Selahattin Hilav

Selahattin Hilav

YazarÇevirmen
8.3/10
1.079 Kişi
·
3.722
Okunma
·
10
Beğeni
·
1.181
Gösterim
Adı:
Selahattin Hilav
Unvan:
Türk Felsefeci, Çevirmen ve Yazar
Doğum:
İstanbul, 1928
Selahattin Hilav, 1928 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümün'den mezun olduktan sonra, Fransa'da Sarnbonne ve İşçi üniversiteleri'nde okudu. Ardından felsefe çalışmalarını kesintisiz sürdürdü. Babası İran Kürt'lerinden Istanbul'a göç etmiş ve sonradan Hilav soyadını almış olan Muhammed Mihri Bey'dir.

Felsefeci, çevirmen ve denemeci olarak tanındı. Yazko Felsefe Dergisi'nde yöneticilik yaptı. Felsefe yazılarının yanı sıra edebiyat üzerine yazılar da yayımladı. Türkiye'de felsefenin ve birçok kuramsal konunun anlaşılmasında ve öğrenilmesinde açıklayıcı yazılarıyla öncülük etti. Selahattin Hilav, 12 Mayıs 2005 tarihinde yine İstanbul'da öldü.

Aydınlanmacı felsefe'nin ve Marksizm'in Türkiye'de kuramsal olarak anlaşılmasında önemli katkıları oldu. Yabancılaşma kavramı başta olmak üzere, Asya tipi üretim tarzı, şeyleşme gibi pek çok marksist kavramın bu şekilde Türkçeye girmesini sağladı. Öte yandan varoluşçuluk'un hem edebiyat hem de felsefi olarak Türkiye'ye girmesine katkıda bulundu.Sartre'ın Bulantı'sını, Arthur Schopenhauer'un Aşkın Metafiziği'ni, Foucault'nun Bu Bir Pipo Değildir'ini çevirdi.
Sokrates, içinde yaşadığı toplumun inançlarını, törelerini, önyargılarını, sahte yanlarını derinlemesine irdeleyelip eleştirdiği ve akıldan başka bir yol gösterici tanımadığı için, kurulu düzene karşı gelmekle ve o günkü genel ahlakı bozmakla suçlandı ve ölüme mahkum edildi. Hapishaneden kaçmayı kendine yediremeyerek ve aslında kendisini mahkum edenlerin hüküm giyeceğini düşünerek ölümü kabul etti.
İnsan ruhunun dingin, sakin ve dengeli bir durumda bulunması; doğru, ahlaklı ve mutlu bir yaşamın temelidir. Ruh bu durumdaysa, insanoğlu, iyilikten sevinç duyar, tat alır ve kötülük düşünmez. Ruhun bu durumda bulunmasını, daha doğrusu bu duruma ulaşmasını sağlayan şey de korkulardan ve boş inançlardan sıyrılmış olmasıdır. Korkulardan ve boş inançlardan ise ancak, bilgelikle, bilgiyle kurtulabiliriz.
Felsefe, sürekli bir "hayır" değiş aracılığı ile "evet"i bulmaya çalışmaktır. "Evet" bulunduğu zaman onu irdeleyip eleştirerek aşmaya yönelme, yani yeni bir "hayır" aracılığıyla daha da derinleşme çabasıdır. Felsefe, bir "olumsuzlama, olumlama ve yeniden olumsuzlama"dır; insan düşüncesinin, kendini ve nesnesini sürekli olarak evirip çevirmesi, düşünmesi, irdelemesi, eleştirmesi ve kendinden uzaklaşmışlığının farkına vararak kendine yeniden dönmesi; kendini bilinçli kılmasıdır.
Şeyleşme, insanla ve manevi varlığı ile doğrudan ilişkili olan yabancılaşmadır. Yani insanoğlunun, özgür bir kişi olmaktan çıkarak, edilgin ve tutsak bir 'şey' haline gelmesi; eşya derecesine dusmesidir; bir amaç olarak değil bir araç olarak kullanılır hale gelmesidir.
Haslık. Birey ile varoluşunun gerçek anlamı arasında uygunluk bulunması. Bireyin düzmece, kalp ve yüzeysel varoluşuna karşıt durumu dile getiren bu kavram, varoluşçulukta önemli bir yer tutar. Örneğin Heidegger'e göre, insanoğlunun haslığı, yani has bir varoluş edinebilmesi, ancak ölüm için varlık, yani ölüme göre yaşam durumunda olanaklıdır.
Aristoteles'in etkisinde kalan İslam filozoflarına ve onların görüşlerini benimseyenlere 'Meşşaiyun' (gezinenler) adı verilir. Bu sözcük derslerini gezinerek veren Aristoteles'in okulunu belirten peripatos'un Arapçadaki karşılığıdır. Meşşai felsefedsinin en ünlü temsilcileri Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşd'dür.
Rüyalarda, bir yere gittiğimizi, şu ya da bu işi yaptığımızı görüyoruz. Ne var ki, uyandığımız zaman, bunun bir kuruntudan ileri gitmediğini, bir aldanış olduğunu da fark ediyoruz. Ama belki de bütün yaşamımız bir rüyadan başka bir şey değildir; belki, tıpkı rüyada olduğu gibi, bütün yaşamımız boyunca bir yanılsama içindeyiz.
264 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Sizlere Sartre gibi bugün yeni bir şey yok deyip sayfalarca bu kitapla ilgili olmayan şeyleri anlatabilirim. Sonuçta yalnızım ama yapayalnız değilim. Bu incelemeyi okuyacak insanları da düşünüyorum. :)

Ama elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım yine de. Yalnızlığın felsefesinin yapıldığı kitap, diyerek başlamak istiyorum. Neredeyse bütün varoluşçularda görülen yalnızlık olgusunun doruğa ulaşmış bir biçimini yansıtmış Sartre. Kitap adeta insana huzursuzluğu aşılıyor. Okuduğum süre boyunca nedense kendimi hiç mutlu hissedemedim. Ama acı da hissetmedim. Sadece hüzünlü. Schopenhauer der ki mutluluk acı çekmemek demektir. Öyle bir mutluluk işte.Kitabı okurken kendimi hiç gitmediğim Fransa'da, İtalya'da bir sokakta amaçsızca gezerken yalnız başıma insanları izler gibi hayal ettim.

Günlük tarzı yazılan romanları okumak zor geliyor bana. Ana olaydan bağımsız alakasız binlerce şey anlatabilir yazar orada. Bu kitap özelinde de Sartre bir sayfada kendinden bahsederken bir sayfada bilmem kimin yaptığı hatta yapmış olacağı işlerden bahsediyor. E haliyle böyle olunca da kopuk kopuk ilerliyorsunuz. Hatta bir sayfada otodidakt gelip: Efendim kendi kendinize konuştuğunuzu gördüm. Ne düşünüyordunuz tarzı bir şeyler söylüyor. Kendi kendine konuşmalar işte. Bu tabi aralardaki küçük ama doyurucu cümleleri özümsemenize engel değil. Yinede olmasa iyi olurdu diyebileceğim şeylerden.

Kitabın başlarında aşırı yalnızlığın getirdiği insanları gözleme tutkusu var. Ki bu benimde çoğu zaman çok severek yaptığım bir şey. Etrafında olan olayları ve gördüklerini aşırı bir betimlemeyle yansıtmakta bu düşüncenin bir sonucu sanıyorum. İş hayatında yorulmuş, makinenin çarkları arasındaki insanları izlerken ana karakter, kendisinin o insanlardan ne kadar daha diri olduğunu düşünüp onlara acıyordu.

Ben öyle sanıyorum ki Sartre bu kitabı yazmak için karar verdiğinde bu kadar karmaşık bir şey ortaya çıkacağını tahmin etmiyordu. Evet aklında bir konu vardı elbet ama yazmaya başladıktan sonra ve bende okumaya başladıktan sonra kitabın ortalarına geldiğinizde hem yazar hem siz baştan varoluştuğunuzu hissediyorsunuz. O çakıl taşı atıldığında başlıyor her şey. Biraz garip bir his. Ama kendini tanımak yolunda önemli bir adım olarak çıkıyor karşınıza.

Okurken sanki psikolojik nevroz geçiren bir adamın sanrılarını dinliyorsunuz. Başlarda acı veren, istenilmeyen bu varoluşma süreci, ilerledikçe kabullenmeye başlıyor ve hatta olması gereken bir şeymiş gibi duyumsanmaya başlıyor.

Otodidakt' la varoluş ve hümanizm üzerine konuşmaları kitabın ne anlatmak istediğinin ortaya koyulması açısından yoğun bir özet gibi olmuş. Tabi bu özeti anca kitabın içindeyken okuyabiliyorsunuz. Ona göre hiçbir şeyin nedeni yoktur. Ve insan bu nedensizlikler ortasında nedeni olmayan bir varlık olduğunun ve hiçbir varlığın nedeni olmadığının bilincine vardığında, işte orada "bulantı" başlar.

Varoluşu ya bütünüyle herşey de hissedebilirsiniz yada herhangi bir şey yoktur. Bomboşluk.

Parmenides gibi düşünüp hayatta hareket denilen bir şey yoktur bile diyecek Sartre. Farklı olarak, Sartre varlığı görünen hissedilen olarak tanımlarken, Parmenides varlığı, var olduğu düşünülen şey olarak tanımlıyordu tabi.

Ben son sayfaları Chopin'in ölüm marşıyla birlikte okudum, Some of these days yerine size de tavsiye ederim. Kitabın sizi içerisine sokmuş olduğu havaya çok uyuyor.

Karmaşık bir inceleme olduysa şimdiden kusura bakmayın. Böyle bir kitabı okurken/ okuduktan sonra sağlam olay örgüsü içerisinde bir inceleme yazmak gerçekten zor oluyor. Yinede iyi okumalar dilerim.
188 syf.
·21 günde·Beğendi·9/10
Bana göre yazın türleri arasında en zor olanlarından ve hatta en zor olanı otobiyografidir.Çünkü;Otobiyografide yazar kendini şeffaf bir şekilde ve objektif olma zorunluluğuyla anlatmaya çalışır.Eminim bir çok kişi bunu yapamaz.Net olarak söylemeliyim ki ben yapamam.Bırakın yazmayı ,kişinin kendini sözlü olarak anlatabilmesi bile ne zor bir uğraştır...Haksız mıyım?
Otobiyografi yazarken, muğlak anılara yer vermek,doğruluğu kesin olmayan bilgileri aktarmak yazıyı çok güçsüzleştirir.Zira aktarılmaya çalışılan olay örgüleri ,evrensel olarak kabul edilmiş tekniklerle dizilmeli ve beraberinde düşünsel bir planla bir araya getirilmelidir ki anlaşılabilsin ve edebi bir hüviyet kazansın.
Sözcükler’de Jean-Poul Sartre tamda yukarıda bahsettiğim Edebiyat çevreleri tarafından kabul gören tekniklere dayanarak kitabı kaleme almış.Kişinin cüretkar olabilmesi ne büyük bir meziyet.Başkasına karşı bu meziyeti göstermek zor bir iş.Kişinin kendisine cüretkar bir tavırla yaklaşması nedir sizce?Bence imkansız.Sartre imkansızı başarabilmiş mi tartışılr...Şahsi fikrim bu kitapta imkansıza yakın bir anlatım var.
Kitap iki bölümden oluşuyor.Okumak ve Yazmak.İlk bölüm; Sartre’nin babasının ölümü sonrasında annesi ile büyükbabasının evine yerleşmesi ile başlar.Büyükbabasının kütüphanesinde dönemin en ünlü edebiyatçıları Mallarme,Corneille,Baudelaire,Flaubert,Maupassant,Geothe,Merimee, Chateaubriand ve daha bir çok yazarla tanışma imkanını bulur. Kitaplarla sırf farklı görünebilmek,sevilebilmek,ailesi ve çevresindeki insanlar nezdinde statü elde edebilmek için kurduğu zaruri dostluğu anlatır.Okuduğu yazarları “küçük arkadaşlarım”diye tanımlıyor,büyük babasının kütüphanesini de “tapınağım”diye..Aslında 7-8 yaşlarında o kitapları okumaz...(-muş gibi yapar)Bu onun için bir oyundur adeta.Bu oyunu anlatırken kendiyle yüzleşmesi ve içsel ironisi çok etkileyicidir. Zaten kitabın en önemli bölümleri de bu anlatımdaki çözümleme paragrafları.Hani demiştim ya anlatım imkansız bir noktada.İşte bu paragraflardaki tahlilller kesinlikle imkansız...Örneğin ;Çok sevilen,el üstünde bir çocuk olmasına karşın bir bölümde yazar kendisini şöyle anlatıyor;”Bir köpeğim ben.Esniyorum.Gözümden yaşlar akıyor,hissediyorum aktıklarını.” Yine “Bir sineğim,bir camdan yukarı tırmanıyor ve aşağıya yuvarlanıyorum” diye anlatıyor.Kendisine kurulan sahte dünyadaki sahte kişiliğiyle yüzleşmesi kayda değer.Bir de şu cümleye bakın;”Titrek dakikalar yere düşüyor,yutuyor beni ve can çekişmeleri sona ermiyor,durgun ve kokuşmuşlar,ama hala canlılar;süpürürsünüz onları,daha taze ama aynı ölçüde beyhude olan başkaları gelip onların yerini alır;bu iğrenmelere mutluluk denir;annem,benim küçük çocukların en mutlusu olduğumu söyler hep.”
İkinci bölümde ise Annesi ve büyükannesi ile farklı bir kente gidiyorlar.Büyükbabası ile mektuplaşmaya başlıyor Sartre.Bu mektuplaşmalar zamanla karşılıklı şiirsel göndermelere dönüyor.Aslında Sartre’nin ilk yazma deneyimi şiir ile başlıyor.Kısa süre içinde şiirden nesire geçiş yapıyor.İlk denemesi de daha önce yayınlanmış bir öykünün üzerinde yaptığı değişikliklerle ('Bir Kelebek İçin' ismiyle) kaleme aldığı çalıntı yazı oluyor.
Yazım çalışmaları sıklaşınca büyükbabası yazarların meteliksiz insanlar olduğu düşüncesiyle Sartre’nin yazmasına pek sıcak bakmaz.Bu da onda büyük yıkımlara ve ciddi iç hesaplaşmalara neden olur.Çevresindeki herkesi ve büyük bir hayranlık duyduğu büyükbabasını sorgulamaya başlar.Ve yazmayı neredeyse bırakır ancak içsel olarak bu isteğini günden güne besler...Bir süre sonra yeniden yazmaya koyulur.10 yaşından sonra daha etkili okumalar yapar.Bu dönemde yaşamak ve ölüm üzerine yaptığı tahlilller onun varoluşçu düşüncesinin ilk tohumlarını yeşertir.Hayatının neredeyse bütününü teşkil eder okumak ve yazmak...
Özetle ;Sartre Sözcükler’de tapınağım dediği büyükbabasının kütüphanesinin iç dünyasına etkileri,okul yaşantısı,din olgusuyla yüzleşmesi ,sinema ve müzikle tanışması ve tüm bunların hayal dünyasındaki etkilerini 50 yıl geriye dönerek, oldukça detaylı olarak ve psikolojik çözümlemelerle ustaca anlatmış.Ne de iyi yapmış.Gerçekten zor olanı kolaya çevirmiş.Edebi yönü üzerinde uzun uzun konuşmaya değer.Kullandığı dilin,günlük iletişim dilinden çok uzak.estetik kaygıların gözetildiği, damıtılmış bir yapıda olduğunu söyleyebiliriz... Sartre’yi ilk defa okuyan biri olarak biraz ağır geldiğini ifade etmeliyim..Keyif kaçıran türden mi diye sorarsanız,kesinlikle değil.Bu nedenle biraz ağır ilerleyebildim.Kitabında atıfta bulunduğu birçok kitap ve yazar hakkında araştırmalar yapma imkanı buldum.Bu da Sartre’yi tanımamın yanında diğer bir kazancım oldu diyebilirim.Okumak ve yazmak üzerine merak duyan herkesin okumasını tavsiye ederim.
264 syf.
·25 günde·Beğendi·8/10
Felsefi kitapları sevmem normalde. Ancak kitap ilgimi çekti ve hayatı yeniden sorguladım. Bazılarımız çok fazla derdimiz olduğunu düşünüyoruz. Ekmek parası, aile sıkıntıları, hastalık, sosyal ilişkiler vb.. Kitabı okuyunca en büyük derdin dertsizlik olabileceğini düşündüm. Ve acıdım kahramanımıza, intihar eden bir insana, acılar içinde inleyen bir hastaya acıdığımdan daha çok acıdım belki de...
264 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Varoluşçuluk üzerine okuduğum gerçekten en ağır romandı. Bu romanı anlayabilmeniz için zihninizin boş olması ve çok iyi odaklanmanız gerekiyor.
Varoluşçuluğa yeni bir bakış açışı kazandıran bir roman.
188 syf.
·3 günde·Beğendi
Hemingway’e atfedilen bir cümle  okumuştum: “İyi bir yazar olabilmek için mutsuz bir çocukluk geçirmiş olmak gerekir.” Dünya tarihi Hemingway’i doğrulayan örneklerle dolu. Sartre "Sözcükler" adlı yapıtında çocukluk dönemini ağırlıklı olarak anlattığı bir özyaşam öyküsü sunuyor bizlere. Burada şu soruyu sormak yerinde olur: “Varoluşçuluk felsefesine yaptığı önemli katkılarla, bu felsefeyi  edebiyata uyarlamasıyla ve bizzat yaşamıyla felsefesine sahip çıkan bu aykırı adam, mutsuz bir çocuk muydu?” "Sözcükler" tam da bu soruya  cevap niteliğinde bir eser. Çok küçük yaşta babasını kaybeden; anne, büyükbaba ve büyükanne üçgeninde, ama daha çok otoriter bir figür olan büyükbaba yönetiminde geçirilen bir çocukluk Sartre’ın çocukluğu. Peki mutlu mu? Huzursuz bir ruh Sartre, daha çocukluktan itibaren kitaplara ve yazmaya tutulmuş, hayatı boyunca bu tutkunun peşinden koşmuş, aykırı bir adam. "Sözcükler, varoluşçuluğun 'insanın kendi kendisini yeniden kurması' temeline dayanan görüşünü her cümle ile teyit ediyor adeta. Çocuk Sartre, okuma ve yazma konusunda dinmek bilmeyen bir susuzluğa sahip. Yazmayı bir hobi olarak gören ve torununu yazar olmaktan kurtarmak için her türlü çareye başvuran bir büyükbaba figürü, Sartre’da yazarlığı bir tutkuya dönüştürüyor. Zayıf ve çelimsiz yapısı ile her daim annesinin şefkatine maruz kalan, anneyle dost bir çocuk Sartre. Sıra dışı bir adamın sıra dışı özyaşam öyküsü "Sözcükler".Kitap her cümlesiyle sizi ters köşe yapıyor. Her cümlesiyle iğneliyor, dikkatinizi bambaşka bir yöne çekiyor. Sartre’a ve onun felsefesine bir adım daha yaklaşmak için okunması gereken bir yapıt. 176 sayfadan oluşan kitap, ince gibi görünse de yoğunluğu ile dikkatli bir okuma gerektiriyor. Kitabı okurken her cümlenin altını çizme ihtiyacı hissediyorsunuz ve bol bol alıntı yapma arzusu duyuyorsunuz.  Kanaatimce, Jean Paul Sartre külliyat olarak birkaç defa okunmadıkça tam olarak keşfedilemez. "Sözcükler" tıpkı  yakın zamanda okuduğum “Varoluşçuluk” kitabına yazdığım incelememde belirttiğim gibi Sartre’ı biraz daha yakından tanımak için iyi bir adım, ama asla yeterli değil.  Ama eğer Sartre okumaya başlayacaksanız başlangıç için en iyi Sartre kitaplarından biri. Herkese iyi okumalar!
264 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Bunalıma girmiş bir insan yaşamış olduğu acıları ancak bu kadar derinlemesine yaşayıp gösterebilirdi. Sartre'nin okumuş olduğum en tuhaf tuhaf eseri oldu. Ve bence bugüne kadar okumuş olduğum kitapları toplasan sadece bu kitabı kadar tanımazdım. Yazarı iyice tanımak isteyenlere baştan söylim bu kitabını okumadısanız kesinlikle okumalısınız onu baştan belirtmek istiyorum.
Gel gelelim kitaba...
Kitap baştan sona bir bunalım içeriyor lakin orta kısımlardan sona doğru çok yoğun bir bunaltı söz konusu. Yazarın kitabın başında söylediği şeyler kitabın sonunda bazen farklılık gösterebiliyor. Misal, bir keresinde bugüne kadar ne öğrendiyse kitaptan öğrendim diyor, sonra bir bakıyorsunuz başka bir yerde ne öğrendiysem hayattan öğrendim diyor.
Her şeyden soyutlanmış bir durumda gördüm yazarı. O kadar acılı ve bunaltıcı durumlar yaşamış ki artık acılar pek de etki yaratmıyor üzerinde. Tüm bunlarla birlikte bir de bahsetmiş olduğum soyutlama kavramına değinmek istiyorum, yazar hiçbir şekilde kendisine yaşıyor gözüyle bakmıyor. O hep geçmişte yaşadığını itiraf edip duruyor, çünkü yaşadığı tüm acılar geçmişte kalmış lakin etkilerini bu bunalım noktasında gösteriyorlar. Sartre de bunca acı ve bunaltıdan kurtulmak için daha doğrusu bunalıma daha iyi girmemek için yazmaya başvurduğunu kitabın sonlarında dile getiriyor. Bu da yazmanın insanı rahatlıyor gerçeğinden öte en azından kendi kendisiyle baş başa olup bunalıma girmemeye bir önlem olduğunu gösteriyor.
Daha önce Sartre'nin dünyasının biraz karanlık olduğunu sezmistim ama bu kitabını okuyana kadar farketmedim. Öbür kitaplarını bunun yanında gül gibi aydınlık kalır. Aslında Sartre'nin kendi iç dünyasıyla yaşamış olduğu bunca çelişki, bunca derin dünyalar belki acıyı yaşayan hemen hemen hepimizde vardır. Tabi bu öyle basit küçük acılardan söz etmiyorum. İnsanın dış dünyadan tamamen koparma noktasına gelen ve onu yalnızlığa mahkum eden derinlemesine acılardan söz ediyorum.
Kitabı okuyacaksınız biraz bunalım yaşama şansınız yüksek yazarla birlikte çünkü hep bir acı hep bir yalnızlık hissi veriyor insana.
Neyse kitabı okumak isteyip de okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızdan eminim :) hepinize keyifli okumalar dilerim...
188 syf.
·2 günde·9/10
Birini tanımam, bana ölümü hatırlatır.

Böyle  bir sözle giriş yapmak durumunda kaldım. Bunun sebebi ise Jean-Paul Sartre'ı okuyanın yaşadığı dengesizliktir. Kuşkusuz dengesizim artık. Yıllardır ayaklarımı koyduğum kaldırım taşının bir boşluk olduğunu farkettim ve o boşlukta gövdemle yol alıyorum sanki. ( Boşlukta gidilecek çok yer vardır. )

Bu kitap hakkında fazla söyleyecek bir şeyim yok. Jean-Paul Satre kitaplarında fiziksel bir geldim-gittim olayı pek yoktur. Düşünsel gitmeler vardır.

Pek inceleme yapmam. O yüzden kısa keseyim. Ben  sevdiğim yazarların çok okunmasını istemem. Bu da onlardan birisi.
264 syf.
·9/10
Farklı, Uçuk kaçık, zorlayıcı, kudretli ve etkileyici bir kitap okumak istiyorsanız işte bu kitap tam aradığınız türden...
Hayal gücünüzü, inancınızı, düşüncelerinizi, amaçlarınızı, hayattaki duruşunuzu sorgulatan ve de okurken sırf anlayabilmek, özümseyebilmek, sindirebilmek için adeta beyninizin benvari usulü alttan alta ısındığını hissedeceksiniz desem.
İnat ettim ;kızdım, saçma buldum, yineledim kelimeleri, sevdim, anlamaya çalıştım. Yahu yeter artık!!! olmuyor dediğim bile oldu. Karmaşık bir ruh hali ama kitap, garip bir şekilde çekiyor sizi Yani devekuşu
Kahramanımız Antoine Roquentin...
Dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatan, varoluşla yüz yüze gelen karakterimizin geçirdiği değişimin, kısa kısa tutulmuş güncelerinden oluşan özgün bir kitaptır. Yazarın benimsediği felsefesinin temellerini attığı ve tanıttığı ilk eser olduğu bilgilerini okudum.
Sartre'ye göre varolmak demek kütlemizin dünya üzerindeki yer kaplaması demek değil, düşüncelerimiz ve ortaya koyduğumuz eserlerle varız. Kendimizi özgürce yaratmak seçimlerimiz ve eylemlerimize bağlı olduğunu, ama bunun getireceği sorumluluklarla başa çıkmanın tabiki psikolojik sonuçları da olacağınının altını çiziyor sürekli. Yazarın konuşturduğu karakter çamurlu bir taş parçasından tiksinmeye başlar ve bu bütün insanlardan hatta kendinden bile tiksinmeye kadar gider. Varolmasına bir hoşnutsuzluk bir anlamsızlık yükler. Sorular... Sorular... Sorular...
Sorulardan doğan yeni sorular silsilesi...
"İnsan ne ise o değildir. Ne olmuşsa odur"
Bireyin özgür olduğunu, hatta mecbur olduğunu, geleceğini kendisinin belirlediğinin savunuculuğunu yapan Sartre, anladığımız üzre kaderi inkar ediyor ;dolayısıyla bir Tanrı'da yoktur onun için.
Zor ama derin düşüncelerle dolu bir kitaptı. Daha iyi anlayabilmek için hayatını ve kitaplarına devam edeceğim. Gözünüz korkmadıysa deneyin derim. Farklı bakış açıları keşfedeceğiniz bir eser.
264 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
''Abartıyorum çünkü anlaşılmak istiyorum.'' diyen Franz Kafkaya selamlarımı göndererek başlamak istiyorum incelemeye. :)

Kitabı bitirip diğer incelemelere göz attığımda karakterin genel ruh haline ve yalnızlığına üzülenler olduğunu gördüm. Bu durum benim için aynı değil, hatta tam tersi bundan zevk aldığımı, böyle olması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü karakterin şikayet ettiği yalnızlığı anlatmaktan derin bir haz aldığını hissettim. Ki bu kitabın Sartre'nin felsefesinin özeti niteliğinde olduğu söylenir. Tutarlı bir felsefeye sahip olduğunu düşünüyorum ve bu kitaptan önce okuduğum ''Edebiyat Nedir?'' eserinde de anlatmanın, yazmanın, aktarmanın derin bir haz olduğunu, insanı özgürleştirdiğini sık sık belirtiyor.
Yalnızlıktan bahsederken betimlemelere bu kadar sık başvurması ve ayrıntıları didik didik ederek yeni ayrıntılar sunması bence bu yüzden.
Karakteri özümsemem ve onun ruh halini yaşamam benim için çok zor olmadı açıkçası. O anlatırken ben de benzer duygular içinde buldum kendimi ve sorgulamalar yapmaya başladım. Bir süre sonra karakter Sartre'nin yazıya dökülmüş haline dönüşünce bu kez onun felsefenin derinliğini ve hazzını yaşamaya başladım. Eksiklerini arayarak kitabın bazı sayfalarına notlar aldım, araştırmak için.
Kurgudan yoksun bir kitap olmasına rağmen içindekini açmak için yazıya, yazarak özgürleşmeye çalışan bir adama şahit oluyoruz kitapta.
Çok sevdiğim ve altını çizdiğim yerleri zaman zaman tekrar okuyacağım bir kitap oldu.
260 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
BULANTI...
Kitap hakkında ne desem ki...
Güzel bir kitap mı, ne anlatıyor, okurken sizi alıp götürüyor mu?
Yahut sizi derinden sarsıyor mu?
Jean-Paul Sartre çok duyduğum bir isim ama kitaplarını hiç okumamışım.Bir şekilde bu kitabın da kitaplığımda olması gerektiğini biliyorum. Tabi babam sağolsun alıyor bir gün :D
Neyse, kitap hakkındaki genel görüşlerim:
Albert Camus'un Yabancı'sını okursanız sizi kitap derinden etkiler. Etkilenirsiniz, o insanın yalnızlığından, yabancılığından ve uzaklığından...
Ya da Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ni okuyup bunalıma girersiniz :D
Ki ben de öyle oldu çok farklı bir kitaptı.
Ama bu kitapta anlatılanlar biraz havada kalıyor sanki. Yani evet ana karakter biraz uzak dünyaya, ama bunu hissedemiyorum. Kapılarla konuşuyor mesela ya da bardakları inceliyor. Tabi bunu bazı eleştirmenler bir çeşit hastalık olarak görmüş ama bence öyle değildi. Yine de yazar bana Bunaltı'yı hissettiremedi.
Peki neden 9 puan verdin derseniz: Kitap güzeldi evet, Sartre'nin Felsefesini anlatan kitap ve güzelde tekrarlıyorum bunu. Olay akışı da güzel ama puan kırmamın sebebi yazarın Bunaltı'yı bana hissettirememiş olmasıdır.
Neyse, yine de güzel bir kitaptı. kitaplığımda durmasından gurur duyacağım.
Herkese iyi okumalar dilerim :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Selahattin Hilav
Unvan:
Türk Felsefeci, Çevirmen ve Yazar
Doğum:
İstanbul, 1928
Selahattin Hilav, 1928 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümün'den mezun olduktan sonra, Fransa'da Sarnbonne ve İşçi üniversiteleri'nde okudu. Ardından felsefe çalışmalarını kesintisiz sürdürdü. Babası İran Kürt'lerinden Istanbul'a göç etmiş ve sonradan Hilav soyadını almış olan Muhammed Mihri Bey'dir.

Felsefeci, çevirmen ve denemeci olarak tanındı. Yazko Felsefe Dergisi'nde yöneticilik yaptı. Felsefe yazılarının yanı sıra edebiyat üzerine yazılar da yayımladı. Türkiye'de felsefenin ve birçok kuramsal konunun anlaşılmasında ve öğrenilmesinde açıklayıcı yazılarıyla öncülük etti. Selahattin Hilav, 12 Mayıs 2005 tarihinde yine İstanbul'da öldü.

Aydınlanmacı felsefe'nin ve Marksizm'in Türkiye'de kuramsal olarak anlaşılmasında önemli katkıları oldu. Yabancılaşma kavramı başta olmak üzere, Asya tipi üretim tarzı, şeyleşme gibi pek çok marksist kavramın bu şekilde Türkçeye girmesini sağladı. Öte yandan varoluşçuluk'un hem edebiyat hem de felsefi olarak Türkiye'ye girmesine katkıda bulundu.Sartre'ın Bulantı'sını, Arthur Schopenhauer'un Aşkın Metafiziği'ni, Foucault'nun Bu Bir Pipo Değildir'ini çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 10 okur beğendi.
  • 3.722 okur okudu.
  • 250 okur okuyor.
  • 4.110 okur okuyacak.
  • 222 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları