Sema Kaygusuz

Sema Kaygusuz

8.1/10
138 Kişi
·
375
Okunma
·
90
Beğeni
·
5.631
Gösterim
Adı:
Sema Kaygusuz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Samsun, 1972
Sema Kaygusuz (d. 1972, Samsun) Türk yazar.

Öykü ve roman türünde eserler vermiştir.

1972 yılında Samsun'da dünyaya geldi. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu (1994) olan Kaygusuz, öğrencilik yıllarında, radyo oyunu, koreografi ve tiyatroalanlarla ilgilendi. İlk öyküleri Kitap-lık, Adam Öykü, Varlık, Düşler Öyküler dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı ilk dosya, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü'ne (1995), ikinci dosya ise 1996 Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülüne değer bulundu. Ancak, ödül alan bu iki dosya, kitap olarak yayımlanmadı.

Ortadan Yarısından (1997), Sandık Lekesi (2000) ve Doyma Noktası (2002) adlı öykü kitapları yayımlandı. Sandık Lekesi adlı kitabıyla 2000 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

İlk romanı Yere Düşen Dualar edebiyat çevrelerinden çok iyi eleştiriler almış, Fransa, İsveç ve Almanya'da da yayımlanmıştır.

Atlas dergisinde coğrafya yazıları yazmayı ve "yaratıcı okuma" üzerine atölye çalışmaları yapmayı sürdürmektedir.
''Yanlış anlamışsın sen garibanlığı. Gariban insan başkasının kâbusunu görebilen insandır. Sen benim kâbusumu gördün mü hiç? Bendeki piçi gördün mü, tecavüzü, katliamı, kayıpları gördün mü? Benim tarihimde , dışlanma var, linç var, hakaret var. Babamın ezikliği, annemin dünya tiksintisi var. Hayvanın azabı var, insanlığın felaketi var.''
Ne zaman şenlikli bir yere adım atsan sımsıkı tutunuyorsun kendine. İnsanların arasından süzülürken ellerini göğsünde bitiştirip kimseye kaptırmamak için beni kalbine yaslıyorsun. Uykundaki taşı kavrarkenki gibi güven dolu ellerin. Bu hallerini çok seviyorum, çok. Ruhunu elinden kaçırmaktan korkan yaban insanların masum ürküntüsü var sende.
Sema Kaygusuz
Sayfa 94 - Metis Yayınları
Her şey kötü bir el yazısıydı zaten. Düşünürken hep yazardı böyle, yazmadan doğru düşünemezdi, elini oynatmadan aklını oynatamayanlardandı.
Sema Kaygusuz
Sayfa 37 - Can Yayınları
Birbirlerinin oyuncaksız yaşamına aynı yerden bakmaya çalışan, aynı yerde durmaya zorlanmış bitkiler gibi gözden kaçmış çocuklardı onlar.
Zamanlar arası geçiş mümkün olsa, Geleceğe dönüş filmindeki arabaya binsek yada Leyla ile Mecnun’un Ak sakallı dedesi değneği ile “Laappps!” diye kafamızı vursa, bir anda kendimizi 1850 Rusya’sında, 1920 Almanya’sında yada gelecekteki herhangi bir günde bulsak acaba nasıl olurdu? Bir anda farklı bir dünyadasınız; kıyafetler, manzaralar, binalar, bireyler ve sorunları, düşünceler, konuşulan dil, kullanılan kelimeler, kelimelere yüklenen anlamlar her şey değişmiş. “Ben bu zamanın insanı değilim” diyenler acaba ait oldukları zamanı bulurlar mıydı yoksa en çok onlar mı afallardı yada hiçbir zamana ait olmadıklarının uyumsuzluğunu mu anlarlardı.

Hepimiz aslında böyle bir yolculuk içerisindeyiz, zihinsel olarak. Bazımızın yolculukları keskin, bir anda var olduğu zamandan bağını kopararak, elveda diyemeden, dostlarına veda bile edemeden. Bazılarımızınki daha ağır her anın tadını çıkartarak her şeye doya doya. Ben kendimi daha çok birinci gruptan sayıyorum. Kendimce sebeplerim var elbette, her veda içimde bir ukde olarak kalıyor. Veda etmenin acısını yeni yerimin şaşkınlığına tercih ediyorum. Dışarıya göre vefasızlık bana göreyse fazla bağlanmak, en çok da bencillik, acıdan kaçmak, nereye kadar kaçılabilirse.

İki aydır yine zamansal bir yolculuk içerisindeyim, en hızlısından. Uzun süredir yaşadığım; kelimelerini, insanlarını, bunalımlarını iyi bildiğim Çarlık dönemi Rusya’sından bir anda çıkarak günümüz dünyasına geldim. Yine kimseye veda etmedim. Yalnız bu defakini bende anlayamadım, çok da tercihsel olmadı. Bir de baktım ki günümüz dünyasındayım. Şartlar diyelim.

Peki neydi bu şarlar, beni benden alan, Rusya’nın o engin bozkırlarından koparan. Site de fırtınalar koparan “Bilge Karasu”, yahu kimmiş bu adam, neler yapmış böyle. Kitapçı da rutin olarak kitapları incelerken elime hiç beklemediğim bir anda geçen “Sait Faik – Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar”. Bana şiirin kardeşi hikayeyi sevdiren, ayrı bir dünyanın kapılarını açıp, “sen bu zamana nerdesin gülüm” diyen. Bir de bu zamana kadar sadece isimlerini duyduğum, okumak aklımın ucundan bile geçmeyen, kütüphanede Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in istediğim eserlerini bulamadığım için aldığım “Murathan Mungan – Kibrit Çöpleri” ve “Sema Kaygusuz – Doyma Noktası”. İyi ki almışım, iyi ki yazmışsınız o güzel kitapları.

Murathan Mungan müthiş bir adam. Ben duyguları bu kadar iyi bilen ve kelimelere bu kadar hakim bir yazar daha görmedim. Çok kısa hikayenin ne olduğunu kibrit çöplerini okuyunca anlıyorsunuz, 100 kısa hikaye ve 100 farklı duygu, her birine ayrı ayrı sayfalarca hikaye yazılabilir.

Sema Kaygusuz ise ayrı bir dünya. Aldım ya kitabını, attım kenara. Ben dedim bunu her türlü yutarım, zaten 80 sayfalık kitap; ilk hikaye 40 sayfa, gerisini de arada tek tük götürüm. Bir Cumartesi akşamı artık son saatler , bir el atayım dedim şuna. İlk hikaye okumamla, Sema hanımın arkadan sırıtması bir oluyor. “Her kuşun eti yenmez, sen beni çağdaşlarımla bir sandın herhalde”, bende bir öfke nasıl köpürüyorum. Ertesi gün ilk iş tekrar açtım hikayeyi, bir daha, yine muallak kaldı ama olsun. Edebi keyif işte budur. Arkasından patlattım diğer hikayeleri de.

Hayran oldum kadına, ilk iş gittim başka bir kitabını aldım “yüzünde bir yer”. Peki ne yapmış bu kadın bu kadar hayran olunacak? Cümleleri, paragrafları, kurgusu taş gibi sapasağlam. Okurken hep bir sis perdesi, kapalı cümleler, gün görmemiş benzetmeler. Yüzünde bir yerde ikinci tekil anlatıcıyı kullanmış, benlikten ayrılan bir ikinci kişilik. Mistik, kadim hikayeleri kullanmış. Normal hikayelerinde bile mistik bir hava var. Bireysel bunalımları, çağımızın soğukluğunu her cümlesinde buz gibi hissediyorsunuz. Gizemli, enteresan karakterler.

Bu arada şunu da fark ettim; biz site olarak da çağın çok gerisinde kalmışız, hepimiz kült eserlerdeyiz. Artık zincirleri koparmanın vakti gelmedi mi? Garanticilikten kopup yeni eserler tanımalıyız, ne kadar risklide olsa kendi değerlendirmelerimizi yapacağımız eserlere yelken açmalıyız.

Herkese keyifli yolculuklar dilerim.
Bu kitabı ne zaman okuma listeme aldığımı hatırlamıyordum; ama “geçmiş zamandaki Semih’in bir bildiği vardır” diyerek siparişi verdim. Daha sonra kitabı okurken bazı cümleler “anımsadım” Sema Kaygusuz’a dair. (Sema Kaygusuz, “anımsamak” kelimesini çok seviyor bence. Birçok yerde severek kullanmış. Bu sebeple ben de tırnak işareti içerisine aldım. Okurken mutlaka siz de anımsayasınız diye…) Sonra kitaba ilişkin yapılan incelemeleri okudum ve İbrahim (Sisifos) ‘in incelemesinden sonra okuma kararı aldığımı hatırladım. Kendisine teşekkür ederim.

Doyma Noktası, Sema Kaygusuz isimli yazarımızın okuduğum ilk kitabı oldu. Kitabın içinde toplam 9 öykü bulunmakta. Öyküler arasında organik bir bağlantı yok; ama duygusal olarak birbirleriyle bağlantılı olduklarını söyleyebilirim. Yani her bir öykü diğerinden farklı; ama hepsinde de ortak bir gerilim, sıkıntı söz konusu. Metin T. abimizin dediği gibi, öykünün olmazsa olmazı işte bu içimizi deşen, düşündüren, geren, bizi alt eden duygular. Bu duyguları barındıran bir öykünün iyi bir öykü olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

Kitabın içerisinde en beğendiğim öykü, Sandık Lekesi isimli öykü oldu. Diğer öykülerini de oldukça başarılı buldum; ama yazarın dilinin bir hayli ağdalı olduğunu söylemekte fayda var. Günümüz yazarlarının yöneldiği gibi, duru ve kolay anlatımın aksine zorlayıcı ve farklı kelimeler kullanmayı tercih etmiş. Tek bir kitabını okuduğum için genelleme yapmaktan imtina ediyorum; fakat diğer eserlerinde de aynı dili kullandığına eminim. Anlatım tarzı, imgelemeleri kullanış biçimi çok farklıydı. Hatta bazı yerlerde dönüp sayfayı baştan okuma hissine kapıldım. Okudukça alışırım diye düşündüm; pek alışamadım. Yine de kaliteli bir yazar olduğunu açıkça ifade edebilirim. Özellikle öykü okumayı seven okurların mutlaka tanışması ve yazılarını derinlemesine incelemesi gereken bir yazar.

Kitabın ismi de bir hayli ilgimi çekti. Öykülerle bir bağlantı kurmaya çalıştım; ama itiraf etmeliyim ki kuramadım. Önce doyumsuz insanlar aradım kitabın içerisinde, bulamadım. Neden Doyma Noktası olarak bir isim konulmuş bu öykü kitabına bir türlü mantıklı bir sonuca varamadım. Zira doyma noktası, bir şeyden zevk alamadığımız zaman “tamam bu kadar yeter daha fazla istemiyorum” dediğimiz noktaymış. Ayrıca bilindiği üzere, balıklarda doyma hissi yok. Kitabın kapağında yer alan kılçıkla ve kitabın içerisinde yer alan “Kılçık” öyküsüyle bağlantı kurabildim; ama hepsiyle bir bağlantı kuramadım. Neyse çok da önemli değil sanırım…

Sema Kaygusuz, kullandığı ağdalı dil ve farklı kelimelerle iyi bir okuru büyüleyebilir. Okurken anadilde kitap okumak ne kadar da güzel bir şey diye düşünüyor insan. Çünkü yazar sizinle aynı coğrafyadan, sizinle aynı duygularla büyümüş. Aynı havayı solumuş ve uyurken aynı öyküleri dinleyerek rüya alemine dalmış... Bunun üzerine Sema Kaygusuz bir de nesnelerle ya da hayvanlarla ilginç bir ilişki kurmayı başarabilen bir yazar. Yeri geliyor bir meyve ya da hayvan onun elinde konuşma yetisine sahip bir varlığa dönüşüyor. Son dönemde bu tarz yazarlar bir hayli azınlıkta kaldı. Bu sebeple Sema Kaygusuz’u değerli bir yazar olarak gördüğümden sizlere tavsiye ediyorum.
Yüzünde Bir Yer, birden fazla bakış açısıyla bakılmaya açık bir eser. Bu, elbette ki bütün eserler için geçerli bir kuraldır. Bırakın kitapları, dünya için de böyle değil midir? Dünya bizim gördüğümüz kadar vardır. Üstüne üstlük, bu görme 'açısındaki' anlam yükleme işi de yine kişiden kişiye değişebilir bir olgudur. Fakat, Yüzünde Bir Yer'de bu biraz farklı. Şöyle ki, romanda belirli bir omurga yok diyebilirim. Yani kitap boyunca anlatılanlar belirli bir merkez nokta etrafında değil, aksine alakasız noktalarda meydana geliyor.

Büyülü gerçekçilik kavramında da gerçekçilik kapsamında bir omurga olmaması durumu söz konusu olabilir fakat bu eser o türe de girmiyor. Neden öyle peki? Sema Kaygusuz, bir tutulma halini anlatmış da o yüzden. Hayatta çoğu şeyin bir ağırlığı vardır; olayların ağırlık derecesi de elbette kişiden kişiye göre farklılık gösterebilir. Fakat çoğu insanda var olan ve var olmaya da devam edecek olan bir ağırlık vardır: Zamanın geçtiği gerçeği. Zamanın geçmesinden kastım, çağların ilerlemesi, dünyanın değişmesi değil. Demeye çalıştığım, zamanın bireysel olarak kişide bıraktığı yük.

Zaman kavramını çoğu zaman düşünmüş, üzerine kafa yormuşumdur. Hem bilimsel olarak hem de hayatsal manada. Hayatsal manada, zaman insanın sırtında her daim hissettiği bir yük gibidir. Bu açıdan aslında hepimiz birer 'zaman hamallığı' yapıyoruz bitmek bilmeyen hayat yolunda. Sanki sırtımızda bu ağırlık ile doğmuşuz. Gerçeklikten uzak bir ağırlık bu; insanın gerçeklerden uzaklaşıp görünmez hale geldiğinde yaşadığı "bir de gerçek hayat var tabii" bulantısından başka bir şey değil.

Aslında çok derine indim ama kitap da o türden olduğu için anlatmak gereği duyuyorum. Zaman geçer çevre değişir, yine zaman geçer sevdiklerimizin yaşlanmış olduğunun sessiz dehşetini yaşarız. Sanki o hamallığını yaptığımız zaman fısıldar durur kulağımıza; kendisinin durdurulamaz olduğunu ve bu fısıldamada dahi geçtiğini. İşte bu açıdan zamanın üzerimizdeki etkisini dile getiriyor Kaygusuz. Çocukluğumuzda dahi zamanın hamallığını yaptığımızı bizlere hatırlatıyor şu mükemmel tespit ile: Bir çocuk için büyüme korkusu yoktur, annesinin / babasının (veya sevdiği bir yakınının) yaşlanacak olmasından duyduğu korku vardır. Bu 'çocukluk dehşetimizi' yine bizlere anlatıyor hatta öğretiyor Kaygusuz.

Kültürümüzdeki Hızır kavramından da bahsediyor yazarımız. Duymuşsunuzdur, "Hızır gibi yetişti" derler hani, çeşitli efsanelerde ve anlatılarda ismi anılır bolca. İşte kitapta zamandan bu denli bahseden Kaygusuz, Hızır kavramını da hikayenin 'omurgasızlığına' katkı yapması için ekliyor romanına. Bu sayededir ki zamanın insan üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılıyor. Kendi ifadesiyle zamanın ürperticiliğini anlatıyor bizlere; iki zaman arasında kişisel olarak yaşanılan değişimlerin her türlü kurgudan daha ürpertici olduğunu resmederek.

Zamansal ve uzamsal anlamda yaşanılan, hayattaki çoğu yoğunluk anlarına dikkat çeken Kaygusuz, bunu ismi belirsiz birine hitap eden karakterine anlattırarak yapıyor. Kitap sanki başka birine ithaf edilen farklı yazılar bütünü gibi. Ters kurgu düzenindeki gibi, hikaye sondan başa doğru ilerliyor sanıyorsunuz ama o da değil. Kitabın belirli bir omurgası olmamasından kastım da buydu aslında: Zamansal bir bütün oluşturmaması. Biz insanlar zamanı sayıyoruz ama ne denli işe yarıyor bu? Kaybolup gitmemize çare oluyor mu bu sayma işi? Ne kadar kesin sayılarla, günlerle sayarak sayalım zaman kavramını, bu onun içinde kaybolup gitmeyeceğimiz anlamına gelmez. Bu açıdan, zamanda kaybolduğumuzu kanıtlamak istemiş bir bakıma yazar. Proust'un da serisinin ismi "Kayıp Zamanın İzinde", Proust da zamana derin bir bakış ile bakar fakat Kaygusuz zaman kavramına Proust'tan farklı bir şekilde bakmış: Zaman, içinde kaybolmamıza yetecek kadar gerçektir. Hatta öylesine gerçektir ki ilk başta dediğim gibi, dünyadan en çok uzaklaştığımız hayallerimizde dahi "bir de gerçek hayat var tabii" şeklinde düşünmemizi sağlayacak kadar gerçektir. Hayallerimize sızan bir gerçeklik. Bir nevi delirtici bir gerçeklik.

Oyalanma dediğimiz kavrama da ışık tutulmuş. Mutsuzluğumuzu sahte bir neşe ile oyalamaya çalışmamız, acılarımızı dünyaya 'ilenerek' ve onunla oyalanarak azaltmaya olan bitmek bilmeyen ihtiyacımız resmedilmiş. Bunlarla da ruhumuzu uyuşturma uğraşımız anlatılmış. Bu uğraş anlarını anlattığı için okuması boğuk kitaplardan Yüzünde Bir Yer. Bu yüzden sevdiğim bir eser oldu.

Aslında daha bahsedecek çok şey var ama kitap hakkında haddimden fazla bilgi verdiğimi düşünerek incelememi bitirmek istiyorum. Kitabı çok beğendim, zamana dair bakışı olsun, hayat içinde yaşanılan yoğunlukların tasviri olsun beni içine çekmeyi başardı. Sema Kaygusuz gerçekten de 'zaman tasvirini' başaran bir yazar. İnsan ruhundaki değişimlerin sorumlusu zaman mıdır? Bu yüzden zaman bir katil mi olur? Ama bu denli bahsettiğim zaman kavramının da bir katili vardır, o da okumak isteyenlere bir sürpriz olsun. Şiddetle tavsiye ediyorum.
Selamlar;
Sema Kaygusuz'un ilk romanı benim üzerimde tam olarak  ''Ben ne okudum ya ?'' etkisi bıraktı. Yazarın ismini 1K İzmir buluşmamızda duydum, internette kendisi hakkında kısa bir araştırma yaptım,1972 doğumlu genç yazarımız esasında öykücüymüş, bu okuduğumuz kitabı ilk romanı aynı zamanda. Almanya’nın en prestijli edebiyatçı ödülüne layık görülen genç yazarımız, maalesef Türk okurlar arasında pek bilinmiyor. (Ben ilk kez duydum mesela,belki de benim cahilliğim bilemedim.)

Kitap iki bölümden oluşuyor, ilk bölüm bir Ege adasında, öğleden sonra insanın üzerine çöken bi mayışma havasında geçiyor. Lirik bir dille adeta, mitolojik bir efsaneden esinlenilerek yazılmış gibi. Yazar çok tumturaklı cümleler kurup,okuru adeta büyülemiş,düşsel bir yolculuğa çıkarmış gibi. Zaman,zaman ben de o ada da mahsur kalmışım da ,yitip gitmeyi bekliyormuşum gibi hissettirdi.

İkinci bölüm ,ilk bölüme göre biraz daha didaktik geldi bana. Bu sefer hikayecimiz bir takım olaylar silsilesinin ortasına bırakıp terketti beni. Bu kez dedim,evet bu kez mitolojik bir hikayenin tam ortasındayım. Son iki bölüme kadar büyük bir gizem içinde , varılmak istenen ereğin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Her satırda yüzüme mistik, gizemli cümleler,kelimeler,sözcükler çarpıp durdu.

Aslında inceleme yazma niyetinde değildim, çünkü yazarın gerçekten tarife ihtiyacı yok. Akıcı,mistik bir dil, üzerinde kafa patlatılabilecek karmaşık cümleler, hayata dair minik minik anektodlar, son sayfaya koşar adım değil de demlenerek varan bir son.

Kitabı beğendim, yazarla tanışmamıza vesile olan İbrahim (Sisifos) ‘e de çok teşekkür ederim :) Yazar Türk olduğu için, orijinal dilde okuma avantajına sahip olduğuma ayrıca memnunum. Çünkü kitapta öyle cümleler,öyle kelimeler var ki okurken bu sözcüğü nasıl çevirdiler acaba demekten kendimi alamadım. Bir çok kitapta ,çeviri gazabına uğradığımızın farkına bile varamıyoruz bazen. Velhasıl kelam, yeni bir kalem, tanışmanızı isterim. Şimdiden keyifli okumalar.
Sema Kaygusuz'u pırıl pırıl hikâyeleriyle tanıyalı herhalde 7-8 sene olmuştur. Sandık Lekesi'ni sahilde, etraf çocuk sesleriyle dolu, bir yandan da bir şeyler içerek okuduğumu hatırlıyorum. Beni ilk çarpan elbette üslûbuydu; dil kullanımı, şiirsel anlatımı hemen etkilemişti beni. Yazarın romanlarını okumadım, 'Yere Düşen Dualar' ilk romanıydı, yalnızca ilk kısmını okuyabildim, ikinci kısımda, yani anlatımının daha soyut olduğu kısımda dayanamamış ve bırakmıştım. Seneler sonra ikinci kez bir romanını okuyorum Kaygusuz'un ve bitirmeyi başarsam bile anlayabildiğimi sanmıyorum, anlayabildiğim kadarıysa beni çok etkilemedi açıkçası. İnternette romanla ilgili yazılan yazılara, eleştirilere baktığımda, ülkenin kendi kirlenmişliğiyle hesaplaşamamasını, herşeyi kirletenlerin ve bütün kirliliklerde payı olanların özeleştiri yapamamasına bağlayan bir manası olduğunun söylendiğini gördüm. Barbar ve onun kahkahası buydu: kabalık, kötülük, basitlik, sığlık, değerler karşısında kendi değersizliğini başa kakan ve bunun yegâne anlam ve hakikat olduğunu savunanların kahkahası. Bunu okumuş olmasam ben düşünemezdim açıkçası. Beni rahatsız eden şey, yazarın karakterlerini kendisi gibi konuşmak ve söylemek yerine kendi düşüncelerini söyleyecek şekilde kullanması oldu. Bu bana göre gerçekliğini zedeliyor eserin. Sema Kaygusuz, kitabında hem çok sade hem de ağdalı dahi diyebileceğim daha kapalı bir dili bir arada kullanıyor. bazı karakterlerimizin konuşmaları 'edebiyat' kokuyor, oysa bu konuşmaları bu şekilde yapabilmeleri mümkün değil bu karakterlerin. Bazı yerlerde, dil yalın bir şekilde, olup biteni olduğu gibi anlatırken, bazı kısımlarda, özellikle diyalogların bazılarında karmaşıklaşıyor, bu kısımlarda konuşanlar sanki karakterler değil de yazarın kendisi oluyor. Örneğin iki garson arasındaki sohbetin içeriği gerçekliği bozuyor, aynı şekilde iki sevgili ismail ve Melih arasındaki gerginliği yansıtan bütün diyaloglar da öyle. Bu elbette benim kitabı doğru anlayamamamdan da kaynaklı olabilir, ama en başından beri metnin bana çekici gelmediğini, bu yüzden belki de daha yüzeysel bir okuma yaptığımı da söyleyebilirim.

Kitabı zor okumaları sevenlere ve gerçek Sema Kaygusuz sevenlere önerebilirim. Bana gelince; ben gidiyorum, bir kez daha Çehov'a dönüyorum.
Nihayet yarım bırakabildim. Kendimi çok özgür hissediyorum. :) Kitap gerçekten iyi olabilir. Okuduğum kısımda altını çizdiğim yerler de oldu. Fakat akıcı olmamasından dolayı bir türlü sarmadı. Bir umut bir yerinden sonra akıcı olur diye beklerken Ayşe'nin incelemesini (#28016639) okudum. Meğer daha da 'didaktik' oluyormuş. Benim gibi iyi bir okur değilseniz, daha popüler kitaplara yönelmenizi tavsiye ederim. :)
İlk kez bir Sema Kaygusuz kitabı okumanın tereddüdüyle Barbarın Kahkahası'nın arka kapağını kapatınca anladım Türk yazarların kalemini okumaya olan ihtiyacımı. Çünkü dilimizin güzelliğine, orijinalliğine ancak Türk yazarların kitaplarında doyduğumu hissediyor, yazdıklarımın yetkinleşmesinde büyük fark atıyorum.

Kaygusuz hanımefendinin kitabını okumaya nasıl karar verdiğimi anımsayamıyorum fakat iyiki o sipariş listesine eklemişim. Kitabın o çok katmanlı kurgusunda kayboldum, sürüklendim. O büyülü sayfaların satırlarında kendimi buldum.

Barbarın Kahkahası'nı aslında Batıya Bakan Toplumun Ön Fermanı olarak kendime ilan ediyorum. Çünkü kitabın o çokyönlü yapısının alt mesajında bir toplum eleştirisi yatıyor. O eleştiriyi en çok toplumsaldan aileye, aileden bireye kayan sistematik bir sarsıntıyı artçı zelzeleler halinde yayılırken hissediyorum.

Roman türünde yazılmış bu kitabın karakter kadrosu geniş kurgusunda bir tatil beldesinde bulunan otele gelen müşterilerin hal, hareket ve davranışları üzerinden yola çıkarak bir ülke anatomisi çıkarılıyor.

Sema Kaygusuz'dan okuduğum ilk kitap olması sebebiyle biraz çekinerek okuduğum için yine çekinerek yorum yapıyorsam ki Kaygusuz hanımefendinin mühim ama ironik göndermelerini kesinkes yargılarla yahut da ahkam keserek değil de daha ılımlı bir dille anlattığını dile getirmeliyim. Hani bir propaganda sanılmasın bu kitap. Sadece o nahif kurgunun içerisine öyle zarif bir biçimde yerleştirmiş ki onun sistemi eleştirdiğini bile hissetmekte zorlandım.

Kitabın en sevdiğim yönü ise çokyönlülüğünün, çoktemliliğinin yanında büyülü, çok da iğnesini batırmamış olması. Ha bir de kadın-erkek ilişkileri, aile yaşantısı, çocuklar, cinsellik gibi birçok konuya el atıyor ya o yönünü de çok beğendim.

İtinayla tavsiye edilir.
Sema Kaygusuz'un bu ilk hikâye kitabı yazarın sonradan kaleminden ne leziz, ne enfes hikâyeler döküleceğinin bir kanıtı; ama aynı zamanda iyi bir hikâye kitabı da değil; çünkü bazı hikâyelerin kitabın genel akışına, diline uymayan bir havası var, bu sezilebiliyor. İşin ilginci bazı hikâyeler Kaygusuz'un sonraki eserlerinde gördüğümüz çok incelikli ve ilmik ilmik ördüğü şiirsel dilinin ipuçları gibi görülerek bu kitabın ardından gelen hikâye kitaplarında ya yeniden yazılmışlar ya da doğrudan o kitaplara eklenmişler. Kaygusuz'un 'Sandık Lekesi', 'Esir Sözler Kuyusu' ve 'Doyma Noktası' adlı üç hikâye kitabı yazarın ne kadar kıymetli ve özel bir yazar olduğunun ve bu yazarın edebiyatımız için ne denli önemli bir kalem olduğunun ispatları. Kaygusuz bu üç hikâye kitabından sonra bir roman ve bir kaç anlatı ya da kısa roman-novella yazdı. Onları okumadım, 'Yere Düşen Dualar' adlı ilk romanının ilk kısmından sonra dilini takip etmek zorlaşmıştı ve bıraktım bu yüzden. 'Ortasından, Yarısından ' adlı bu ilk hikâye kitabında da yarıda bıraktığım ve atladığım hikâyeler oldu; baktım da, okuduklarım da zaten diğer hikâye kitaplarına yeniden aldığı ya da orada yeniden yazdığı, geliştirdiği hikâyeler- Bu yüzden, pek sevemediğimi, okuyamadığımı söylemem gerek. Kaygusuz'la mutlaka tanışmak gerekiyor, belki diğer hikâyelerini okumayanlar açısından iyi bir başlangıç da olabilir bu kitap, zira diğer hikâyelerinde incelikli, imgelerin uçuştuğu, şiirsel, insanı etkilememesi bana göre imkânsız bir dil kullanarak yazıyor yazar. Bu yüzden, Sema Kaygusuz'la hiç tanışmayanlara öneriyorum.
İlk defa okudum Sema Kaygusuz' u. Kitabın olay örgüsünü çok beğendim. Her bölüm yerli yerinde ve ilerleyiş tam da olması gerektiği gibi geldi okurken sanki dna kodu gibi. Kitapta okura 'acaba kim' sorusu sorduran merak uyandırıcı bir konu ile beraber karakterlerin diyalogları üzerinden gidiyor. Yazar karakterleri üzerinden bizimle iletişime geçiyor, söyleyeceğini onlara söyletiyor. Ben söylediklerinin neredeyse her kelimesine katildığım için de bu kadar çok keyif alarak okudum sanırım. Diyalogları okurken belki bildiğiniz sorgulamalar çikar karşınıza ama hiçbir şekilde çiğ bir anlatımla karşılaşmıyorsunuz. ( bence) Kesinlikle tavsiye ediyorum. Severek okumanızı dilerim.
"Hep küçücük bir hatamın allanıp pullanarak gözüme sokulmasından korkutulmuşum. Ama geçmişten bir sesin kadife tınısı geliyor şimdi aklıma; kimdi, hatalarımın bile bana çok yakıştığını söyleyen?
Annem mi?"

Bu kitap yazarın, genç kızlı çağlarında yazmış olduğu öykülerin toplandığı bir kitap. Yazar sadece yazım yanlışlarını düzelttiği söylüyor , basarken kitabı.
Başlardaki hikayeler lise ve üniversite dönemine ait olduğu için acemi tadı veriyor. Ama sonraki hikayeler gayet başarılı bence.
Bu kitabı okurken yazma işini tutkuya çeviren bir genç kızın öyküsünü dinliyorsunuz adeta.
Yazarın ilerleyen yıllarda gösterdiği gelişimini ve başarısını görmek adına diğer kitaplarını da okumak isterim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sema Kaygusuz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Samsun, 1972
Sema Kaygusuz (d. 1972, Samsun) Türk yazar.

Öykü ve roman türünde eserler vermiştir.

1972 yılında Samsun'da dünyaya geldi. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu (1994) olan Kaygusuz, öğrencilik yıllarında, radyo oyunu, koreografi ve tiyatroalanlarla ilgilendi. İlk öyküleri Kitap-lık, Adam Öykü, Varlık, Düşler Öyküler dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı ilk dosya, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü'ne (1995), ikinci dosya ise 1996 Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülüne değer bulundu. Ancak, ödül alan bu iki dosya, kitap olarak yayımlanmadı.

Ortadan Yarısından (1997), Sandık Lekesi (2000) ve Doyma Noktası (2002) adlı öykü kitapları yayımlandı. Sandık Lekesi adlı kitabıyla 2000 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

İlk romanı Yere Düşen Dualar edebiyat çevrelerinden çok iyi eleştiriler almış, Fransa, İsveç ve Almanya'da da yayımlanmıştır.

Atlas dergisinde coğrafya yazıları yazmayı ve "yaratıcı okuma" üzerine atölye çalışmaları yapmayı sürdürmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 90 okur beğendi.
  • 375 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 348 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları