Samuel Beckett

Samuel Beckett

Yazar
8.6/10
472 Kişi
·
1.489
Okunma
·
358
Beğeni
·
12.256
Gösterim
Adı:
Samuel Beckett
Unvan:
Yazar, Eleştirmen, Şair
Doğum:
Foxrock, Dublin, 13 Nisan 1906
Ölüm:
Paris, 22 Aralık 1989
Samuel Barclay Beckett, (13 Nisan 1906; Foxrock, Dublin - 22 Aralık 1989, Paris), İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şair. 20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. James Joyce'un takipçisi olduğu için "son modernistlerden", daha sonraki pek çok yazarı etkilemiş olduğu için de "ilk postmodernistlerden" biri olarak değerlendirilir. Beckett ayrıca, Martin Esslin'in "Absürd Tiyatro" olarak adlandırdığı akımın en önemli yazarı sayılmaktadır. Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiştir. En bilinen eseri Godot'yu Beklerken'dir.
Beckett'in eserleri sade ve temel olarak minimalisttir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser, hatta hiççi eserler vermiştir. Gittikçe daha kısa ve özlü eserler veren Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. "Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı" için, 1969'da Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Beckett, ayrıca 1984'te Aosdána'da Saoi seçilmiştir.
İnsanlık iki kovalı bir kuyudur, biri dolmak için aşağı inerken öteki boşalmak için yukarı çıkar.
Samuel Beckett
Sayfa 43 - Ayrıntı Yayınları
Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz.
Samuel Beckett
Sayfa 117 - Kabalcı Yayınevi
Yaşlanacak zamanımız var. Hava çığlıklarımızla dolu. Ama alışkanlık büyük bir uyuşturucu.
Bütün yaşam bir karmaşa ve bu yığının içinden seçebildiğimiz görüntülerden oluşuyor.
Samuel Beckett
Sayfa 9 - Ayrıntı Yayınları
Okumayı kafama koyup da bir sebeple okuyamadığım kitaplar var. Ya satın alamadım ya araya başka kitaplar girdi ya da daha farklı olaylar neticesinde okumaya vakıf olamadığım kitaplar. Bu kitaplar için küçük bir parantez. Doğrusu öylesine garip bir bilinçaltına sahibim ki en küçük ayrıntıları bile rüyalarımda bana detaylıca işlediği olur. Kan ter içerisinde kalıpta canavarlardan kaçarken onları atlatmak adına saklandığım bir kuytuda, o okuyamadığım kitabı buluveririm. Hatta açıp içinden okuduğum cümlelerde olmuştur. Emin değilim belki de Astral seyahat ediyor, ‘Okunamayan Kitaplar Tesisi’nde’ mola veriyor ve bu kitaplara göz atıyorumdur. Ben unutsam dahi bilinçaltımın unutturmadığı kitaplar.

Yıllardır okuyacağım deyip de bir türlü okuma fırsatı bulamadığım kitaplardandır, Godot’yu Beklerken. Doğrusu okumak için bilinçaltımın hatırlatmasını mı yoksa Godot’yu mu bekledim emin olamıyorum bir anlamda zihnimin dünüyle mutabık olamıyoruz. Düşüncelere dalarken o keskin şüpheyi yaşıyor haliyle tereddüde düşüyor ve neden bu kadar beklettim okumamı diye hayıflanıyorum. Beklemeye ne zaman karar verdim; dün mü yoksa ondan önceki gün mü ya da daha mı evveliyatı var beklememin? Zaman bir zaman sonra bataklığa dönüşüyor ve beni içine çekmeye başlıyor.

Daha başka neleri bekledim sorusu zihnimin dehlizlerinde hızla kendine varacak uygun bir yer arıyor. Bir sevgiliyi, dostu, huzuru ya da ölümü? Hiçbir şeyden emin olamıyorum… Sahiden beklerken aynı anda umutlanıp çevreme taze papatyalar attığım sonrasında umudumu yitirip intihar girişiminde bulunduğum da oldu mu?

Şüphe halinde zamanın kalıntıları üzerinden geçmişimi sorgulamak beni nereye vardıracak? En iyisi beklemeye devam etmek. Onun gelmesiyle yapmak istediğim her şeyi yapabileceğim, seveceğim mesela sevilmesem de veya özür dileyeceğim affedilmesem de yahut her şeyi ardımda bırakıp gideceğim hatırlanmasam da ama şu an için beklemek gerek.

Yoksa Vladimir gibi uyku da mıyım?

“Başkaları acı çekerken ben uyuyor muydum? Şu an uyuyor muyum? Yarın uyandığımda ya da uyandığımı sandığımda bugün hakkında ne diyeceğim? Dostum Estragon’la, burada gece çökene değin Godot’yu beklediğimi mi?”
Samuel Beckett edebiyatta modernizm temsilcisi ve Absürd Tiyatro’nun kurucusu olarak biliniyor. Eserlerini İngilizce ve Fransıza dillerinde yazıyordu, oyunu ‘’Godot’yu beklerken’’ yazdıktan sonra dünyaca tanınan biri oldu, dramaturji de en önemli eserlerinden biri de ‘’Godot’yu beklerken’’dir,1969 da Nobel ödülünü almıştır.

‘’Godot’yu beklerken’’ iki perdeden oluşan piyes, düzyazı o dönemde yazamadığı için kafayı dağıtmak amaçlı yazılan bir oyundur diye söylüyordu yazar.
Estragon ile Vladimir, iki arkadaş, zaman onlar için bir bataklıktır ve onlar bu bataklıktan çıkamıyorlar, onların çok beklediği Godot da bir türlü gelmiyor. Kendilerini kandırmaktan başka bir şey yapamıyorlar, gelecek onlar için yok, intihar bile akıllarına geliyor ama harekete bir türlü geçemiyorlar.
Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi ve Pozzo’nun emrivaki konuşmaları sürüp devam ediyorlar . Fakat Lucky’nin sözde dilsiz ve köle olup sonra olan monoloğu okuduğumda hiç de dilsiz sınıfa koyamadığım ,hatta köle düşüncesini göremedim.
Beşinci oyuncu Godot ile ilgili haberi getiren çocuktur. O masum, temiz ve yalansız biridir.
Oyunda ki ağacın belli bir coğrafyadan ayırt edilebilecek bir özelliği olmadığı için dünyanın neresinde olursa ve ne zaman olursa olsun Godot’yu beklemek mümkün gibi görünüyor.
Lucky’nin boynuna geçirilmiş ip Pozzo ‘nun elinde kalması sömüren ve sömürülenin arasında ki bağı simgelediğini düşünüyorum.


… Bekliyorlar, insanlar hep bekliyorlar sadece Vladimir ve Estragon değil hepimizin beklediği bir şey vardır mutlaka ve sadece beklemek, eylemde bulunmamak ise Godot’yu beklemek demektir. Godot bir tanrı, ölüm veya güçlü biri olarak görebilir adlandırabilirsiniz fakat o boş beklentileri, olmayacak hayalleri ile ibarettir.
Godot’yu Beklerken’i ilk kez NTV’de Önce Söz Vardı isimli programı izlerken duymuştum. Uzun süredir tiyatro eseri de okumamıştım ve bu şekilde kitaba başladım. Kitap kısa bir eser 124 sayfa ve ve iki perdeden oluşmakta. Samuel Beckett ilk postmodernislerden olarak anılıyor ve absürd tiyatronun en önemli yazarlarından ayrıca 1969 yılında da Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülmüş.
Absürd tiyatro nedir peki ? : Absürd tiyatro; Bütün kalıplara, alışılmış düzene karşı çıkar. Mantık sınırlarını tanımaz. Olaylar arasında bağ kurulmaz. Kahramanları genelde zavallı, suçlu, bilgisiz ve zayıf kişilerdir. Belli bir olay dizisi yoktur. Verilmek istenen mesaj yoruma açıktır. Böylesi anlamı olan absürd tiyatronun en baba kitabından bizlerinde farklı anlamlar çıkarması sanırım gayet mümkün.

Kitapta iki ana karakter var Estragon ve Vladimir iki arkadaş bir yerde beklemektedirler Godot’yu. Beklerler, beklerler, beklerler… Beklemektir kitabın asıl teması isminde olduğu gibi. Sonrasında iki karakter daha gelir. Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi mevcut. Ama Pozzo’nun davranışları acımasızca, gaddarca; bana köleliği anlattı bu ikili. Eziyeti, vahşeti, acımasızlığı, sömürgeciliği gösterdi. Bu kısımda sinirlendiğimi belirtmek isterim. Bir de çocuk karakteri var tabi masumluğu, temizliği gösteren…

Kitap herkese farklı olarak kendini anlatmış yorumlarda. Gerçekten de öyle çünkü bu dalın yani absürd tiyatronun amaçlarından biri. Bu kitap bir klasik gerçekten. Her duyguya hitap edecek zenginlikte. Umut dolu derken bir anda kendini asmaya çalışmak gibi zıtlık ve bulanıklığa sahip. Bir anda sevinirken anında üzen bir yapıda. Anlamsız bir anlam içeriyor bu klasik. Gerçek dünyada mı yoksa hayal âleminde bu kişiler diye sorgulamanız mümkün. Biri unutur, diğeri hatırlatır ve döngü devam eder durur. Varoluşsal felsefenin dibine vurmuştur yazar bunu da belirtmek isterim. Gerek cümle ile gerekse anlattığı konu ile bunu bizzat belirtmiş.
Sonuç olarak kendilerini kanıtlayan karakterler, farklı konularda anlamlar taşıyan ve zıtlıklar oluşturan cümlelerle dolu; sıradan, basit, saçma konuşmalarla dolu ama bir o kadar da anlamlı, akıcı ve kısa cümlelerden oluşan bir eser. Umutla Godot’u bekleyen ikili.

Farklı bir türde, kendimce de bir klasik yapıt okuduğum için mutluyum, sizlere de tavsiye ederim.
SENİ BİR BEN ANLADIM SANIRIM BEN DE YANLIŞ ANLADIM..

Ah bu Behçet yok mu Behçet..
Ben ona Behçet diyorum. Kendi karakterinden ötürü sanırım aramızda böyle bir yakınlık oluştu.
Eminim hayatta olsaydı ve bir karşılaşma imkanımız bulunsaydı “Behçeeeeeet” dememden kesinlikle rahatsız olurdu.
Bazı yazarları tanımıyoruz, tanıyamıyoruz. Ama nasıl?
Genelde çoğu kişinin düştüğü hata en bilindik kitaplarını okumak oluyor. (Benim için bir hata ve bu hataya ben de düşüyorum.)
Behçet için de geçerli olan “Godot’yu Beklerken” oldu. Onunla daha fazla tanındı.
Ya da insanlar diğer kitaplarına ulaşmak istese bile ulaşamadı? Anlayamadı... okunmadı.. Ha şu var -onu anlamak- herkese göre de değildi..

Yazar hakkında bilgi vermeyeceğim. Bunlar zaten internette türlü şekilde dolaşıyor. Fakat genelde kendisine varoluşçu diyen sayfalar olmuş. Bana göre varoluşçuluk ile pek bir alakası da yok. Tamamen bir hiçlik, yokluk..

Nobel edebiyat ödülünü kazanınca konuşma yapmaya gitmemiş bir yazardan bahsediyoruz. Hatta eşi Behçet için bunun bir felaket olacağını da söylemiş. (Kazanacağı ünden dolayı.)

Kendisi son derece umutsuzlar prensi. Her gün ölmeyi arzuluyor ama bunun olacağını da ummuyor. (?)
Hatta kitapta bir yerde babaannesinin notlarına ulaştığını ve onun ölmeyi arzulayan sayfalar yazdığını belirtiyor. Ama babaannesi gayet uzun seneler yaşamış bir kadın...
Kendisini ve ailesini -bu konuda- bir zayıflık gibi görüyor. Nasıl desem sanki bu düşünceyle lanetlenmiş gibi.

“MUTSUZLUKTAN DAHA HOŞ BİR ŞEY OLAMAZ,” bakış açısıyla yıllarını kendi karanlığında öylece sürdürüyor. (Haklı?!)

Kitap tam bir kara kutu.
NOKTALAMA İŞARETLERİ SIFIR!
Ne virgülle cümlelerini ayırmış ne de noktayla paragraflarını bitirmiş....
Tamamen dümdüz yazılar.

Ben bu kitabın bir günlük olduğunu düşünüyorum aslında. Ama nasıl günlük?
Sanki kendi hayatını bir şekilde paragraf paragraf yazıya dökmüş ve bunun anlaşılmasını istememiş. Zaten anlaşılmasın diye de elinden geleni yapmış. Günlük olarak algılanmasını istemediği için de ne tarih ne saat hiçbir şey belirtmemiş. Sanki birine sms atıyor gibi bir hali var açıkçası. (Günümüzce çevirisi)

Kitabın tanıtım yazısında Pim’e karakter yüklemişler. Bana göre Pim Behçet’in ta kendisi.
Kitapta çok fazla “çamur” “çuval” ve “konserve kutuları” üzerine paragraflar yazmış.
Bana göre “Çuval”, “çamur”, “konserve kutuları” bile karakter olabilir.
Kitapta bazı cümleleri o kadar çok tekrar ediyor ki...
Mesela;
“bir terslik var burada”
“Pim’den önce Pim’den sonra acaba nasıl?”
“Sağ bacak sağ kol ha it ha çek on metre on beş metre”
Hiçbir şey anlamadınız di mi? Eminim cümleler çok anlamsız geldi. Zaten yazar da bir şeyi anlamamızı istememiş, yani doğru olan anlamamak takılmayın. Ayrıca biri anlasaydı kitabı ve yazara ulaşsaydı Behçet sinir krizi filan geçirirdi. (Eh işte, tahmin.)

Mesela biraz alıntılar üzerinden konuşalım çünkü başka türlü ne söylesem anlaşılmayacaktır.

“Daha az acı çekmek gibi kaygılarım yok bir parça güzellik olsun da istemiyorum soluk alışveriş durduğunda buna benzer şeyler duyamıyorum nasıl olduğunu söylemiyorlar bana bu kez”

“Daha iyi diyordum kendime dünden daha az iyi daha az çirkin daha az aptal daha az acımasız daha az kirli daha az yaşlı daha az mutsuz ve sonra ben diyordum kendime ben hep daha kötüye hep daha kötüye sürükleniyorum”

Nasıldı ama? Bir şeyler oluştu mu?


Mesela “çamur” kelimesini bir düşünelim.
Bazen şöyle anladım;
1-Hayatının en kötü zamanını “çamur” diye nitelendirmiş.
2-Kendi karanlık yüzünü ya da içinin karanlık tarafına “çamur” ismini vermiş.
3-Ya da cidden hayatına giren eşi, dostu, bir çocuk ne bileyim hayatını olumsuz etkileyen bir insandan “çamur” diye bahsetmiş.
4-Sözlükteki ilk anlamıyla. Bildiğimiz “çamur” olarak.

Örnekler vereceğim. (Kitaptan alıntıları geçirmek çok zor oluyor ya siz nasıl hergün paylaşıyorsunuz? Valla inceleme yazmaktan vazgeçebilirim her an.)

“Bazen bu konumda yine uyuyakalıyorum dil içeri giriyor ağız kapanıyor çamur açılıyor yine uyuyakalan benim içmeyi bırakıyorum ve uyuyorum yeniden ya da dil dışarıda tüm gece boyunca tüm uyku süresi boyunca içiyorum işte gecem bu benim böyle yazdım işte başka gecem yok benim uykudan uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var insanlarınkine hayvanlarınkine de uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var diye soruyorum kendime aktarmayı sürdürüyorum bir an daha sürüyor bu böylece olanaklarımdan başka biri de bu”

“Dil çamurla kaplanıyor bu da oluyor tek bir çaresi var bunun ağzın içine yeniden sokmak ve çamuru emip yutmak ya da tükürüp atmak biri ya da öteki soru besleyici bir değeri var mı çamurun farklı yaklaşımlar neler olabilir biraz daha sürdürmek bununla”

“Ağzıma dolduruyorum çamuru bu da oluyor olanaklarımdan başka biri de bu biraz daha sürdürüyorum bununla soru yuttuğumda besleyici değeri var mı çamurun nasıl açılımlar getirebilir konuya güzel anlar bunlar”

Aslında daha çok fazla var. Ama herkes kendisine farklı bir anlam çıkaracaktır eminim. Noktalama işaretlerinin olmaması da tetikliyor bunu. Yazar zaten bilerek kullanmadı, anlaşılmak istemedi. Bir konusu da yok. Roman desen değil. Günlük desen tam olarak o da değil. Tam bir boşluk, yokluk, anlamsızlık. Sanki içini bu satırlara kusmuş.

Bazı cümlelerinde Pim benim, ikimizin birbirimizden farkı yok diyor. Sonra hayatına Bom’u sokuyor.. Sonra “Krim” geliyor “Pam” geliyor.. Sanki hepsi kendisi ama hepsi farklı..?!

BAKIN! Kendisi için diyor ki: “Az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydu çünkü”

“Adaletimiz böyle istiyor hiç bitmesin istiyor! Her şey öldü ya da var olmadı hiç kimse yarımız sürekli cellatız yarımız sürekli kurbanız” (kitapta böyle bir paragraf yok. Ben yazdığı cümleleri birleştirmişim. Aslında anlatılmak istenen bu diye not almışım.)

Valla incelemeyi nasıl bitireceğim, size şu an neler anlattım hiç bilmiyorum. Kendim ne anladım onu da bilmiyorum. Ama eğer bir imkanım olsaydı bu kitap hakkında yazarla sohbet etmek isterdim.

Hayat böyle işte. Kitapta da Pim, Bom vs isim verdiği karakterleri sürekli hayatına ekleyip çıkarıyor. Ve diyor:
“Üç yaşam var geçmiş yaşam şu anki yaşam gelecek yaşam
Ve Ben Bomdan ayrıldığım zaman başka biri Pimden ayrılıyor ben Pime ulaştığımda başka biri Boma ulaşıyor
Bom sensin bom benim Pim sensin Pim benim kaderlerimiz her şey aynı herkes aynı
Bir terslik var burada”

(Alıntılarda ve notlarımda noktalamalara, yazım kurallarına dikkat etmedim. Kendi yazdığı gibi bıraktım.)
Öykünün tarifi;
Bir tutam hissiz Belacqua,
Bir tutam gotik hava ( gotik varsa severiz!)
Bir tutam masalsı söylem,
Bir mezar,
Ne yazsam da acaba reddedilsem diyen Beckett dili ile harmanlıyoruz. Ortaya " okuyamayacak ama okumaya devam edilecek" bir öykü çıkıyor :)

Echo'nun Kemikleri, yok olamayan kemiklerin öyküsü. Düş'ün ve Aşksız İlişkiler'in şairi Belacqua'nın son yolculuğu.

Aşksız İlişkiler'i basmak için yayınevinin bir öykü daha istemesi üzerine Beckett Echo'nun Kemikleri'ni yazmış ve bu öyküye cevaben yayınevi red kararını şu mektupla bildirmiştir.

Sevgili Sam,

Bu bir kabus. Korkunç derecede de ikna edici. Bana kafayı yedirtti. Odaklanmada yine o dehşet verici ve birdenbire değişivermeler ve insanlarda yine o darmadağınık ve akıl almaz enerji. Bağlantı kuramadığım parçalar var........ Echo'nun Kemikleri kesinlikle sopa yemişim gibi çöktü üzerime.
......
Korkunç bir bozgun bu. Senin için değil benim için. Aman Tanrım! Ama bunu kabullenmek zorundayım. Bir hata,kör bir nokta, ne dersem diyeyim, böyle. Ama bağışlanmak için sunabileceğim tek özrüm, o hortlak parmakların buz gibi dokunuşuna dayanamayışım. Yere düşmüş oturuyorum ve kafamda küller var.
Charles,13 Kasım 1933

Bu mektubu eklemek istedim çünkü Charles ile aynı duyguları paylaşıyorum. :)

Bu karanlık öykü ile ilgili söyleyecek çok şey var ama aynı zamanda hiçbir şey yok. Madem başladım yazmaya anlayalım bakalım Echo kimdir ? Belacqua'nın öyküsünde ne işi vardır?

Yunan Mitolojisinden tanıyoruz Echo'yu. Sudaki yansımasına aşık olan Narkissos'a tutulmuş bir peridir Echo. Kendini Narkissos'a fark ettirmeye çalışsa da başaramaz. Çünkü Narkissos'un gözü sudaki kendi yansımasından başkasını görmez. Sonunda dayanamaz ve yansımaya kavuşmak için suya atlar ve boğularak ölür. Bu âna şahit olan Echo, acısından tükenir geriye yalnızca sesi kalır. Bu mitolojik, bahtsız aşık ile Dante'nin korkak Belacquası birleşirse ne olur?

Beckett elbette bu iki karakteri tek bir bedende harmanlarken aşkına karşılık bulamayan Echo'nun hazin ölümüne karşılık teslim edilmeyen hakkını veriyor. Aynı zamanda hayatı boyunca ruhsuz,korkak ve narsizmin pençesinde yoğrulan Belacqua'ya da bir bedel ödetiyor. Bu iki karakterin yeniden kurgulanması kitabı başlangıç için yeterince çarpıcı hale getiriyor.

Öykü üç bölümden oluşuyor. Belacqua'nın mezar taşının üstünde anlamsızca oturduğu bölüm ( şahsına münhasır adamsın), Lord Gall ile tanışma ve mezarının soyulmasını izlediği bölüm.
Her biri birbirinden bağımsız, okurken ne oluyoruz! dedirtecek bölümler.

Bu karanlık öykünün ilk cümlesi: "Ölüler zor ölür..." Beckett bu rahatsız edici cümle ile " daha önce anlattıklarımdan bilmem rahatsız oldunuz mu ama bu öykü layıkıyla rahatsız edecek! Hazır olun." diyor. ( aldım o mesajı Beckett, eksik olma!)

Ne yaparsın dünya böyledir işte. :)

Az biraz keyif, bol bol "bu nasıl kitap!" nidaları ile okuyunuz :))
Eser varoluşçu felsefeyi işleyen bir absürd tiyatro. Samuel Beckett bu oyununda insanın varlığını bile kanıtlayamadığı bir varlığı beklemesinin ve onun sayesinde kurtulacağını düşünmesinin saçmalığını ve bireyin bir yaşama amacının olmasının kendisini kandırmaktan başka bir şey olmadığını anlatıyor. Çoğu okur anlamasa da aslında Beckett eserde Tanrı ve ahiret inancını reddiyor. Ki zaten "Godot" da rastgele seçilmiş bir isim değil. İngilizcede tanrı anlamına gelen "god" kelimesine istinaden seçilmiş. Tanrıya ve ahirete inanan insanların ömürlerini sonu gelmeyen aptalca bir bekleyişe mahkum ettiğini savunuyor. Eserdeki bu alt yapıyı anlamasaydım eserin kurgusu ve üslubu sebebiyle beğenebilirdim ancak inançlarımla uyuşmadığı için eser beni irite etti. Varoluşçu felsefeyi benimseyen okurlara hitap eden bir eser.
Bekledim bekledim ama gelmedi...

Sanırım hiç bir zaman gelmeyecek beklenen yarın, öbür gün belkide ondan sonra ki gün bile. Gelmeyecegini bildigimiz halde bekledik Vladimir ve Estragonla.

2 perdelik trajikomik bir hikaye ben okurken büyük bir haz aldım.Dili sade ve komik absürtluk had safada küçük prensi okuyup içinde kendimize dair bir seyler bulduysanız Godot u beklerken de onu bulacaksınız.

Fazla abartmayayım sonra gözünüzde büyütmeyeyim.Bence okuyun ama sizi dusundurmesine izin verin çala kalem yazılmadığı gibi okunmuyorda.
Belaqua'yı böyle bilmezdik.

Yazarın, Aşksız İlişkiler kitabının kahramanı Belaquamız'ın ( adamı nasıl benimsediysem artık) gün yüzüne çıktığı ilk roman.

Tespit niteliğindeki açıklamaları, içine duygu yerine hava basılan Belaqua'yı en azından insansı özellikleriyle görmemizi sağlıyor. (İlerleyen her sayfada bu yönünü biraz daha azaltarak göreceğimiz insansı özellikler )

Ben, her yazarda ısrarla yaptığım gibi ilk kitabı okumayıp Aşksız İlişkiler'den sonra Düş'e başlayınca olaylar geriye akma havasında gerçekleşti. Eğer siz Beckett okuyacaksınız ilk yazdığı kitap bu. Bununla başlayın sonra Aşksız İlişkileri ve Echo'nun Kemikleri'ni okuyun. Aşksız İlişkiler'de bu kitabın birçok yerinde geçen olayları yeni baştan okuyacaksınız çünkü o da ayrıca yazılmış bambaşka konuyu ele alan bir kitap değil. Düş'e ufak tefek eklemeler yapılıp daha düzenli hale getirilmeye çalışılmış bir kitap.

Bir de şu bölümü hep beraber tekrarlayalım. Okumadan önce beni bunlara hazırlayan olmadığı ve kendi başıma çözmek zorunda olduğum için okuyacak olan Beckett'a yabancı okurlara yardımım dokunsun :)
•Kitap akmayacak!
•Belirli bir zaman dilimini anlatmayacak!
•Detaylı betimleme yapmayacak!
•Bir bütün halinde ilerlemeyecek!
•Ama okuyucuyu da sıkmayacak!

Bu anonsu geçtiğim için gönül rahatlığı ile başlayabilirim :)

Gelelim Düş'ün bize anlattıklarına;
Bir kitabın adında düş varsa ben isterim ki beni hayaller/rüyalar ve gerçekler arasında gelgitlere maruz bıraksın. Ama bu düş öyle bir düş değil.


Beckett'ın hiç olma yolunda emin adımlarla ilerlediği ve 26 yaşında birkaç hafta içerisinde yazdığı bu ilk kitabı aslında koca Beckett dünyasının bir önizlemesi. Belaqua'nın karakter özellikleri ve çıkış noktasından #27195121 incelemesinde bahsetmiştim. Kitap boyunca önce çevresinden soyutlanan zamanla da " insan olma" durumundan uzaklaşarak bu amaca ilerleyen şair Belaqua'nın insanı ve insanlığı etkileyen olgu ve olaylardan kendini soyutlama sürecini anlatır. Amacı, insan olmaktan ve bu bataklıktan kurtulmak, yani "hiç" olmak.

Beckett, romanı yazarken bir güzellik ya da estetik çabasına düşmemiş. Neyi anlattığını da bilmez bir halde. Bunu metin içinde yazar anlatıcı olarak karşımıza dikilip söylüyor. ( “biz -oybirliğiyle ben– en ufak bir fikre sahip değiliz. )

Bilinç yanılsamaları ve olayların görünür gerçekliğinin kafa karışıklığından ibaret olduğunu Belaqua'nın tespitleri ile metnin bir iç tutarlılığının olmadığı ve bunun bu ana karakterle karanlıklara sürüklendiğini de bilerek okuyoruz. Çünkü Beckett yine yer yer müdahalelerle bize bir yön çiziyor.

Kelimelerin gücü adına diyen Beckett'ın kendince bir sözlük yazdığını ve kelimeler ürettiğini, farklı bakış açısının ilk örneklerini de verdiğini, metin içlerine serpiştirilmiş cümleciklerle göreceksiniz. ("Doğal Nedenler'le intihar eden birinin cesedi bulundu. İşte yarın ki hava durumu. Sayfa 197 )

Arka arkaya okumaktan keyif aldığım bu birbirini tamamlayan kitapların sonuncusu olan Echo'nun Kemikleri'ni okumaya gidiyor ve durduk yere Beckett sever olmanın şaşkınlığını yaşıyorum.

Kaybolmadan okuyunuz :)
"İnsan biliyorsa eğer."
"Sabretmekten yılmaz."
"Ne beklemek gerektiğini biliyorsa."
"Endişeye mahal yoktur."
"Sadece bekler."

Hepimiz bekliyoruz, kimimiz sonları kimimiz başlangıçları.. Hayatımızdaki bu bekleyişlere farklı bir açıdan yaklaşan ve tamamlayıcı karakterleri ile bize sunan bir oyun bu.. Herkes okuyup kendi deneyimlemeli, anlatılacak bir oyun değil, tamamen kişiye göre algılanacak bir oyun.

"Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız öyle kalır."

Kitabı okurken sıkılmasam da karakterlerin bekleyişinin ağırlığı ruh halime etki etti, bu da düşünmeye sevk etti. Kitap bittikten sonra bile o ağırlık üzerimde idi. Size hayatınızı, beklediklerinize göre sorgulatabilecek bir oyun..

"Hiç terk ettim mi seni?"
"Gitmeme izin verdin."

Sanırım sorulması gereken soru şu; "Sizin Godot'nuz kim ya da ne?"
Trajik ile komik, düş ile gerçek ya da beden ile usun birer yansıması; birbiriyle çatışsa, birbirinden uzaklaşsa da asla kopamayan iki yalnız yabancı, aynı "ben" in iki yarısı.Amaçsız ve anlamsız bir yolculuk için bir araya gelir Mercier ile Camier. Modern karşı kahramanların parçalanmış iç dünyasına yapılacak ürkütücü ve karanlık bir yolculuktur bu. Ama hüzünlendirirken aynı zamanda eğlendirir. Yazarın karşı konulmaz bir sevgiyle yaklaştığı bu iki berduş arasındaki sarsak dayanışma yer yer zorlaşsa da, kaosun yükünü, hep var olan trajikomik iletişim hafifletir. Beckett'ın erdemi, durumun acıklılığına ağıt yakmak değil, kendi kendini alaya alabilmektir

Yazarın biyografisi

Adı:
Samuel Beckett
Unvan:
Yazar, Eleştirmen, Şair
Doğum:
Foxrock, Dublin, 13 Nisan 1906
Ölüm:
Paris, 22 Aralık 1989
Samuel Barclay Beckett, (13 Nisan 1906; Foxrock, Dublin - 22 Aralık 1989, Paris), İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şair. 20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. James Joyce'un takipçisi olduğu için "son modernistlerden", daha sonraki pek çok yazarı etkilemiş olduğu için de "ilk postmodernistlerden" biri olarak değerlendirilir. Beckett ayrıca, Martin Esslin'in "Absürd Tiyatro" olarak adlandırdığı akımın en önemli yazarı sayılmaktadır. Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiştir. En bilinen eseri Godot'yu Beklerken'dir.
Beckett'in eserleri sade ve temel olarak minimalisttir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser, hatta hiççi eserler vermiştir. Gittikçe daha kısa ve özlü eserler veren Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. "Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı" için, 1969'da Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Beckett, ayrıca 1984'te Aosdána'da Saoi seçilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 358 okur beğendi.
  • 1.489 okur okudu.
  • 35 okur okuyor.
  • 1.429 okur okuyacak.
  • 23 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları