Sema Kaygusuz

Sema Kaygusuz

YazarDerleyen
7.8/10
607 Kişi
·
1.794
Okunma
·
230
Beğeni
·
9738
Gösterim
Adı:
Sema Kaygusuz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Samsun, 1972
Sema Kaygusuz (d. 1972, Samsun) Türk yazar.

Öykü ve roman türünde eserler vermiştir.

1972 yılında Samsun'da dünyaya geldi. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu (1994) olan Kaygusuz, öğrencilik yıllarında, radyo oyunu, koreografi ve tiyatroalanlarla ilgilendi. İlk öyküleri Kitap-lık, Adam Öykü, Varlık, Düşler Öyküler dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı ilk dosya, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü'ne (1995), ikinci dosya ise 1996 Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülüne değer bulundu. Ancak, ödül alan bu iki dosya, kitap olarak yayımlanmadı.

Ortadan Yarısından (1997), Sandık Lekesi (2000) ve Doyma Noktası (2002) adlı öykü kitapları yayımlandı. Sandık Lekesi adlı kitabıyla 2000 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

İlk romanı Yere Düşen Dualar edebiyat çevrelerinden çok iyi eleştiriler almış, Fransa, İsveç ve Almanya'da da yayımlanmıştır.

Atlas dergisinde coğrafya yazıları yazmayı ve "yaratıcı okuma" üzerine atölye çalışmaları yapmayı sürdürmektedir.
''Yanlış anlamışsın sen garibanlığı. Gariban insan başkasının kâbusunu görebilen insandır. Sen benim kâbusumu gördün mü hiç? Bendeki piçi gördün mü, tecavüzü, katliamı, kayıpları gördün mü? Benim tarihimde , dışlanma var, linç var, hakaret var. Babamın ezikliği, annemin dünya tiksintisi var. Hayvanın azabı var, insanlığın felaketi var.''
"Büyük bir sıkıntı seninki, demişti. Kocaman. Ben de nemli bir bakışla suskun, eve dönüp yine sayfalarca günce yazdım. Öfff'lerle başlayan Tanrı'nın görmediği cümleler."
Ne zaman şenlikli bir yere adım atsan sımsıkı tutunuyorsun kendine. İnsanların arasından süzülürken ellerini göğsünde bitiştirip kimseye kaptırmamak için beni kalbine yaslıyorsun. Uykundaki taşı kavrarkenki gibi güven dolu ellerin. Bu hallerini çok seviyorum, çok. Ruhunu elinden kaçırmaktan korkan yaban insanların masum ürküntüsü var sende.
Sema Kaygusuz
Sayfa 94 - Metis Yayınları
152 syf.
Kim bu barbar? Okurken anlamadım, bitirince anladım ki barbar diye bize diyor kitap. Günümüz insanına diyor; "aman benim keyfim bozulmasın, ucu bana dokunmasın da ona da sessiz kalırım buna da" diyen bize sesleniyor, "sene de bir hafta tatilim var, bölmeyin benim keyfimi" diyen biziz barbar.
Modern dünya insanının, konforunu bozmak iştemeyişi, ortada bir suç varsa elbette ben ve benim gibiler değil sınıfsal ayrımın en alt tabakasındaki işlemiştir o suçu deyişlerimizi anlatıyor.

Öyle güzel anlatıyor ki, doyamadım okumaya.

Öncelikle zengin bir metin olduğunu düşünüyorum ve bu zenginlik; yazarın işlediği konular başta olmak üzere, (sınıf ayrımı, cinsellik, cinsiyetçilik, erkek egemen toplum yapısı, ırkçılık ve dahası)
anlatmak istediği birçok konuyu bir kitapta harmanlaması ve bunca mesajı, mesaj verme kaygısı gütmeden; bakın benim her konuda fikrim var, biraz ondan biraz bundan serpiştireyim de zengin görünsün demeden, -dediyse bile okuyucuya çaktırmadan ki asıl bu büyük bir başarıdır bana kalırsa- yazmış olmasından kaynaklanıyor.

Kitapta en zengin alt metin, en etkiliyici bulduğum öğe çiş meselesi. Yaşanan onca pisliğin karşısında kör sağır dilsiz kesilen insanlar, kendilerini rahatsız eden bir durumla karşılaşınca (rahatları bozulunca) bir anda nasıl duyarlı hale geliyorlar. Fakat burada asıl mesele şüphelenilen insanlar. İşte burada devreye sınıfsal ayrımlar giriyor. Bahçıvan dururken Bey diye anılan biri işemiş olamaz ya ulu orta.


Kitaptaki her karakterin içinde yaşadığı dünya çok gerçekçi, hatta hikaye bütünde çok sahici; her karakter aramizdan seçilmiş, elini uzatsan dokunacağın insanlar, karşımıza kitap karakteri olarak çıkıyor.

Pek yüz vermeyen bir samimiyet var kitapta, anlatabildim mi? Yani sanki yazar diyor ki, bak ben şimdi sana seni anlatacağım ama öyle bir anlatacağım ki, kendine dışardan göreceksin.

Eda'nın konuştuğu bölüm, tokat gibi, çok derin, insan kendi bedenini sorguluyor.
Simin karakteri tek başına kitabın etkisini arttırdı ben de, keşke daha uzun okusaydık onu.
Melih ve İsmail'in arasında geçen o konuşmayı çok sevdim.
Kitabı çok sevdim, Sema Kaygusuz'u çok sevdim.
#klasikokurkitapkulübü ile birlikte okumayı çok sevdim.
Umarım daha fazla okuyucuya ulaşır bu kitap.
104 syf.
·Puan vermedi
Zamanlar arası geçiş mümkün olsa, Geleceğe dönüş filmindeki arabaya binsek yada Leyla ile Mecnun’un Ak sakallı dedesi değneği ile “Laappps!” diye kafamızı vursa, bir anda kendimizi 1850 Rusya’sında, 1920 Almanya’sında yada gelecekteki herhangi bir günde bulsak acaba nasıl olurdu? Bir anda farklı bir dünyadasınız; kıyafetler, manzaralar, binalar, bireyler ve sorunları, düşünceler, konuşulan dil, kullanılan kelimeler, kelimelere yüklenen anlamlar her şey değişmiş. “Ben bu zamanın insanı değilim” diyenler acaba ait oldukları zamanı bulurlar mıydı yoksa en çok onlar mı afallardı yada hiçbir zamana ait olmadıklarının uyumsuzluğunu mu anlarlardı.

Hepimiz aslında böyle bir yolculuk içerisindeyiz, zihinsel olarak. Bazımızın yolculukları keskin, bir anda var olduğu zamandan bağını kopararak, elveda diyemeden, dostlarına veda bile edemeden. Bazılarımızınki daha ağır her anın tadını çıkartarak her şeye doya doya. Ben kendimi daha çok birinci gruptan sayıyorum. Kendimce sebeplerim var elbette, her veda içimde bir ukde olarak kalıyor. Veda etmenin acısını yeni yerimin şaşkınlığına tercih ediyorum. Dışarıya göre vefasızlık bana göreyse fazla bağlanmak, en çok da bencillik, acıdan kaçmak, nereye kadar kaçılabilirse.

İki aydır yine zamansal bir yolculuk içerisindeyim, en hızlısından. Uzun süredir yaşadığım; kelimelerini, insanlarını, bunalımlarını iyi bildiğim Çarlık dönemi Rusya’sından bir anda çıkarak günümüz dünyasına geldim. Yine kimseye veda etmedim. Yalnız bu defakini bende anlayamadım, çok da tercihsel olmadı. Bir de baktım ki günümüz dünyasındayım. Şartlar diyelim.

Peki neydi bu şarlar, beni benden alan, Rusya’nın o engin bozkırlarından koparan. Site de fırtınalar koparan “Bilge Karasu”, yahu kimmiş bu adam, neler yapmış böyle. Kitapçı da rutin olarak kitapları incelerken elime hiç beklemediğim bir anda geçen “Sait Faik – Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar”. Bana şiirin kardeşi hikayeyi sevdiren, ayrı bir dünyanın kapılarını açıp, “sen bu zamana nerdesin gülüm” diyen. Bir de bu zamana kadar sadece isimlerini duyduğum, okumak aklımın ucundan bile geçmeyen, kütüphanede Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in istediğim eserlerini bulamadığım için aldığım “Murathan Mungan – Kibrit Çöpleri” ve “Sema Kaygusuz – Doyma Noktası”. İyi ki almışım, iyi ki yazmışsınız o güzel kitapları.

Murathan Mungan müthiş bir adam. Ben duyguları bu kadar iyi bilen ve kelimelere bu kadar hakim bir yazar daha görmedim. Çok kısa hikayenin ne olduğunu kibrit çöplerini okuyunca anlıyorsunuz, 100 kısa hikaye ve 100 farklı duygu, her birine ayrı ayrı sayfalarca hikaye yazılabilir.

Sema Kaygusuz ise ayrı bir dünya. Aldım ya kitabını, attım kenara. Ben dedim bunu her türlü yutarım, zaten 80 sayfalık kitap; ilk hikaye 40 sayfa, gerisini de arada tek tük götürüm. Bir Cumartesi akşamı artık son saatler , bir el atayım dedim şuna. İlk hikaye okumamla, Sema hanımın arkadan sırıtması bir oluyor. “Her kuşun eti yenmez, sen beni çağdaşlarımla bir sandın herhalde”, bende bir öfke nasıl köpürüyorum. Ertesi gün ilk iş tekrar açtım hikayeyi, bir daha, yine muallak kaldı ama olsun. Edebi keyif işte budur. Arkasından patlattım diğer hikayeleri de.

Hayran oldum kadına, ilk iş gittim başka bir kitabını aldım “yüzünde bir yer”. Peki ne yapmış bu kadın bu kadar hayran olunacak? Cümleleri, paragrafları, kurgusu taş gibi sapasağlam. Okurken hep bir sis perdesi, kapalı cümleler, gün görmemiş benzetmeler. Yüzünde bir yerde ikinci tekil anlatıcıyı kullanmış, benlikten ayrılan bir ikinci kişilik. Mistik, kadim hikayeleri kullanmış. Normal hikayelerinde bile mistik bir hava var. Bireysel bunalımları, çağımızın soğukluğunu her cümlesinde buz gibi hissediyorsunuz. Gizemli, enteresan karakterler.

Bu arada şunu da fark ettim; biz site olarak da çağın çok gerisinde kalmışız, hepimiz kült eserlerdeyiz. Artık zincirleri koparmanın vakti gelmedi mi? Garanticilikten kopup yeni eserler tanımalıyız, ne kadar risklide olsa kendi değerlendirmelerimizi yapacağımız eserlere yelken açmalıyız.

Herkese keyifli yolculuklar dilerim.
167 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Yüzünde Bir Yer, birden fazla bakış açısıyla bakılmaya açık bir eser. Bu, elbette ki bütün eserler için geçerli bir kuraldır. Bırakın kitapları, dünya için de böyle değil midir? Dünya bizim gördüğümüz kadar vardır. Üstüne üstlük, bu görme 'açısındaki' anlam yükleme işi de yine kişiden kişiye değişebilir bir olgudur. Fakat, Yüzünde Bir Yer'de bu biraz farklı. Şöyle ki, romanda belirli bir omurga yok diyebilirim. Yani kitap boyunca anlatılanlar belirli bir merkez nokta etrafında değil, aksine alakasız noktalarda meydana geliyor.

Büyülü gerçekçilik kavramında da gerçekçilik kapsamında bir omurga olmaması durumu söz konusu olabilir fakat bu eser o türe de girmiyor. Neden öyle peki? Sema Kaygusuz, bir tutulma halini anlatmış da o yüzden. Hayatta çoğu şeyin bir ağırlığı vardır; olayların ağırlık derecesi de elbette kişiden kişiye göre farklılık gösterebilir. Fakat çoğu insanda var olan ve var olmaya da devam edecek olan bir ağırlık vardır: Zamanın geçtiği gerçeği. Zamanın geçmesinden kastım, çağların ilerlemesi, dünyanın değişmesi değil. Demeye çalıştığım, zamanın bireysel olarak kişide bıraktığı yük.

Zaman kavramını çoğu zaman düşünmüş, üzerine kafa yormuşumdur. Hem bilimsel olarak hem de hayatsal manada. Hayatsal manada, zaman insanın sırtında her daim hissettiği bir yük gibidir. Bu açıdan aslında hepimiz birer 'zaman hamallığı' yapıyoruz bitmek bilmeyen hayat yolunda. Sanki sırtımızda bu ağırlık ile doğmuşuz. Gerçeklikten uzak bir ağırlık bu; insanın gerçeklerden uzaklaşıp görünmez hale geldiğinde yaşadığı "bir de gerçek hayat var tabii" bulantısından başka bir şey değil.

Aslında çok derine indim ama kitap da o türden olduğu için anlatmak gereği duyuyorum. Zaman geçer çevre değişir, yine zaman geçer sevdiklerimizin yaşlanmış olduğunun sessiz dehşetini yaşarız. Sanki o hamallığını yaptığımız zaman fısıldar durur kulağımıza; kendisinin durdurulamaz olduğunu ve bu fısıldamada dahi geçtiğini. İşte bu açıdan zamanın üzerimizdeki etkisini dile getiriyor Kaygusuz. Çocukluğumuzda dahi zamanın hamallığını yaptığımızı bizlere hatırlatıyor şu mükemmel tespit ile: Bir çocuk için büyüme korkusu yoktur, annesinin / babasının (veya sevdiği bir yakınının) yaşlanacak olmasından duyduğu korku vardır. Bu 'çocukluk dehşetimizi' yine bizlere anlatıyor hatta öğretiyor Kaygusuz.

Kültürümüzdeki Hızır kavramından da bahsediyor yazarımız. Duymuşsunuzdur, "Hızır gibi yetişti" derler hani, çeşitli efsanelerde ve anlatılarda ismi anılır bolca. İşte kitapta zamandan bu denli bahseden Kaygusuz, Hızır kavramını da hikayenin 'omurgasızlığına' katkı yapması için ekliyor romanına. Bu sayededir ki zamanın insan üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılıyor. Kendi ifadesiyle zamanın ürperticiliğini anlatıyor bizlere; iki zaman arasında kişisel olarak yaşanılan değişimlerin her türlü kurgudan daha ürpertici olduğunu resmederek.

Zamansal ve uzamsal anlamda yaşanılan, hayattaki çoğu yoğunluk anlarına dikkat çeken Kaygusuz, bunu ismi belirsiz birine hitap eden karakterine anlattırarak yapıyor. Kitap sanki başka birine ithaf edilen farklı yazılar bütünü gibi. Ters kurgu düzenindeki gibi, hikaye sondan başa doğru ilerliyor sanıyorsunuz ama o da değil. Kitabın belirli bir omurgası olmamasından kastım da buydu aslında: Zamansal bir bütün oluşturmaması. Biz insanlar zamanı sayıyoruz ama ne denli işe yarıyor bu? Kaybolup gitmemize çare oluyor mu bu sayma işi? Ne kadar kesin sayılarla, günlerle sayarak sayalım zaman kavramını, bu onun içinde kaybolup gitmeyeceğimiz anlamına gelmez. Bu açıdan, zamanda kaybolduğumuzu kanıtlamak istemiş bir bakıma yazar. Proust'un da serisinin ismi "Kayıp Zamanın İzinde", Proust da zamana derin bir bakış ile bakar fakat Kaygusuz zaman kavramına Proust'tan farklı bir şekilde bakmış: Zaman, içinde kaybolmamıza yetecek kadar gerçektir. Hatta öylesine gerçektir ki ilk başta dediğim gibi, dünyadan en çok uzaklaştığımız hayallerimizde dahi "bir de gerçek hayat var tabii" şeklinde düşünmemizi sağlayacak kadar gerçektir. Hayallerimize sızan bir gerçeklik. Bir nevi delirtici bir gerçeklik.

Oyalanma dediğimiz kavrama da ışık tutulmuş. Mutsuzluğumuzu sahte bir neşe ile oyalamaya çalışmamız, acılarımızı dünyaya 'ilenerek' ve onunla oyalanarak azaltmaya olan bitmek bilmeyen ihtiyacımız resmedilmiş. Bunlarla da ruhumuzu uyuşturma uğraşımız anlatılmış. Bu uğraş anlarını anlattığı için okuması boğuk kitaplardan Yüzünde Bir Yer. Bu yüzden sevdiğim bir eser oldu.

Aslında daha bahsedecek çok şey var ama kitap hakkında haddimden fazla bilgi verdiğimi düşünerek incelememi bitirmek istiyorum. Kitabı çok beğendim, zamana dair bakışı olsun, hayat içinde yaşanılan yoğunlukların tasviri olsun beni içine çekmeyi başardı. Sema Kaygusuz gerçekten de 'zaman tasvirini' başaran bir yazar. İnsan ruhundaki değişimlerin sorumlusu zaman mıdır? Bu yüzden zaman bir katil mi olur? Ama bu denli bahsettiğim zaman kavramının da bir katili vardır, o da okumak isteyenlere bir sürpriz olsun. Şiddetle tavsiye ediyorum.
104 syf.
·3 günde·9/10
Bu kitabı ne zaman okuma listeme aldığımı hatırlamıyordum; ama “geçmiş zamandaki Semih’in bir bildiği vardır” diyerek siparişi verdim. Daha sonra kitabı okurken bazı cümleler “anımsadım” Sema Kaygusuz’a dair. (Sema Kaygusuz, “anımsamak” kelimesini çok seviyor bence. Birçok yerde severek kullanmış. Bu sebeple ben de tırnak işareti içerisine aldım. Okurken mutlaka siz de anımsayasınız diye…) Sonra kitaba ilişkin yapılan incelemeleri okudum ve İbrahim (Sisifos) ‘in incelemesinden sonra okuma kararı aldığımı hatırladım. Kendisine teşekkür ederim.

Doyma Noktası, Sema Kaygusuz isimli yazarımızın okuduğum ilk kitabı oldu. Kitabın içinde toplam 9 öykü bulunmakta. Öyküler arasında organik bir bağlantı yok; ama duygusal olarak birbirleriyle bağlantılı olduklarını söyleyebilirim. Yani her bir öykü diğerinden farklı; ama hepsinde de ortak bir gerilim, sıkıntı söz konusu. Metin T. abimizin dediği gibi, öykünün olmazsa olmazı işte bu içimizi deşen, düşündüren, geren, bizi alt eden duygular. Bu duyguları barındıran bir öykünün iyi bir öykü olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

Kitabın içerisinde en beğendiğim öykü, Sandık Lekesi isimli öykü oldu. Diğer öykülerini de oldukça başarılı buldum; ama yazarın dilinin bir hayli ağdalı olduğunu söylemekte fayda var. Günümüz yazarlarının yöneldiği gibi, duru ve kolay anlatımın aksine zorlayıcı ve farklı kelimeler kullanmayı tercih etmiş. Tek bir kitabını okuduğum için genelleme yapmaktan imtina ediyorum; fakat diğer eserlerinde de aynı dili kullandığına eminim. Anlatım tarzı, imgelemeleri kullanış biçimi çok farklıydı. Hatta bazı yerlerde dönüp sayfayı baştan okuma hissine kapıldım. Okudukça alışırım diye düşündüm; pek alışamadım. Yine de kaliteli bir yazar olduğunu açıkça ifade edebilirim. Özellikle öykü okumayı seven okurların mutlaka tanışması ve yazılarını derinlemesine incelemesi gereken bir yazar.

Kitabın ismi de bir hayli ilgimi çekti. Öykülerle bir bağlantı kurmaya çalıştım; ama itiraf etmeliyim ki kuramadım. Önce doyumsuz insanlar aradım kitabın içerisinde, bulamadım. Neden Doyma Noktası olarak bir isim konulmuş bu öykü kitabına bir türlü mantıklı bir sonuca varamadım. Zira doyma noktası, bir şeyden zevk alamadığımız zaman “tamam bu kadar yeter daha fazla istemiyorum” dediğimiz noktaymış. Ayrıca bilindiği üzere, balıklarda doyma hissi yok. Kitabın kapağında yer alan kılçıkla ve kitabın içerisinde yer alan “Kılçık” öyküsüyle bağlantı kurabildim; ama hepsiyle bir bağlantı kuramadım. Neyse çok da önemli değil sanırım…

Sema Kaygusuz, kullandığı ağdalı dil ve farklı kelimelerle iyi bir okuru büyüleyebilir. Okurken anadilde kitap okumak ne kadar da güzel bir şey diye düşünüyor insan. Çünkü yazar sizinle aynı coğrafyadan, sizinle aynı duygularla büyümüş. Aynı havayı solumuş ve uyurken aynı öyküleri dinleyerek rüya alemine dalmış... Bunun üzerine Sema Kaygusuz bir de nesnelerle ya da hayvanlarla ilginç bir ilişki kurmayı başarabilen bir yazar. Yeri geliyor bir meyve ya da hayvan onun elinde konuşma yetisine sahip bir varlığa dönüşüyor. Son dönemde bu tarz yazarlar bir hayli azınlıkta kaldı. Bu sebeple Sema Kaygusuz’u değerli bir yazar olarak gördüğümden sizlere tavsiye ediyorum.
152 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Kitabı elinize alır almaz, okuyup bitirmek istiyorsunuz. Hiç sıkılmadan, bir sonraki sayfaya sabırsızlıkla geçip bir çırpıda bitiriyorsunuz. Çok yorgun olmama rağmen kitabı bırakamadım.
Karakterler, diyaloglar çok şey anlatıyordu. Feminizm, faşizm, cinsiyetçilik, din, taciz, şiddet, soykırım gibi bir çok konuya dikkat çekmişti. En çok da kapitalist sistemin bugünkü insanı nasıl da kendi dağıttığı rolleri oynayan oyunculara döndürdüğünü görüyorsunuz. İsmail, Melih, Alikar, Nihan, Eda, Turgay, Ozan, Okan, Serpil, Ferhan, Selçuk, Simin, biraz daha düşünsem bütün karakterlerin adını yazabilirim sanırım ve hikayelerini... Yani o kadar net aklınızda kalıyor kitapta anlatılanlar.
Sema Kaygusuz’un mesaj verme kaygısı gütmeden, fikirlerini öyle ortaya koyması, kitabın bana en çok tat veren kısmı oldu sanırım.
Kitabı okurken hikayeler, karakterler her ne kadar çok tanıdık gelse de, bir an düşünüp Hayır ya çok kurgusal dedim. Yani bu kadar net değil hiçbir şey. Bence insanlar daha sıradan düşünüyor ve çerçeveleri bu kadar keskin olmayacak kadar karışıklar. Yani analizler çok üst düzeydi ve keskindi. Eleştirdiğim tek nokta da bu oldu zaten.

Kitabı tavsiye ediyorum, mutlaka okuyun. Bizi yazan kitaplar bir başka oluyormuş. Sanırım Sema Kaygusuz’un bir kitabını daha okuyacağım, fikir dünyasını daha derinlemesine öğrenmek istiyorum.
Tabi bu kitabı bizimle tanıştran Begüm Çakır a teşekkür ediyorum. Ayrıca oluşturduğu çiçeği burnunda #klasikokurkitapkulübü’ müze dahil olmaktan da mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.
152 syf.
·2 günde·7/10
Sema Kaygusuz'u pırıl pırıl hikâyeleriyle tanıyalı herhalde 7-8 sene olmuştur. Sandık Lekesi'ni sahilde, etraf çocuk sesleriyle dolu, bir yandan da bir şeyler içerek okuduğumu hatırlıyorum. Beni ilk çarpan elbette üslûbuydu; dil kullanımı, şiirsel anlatımı hemen etkilemişti beni. Yazarın romanlarını okumadım, 'Yere Düşen Dualar' ilk romanıydı, yalnızca ilk kısmını okuyabildim, ikinci kısımda, yani anlatımının daha soyut olduğu kısımda dayanamamış ve bırakmıştım. Seneler sonra ikinci kez bir romanını okuyorum Kaygusuz'un ve bitirmeyi başarsam bile anlayabildiğimi sanmıyorum, anlayabildiğim kadarıysa beni çok etkilemedi açıkçası. İnternette romanla ilgili yazılan yazılara, eleştirilere baktığımda, ülkenin kendi kirlenmişliğiyle hesaplaşamamasını, herşeyi kirletenlerin ve bütün kirliliklerde payı olanların özeleştiri yapamamasına bağlayan bir manası olduğunun söylendiğini gördüm. Barbar ve onun kahkahası buydu: kabalık, kötülük, basitlik, sığlık, değerler karşısında kendi değersizliğini başa kakan ve bunun yegâne anlam ve hakikat olduğunu savunanların kahkahası. Bunu okumuş olmasam ben düşünemezdim açıkçası. Beni rahatsız eden şey, yazarın karakterlerini kendisi gibi konuşmak ve söylemek yerine kendi düşüncelerini söyleyecek şekilde kullanması oldu. Bu bana göre gerçekliğini zedeliyor eserin. Sema Kaygusuz, kitabında hem çok sade hem de ağdalı dahi diyebileceğim daha kapalı bir dili bir arada kullanıyor. bazı karakterlerimizin konuşmaları 'edebiyat' kokuyor, oysa bu konuşmaları bu şekilde yapabilmeleri mümkün değil bu karakterlerin. Bazı yerlerde, dil yalın bir şekilde, olup biteni olduğu gibi anlatırken, bazı kısımlarda, özellikle diyalogların bazılarında karmaşıklaşıyor, bu kısımlarda konuşanlar sanki karakterler değil de yazarın kendisi oluyor. Örneğin iki garson arasındaki sohbetin içeriği gerçekliği bozuyor, aynı şekilde iki sevgili ismail ve Melih arasındaki gerginliği yansıtan bütün diyaloglar da öyle. Bu elbette benim kitabı doğru anlayamamamdan da kaynaklı olabilir, ama en başından beri metnin bana çekici gelmediğini, bu yüzden belki de daha yüzeysel bir okuma yaptığımı da söyleyebilirim.

Kitabı zor okumaları sevenlere ve gerçek Sema Kaygusuz sevenlere önerebilirim. Bana gelince; ben gidiyorum, bir kez daha Çehov'a dönüyorum.
304 syf.
·8 günde·8/10
Selamlar;
Sema Kaygusuz'un ilk romanı benim üzerimde tam olarak  ''Ben ne okudum ya ?'' etkisi bıraktı. Yazarın ismini 1K İzmir buluşmamızda duydum, internette kendisi hakkında kısa bir araştırma yaptım,1972 doğumlu genç yazarımız esasında öykücüymüş, bu okuduğumuz kitabı ilk romanı aynı zamanda. Almanya’nın en prestijli edebiyatçı ödülüne layık görülen genç yazarımız, maalesef Türk okurlar arasında pek bilinmiyor. (Ben ilk kez duydum mesela,belki de benim cahilliğim bilemedim.)

Kitap iki bölümden oluşuyor, ilk bölüm bir Ege adasında, öğleden sonra insanın üzerine çöken bi mayışma havasında geçiyor. Lirik bir dille adeta, mitolojik bir efsaneden esinlenilerek yazılmış gibi. Yazar çok tumturaklı cümleler kurup,okuru adeta büyülemiş,düşsel bir yolculuğa çıkarmış gibi. Zaman,zaman ben de o ada da mahsur kalmışım da ,yitip gitmeyi bekliyormuşum gibi hissettirdi.

İkinci bölüm ,ilk bölüme göre biraz daha didaktik geldi bana. Bu sefer hikayecimiz bir takım olaylar silsilesinin ortasına bırakıp terketti beni. Bu kez dedim,evet bu kez mitolojik bir hikayenin tam ortasındayım. Son iki bölüme kadar büyük bir gizem içinde , varılmak istenen ereğin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Her satırda yüzüme mistik, gizemli cümleler,kelimeler,sözcükler çarpıp durdu.

Aslında inceleme yazma niyetinde değildim, çünkü yazarın gerçekten tarife ihtiyacı yok. Akıcı,mistik bir dil, üzerinde kafa patlatılabilecek karmaşık cümleler, hayata dair minik minik anektodlar, son sayfaya koşar adım değil de demlenerek varan bir son.

Kitabı beğendim, yazarla tanışmamıza vesile olan İbrahim (Sisifos)/Duvar/ ‘e de çok teşekkür ederim :) Yazar Türk olduğu için, orijinal dilde okuma avantajına sahip olduğuma ayrıca memnunum. Çünkü kitapta öyle cümleler,öyle kelimeler var ki okurken bu sözcüğü nasıl çevirdiler acaba demekten kendimi alamadım. Bir çok kitapta ,çeviri gazabına uğradığımızın farkına bile varamıyoruz bazen. Velhasıl kelam, yeni bir kalem, tanışmanızı isterim. Şimdiden keyifli okumalar.
160 syf.
Sema Kaygusuz; Otuzsekiz yılında, Dersim'de yaşananlardan sonra, Samsun'a göç etmiş bir ailede, babaannenin toruna anlattıkları ve torunun yıllar sonra Dersim'i ziyaret edişinde yaşadığı duygularla; kadim Anadolu halklarından söylence, efsane ve mitleri adeta birbiriyle kavuşturmuş. Anadolunun zengin kültürünü, eşsiz doğasını büyüleyici bir şekilde adeta şiir gibi dile dökmüş..

Oldukça soyut bir dilin kullanıldığı eser; derin, katmanlı ve imgelerle yüklü. En çok kullanılan imgeler: zaman, kadın, Hızır, incir, ölüm...

Kitabın ismi bile oldukça farklı: "Yüzünde Bir Yer" Babaanneden toruna bir sesleniş:Gözüm... Alnında bir yere 3.bir göz gibi..Gerçekleri görüp, algılayıp, onunla derinleştirmek...

Otuzsekiz Dersim Olayları demişken, kitapta siyasi anlatılar olduğu anlaşılmasın. Bu olayın yansımaları, insani yönüyle ele alınmış ve yazar, edebî kimliğinin önüne siyasi bir kimliği geçirmemiş.

Diğer eserlerini okuyanlar Sema Kaygusuz'un; edebî metinlerinin içerisine cinsiyetçilik, türcülük, sınıf ayrımı, ırkçılık gibi hassasiyet gerektiren konuları, mesaj verme kaygısı gütmeden mesaj verme deyimiyle söylersek, ince ince metne dokuduğunu ve bunu yaparken edebi yapıyı bozmadan ustalıkla işlediğini bilirler. Diliyorum ki yazar bu çok ince ayarı hiçbir zaman kaçırmaz ve güçlü edebiyatçı kimliğiyle anılır.

Son olarak diyeceğim şu ki edebiyatımızda güçlü kadın yazarların oluşu ve hafife alınmayacak sayıda olmaları beni çok gururlandırıyor..
88 syf.
Hani masallarda anlatılır ya, bir kızın gerçek prenses olduğu kırk kat yatağın altındaki minik nohut tanesinin varlığını hissedip rahatsız oluşundan belli olurmuş, o kadar narin olurmuş prenses... Işte yazarımız Sema Kaygusuz hiç öyle çıt kırıldım, steril, nane molla yazar tiplerinden değildir, Beyoğlunun en sert kabadayılarını, Bornova' nın Tenekeciler'inin herhangi bir sakinini öyle kanlı canlı ve ustalıklı anlatır ki ne kadar görmüş geçirmiş güçlü, derin bir yazar olduğunu bir çırpıda anlarsınız.

Sema Kaygusuz'la yapılan söyleşileri izlerseniz, onun sadece çok iyi yazan bir edebiyatçı değil aynı zamanda çok iyi konuşan, düşünen topyekun entellektuel bir edebiyatçı olduğunu görürsünüz.
Reklamsız magazinel olmaktan uzak bir yazar olduğu için, ne yazık ki hakettiği ilgiyi yeterince görememiş olsa da edebiyatseverlerce, ne yazsa okunur, sabırsızlığıyla beklenen ve çok değer verilen bir öykücü.

Sandık Lekesi"ndeki öyküleri; kısa, yoğun ve çok katmanlı.. Öykü türünü sevmeyenlere bile öyküyü sevdirecek nitelikte 13 öykü bulunmakta kitapta. Bu öyküleri okurken, dilimizin son derece kusursuz, ustalıklı kullanılışına tanıklık edecek, böyle bir edebiyatçıya sahip olmanın çok büyük şans olduğunu düşüneceksiniz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sema Kaygusuz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Samsun, 1972
Sema Kaygusuz (d. 1972, Samsun) Türk yazar.

Öykü ve roman türünde eserler vermiştir.

1972 yılında Samsun'da dünyaya geldi. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunu (1994) olan Kaygusuz, öğrencilik yıllarında, radyo oyunu, koreografi ve tiyatroalanlarla ilgilendi. İlk öyküleri Kitap-lık, Adam Öykü, Varlık, Düşler Öyküler dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı ilk dosya, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü'ne (1995), ikinci dosya ise 1996 Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülüne değer bulundu. Ancak, ödül alan bu iki dosya, kitap olarak yayımlanmadı.

Ortadan Yarısından (1997), Sandık Lekesi (2000) ve Doyma Noktası (2002) adlı öykü kitapları yayımlandı. Sandık Lekesi adlı kitabıyla 2000 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

İlk romanı Yere Düşen Dualar edebiyat çevrelerinden çok iyi eleştiriler almış, Fransa, İsveç ve Almanya'da da yayımlanmıştır.

Atlas dergisinde coğrafya yazıları yazmayı ve "yaratıcı okuma" üzerine atölye çalışmaları yapmayı sürdürmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 230 okur beğendi.
  • 1.794 okur okudu.
  • 56 okur okuyor.
  • 1.158 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları