Samiha Ayverdi

Samiha Ayverdi

8.4/10
133 Kişi
·
554
Okunma
·
167
Beğeni
·
11.089
Gösterim
Adı:
Samiha Ayverdi
Unvan:
Türk Mütefekkir ve Mutasavvıf Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 25 Kasım 1905
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Mart 1993
Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazan’ının Kadir Gecesi’ne rastlayan 25 Kasım günü, İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya gelmiştir. Babası Piyade Kaymakamı (Yarbay) İsmail Hakkı Bey’dir. Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullar’ına kadar uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım’ın ataları Kanuni’nin Budin seferinde şehit olmuş (1541) ve oraya defnedilmiş Gül Baba’ya kadar uzanır.Sâmiha Ayverdi, Kubbealtı Akademi’sinin kurucu üyesidir. Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır.

Ayverdi, hizmetlerinden dolayı, 1978’de Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı ile taltif edilmiş; 1984’te kendisine, Millî Kültür Vakfı Tarafından Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı takdim edilmiş, 1985’de Yeryüzünde Birkaç Adım isimli eseri münasebetiyle Boğaziçi Yayınları tarafından Boğaziçi Başarı Ödülü verilmiş; 26 Nisan 1986’da, Türk Edebiyat Vakfı tarafından Millî Sanata Hizmetlerinden ötürü bir plaket sunulmuştur.

Bunların yanısıra, Türk Edebiyat Dergisinin 127inci sayısında (1984), Sâmiha Ayverdi için özel bir bölüm ayrılmıştır. Yazı hayatının 50inci yılı dolayısıyla, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde 5 Mart 1988 tarihinde kendisine plaket verilmiş, aynı münasebetle Kubbealtı Akademi Mecmuası Ekim 1988 Sayısını kendisine ayırmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin Ekim 1988 tarihli 180inci sayısının bir bölümü de Sâmiha Ayverdi’nin 50inci Sanat yılına ayrılmıştır.

1988 yılında yayınlanan Hey Gidi Günler Hey isimli eseri üzerine, Türkiye Yazarlar Birliğince kendisine Yılın Dil Ödülü verilmiştir.

13 Mayıs 1990 tarihinde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, bir şükran beratı ile teşekkürlerini bildirmiştir.

1992 yılında Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliğince (İLESAM), kendisine Üstün Hizmet Ödülü takdim edilmiştir.

Ayverdi son olarak, kurucu üyeliğini yaptığı Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi tarafından, 28 Şubat 1992 günü Minnet ve Şükranlarının ifadesi olan bir plaket sunulmuştur.

Sâmiha Ayverdi, 22 Mart 1993 günü Hakk’ın rahmetine yürümüş cenaze namazı Ramazan Bayramı’nın ilk günü (24) Mart öğle namazından sonra Merkez Efendi camiinde kılınmış, Merkez Efendi Camii haziresinde medfun bulunan hocasını ayak ucu tarafındaki kabrine defnedilmiştir.

Ayverdi 88 senelik hayatında roman, hikâye, biyografik tetkik, deneme, kültür-medeniyet-içtimai-siyasi tarih, hatırat, seyahat notları, mensur şiir türlerinde otuzdan fazla kitaba imza atmış, birçok tebliğler ve konferanslar vermiş, birçok dergi ve mecmua’da yazıları yayınlanmış, ve birçok gazete, dergi, yıllık ve antolojide Onun hakkında yazılar yazılmış ve yazılarından alıntılar yapılmıştır.

(Bu yazı Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası, İsmet Binark, kitabından kısaltılarak alınmıştır.
Tesadüfi bir şey yoktur,
Her olan şey mutlak evvelden kararlaştırılmıştır.
Samiha Ayverdi
Sayfa 195 - marifet basımevi
Ben birisini seviyorum.
Ama benim sevdam , sevdiğimden karşılık bekleyecek kadar küçük değildir.
O beni sevmiş, sevmemiş ne çıkar?
Elverir ki benim gönlüm onunla dolu olsun.
Samiha Ayverdi
Sayfa 37 - kubbealtı neşriyat
Ey vefasız!
Üç beş günlük dostlar bulmakla, yüzünü eski dostlarından döndürdün. Çocukluğunu oyunla, gençliğini habersizlikle, ihtiyarlığını da dermansızlıkla geçirdin; söyle, sana bu işten ne kar kaldı?
Samiha Ayverdi
Sayfa 50 - kubbealtı neşriyat
İçimin şu sönmeyen ateşi,
onun bana ''seni seviyorum.'' demesinden daha gerçektir.
Samiha Ayverdi
Sayfa 40 - kubbealtı neşriyat
Yaz dediler yazdı.
Ölümüne kadar yazmaya devam etti. Bugün bile yayınlanmamış bir çok eseri bulunmaktadır. Hayat felsefi, düşünce hayatı ders alınacak nitelikte. Bunu bizlere şu şekilde anlatıyor. ''Birisi size kötülük edebilir. Bu onun vazifesidir. Ama bizim vazifemiz, bu kötülüğe kötülük ile karşılık vermek yerine iyilik ile cevap vermektir. Zîra karşımızdaki kendisine düşeni yapıyorsa bize de kendimize düşeni yapmak yaraşır.''

Neden bilmiyorum ama kendisine ve edebi kişiliğine karşı bir alakam oluştu. Okumaya devam edeceğim sanıyorum. Türk edebiyatının bilinmeyen ve tanınmayan yüzlerini tanıtmalı ve yaşatmalıyız.
Cumhuriyet dönemi yazarlarından olan Samiha Ayverdi kitaplarını ve özellikle romanlarını kütüphaneme eklemek istiyorum. Beni bu kadar etkilemesinin sebebi yazarın etkili dili ve uslubudur. Böylesine değerli yazarlarımız çoğu zaman gözden kaçıyor, gereken değer verilemiyor. İnsan ve Şeytan kitabı insanın ruh hallerini çok iyi tahlil ediyor. Okumamış olanlara tavsiye ediyorum.
34 tasavvufi hikayeden meydana gelen akıcı bir kitap. Samiha Ayverdi'nin ilk okuduğum eseri. Beklentilerimi tam karşılamamış olsa da okunabilir bir kitap.
Kitabın adını yıllar önce duyup merak etmiştim. Okumak bu vakte nasip oldu. Güzel bir roman olmanın yanı sıra Osmanlı Devletinin sosyal-kültürel hayatı hakkında azımsanmayacak kadar çok bilgi veriyor. Bu yönüyle sosyolojik bir kitaptır. Aynı zamanda Osmanlı Devletinin Tanzimat'tan sonra Meşrutiyet Dönemi ve Cumhuriyetin ilanına kadar olan zaman diliminde yaşanan olayları şahıslar üzerinden dile getirmektedir. İyi okumalar..
Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez deriz hep. Bu sözü pek çok kez duymuş, çoğu zaman da kulak ardı etmişizdir belki. Halbuki klasikleşmesinin yanında her yönden bir o kadar da doğru bir ifadedir. Kültür temelli bakılırsa geçmişte yaşamış münevverlerin, fikir işçilerinin, mütefekkirlerin zihin dünyasına misafir olmadan, eserlerini okumadan, idrak etmeden kültürel anlamda mesafe katedemeyeceğimiz büyük bir gerçek. İster katılalım ister kabul etmeyelim, bu fikirlerin her biri bize yön verecek birer pusuladır.

Sâmiha Ayverdi de Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamış, derin bir kültür birikimine sahip, şeceresini soranlara "Bir ceddim yeniçeri, bir ceddim Macar ellerinde yatan Gül Baba'dır" diyen kıymetli bir mütefekkirdir. Ayverdi'nin kitaplarındaki derinliği analiz edebilmek için onun yaşam dünyasına muhakkak göz atmak gerekir. Zîra yaşadığı ev dönemin seçkin aydın ve sanatkârlarının uğrak yeri olmuştur. Yazar da bu ilmi sohbetlerden fazlasıyla ilham almış, pek çok soruna değinerek ardında kıymetli eserler bırakmıştır. Yaşayan Ölü de bu eserlerden sadece biridir.

İbrahim Efendi Konağı, İnsan ve Şeytan eserleriyle tanımıştım Ayverdi'yi. İlk okuma tecrübemde ilmi mânâda bir nebze de olsa susuzluğumun gideceğini düşünürken yazarın fikirlerine ne denli susamış olduğum gerçeğiyle yüzleştim. Her kitabında ayrı bir derinlik, apayrı bir fikir ordusu karşılıyor insanı. Yaşayan Ölü de bu yönden beni yanıltmadı. Leyla ve Seniye isimli iki dostun mektuplaşmalarını içeren roman, tasavvufi temelde nefis denen olgunun insanlara neler yaptırdığını/yaptırabileceğini gözler önüne seriyor.

Her birimiz dünyada bulunduğumuz süre boyunca nefsimizle mücadele halindeyken kâh tökezleyip mücadeleyi kaybediyoruz, kâh dik bir duruş sergileyerek kâmil insan olma yolunda mertebe katediyoruz. Romanda yer alan karakterler de içine düştükleri mücadele alanında doğru ya da yanlış birtakım duruşlar sergiliyorlar. Bir okuyucu olarak bu duruşlara seyircilik ederken bir anlamda kendi nefsimizi de sorgulamış oluyoruz. Bu sorgulamalar nefis mücadelesinde her daim tek bir çıkar yol olduğunu gösteriyor: Nefis mücadelesini yenmek için sahip olunması gereken en önemli unsur, güçlü bir iman.

Kitapta yaşamın bir kesitini okurken kullanılan dil ve üslup, her defasında olduğu gibi tüm duruluğuyla kendine hayran bırakıyor. Her ne kadar osmanlıca kelimeler ağırlıklı olsa da, bu noktada sıkıntı yaşayacak olanlar için dipnotlarda kelimelerin anlamları mevcut. Kaliteli fikirlerin dupduru bir dille birleşmesiyle ortaya çıkan enfes cümleler insanı iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Altı çizilesi, zihnin en kıymetli köşesinde yer edinen, harika ifadeler...

Hacim bakımından az, mânâ bakımından oldukça zengin bir eser olduğunu söylemek doğru bir ifade olur kanaatindeyim. Henüz Sâmiha Ayverdi'yle tanışmadıysanız bu eser sizin için isabetli bir seçim olacaktır. Keyifli okumalar.
Osmanlı zamanlarından bir konak ailesinin hikayesini okudum ben. Osmanlı'nın bilmediğim çok yönünü öğrendim. Osmanlı yaşayış tarzlarını diyelim daha çok. Yazarın anlatış tarzı da çok hoşuma gitti. Betimlemeler başka bir dünyaya giden köprüdür ve yazar bu köprüyü çok sağlam yapmış şahsen. Karakterler apayrı bir dünya, ne kadar karşılaştığımız insanlardan izler olsa da. Osmanlı'ya, geleneklere sıkı sıkıya bağlanışı ve özlemi hissediliyor. Yalnız dikkatimi, birçok savaş olmasına ve Enver Paşa' dan falan bahsetmesine rağmen Atatürk'ün hiçbir şekilde ismini geçirmeyişi çekti. Çok güzel bir kitaptı bunun dışında. Kurguyla o zamanın yaşamını çok da güzel şekilde anlatmış, yüreğine sağlık.
Sevgili okuyucular,
Nasıl anlatsam içimde ki hissiyatı emin değilim, sanki böyle zaman makinasına binmişim de eskinin havasını şöyle bir solumuşum gibi hissettirdi.
Yazıldığı döneme ait içinde çok bilgi barındırıyor, yaşam şartları olsun, hukuksal olsun, aile yapısı olsun, sofra kurma düzenleri olsun ne ararsanız ince ince betimlemelerle satırlara işlenmişti adeta.
Çok beğendim, kalınca olmasına rağmen bir solukta bitti, tadı damağımda kalacak olanlar listesine eklendi.
Tavsiye edilir pek tabi,
Selamet ile ^^
Seneler önce okuyup da içimize yerleşmiş, artık bizim hayatımızın bir hikâyesi, güzel bir hatırası hâline gelmiş nice eser var. Bu eserlerin güzelliği, başarısı, niteliğinin yanı sıra, ve bazen bundan da önde olarak, onun bizde bıraktığı etki, hayatımıza dahil olduğu ve yerleştiği o yer, orada kala kala zamanla hayatımızın bir parçasına dönüştüğü bütün o süreç de önemlidir, kıymetlidir ve biz bu eserleri andıkça onları eskiden beri bizimle yürüyüp yaşayan, yolu beraber yürüdüğümüz ve asla aramızın bozulmadığı bir hayat arkadaşı gibi hatırlarız...benim için de böyle eserler var: Şeker Portakalı meselâ, 10'lu yaşlarımdan beri her yıl bir kez mutlaka yeniden okuduğum, yâd ettiğim bir hatıra benim için, sadece bir edebiyat eseri değil, kendi hayatımın da hatırladığım bir ya da bir çok parçası, anısını barındırıyor. James Joyce'un Ölüler'i, Toni Morrison'ın En Mavi Göz'ü, Cortazar'ın Seksek'i ya da sadece askerde bir gece nöbetinde okumaya çalıştığım için bana Erzurum'u, askerliğimi hatırlatan Lucas Diye Biri adlı eserleri, Joseph Conrad'ın aklıma çakılıp kalmış kara kitabı Karanlığın Yüreği ve bir kaç diğerinin yanı sıra Sâmiha Ayverdi'nin başyapıtı 'Yolcu, Nereye Gidiyorsun.." adlı eseri...

'Yolcu, Nereye Gidiyorsun..', içine kapanık ve pek sevilmeyen, ama herşeyi gözlemleyen, gören, anlamaya çalışan ve kendinden "kendimi bildim bileli seferde olan bir yolcuyum" şeklinde bahseden Âdli'nin hikâyesini anlatıyor; çeşitli talihsizliklerle dolu hayat yolunu yürürken Âdli bir yandan da istikametini hakikati bulma ve onu yaşama düsturuna göre ayarlamaya çalışır.

Sâmiha Ayverdi'nin okuduğum birkaç kitabında daha gördüğüm üzere; yazarın, karakterlerini tasavvufu ve onun insanı dönüştürücü yapısını anlatmak için çok derinlikli verememek gibi bir kusurla ortaya koyduğunu düşünüyorum. Karakterler temsil ettikleri varoluş biçimlerinin sözcüleri gibiler, bu anlamda olumlu özelliklerle ya da olumsuz özelliklerle donatılmış sözcüler gibi bir rol üstlenmiş görünüyorlar. Örneğin Âdli iyiliğiyle, eziyete gösterdiği tahammül ve sabırla bir derviş izlenimi veriyor ki yazarın amacı açısından bu da doğru bir şey; çünkü Sâmiha Ayverdi aslında tasavvufun insanı kâmil insan olma yolunda nasıl dönüştürebileceği düşüncesiyle hikâyeler anlatıyor bize. Bu anlamda Âdli kötüden iyiye dönüşmeyen, sadece iyiden daha iyiye ve hayra doğru yola çıkmış, tasavvuf yoluyla dönüşen bir karakter. Edebi anlamda bu bir eksiklik belki de. - yazarın baktığı noktadan- Kötüden iyiye dönen bir Sâmiha Ayverdi karakterini, başarılma derecesi konusunda söylenecek şeyler olsa bile, yine de etkileyici bir tarzda 'İnsan ve Şeytan' adlı eserde görüyoruz.

Peki 'Yolcu, Nereye Gidiyorsun..' neden bu kadar etkileyici? Dili ve üslûbu yüzünden. Kitabın tamamına yayılmış olan dil ve üslûp öylesine etkileyici bir biçimde hikâyeyi anlatıyor ki bu dilin kaybolmuş olmasına ve artık geçmişe ait olmasına üzülmemek imkânsız. Çok ahenkli bir edebi üslûbu, çok etkileyici bir dili var yazarın ve bu dil tasavvufla beslendiği ve sohbetlerden de feyz aldığı hissedildiği için inanılmaz tutmuş, tam demini almış bir lezzet veriyor, neredeyse hikâyeden o sohbetlerin tadının gönlümüze aktığını söyleyebileceğimiz bir tat geliyor. İşte bu tadı 7 senedir unutmadım ve Âdli edebiyat hatıralarımın en güzel köşelerinden birine bu yüzden yerleşti. Bunun sebeplerinden birisi Âdli'nin arayışıyla benim o zamanki arayışlarımın birbirine yakın olması, Âdli'nin benim başaramadığım nice şeyi başarabilmiş olması da olabilir. Kendi adıma Türkçede yazılmış en güzel kitaplardan birisi olduğunu düşünüyorum. Karakter geliştirme, karakterleri derinliğine verebilme anlamında değil, ama insana ve yaratılışa nazarı açısından böylesine bir dille bu hikâyeyi böyle anlatabilmek takdir edilmeyi ve elbette kitap da okunmayı hak ediyor.
Kitap Osmanlı dönemindeki konak hayatını anlatıyor eski örf ve adetleri gözünüzde canlandırıyor ayrıntılı bir şekilde. Osmanlı'nın yıkılmak üzere olduğu ve Meşrutiyetçilerin ele geçirdiği iktidar dönemine de kitabın sonuna doğru değiniliyor. Yazarın zaten üslubuna, mükemmel Türkçesine diyecek bir şey yok. Yazarın hangi kitabını okusam ayrı bir haz alıyorum.
İçerisinde acı tatlı her duyguyu paylaştığımız, bir şehri şehir yapan en önemli unsurlardan biridir evler. Her ne kadar kıymetini uzaklaşınca anlasak da manevi olarak değeri fazladır kültürümüzde. Bir başkasının evine ya da tatile gittiğimizde evimizi özlüyor olmamız ona yüklediğimiz anlamın ne denli yerinde olduğunun bir göstergesidir. Çünkü o mekân her şeyiyle bizden izler taşır.

Bir caddede yürürken ya da hiç bilmediğim bir sokaktan geçerken gözüme ilişen evler pek çok düşünceyi zihnime taşır. Acaba bu evlerde kimler yaşıyor, mutlu ya da mutsuzlar mı, bu insanların paylarına düşen yaşam hikâyeleri nelerdir, merak ederim. Çünkü her evle birlikte iyi ya da kötü yeni bir dünyânın kapıları açılır önümüze. İbrâhim Efendi'nin konağı da bu evlerden biridir. Her ne kadar geçmiş yıllara ait olsa da evin mahiyeti değişmez. Yine içerisinde mutlu ya da mutsuz anlar yaşayan, kimi zaman birbirinden nefret eden, kimi zaman da birbirleri için endişe ve üzüntü duyan insanlar yaşar.

Sâmiha Ayverdi, eserinde bir konağın seneler boyunca şahit olduğu anları yansıtır okuyucuya. II.Abdülhamid döneminde var olan konak, bizlere içerisinde yaşayan kalabalık bir ailenin dramını sunar. Konak sâkinlerine ve ilişki içerisinde oldukları konak dışında yaşayan insanlara dair sunulan manzaralar içimi burkarken, diğer yandan dönemin siyasi ve sosyal hayatına dair verilen isabetli bilgiler zihnimi tazeledi. Zîra o dönemdeki Ittihat ve Terakki olgusundan tutun da, Balkan Savaşları'nın ve Birinci Dünya Savaşı'nın etkilerine; Ramazan eğlencelerinden, sünnet ve düğün etkinliklerine dek pek çok konu hakkında güzel bilgiler karşılıyor okuyucuyu. Kitapta geçen olayın gerçek bir hayat hikâyesini anlatıyor olması da kitabı kıymetli kılıyor bana kalırsa.

Yazarın kelimeleri yerinde kullanışı, kaliteli bir üslûba sahip olması sayfaların akıp gitmesini sağlıyor. Türkçe'ye bu denli hakim bir yazarın kaleminden çıkmış bir eseri okumak son derece keyifliydi benim için. Eserde pek çok Osmanlıca kelime yer alıyor. Okuyucuya kolaylık olması açısından bu kelimelerin yanına birer parantez açılarak anlamları verilmiş. Her ne kadar bazı kelimeler için bu durum kullanışlı olsa da, anlamına aşina olduğum pek çok kelimenin hemen yanında anlamının yer alıyor olması benim zihnimi yordu.

Osmanlı'nın son dönemlerinde, bir konakta geçen yaşama ortak olup, duru bir Türkçe ile sıkılmadan dönemin siyasi, ekonomik ve sosyal yapısına dair esaslı bilgiler okumak istiyorsanız İbrâhim Efendi'nin konağının kapısını çalın. Keyifli okumalar. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Samiha Ayverdi
Unvan:
Türk Mütefekkir ve Mutasavvıf Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 25 Kasım 1905
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Mart 1993
Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazan’ının Kadir Gecesi’ne rastlayan 25 Kasım günü, İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya gelmiştir. Babası Piyade Kaymakamı (Yarbay) İsmail Hakkı Bey’dir. Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullar’ına kadar uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım’ın ataları Kanuni’nin Budin seferinde şehit olmuş (1541) ve oraya defnedilmiş Gül Baba’ya kadar uzanır.Sâmiha Ayverdi, Kubbealtı Akademi’sinin kurucu üyesidir. Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır.

Ayverdi, hizmetlerinden dolayı, 1978’de Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı ile taltif edilmiş; 1984’te kendisine, Millî Kültür Vakfı Tarafından Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı takdim edilmiş, 1985’de Yeryüzünde Birkaç Adım isimli eseri münasebetiyle Boğaziçi Yayınları tarafından Boğaziçi Başarı Ödülü verilmiş; 26 Nisan 1986’da, Türk Edebiyat Vakfı tarafından Millî Sanata Hizmetlerinden ötürü bir plaket sunulmuştur.

Bunların yanısıra, Türk Edebiyat Dergisinin 127inci sayısında (1984), Sâmiha Ayverdi için özel bir bölüm ayrılmıştır. Yazı hayatının 50inci yılı dolayısıyla, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde 5 Mart 1988 tarihinde kendisine plaket verilmiş, aynı münasebetle Kubbealtı Akademi Mecmuası Ekim 1988 Sayısını kendisine ayırmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin Ekim 1988 tarihli 180inci sayısının bir bölümü de Sâmiha Ayverdi’nin 50inci Sanat yılına ayrılmıştır.

1988 yılında yayınlanan Hey Gidi Günler Hey isimli eseri üzerine, Türkiye Yazarlar Birliğince kendisine Yılın Dil Ödülü verilmiştir.

13 Mayıs 1990 tarihinde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, bir şükran beratı ile teşekkürlerini bildirmiştir.

1992 yılında Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliğince (İLESAM), kendisine Üstün Hizmet Ödülü takdim edilmiştir.

Ayverdi son olarak, kurucu üyeliğini yaptığı Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi tarafından, 28 Şubat 1992 günü Minnet ve Şükranlarının ifadesi olan bir plaket sunulmuştur.

Sâmiha Ayverdi, 22 Mart 1993 günü Hakk’ın rahmetine yürümüş cenaze namazı Ramazan Bayramı’nın ilk günü (24) Mart öğle namazından sonra Merkez Efendi camiinde kılınmış, Merkez Efendi Camii haziresinde medfun bulunan hocasını ayak ucu tarafındaki kabrine defnedilmiştir.

Ayverdi 88 senelik hayatında roman, hikâye, biyografik tetkik, deneme, kültür-medeniyet-içtimai-siyasi tarih, hatırat, seyahat notları, mensur şiir türlerinde otuzdan fazla kitaba imza atmış, birçok tebliğler ve konferanslar vermiş, birçok dergi ve mecmua’da yazıları yayınlanmış, ve birçok gazete, dergi, yıllık ve antolojide Onun hakkında yazılar yazılmış ve yazılarından alıntılar yapılmıştır.

(Bu yazı Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası, İsmet Binark, kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 167 okur beğendi.
  • 554 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 668 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları