Safiye Erol

Safiye Erol

YazarÇevirmen
8.8/10
272 Kişi
·
821
Okunma
·
101
Beğeni
·
5,6bin
Gösterim
Adı:
Safiye Erol
Tam adı:
Dr. Safiye Erol
Unvan:
Türk yazar
Doğum:
Uzunköprü, Edirne, 2 Ocak 1902
Ölüm:
İstanbul, 7 Ekim 1964
Cumhruiyet dönemi Türk edebiyatının önemli kadın yazarlarındandır.Psikolojik ve otobiyografik özellikler taşıyan romanlar yazmıştır.

Yaşamı

1902 yılında Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde doğdu. Makedonya’dan göç etmiş bir ailenin kızıdır. Annesi Bektaşi dervişi Emine İkbal Hanım, babası Uzunköprü Belediyesi'nde kâtip olan Sami Bey'dir.

Ailesi 1906’da İstanbul'a taşındı. İlköğrenimden sonra önce bir Fransız Mektebi’ne ardından önce Haydarpaşa'daki Alman Lisesi'’ne sonra Beyoğlu’ndaki Alman Lisesi’ne devam etti. 1917 yılında Türk- Alman Derneği’nin aracılığı ile eğitimine devam etmek için Almanya'ya gönderildi. 1919’da Lübek’deki özel Falkenplatz Lisesi’ni bitirdi. Münih Üniversitesi’nde Felsefe ve Edebiyat eğitimi yaptı. 1926’da ”Arapça’da Çiçek Adları” isimli tezi ile Şarkiyat doktorasını tamamladı ve felsefe doktoru olarak İstanbul'a döndü.

Yurda dönüşünden sonra Millî Mecmua ve Her Ay gibi dergilerde kadın sorunlarına ağırlık veren makaleler yayımladı. “Safiye Sami” ismi ile tercümeler yaptı. “Dilara” adını kullanarak öyküler yazdı. Politika ile ilgilendi ve CHP’nin faaliyetleri içinde yer aldı. İstanbul Belediyesi’nde meclis üyesi oldu. 1931 yılında Deniz Kuvvetleri’nde çarkçıbaşı olarak görev yapan Nurettin Erol ile evlendi. Çocuğu olmayan Safiye Erol, bu yıllarda kKızkardeşi Refiye Hanım’ı kaybedince yeğeni Aydın’ı nüfus kaydına geçirdi.

1938'de ilk romanı Kadıköyü'nün Romanı yayımlandı. Aynı yıl Cumhuriyet’te tefrika edilmeye başlayan Ülker Fırtınası 1944'te roman olarak basıldı. 1941'de Selma Lagerlöf'den Portugaliye İmparatoriçesi ve 1945'de Friedrich de la Motte Fouqué'den Su Kızı isimli tercümeleri yayınlandı. Ciğerdelen adlı romanının ilk baskısı 1946'da yapıldı

1947'de Samiha Ayverdi ile tanıştıktan sonra onun müridi olduğu Rıfailik tarikatına bağlandı. Tarikatin şeyhi olan Kenan Rıfaî'nin ölümü üzerine 1951'de onun hakkında üç bölümlük bir felsefî inceleme hazırladı. Bu çalışma, Kenan Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık kitabında yer aldı.

1955'te Tercüman gazetesinde son romanı olan Dineyri Papazı tefrika edildi. Asr-ı Saadet'i anlatan yazıları 1962 yılında Yeni İstanbul gazetesinde yayınlandı; Çölde Biten Rahmet Ağacı adıyla kitap haline getirildi.

1 Ekim 1964 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti.
Ben onun muhabbetini ciğerimin kanına dokudum, cismine el koyamazsam ne zarar? Bu can tende oldukça...
Safiye Erol
Sayfa 73 - Kubbealtı Yayınları
Sen ne kadar benden geçsen artık bir daha yabancı ellere geçemezsin. Yeryüzünde tek adalet varsa oda şudur ki: Bir manaya en yakın ulaşan, o manaya en yüksek bedeli ödeyen kişidir.
Safiye Erol
Sayfa 223 - Kubbealtı Yayınları
Daha anlamadın mı hayatım? Bize ölüm var, ayrılık yok.
Ver elini beraber yürüyelim. Her gün pençe pençeye kavga da etsek, birbirimizin gözünü de oysak, sen bir köşede, ben öbüründe ölmektense boğuşarak yaşamak yeğdir.
Safiye Erol
Sayfa 237 - Kubbealtı Yayınları
260 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Yazmak istiyorum, güzel bir kitabın bıraktığı izler görünsün diye. En iyi ne zaman anlatılır bir kitap? Okuyup bitirince hemen mi, yoksa ateşin altı fazla açık kalmışsa biraz demlenmesi için beklemek mi lazım? Ben sıcağı sıcağına yazmak istedim.

Kitabın verdiği hisleri aktarmak, yazarın dünyasına tanıklık etmek ve daha çok kişinin okumasını teşvik etmek için bir yerden başlamak gerekir mutlaka. Bu yöntemin nasıl olacağı bir tercih meselesi. Örneğin bir hikâyeyi öne çıkarabiliriz istersek, okuru da içine katmak için. Nazan Bekiroğlu gibi masalsı bir anlatımdan veya İskender Pala misali aşkın ön planda olduğu bir tarihi romandan bahsedebiliriz. Mademki iki farklı dönem anlatılıyor, bugüne ait dünya sızısıyla başlarız Ayfer Tunç gibi. Fakat sızıyı ondan ödünç almış diyemeyiz, çünkü Ayfer Tunç doğmadan önce yazılmış bir kitap bu. Yedi peçenin her birini kaldıracak cesaretiniz varsa daha derinlere götüreceğiz sizi. Hem bugünün dünya ağrısından bahsedeceğiz, hem de görkemli bir imparatorluğun serhatlerde talihinin ters döndüğü günlere gideceğiz.

Sahi sizin peçe var mı yüzünüzde! Eminim maske vardır virüsten korunmak için. Ama bizim bahsettiğimiz o değil! Hani çok az arkadaşınızın bildiği, bazen onların da bilmediği, belki sizin bile bilmediğiniz maskeler. Her birinin çıkması için önemli dönüm noktaları olan. “İmtihan” dediğimiz, “meğer tanıyamamışım” dediğimiz anlardan bahsediyorum. Sizi bir an şaşırtan, sonra hayata başka türlü bakmanızı sağlayan, uyuduğunuz tatlı anları bölen sevimsiz zamanlar bunlar. Kendinizi fildişi kulelerde görmeyin hemen, sadece etrafınızda olan kötülükler değil bahsetmek istediğim, size getirmek istiyorum sözü!

Aynaya baktığınızda yüzünüz görünüyor mu, uzaktan belli oluyor mu alnınızdaki çizgiler? Her bir peçeyi kaldırdığımızda ne çıkacağına dair rahat mı içiniz? Peçe demişsek hepsi aynı renk, aynı kumaştan değil. Bizim hikâyemizde “korkaklık peçesi”, “insafsızlık peçesi”, “cimrilik peçesi”, “gaflet peçesi” var. N95 maskesiyle karıştırmayınız lütfen, onlar daha ileri düzeyde tavsiye ediliyor. Hani sizin bazı davranışlarınızın altında yatan peçeler var ya, onları düşünecek cesaretiniz var mı, sahi kaç katlı onlar! Bu kadar da özel bir konu sizi ilgilendirmez diye bir peçe daha örtersiniz belki de. Benim tavsiyem; yediden fazla olmasın, üç katlı olanla bile zor nefes alınıyor, benden söylemesi :)

Ah Sinan! Nasıl bir peçeyse bu, takılıp kaldım orda, daha bir sürü şey var söylememiz gereken. İki ayrı dönemden bahsetmemiz lazım öncelikle. Biri şimdiki zaman ki; Ayfer Tunç gibi dünya ağrısından gidebiliriz. Sadece bu şekilde anlatılsa da kuvvetli bir hikâye olurdu. Fakat benim daha çok ilgimi çeken yönü; hikâyemiz Viyana kapısı önlerine kadar gidince, tarihe olan ilgimle ayrı bir bütünlük kazanmış olması. Ben son dönem tarih okumalarımı daha çok Halil İnalcık-İlber Ortaylı ekseninde yaptım. Özellikle de Halil İnalcık Hocanın 4 ciltlik Devlet-i Aliyye serisini yöntem olarak çok değerli buluyorum. Ama aklımın bir köşesinde, (her iki hocanın da Kırım asıllı olmasından dolayı) bütün buhran dönemlerinde “hep Kırımlılar mı bizi kurtarmış” diye bir soru işareti duruyordu. Burada Makedonya göçmeni bir yazar gözüyle; serhatlerde, kale ve palangalarda uzun süren var olma mücadelesinde hep bir Kırım hanının varlığına şahit olmak benim içim önemliydi.

Viyana kuşatması başarılı olsa tarih bugün nasıl yazılırdı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bu tarihin neresinde olurdu, bu apayrı bir konudur. Ama kuşatma öncesi dönem ve buradaki mücadeleyi bu romanın içinde görmekten memnun olduğumu söyleyebilirim.

Bunun dışında, anlatımdaki akıcılık ve ahenkle birlikte ritim konusuna dikkat çekmek isterim. Şöyle ki;
Biraz önce bahsetmiş olduğum kahramanımızın yüzünden peçenin birer birer kalkması,
Belli aralıklarla yapılan “Ağlama,uyu” vurgusu,
Yine okuyucuyu sıkmayacak aralıklarla Kerem ile Aslı’ya yapılan vurgular,
Ve anlatıma mola verilir gibi, kulağımıza gelen türküler, efsaneler vb. unsurlar anlatıma bir akıcılık katıyor ve her iki hikayenin de canlı kalmasını sağlıyor.

Üzerinde durmak istediğim diğer bir konu ise, Doğu-Batı medeniyetlerinin karşılaştırılmasıdır. Peyami Safa kitaplarında sıkça rastladığımız, kısaca Doğu ve Batı şeklinde adlandırabileceğimiz iki farklı yoldan bahsediyorum. Peyami Safa’da ve Tanzimat yazarlarında karakterler bu iki yoldan birini seçer ve bu iki yoldan biri iyi, diğeri kötüdür. Burada ise bir deneme kitabı ağırlığında ve büyük bir hacimle anlatılabilecek bir orta yol üzerinde duruyor yazarımız. Şark ve Garbın kuvvetli ve zayıf yönlerinin olduğundan bahsederek bunlardan sadece birinin alınmasının medeniyet yönüyle kusurlu olacağını anlatıyor. Yunan medeniyetinde bu iki ayrı kaynağın iyi kullanıldığından ve bu iki kaynağa en kolay uyum sağlayabilecek bir Türk olgusundan bahsetmesini ayrıca dikkate değer buldum.

Bu iki ayrı dönemin anlatıldığı zaman geçişlerinin, yazılmış farklı hikâyeler üzerinden yapılmasını akıcılığın bozulmaması ve geçişlerde kopukluk olmaması açısından başarılı buldum.

Tarih ve medeniyetten bahsediliyor diye kitabın sıkıcı olduğunun zannedilmesini istemem kesinlikle. Son zamanlarda okuduklarım arasında okuma zevki yüksek, edebi yönü ve derinliği en dikkat çekici kitaplardan biri olduğunu vurgulamak istiyorum. Kitabın ana ekseni olan Ciğerdelen Palangasının Estargon kalesinin karşısında olduğunu hatırlattıktan sonra adının aşkı çağrıştırmasının kitaba ne kadar uygun düştüğünü söylemeye gerek var mı? Veremin aşkla beraber anıldığı bir dönemde Ciğerdelen Palangasının içindekilerle beraber yanması başka nasıl izah edilir ki! Hele gözlerin böyle anlatıldığı bir kitapta…
“Bir çift can yakıcı ela göz kâinatla benim arama girdi” diyen bir kitapta…
#71953907

Kubbealtı yayınlarından daha önce Samiha Ayverdi’nin kitaplarını okumuş, üslubunu, nezaketini ve kültürel birikimini dikkate değer bulmuştum. Kitap vesilesiyle arkadaş olduklarını öğrendim ve üsluplarının ne kadar birbirlerine yakın olduğunu görünce şaşırdım. Yazarla geç tanıştığım için olacak ondan bahsetmeyi de sona bırakmışız. Kitapta aşkı anlatırken erkeği yüceltip körü körüne peşine gittiği sanılmasın. Yazar, kadına ait sorunlar ve psikoloji ağırlıklı yazılarıyla ön plana çıkmaktadır. Avrupada felsefe üzerine doktora yapmış bir isim Safiye Erol. Bunu hikâyenin derinleştiği anlarda fark edebiliyorsunuz.

Son olarak söylemek istediğim, kitapta her ne kadar tarih, medeniyet, savaş ve mücadele varsa da, aslolan aşktır. Bu aşk iki farklı dönemde farklı kaynaklardan beslense de, isim benzerlikleri gibi sizi aynı yola çıkaracaktır.

Yazar kitabın son satırlarında orta kata çağırıyor bizi. Son paragrafta yine bir yürek sızısı, demek ki çok da değişmiyor dünya. Sızı hep duruyor olmalı aynı yerde.

Takın maskelerinizi, içinize attıklarınız dışardan görünmesin…
260 syf.
·4 günde·9/10
Sâmiha Ayverdi, Sofi Huri, Nezihe Araz, Safiye Erol gibi isimleri kaçımız tanıyor diye sorsam eminim tanıyanlar olarak azınlıkta kalacağız. Ha bir de tanımak var, tanımak var. Kimimiz sadece ismini duymakla müşerref olmuşuzdur, kimimiz bir eserini dahi olsa okuma şerefine erişmişizdir. Daha şanslı olanlarımız ise pek çok eserini okumuş, hayatını ve fikirlerini irdeleme fırsatını yakalamış olanlardır.

Hani hep deriz ya, okuduğumuz bir eser başka eserlere kapı aralar diye; kulağa ne kadar klişe de gelse hakkını veren bir sözdür. Bugüne kadar okuma şansını elde ettiğim pek çok kıymetli eseri bu şekilde keşfettim. Ciğerdelen de bu kategoriye dahil bir eser. Safiye Erol'un Ciğerdelen'ine ilk olarak Nihal Atsız'ın 'Ruh Adam' isimli eserinde rastlamıştım. O zamana dek varlığından haberdar bile değildim. Kitap alışveriş listemde alınmayı bekliyordu. Nihayetinde kitabı edindim fakat son sayfayı da kapattıktan sonra böylesine kaliteli bir eseri okumaktan kendimi uzun süre mahrum bırakmış olduğuma hayıflanmadan edemedim.

Ciğerdelen'e geçmeden evvel, eserin mimarını az da olsa tanıtmak ihtiyacını hissediyorum. Safiye Erol, Edirne'de doğup yaşamının önemli bir bölümünü Almanya'da geçiren bir değer. Lise ve üniversiteyi Almanya'da okumuş, orada tanıştığı Hindistan mücahitlerinden bir gençle evlenmeye karar vermiştir. Hintli genç Safiye Erol'a “Evlenelim, memleketime gidelim; ülkemin bana, benim sana ihtiyacım var.” demiş, Safiye Erol da “Benim memleketime gidelim, orada onların bana, benim sana ihtiyacım var.” şeklinde karşılık vermiştir. Bu noktada dahi vatanının menfaatini şahsi menfaatinden önde tutmuş, eserinde de bunu her fırsatta vurgulamıştır. Bu hazin son üzerine Safiye Erol, Türkiye'ye dönerek hayatını bir başkasıyla birleştirmiş ve hiç çocuk sahibi olmadan 1964 yılında vefât etmiştir. Yaşadığı 62 yılın ardından bizlere kıymetli eserler bırakmıştır. Ciğerdelen de bu kıymetlerden biridir.

Yazar, yapılan bir röportajda Ciğerdelen'den şu şekilde bahseder:
{~ En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.
- Niçin en çok sevdiniz?
Manalı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…
~ Deldi… Deldi de ondan, diyor ve ilave ediyor:
Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.
- Niçin?
~ Feylosof Niezsche’nin bir sözü vardır: “Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar" der.}

Kendisinin de deyimiyle derin, insanı etkileyen bir eserdir Ciğerdelen. Hem bir yer adı olarak hem de insanı derinden etkileyen olaylara binaen kullanılmıştır ciğerdelen kavramı. Çok seslidir, bir o kadar da anlam içerir. Genel mânâda Mimar Turhan ile Öğretmen Canzi'nin öyküsünü anlatsa da içinde pek çok hikâye barındırır. Eser Turhan'ın Canzi'ye duyduğu aşkın tarifiyle başlar ve sonrasında Canzi'nin kendi elleriyle yazdığı iki öyküyü Turhan'a okutmasıyla devam eder. Yani asıl öykü içinde iki alt öyküyle karşılaşır okuyucu. Bu öykülerde de Osmanlı devrinde sınır boylarında yaşayan serhadlerden ve onların yaşamlarından söz edilir. Anlatılan her öyküde aşk vardır fakat yüzeysel bir aşk değildir bu. Beşeri aşkta takılıp kalanların yanı sıra, beşeri aşkla başlayıp ilâhi aşka ulaşanlardan da dem vurulmuştur.

Her fırsatta Doğu ve Batı olgularının çeşitli yönlerden karşılaştırıldığını görürüz. Yazar bir memleket sevdalısıdır ve Batı'nın fenni yönlerde üstünlüğünü inkâr etmemekle birlikte Doğu'nun sahip olduğu manevi zenginlikleri her daim okuyucuya hatırlatır. Gelenek ve görenekler, milli değerler, bizi biz yapan menkıbeler, divan şiirleri, deyişler, türküler eserde bir bir yerini almıştır. Özellikle Yedi Peçeli Sultan temsili beni fazlasıyla etkiledi. Son derece manidar bir anlatıydı. Anlatılan her bir öğe yazarın yaşamından da izler taşır. Kendisine anlatılarını yaşayıp yaşamadığı sorulduğunda; 'Ben bir eserimde bir aşk hicranını tarif ederken o hicranı bütün Şark kadınları namına yaşadım.' diyerek cevap vermiştir.

Kimi şahıslar vardır, kendi ülkesi dışına çıkınca doğduğu yeri beğenmez olur. Gördüğü ülkenin olumlu unsurlarını sıralamaktan usanmaz. Kimi insanlar da vardır ki, kendi ülkesi dışında başka ülkeleri de görür fakat yabancı ülkelerin olumlu öğelerini inkâr etmemekle birlikte kendi memleketinin güzel değerlerinin, köklü kültürünün kıymetini asla yere düşürmez. Kültürüne, maddi-manevi değerlerine, insanına yabancılaşmayan, ülkesine faydalı olmayı sorumluluk edinmiş, Almanya'da iken bile adeta 'İlle de vatanım' demiş vefakâr yazar Safiye Erol ile bir an önce tanışıp hasbihal edin. Zira bizlere söyleyeceği, hatırlatacağı unuttuğumuz pek çok kıymet var. Keyifli okumalar dilerim.
260 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
HAYAT EN ÇOK KİMİ SEVDİRSE O, BİZİ FÜTURSUZCA SİLKELEYİP GİDER.

Ne hikmettir ki insanlara en zorlu hicran, en çok sevip baş tâcı ettikleri taraftan gelir.
Sosyal medyada gezinirken daha önce ismini hiç duymadığım bir yazar ile karşılaştım. Bu yazar Safiye Erol du.
Üslubu, aşkı anlatışı beni gerçekten etkiledi. Yazar hayranlığım yoktur lakin bu bir ilk olabilir diye düşünüyorum.

Acılarımdan sonra imânım gelir.
Daha sonra ferâgat, daha sonra tevekkül, daha sonra seyran.

Tutkulu bir vatan sevdalısı yazarımızdan Kızılelma ülküsünü duymak beni şaşırtmadı. Yıllarca Avrupa'da edindiği tecrübelerinden biri de ''Türk Türk'e yaranamaz.'' tespitidir.

Bu kıskançlık değildir, can dayanmaz bir yürek ezikliğidir.
Bu dizelerden kaç kişinin haberi var bilinmez. Ama okunmalı ve okutturulmalıdır. Edebiyat ders kitaplarında hakettiği yeri almalıdır.

BİR KADRİ BİLİNMEMİŞ KLASİK'tir ''CİĞERDELEN''

Tavsiye ediyorum.
Lütfen okuyun.
260 syf.
·13 günde
Nasıl bir kitaptı anlamadım.Bir kitap bu kadar mı çok yönlü olur. Bu kadar mı dolu dolu ve okurunu sarsar olur.
Çok yönlü derken; tarihimiz bakımından, edebi anlatım yönünden, dinimizle ilgili verdiği bilgiler ve düşündürdükleri tarafından, insanın özüne ve Allah’a dönüş yürüyüşlerine dair anlatıları ve daha zikredemediğim yönleriyle de bu eserde Safiye Erol, bizlere ömrünün bereketini sunmuş.

Safiye Erol’un bu romanıyla ilgili olarak, “ En sevdiğim de odur Ciğerdelen.Bitirdikten sonra hasta yattım. Bunu yazarken oniki kilo verdim.” demesi de romanın ne kadar derin bir yerde olduğunu ve çok ciddi, trajik yaşanmışlıklar içerdiğini gösteriyor.

Ben kitabı okudum ama okudum diyemiyorum. Tekrar okuyacağım ve üzerine düşüneceğim bir çok bölümü var ve özellikle son bölümleri.Sadece kitabın isminin düşündürdüklerinden bir parça zikretmek istiyorum.

Ciğerdelen, ilginç ve çok gerçekçi bir tabir değil mi?
Hepimizin bir ciğerdelen korkusu, hüznü, endişesi ve stresi vardır hayatta.
Bazılarımız için bu bir sırdır, çözülmesin diye köşe bucak kaçtığımız ve her geçen gün daha karmaşık bir hale getirdiğimiz.
Bazılarımız için ise o kadar aşikardır ve ruhumuzu istila etmiştir ki, biz değil, onlar yaşar hayatı bizim adımıza. Onlar biz, biz onlar olmaktan kurtulamayız. Ta ki o nefes kesen ciğerdelenimizin yüzüne bakmaktan korkmayana dek.
Belki de göremediklerimiz o korkudandır der Dostoyevski.. “Korku yalan doğurur.”
Keyifli okumalar diliyorum.
255 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Ey aşk... Sen nelere kadirsin

Edirne’de dünyaya gelmiş, İstanbul’da, önce Alman mektebini, sonra Fransız mürebbiye mektebini bitirmiş, henüz 13 yaşındayken, lise için Almanya’ya gönderilmiş, Münih Üniversitesi’nde edebiyat ve felsefe diploması almış, şarkiyat doktorası yapmıştı, Safiye.

*

Çok güzeldi. Etrafına ışık saçıyordu. Dönemin Türk kızlarına kıyasla, saçı başı, giyimi, davranış biçimleri açısından özgür ruha sahipti, cesurdu.

Gönlü tutuştu... Âşık oldu.

*

Hintliydi delikanlı, okuldan arkadaşıydı. Evlenmeye karar verdiler. Gel gör ki, ikisi de yurtseverdi, hangi ülkede yaşayacaklar? Daha işin başında anlaşamadılar maalesef.

Vatanını, yüreğine tercih etti Safiye.

Son bir öpücük, vedalaştı, topladı bavulunu, memlekete döndü. 1926’ydı.

*

Yazmaya başladı. Duygularını romanlarına döktü. “Aşkı hiç tatmamak mı, yoksa, tattıktan sonra yalan olduğunu anlamak ve kaybetmek mi?” diye sordu mesela... “Âşık olan zaten alacağını almıştır, artık bir şey isteyemez, bundan geri o verecektir, hep o verecektir” dedi.

*

“Sen yalnız sevdiğini kaybettin, ben ise, sevdiğimi de, sevginin kutsiyetini de... En büyük acı sevmek ve günden güne ayaklar altında çiğnenip, paçavra edildiğini görmektir” dedi... Ki, Türk edebiyatında aşk’ı en derin o tarif etmiştir bana göre.

Kadınlardı hep roman kahramanları... Kırılgan, düş kırıklığına uğramış kadınlar.

Ve, kaleminin gücünün yanı sıra, çok çok önemli bi özelliği daha vardı.

*

“Doğu”yla “Batı”yı harmanlarken, “muasır medeniyet”le sosyal hayata hâkim “geleneksel” arasında sıkışan, bocalayan insanlarımızın, kuşak farklarını deşti, kültür çatışmalarını irdeledi.

*

Bi gün oturdu, sene 1938... (Yılmaz Özdil)

Ülker Fırtınası’nı yazdı.

Batı’da müzik eğitimi almış, ayıp mayıp dinlemeyen, ailesinden ayrı evde, tek başına yaşamak isteyen Nuran’la, evli ve çocuklu Sermet’in umutsuz aşkıydı.

Müsveddelerini çantasına koydu, Yunus Nadi’nin kapısını çaldı, henüz kitap olarak piyasaya çıkması beklenmeden, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi.
252 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Safiye Erol Rumeli diyarından gelen bu büyük kadın, halkını tanıyan, bilgili, kabiliyetli münevver bir insandır.

Uzun yıllar Avrupa'da yaşamasına rağmen bir Türk gibi yaşamaya devam etmiş bilgi ve birikimlerini halkına aktarmıştır.

Kitap, Kadıköy'de yaşayan 6 genç arkadaşın önce tanıtımları sonra da aşk hayatları işleniyor. Üslup açısından farklı bir yere konulabilir. Türk edebiyatında tanınması gereken yazarlarımızın başında gelir.

''Ne düşünürsem düşüneyim" dedi "hepsi boş.
Her muhâkemenin başında ve sonunda bir "fakat" var.
Yaz sıcaktır; fakat...
Kış soğuktur; fakat...
Hayat acıdır; fakat...
Aşk tatlıdır; fakat...
Fakatsız hiçbir şey yok."

İncelemeyi yakın arkadaşı Samiha Ayverdi'nin yazarımız hakkında ki görüşleri ile bitiriyorum.

Türk kadınları arasında yeri çok büyük olan Safiye Erol’un gönlü maneviyata o derece açıktı ki, çocukluk ve ilk gençlik senelerini yad ellerde geçirmiş bir kimsenin bu derece imana yatkın olabileceğini düşünmek dahi hatıra gelmezdi.
260 syf.
·2 günde·Puan vermedi
“Düşman Ciğerdelen altına gelip dört tarafından ateşe verdi. İçinde bulunan bir kaç bin kadın ve erkek feryat ve figan ederek yanıp gitti ve dumanı cevf-i havaya pervaz etti. Sene (1094=1683).
Silâhtar Târihi

Kitabı bitirdiğimde kendime şunu sordum, okuduğum neydi? Bir roman mı, destan mı, aşk hikayesi mi yoksa tarih mi? Cevap hepsi ve daha fazlası...
Aşk... Hem de öyle bir aşk ki...
Bir kadının erkeğe, bir erkeğin kadına, bir annenin evlada, bir milletin vatana olan aşkı...
Maddede başlayıp manaya uzanan bir aşk.

Eser, Mimar Turhan ve öğretmen Cangüzel’in aşkı ile başlıyor. Sonrasında Cangüzel’in Turhan’a okuması için verdiği hikayelerle devam ediyor.
Eserime sığınır, baş kaldırmadan çalışırım. “Ben”i mevcut bulursa öldüresiye didikleyen gönül hastalığına karşı kendimi eserimin içinde yok ediyorum (s.229)
Bu cümleyi okuduktan sonra yazarın röportajında ne demek istediğini daha iyi anladım ve hissettim. Okumak isteyenlere,
http://safiyeerol.org/index.php/roportaj

Yazarın yakın arkadaşı olan Samiha Ayverdi bir dostuna yazdığı mektupta onun vefatını haber verirken “Maalesef memleketin en değerli, dürüst, hamiyetli, îmanlı, münevver ve bilhassa son derece derin ve bilgili bir evlâdını, azîz ve sevgili arkadaşım Safiye Erol’u kaybettik. Memleket, böyle muhteşem ve yerine konmaz bir âbidenin eksilişini âdeta duymadı... Umursamadı...”
Umursadığınız eserlere dahil olması dileğiyle.
Keyifli okumalar.
252 syf.
·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
Hani bir fotoğraf albümündeki eski fotoğrafları inceleyerek geçmişe doğru yolculuk yaparsız ya...Kadıköyü’nün Romanı’nında da böyle bir yolculuk yaptım.Hatta sanki karakterler o sayfalardan fırlayacak gibi geldi bana.
1930’lu yılların Kadıköy’ünü yaşadım.
Aşkı en güzel anlatan kitaplardan biri Kadıköyü’nün Romanı.Kitaptaki hiçbir karakter aşkı istediği gibi yaşayamaz, aşktan yola çıkarak felsefi arayışlara yönelirler.
Safiye Erol’un kadın karakterleri asla kadınlığını yadsımaz, ezilmez.Eziliyor gibi göründüğünde bile aşkın kendisidir onu ezen aşkın nesnesi olan erkek değildir.
Safiye Erol’un tasavvufi yönünü görüyoruz ilerleyen sayfalarda.
Bedriye ve görümcesi Mihriban arasındaki ilişki çok etkileyiciydi.Bir kez daha hayran kaldım Safiye Erol’a.
260 syf.
·5 günde·8/10
Kitap ta"Yedi peceli" hikayesi en sevdigim bolum oldu. Dogrusunu soylemem gerekirse cok aci ama Safiye Erol u bu kitap sayesinde tanidim ilk defa duydum. Yazimi gayet guzel ve anlasilir. Cok cok keyif aldim diyemem kitaptan "Yedi peceli"hikayesi disinda. Tavsiye edermiyim 🤗 onceliginiz olmasin derim ama okumayada deger...
260 syf.
·Puan vermedi
Ciğerdelen;kanlı bir lafız ,insanların uğrunda canlarını verdiği bir palangadır.Bu romanda okur herkesin bir ciğerdeleni olduğunu görecektir. Romanda iki zaman kavramı vardır.Aktüel zaman bir de tarihi zaman yazar bu farklı zaman kavramlarını geri dönüş tekniği ile birleştirir.Konusu aşk ve hikmet denilebilir ama maddi aşk ıztıraplarinin insanların benliğini arındıran bir güce sahip olmasını ele alır.Yazara göre aşk Allah'in bir lütfudur.Ve kesbi değildir.Eserde kahramanların yaşadığı aşk kavramı onları nefislerinden sıyrilmalarina ve vatana ,milette hizmet yolundan kendini feda etmelerine sebep olur.Yazar anılarında eseri yazarken ciğerinin yandığını da dile getirir.Teknik yönden de farklı olan bu eseri okuyan okurlar muhtemel beğenip etkisinde kalacaktır sonrasında Atsız Bey'in ve pek çok edebiyat ekollerinin beğenerek tavsiye ettiği kitaplardan olan bu eseri inşallah en çok satan raflarında görme mutluluğuna nail olurum:)))

Yazarın biyografisi

Adı:
Safiye Erol
Tam adı:
Dr. Safiye Erol
Unvan:
Türk yazar
Doğum:
Uzunköprü, Edirne, 2 Ocak 1902
Ölüm:
İstanbul, 7 Ekim 1964
Cumhruiyet dönemi Türk edebiyatının önemli kadın yazarlarındandır.Psikolojik ve otobiyografik özellikler taşıyan romanlar yazmıştır.

Yaşamı

1902 yılında Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde doğdu. Makedonya’dan göç etmiş bir ailenin kızıdır. Annesi Bektaşi dervişi Emine İkbal Hanım, babası Uzunköprü Belediyesi'nde kâtip olan Sami Bey'dir.

Ailesi 1906’da İstanbul'a taşındı. İlköğrenimden sonra önce bir Fransız Mektebi’ne ardından önce Haydarpaşa'daki Alman Lisesi'’ne sonra Beyoğlu’ndaki Alman Lisesi’ne devam etti. 1917 yılında Türk- Alman Derneği’nin aracılığı ile eğitimine devam etmek için Almanya'ya gönderildi. 1919’da Lübek’deki özel Falkenplatz Lisesi’ni bitirdi. Münih Üniversitesi’nde Felsefe ve Edebiyat eğitimi yaptı. 1926’da ”Arapça’da Çiçek Adları” isimli tezi ile Şarkiyat doktorasını tamamladı ve felsefe doktoru olarak İstanbul'a döndü.

Yurda dönüşünden sonra Millî Mecmua ve Her Ay gibi dergilerde kadın sorunlarına ağırlık veren makaleler yayımladı. “Safiye Sami” ismi ile tercümeler yaptı. “Dilara” adını kullanarak öyküler yazdı. Politika ile ilgilendi ve CHP’nin faaliyetleri içinde yer aldı. İstanbul Belediyesi’nde meclis üyesi oldu. 1931 yılında Deniz Kuvvetleri’nde çarkçıbaşı olarak görev yapan Nurettin Erol ile evlendi. Çocuğu olmayan Safiye Erol, bu yıllarda kKızkardeşi Refiye Hanım’ı kaybedince yeğeni Aydın’ı nüfus kaydına geçirdi.

1938'de ilk romanı Kadıköyü'nün Romanı yayımlandı. Aynı yıl Cumhuriyet’te tefrika edilmeye başlayan Ülker Fırtınası 1944'te roman olarak basıldı. 1941'de Selma Lagerlöf'den Portugaliye İmparatoriçesi ve 1945'de Friedrich de la Motte Fouqué'den Su Kızı isimli tercümeleri yayınlandı. Ciğerdelen adlı romanının ilk baskısı 1946'da yapıldı

1947'de Samiha Ayverdi ile tanıştıktan sonra onun müridi olduğu Rıfailik tarikatına bağlandı. Tarikatin şeyhi olan Kenan Rıfaî'nin ölümü üzerine 1951'de onun hakkında üç bölümlük bir felsefî inceleme hazırladı. Bu çalışma, Kenan Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık kitabında yer aldı.

1955'te Tercüman gazetesinde son romanı olan Dineyri Papazı tefrika edildi. Asr-ı Saadet'i anlatan yazıları 1962 yılında Yeni İstanbul gazetesinde yayınlandı; Çölde Biten Rahmet Ağacı adıyla kitap haline getirildi.

1 Ekim 1964 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 101 okur beğendi.
  • 821 okur okudu.
  • 44 okur okuyor.
  • 548 okur okuyacak.
  • 16 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları