Samuel Beckett

Samuel Beckett

Yazar
8.4/10
1.207 Kişi
·
4.303
Okunma
·
756
Beğeni
·
24610
Gösterim
Adı:
Samuel Beckett
Unvan:
Yazar, Eleştirmen, Şair
Doğum:
Foxrock, Dublin, 13 Nisan 1906
Ölüm:
Paris, 22 Aralık 1989
Samuel Barclay Beckett, (13 Nisan 1906; Foxrock, Dublin - 22 Aralık 1989, Paris), İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şair. 20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. James Joyce'un takipçisi olduğu için "son modernistlerden", daha sonraki pek çok yazarı etkilemiş olduğu için de "ilk postmodernistlerden" biri olarak değerlendirilir. Beckett ayrıca, Martin Esslin'in "Absürd Tiyatro" olarak adlandırdığı akımın en önemli yazarı sayılmaktadır. Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiştir. En bilinen eseri Godot'yu Beklerken'dir.
Beckett'in eserleri sade ve temel olarak minimalisttir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser, hatta hiççi eserler vermiştir. Gittikçe daha kısa ve özlü eserler veren Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. "Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı" için, 1969'da Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Beckett, ayrıca 1984'te Aosdána'da Saoi seçilmiştir.
İnsanlık iki kovalı bir kuyudur, biri dolmak için aşağı inerken öteki boşalmak için yukarı çıkar.
Samuel Beckett
Sayfa 43 - Ayrıntı Yayınları
''Sıkıntıdan patlayacağız, inkar edemeyiz bunu. Güzel. Peki. Bir değişiklik oluverince ne yapıyoruz? Fırsatı kaçırıyoruz. Hadi işe koyulalım. Birazdan her şey bitecek ve biz yeniden yalnız kalacağız, hiçliğin orta yerinde.''
124 syf.
·6 günde·10/10
Okumayı kafama koyup da bir sebeple okuyamadığım kitaplar var. Ya satın alamadım ya araya başka kitaplar girdi ya da daha farklı olaylar neticesinde okumaya vakıf olamadığım kitaplar. Bu kitaplar için küçük bir parantez. Doğrusu öylesine garip bir bilinçaltına sahibim ki en küçük ayrıntıları bile rüyalarımda bana detaylıca işlediği olur. Kan ter içerisinde kalıpta canavarlardan kaçarken onları atlatmak adına saklandığım bir kuytuda, o okuyamadığım kitabı buluveririm. Hatta açıp içinden okuduğum cümlelerde olmuştur. Emin değilim belki de Astral seyahat ediyor, ‘Okunamayan Kitaplar Tesisi’nde’ mola veriyor ve bu kitaplara göz atıyorumdur. Ben unutsam dahi bilinçaltımın unutturmadığı kitaplar.

Yıllardır okuyacağım deyip de bir türlü okuma fırsatı bulamadığım kitaplardandır, Godot’yu Beklerken. Doğrusu okumak için bilinçaltımın hatırlatmasını mı yoksa Godot’yu mu bekledim emin olamıyorum bir anlamda zihnimin dünüyle mutabık olamıyoruz. Düşüncelere dalarken o keskin şüpheyi yaşıyor haliyle tereddüde düşüyor ve neden bu kadar beklettim okumamı diye hayıflanıyorum. Beklemeye ne zaman karar verdim; dün mü yoksa ondan önceki gün mü ya da daha mı evveliyatı var beklememin? Zaman bir zaman sonra bataklığa dönüşüyor ve beni içine çekmeye başlıyor.

Daha başka neleri bekledim sorusu zihnimin dehlizlerinde hızla kendine varacak uygun bir yer arıyor. Bir sevgiliyi, dostu, huzuru ya da ölümü? Hiçbir şeyden emin olamıyorum… Sahiden beklerken aynı anda umutlanıp çevreme taze papatyalar attığım sonrasında umudumu yitirip intihar girişiminde bulunduğum da oldu mu?

Şüphe halinde zamanın kalıntıları üzerinden geçmişimi sorgulamak beni nereye vardıracak? En iyisi beklemeye devam etmek. Onun gelmesiyle yapmak istediğim her şeyi yapabileceğim, seveceğim mesela sevilmesem de veya özür dileyeceğim affedilmesem de yahut her şeyi ardımda bırakıp gideceğim hatırlanmasam da ama şu an için beklemek gerek.

Yoksa Vladimir gibi uyku da mıyım?

“Başkaları acı çekerken ben uyuyor muydum? Şu an uyuyor muyum? Yarın uyandığımda ya da uyandığımı sandığımda bugün hakkında ne diyeceğim? Dostum Estragon’la, burada gece çökene değin Godot’yu beklediğimi mi?”
124 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Beckett ile Joyce sayesinde tanıştım. Öncesinde bir fikrim yoktu ve bu tanışma ile hayran kalmıştım. Okuduğum 4. Beckett kitabı oldu: 2 roman ve şiirleri sonrası oyun...

Joyce'a olan hayranlığı ve onunla tanışıklığı sebebiyle, okuduğum eserlerinde Joyce etkisini hissettim. Dilin işleyiş biçimi, konu akışı, çekinmeden ( Ulysses'in yasaklanmasına sebep olan müstehcenlik) düşünceler ve akla gelen cümleleri ifade etme şekilleri, benzerlik taşıyor.

Beckett kendi içinde yapmış olduğu yolculuğu, bu yolculukla birlikte sorgulayıcı yaklaşımı, aynı zamanda sonsuz arayışı eserlerinde çarpıcı şekilde yansıtmış bizlere. Bunun en güzel örneğidir Godot...

Kitaba değinirsek içerikle birlikte;

Estragon ve Vladimir'in günler ve gecelerden oluşan bekleyiş süreci son bulmuyor ve sürekli tekrar halinde başka nesneler ve şeylerin etkisiyle ilerliyor. Birisi her şeyi unutup bedeni ile ilgilenirken, diğeri her şeyi hatırlayıp düşünceleri ile boğuşuyor. Bu kişinin kendi iç savaşını yansıtıyor.

Yaşamak bir nevi cezadır. Bu sebeple kendini asmak ve yaşamını sonlandırmak isteği oluşturuyor. Ancak bundan bir tek Godot gelirse kurtulacaklardır. Kimdir bu Godot?
Buna verilen bir sürü yanıt var elbette. Benim yanıtım ise benliktir. Kişinin kendisine yönelimi ile kurtuluşa ereceğidir. Varoluşunu kendi kendine çözümleyerek ona sarılarak yaşamını devam ettirebileceğidir. Bunu bulamayan insan ya acı çekecek ya da durumunu kabullenecektir. Acı derken acı bitmez. Hayatın her yerinde yerini alır. Sadece burda, bundan dolayı acı çekmektir dediğim.

Bulduktan sonra ise rahat olacağı fikri ise tam bir muamma... Boşluğun içinde yuvarlanıp kara delikte kaybolabilir...
Bunlardan kaçış ölüm ile olabilirdi belki de yine...

Bulmasan yani gelmezse Godot, bu sefer de katlanılmaz rutin yaşamını devam ettirir. Bu süreç yine ölüme kadar devam eder. Her şeye sağır olarak, göz yumarak ve hiçbir şey hakkında konuşmayarak yaşamak... Yaşamak için yaşamak...

Eser bu şekilde iken biraz da kendimden bahsedeyim;
Beklediğimiz çok şey var. Ben kendi Godot'umu bulmuşken, bir anda her şey yerle bir oluveriyor. Tekrar başka bir arayış ile devam ediyorum. Godot dışında O'nu da bekliyorum ben. O'nu bulmuştum tüm benliğimle sarılmıştım/sarılıyorum ve bekliyorum. Gelmesini umarak bekliyorum. Kalmasını dileyerek ve isteyerek... O kimdir? Bunu söylemiyorum. İçimde saklı ve gizli...
Bazı şeyler saklanarak değerini yitirmeden korunur. Koruyorum onu içimde. Seviyorum onu kendimle birlikte... Anlatılmayacak ve yaşaması güç olan... Bu bekleyişler, arayışlar hiçbir zaman son bulmayacak sanki... Ölene dek...

Burada rutin hayat ile alakalı ve sıradanlaşan insanları en güzel anlatan videolardan birini paylaşarak sonlandırıyorum. Mutlaka izleyin. Sevgiyle...

https://youtu.be/XSSckVrfmEs
432 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
BEN MOLLOY.

Yazmalıyım..

Kelimeleri arka arkaya sıralayıp içlerini kendimle doldurabilirim. Aslında doluluk ne, bunun da bir ölçüsü yok.
Anlayabildiklerim mi, anlatabildiklerim mi? Bu konuyu kapatalım.

Ya kalemin kağıt üzerindeki sesinde bulduklarım?
Bulmak kaybetmek kadar sıradan benim için. ( O kadar sıradan mı gerçekten?..) Bilmiyorum.

"NE ANLAMA GELİYOR ACABA ŞU SÖYLEDİKLERİM?"

Bir şeylerin derinliğinde boğulduğumu farkettiğim zaman, beni o çukurdan çıkaran, herkesinki kadar sıradan bir bedenin çevremi kuşatan varlığı oluyor. Yokluğu mu desem..Ama ne önemi var ki bunun. Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim..

Yazmalıyım, yazmam lazım biliyorum. Peki yazmak için ne bekliyorum? Bilmiyorum.

"İNSAN DOĞASI MUHTEŞEM BİR ŞEY!"

Benden kopan her şey yavaş yavaş ölüyor olsa da beni 'yok'a çevirmiyor. Unutuyorum belki ama fazlasıyla anlıyorum.

Ama ben o değilim. Çok fazla onun gibiyim ama o değilim. Onun da kendimin de öylesine yabancısıyım ki..kim olduğumu unutuyorum.

İçimde iki 'soytarı' var. Biri susan, diğeri düşleyen. Biri hatırlayan, diğeri unutan. Biri hareket eden, diğeri sadece yerinde duran.

Yaşlandım. Yarışın sonundayım. Kazandım mı bilmiyorum. Karanlık iyice çoğaldı etrafımda. Herkes can sıkıcı ve tatsız. Çünkü buradayım, çünkü hep büyük günahlar işledim.

"..AŞTIĞIM UZAKLIKLAR GİTTİKÇE KISALIYOR.." diyebilirdim ama demedim. Boşuna yordum kafamı..

Çok fazla sorum var. Çok fazla da yanıtım. Ama hepsi bulanık. Konuşmalarım garip, duruşum anlamsız..

Belki de sen..bisikletimle çarptığım köpeksin, ya da rastladığım şu genç yaşlı adam. Ya da annem.
Seni arıyorum belki de..
.................

Hissiz bir ağırlık, derin bir boşluk, ürkütmeyen bir düşüş, dağınık bir hatırlayış, toptan bir unutuş, yoklukla, acizlikle, tükenmişlikle ve bitişle varlığın bir tür ispatı.

Hiç susmadan konuşan biri. Anlatacak çok şeyi var gibi. Anlatacak hiçbir şeyi yok gibi. Rahatladığını hissettiğiniz kadar dibe vurduğunu da hissedeceksiniz.

Okurken, ben mi gerçeğim sen mi, dedirten satırlar, baştan sona her şeyi sorgulatıyor. İki parçalık monolog bir anlatıdan oluşuyor. İlk kısımda anlatıcı Molloy. İkinci kısımda ise Moran, Jaques Moran.

Bu iki kısımda mahiyetini tam olarak çözemediğim bir bağlantı hissettim. Yer yer koptuğumu düşünerek cümleleri başa aldım. Çünkü bence bu iki bölümün sıralaması böyle olmamalıydı. Her şeye rağmen bu kadar yoğun bir hiçliği ve bu kadar tuhaf bir acıyı ilk defa bu kitapta yaşadım.

MALONE ÖLÜYOR

Etrafında sesler ve insanlar azalan, gördükleri ve duydukları sınırlanan, beden denen elbiseyle kuşatılmış, kendi deyimiyle "tatsız " ve hasta bir ihtiyarın ölümü bekleyiş hikayesi.

Boşluktan yükselip karanlığa gömülen bir "hiç" in hikayesi.

Tam, olmamanın eşiğine gelmişken, kabuk değiştirir gibi bambaşka biri olmanın; yaşatmaktan yaşamaya, başarmaktan başaramamaya, sahip olmaktan kaybetmeye, her şeyi geride bırakıp sessiz sedasız ölümü beklemenin hikayesi.

"HİÇBİR ŞEYE DOKUNMAYACAK
EVET, HİÇBİR ŞEYE DOKUNMAYACAK
HİÇBİR ŞEYE
HİÇBİR ŞEYE
BİR DAHA.."


ADLANDIRILAMAYAN

Üçlemenin son kitabı, üçüncü bölümü.
Tutarsızlığın baş yapıtı. Arka arkaya sıraladığı iki cümlede bile tam zıt ifadelerle süslenen, mekânsız, zamansız ve konusuz bir monolog.

Ne konu hakkında ne de anlatıcı hakkında fikriniz netleşiyor. Asıl tuhafı, bu durumda bile, hiçbir şey ifade etmemesi gereken satırlar, yüksek perdeden sesler gibi, kulaklarınızı dolduruyor.

Olay örgüsü aramıyorsunuz. Aslında olmasına da gerek yok. Zaten aramadığınız ne varsa gelip sizi buluyor okudukça.

O, " ..hayır, tam olarak böyle değil.." dedikçe, "..evet, tam olarak da öyle.." dedim durdum okurken.
Fakat susmuyor.
HİÇ SUSMUYOR!

Aniden Molloy çıkıyor sahneye, Moleno çıkıyor, Murphy çıkıyor. Hepsi aynı kişi sanki..ya da öyle değil, bir cismin farklı aynalardaki gölgeleri gibi. O ve yarattıklarıyla aynı cismin.

Ve Samuel Beckett.
Deneysel edebiyatın öncülerinden. İlk postmodernistlerden.

Modernizmin bir adım ilerisinde, okuduklarımızı zihnimizde tekrar doğurmamızı sağlayan, zaman ve mekandan bağımsızdır onun yazdıkları. Bir tür, görünenin ötesini görme biçimidir.

Kimse hiçliği ve anlamsızlığı onun kadar iyi anlatamazdı eminim.

Çünkü başı ya da sonu olmayan bağlantısız metinler bunlar. Sıradan bir okumanın dışına çıkmanız için zorluyor sizi. Başka türlü sıkılmamanız mümkün değil.

Karakterlerin hepsi sıradışı ve anti kahraman. Çoğunluğu fiziksel ya da ruhsal olarak sakat. Yalnızlar, tuhaflar, tenha mekanlarda yaşıyorlar. Yani hiçbir şey, bildiğin gibi değil. :)

Bilinç dışında her şeyi dışarıda bırakan müthiş bir şölendi. Ve son kısım zirve noktası.


Bu kitap hakkında
ASLINDA ANLATACAK ÇOK ŞEY VAR.
ASLINDA ANLATACAK HİÇBİR ŞEY YOK..




Keyifli okumalar..:)
90 syf.
·3 günde·9/10
Kayıp Zamanın İzinde’yi aydınlatanlar dizisinin en bilinen isimlerden biri: Samuel Beckett. Kayıp Zamanın İzinde’nin hayatımızdaki rolü,
Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir
kitabıyla Alain de Botton tarafından gösterilmişti. Okurun kendi payını alarak kitabı kazançla bitirdiği okumalardır kitap-hayat ilişkisi. Bu tür okumalar genellikle birçok kesime hitap edebilmek ve dolayımlı olanı açarak anlaşılır hale getirmek amacıyla piyasada kendine yer bulur. Ancak Samuel Beckett’ın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı ve “bilimsel incelemenin, biçimsel gereğini savuşturmak” diye tanımlanan Proust adlı kitabını okuduysanız, Proust’un doğasında olan dolayımsızlığın okuruna kolay kolay geçmediğini, bir başka ifadeyle dolayımsız olmanın klişelerin ve edebi konvansiyonların eşelenmesi sonucu mutlak bir dolayımlılığın ortaya çıkacağını öğrenmiş bulunursunuz. Botton bu görüşü popüler kitabıyla tersyüz ederken Beckett’ın Proust’u ise sadece okuruna yazılmış gibidir.

Beckett’in savruk, uzun ve birbiriyle bağlantısı olmayan cümleleri Proust öykünmesinin izlerini taşır, bunu bir adım ileri götürerek kendi üstdilini yarattığı bile söylenebilir. "Bu kitapta Marcel Proust'un efsanevi yaşam ve ölümüne değinme yok." cümlesini doğrular nitelikte olan teorik bir üstdil kullanılmıştır. Romana dair sayısız epizod örneklerinin paragraf hiç icat edilmemişçesine yapılan açılımları, hangi kitabın ele alındığını kanıtlar niteliktedir.

“ (…) İnsanı taciz edecek ölçüde kılı kırk yaran, yapay ve neredeyse dürüstlükten uzak pasajlar da var. Onun hakkında tam ne düşüneceğimi bilemiyorum. Kendi biçiminin o kadar mutlak biçimde ustası ki, sık sık kölesi de oluyor. Bazı eğretilemeleri parlak bir infilak gibi bütün bir sayfayı aydınlatıyor. Bazılarıysa en katı çaresizliğin içinden üretilmiş gibi donuk, mat, aşınmış. Her türlü incelikli denge var burada, büyüleyici, titreşen bir denge... Ama hemen ardından durağanlaşma geliyor, tahtırevalli tam bir yatay çizgide duruyor, düetin ilk ve ikinci kısımları kendilerinden memnun bir tarzda birbirini sonsuzca yankılıyorlar.” (sf. 8)

Sıradan bir metnin anlamı, anlatılan olaylarla sınırlı olacak şekildedir, düzdür. Olmuştur olmaktadır veya olacaktır. Beckett kitabın temel taşı diyebileceğimiz bir saptama yapar burada: “Proust alegoriye yanaşmamış, eşyanın ve deneyimin “anagojik” anlamıyla ilgilenmiştir.”
Buna göre bir metnin tinsel boyutu 3 derecelidir;

“Kavramı ilk olarak St. Thomas Aquinas, kutsal metinleri yorumlarken kullanır. Kutsal metinlerin çok katmanlı olduğu dolayısıyla onları anlamanın da aşamalı gerçekleşeceği üzerinden ilerleyen Aquinas, metinlerin düz anlamlarınının yanısıra tinsel anlamlarının da olduğunu ve bunun da üç aşamalı olduğunu söyler: ilki alegorik anlam, ikincisi ahlaki anlam, üçüncüsü ise anagojik anlamdır. Alegori neye inanılması gerektiğini, ahlak ne yapılması gerektiğini, anagoji ise söz konusu olgunun "hikmeti"ini, evrensel düzen içindeki yerini, varolmasıyla gerçekleştirmeye yöneldiğini ifade eder.”

“Aquinas'dan 6.yy. önce yaşamış fakih Cafer Sadık ise Kuran'ın ibare, işaret, letayif ve hakayık olmak üzere dört ifade üzerine olduğunu söylemiştir, bunlardan ibare halk için, işaret aydınlar için, letayif evliya için hakayık'ın ise peygamberler için olduğunu belirtmiştir.” (ekşi)

Proust’un göstergeleri tam da burada kilit rolü üstlenir, bu üç anlamı birbirinden ayırt etmenin yolu onları zamanla ilişkilendirmekten geçer. Geçmiş (alegorik) şimdi (ahlaki) ve gelecek (anagoji) Böylelikle bu ilişkilendirmeye bakarak kutsal metinlerdeki bilinen anlamların, yani tinsel boyutun Proust tarafından yeniden üretilerek katmanlaştırıldığını söylemek doğru olacaktır. #52982664


Anlatıcı, Albertine Kayıp ‘ta “ben alışkanlıkların insanıyım” demişti. Kayıp Zamanın İzinde’deki Göstergelerin en uç boyutuna girebilecek bu cümle, Anlatıcının ruh halindeki mahpusluğun bir sonucu olsa gerekti. Çünkü içinde bulunduğumuz alışkanlıklar dizisi çevremizdeki kozanın dışına çıkmamızı mümkün kılmıyordu. Nuh nasıl gemisinde aylarca kalarak zihninde ağaç ve bitki görüntülerini -daha önce düşünmemişçesine- gerçek manada yoğunlaştırdıysa, insan da asıl realiteye ancak ve ancak bu duvarı yıkarak geçebilirdi. Evet, bu uykudan uyanışın yegane örneği Proust’un o meşhur kurabiyesi; mekanı zaman ile, özneyi an ile bütünleştirmekti. Bir eşleştirmedir aranılan şey, ortak bir öğe, geçmişi bugüne bağlayan uyarımlar. Alışkanlığı koparacak olan zihnin o bölgesini harete geçirmek, ‘Madlen’ ile Kayıp zamanı tersine çevirebilmektir. #52815331

İradi belleğin çarpıtılmış imgelerinden başka her şey yitip gider; Düşes de Guermantes, Gilberte, Anneanne, Albertine, Combray, Balbec ve Venedik. Geriye hiçbir şey kalmaz...

Beckett’ın Proust’unu okuduktan sonra diğer okumalarımdaki zayıf paragraf halinin göze batmaya başladığını fark ettim; Hiçbir şey konuşmak ve yazmak istemeyen insanın tonla kelimeler sarf ettiği ama farkında olmaksızın aslında hiçbir şey söylemediği; bunun ayrımına varan okurun yine farkında olmaksızın yaptığı Proust idmanı, şişman, sonu gelmeyen satırları zorunlu olarak gereksindirmesi ve kopyasını başka kalemlerde araması... Evet, panzehir dediğimiz şey tam olarak budur.
112 syf.
·9 günde·10/10
Samuel Beckett.

Bu ismi hangi okur zikrediyorsa ona saygı duyarım, üzerine konuşuyor, fikir üretiyor ve yazımları üzerinden çözümlemelere ulaşmaya çalışıyorsa da hayranlık duyarım. Oldukça ciddiyim. Çok özel bir yazar, kelimelere derinlik ve değer katan bir yazar. Onu özel kılan özelliklerinin hemen hepsini şimdiden yazmayacağım biraz sabredin çünkü bazı övgülerimi konusu ve zamanı geldiğinde açık etmem gerekir ki hakkını teslim edebileyim kendisine.

Okurun zihninde ya da reel dünyasında karakterlerin kalıcılığı, yazarın başarısını gösterir. Mercier ile Camier zannediyorum ki biz okurların zihninden öyle çok çabuk silinecek karakterler olmasa gerek tıpkı Vladimir ve Estagran gibi. Bu iki ayrı ikilinin oldukça benzer yanları var. Misal bekliyorlar, birini ya da bir şeylerin olmasını ya da anımsamakla kuşku duymak arasında korkunç bir çelişkiye, hiç olmadı zamanın kayganlığı üzerine şüpheye düşüyorlar.

Yazarın anlatımını size şöyle tarif edeyim. Gözünüzün önüne loş bir tiyatro sahnesi getirin ve o sahnede yaşları oldukça geçmiş iki adam olsun, birini sıska uzun diğerini ise şişman kısa olarak hayal edin ve bunların o küçücük sahnede uzun bir yolculuğa çıktığını tahayyül edin. Şartlar değişsin, yağmur yağsın, soğuk bastırsın, ellerindeki nesneler kaybolsun tekrar gelsin, bataklıklardan, hanlardan ve mezarlardan geçsinler. Hemen sonrasında kentten şehre yolculuğa çıktıklarını düşünelim ama hep akıllarında kente geri dönmek olsun. Tüm bunlar olurken izleyiciler arasından bir kişinin tüm sahnede yaşananları kendi yorumuyla, kendi sorgulamalarıyla size yansıttığını düşünün. İşte okur olarak bizler tüm yaşananları o izleyicinin bize yansıtmasıyla öğreneceğiz, bir bakıma onun gözüyle izleyeceğiz sahnelenen oyunu. Atmosfer yazar tarafından böyle yaratılıyor.

Anlatının benim izah etmeye çalıştığım gibi basit olmadığını, çok çabuk kendini açmadığını ise ayrıca ifade etmem gerekir. Öyle ki oldukça zorlayan kapalı bir anlatım mevcut, bunun yanı sıra simgesel öğelerin fazlalığı ve metaforların varlığı kitabın görünenden daha ağır olduğunu biz okuyucuya belirgin bir halde hissettirmekte. Hoş, Beckett okumaları yapan arkadaşlar ne demek istediğimi daha iyi anlamış olacaklardır.

Yazarımızı hala anlatmaya devam ediyorum çünkü öyle üstün körü birkaç kelam edip geçilecek bir yazar değil asla dolayısıyla Beckett karakterlerine odaklanalım istiyorum. Karakterler, isyan çizgisine oldukça yakın olmalarına mukabil şaşırtıcı bir şekilde çok çabuk duygusallaşabiliyorlar ve bir zaman sonrada kahkahalar ile gülme aksiyonu gösterebiliyorlar. Çok daha ilginç bir örnek vererek karakterlerin ne kadar dikkat çekici olduğunu ise sizlere hissettirmeyi kendime görev addediyorum. Bir otele varan karakterlerimizden biri odasını şu cümlelerle talep etmekte;

“Gerekirse çekinmeden kendimi aşağı atabileceğim yükseklikte bir oda olsun.”

Her an yok olmaya meyilli olmakla birlikte değişken haleti ruhiye ye sahip bir karakter. Tüyler ürpertici! Kaldı ki karakterler de anlatıcı da asla bir şeylerden emin olamamakta. Bu durum anlatının her daim çekiciliğini arttırmaktadır;

“Bir güz ikindisiydi, görünüşte Kasım sonuydu belki de.”

“Doğuda soluk ve ısıtmayan bir leke belirdi, herhalde güneş bu.”

Zamandan emin olamamak hatta Güneşten dahi emin olamamak. Emin olamamaların, gizemli sorgulamaların, havaya bırakılan ve bir zaman sonra yok olan sorgulamaların keskinliği korkarım ki Beckett’ı benim nezdimde farklı bir yere konumlandırıyor. İşte bu sebeple onu okuyan okurlara saygı duyar, sorgulamaları özelinde fikir üretenlere ise hayranlık duyarım.

Son olarak yazarın simgesel anlatımına değinmek ve bu işi ne kadar başarılı yaptığını sizlere örneklendirmek istiyorum. Karakterlerin kimi fikirleri sorgularken, o fikirlerin içinden çıkamayacaklarını anladıkları esnada bataklıktan geçiyor olmaları ve bir an sorgulamalarını durdurup o bataklıkta solucanlar aramaları kesinlikle tesadüfi değildir.

Beckett’ın hala okumadığım kitaplarının olmasına fazlasıyla seviniyorum. Tümünü bitirip başka bir zaman diliminde tekrardan okuduğumda daha farklı alacaklarımın şaşkınlığını şimdiden görebiliyorum.

Bir varoluş sorgulamasıyla da bu yazıyı sonlandıralım o zaman;

"Sonra tamamen uçup gittiniz usumdan. Sanki hiç olmamıştınız Bay Conaire, yoktunuz. Hayır, doğru değil bu, sanki varoluşunuz tükenmişti. Hayır, bu da doğru değil, sanki vardınız da ben farkında değildim bunun."
124 syf.
Godot kimdir? Godot'yu beklemek nedir? Godot, insandır. İnsanın ta kendisidir. Peki ya Godot'yu beklemek? Godot'yu beklemek, hiçbir zaman gelmeyecek olanı beklemektir. Zamanı yitirmektir. Zamanın neresinde olduğunu bilememektir. Yaşamın gerçek mi rüya mı olduğuna karar verememektir. Kendini bu yaşama kimin veya neyin getirdiğini aramaktır. Neresi olduğunu bilmediğin yerlere gitmek isteyip nasıl gideceğini bulamamaktır. Aynada görüntünü görememektir. Aramak, düşünmek, unutmak, anımsamak, sonra yine unutmaktır. Hep en başa dönmek ve bu döngü içinde deliliğe yeniden bir dönüştür. Yitmektir. Biz ne yapıyoruz? Hepimiz! Godot'yu bekliyoruz. Peki Godot ne zaman gelecek?
124 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Samuel Beckett edebiyatta modernizm temsilcisi ve Absürd Tiyatro’nun kurucusu olarak biliniyor. Eserlerini İngilizce ve Fransıza dillerinde yazıyordu, oyunu ‘’Godot’yu beklerken’’ yazdıktan sonra dünyaca tanınan biri oldu, dramaturji de en önemli eserlerinden biri de ‘’Godot’yu beklerken’’dir,1969 da Nobel ödülünü almıştır.

‘’Godot’yu beklerken’’ iki perdeden oluşan piyes, düzyazı o dönemde yazamadığı için kafayı dağıtmak amaçlı yazılan bir oyundur diye söylüyordu yazar.
Estragon ile Vladimir, iki arkadaş, zaman onlar için bir bataklıktır ve onlar bu bataklıktan çıkamıyorlar, onların çok beklediği Godot da bir türlü gelmiyor. Kendilerini kandırmaktan başka bir şey yapamıyorlar, gelecek onlar için yok, intihar bile akıllarına geliyor ama harekete bir türlü geçemiyorlar.
Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi ve Pozzo’nun emrivaki konuşmaları sürüp devam ediyorlar . Fakat Lucky’nin sözde dilsiz ve köle olup sonra olan monoloğu okuduğumda hiç de dilsiz sınıfa koyamadığım ,hatta köle düşüncesini göremedim.
Beşinci oyuncu Godot ile ilgili haberi getiren çocuktur. O masum, temiz ve yalansız biridir.
Oyunda ki ağacın belli bir coğrafyadan ayırt edilebilecek bir özelliği olmadığı için dünyanın neresinde olursa ve ne zaman olursa olsun Godot’yu beklemek mümkün gibi görünüyor.
Lucky’nin boynuna geçirilmiş ip Pozzo ‘nun elinde kalması sömüren ve sömürülenin arasında ki bağı simgelediğini düşünüyorum.


… Bekliyorlar, insanlar hep bekliyorlar sadece Vladimir ve Estragon değil hepimizin beklediği bir şey vardır mutlaka ve sadece beklemek, eylemde bulunmamak ise Godot’yu beklemek demektir. Godot bir tanrı, ölüm veya güçlü biri olarak görebilir adlandırabilirsiniz fakat o boş beklentileri, olmayacak hayalleri ile ibarettir.
124 syf.
·2 günde·9/10
Godot’yu Beklerken’i ilk kez NTV’de Önce Söz Vardı isimli programı izlerken duymuştum. Uzun süredir tiyatro eseri de okumamıştım ve bu şekilde kitaba başladım. Kitap kısa bir eser 124 sayfa ve ve iki perdeden oluşmakta. Samuel Beckett ilk postmodernislerden olarak anılıyor ve absürd tiyatronun en önemli yazarlarından ayrıca 1969 yılında da Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülmüş.
Absürd tiyatro nedir peki ? : Absürd tiyatro; Bütün kalıplara, alışılmış düzene karşı çıkar. Mantık sınırlarını tanımaz. Olaylar arasında bağ kurulmaz. Kahramanları genelde zavallı, suçlu, bilgisiz ve zayıf kişilerdir. Belli bir olay dizisi yoktur. Verilmek istenen mesaj yoruma açıktır. Böylesi anlamı olan absürd tiyatronun en baba kitabından bizlerinde farklı anlamlar çıkarması sanırım gayet mümkün.

Kitapta iki ana karakter var Estragon ve Vladimir iki arkadaş bir yerde beklemektedirler Godot’yu. Beklerler, beklerler, beklerler… Beklemektir kitabın asıl teması isminde olduğu gibi. Sonrasında iki karakter daha gelir. Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi mevcut. Ama Pozzo’nun davranışları acımasızca, gaddarca; bana köleliği anlattı bu ikili. Eziyeti, vahşeti, acımasızlığı, sömürgeciliği gösterdi. Bu kısımda sinirlendiğimi belirtmek isterim. Bir de çocuk karakteri var tabi masumluğu, temizliği gösteren…

Kitap herkese farklı olarak kendini anlatmış yorumlarda. Gerçekten de öyle çünkü bu dalın yani absürd tiyatronun amaçlarından biri. Bu kitap bir klasik gerçekten. Her duyguya hitap edecek zenginlikte. Umut dolu derken bir anda kendini asmaya çalışmak gibi zıtlık ve bulanıklığa sahip. Bir anda sevinirken anında üzen bir yapıda. Anlamsız bir anlam içeriyor bu klasik. Gerçek dünyada mı yoksa hayal âleminde bu kişiler diye sorgulamanız mümkün. Biri unutur, diğeri hatırlatır ve döngü devam eder durur. Varoluşsal felsefenin dibine vurmuştur yazar bunu da belirtmek isterim. Gerek cümle ile gerekse anlattığı konu ile bunu bizzat belirtmiş.
Sonuç olarak kendilerini kanıtlayan karakterler, farklı konularda anlamlar taşıyan ve zıtlıklar oluşturan cümlelerle dolu; sıradan, basit, saçma konuşmalarla dolu ama bir o kadar da anlamlı, akıcı ve kısa cümlelerden oluşan bir eser. Umutla Godot’u bekleyen ikili.

Farklı bir türde, kendimce de bir klasik yapıt okuduğum için mutluyum, sizlere de tavsiye ederim.
160 syf.
SENİ BİR BEN ANLADIM SANIRIM BEN DE YANLIŞ ANLADIM..

Ben ona Behçet diyorum. Kendi karakterinden ötürü sanırım aramızda böyle bir yakınlık oluştu.
Eminim hayatta olsaydı ve bir karşılaşma imkanımız bulunsaydı “Behçeeeeeet” dememden kesinlikle rahatsız olurdu.
Bazı yazarları tanımıyoruz, tanıyamıyoruz. Ama nasıl?
Genelde çoğu kişinin düştüğü hata en bilindik kitaplarını okumak oluyor. (Benim için bir hata ve bu hataya ben de düşüyorum.)
Behçet için de geçerli olan “Godot’yu Beklerken” oldu. Onunla daha fazla tanındı.
Ya da insanlar diğer kitaplarına ulaşmak istese bile ulaşamadı? Anlayamadı... okunmadı.. Ha şu var -onu anlamak- herkese göre de değildi..

Yazar hakkında bilgi vermeyeceğim. Bunlar zaten internette türlü şekilde dolaşıyor. Fakat genelde kendisine varoluşçu diyen sayfalar olmuş. Bana göre varoluşçuluk ile pek bir alakası da yok. Tamamen bir hiçlik, yokluk..

Nobel edebiyat ödülünü kazanınca konuşma yapmaya gitmemiş bir yazardan bahsediyoruz. Hatta eşi bunun bir felaket olacağını söylemiş. (Kazanacağı ünden dolayı.)

Kendisi son derece umutsuzlar prensi. Her gün ölmeyi arzuluyor ama bunun olacağını da ummuyor. (?)
Hatta kitapta bir yerde babaannesinin notlarına ulaştığını ve onun ölmeyi arzulayan sayfalar yazdığını belirtiyor. Ama babaannesi gayet uzun seneler yaşamış bir kadın...
Kendisini ve ailesini bu konuda bir zayıflık gibi görüyor. Nasıl desem sanki bu düşünceyle lanetlenmiş gibi.

“MUTSUZLUKTAN DAHA HOŞ BİR ŞEY OLAMAZ,” bakış açısıyla yıllarını kendi karanlığında öylece sürdürüyor.

Kitap da tam bir kara kutu.
NOKTALAMA İŞARETLERİ SIFIR!
Ne virgülle cümlelerini ayırmış ne de noktayla paragraflarını bitirmiş....
Tamamen dümdüz yazılar.
Ben de aslında bu kitabın bir günlük olduğunu düşünüyorum. Ama nasıl günlük?
Sanki kendi hayatını bir şekilde yazıya dökmüş ve bunun anlaşılmasını istememiş. Zaten anlaşılmasın diye de elinden geleni yapmış. Ama bazen düşünüyorum da acaba kendini her zaman böyle gösterebildiği, daha fazlasını yapamadığı için mi hayattan bu kadar kopuk? Yoksa gerçekten mi anlaşılmak istemiyor?

Kitabın tanıtım yazısında Pim’e karakter yüklemişler. Bana göre Pim Behçet’in ta kendisi.
Kitapta çok fazla “çamur” “çuval” ve “konserve kutuları” üzerine paragraflar yazmış.
Bana göre “Çuval”, “çamur”, “konserve kutuları” bile karakter olabilir.
Kitapta bazı cümleleri o kadar çok tekrar ediyor ki...
Mesela;
“bir terslik var burada”
“Pim’den önce Pim’den sonra acaba nasıl?”
“Sağ bacak sağ kol ha it ha çek on metre on beş metre”
Hiçbir şey anlamadınız değil mi? Eminim sizlere de cümleler çok anlamsız geldi. Fakat kitabın yarısı bu cümlelerden oluşuyor.

Mesela biraz alıntılar üzerinden konuşalım çünkü başka türlü ne söylesem anlaşılmayacaktır.

“Daha az acı çekmek gibi kaygılarım yok bir parça güzellik olsun da istemiyorum soluk alışveriş durduğunda buna benzer şeyler duyamıyorum nasıl olduğunu söylemiyorlar bana bu kez”

“Daha iyi diyordum kendime dünden daha az iyi daha az çirkin daha az aptal daha az acımasız daha az kirli daha az yaşlı daha az mutsuz ve sonra ben diyordum kendime ben hep daha kötüye hep daha kötüye sürükleniyorum”

Nasıldı ama? Bir şeyler oluştu mu?


Mesela “çamur” kelimesini bir düşünelim.
Bazen şöyle anladım;
1-Hayatının en kötü zamanını “çamur” diye nitelendirmiş.
2-Kendi karanlık yüzünü ya da içinin karanlık tarafına “çamur” ismini vermiş.
3-Ya da cidden hayatına giren eşi, dostu, bir çocuk ne bileyim hayatını olumsuz etkileyen bir insandan “çamur” diye bahsetmiş.
4-Sözlükteki ilk anlamıyla. Bildiğimiz “çamur” olarak.

Örnekler vereceğim.

“Bazen bu konumda yine uyuyakalıyorum dil içeri giriyor ağız kapanıyor çamur açılıyor yine uyuyakalan benim içmeyi bırakıyorum ve uyuyorum yeniden ya da dil dışarıda tüm gece boyunca tüm uyku süresi boyunca içiyorum işte gecem bu benim böyle yazdım işte başka gecem yok benim uykudan uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var insanlarınkine hayvanlarınkine de uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var diye soruyorum kendime aktarmayı sürdürüyorum bir an daha sürüyor bu böylece olanaklarımdan başka biri de bu”

“Dil çamurla kaplanıyor bu da oluyor tek bir çaresi var bunun ağzın içine yeniden sokmak ve çamuru emip yutmak ya da tükürüp atmak biri ya da öteki soru besleyici bir değeri var mı çamurun farklı yaklaşımlar neler olabilir biraz daha sürdürmek bununla”

“Ağzıma dolduruyorum çamuru bu da oluyor olanaklarımdan başka biri de bu biraz daha sürdürüyorum bununla soru yuttuğumda besleyici değeri var mı çamurun nasıl açılımlar getirebilir konuya güzel anlar bunlar”

Aslında daha çok var. Ama eminim herkes kendisine farklı bir anlam çıkaracaktır. Noktalama işaretlerinin olmaması da tetikliyor bunu. Yazar zaten bilerek kullanmadı, anlaşılmak istemedi. Ya da gerçekten kendini böyle ifade etti. Belki de onun için bir kitap yazmak amacından ziyade sadece öylesine bir karalamaydı, aklındaki karmaşanın yazıya dökülmüş haliydi. Kitabın bir konusu yok. Roman desen değil. Günlük desen tam olarak o da değil. Kocaman bir boşluk, yokluk, anlamsızlık. Sanki içini bu satırlara kusmuş gibi.

Bazı cümlelerinde Pim benim, ikimizin birbirimizden farkı yok diyor. Sonra hayatına Bom’u sokuyor.. Sonra “Krim” geliyor “Pam” geliyor.. Sanki hepsi kendisi ama hepsi farklı..?!

BAKIN! Kendisi için diyor ki: “Az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydu çünkü”

“Adaletimiz böyle istiyor hiç bitmesin istiyor! Her şey öldü ya da var olmadı hiç kimse yarımız sürekli cellatız yarımız sürekli kurbanız” (kitapta böyle bir paragraf yok. Ben yazdığı cümleleri birleştirmişim. Aslında anlatılmak istenen bu diye not almışım.)

Valla incelemeyi nasıl bitireceğim, size şu an neler anlattım hiç bilmiyorum. Kendim ne anladım onu da bilmiyorum. Ama eğer bir imkanım olsaydı bu kitap hakkında yazarla sohbet etmek isterdim.

Hayat böyle işte. Kitapta da Pim, Bom vs isim verdiği karakterleri sürekli hayatına ekleyip çıkarıyor. Ve diyor:
“Üç yaşam var geçmiş yaşam şu anki yaşam gelecek yaşam
Ve Ben Bomdan ayrıldığım zaman başka biri Pimden ayrılıyor ben Pime ulaştığımda başka biri Boma ulaşıyor
Bom sensin bom benim Pim sensin Pim benim kaderlerimiz her şey aynı herkes aynı
Bir terslik var burada”

(Alıntılarda ve notlarımda noktalamalara, yazım kurallarına dikkat etmedim. Kendi yazdığı gibi bıraktım.)
192 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Acı, yine acı.
Anlamsız ve sebepsiz gibi gelen ama sürekli insanı kendi 'ben'ine kaçmaya zorlayan, soyutlayan, sorgulayan bir acı.

Bir hayal kırıklığının ürünü sanki.
Beckett 'in bütün kahramanlarını yoran, yalnız bırakan, dünyanın anlamsızlığında kendi anlamını aratan ve her şeyi dışardan izliyormuşcasına hareketsiz kılan, tuhaf, Beckett usulü bir acı.

Onun kahramanlarına hayran olamıyorsunuz. Mesela Belacqua ; mıymıntı,pasaklı bir ayyaş.
Kendini kimsenin anlamayacağına inanan, hatta kimsenin kendini anlamasını istemeyen tipik bir anti kahraman.

Aşka o kadar uzak ki. Yani bizim bildiğimiz aşka. Huzurlu bir hayat için özel bir reçeteyi uyguluyor gibi. Ya da amaan umrumda değil dercesine.
Belki de aslolan ilişki şekli bu olmalı. Belirli sınırlarda, mantıklı, duygusuz, ne kadar olması gerekiyorsa o kadar.

Her zamanki gibi zor bir dili var ve odaklanmak gerekiyor. Anlatıp anlatıp;
"Neyse bu konuyu kapatalım. " derken de, okuyucu diye bize hitap ettiği kısımlarda da çok içten bir anlatıma sahip. Sohbet eder gibi okutuyor yazdıklarını.

Ve başka bir yerde ekliyor ;
"Bir bilebilseydiniz şu iki kere iki dört eder deyişinizle benim canımı nasıl sıktığınızı.."
Çünkü onda sistem farklı. Tıpkı asıl yerinin akıl hastanesi olduğunu düşünen kahramanı gibi, onu anlatırken yazdığı satırlar gibi , tarzı gibi farklı.

Beckett yazarken ne kadar ciddiydi bilmiyorum ama resmettiği acı yoğunluklu öyküleri okurken yer yer beni gülümseten satırlara rastladım. Bu kitap bir tür kara mizah örneği diyebiliriz. Okları kendimize, iç dünyamıza çeviriyoruz. Hedefi tutturabilene aşk olsun.

Kitap kısa öykülerden oluşuyor ama hepsinde bir bütünlük var. Hatta kronolojik anlamda bile belirli bir sırayı takip ediyor. Bütün öykülerde değişmeyen ana kahraman hep aynı kişi, Belacqua.

Kitabı başladığımız şekilde bitiremiyoruz. Çünkü bir yerlerde gizli aynalar var, kendinizi, yansımanızı görebileceğiniz.


Ne diyelim, acılara kadeh kaldıran Belacqua 'ya selam olsun.




Keyifli okumalar..:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Samuel Beckett
Unvan:
Yazar, Eleştirmen, Şair
Doğum:
Foxrock, Dublin, 13 Nisan 1906
Ölüm:
Paris, 22 Aralık 1989
Samuel Barclay Beckett, (13 Nisan 1906; Foxrock, Dublin - 22 Aralık 1989, Paris), İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şair. 20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. James Joyce'un takipçisi olduğu için "son modernistlerden", daha sonraki pek çok yazarı etkilemiş olduğu için de "ilk postmodernistlerden" biri olarak değerlendirilir. Beckett ayrıca, Martin Esslin'in "Absürd Tiyatro" olarak adlandırdığı akımın en önemli yazarı sayılmaktadır. Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiştir. En bilinen eseri Godot'yu Beklerken'dir.
Beckett'in eserleri sade ve temel olarak minimalisttir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser, hatta hiççi eserler vermiştir. Gittikçe daha kısa ve özlü eserler veren Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. "Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı" için, 1969'da Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Beckett, ayrıca 1984'te Aosdána'da Saoi seçilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 756 okur beğendi.
  • 4.303 okur okudu.
  • 87 okur okuyor.
  • 4.199 okur okuyacak.
  • 62 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları