Selahattin Hilav

Selahattin Hilav

YazarÇevirmen
8.2/10
2.428 Kişi
·
9,3bin
Okunma
·
33
Beğeni
·
2.509
Gösterim
Adı:
Selahattin Hilav
Unvan:
Türk Felsefeci, Çevirmen ve Yazar
Doğum:
İstanbul, 1928
Selahattin Hilav, 1928 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümün'den mezun olduktan sonra, Fransa'da Sarnbonne ve İşçi üniversiteleri'nde okudu. Ardından felsefe çalışmalarını kesintisiz sürdürdü. Babası İran Kürt'lerinden Istanbul'a göç etmiş ve sonradan Hilav soyadını almış olan Muhammed Mihri Bey'dir.

Felsefeci, çevirmen ve denemeci olarak tanındı. Yazko Felsefe Dergisi'nde yöneticilik yaptı. Felsefe yazılarının yanı sıra edebiyat üzerine yazılar da yayımladı. Türkiye'de felsefenin ve birçok kuramsal konunun anlaşılmasında ve öğrenilmesinde açıklayıcı yazılarıyla öncülük etti. Selahattin Hilav, 12 Mayıs 2005 tarihinde yine İstanbul'da öldü.

Aydınlanmacı felsefe'nin ve Marksizm'in Türkiye'de kuramsal olarak anlaşılmasında önemli katkıları oldu. Yabancılaşma kavramı başta olmak üzere, Asya tipi üretim tarzı, şeyleşme gibi pek çok marksist kavramın bu şekilde Türkçeye girmesini sağladı. Öte yandan varoluşçuluk'un hem edebiyat hem de felsefi olarak Türkiye'ye girmesine katkıda bulundu.Sartre'ın Bulantı'sını, Arthur Schopenhauer'un Aşkın Metafiziği'ni, Foucault'nun Bu Bir Pipo Değildir'ini çevirdi.
Ben, kendi öz varlığında, bir yönelimli oluş ve değişmedir; isteyerek gerçekleştirilen ev­rimdir; bilinçli ve bile isteye bir ilerlemedir. Kendisine verilmiş ve kendisi olan veriyi aşma edimidir. Ben, özgür ve tarihsel bir bireydir. Ve kendini, başkalarına ve kendisine bir kendinin bilinci olarak açan (gösteren, ortaya koyan) bir Bendir...
"Her şey akar. Aynı ırmağa iki kez giremezsin, çünkü her girişinde, üzerinden yeni sular geçer" Sular aktığı için, biz içindeyken, ırmak bir başka ırmak haline gelmiştir; ama bu arada biz de değişmişizdir.
Platon ve Aristoteles'in sistemlerinden sonra, Isa'nın doğuşundan önceki üç yüz yıl süresince, felsofenin üzerinde durduğu başlıca konu ahlak sorunuydu.
İnsan ruhunda nasıl üç bölüm varsa (İtkiler, İstenç - İrade • ve akıl) ve ahlaklılık nasıl bu üç bölümün kendilerine düşen İşleri yapmaları ve denge halinde bulun­maları İse; herkesin ve her sınıfın kendisine düşen İşi yapması, öte­kine karışmaması ve denge İçinde bulunması da, adaletli ve doğru bir devletin temelidir.
Epikuros’a göre, kişinin gerektiği gibi yaşayarak özgür ve mutlu olması, özellikle törelerden ve cinlerden kaynaklanan boş inançlardan kurtulmasına bağlıdır.
Doğu toplumlarındaki yaygın düşünce statik bir düşünceydi, yani bir değişmezlik düşüncesiydi, çünkü imtiyazlı sınıflar o güne kadar süregelmiş olan toplumsal durumu değiştirmekte hiçbir fayda görmüyorlardı. Doğu toplumlarındaki diyalektik düşünce idealist bir karakter taşıyordu, çünkü gizli bir manevi gücün dünyayı yönettiğini ileri sürmek, bu sınıfların egemenliğini ve iktidarını destekleyen biricik garantiydi.
264 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Sizlere Sartre gibi bugün yeni bir şey yok deyip sayfalarca bu kitapla ilgili olmayan şeyleri anlatabilirim. Sonuçta yalnızım ama yapayalnız değilim. Bu incelemeyi okuyacak insanları da düşünüyorum. :)

Ama elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım yine de. Yalnızlığın felsefesinin yapıldığı kitap, diyerek başlamak istiyorum. Neredeyse bütün varoluşçularda görülen yalnızlık olgusunun doruğa ulaşmış bir biçimini yansıtmış Sartre. Kitap adeta insana huzursuzluğu aşılıyor. Okuduğum süre boyunca nedense kendimi hiç mutlu hissedemedim. Ama acı da hissetmedim. Sadece hüzünlü. Schopenhauer der ki mutluluk acı çekmemek demektir. Öyle bir mutluluk işte.Kitabı okurken kendimi hiç gitmediğim Fransa'da, İtalya'da bir sokakta amaçsızca gezerken yalnız başıma insanları izler gibi hayal ettim.

Günlük tarzı yazılan romanları okumak zor geliyor bana. Ana olaydan bağımsız alakasız binlerce şey anlatabilir yazar orada. Bu kitap özelinde de Sartre bir sayfada kendinden bahsederken bir sayfada bilmem kimin yaptığı hatta yapmış olacağı işlerden bahsediyor. E haliyle böyle olunca da kopuk kopuk ilerliyorsunuz. Hatta bir sayfada otodidakt gelip: Efendim kendi kendinize konuştuğunuzu gördüm. Ne düşünüyordunuz tarzı bir şeyler söylüyor. Kendi kendine konuşmalar işte. Bu tabi aralardaki küçük ama doyurucu cümleleri özümsemenize engel değil. Yinede olmasa iyi olurdu diyebileceğim şeylerden.

Kitabın başlarında aşırı yalnızlığın getirdiği insanları gözleme tutkusu var. Ki bu benimde çoğu zaman çok severek yaptığım bir şey. Etrafında olan olayları ve gördüklerini aşırı bir betimlemeyle yansıtmakta bu düşüncenin bir sonucu sanıyorum. İş hayatında yorulmuş, makinenin çarkları arasındaki insanları izlerken ana karakter, kendisinin o insanlardan ne kadar daha diri olduğunu düşünüp onlara acıyordu.

Ben öyle sanıyorum ki Sartre bu kitabı yazmak için karar verdiğinde bu kadar karmaşık bir şey ortaya çıkacağını tahmin etmiyordu. Evet aklında bir konu vardı elbet ama yazmaya başladıktan sonra ve bende okumaya başladıktan sonra kitabın ortalarına geldiğinizde hem yazar hem siz baştan varoluştuğunuzu hissediyorsunuz. O çakıl taşı atıldığında başlıyor her şey. Biraz garip bir his. Ama kendini tanımak yolunda önemli bir adım olarak çıkıyor karşınıza.

Okurken sanki psikolojik nevroz geçiren bir adamın sanrılarını dinliyorsunuz. Başlarda acı veren, istenilmeyen bu varoluşma süreci, ilerledikçe kabullenmeye başlıyor ve hatta olması gereken bir şeymiş gibi duyumsanmaya başlıyor.

Otodidakt' la varoluş ve hümanizm üzerine konuşmaları kitabın ne anlatmak istediğinin ortaya koyulması açısından yoğun bir özet gibi olmuş. Tabi bu özeti anca kitabın içindeyken okuyabiliyorsunuz. Ona göre hiçbir şeyin nedeni yoktur. Ve insan bu nedensizlikler ortasında nedeni olmayan bir varlık olduğunun ve hiçbir varlığın nedeni olmadığının bilincine vardığında, işte orada "bulantı" başlar.

Varoluşu ya bütünüyle herşey de hissedebilirsiniz yada herhangi bir şey yoktur. Bomboşluk.

Parmenides gibi düşünüp hayatta hareket denilen bir şey yoktur bile diyecek Sartre. Farklı olarak, Sartre varlığı görünen hissedilen olarak tanımlarken, Parmenides varlığı, var olduğu düşünülen şey olarak tanımlıyordu tabi.

Ben son sayfaları Chopin'in ölüm marşıyla birlikte okudum, Some of these days yerine size de tavsiye ederim. Kitabın sizi içerisine sokmuş olduğu havaya çok uyuyor.

Karmaşık bir inceleme olduysa şimdiden kusura bakmayın. Böyle bir kitabı okurken/ okuduktan sonra sağlam olay örgüsü içerisinde bir inceleme yazmak gerçekten zor oluyor. Yinede iyi okumalar dilerim.
264 syf.
·9/10
Merhabalar Jean Paul Sartre’nin Bulantı kitabından bir alıntı yaparak incelemeye başlayacağım : “Ağır ve ılık bir hayat,anlamsız bir hayat ama bunun farkına varamayacaklar.Birbirlerinden çekiniyorlar gibi davranıyorlar.Bu durumu sona erdirmek için delikanlı kararlı : ama tedirgin bir hareketle parmaklarının ucuyla kadının elini tutuyor.Kadın ağır ağır soluyor,ikisi birden yemek listesinin üzerine eğiliyorlar.Evet ikisi de mutlu peki sonra ?
Varoluşçuluk akımının en önemli kişilerinden olan Jean Paul Sartre Bulantı kitabını ilk olarak 1938 senesinde yayınlamıştır.Bulantı kitabı yazarın subjektif görüşlerinin yani daha doğrusu felsefesinin olduğu kitap olarak bilinmektedir.Bulantı günce tarzında yazılmıştır.Konu olarak ise Kuzey Afrika ve Orta Avrupa gezilerine çıkan Antoine Roquentin’in ve Marquis de Rellebon ile geçmişe dair araştırma yapmak İçin Bouville’den Paris yolculuğuna kadar geçen olaylara yer verilmiştir.Kitapta en beğendiğim bölümü Roquentin’in Varoluşu öğrenip sorgulayıp ve değişmesiydi.Jean Paul Sartre’yi okumak isteyenler için ilk okuması gereken bir eserdir.Okuyacak olanlara son bir uyarım kitabı okurken roman gibi değil de düşünce yazısı okur gibi okumalarını tavsiye ederim
Keyifli Okumalar Dilerim
264 syf.
·3 günde·10/10
Nihilizm felsefesinden sonra Sartre ile varoluşu tanıdım. Konu ve anlatım olarak ağır bir dili olsa da verilen mesaj anlaşılıyor. Günce ile başlayan kitabın karakteri bir bulantı içerisinde ve hiç olduğunu, sadece bir görüntü olduğunu düşünmekte. Varoluş ile tanışan karakter bu kısımda nihilizmi yıkıp varoluş felsefesinin temellerini atıyor. Sartre en başta nihilizme yakın olan karakterin düşündüğünü, düşünmek istemediğini ama yinede düşünmek istemediğini düşündüğünü belirtiyor ve "Düşündüğüm ile varoluşmaktayım" diye belirtiyor. Hiçliği düşünenler içinde yine bu düşünce kapsamında varoluşmakta olduğunu savunuyor Sartre. Hiçbir şeyin var olmadığını düşünenler içinde şu cevabı vermekte "Düşünmek istemiyorum artık; var olmak istemediğimi düşündüğüm için varım". Varlığı savunan Sartre hiçliğe karşı ağır, yıkıcı cevaplar vermekte ve kitap yazan diğer nihilizm felsefesi yazarlarına cevap olarak bir bölümünde artık var olmasam bile yarattığım karakter(kitap) üzerinde ki düşünceler ile varoluşuyorum demekte. Ayrıca kitaptaki karakter sanat ile ilk kez mutlu olmakta ve sanat ile kitabın sonunda da mutlu ve yeni karaktere sahip olmakta. Yine bulantı içerisine gireceğini bilmekte ve bu bulantı ile kendini tekrar hiçliğe sürüklemek yerine bu bulantıyı kabul edip onunla varoluşarak yaşamayı hayatının felsefesi haline getiriyor. Eşyaların varoluşundan dahi rahatsız olan karakterin hayatındaki 180 derecelik değişimi tam olarak. Bulantıyı en iyi şekilde hissetmek için öncesinde nihilizme dair kitaplar ile tanışıp sonrasında Sartre'yi okuyun, evet her şey bulandı...
264 syf.
·25 günde·Beğendi·8/10
Felsefi kitapları sevmem normalde. Ancak kitap ilgimi çekti ve hayatı yeniden sorguladım. Bazılarımız çok fazla derdimiz olduğunu düşünüyoruz. Ekmek parası, aile sıkıntıları, hastalık, sosyal ilişkiler vb.. Kitabı okuyunca en büyük derdin dertsizlik olabileceğini düşündüm. Ve acıdım kahramanımıza, intihar eden bir insana, acılar içinde inleyen bir hastaya acıdığımdan daha çok acıdım belki de...
264 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Varoluşçuluk üzerine okuduğum gerçekten en ağır romandı. Bu romanı anlayabilmeniz için zihninizin boş olması ve çok iyi odaklanmanız gerekiyor.
Varoluşçuluğa yeni bir bakış açışı kazandıran bir roman.
264 syf.
·Beğendi·9/10
Ergenlik dönemimde sivilce tarlası suratımla ve inanılmaz bir egomla anı duygu patlamalarimla çıkmaz sokaklardayken okuduğum:)ve iyi ki okuduğum bir kitap.. O dönemlerin nasıl geçtiğini az çok bilirsiniz kendimi boşlukta hissetmeler,asi davranışlar,duygu/durum degisiklikleri,sevginin nasıllığı kabullenemeler,sorgulamalar,insanları çözmeye çalışma vs

Okudugum birçok kişisel gelişim kitabı gaz veriyor anlık işliyor sonra tekrar eski moduma dönüyordum.Sorularima ve problemlerime yeterince cevap vermediğini farkettim.

Sorularim o kadar fazlaydı ki etrafimda birçok insanı fazlasıyla rahatsız ettiğimin farkındaydım artık başlarından savmaya başlamışlardı o derece:)Okuldaki hocalardan tutun camiinin imamına kadar gördüklerin de yol değiştirir olmuşlardı:)

Bu süreç içinde Dinle ilgili okumalar yaptım/romanlar okudum birçok seri bitirdim ama hani mideniz bulanır ya kusmak istersiniz ama bir türlü olmaz o moddaydım
bu bahsettiğim fikri/ruhi bulantımin her zaman bir sebebi olduğunu biliyordum. bazen birden fazla küçük detayın harika bir zamanlama ile birbirine denk gelmesi ile tetiklenir, bazense tam olarak sindirilememiş büyük çaplı bir olgunun artçı tesiri olarak tezahür ederdi.

olmuyordu olmuyordu....

varlıkla kendimle ilgili bir sonuca varamiyordum sorular bitmiyordu bu kadar septik olmaktan nefret eder hale gelmiştim ...sabahlara kadar uyumuyor internette varoluşçulukla /yok olmayla/hemen hemen herseyle ilgili araştırmalar yapıp okumaya çalışıyordum .En azindan problemi belirlemek ve gidermek benim için çok iyi olurdu.

Hani bir ait olamama duygusu oluşuyor ya insanda onu yenemiyordum en azindan kendim gibi biriyle karşılaşıp anlatmak isterdim ya da ne bileyim bir kitap okumak bana beni anlatan belki..Çünkü
karanlık evler, yarım ilişkiler, bolca sessizlik ve umursamazlık. hayatın boğduğu bir insan ve etrafında olan bitenler. gölgede duran, adım atamayan ve yalnızlığın tek gerçeği olduğunu bilen ama yalnız kalmak da istemeyen bir kayıp ruh...ve gürültüler...
Kendimi bastırmaya çalıştım ama altında ezildigimi farkettim o duygular daha da izole ettiriyordu herseyden evet kendimi bulmalıydım çünkü çok fazla pesimistlik bana göre olmayan bir şeydi defalarca aklimi kurcalasa da o tür fikirler inançlı bir insan olarak mücadele etmeyi denedim.

Bütün bu hayatı sorgulatmalar en son Sartrenin internette okuduğum bir kaç görüşü ve makele üzerine kitaplarına ulaştırdı.

"iki kent arasındayım, biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor” diyordu.Bu sözü gördüğüm anda bilmem kaç kez okudum ama şoka uğramış mutlu olmuştum ruh halimi beni tarif eden bir cümleydi
ait olamamak da tam olarak bu evet..Ismi ne felan baktım Bulantıyı görür görmez aha da bu kitap benim derdimi anlatıyor ısminden belli diyerek kendimden izler bulacagimi düşünerek almıştım:)

Kitabı alır olmaz heycanla açıp okumaya başladım.Birey ve toplum arasındaki gel/gitler toplum içinde kümelenen çeşitli gruplardaki insanların davranışlarının altında yatan psikolojik sebepleri nokta tespitler ile analiz etmeleri, bu insanları küçümsemesi, çoğunlukla iğreti duygusu ile karışık bir bulantı hissi içinde yaşaması tam da benim düşündüklerimdi. Aynı zamanda kendisiyle de problemleri vardı okuduğum da, sonsuz bir yalnızlık duygusu yakasını bırakmıyor bir de. köksüzlüğü onu hissizleştiriyor ya sanki kitap değil hani kek tarifi verirsiniz ya ölçüleri vs tam iste beni anlattığını farkettim malzemelerden tutun ölçüye kadar..

Şu cümleleri okurken mutlulukla yasa sen Sartre aklını seviyim dediğimi hatırlıyorum:)

"deney satarak geçinenleri bilirim. hayatlarını sersemlik ve dalgınlık içinde geçirip durmuşlardır. sabırsızlıkla evlenmişler, rastgele çocuk yapmışlar, öteki insanlarla kahvelerde, evlenme törenlerinde ya da cenazelerde karşılaşmışlardır. çevrelerinde olup biten her şey, onların görüş alanının dışında başlamış ve sona ermiştir. kırk yaşına gelince o minnacık inatçılıklarını ve birkaç atasözünü deney diye adlandırmışlardır. para atılınca bir şeyler veren makinelere dönüşmüşlerdir. sol deliğe bir beşlik atınca yaldızlı kağıda sarılı kıssalar, sağdakine bir beşlik atınca dişlere yumuşacık karamelalar gibi yapışan değerli öğütler alırsınız.''

"bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri içinde yalnızım.yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek."


Bu eseri okumadan once evet , gri felsefesi fikirleri yalnızlık çıkmazlık sorgulari intiharın tek uygulanan bir çözüm yolu oldugunu düsunuyordum aynı zamanda.Fakat sartre bana çok iyi birşey öğretmişti; gordugu, hissettigi her seyin var olusunu isleye isleye varolusun sonlanmayacagini, var olanin var olmaya devam edecegini, derin hislerin hep uyanan ruhla yasayacagini kanima isledi. benim icin en buyuk etkisi buydu.

Kitabı bitirmeye kıyamadım sorgulamalar ve yer yer gözyaşı kuruttugum benim için özel bir kitaptır bütün Sartre kitapları gibi..

Anny için kurulan şu cümle içimi daglamisti

''anny sadece bütün umutlarımı kırmak için geri geldi.''

Ulan şerefsiz Anny !!!!!

Dediğimi hatırlıyorum.. Hâlâ diyorum Şerefsiz anny..:)

ahlak inancını,değerlerini,Tanrıyı her şeyini yitirmiş bir insan olarak anlatıyordu Sartre..içinde inanılmaz güçlü bir bireysellik ile de yaşar.toplum karşıtlığı ile dünyaya,evrene,nesnelere,kelimelere duyduğu tiksinti kusursuzdu benim için.sadece bunlarla kalmaz kendi bedenine ruhuna duyduğu tiksinti de inanılmaz.

Bir efkar, küçük emrah kitabı değil:)Öyle düsünmeyin canım o kadar :)Psikolojiniz bozulmaz :)

Iyi ki seni tanıdım Usta Sartre..

hayat devam ederken o bir yerlerde durur benim icin , orada öylece durur. zaman akıp gider ve ben belirli belirsiz bir süreçte mutlaka ona dönerim. güzeldir, yoğundur. seviyorum seni bulantı, yaşıyorum seni be bulantı...

Kitabı okuyun okutun özellikle benim gibi varoluşçu/ve bulantı icin de olanlara tavsiye ediyorum..
264 syf.
Hümanizm+Nihilizm+Varoluşçuluk
Olumluluk+Boşluk+Sarsıntı--Bulantı

Sartre doğaçlama bilincin adıdır, kelimelere anlam verir. Varoluşçu yaklaşımı ile hiçliği baltalayan, hümanizmi bağlayan bir dili vardır. Dil varoluşluğun içine düşmek isteyenler için iyi ki var! Fırlatıldınız ve dünyadasınız, varsınız...

Sartre'nin hümanizmi bireyseldir, kendini içinde barındırır. Tüm canlılar ne yapmış olursa olsun sevilmesi görüşünden ayrılmış bir görüştür.

Tüm izmleri atarak tek başına özden önce geldiğini iddia ettiği varoluşçuluk ile rengini netleştirmiştir.
Sartre'ye göre bütüncül bir dünya anlayışı mevcuttur. İnsan kendini ötekilerden ayrı tutamaz aynı şekilde insan özgürlüğünü isterken diğerlerinin özgürlüğünü de ister. EŞİT derecede olması önemlidir. Hakkaniyetçilik(özgecilik) bu görüşe göre doğru bir tanımlamadır. İnsan kendi iyilik hali için diğerlerinin iyiliğini ister. Kendi özgürlüğü için başkalarının özgürlüğünü de ister.

Sartre'nin özgürlüğü, bir kafesten çıkmak ve uçmak istiyorsan geriye kalan öteki kafeslerin kapısını da açmak gerektiğidir.

Bu kitap ağır ilerleyen, ağır ilerlerken bile zevk veren, yalnızlığı çok iyi anlatabilmiş bir kitaptır.

Okumadan önce varoluşçuluk ile ilgili biraz bilgi sahibi olmanız gerektiğini düşünüyorum.


"Kaşınmayan yeri kaşımayın"
Adolph Meyer
Siz kaşıyor musunuz varoluşunuzu? Kusacaksınız iyi yaşamayı öğrenene kadar iyi ölmeyi öğrenemeyeceksiniz..

Varolmayı unutabilmek için metafizik dalgalar üzerinize geldiğinde atlıyor musunuz? Sürükleniyor musunuz? Sürükleniyorsanız sıradan hayatın sıradan canlılarısınız tıpkı bir karnabahar gibi, armut gibi, elma gibi.. Düşünmeden varolmayı düşünebilir misiniz varolmayı?
Varım ve düşünüyorum. Yüzüme çarpan akşam serinliğini, denizin tuzlu kokusunu, terlediğim zamam esen rüzgarın okşayışını, güneşin ne kadar parlak olduğunu, yalnızlığın da oluşmak için gidilen yolda en makul düşünce olduğunu.. Düşünüyorum dünyaya fırlatılmış istemsiz varlığımla düşünüyorum. Duyuyorum, duyumsuyorum. Hayatın gidişine bakıyorsanız maydonozsunuz ya da hıyar O L U Ş una bakıyorum. Manzara buradan çok güzel. Arada biraz sarsıyor sonra bulantı. Lanet olsun bilincim kusmamı emrediyor. Kusmayacağım derin nefes alıyorum galiba iyi yaşamayı öğrenmeye başlıyorum iyi ölebilmek için. İçime dörtlü kuram kaçtı hümanizm+nihilizm+stoacılık+varoluşçuluk...

Tercihler yapmak zorundasınız herşey kader ile alakalı değildir yaptığınız tercihlerin sorumluluğunu ve sonucunu üstlenmelisiniz. Kaçtığınız her şey gün gelir sizi bulur. Unutmak mı istiyorsunuz daha çok hatırlayacaksınız. Rasgele birisi olmamak için ya da bir armut olmamak için veya hıyar otantik olmalısınız. Heidegger için unutma sıradan var olma tarzıdır. O T A N T İ K O L M A M A K.
Farkında olmak için geçmişin var oluşunuzla oluşmalısınız. Özgürlüğünüzle, sınırlılıklarınızla, yargılarınızla, düşünmek için düşünmelerinizle, ölüm-yaşam ikircikliğiniz ile var oluşmalısınız. Mide bulandırıcı kabul ediyorum KUSUN o zaman, kimse size avcunu açmayacak! Hayatın vanası sizin avcunuzda!

Yüzleşince bulantınızla her şey daha anlamlıdır. Eşyaların bile seninle bilinçlendiği şuan içinde hiçliği kabul edecek antitezin var mı elinde?
Uykuların kaçacak biraz sonra uyuyacağım eşyalar ben uyurken uyanacak, tenimi sıyırıp geçecek. Var oluyorum (oluyorsun) şu evle, şu yatakla, şu erkekle, şu kadınla, kendime dokunduğum parmaklarımla, şu dünya ile.

B U L A N T I = Kapana Sıkıştım...
Kimse çıkaramaz (s)beni (s)ben kendimi çıkarmayı istemediğim zaman.
Var olmak için olmalı mıyız? Kapana sıkıştım(n)? olamayız var olmak oluşa giden yolu tırmanmaktır. O yol hiç bitmeyecek her şeyi bilincinle anlamlandırdığın sürece..

Umudunuz var mı? Çok pozitifsiniz:) Siz ve bilinciniz, siz ve eylemleriniz yoksa umut diye bir kavramın varlığından söz etmek olanaksızdır. Fark etmeniz kaçınılmaz yeterince düşündüğünüz zaman oluşmakta olan oluşunuzla hüsrana uğrayacağınızı. Varoluşunuz için bir Tanrı'ya, bir dine, bir ahlak sistemine ihtiyacınız yoktur. Ama İCAT ettiniz çünkü SORUMLULUK bilinciniz sizden kaçıyor. Sınırlılıklarınızla sınırlı bir canlısınız. Sorumluluklarınızı(-mızı) yükleyecek, seçimlerinizin(-mizin) sonuçlarını fırlatıp atacak bir Tanrı'ya, dine, ahlâk sistemine ihtiyacınız(-mız) var. Özgür değilsiniz yaşadığınız her an ile...

"İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayranlık duyulacak varlıklardır. KUSMAK İSTİYORUM."

Hümanizmi öldürüyorum kendi var oluşumla.

Stoacıdan daha fazlası olmalıyım Sartre'nin dediği gibi beni ilk öptüğün zamanı hatırlayabilmek için..

Hatırlıyorsundur belki...

"Ama hiçbir zaman bilmediğin bir şey varsa o da benim dikenler üzerine oturmuş olduğumdu; eteklerim sıyrılmıştı, bacaklarım delik deşik olmuştu, kıpırdasam daha fazla batıyordu. Orada Stoacılık para etmezdi işte. Bana dünyayı unutturmuş değildin, seni öpmek için büyük bir istek de duymuyordum, sana vereceğim öpücük çok daha önemliydi; bir anlaşma, bir bağlantı olacaktı bu. Duyduğum acı ne kadar kaba bir şeydi değil mi? Böyle bir anda bacaklarımı düşünemezdim. Duyduğum acıyı göstermemek yetmiyordu, acı duymamak gerekiyordu."

Şimdi acı duymuyorum, oluşa giden yolda şimdi buradayım ve dünya benim içimde bir köpek gibi nefes alıp veriyor. Yalnızlığın eşlik ettiği acısız bir nefes alışveriş. Hissetmen gerekiyordu sana verdiğim öpücüğün daha önemli olduğunu. Bütünlüğün ayrılışı.

Mutlak şuursuzluğumuzu anımsıyorum artık. Şuursuzluk, bulantı..
Hayır kusmayacağım...
Dikenler ve kan.. Biz bir bütündük yalnız ama yapayalnız olmayan...

Yazarın biyografisi

Adı:
Selahattin Hilav
Unvan:
Türk Felsefeci, Çevirmen ve Yazar
Doğum:
İstanbul, 1928
Selahattin Hilav, 1928 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümün'den mezun olduktan sonra, Fransa'da Sarnbonne ve İşçi üniversiteleri'nde okudu. Ardından felsefe çalışmalarını kesintisiz sürdürdü. Babası İran Kürt'lerinden Istanbul'a göç etmiş ve sonradan Hilav soyadını almış olan Muhammed Mihri Bey'dir.

Felsefeci, çevirmen ve denemeci olarak tanındı. Yazko Felsefe Dergisi'nde yöneticilik yaptı. Felsefe yazılarının yanı sıra edebiyat üzerine yazılar da yayımladı. Türkiye'de felsefenin ve birçok kuramsal konunun anlaşılmasında ve öğrenilmesinde açıklayıcı yazılarıyla öncülük etti. Selahattin Hilav, 12 Mayıs 2005 tarihinde yine İstanbul'da öldü.

Aydınlanmacı felsefe'nin ve Marksizm'in Türkiye'de kuramsal olarak anlaşılmasında önemli katkıları oldu. Yabancılaşma kavramı başta olmak üzere, Asya tipi üretim tarzı, şeyleşme gibi pek çok marksist kavramın bu şekilde Türkçeye girmesini sağladı. Öte yandan varoluşçuluk'un hem edebiyat hem de felsefi olarak Türkiye'ye girmesine katkıda bulundu.Sartre'ın Bulantı'sını, Arthur Schopenhauer'un Aşkın Metafiziği'ni, Foucault'nun Bu Bir Pipo Değildir'ini çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 33 okur beğendi.
  • 9,3bin okur okudu.
  • 562 okur okuyor.
  • 9,5bin okur okuyacak.
  • 570 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları