüş oluyoruz.

Oblomov'a canlılık katan tek değer aşktı. Onu bile Oblomovluğuyla berbat edebilme özelliğine sahipti. Her şeye rağmen çok iyi yürekli,çok içten bir karakterdi. Onu sevmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ve ona asla kızamıyorsunuz. Bu arada unutmadan... Aman dikkat! Kendisinin üşengeçliği kitabı okuduğunuz süre içerisinde size de yapışıyor, o konuda sizi uyarmak istiyorum. :)

Eee hala ne düşünüyorsunuz, Oblomovluk yapmayın da bir kitapçıya gidip hemen kitabı edinin. Oblomov'un güzel kalbiyle tanışmak için geç kalmayın, sonra pişman olursunuz...

Yazarın biyografisi

Adı:
Sabahattin Eyüboğlu
Unvan:
Şair, yazar
Doğum:
Trabzon, 1908
Ölüm:
İstanbul, 13 Ocak 1973
Edebiyat hayatımızın en önemli kalemlerinden biri olan Sabahattin Eyüboğlu, 1908 yılında Trabzon- Akçaabat’ta dünyaya gelmiştir. Sabahattin Eyüboğlu, yine edebiyatımızın önemli şairlerinden ve aynı zamanda bir ressam olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ağabeyidir.
Edebiyatımıza çok sayıda önemli eser kazandıran Sabahattin Eyüboğlu, öğreniminin ilk aşamasını Kütahya’da, liseyi ise Trabzon’da tamamlamıştır. Daha sonra usta yazar, üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan bir programın sınavını kazanır. Bu sınav neticesinde Eyüboğlu, Fransa’da bulunan Paris, Dijon ve Lyon üniversitelerinde iki yıl boyunca oldukça önemli dersler alır. Usta yazar, Fransa’da dil, estetik ve edebiyat konusunda iki yıl iyi bir eğitim alır. İngiltere’ye geçen Eyüboğlu, burada İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine çeşitli çalışmalar yapar. Bu eğitimlerin neticesinde donanımlı bir şekilde ülkesine dönen Eyüboğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaya başlar. Akademik yaşama bu şekilde adım atan Sabahattin Eyüboğlu, 6 yıl süreyle söz konusu üniversitede görev yapar. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak müfettişlik yapan usta yazar, o yıllarda ziyadesiyle önemli bir eğitim alanı olan Hasanoğlu Köy Enstitüsü’nde dersler vermiştir. Aynı zamanda da Eyüboğlu, Tercüme Bürosu’nda da birçok görevde bulunmuştur.Eyüboğlu, bu yıllarda akademik kariyeri bir kenara bırakmamış ve Fransa’ya tekrar gitmiştir. Bir süre Fransa’da kalan usta yazar, tekrar ülkesine dönerek İstanbul Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Karşılaştırmalı Türk- Fransız Edebiyatı adında akademik olarak oldukça önemli bir ders vermiştir. Bir süre sanat tarihidersleri de veren Sabahattin Eyüboğlu, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Bu dönemde 147 akademik kişi üniversitelerden uzaklaştırılmıştır ve bu

topluluğa Sabahattin Eyüboğlu da müdahildir. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversite’de ders vermeye devam etmiştir. Akademik olarak bu şekilde ciddi bir kariyer yapan Sabahattin Eyüboğlu, 1930’lu yıllarla birlikte yazın yaşamına başlamıştır. İlk olarak dönemin önemli gazetelerinden Hakimiyet-i Milliye de yazılarını yayımlayan Eyüboğlu, daha sonra Tan, Varlık, Ağaç gibi önemli yayınlarda yazmıştır. Sabahattin Eyüboğlu, söz konusu gazete ve dergilerde kaleme aldığı deneme, inceleme ve tenkit yazıları ile edebiyat çevreleri tarafından beğeni toplamıştır. Bu yıllarda dönemin önemli kalemlerinden Nurullah Ataç, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli Kanık gibi önemi isimler ile çalışmalar yapan Sabahattin Eyüboğlu, oldukça önemli çeviriler de yapmıştır.

Edebiyatımızın önemli bir yazarı olan Vedat Günyol ile çeviriler yapan Eyüboğlu, 1963 yılında çevirdikleri Devrim Yazıları adlı eser nedeniyle 142. madde kapsamında yargılanmıştır. Ancak mahkeme beraat kararı vermiştir. Böylece birçok usta yazarın yargılandığı 142. Madde usta yazar Sabahattin Eyüboğlu’nu da atlamamıştır. 27 Mayıs Darbesi’ne ek olarak usta yazar, 12 Mart Darbesi’ni de yaşamıştır. 12 Mart Darbesi ile kurulan sıkıyönetim erkleri tarafından Azra Erhat, Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu, gizli komünist örgüt kurma suçu ile tutuklanmıştılar, ancak mahkemeler neticesinden beraat etmişlerdir. Usta yazar, 13 Ocak 1973 tarihinde arkasında dev bir kültür mirası bırakarak İstanbul’da yaşama veda etmiştir.

Yazın Hayatı:
Sabahattin Eyüboğlu, yaşamı boyunca birçok eser kaleme almıştır. Çok yönlü bir sanatçı olarak edebiyatımıza ve belgesel film dünyamıza önemli yapıtlar kazandırmıştır. İlk olarak 1930′’lu yıllarda yazılarını önemli dergi ve gazetelerde yayımlayan Sabahattin Eyüboğlu, çevirileriyle de dilimize oldukça önemli eserler çevirmiştir. Dünya edebiyatından dilimize aktarılan birçok eserde Sabahattin Eyüboğlu’’nun muazzam çevirileri günümüzde dahi en başarılı çeviriler arasında başı çekmektedir. Usta yazar, Platon’un Devlet adlı yapıtını dilimize aktarmış ve bu çeviri 1959 Türk Dil Kurumu çeviri ödülünü kazanmıştır.

Bunun yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, Türk kültürü konusunda da alışılmışın aksine derin çalışmalar yapmıştır. Bu konuda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ve Azra Erhat ile önemli kültür alanında Anadolucuk adı verilen bir fikir ortaya çıkarmıştır. Edebiyat tarihimiz için son derece önemli bu çalışmalarının yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu, sinema tarihimizi de etkilemiştir. Usta yazar Eski Anadolu temalı 11 adet belgesel sinema filmine imza atmıştır. Söz konusu serinin ilk belgeseli Hitit Güneşi, uluslararası bir platform olan Berlin Film Şenliği’nden 1957 yılında ikicilik ödülü kazanmıştır. Sinema tarihimiz için son derece büyük bir önem arz eden bu filmler sırası ile şu şekildedir; Hitit Güneşi, Siyah Kalem, Karanlıkta Renkler, Anadolu’da Mozaikler, Nemrut Dağı Tanrıları, Ana Tanrıça, Anadolu Yolları, Eski Antalya’nın Suları, Surname, Karagöz’ün Dünyası ve Yaşamak İçin adlı filmlerdir. Aynı zamanda denemeleri ile büyük bir edebiyat yaratan Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara adlı deneme eseri ile 1960 Nurullah Ataç Armağanı’nı almıştır.

Bazı Eseleri;
Deneme ve İnceleme Eserleri:
• *Sanat Üzerine Denemeler
• *Yunus Emre’ye Selam
• *Mavi ve Kara
• *Diyelim Söz Arasında
• *Pir Sultan Abdal

Yazar istatistikleri

  • 47 okur beğendi.
  • 31.414 okur okudu.
  • 1.308 okur okuyor.
  • 18.068 okur okuyacak.
  • 786 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları