Samipaşazade Sezai

Samipaşazade Sezai

Yazar
7.6/10
1.230 Kişi
·
6.435
Okunma
·
175
Beğeni
·
5.783
Gösterim
Adı:
Samipaşazade Sezai
Unvan:
Siyasetçi,Diplomat,Yazar
Doğum:
İstanbul, Osmanlı Devleti, 1859
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 26 Nisan 1936
Sami Paşazade Sezai (Osmanlıca: سامى باشا زاده سزائى), (d. 1859 İstanbul - ö. 26 Nisan 1936 İstanbul) Türk realist öykücü, romancı.rnrnTürk Edebiyatının ilk gerçekçi romanlarından birisi olma özelliğiyle edebiyat tarihinde büyük önem taşıyan “Sergüzeşt” adlı romanın yazarıdır. Türk edebiyatında modern kısa hikâyenin kurucularındandır.

Yaşamı

1859 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Tanzimat devrinin ileri gelen isimlerinden, Osmanlı Devleti’nin ilk Maarif Nazırı (Eğitim bakanı) Abdurrahman Sami Paşa ile Paşa’nın ikinci eşi olan Dilarayiş Hanım’ın oğludur. Babasının Taşkasap, Taşkasap’taki konağında özel öğrenim gördü. Konaktaki eğitim yıllarında Farsça, Arapça, Fransızca, Almanca; daha sonra Londra’da görev yaptığı yıllarda İngilizce öğrendi. Yirmi yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etti. “Maarif” başlıklı ilk yazısı 1874 yılında “Kamer” adlı gazetede yayımlandı. 3 perdelik bir piyes olan “Şir” isimli ilk eseri 1879’da yayımlandı. 1880'de, ağabeyi Abdüllatif Suphi Paşa’nın başında olduğu Evkaf Nezareti Mektubi Kalemi’ne memur oldu. Babasının ölümünden sonra da Londra elçiliği ikinci kâtipliğine atandı. Orada kaldığı dört yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını yakından izledi. 1885’te elçilik görevlerinin şapka giymesi yasağına uymadığı için elçilik kadrosu azledildiğinde İstanbul'a döndü, İstişare Odası’na memur oldu. Bu dönemde Latife Hanım ile kısa süren bir evlilik yaptı. 1885 - 1901 arasında İstanbul’da yaşadı ve edebi açıdan verimli bir dönem geçirdi. Abdülhak Hamit ve Recaizade Ekrem ile yakın dost oldu. 17-18 yaşlarında iken tanıştığı Namık Kemal ile sürekli mektuplaştı. Diğer Tanzimat yazarları gibi çok sayıda eser vermedi; bir roman, iki küçük hikâye kitabı, hatıra ve seyahat yazıları yazdı. 1888’de bir paşazade ile cariyenin aşk öyküsünü anlattığı Sergüzeşt adlı romanı yayımlayarak Şemseddin Sami, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi'den sonra Türk edebiyatının ilk romancıları arasına girdi. Alphonse Daudet'den “Jak” romanını Türkçeye çevirdi. 1891’de hikayelerini “Küçük Şeyler” adlı kitapta topladı. 1897'de İkdam Gazetesi'nde makaleler ve hikayeler yazdı. Bazı makale ve hikayelerini “Rumuzü'l-Edeb” (1898) adlı kitapta topladı.rnrnSergüzeşt romanı yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek bundan kurtulmak için 1901’de Paris'e gitti ve 1908'de Meşrutiyet'in ilanına kadar da orada kaldı. Yurtdışına kaçışını Servet-i Fünun Dergisi’nde yayımlanan “1901‘e Ait Bir Hatıra” başlıklı yazısında anlattı. Paris’te Jön Türkler’le tanıştı; İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı ve cemiyet içinde saygın bir yere geldi. Cemiyetin 15 Şubat 1902’de yayın hayatına başlayan "Şüra-ı Ümmet" adlı yayın organında Osmanlı Devleti politikalarını ve rejimini eleştiren yazılar yayımladı. Paris yıllarını “1901’den İtibaren Paris’te Geçen Seneler”, “Paris Hatıratından”, “Paris’te Yedi Sene” adlı yazılarında anlattı.rnrnII. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İstanbul'a döndü ve Madrid elçisi olarak görevlendirildi. I. Dünya Savaşı başlayınca Madrid'den İsviçre'ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. İspanya yıllarını “Gırnata ve El-Mescidü’l Camia: Elhamra” adlı iki yazıda, İsviçre’de geçirdiği zamanı “İsviçre Hatıratı” başlıklı yazılarında anlattı.rnrnMütareke devrinde 1921 yılında yaş haddi dolmadan hükümet tarafından emekliye sevkedildi ve İstanbul'a döndü.rnrnSon yıllarını Kadıköy’ün Mühürdar semtindeki evinde geçirdi. Çok sevdiği yeğeni İclal'in ölümü üzerine yazdığı mensur bir mersiye ile daha bazı nesir ve hatıralarını 1924’te yayımladığı “İclal” isimli kitapta topladı.rnrn1927'de kendisine Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla "Hidamat-ı Vataniyye" tertibinden maaş bağlandı. 26 Nisan 1936 tarihinde İstanbul'da zatürreden öldü. Cenazesi, Göksu’daki aile mezarlığına, yeğeni İclal’in yanına defnedildi.

Edebi Kişiliği

İlk eserini Namık Kemal etkisinde yazdığı “Şir” adlı eseri ile tiyatro oyunu alanında veren sanatçı; roman, hikâye, hatıra, sohbet, makale ve şiir ile üne kavuştu. Tek romanı olan Sergüzeşt, bütünüyle esaret konusunu işleyen ilk roman olarak edebiyatımızda yer aldı; cariyelik ve kölelik siteminin eleştirildiği roman, onun en ünlü eseri oldu. Besim Ömer Paşa tarafından Fransızca’ya çevrildi. Romanının getirdiği ünle hikâyeci yönü gölgede kalmış olsa da hikayecilik yönü çok güçlü bir yazardı. Küçük olayları konu alan hikâyeleri ile kısa hikâye türünü, Türk edebiyatına soktu. Tanzimat döneminin en genç yazarı olan sanatçı, “Küçük Şeyler” adlı kitabı ile Servet-i Fünun yazarlarını etkiledi. Namık Kemal’in etkisiyle bir çok hikayesinin dilini süsledi, uzun cümleler kullandı. Yazılarında romantizm ile realizmi birleştirdi. “Sanat için sanat” anlayışıyla eserler verdi. Konularını her zaman yerli hayattan seçti.
Ağlamak uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son gücün çığlığır. Ağlayamadığımız zamanlar, bizde o gücün de yok olduğu zamanlardır ki, onun yerine geçen etkili sessizlik, en şiddetli acının yarattığı göz yaşlarından daha yakıcıdır.
''Tebessüm ki; hayatın en önemli, en karanlık yönlerini aydınlatmak için ilâhî bir nurdur.''
Tasvirler şahaneydi. Film gibi seyrediyorsunuz kitabı yaşayarak, görerek, hissederek. Artık böyle güzel aşk kitapları yazılamıyor.
Aşk bile GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) olduğu şu günlerde gerçek, tutkulu, duygulu bir aşk romanı isteyenler 1960tan 1970ten önce yazılanları okumalılar.
Kitabın konusu küçük bir kızın vatanından ayrılıp köle olarak satıldığı evde çektigi eziyetleri ve satıldığı diğer evde büyüyerek düştüğü aşk anlatılıyor. Betimlemeler çok güzeldi. Sanki dilberi sizde tanıyorsunuz. Köle oluşunuzu hayal edip acılar cekiyorsunuz sonra imkansız bir aşka düşüyorsunuz.
Türk klasiklerinin baş sıralarında olmayı hak etmiş hakkını vermiş şahane bir eser.
Birisine derinden duyulan sevgi neler yaptırabilir bir insana? Sorusunun cevabını gayet güzel vermiş Sami Paşazade Sezai bey.
- Spoiler olan bir inceleme olacak baştan uyarayım -
Kitabın temel konusu esaret olsada imkansız bir aşkın yaşatacağı tüm sorunları da çok güzel işlemiş olaylara yazar.
Hayatı boyunca satılan, eziyet edilen, bir insan olarak duygu ve düşünlerine önem verilmeyen bir esirin dramı anlatılıyor.
Yazar, insanın hayvan gibi alınıp satılamayacağını, esir dahi olsa her insanın duygu ve düşüncelerinin olduğunu en önemlisi bir kalbe sahip olduğunu vurguluyor.
Kafkasya'da yaşayan ve çok güzel bir kız olan Dilber'in esircilerin eline düşüp İstanbul'a getirilmesi ve bir aileye satılması ile başlıyor her şey. Dilber'in gördüğü eziyet ve aşağılanma karşısında daha fazla dayanamayıp kaçması, daha sonra başka bir aileye satılması ve o ailenin oğluna aşık olması ile bambaşka bir hal alarak gelişiyor olaylar. Ve malesef ki kötü bir şekilde son buluyor her şey...
Kitabın son cümlesini paylaşarak incelemeyi bitiriyor, sonrasını ise size bırakıyor ve keyifli okumalar diliyorum (:

" Üzerinde, hüzün saçan ayın donuk ışığından başka bir renk olmayan o yüzde, bütün elem ve acıların dindiği, bütün sevda ve emellerinin söndüğü görünüyordu.
Acaba Nil'in bu ürkütücü, bu öldürücü girdap ve taşkın suları zavallı Dilber'i, bu talihsiz esiri nereye götürüyor?
Nihayet Hürriyetine! "
Bu eserin konusu esarettir .Evinden ,yurdundan,annesinini sevgi dolu sevkatli kollarından ,acımasızca koparılarak esir pazarında satılan ve hayatı adeta bir zindana dönen ,küçük Çerkez kızı Dilber in acı dolu hayatını konu alır
“Hürriyet, insan zekâsının bir kazancıdır, tabiattan gelen bir şey değildir.”

Roman kelimesi, alanı hayli geniş bir türün adıdır. Başka türlerle hem yakınlığı vardır hem de onlardan farklıdır. Bundan dolayı tarifi kestirilemeyen bir türdür. Aslında romanın daha önceki örnekleri uzun anlatırlardır ve bunların başında destan gelir.
Romanın batı da gelişme göstermesi Tanzimat yazarlarının da ilgisini çekmiştir. Nitekim Tanpınar da “Edebiyat Üzerine Makaleler”de bunu belirtir. “Türk romanı mütalaa edilirken göz önünde tutulması lazım gelen ilk hakikat bu romanın memlekette öteden beri mevcut hikaye şekillerinin tabi bir gelişmesiyle doğmadığı, bir ananenin olduğu yerde bırakılıp yerine yenisinin kurulması şeklinde başladığı keyfiyetidir. Roman bize dışarıdan gelir.” Ve bundan dolayı roman bizde yeni denemelere maruz kalmıştır. Yeni tekniğin kendisini ilk deneyişleri de acemice olmuştur. O denemelerin ilklerinden bir eser de Sergüzeşt’tir.
Klasik romanlarda önemli olan dış gerçeklerin anlatılması ve yansıtılmasıdır. Bir takım soyut konular etrafında kişilerin bir yığın buhran ve bunalımlarla dolu psikolojik değil de toplumsal hayatın tasviri daha önemli olunur. Sergüzeşt romanı ne kadar olaya dayalı, yazarın ara ara eleştirilerine maruz kalsa da “psikolojik tahlil” harici klasik roman özelliğine uymaz. Çünkü baş karekter olan Dilber hem hareket eden hem de düşünen bir karakterdir. Bu romandan önce Dilber gibi karakter olan Canan ve Dilaşub’da çok fazla psikolojik tahlil yapılmıştır.
Namık Kemal’le Ahmet Mithat’ın cariyeliğe bakış açısına Sezai adeta set çekmiştir. Çünkü; Ahmet Mithat’la Namık Kemal cariyeleri toplum gözüyle anlatmıştır. Yani Sezai gibi onların çektiklerine, sıkıntılarına eserde yer vermemiştir. Namık Kemal ve Ahmet Mithat’a göre cariyeler, bir eve getirilen her tür eğitimi alan ve sonunda evin oğluyla evlenip mutluluğa eren bir gurup gibi görülmüştür. Fakat Sergüzeşt’te her gittiği evde kalamayan iftiralara ya da ticari anlaşmazlıklar neticesinde evden eve dolaşan, gittikleri yerlere alışmaya çalışan bu uğurda hanımları tarafından hakir görülen hiç mutlu olamayan cariyeler anlatılmıştır.
Sezai cariyeliğin hiçbir iyi yönünün olmadığını anlatmaya çalışmıştır. Cariyeler ve böyle esirler ancak hayatına son vererek kurtulur diye bir bakış açısı da ortaya çıkmıştır. Nitekim Rauf Mutluay’a göre;” Dilber’in intiharı en gerçek sondur. Başka bir ihtimal düşünülemez onun intiharı için.”Eğer öyle olmasaydı Celal Bey’in annesini bu kadar sert bir karakter olarak oğlunun mutluluğunu görmeyecek kadar kötü biri olarak karşımıza çıkartmazdı. Onu da Ali Bey’in annesi gibi yapar oğulunu Dilber’le evlendirirdi. Fakat burda da köleler üst insan olamaz mantığı vardır. Fakat Tanpınar bu eseri cariyeliği anlatan bir eser olarak görmemiştir.
“Ne Namık Kemal, ne Midhat Efendi, ne Recaizade, ne Sami Paşazade, hülasa esir kadın tipini roman ve tiyatrolarına mevzu alanların hiçbiri, bir cariyenin satıldığı evde hanım olmak için sarfedebileceği gayretin hikayesini yazmağı düşünmediler. Halbuki bu, yaşadığı devirlerde bütün İstanbul’da her büyük konak ve evde oynanan bir dram idi. Saray düşünülürse tarih boyunca bu oyun vardır. Abdülaziz devrinin hususiyetlerini verebilecek en güzel mevzulardan biri, bu olsa gerekti. Fakat bu kadarcığını bile seçmek için hayat karşısında serbest olmamız lazımdır. Cariyeyi esir pazarından alır almaz kendi insiyatifleri ve talihi karşısında serbest bırakmak lazımdır. Bu meleke kolektif bir tecrübe ile ancak elde edilebilecek bir melekedir. “
https://youtu.be/VYCOg-yglNM
Sami Paşazade Sezai'ye ait olan bu tanzimat dönemi eserini okumakla okumamak arasında kalmıştım aslında.Eser tanzimat dönemine ait olduğu için anlamını bilmediğim ve kafamı karıştıracak bir çok kelime olduğunu farkettim.Eserin adını son zamanlarda çok duydum ve merak ederek okuma kararı aldım.Şöyle ki okuduğumuz bu dönemin kitapları yaşadığımız döneme ait olmadığından ,o dönemi daha iyi hissedip anlayabilmek için eski basımlardan yararlanmayı tercih ettim.Sergüzeşt de bir tanzimat dönemi kitabı olarak bana o dönemin zihniyeti,yaşam tarzı ve sosyal hayatı hakkında bilgi verdiğini düşünüyorum.Kitabın yapısı ,şekil özellikleri günümüz kitaplarından farklıdır.Kurulan cümleler bile bir farklı.Daha anlamlı ve kaliteli tümcelerle donatılmış bir eser.Okurken kaliteyi gerçekten hissettim ve böyle bir eseri okuduğum için mutlu oldum.Tanzimat dönemi dil ve anlatımı konusunda bilgi kazandım.Dili günümüz türkçesi olmasa da hepimizin anlayabileceği bir akıcılığa sade ve kısa cümlelere sahip bir eser olduğunu düşünüyorum.Yazar betimlemelere bol bol yer vermiş,olayların gözümüzde canlanmasını arzulamış ve başarmıştır.
Bence bir romanda betimlemelere ,öğretici anlatıma, emredici ve öyküleyici anlatımlara da yer verilmelidir.Bu tür uzun romanlarda akılda kalıcılığında sağlanması gerekir.Bu nedenle de betimlemelere kesinlikle yer verilmelidir.
Romanda öğreticilik payı da büyük olmalıdır.Kitabı bitirdiğimizde ,onun bize kattığı bir şeyler olmalı ,kültürümüzü gelişirecek parçaları bünyesnde bulundurmalı ki kitabın sonuna geldiğimizde öyküleyici anlatım yanında bazı şeylerin bilgisini de almış olalım.İşte bu özelliği taşıyan Sergüzeşt değerli bir eser olarak yerini almıştır benim gözümde.
Yazar dönem hakkında bir çok bilgi vermiş.Esaret konusunu ele alarak bir paşazade ile cariyenin uygun görülmeyen aşkını anlatmıştır.Yazar bu aşk üzerinden öğütler de verir.Belki de çoğumuzun hoşuna gitmez öğütler, kalıplaşmış sözler. Oysa eserde öylesine yerinde ve doğru kullanılmış ki...
Romanın benim açımdan önemli olmasının bir diğer nedeni de gerçekliği doğrudan yansıtıyor olmasıdır.Bize eserin ait olduğu dönemden ve yaşanmış olaylardan kesitler sunar.Mesela şu an yaşadığımız dönemde tanzimat dönemini anlatan bir roman yazılsa ne kadar gerçeklik payı olabilir ya da eserde ne kadar alabiliriz o dönemin kokusunu?Sonuçta gerçeklik payı düşüktür.Gündem değiştikçe tarih değiştikçe böyle kitapları özleyeceğimizi düşünüyorum. Şuan yaşayan bir yazar Tanzimat Dönemini ne kadar gerçekçi anlatabilir? O yazar yalnızca yaşadığı dönemin zihniyetini, toplumsal hayatını ve siyasi yaşamı okuyucuya yansıtıp anlatabilir. Ayrıca okurlar da yaşadığı dönemle ilgili eser çıkartmış yazarların kitaplarını okumayı tercih eder. Tıpkı Sami Paşazade Sezai gibi. Yazar yaşadığı dönemden etkilenerek, o dönemle ilgili eserler sunmuştur ve böylelikle halkı etkilemeyi başarmıştır.
Her zaman insan, tarihini merak eder . Bu merakı gidermekte tarihte yazılmış olan ve günümüze kadar gelmiş eserlerle mümkündür bence.
Bu romanın konusu Tanzimat Dönemine göre bayağı güncel bir konu ve bu özelliğiyle de dikkatleri üzerine çekmiştir. Eserde içtenlik ön plandadır. Yazar sözlerini büyük bir içtenlikle, yapmacıksız, samimice söylemiştir. Ve bu nedenle ben de kitabı okurken sıkılıp hemen kapatmak istemedim, aksine merakla sonunu bekledim. Yalnız romanda beğenmediğim şey; yazarın hiçbir hayal gücüne rastlamamam. Yazar hayal gücünü gerçekten kullanıp yansıtamamış daha doğrusu hiç hayal ürünü olan bir paragrafla karşılaşmadım. Her şey o kadar gerçekçiydi ki, o yarım sayfa dolusu betimlemeleri okurken bile dönemde yaşanmış olaylar aklımın diğer ucundan geçiyordu. Yazar bu eserinde duygu ve görüşlerini bana yansıtabildi. Bence ben bu eseri iyi de eleştirsem kötü de eleştirsem en önemlisi romanın anlaşılır olmasıdır. Eser romantizmden realizme geçişin izlerini taşımaktadır. Sanırım bu yönüyle de önemlidir. Yazar romantizm etkisinden çıkıp artık gerçeklerle yüzleşme, tanışma zamanı dercesine bir eser ortaya koymuştur.
Bir insanı ötekileştirmenin ne acı bir duygu olduğunu okurken göreceksiniz.Bir esirin nasıl hayvan gibi satıldığını,hayallerinin nasıl hiçe sayıldığını muazzam bir şekilde anlatıyor.Unutamadığım kitaplardan biriydi.
Merhabalar Türk Edebiyatının Klasiklerinde en beğendiğim kitap olan Sergüzeşt aslında aşk konusu işlemektedir ancak bunun yanında esaret,kölelik,hürriyet gibi kavramlarda işlenmiştir.Konu olarak Dilber isminde küçük bir kızın köle olarak esirlerin eline düşmesiyle başlamaktadır.Birden fazla yere satılır önce bir memura daha sonra paşakonağına orada konağın oğluyla arasında yakınlaşma olunca evin hanımı başka yere satar ve böyle derken artık tükenmiş olan Dilber bir gün kendini suyun derinliklerine bırakmasıyla biter.Kitabın büyük bölümü esaret üzerinde durmuştur konu o kadar muhteşem anlatılmış ki sanki gerçek hayattan bir keşifmiş gibi.
Kesinlikle Okumasını Tavsiye Ederim
Ben deniz tanzimant edebiyatının yazarları, serveti fünundaki akımlar, fecri-ati topluluğunu toplantıları arasında gidip gelen bir lise öğrencisi. Konumuz tanzimant edebiyatında roman olunca dedim ki romantizimden realizime geçişte önemli bir eser olan Sergüzeşt'i okumadan olmaz.

Roman aslında bakarsanız klasik bir pembe dizi. Hani şu canımız sıkılınca elimize bir tabak çekirdek alıp izlediğimiz türden. Genç, güzel, fakat halayık(köle) kızımız Dilber'in acıklı hayat hikayesi ve konağın nadide oğlu Celal Bey ile aşkı anlatılıyor. Tabi Celal beyimizin annesi ve konağın diğer üyeleri bu aşka karşı çıkıyor. Ne de olsa Dilber bir halayık ve bir halayıkla bir beyin evlenmesini geçin iletişim içinde dahi olmaları o zamanlar kabul edilir bir şey değil. Hatta bunun söz konusu olması teklif dahi edilemez. O zamanlar dedim ama günümüzde de durum pek farkı değil aslında. Ne yazık ki insanlar bir takım sınıflara, kalıplara zorla sokulmuş. Beyaz yakalılar, mavi yakalılar mesela, yahut kitapta işlendiği gibi zengin oğlan fakir kız...
ve ne yazık ki oluşturmuş olduğumuz bu basma kalıp sınıflar bizim içeriği değil biçimi görmemizi sağlıyor. Asıl önemli olanı; istiridyenin içindeki inciyi görmeden ölecek bir nesil yetişiyor.

kitapla kalın...
Kitap, tanzimat döneminde esir olan Dilber'in hikayesini anlatıyor. Kitapta Dilber'in esir olup daha sonra nasıl özgürleştiği güzel bir şekilde kurgulanmış. Fakat cümleler bana çok uzun geldi. Demek istediğim, yazar cümleleri çok fazla uzatmış. Yine de benim beğenerek okuduğum bir kitap.
Günümüzde de kitapta geçen olaylara benzer şeyler yaşanmakta.. Örnek olarak vermek gerekirse eğer; birinin giyimine karışmak, evleneceği kişiye karışmak ve aklıma gelmeyen daha birçok şey de özgürlüğümüzü kısıtlamıyor mu sizce?
Bir hayat düşünün bedeniniz esaret altında... Ne yapardınız ??
Ahh Dilber sen nasıl bir dilbersin. sen neler çektin nasıl bir hayat yaşadın .hayatına son verdiğinde özgürlüğüne koştuğunu anlamayadım.Çektiğin ızdırap başkasının zevki , başkasının refahı olması ne acı. herkes kendi cennetini başkasının cehenneminin üstüne kurar. Dilberin gözyaşları o cehennemi sondüremedi. Oda lanet olası cehennemden nil'in serin sularına bıraktı kendini. Bizim insanlığımızı tekrar hatırlatmaya çalışan Samipaşazade Sezai ustaya teşekkürler ruhu şad olsun...

Yazarın biyografisi

Adı:
Samipaşazade Sezai
Unvan:
Siyasetçi,Diplomat,Yazar
Doğum:
İstanbul, Osmanlı Devleti, 1859
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 26 Nisan 1936
Sami Paşazade Sezai (Osmanlıca: سامى باشا زاده سزائى), (d. 1859 İstanbul - ö. 26 Nisan 1936 İstanbul) Türk realist öykücü, romancı.rnrnTürk Edebiyatının ilk gerçekçi romanlarından birisi olma özelliğiyle edebiyat tarihinde büyük önem taşıyan “Sergüzeşt” adlı romanın yazarıdır. Türk edebiyatında modern kısa hikâyenin kurucularındandır.

Yaşamı

1859 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Tanzimat devrinin ileri gelen isimlerinden, Osmanlı Devleti’nin ilk Maarif Nazırı (Eğitim bakanı) Abdurrahman Sami Paşa ile Paşa’nın ikinci eşi olan Dilarayiş Hanım’ın oğludur. Babasının Taşkasap, Taşkasap’taki konağında özel öğrenim gördü. Konaktaki eğitim yıllarında Farsça, Arapça, Fransızca, Almanca; daha sonra Londra’da görev yaptığı yıllarda İngilizce öğrendi. Yirmi yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etti. “Maarif” başlıklı ilk yazısı 1874 yılında “Kamer” adlı gazetede yayımlandı. 3 perdelik bir piyes olan “Şir” isimli ilk eseri 1879’da yayımlandı. 1880'de, ağabeyi Abdüllatif Suphi Paşa’nın başında olduğu Evkaf Nezareti Mektubi Kalemi’ne memur oldu. Babasının ölümünden sonra da Londra elçiliği ikinci kâtipliğine atandı. Orada kaldığı dört yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını yakından izledi. 1885’te elçilik görevlerinin şapka giymesi yasağına uymadığı için elçilik kadrosu azledildiğinde İstanbul'a döndü, İstişare Odası’na memur oldu. Bu dönemde Latife Hanım ile kısa süren bir evlilik yaptı. 1885 - 1901 arasında İstanbul’da yaşadı ve edebi açıdan verimli bir dönem geçirdi. Abdülhak Hamit ve Recaizade Ekrem ile yakın dost oldu. 17-18 yaşlarında iken tanıştığı Namık Kemal ile sürekli mektuplaştı. Diğer Tanzimat yazarları gibi çok sayıda eser vermedi; bir roman, iki küçük hikâye kitabı, hatıra ve seyahat yazıları yazdı. 1888’de bir paşazade ile cariyenin aşk öyküsünü anlattığı Sergüzeşt adlı romanı yayımlayarak Şemseddin Sami, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi'den sonra Türk edebiyatının ilk romancıları arasına girdi. Alphonse Daudet'den “Jak” romanını Türkçeye çevirdi. 1891’de hikayelerini “Küçük Şeyler” adlı kitapta topladı. 1897'de İkdam Gazetesi'nde makaleler ve hikayeler yazdı. Bazı makale ve hikayelerini “Rumuzü'l-Edeb” (1898) adlı kitapta topladı.rnrnSergüzeşt romanı yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek bundan kurtulmak için 1901’de Paris'e gitti ve 1908'de Meşrutiyet'in ilanına kadar da orada kaldı. Yurtdışına kaçışını Servet-i Fünun Dergisi’nde yayımlanan “1901‘e Ait Bir Hatıra” başlıklı yazısında anlattı. Paris’te Jön Türkler’le tanıştı; İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı ve cemiyet içinde saygın bir yere geldi. Cemiyetin 15 Şubat 1902’de yayın hayatına başlayan "Şüra-ı Ümmet" adlı yayın organında Osmanlı Devleti politikalarını ve rejimini eleştiren yazılar yayımladı. Paris yıllarını “1901’den İtibaren Paris’te Geçen Seneler”, “Paris Hatıratından”, “Paris’te Yedi Sene” adlı yazılarında anlattı.rnrnII. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İstanbul'a döndü ve Madrid elçisi olarak görevlendirildi. I. Dünya Savaşı başlayınca Madrid'den İsviçre'ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. İspanya yıllarını “Gırnata ve El-Mescidü’l Camia: Elhamra” adlı iki yazıda, İsviçre’de geçirdiği zamanı “İsviçre Hatıratı” başlıklı yazılarında anlattı.rnrnMütareke devrinde 1921 yılında yaş haddi dolmadan hükümet tarafından emekliye sevkedildi ve İstanbul'a döndü.rnrnSon yıllarını Kadıköy’ün Mühürdar semtindeki evinde geçirdi. Çok sevdiği yeğeni İclal'in ölümü üzerine yazdığı mensur bir mersiye ile daha bazı nesir ve hatıralarını 1924’te yayımladığı “İclal” isimli kitapta topladı.rnrn1927'de kendisine Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla "Hidamat-ı Vataniyye" tertibinden maaş bağlandı. 26 Nisan 1936 tarihinde İstanbul'da zatürreden öldü. Cenazesi, Göksu’daki aile mezarlığına, yeğeni İclal’in yanına defnedildi.

Edebi Kişiliği

İlk eserini Namık Kemal etkisinde yazdığı “Şir” adlı eseri ile tiyatro oyunu alanında veren sanatçı; roman, hikâye, hatıra, sohbet, makale ve şiir ile üne kavuştu. Tek romanı olan Sergüzeşt, bütünüyle esaret konusunu işleyen ilk roman olarak edebiyatımızda yer aldı; cariyelik ve kölelik siteminin eleştirildiği roman, onun en ünlü eseri oldu. Besim Ömer Paşa tarafından Fransızca’ya çevrildi. Romanının getirdiği ünle hikâyeci yönü gölgede kalmış olsa da hikayecilik yönü çok güçlü bir yazardı. Küçük olayları konu alan hikâyeleri ile kısa hikâye türünü, Türk edebiyatına soktu. Tanzimat döneminin en genç yazarı olan sanatçı, “Küçük Şeyler” adlı kitabı ile Servet-i Fünun yazarlarını etkiledi. Namık Kemal’in etkisiyle bir çok hikayesinin dilini süsledi, uzun cümleler kullandı. Yazılarında romantizm ile realizmi birleştirdi. “Sanat için sanat” anlayışıyla eserler verdi. Konularını her zaman yerli hayattan seçti.

Yazar istatistikleri

  • 175 okur beğendi.
  • 6.435 okur okudu.
  • 72 okur okuyor.
  • 918 okur okuyacak.
  • 45 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları