1000Kitap Logosu
Samiha Ayverdi
Samiha Ayverdi
Samiha Ayverdi

Samiha Ayverdi

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.6
836 Kişi
2.870
Okunma
589
Beğeni
25,6bin
Gösterim
Unvan
Türk Mütefekkir ve Mutasavvıf Yazar
Doğum
İstanbul, Türkiye, 25 Kasım 1905
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 22 Mart 1993
Yaşamı
Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazan’ının Kadir Gecesi’ne rastlayan 25 Kasım günü, İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya gelmiştir. Babası Piyade Kaymakamı (Yarbay) İsmail Hakkı Bey’dir. Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullar’ına kadar uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım’ın ataları Kanuni’nin Budin seferinde şehit olmuş (1541) ve oraya defnedilmiş Gül Baba’ya kadar uzanır.Sâmiha Ayverdi, Kubbealtı Akademi’sinin kurucu üyesidir. Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır. Ayverdi, hizmetlerinden dolayı, 1978’de Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı ile taltif edilmiş; 1984’te kendisine, Millî Kültür Vakfı Tarafından Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı takdim edilmiş, 1985’de Yeryüzünde Birkaç Adım isimli eseri münasebetiyle Boğaziçi Yayınları tarafından Boğaziçi Başarı Ödülü verilmiş; 26 Nisan 1986’da, Türk Edebiyat Vakfı tarafından Millî Sanata Hizmetlerinden ötürü bir plaket sunulmuştur. Bunların yanısıra, Türk Edebiyat Dergisinin 127inci sayısında (1984), Sâmiha Ayverdi için özel bir bölüm ayrılmıştır. Yazı hayatının 50inci yılı dolayısıyla, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde 5 Mart 1988 tarihinde kendisine plaket verilmiş, aynı münasebetle Kubbealtı Akademi Mecmuası Ekim 1988 Sayısını kendisine ayırmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin Ekim 1988 tarihli 180inci sayısının bir bölümü de Sâmiha Ayverdi’nin 50inci Sanat yılına ayrılmıştır. 1988 yılında yayınlanan Hey Gidi Günler Hey isimli eseri üzerine, Türkiye Yazarlar Birliğince kendisine Yılın Dil Ödülü verilmiştir. 13 Mayıs 1990 tarihinde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, bir şükran beratı ile teşekkürlerini bildirmiştir. 1992 yılında Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliğince (İLESAM), kendisine Üstün Hizmet Ödülü takdim edilmiştir. Ayverdi son olarak, kurucu üyeliğini yaptığı Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi tarafından, 28 Şubat 1992 günü Minnet ve Şükranlarının ifadesi olan bir plaket sunulmuştur. Sâmiha Ayverdi, 22 Mart 1993 günü Hakk’ın rahmetine yürümüş cenaze namazı Ramazan Bayramı’nın ilk günü (24) Mart öğle namazından sonra Merkez Efendi camiinde kılınmış, Merkez Efendi Camii haziresinde medfun bulunan hocasını ayak ucu tarafındaki kabrine defnedilmiştir. Ayverdi 88 senelik hayatında roman, hikâye, biyografik tetkik, deneme, kültür-medeniyet-içtimai-siyasi tarih, hatırat, seyahat notları, mensur şiir türlerinde otuzdan fazla kitaba imza atmış, birçok tebliğler ve konferanslar vermiş, birçok dergi ve mecmua’da yazıları yayınlanmış, ve birçok gazete, dergi, yıllık ve antolojide Onun hakkında yazılar yazılmış ve yazılarından alıntılar yapılmıştır. (Bu yazı Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası, İsmet Binark, kitabından kısaltılarak alınmıştır.
Eylül Türk
Dile Gelen Taş'ı inceledi.
200 syf.
Bu Sesleniş İçli Bir Dua...
Bu konuşmalar yazarla okurun konuşmaları değil, kişinin kendisiyle yahut nefsiyle konuşmaları da değil... Bu konuşmalar; ruhun menbağına, an'ın sonsuzluğa, damlanın okyanusa, zerrenin galaksiye, hüzmenin güneşe seslenişi... Bu konuşmalar kahırda sırlı bir neşe... Neşe de derin bir ah!.. Bir insanın ruhunda boy veren zümrüt hüzünlerin nasıl ışıl ışıl parladığını Samiha annenin, bir insanın uslubundan çok öte ahvalinde buluyor, imreniyoruz. Bu bir kandil gecesi küçük bir kasabanın camisinde, omuz omuza vermiş, gözlerini kapatıp dua edenlerin, nasırlı ellerinden yükselen toprak kokusuna, heybetli bir ağacı sırtında taşıyan tohumun hayat soluğuna, sermayesizliğiyle övünen, iyiliği ve kötülüğü sırtından atmış bir dervişin asasına dayanışına benziyor... Bu konuşmada kendi kayıplarımız birer satır arası boşluk, o cennet gibi ruhun feryatlarında ümitlerimiz var... Kulak verin... Varlık ve yokluk aleminde bir bütünün iki yarısıymış gibi birbirini arayan sırlar ve neyi aradığını bilmese de bu sırların tesiriyle sarhoş ruhlar... Her gördüğümüzde bize sunulmuş bir mâna, her mâna da özümüzden yansıyan bir ışık var... Kaçıp izimizi kaybettirmek istediğimizdir, asıl susuzluğunu çektiğimiz... O bomboş geçirdiğimiz günlerin uzaklaşan birer cevher olduklarını, ziyan ettiğimiz her anın, hayati fırsatlarımız olduğunu ve elimizde kalanın, yıllarca annesini görmemiş bir evladın açılan yüreği, sarmalayan kolları gibi tarifsiz bir nimet olduğunu anlamış olmanın ürpertisi... Yine de anlar içinde nice sonsuz nefesler var, insan bin yıl yaşasa, bin yıl ibadet etse belki o nurlu göz yaşına, o bir anın himmetine erişemeyecek... Dünyayı yerli yerine koyuyor bu sesleniş, 'neyi duymuş ki beni de duysun!.' diyor... Burada uzun bir yolculuk başlıyor; Kainatın Efendisi tok sesliydi, duyanda hep bir yeniden duyma isteği uyandırırdı... Bu dünya neyi duymuş ki!.. Küba mescidinde sabah namazı vakti, kaldırım taşlarında bir hicap var, bir ayak sesi duyuluyor... Sokakta yürürken ashaba 'Ben en arkada yürüyeyim, benim arkamı meleklere bırakın' diyen Resulullah'ın ayak sesleri...Tevazu ve duyanı sarhoş eden bir koku... Bu dünya neyi duymuş ki bunu duysun... O bütün ümmeti kalbine sığdıran, titriyor, 'örtün beni örtün.' diyor, bu sesten yedi kat gök sarsılırken, dünya (...) neyi duymuş ki... Şükretmiyoruz Sâmiha anne, değil iki göze, bu gözün sayısız seyrine şükretmiyoruz... Değil iki kulağa, bu kulağın sayısız duyduğuna şükretmiyoruz, değil aklımıza, bu aklın alemleri aşan kudretine şükretmiyoruz... Öyle güzel bir niyazı vardı ki Sâmiha Ayverdi'nin, bunu canı gönülden dilemeyi dua eyledim; "Ya Rabbi madem ki şu garip kulunun emanetini almazsın, o vakit yalnızca seni yaşamayı nasip eyle bana..." Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazanının Kadir Gecesi'nde doğmuş, 1993 'ün Ramazan ayında Mevlâ'ya kavuşmuştur. Bu nedenle Ramazan ayında eserlerini okumak ayrı bir lezzettir benim için. Bu eseri de Ramazan ayına saklıyordum, fakât şimdi okumak nasipmiş. Bir mektubunda şöyle yazar: "Allah'ım verdiği lutfun kıymetini bildirsin." Notlarımı Abdulkadir Geylani Hz. nin ezberimdeki duası ile sonlandırmak istiyorum; "Ey acı ve tatlı su arasında duvar koyan Rabbimiz (cc)! Bizimle sana karşı nefret veyâ hoşnutsuzluk göstermenin arasına duvar koy. Bizimle senin takdirinle çekişmenin arasına perde koy. Bizimle günahlar, isyanlar arasına rahmetinden bir perde çek." Amin.
Dile Gelen Taş
8.3/10
· 57 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
50
Sema Nur
Yusufcuk'u inceledi.
183 syf.
• "Değiştin, bilmiyoruz seni kim değiştirdi? Yüreğine kim bu füsûnu okudu, ne oldu sana?" diyorlar. [...] ---Acabâ bu gök kubbenin altında değişmeyen, bir hâlde bir kararda kalan ne vardır? Sonra da her değişicinin bir değiştiricisi olduğunu, hangi akıl sahibi inkâr edebilir?..| s.137 • ...diye devam ettirirken Sâmiha hanımefendi güzide yazısını, ruhumu alıp götürdüğü fakat nasıl bir diyâr ve dâhi âlem olduğunu idrâk edemediğim yerlerde tefekkür ettim kendi kendime: Kâh dünyada misafir olmanın bedellerinden biri olan ve mükafatının sadece intikâl edeceğimiz hâk günde olduğuna inandığım; hüzün, acı, keder ve nice duyguyla benliğimiz yoğruldu, yoğruluyor...Kâh bir insan giriyor hayatımıza hikâyesi ile hikâyemiz kesişiyor bizi biz ediyor... Bilvesile; ne çok şey değişti hayatımızda, veya ne kadar çok değişiyoruz bu hayatta diye düşünürken Sâmiha hanımefendinin 'bir hâlde bir kararda kalan ne vardır?' zâhiren sözde sorusuna, sorunun 'beni cevapla!' dercesine gözümün önünde çırpınışları üzerine âkıl hududunu biraz kaldırarak "Hanımefendi, bütün bir kâinatta değişmeyen çünkü aslen bütün bir kâinat olan 'muhabbet' vardır..." diye de söyleştim.. "Muhabbet". Verilen lütûflardan biri daha... Allah'ın insanı muhabbet sâhibi kılması; ne vakit korksa, ye'ise kapılsa "ben varım!" diyen muhabbetin diğer yarısı vesileyle, ümidi yeniden giydirip kalbe 'imtihânları beraber göğüsleyin, düştünüz mü beraber kalkın, birbirinizi silkeleyen el olun, benim size kolaylığım budur.' demesidir, Cemâl ismi ile tecelli etmesidir... İnanmayınız, "insan insanın kurdudur." diyene. İnsan insanın dünya ahiret nimetidir, yoldaki rızkıdır, biricik servetidir... İnsanın insanda bulduğu muhabbet mukaddestir; yeşildir, yeşertir. Değişmez, değiştirir... Muhabbet kolay giyilir libâs değildir. Satılır alınır bir şey hiç değildir. Zirâ kalbimiz pazar meydanı da değildir ki, muharebelerin meydanıdır; kazanılır veya kaybedilir... Kazanan kaybedebilir mi, kaybettiyse gerçekten kazanmış mıdır, veya Sevgili'ye yenilmek, kazanmak mıdır ki acaba? Sizler karar veriniz... • "Öyle zamanlarım olur ki, bağa bukağıya gelmeyen, korku ve çekinme bilmeyen, yalnız taşan, çılgın avâre bir başı boşlukla esen bu gönül fırtınasıyla seni incittiğimi sanırım. Belki incitirim de. Ne bileyim, yaş dökecek gözü, inleyecek dudağı, çırpınacak kolu kanadı olmayan yürek, kendi iptilâ hasret ve yanıklığını bir dilin bir gözün gammazlamasını hoş görecek kadar bencil. Ama ben ondan titiz ve kıskancım Devletlim..Şayet elimin, dilimin, gözümün taşkınlıkları, nümâyişleri, iştiyâk ve hasret âvâzeleri seni sıkıyorsa, söyle bunların hepsinden vazgeçeyim..."| s.156 • Muhabbet hasret getirir. En önce O'na (c.c), ruhumuzun aslî memleketine hâsret duyarız.."Fazla gölgelenmedik mi Rabbim bu ağacın altında?" suâlleriyle haddimizi bile aşabiliriz..ve beraberinde, 'aşk' denilen koca ummânın içinde, Allah'ın rahmet duyup da beşerî aşkı, kulunun kalbine düşürmesiyle muhabbetimize ortak edilen evvelî âhiri kula hasretleniriz, içimizin hasretini muhabbetimizle bir nevi yansıtmaya çalışırız... • "...sana bir selâm bir söz armağanı gönderiyorsam bu selâmın bu haberin, suya aksini bırakmış bir ağacın hikâyesinden farkı yoktur. Nasıl o akiste ağacın her çizgisi mevcut, fakat rûhu gāipse, benim de sana gönderdiğim lâfız ve haberde, içimin ancak bir gölgesinden bir resminden başka şey yoktur."| s.9 • Sâmiha hanımefendi tam bir muhabbet, aşk ve kalp ehli insan..Hilmiyeti, safiyeti inci inci kelimelerine yansımış, nazlı edâsını kitapta ince ince sezdirmiş. Hâkkın, hakikâtin, hakkâniyetin davacısı olduğunu büyük bir hünerle anlatmıştır... Aşk iksirini kalbe içirerek; bir beşer idrâkiyle, gönül körlüğünü, gönül sağırlığını yine bir beşere bu denli anlaşılır kılabilmek ve kalbinde o sarhoşluğu yaşatabilmek Allah'ın bir kalbe ve o kalbin kalemine verdiği hikmetten başka nedir? Beşeri aşk ile tasavvufî aşk arasında iplik dokuyan, daha da mânâlı olarak; beşeri aşkta dâhi gâyenin O'na erişmek demek olduğu bir başyapıt... His âleminde kaybettirerek okuyucuyu, bir de zihni bir gayret içerisine yerleştirerek; insana kendini bulmaya, buldurmaya, kendi olmaya kendini oldurmaya teşvik edip bunu aşkla yapabileceğine inandırıyor..Daha ne olsun! Kelimeleri Sâmiha hanımefendi her dâim bir lâtiflikle okşamış lakin ben daha fazla incitmeden, kitabın güzelliğindeki mânâyı bozmadan, lâmelif misâli kitapla bitişik hislerimi bir nebze de susarak anlatmayı tercih ederim; hangi kelâm bir güzelliği anlatmaya yetmiştir ki zaten demekten kendimi alıkoyamadan... • "Kızcağız gene bilmez ki, bu ele avuca gelmez kuşlar gibi, kelimelerin, sözlerin zincirine bağlanmış hisler de, onları böylece tutup yakaladığımız zaman bize küser, gücenir ve bütün kudretlerini kaybederler. İşte bu yüzden o, vakit vakit yakalamak istediği kuşlar gibi, ele dile gelmeyen hislerini de tutup bir kâğıdın üstüne sıralayarak, gece penceresinin altına gelen sevgilisine uzatır. Lâkin kız, gönlü boşluğunda uçuşup öterken o kadar ateşli o kadar canlı olan duygularını bir kâğıda bağladığı zaman asla beğenmez. Onlar, içini yakan ateşin yananda buz gibi soğuk, cansız ve ifadesizdir. Kız, yazdıklarını okuyup beğenmedikçe dertlenir, üzülür amma gene de bunları bazı geceler, penceresine uzanan ele vermekten kurtulamaz. Ancak o tek teselliyi, böyle bezgin, gözü yaşIı olduğu geceler, penceresini açarak korunun en vahşî, en mahzun ve melâlli kuşunun ötüşünü dinlemekte bulur: — Yusufcuk, Yusufcuk!.."| s.5-6 •
Yusufcuk
8.4/10
· 147 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
52
280 syf.
kitaphaber.com.tr/kelimelerin-ruhunda... Kelimelerin Ruhundan Geçenler Uçurumdan yuvarlanan taş ve o taşı atan bir el… Taşı atan ellerle, yuvarlanan taşların kalbine isabet ettiği kimseler, birbirlerinin elini tutar bazen. Körpe bir bedenin dimağına, kalbinin uçurumundan itilen taşlar bir bir düşer ve uyanma başlar. Bu uyanış kimi zaman bir hoca-talebe, kimi zaman bir abla/abi- kardeş, kimi zaman iki dost, ana-kız/oğul gibi uzayacak ikili listelerin ilişkisinden doğar. Muhakkak karşılıklı bir muhabbet alışverişi vardır burada, yani bir sevenle, sevilen birlikte çıkar sahneye. Benim sizlere aktaracağım bu sahnede iki seven ve iki sevilen var, her ikisi de birer kişi; Sâmiha Ayverdi ve manevi kızı Belkıs Dengiz. Sahnedeki eser Kubbealtı yayınlarının Sâmiha Ayverdi’nin mektuplarını neşrinden ilki, “Mektuplar-1” Bu eseri okurken itiraf etmek gerekirse Belkıs Dengiz’e çok imrendim, Sâmiha Ayverdi mektuplarında öz evlatlarından ayırmayacak bir sevgiyle kucaklıyordu çünkü onu. Böyle katıksız bir sevginin içinde Belkıs Dengiz hayatına dair ne zaman şikâyetlense, Sâmiha Anne‘si onu şükür hizasına sokuyordu. İlk Karşılaşma Bir babanın kızına verebileceği en büyük hediyelerden biridir Sâmiha Ayverdi. Dengiz’in babası İsmail Beşeli, öğretmen okulunu bitiren genç kızının manevi ve fikri bir iklimde yetişmesi için onu Ayverdi’nin gönül himayesine sokmak istemektedir. Ayverdi’nin kapısını bu anlamda ilk çalışında olumlu yanıt alamaz çünkü Ayverdi o sırada çok sevdiği hocasını kaybetmenin derin hüznü içerisindedir ve böyle bir mesuliyet altına girmek istemez. Lakin İsmail Bey, kararlıdır kızı için. Ayverdi’yi kitaplarından tanıyıp hayrandır ona, kızının da böyle bir mütefekkirin kalbinin ahlakıyla ahlaklanması istemesi olağandır. İkinci sefere Ayverdi’nin kapısını eşi ve kızı Belkıs’la birlikte çalar. Ayverdi bu sefer hayır diyemeyip Belkıs’ın boynuna sarılır ve aralarındaki çözülmez düğüm o gün atılmış olur. Ayverdi 25 Ekim 1950 tarihli kitabın ilk mektubunda bu durumu şöyle ifade eder: “Çünkü beybabanın ortaya attığı ağ, artık iki dünyada da seni bana bağlamış bulunuyor.” Mektuplaşmalar Eserdeki ilk mektup Sâmiha Ayverdi’ye ait olup 1950 yılının ekim ayına aittir. Son mektup ise 10 Nisan 1980 tarihli Belkıs Dengiz’in mektubudur. Neredeyse otuz yıllık bir kalp birlikteliği örülmüştür iki kişi arasında harflerle. Ayverdi en yoğun zamanlarında bile manevi kızı Belkıs’ın hiçbir mektubunu neredeyse cevapsız bırakmamıştır ki Sâmiha Ayverdi’yi bilenler mektup konusundaki hassasiyetine de vakıftır. Mektupları cevapsız bırakmayışı Belkıs Dengiz’e özgü bir davranış değildir. Memleketin her köşesinden kendisine ulaşan mektupları cevapsız bırakmamak gibi bir şiarı vardır Sâmiha Anne’nin. Bugünse dijital platformların birçoğunda çevrimiçi hayat yaşayan bizler, tarafımıza yazılan bir mesaja “görüldü” ibaresini bırakmaktan pek rahatsız olmuyoruz nedense. Ya da yazdığımız bir mesaja karşılık gelmemesi gönlümüzü kırsa dahi muhatabımıza belli etmiyoruz. Özellikle dost cephesine aldığımız isimlerse bunlar kalbi korumak namına “işi vardır, yoğundur, nasılsa arar, nasılsa bakar vs.” cümleleri ile kalbimizi eyliyoruz. Sonra oturup vefadan, zarafetten dem vuruyoruz! Modern çağ bizden karşılıklı hassasiyet duygumuzu çaldı. Sâmiha Ayverdi’nin bu muazzam hassasiyeti öylesine aşikâr ki biz elimizdeki esere bu hassasiyet sayesinde ulaşıyoruz. Bu özen sayesinde mektuplar bir seri halinde yayımlanma imkânı buluyor. Elbet muhatapları da öylesine edepli ve vefalı ki mektupları onca sene saklamışlardır. Karşılıklı olan bu özene hayran olmamak gerçekten elde değil. Talebenin hocanın kıymetini bilmesi her devirde mühim iken, hocanın da talebesinin kıymetini anlaması ne derece elzem bu eserde çok açık bir şekilde karşımızda Kelimelerle İnsan İnşası Dengiz’in babası İsmail Beşeli kızını bir insan mimarına emanet ettiğini şüphesiz biliyordu. Birbirilerine uzak dahi olsalar mektuplar bu inşa için kutlu bir yol arkadaşıydı Ayverdi ve Dengiz’e. Mektuplardan birinde Ayverdi Belkıs Hanım’a şöyle yazar: “İstemek, olmak demektir. Gıybet etmemeye yani adam çekiştirmemeye karar vermiş kimsenin dilini, kim bu işe zorla döndürür? Gene kendi. Şu halde o kimse, verdiği kararda lazım olduğu kadar samimi değildir.” İnsan türünün en çözülmez düğümlerinden biri de kendine verdiği sözleri tutmayışıdır. Söz namustur esasını insan muhataplarından önce kendine uygulasa, el âlemden ziyade kendimize olan mahcubiyetimiz aklımıza düşse, eyleme geçmek bu kadar zor olmasa gerek. Kendini yaratana verdiği sözü tutamayıp ihlal etmiş insanın kendine mahcup olamama gerçeği, günümüzde muhatabına mahcupluğu kadar konuşulmadığından bugün postmodernizmin tekmeleri ile karnımıza ağrılar girmektedir. İnsan insana samimi olmalıdır elbet ancak insan evvela kendine samimi olmalıdır. Çünkü kendine samimiyet bir yaratılış gerçeğidir Âdem’den beri. Âdem kendine samimi olabilseydi Havva’ya olduğu kadar, bir elmanın peşinden sürüklenip dünya çukuruna düşmezdi belki, Havva kendine samimi olsaydı bir tavus kuşunun ağzındaki inciye meyletmezdi! Yine mektuplardan birinde Ayverdi: “Eğer insan hakiki ve samimi bir Müslüman olabilse, şu gökkubbenin altında başka hiçbir ideolojiye ihtiyaç duymaz.” Görüldüğü üzere meselemiz yine samimiyet ve hakikat yolundan ilerler. Ayverdi Dengiz’in kişiliğini bu mektuplarla ilmek ilmek örerken temel taşları en doğru ve sağlam yerlere koymak ister. O gün ve dahi bugün ideolojik tutumların bölük pörçük ettiği insanoğlu kalbinin tarafını seçmeli ve o safta kalmalıdır. Ayrıca mektuplardan Ayverdi’nin yaşadığı dönem içerisinde şahit olduğu tarihi ve siyasi olaylara bakış açılarını görmekte pek tabii mümkündür. Sultan Abdülhamit’in tahttan indirildikten sonrasındaki şahitlikleri muhtemelen ona şu cümleleri kurdurur: “Alaşağı ettiğimizin Sultan Hamid olduğunu zannediyorduk. Hâlbuki o, müesses bir nizamın ve sistemin çivisi idi. Bu nâzım kuvveti devirdik; yerine gelen çeteci ve komitacı ruhun temsilcileri, eski devre rahmet okutacak bir terör idaresi kurdular.” Belkıs Dengiz, Sâmiha Anne’sine yazdığı mektuplarda görevi, evliliği, çocukları münasebetiyle esasında uğraş vermek istediği mevzularda yeterince gayret gösteremeyişinden yakınır. Manevi anlamda kendini dolduramadığı ile ilgili dertlenir. Aslında kadının her devirde aynı mevzulardan ötürü dar zamanda kısa heveslerle ilgilenebildiği, kendi ağzına bir parmak bal çalacak kuvveti olduğu lakin hiç doya doya bal yiyemediği gerçeğiyle karşı karşıyayızdır. Zaman değişmiş lakin günümüz için de hâl aynı kalmıştır! Ancak bu hal için Sâmiha Anne Dengiz’e öyle güzel bir cümle etmiştir ki bugün bile insanın içi ferahlayasıdır: “Mesela çocuklarına hizmet etmenden tabiî bir şey olamaz. Lâkin onları istikbâlinin gâyesi olarak değil, Hakk’ın bir emâneti ve senin de bu emânet, muhâfaza, müdâfaa ve yetiştirmede vazifeli bir memur, bir vâsıta olduğunu düşünerek muâmele etmen lâzımdır. Bu takdirde değil benlik, menfaat ve gurur gibi bir nefs payı, yaptığın bu işten dolayı bir ibadet hazzı duyman tabiîdir.” Esasında Sâmiha Anne fıtrata işaret eder burada, modern dünyanın domestik kadınlarını toplum kabul etmiyor gibi görünse de kadın evvela kendini kabulde sorunlar yaşar. Çünkü bu bilinçle değil, ayakları üzerinde durması gereken güçlü bir varlık olarak yetiştirilmiştir kadın artık günümüzde. Eteklerini bir yandan fıtratı çekiştirir, diğer yandan öğrendikleri. İkisi arasında köprü kuran yardımcıları bulunanlar bu işi kotarsa da şanslı zümreye dâhil olmayanlar arkalarında çok kırık bırakır. Ayverdi ve Dengiz’in karşılıklı mektupları çerçevesinde daha birçok konu başlığına değinilebilir ancak bu iş meraklı okura kalsın isterim ben. Kelimelerle örülen bir kimlik inşasını hakkıyla yerine getiren Ayverdi, insanın insanla muhabbeti için diz dize ve göz göze olmak gerektiğinden çok kalp kalbe olunması gerektiğini ispatlar mektuplarında. Dengiz de hocası, annesi saydığı Ayverdi’ye olan muhabbeti, saygısı ve minneti ile kelimeleri yoluyla el pençe divandır huzurda hep. İnsan ümit etmeden geçemiyor bu eserin içinden, mürşit mürit ilişkisinin yeniden canlandığı bir âlem vardır yine bir yerlerde belki diye… Eğilmeyi öğrenmek gerek bazı kapılardan geçerken, eğilenlerin dikleştirilmesi namına çabalayanların kapılarından elbet. Sâmiha Ayverdi- Belkıs Dengiz Mektuplar-1 Kubbealtı Yayınları 279 Sayfa Gülnaz Eliaçık Yıldız - 09.07.2021
Mektuplar 1
9.3/10
· 10 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
11