1000Kitap Logosu
Sarah J. Maas
Sarah J. Maas
Sarah J. Maas

Sarah J. Maas

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.9
3.907 Kişi
6,8bin
Okunma
421
Beğeni
15bin
Gösterim
Tam adı
Sarah Janet Maas
Unvan
Amerikalı Yazar
Doğum
Manhattan, New York, ABD, 5 Mart 1986
Yaşamı
Sarah Janet Maas (5 Mart 1986 doğumlu) New York Times ve USA Today'in en çok satan Amerikalı fantezi yazarı. İlk romanı Throne of Glass, Bloomsbury tarafından 2012'de yayınlandı.
allthebrightstories
Dikenler ve Güller Sarayı'ı inceledi.
537 syf.
·
5 günde
·
2/10 puan
Uzun zamandır okurken sinir krizi geçirdiğim, başımı duvarlara vurmak istediğim, içinde sevecek bir şey bulamadıkça goodreads puanını düşünüp bir mantık bulmaya çalıştığım bir kitap olmamıştı. Sevmediğim çok kitap okudum ama beni bu kadar sinirlendireni görmemiştim. Baştan söyleyeyim, kitabı sevenlere lafım yok. Yalnız bana fan girl modlarında gelmeyin, gelecekseniz de sorularıma cevap vererek yapın bunu, lütfen. Bana kitabı sebepsizce, sebepli ya da başka bir şekilde sevdiğinizi söyleyebilirsiniz. Bu sorun değil. Ama aşağıda yazacaklarımın kitapta olmadığını iddia ederseniz biraz gülerim. Yine de sevinirim. Zira bunlar benim yanlış anlamamsa ve bana doğru halini gösterirseniz benden çok sevineni bulamazsınız. Kitapla ilgili 35 bölüm boyunca sevdiğim bir yer bulamadım. Ne dil ne karakterler ne kurgu ne uyarlama ne herhangi bir şey bana mutluluk verdi. Bir şeyler olmalı, bu kadar sevildiyse eminim bir şeyler vardır diye düşünerek okudum da okudum. İşin aslı arkadaşımla birlikte okumasaydım bitiremeyebilirdim. Çünkü onunla kitap üzerine parodi sohbetleri yapmak, bu kitabın bana en çok mutluluk veren yanı oldu. 36. bölümden itibaren kitap hafiften canlandı, nihayet başı sonu birbirine bağlı birtakım olaylar meydana geldi de yarım bırakmayıp bitirebildim. O kısım da genel hatalardan muzdaripti ama en azından sıkılmadığımı, cinnet geçirmediğimi söyleyebilirim. Önce kurgudan başlayıp sırayla karakterlere sövmeyi düşünüyorum. Hazırsak başlayalım. Kitabın esas fantastik kurgusu güzel olmakla birlikte yazar bunu işleyemediği için gözümde bir değeri kalmadı. Kurguya dair en büyük hata kahraman anlatıcı tercihi olmuş. Bu da insanda acaba kendi kurgusundan çekiniyor mu, sorusunu oluşturmuyor değil. Kitabın en ahmak, en cahil, en sığ ve en boş karakterinin gözünden olayları verirken bu kurguyu işlemek zor olmasa gerek. Ne de olsa pek bilgi vermeniz gerekmiyor. (Tarihi belirsiz bir zamanda, periler ve insanların birlikte yaşadığı bir kıtanın öyküsü üzerine kitap. -Sıcak çikolata, duvar saati, doğum kontrolü, şemsiye var mesela ama at arabası ile yolculuk ediyorlar. Bunlardan ortalama bir zaman tahmin etmek benim için mümkün olmadı. Bu konuda bilgisi olan varsa beni aydınlatması çok güzel olurdu.- Periler ve insanlar bir savaş yapmış, topraklar "duvar" ile ayrılıp insanlar bir köşeye atılmış durumdadır. Periler kendi içlerindeki çekişmeler sebebiyle 7 ayrı Yüce Lord'un yönetimi altında yaşamaktadır. Ne idüğü belirsiz bir "Anlaşma" sebebiyle çok güçlü, ölümsüz periler insanlarla savaşmıyor, kendi hallederinde takılıyordur. İnsanlar hep olduğu gibi fakir, zengin sıradan hayatını yaşamaktadır. Elbette bu durumdan rahatsız olan periler ve insanlar vardır. Bu da serinin başlangıcına açılan kapı olacaktır. Falan filan.) Araya katılan masal uyarlamasına gelecek olursak, bu yorumdan çıkamayız. Tek diyebileceğim bayağı güldüm. Bayağı. Bu kitapta gülecek bir şey bulduysam, tavsiyem ciddiye almanızdır. Çünkü sinir krizi derken şaka yapmıyordum. Gelelim karakterlere... Feyre (Kendisine Fairy demeyi yeğliyorum.) ve ailesi en çok konuşacağım kişiler, eminim tahmin edebiliyorsunuzdur. Ablaları ve babası bencillikte zirveye oynayan, karaktersizlikte emsalsiz, asap bozmakta bir numara insanlardı. En komiği de tüm bu davranışları için Feyre sürekli içinden bahaneler uyduruyor, kendince çıkarımlar yaparak onların bu tavırlarına kulp takıyordu ama nafile. (Kahraman anlatıcı yazmayı beceremeyen yazarın araya kattığı bu detaylar, müneccimleri aratmayan çıkarımlar tabii beni ifrit etmekten öteye gitmedi. Öyle ki ailesine mi de daha gıcık oldum yoksa kızın onlar hakkındaki savunmalarına mı bilmiyorum.) Feyre ise... Bir bela... Nefret sebebi, insanlıktan soğutan bir karakter. Sözde güçlü bir kadın yazmak isteyip de böylesine sığ birini başka kim yazabilirdi merak ediyorum. Her söylediği, her düşündüğünü, her çelişkili tavrıyla kitaptan soğuttu da soğuttu. Öyle ki Feyre olmasaydı seriyi severdim diye düşünmeye başladım. Size birkaç örnek vereyim. Mesela Feyre ona sebepsiz yardım eden biri ve ölmesini isteyen kişi ile karşı karşıya kaldığında, yardım edenden korkup nefret edebilen ve diğerine sempati duyabilen bir ruh hastası. Ah, o bir çelişkiler abidesi. Yaklaşık 40 sayfalık bir tekrar bölümü var kitabın. Size o kısımdan süzdüğüm, alıntı olmayan cümlelerle hislerimi anlatmak istiyorum. Biraz mübalağa olacak ama kusura bakmayın. -Buradan kaçmalıyım, gitmeliyim, kurtulmalıyım! +İstersen gidebilirsin, burada kalmak zorunda değilsin Feyre. -Yemek yiyip öyle kaçayım. Önce güç toplamalıyım. +Kapı şurada Feyre, istersen git. -Beni burada ne kadar tutsak edecekler? +Feyre, istersen GİT! -Bir yolunu bulup gitmek için izin alabilirsem diye bir bıçak çalayım, bir çıkın hazırlayayım da elimin altında dursun. Başka bir tekrar mevzusu... -Karnım çok aç, yemek yiyeyim. +Feyre gel, bir şeyler ye. -Ölürüm daha iyi. +Sen bilirsin. -Çok açım. Yiyip öyle mi ölsem? +Buyur, ye. -Asla, asla yemeyeceğim! +Zıkkım ye Feyre. -En iyisi bir şeyler yiyip güç toplayayım. Başka bir tane... (Bu da kendiyle olan halleri) -O bir ölümsüz, ona asla zarar veremem. -Ne olur ne olmaz yanıma bir silah alayım. -Aslında ona silahlarım zarar veremez. -Şu bıçağı çalayım da elimin altında dursun. -Ölümsüz ya, ona hiçbir bıçak zarar veremez. -Umarım masadan bıçak çaldığımı fark etmez. Şaka yaptığımı sanıyorsanız, kitabı okuyun. Feyre, saçı başı yolunası bir karakter. Okurken tahammül etmekte o kadar zorlandım ki bunu anlatacak kelime yok. Onun saçmalıkları, çelişkileri bitmek nedir bilmez. Birçok örnek verebilirim ama spoiler olmasın diye yazmıyorum. Gelelim başka bir mevzuya... Feyre gibi değil roman ya da didaktik bir eser okumak, çocuk kitabı bile okuyamayan ve okul yüzü görmemiş birinin kelime dağarcığı ve çıkarım noktasında bu denli "abartılı" olması acayip abes olmuş. İnsan sadece okuyarak mı gelişir diye düşünebilirsiniz ama eğer hayatı yalnızca yemek bulmak ve ateş yakmak olan bir insandan bahsediyorsak bu önemli bir detay. Kendince alfabe uydurmasına mı gülsem, freskten natürmorttan bahsetmesine mi yansam bilemedim. Bari kızı okuryazar biri yapsaydın yazar, eline ne geçti? Ay bir de buna dertleniyor, tripler falan atıyor işte cahilim ben hadi dalga geçin, tamam diye. Ama eline ne fırsatlar geçiyor da bir kere demiyor, böyle boş boş duracağıma okuma yazma öğreneyim diye. Niye? Çünkü o güçlü bir karakter. Sağlam bir kişiliği var. Ay, ciddi anlamda yıldım bu yorumu yaparken. Eğlenemiyorum bile. Tamlin ve Ryhsand'dan da kısaca bahsedeyim de Dex'e bir iki kelam edip yorumu bitireyim. Tamlin, yazarın gazabına uğramış masum bir karakter. Kitabın 35 bölümü boyunca adamın yaptığı hiçbir şey yok. Yine de yazar kurbanını gözüne kestirmiş ve ilk üç yüz sayfa boyunca anlattığı adamla çelişen tavırlar son kısımlarda başlıyor. Ben öyle çok da sevmemiştim kendisini ama yine de böyle gözden çıkarılmasını doğru bulmadım. Ryhsand ise... Çok merak ettiğim bir karakterdi. Öyle övülüyor ki yıllardır, mükemmel bir erkek karakter beklemedim değil. Eğlenceli ama çok da cezbedici bulmadığım biriydi. Okurken hiçbir şey hissetmedim aslında. Tek sevincim kitaba girişiyle olay getirmesi oldu. Umarım, tabii ben devam edersem, diğer kitaplarda da bize bol bol aksiyon getirir. Eğer hata edip baştan almış olmasaydım seriye devam etmezdim ama sevgili paramın hatırı için zorlayacağım gittiği yere kadar. Gelelim çeviri ve redaksiyona.... Kitabın içinde "tıpışlamak" ve "tünik" diye iki saçma sapan kelime, benim en taktıklarım. O kadar çok tekrar ediyorlar ki her tünik ve tıpışlamak gördüğümde kan beynime sıçradı. Sağı solu tıpışlamak istedim ama manasını bulamadım. Gözünüzü seveyim, şu organı kullanın. Öyle argo bir çeviri ki okurken inanamadım. Sırf şu çevirilerin korkunçluğu yüzünden dil öğrenmeyi kafaya koydum, yakın gelecekte değil ama bence bunu yapmalıyım. Bu arada kitabın etiket fiyatı gayet normalken kağıt kalitesinin böylesine yerlerde olması da düşündürdü. Abartmıyorum, kitap elinizde matrix kaşığı gibi büklüm büklüm oluyor. İnsan düşünüyor, acaba bir kağıt yok mu? Sözün özü, serinin ilk kitabı benim için bir faciaydı. Zihnim de şu an bu enkazın altında çırpınıyor. Eğer detayları görmezden gelebilir, Feyre'i yok sayabilirseniz alabilirsiniz. Aksi halde tavsiye edip de sizden küfür yemeyi göze alamam. :)
Dikenler ve Güller Sarayı
OKUYACAKLARIMA EKLE
88
allthebrightstories
Sis ve Öfke Sarayı'ı inceledi.
649 syf.
·
4 günde
·
1/10 puan
Nereden başlasam, nasıl ilerlesem bilmiyorum ama son elli sayfayı okurken yaşadığım işkenceden sonra içimi dökmek zorundayım. Birinci kitap benim için faciaydı, yorumumu okuduysanız çektiğim acının her satırdan taştığını görebilirsiniz. Ciddi anlamda okurken zorlanmış, sinirlenmiş ve kitap bittiğinde derin bir nefes almıştım. Üç kitabı da en başta almak gibi bir hata yapmamış olsaydım, okumayı asla istemezdim ama elimdeler. Yaptık bir hata, bedelini ödüyoruz. İkinci kitaba başlarken bir parça olsun umudum vardı. Çünkü seri hakkında kiminle konuşsam bana ikinci kitabın en iyi kitap olduğunu, elinden bırakamadığını ve çok sevdiğini söylemişti. Hatta birinci kitabı ben de pek sevmedim ama iki öyle değildi falan yazan yorumlar da görmüştüm ve içimde küçük bir umut ışığı doğmuştu. Böylece sakin sakin okumaya başladım. Beni ilk delirten @dexpub çevirisi oldu. Öncelikle Türkçe ile bu kadar az bağları olması beni sinirlendirdi. Bir insan nasıl olur da "yabalamak", "tünik", "tıpışlamak" gibi kelimeleri bu kadar çok kullanabilir? Kitabın içinde o kadar çok geçiyorlar ki her gördüğümde kan beynime sıçramadı değil. TDK diye bir kurum ve ona ait güncel bir sözlük var. Ara sıra kullanılmasını tavsiye ediyorum. O yetmemiş gibi öyle kaba, argo, itici bir dil ki bazı yerlerde samimiyetle söylüyorum yüzümü buruşturarak okudum. Kabus gibiydi. Kitabı serserinin biri yazmış gibiydi. Orijinal kitap da bu dille mi yazıldı bilmiyorum ama eminim Sarah, "Döşü gıllı ossun!" gibisinden bir yazım tarzı da kullanmıyordur. Demem o ki kitabı sevecekseniz bile çeviriye sinirlenmemek çaba gerektiriyor. Hele de benim gibi redaksiyon konusunda takıntılı biriyseniz. Gelelim kurgumuza... İlk kitap için de söylemiştim, temeldeki ama aşırı temel böyle, çok temeldeki kurgu güzel. Kazan ile kurulmuş bir diyar var. İçinde periler ve insanlar yaşıyor. Yaşanan bir savaş olmuş, topraklar duvar ile ikiye ayrılmış, insanlar ve periler sözde bir barış içinde varlığını sürdürüyor. Bazıları bu durumdan rahatsız, insanları ortadan kaldırmak falan istiyor. İyi, güzel bir fantastik kurgu. Ama yazar bunu nasıl işliyor? 647 sayfalık kitabımız üç bölümden oluşuyor. Ben size olaylardan biraz bahsedeceğim, bakalım siz kurgu ile ilgili ne bulabileceksiniz. Birinci kısım: Kabuslar Evi. (Benim için tüm kitap kabustu ya neyse.) Bu kısımda biricik, zeki Feyreciğimiz peri olmuştur ve bunun şoku, yaşadığı işkence, anılar, kabuslar falan hep psikolojisini bozmuştur. Öyle ki kızımız pek bir zayıflamış, her gece kusmadan uyuyamaz hale gelmiştir. Dağın Altı denilen yerde yaşadıkları elbette böyle bir etki oluşturabilir. Beni irite eden kısım şu çok güçlü perilerin, ama öyle böyle güçlü değiller, elli yıl boyunca tek bir kadının emrinde köle olduğu, her dediklerini yapıp onlarca insanı öldürmesine seyirci kaldığı, hiçbir büyünün ve fiziksel saldırının etki etmediği bir kadını insan olan Feyre ortadan kaldırmış ve efsane olmuştur. O yetmemiş, sonuçlarını tahmin edemiyormuş gibi tüm lordlar kızımıza kanından bir kuple okumuş, kendisi en güçlü ve farklı peri olmuştur. Hım, peki. Yani nasıl anlatsam? Bir yerde sürekli en güçlü, en şöyle, en böyle diye laflar geçip sonucun bu kadar basit ve sıradan bir şekilde Feyre'ye bağlanması beni güldürüyor. Secret Garden izlediyseniz bilirsiniz şu replikleri: En iyisi bu mu? Emin misin? Hım Sarah? O kurgu ile bunu mu yazdın yani? Neyse. Bu detayları görmezden gelelim. Feyre yaşadıkları yüzünden ruhsal ve fiziksel olarak çökmüş haldedir ve birinci kitabımızdaki asil, soylu, saygılı, iyi niyetli, yardımsever ve korumacı Tamlin son kısımlarda başlattığı şerefsizlik akımının kurbanı olmuştur. (Şunu bir söyleyeyim öncelikle. Ne Ryhsand seviyorum ne de Tamlin. Beni rahatsız eden ikisi arasındaki geçişin mantıksızlığı ve saçmalığı.) Tamlin birinci kitapta üstte saydığımız özelliklerde biriyken Dağın Altı'nda gerçek bir pislik olmuştur. Feyre'yi çok seviyordur ama kılını bile kıpırdatamayacak kadar korkaktır. Onunla bir an olsun yalnız kalma fırsatı bulur ve açıkçası ben Ryhsand gibi kaçırmasını beklemiyordum zira saçma olurdu, 1000 yıllık lord bunu düşünemedi, tuhaf tabii ama en azından konuşmasını, onu sakinleştirmesini falan bekliyordum. Ama Tamlin son bir fiziksel birliktelik umuduyla kızın hayatını daha da riske atma derdindeydi. Başlayan bu şerefsizliği rahat yüzü görmesi ile artmış tabii. Feyre kabuslar görür, zayıflar ve her gece klozet - sifon arasında mekik dokurken oğlumuz, şu çok aşık olan, arkasını dönüp horul horul uyuyordur. Feyre'yi evinin kadını, çocuklarının anası yapmaya karar vermiştir. En çok kullandığı repliklerin ucu "Sen hiç o güzel kafanı yorma."ya bağlanmıştır ve onun ağzından yazılmış her iğrenç replik, tam zıttı ile Ryhsand'a da söyletilmektedir. Geçişin ucuzluğunu görüyor musunuz? Anladık Sarah, Sen R ile olmasını istiyorsun, anladık. Mesela şunu düşünün Tamlin der ki (bunlar misal): Feyre pantolon giyme, elbiseler sana çok yakışıyor. Masum gösteriyor. Ama Ryhsand? Feyre ne istersen onu giy, benim sana karışmaya ne hakkım var? Ucuzluğun böylesi Sarah. Birini karaladığın replikle diğerini yüceltmeye böyle diyorum ben, tşk. Neyse. Tamlin delirmiştir, akıl sağlığı yerinde değildir çünkü Feyre'yi bir kez kaybetmek onu çok korkutmuştur. Bu yüzden kızımızı güzel bir kafeste, allayıp pullamak derdindedir ve bir yerde Feyre içinden yalvarır: (En sevdiğim üçüncü kısım orası çünkü ben de aynı replikleri kitap boyu tekrarladım.) Kurtarın beni, lütfen, lütfen, birisi beni kurtarsın, yardım edin, boğuluyorum, lütfen. Ve o kahraman lord... Ve o karanlık lord.... Ve... Ve işte o geliyor! Ryhsand, Feyre'nin yaşadığı zulme dayanamaz ve kızımızı kurtarır. Bir iki kez onunla vakit geçirip Tamlin iyice zıvanadan çıkınca aklı başından giden kızımız sonunda kendine gelir ve Tamlin'i terk ederek Gece Sarayı ahalisine katılır. Bu kısımlarda biraz rahatladığımı söyleyebilirim zira ilk kitap için de söylemiştim, Ryhsand demek kitap için olay falan demek. Oh, bir ki ekşın göreceğiz diye umutlandım. Ama ikinci kısım dediğimiz Rüzgar Evi miydi neydi, o kısımda da pek olayla karşılaşmadık. İlk kitaptan beri geliyor, geliyor denen savaş bir türlü gelemiyor. 1200 sayfa civarı okuduk ve hâlâ bekliyoruz savaşı, adım gibi biliyorum ki üçüncü kitabı okusak yine gelmez o savaş. Neyse. İkinci kısımda Ryhsand bize şeytan görünümü altındaki meleği gösterir, Feyre'nin yemek yemesi ve güçlenmesi için uğraşır, ona gerçekten bir arkadaş gibi davranır falan. Bu adamla ilgili bir beklentim vardı çünkü gerçekten çok seviliyor. Öyle harika biri okumak istiyordum ki okurken sürekli "Eee? Eee? Nerede şu harika adam?" falan oldum. Yani ikisi arasındaki yakınlaşma ve filizlendiği iddia edilen aşk da beni bu kitaba bağlayamadı. Feyre zaten hep aynı. Tamlin'e de böyle aşık olmuştu. Hakkında doğru düzgün bir şey bilmediği halde adama söver, küfreder, hareket çeker, sebep sonuç düşünmez falan. Ryhsand'a ilk kitaptan beri böyleydi. Adam ona yardım ettikçe daha nankör oluyordu hatta. Başta yine pislik, mikrop, abv, senin gibisi olmaz olsun modlarında ergen triplerini sürdürdü. Gittikçe adamı tanımaya başladı, yine hakaret ediyordu ama eğlenmek için. Adama aşık oldu, yine aynı. Her türlü R hakaret duyacakmış. Hahaha, çok komiklerdi, çok tatlılardı, dersem inanmayın tabii. Benim midem hassas. Birbirlerine hareket çeken, laf sokan, hakaret eden, sürekli bel altı şakalar yapan bir ikilinin gerçek aşkla bağlı olduğunu hissetmek? Benim için mümkün değil. (Günümüzde böyle çiftler görürsünüz, kınamak katiyen istemiyorum ama üzüldüğüm kişilerden kendileri. Sevdiğini iddia ettiği insana küfürlü mesaj falan atan, hakaret eden, vuran falan kimseler. Eh R&F de biraz böyle işte.) İkisi birbirini şiddetle istiyor, fiziksel olarak çok uyumlular, kafa yapıları falan uyuyor deseniz kabul ederim ama okuduğum kısımlara aşk demek, beni aşar. Hayaller sarayımda böyle aşk görmek istemiyorum bro. İkisinin yakınlaşma sahneleri için yazar kitabın sonunda onlar aslında peri değildi de panter, jaguar falandı dese inanın şaşırmam. Hoşuma gider. Zira kitabın içinde birçok belgesele taş çıkaracak vahşi, haşin sahneler mevcuttu. Üzüntüm şu ki çoluk çocuk bunları aşk diye okuyor. Çiftten daha fazla bahsetmek istemiyorum, benden bu kadar arkadaşlar. Geçelim yazarın bir türlü rayına oturtamadığı şeylerden birine: Zaman. At arabası, fayton, mum ışığı gibi detaylarla bize kurgunun bildiğimiz zamanlarda değil eski zamanlarda yaşandığı izlenimini veren ünlü yazar Sarah; karakterine tost yaptırıyor, tayt + kazak kombini giydiriyor, doğum kontrolü, şemsiye, duvar saati, konserve, bar, kafe ve daha aklıma gelmeyen birçok detay ile "N'oluyoruz be?" dedirtiyor ve biz bunu mantıklı mı görüyoruz? Biz, ben ve ben, hayır. Ya siz gençler? Yani güler misin, ağlar mısın? Son kısım: Sis Evi. Yine ergen tribiyle ona yardım eden, hayatını kurtaran -defalarca-, onu koruyan, özgürlüğünü veren, güçlerini kullanmayı öğreten, yetkilerle donatan adama ölümden dönmüşken sırtını dönen kızımız bir yerden sonra beynini kullanır ve ne yapıyorum ben, der ve çift mevzusu güzelce çözülür. Ah, bir dakika. Son kısma gelmeden bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bu kadının güç algısı beni dehşete sokuyor. Kitapta ne idüğü belirsiz Amren diye bir kadın var. Kadın en güçlü peri olan Ryhsand'dan bile güçlü, gücünün sınırı yok, kimse onunla baş edemez falan. Bir sahne var, Feyre ile bir yerde hapis kalıyorlar ve ölmeleri işten bile değil. Yine çok saçma bir detay ile -yani bariz bir zorlama detayla- kızımız ve Amren kurtuluyor. Sonrasında Amren'in istese tek üfürüğü ile koca bir şehri yıkabileceğini söylüyorlar, onu durdurmak istiyorlar falan. Şimdi abiciğim, madem böyle güçlüsünüz, başınız dertteyken nasıl bu kadar kolay ölüme yaklaşıyorsunuz? Kitapta en güçlü, en akıllı denen kim varsa en çok hata yapan ve saçma sapan ölümlerden dönen de onlar. Yani güç algısı o kadar abes ki nerede nasıl kullanacağını bilemeyip lafta tutuyor. Kitabı tokatlamak istiyorsunuz ama kağıda sevginiz mani oluyor falan. Daha böyle onlarca sahne var. Sağı solu tıpışlatır insana, öyle sahneler. Üçüncü kısım, son çile. Hazır mıyız gençler? Ne akla hizmet kraliçelere güvendiklerini bilmediğimiz, Feyre'nin bile yav yapmasak mı bu salaklığı diye düşündüğü bir olay yaşanıyor kraliçeler ve 1000 yıllık en güçlü adamımız Ryhsand arasında. Bu saçma vakanın sonunda saldırıya uğruyor, bir plan yapıp Hybern sarayına saldırıyorlar. Yeşilçam & Bollywood ortak yapımı şeklinde yazılmış, insana saçını başını yoldurtan saçmalıklar silsilesi de böylece bizi karşılıyor. En güçlüler kılını kıpırdatamazken acımasız katil olan kral eğlence peşinde koşuyor, her kitap ve filmde gördüğümüz aslında şu sahnede çok kolay bir şekilde birinden biri öldürülürdü ve olay hiç uzamazdı dediğimiz onlarca şey yaşanıyor, çok güçlü, deneyimli ve akıllı insanlar bunları düşünemiyor ve kahraman anlatıcı kendince bizden bir olay gizleyip sonunda kendini feda ediyor ve tüm yaşanan SAÇMALIKLAR, daha da saçma bir finalle sona eriyor. Elimize geçen? Bir bakalım hadi... Birinci kitap sonunda elimize geçenler: Bir savaş geliyor. Feyre çok güçlü. Tamlin şerefsiz. Ryhsand bebeğimiz. Devam etmek için lütfen ikinci kitabı temin ediniz. İkinci kitap sonunda elimize geçenler: Bir savaş geliyor. Feyre çok güçlü. Tamlin şerefsiz. Ryhsand bebeğimiz. Devam etmek için lütfen üçüncü kitabı temin ediniz. Neresinden tutsam, elimde kalıyor. Kitabı çok zorlanarak okudum. Sıkıldım, bunaldım, daraldım falan ve hep bundan kötüsü olamaz diye devam ettim. Fakat son elli sayfa? Ey Rabbim, bu gözler neler gördü böyle. Keşke birisine araba ile çarpılsa ve sonra kör gözü açılsaydı. Keşke Altar'ın oğlu Tarkan tek yumruk ile sağı solu tıpışlasaydı. Keşke her şey bir rüyaymış deyip günümüze uçsaydık. Yani o kadar mı kötü olabilir? O kadar mı? Neden ya? Toparlamam gerekirse seriyi aldığım için kendime kızıyor, bu çileli yolculukta bana güç veren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Tüm dünya sevse ve tavsiye etse ben edemeyeceğim, üzgünüm. Sevene lafım yok, yanlış anlaşılmasın. Sadece bu kitabı, seriyi ve yazarı tavsiye listeme eklemem söz konusu değil. Sevenlerin yorumlarına da bakmanızı tavsiye ediyor, buraya kadar sabredip okuyan herkese kocaman kalpler gönderiyorum.
Sis ve Öfke Sarayı
9.3/10
· 1.049 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
Loc’hlaith
Cam Şato'yu inceledi.
500 syf.
·
8/10 puan
Ya Cindrella baloya Prens ile evlenmek yerine onu öldürmek için gitseydi?
Tamam başlıyorum. Uzun ve öfkeli bir yorum olacak. Çünkü bu serinin eleştirilirken inanılmaz derecede hakkının yendiğini hatta SAÇMA yorumlar yapıldığını düşünüyorum. Kitap yazarın ilk kitabı, daha önce bir platformda yazılmış sonradan kitap olarak basılmış. Kurgu yazarın on altı yaşında “Ya Cindrella baloya Prens’le evlenmek değil de onu öldürmek için gitseydi nasıl olurdu?” sorusunu sormasıyla ortaya çıkmış; on altı yaşında bunu düşünen ve üzerine kitap yazan bir yazar... Celaena -Cindrella, benzerliği fark ettiniz mi? Ve kurgunun ilk hali bundan daha farklıymış. Düzenleniş ve Prens ile evlenme mevzusu Kral’ın Şampiyonu arayışına dönmüş. Her neyse. Konudan sapmayalım, söyleyeceğim şey şu ki iyi bir amatörlük eseri bu ve seri ilk kitaplar üzerinden tüm seri değerlendirilmemeli. İkinci olarak, Celaena Sardothien meselesi var. Karakter çok genç. Kendi çapında bir alaycılığı var, zor şartlar altında büyümüş ve hayatta kalmayı başarmış. Ama yine de genç. Yok elbise, mücevher sevdi aman bu nasıl suikastçi yorumları beni karakterden daha çok eğlendirdi. Hayatınızda kaç suikastçi gördünüz? Mücevher alıyormuş da süslüymüş de, ne alsın? Kazandığı parayla 3+1 ev 3 dönüm arsa mı alsın? Karakter süslüymüş, zaten suikastçilerin, haydutların olayı budur. Süs, püs, mücevher, giyim ve kuşam. Kazandıklarıyla aşevi açacak değil ya. Tüm kitaplarda, filmlerde bu böyledir. Ne sanıyorsunuz, hepsi robot, hiç zevki zaafı olmayan, hayattan keyif alma ihtimali sıfır olan ölüm makinaları mı? En psikopat insanların bile ufak, saçma zaafları olabilir. Sonuçta adam öldürebilen kimse normal değildir. Hepsinde bir miktar delilik, çelişki gizlenir. Örnek olarak milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Adolf Hitler’in köpeğine olan sevgisi verilebilir. Hitler bir sanat hayranı. Ve durun asıl bomba şu HİTLER PAMUK PRENSES HAYRANI. Ona adfedilmiş Pinokyo çizimleri var... Neymiş, çocuk ruhun, sevilen şeylerin, zevklerin insanın kişiliğinin ya da işinin ne kadar karanlık, ölümcül olduğuyla alakası yokmuş. Hepiniz suikastçi, katil uzmanı olmadan önce bir gün oturun da Hitlerin hayatını okuyun. O zaman bir insan işi konusunda sadist manyak diye normal hayatında da daima o modda mıymış görün, cahil cahil ötmeyin. Güldürüyorsunuz. Bu kadar kalıpçı, sığ görüşlü olunmaz. Üçüncü olarak, bu kitap serinin fragmanı bile sayılmaz. Ana konuya, ana olaylara girmeyi bırak selam bile çakmıyor tam olarak. Bence seri üçüncü kitapta başlıyor, ki sonrası bambaşka bir EPİK FANTASTİK maceraya dönüşüyor. Epik fantastik onlarca seri okumuş biri olarak diğerleriyle kıyaslandığında serinin devam kitaplarının diğerlerinden olay örgüsü, dünya, karakterler ve çok şey yönünden pek altta kalır yanı olmadığını söylemek isterim. Celaena Sardothien evet ilk iki kitapta görüntüsü ve yaptıkları itibariyle havada kalan bir karakter ama neyini gördünüz ki neye göre kızın güçsüz olduğuna kanaat getiriyorsunuz? Kızın yaptığı tek şey hapishaneden çıkması, bir oyunda şampiyon olmak için uğraşması. Ne yapsın yazar bu kız suikastçi imajını kurtarayım diye tüm saraya suikast mi düzenletsin? Önüne geleni yoldan mı çektirsin? Sürekli geçmişte de bunu yaptım, şu oldu, bunu başardım, bak bunu da yaptım, aha şurayı da yıktım diye dipnot mu geçsin de sizi başarılı bir suikastçi olduğuna dair temin etsin? Saçmalamayın. Yavaş yavaş seriye yayılmış geçmişi kızın, ayrıca Cam Şato öncesi suikastçilik geçmişine dair ekstra kitaplar var. Bu kız ne yapmış ne etmiş diye bilmiş bilmiş yorum yapanlar bari biraz araştırıp yapsalar. Her şeyi anlatmanın, açık etmenin zamanı var. Boş boş konuşanlar bir otursun ben olsam nasıl yazardım bu kitabı diye düşünsünler de geçmişi ha bire öne çekip durmadan bu oyunların sonunu getirebilmek mümkün mü gözden geçirsinler. Ben 14 yaşımdan beri badass kadın karakterler okuyorum. Anita Blake de dahil ki o kadının başta nasıl zayıf olup sonradan deli manyak bir ruh hastasına, durdurulamaz bir canavara dönüştüğünü okuyanlar çok iyi biliyor. Bu türe hakim olanlar da bu işlerin pat diye okura verilmediğini, önce temel inşa edilip sonradan karakterin gücüne güç eklendiğini bilir. Saçma sapan eleştiriler yapan, direkt ooo ne kız ama önünde kimse duramaz; bu karakterden güç akıyor yorumları yapmayı bekleyenlerin %80 romantik komedi, dram okuduğunu da biliyoruz. Bunlar Anita, Fever gibi serileri okusa yine aynı saçma eleştirilerde bulunacak. Hatta Anita’ya şu yorumu yapacak “Aoy Cellat Cellat diyorlar, korkuyorlar ama kız ödleğin teki.” Ben de size derim ki Hatice değil NETİCE önemli. Bu işler zirvede başlamaz, zirveye taşınır. İleride cadılardan, suikastçilerden, krallardan ve kraliçelerden ordu kuracak; tek başına koca donanmalara kafa tutacak, şeytanlarla savaşacak, kimsenin önünde diz çökmeyen bir kraliçeye dönüşecek bir kız var önünüzde. Ve komplike bir dünya... Krallıklarıyla, canavarları, ırkları, savaşları ve barışlarıyla güzel bir epik fantastik seriye dönüşecek bir dünya... Bu kitap o dünyanın kapısı bile değil. Penceresi. Ona göre eleştirin. Ya sabredersiniz, aklınızdaki soruların cevabını yavaş yavaş almayı kabullenir, makul eleştirilerde bulunur güzel bir seri okursunuz. Ya da pencerelere bakmaktan ve eleştirmekten pencerenin arkasında ortaya çıkmayı bekleyen muazzam bir dünyayı kaçırmış olursunuz. Yazarın tarzı gizem, genelde kartlarını açık etmiyor. Hep bardağı boş gösterip son anda içine bir şelale boşaltıyor... Bu da onun tarzı. Yapacak bir şey yok.
Cam Şato
8.4/10
· 831 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
38