Sevgi Soysal

Sevgi Soysal

YazarÇevirmen
8.3/10
257 Kişi
·
740
Okunma
·
160
Beğeni
·
8.393
Gösterim
Adı:
Sevgi Soysal
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 30 Eylül 1936
Ölüm:
İstanbul, 22 Kasım 1976
Sevgi Soysal (d. 30 Eylül 1936, İstanbul - ö. 22 Kasım 1976, İstanbul) Türk yazar. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Arkeoloji okudu.

1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya'ya gittiler. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi. 1958'de Türkiye'ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961 tarihlerinde Ankara'da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ''yeni gerçeklik'' akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken,Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı.

1961'de Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. Zafer Madalyası oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile 1965'te evlendi. Aynı yıl TRT'de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-1969 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi'de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel'in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek'le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü'nü kazandı.

12 Mart dönemi, Sevgi Soysal'ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT'den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal'la, Soysal'ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi'nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge'de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana'da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973'te, Funda ise Mart 1975'te doğdu. Adana'da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart'ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975'te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği'nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlandı. Eylül 1976'da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra'ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da İstanbul'da 40 yaşında öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.
Ayağını yere sıkı bakacaksın. Güçlü olmayana ekmek yok bu hayatta. Savaşmayana ekmek yok.
“Bu dünya o kadar karışık değil. İşte senin, belki de ‘duvar’ diye nitelendirdiğin karışıklık, ürkütücü filan değil. Basbayağı anlaşılabilir bir şey. Ve anlamana yardımcı olan kitaplar var. Okuyabilirsin onları. Ne okuduğunu anlayınca da duvardan muvardan ürkmezsin, tamam mı?”
Sevgi Soysal
Sayfa 118 - İletişim Yayınları
Elini tuttu. Hep el ele tutuşurlarmış gibi yadırgamadılar bunu. Öyle, iki vücutta ayrı ayrı dolaşan kan, ansızın iki vücutta birden dolaşmağa, daha büyük, daha güzel, daha canlandırıcı bir gezi yapmağa başladı. Ellerinden birbirlerine aktardıkları özsuyunun verdiği sevinçle yürüdüler.
"İnsanları sevmemeye başladı mı insan, insan gibi yaşamayı da sevmemeye başlıyor, insan gibi çalışmayı, kazanmayı, yemeyi, içmeyi, sevişmeyi, ölmeyi."
Kalemiyle yeni tanıştığım bir yazar daha, bir iyi ki daha SEVGİ SOYSAL. Çok tanınmıyor maalesef. Kimdir Sevgi Soysal?
30 Eylül 1936 yılında dünyaya gelmiş ve 40 yıllık ömrüne birçok eser sığdırmıştır. İlk kitabı olan "Tutkulu Perçem" 1962 yılında yayınlanmıştır. 1968'de Tante Rosa yayınlanmıştır. TANTE ROSA, Sevgi Soysal'ın Trt Ankara Radyosu için yazdığı öykülerin kitap haline getirilmiş eseridir. Tabii o yıllarda Türkiye'de Tante Rosa karakteri yadırganmıştır. Sevgi Soysal, Tante Rosa'yı anneanne ve teyzesinden başlayıp kendisinde biten bir kadınlık çizgisi olarak nitelemiştir.

Sevgi Soysal, yetmişlerde askeri yönetimle dövüşmek zorunda kalmıştır. Gözaltı, sıkı yönetim, hapis, 12 Mart dönemlerini görmüş ve yaşamıştır. Askeri yönetimin baskılarına ve düşüncelerini değiştirmesine karşı hep mücadele vermiştir. Müstehcenlikten de yargılanmış başarılı yazar...

Kısacası güçlü bir kadın yazarımız daha. Ne güzel kadınlar yetiştirmiş bu ülke!

Gelelim TANTE ROSA' ya. Kimdir bu Tante Rosa?

Hayalperest bir prensesti Tante Rosa. Fakat hayatın, aşkın, evliliğin okuduğu dergilerdeki gibi olmadığını çok geçmeden anladı. Hamile kaldığı için evlenmek zorunda kaldı. Ama rahat durur mu istemediği bir evliliği yaptıktan sonra! Ahh Rosa! Öfkeli, ağzı bozuk, düzene başkaldıran kadın. Mutlu olabilmek için cesur davranan kadın...
Mutsuzluğuna rağmen hep bir gününü gün etme çabası, iş kurma çabası vardı. Baskıya boyun eğemeyecek kadar güçlü Tante Rosa. Biraz da kaçık. Boşadığı kocasıyla parası bitene kadar tatil yapacak kadar kaçık... Müstehcen düşlere ve hayallere sahip zaman zaman. Öyle yerinde duramıyor ki ihtiyar kadın oldu hala yeniyetme!

Gençliğine hep bir özlem vardı. Düşlerinde yaşlanmış vücudunu bir orman perisi güzelliğinde gördü hep. Uyandığında pörsümüş vücudu ve benekli elleriyle yaşlanmanın hüznünü yaşadı. Düşlerindeki dehlizleri bana da hissettirdi zaman zaman...
Beceriksizliklerinde hep ısrarcıydı. Hayatla harbini sevdim bu kadının. Düştü, kalktı, düştü, kalktı ama hep sevdi kendisini.

Şarkılar söyledi kendisine. Şarkının sözleri şöyle; "TANTE ROSA, TANTE ROSA, I LOVE YOU."
"Ne Love'ı be moruk, sen de!" deseler de o hiç vazgeçmedi kendini sevmekten.

Bu kadın bana hatalarımızla, buruşmuş vücudumuzla, yılların yüzümüzde bıraktığı çizgilerle kendimizi sevmeye ihtiyacımız olduğunu hatırlattı bir kez daha. Sana söz Tante Rosa, ben de ihtiyarlığı senin gibi karşılayacağım, senin gibi güçlü, kendisiyle barışık... Ve I'LL ALWAYS LOVE YOU TANTE ROSA!

Kitap yetişkinler için masal tadındaydı. İçerikte her bölümü anlatan çizimler de mevcuttu.
Sevgi Soysal'ın okuduğum ilk kitabı ama son olmayacak, yazarla serüvenime devam etme niyetindeyim. Böyle güçlü kalemlerin daha çok tanınması ve değerini görmesi dileğiyle. Keyifli okumalar...
Brecht’in şiirlerinden sonra okuduğum bu romanı da şiir tadında adeta.O’nun şiirlerinde aynı anda birçok duyguyu keşfetmeniz mümkündür.Sevgiliye aşk nidalarının yanında yaşadığı toplumu ve toplumun dinamiklerinin,o nidaların ifade şekline çok net yansıdığını,hatta sanki duyguarını şekilllendirdiğini hissedersiniz.Şiirlerindeki baskın duygu kapitalizm ve emperyalizmin mizahi eleştirisidir.Bu eleştiriyi o kadar güzel yapar ki ,okuduğunuz her şiirinde en az birkaç cevapsız soru bırakıverir aklınızın bir köşesinde.Bana göre Brecht taşı gediğine koyma ustasıdır...
Beş Paralık Roman’ını da okumaya başladığınız ilk andan itibaren sizi metinlerin arasına gizlediği o soruların kucağına atar.Bu sorularla cümle cümle açacağı kapitalizmin acımasız dünyasında alır ve prangalarınızı takar.Artık çıkış yok!
Kitap daha önce tiyatro oyunu olarak gösterilmiş Üç Paralık Opera adıyla.Yazar sekiz yıl sonra bu oyunu Beş Paralık Roman adıyla polisiye kurgu diye nitelendirebileceğimiz bir romana dönüştürmüş.Polisiye kurgu evet.Ama biraz farklı....Klasik polisiye kurgu kitaplarından farklı olarak neredeyse bütün kahramanlar suçlu ve bunların izini süren bir polis yok.Görünürde var aslında ama o da suçun bir parçası.Ayrıştığı diğer bir yönü ise her işlenen suç sonrası ,güçlenen bir şuçlu profili var.Bu suçlılar kaptilizmin askerleri.Güzel giyimli,işadamları,polis şefleri,baronlar...Tamamı çıkarlarını koruyabilmek adına etrafındaki tüm kişilerden faydalanmak için kurgulanmış birer acımasız haydut aslında.Çıkarları uğruna kızını,dostunu,iş ortağını düşünmeden yok edebilecek hasta ruhlu insanlar bunlar.Kadının kocasına ,annenin kızına,damadın kayınpederine olan bağlılığı sevgisi(!)gözlerinizi yaşartacak.Olayları,mekanları ve kişileri betimlerken ustalığı gözünüzden kaçmayacak.kahramanların iç dünyalarını çözümlerken ne denli acımasız ve etik değerlerden ne kadar uzak olduklarına tanık olacaksınız.
Yazarın dili açısından bir değerlendirme yapmak gerekirse,çok kolay olduğunu söyleyemem.Zaman zaman uzun ve kesintilere uğrayan ifadeleri anlamakta güçlük çekebilirsiniz.Kurgu açısından değerlendirdiğimizde ise olaylar zaman zaman çok iç içe geçirilerek anlatıldığı için ve birçok kahraman,birçok olay ve hatta olay içerisinde olay anlatıldığından tıkandığınızı hissedeceksiniz.Ama telaş etmeyin biraz sabır gösterirseniz hah demek buymuş diyeceğinizden şüpheniz olmasın.Karmaşık kurgusal yapının kitabın son sayfasında çok güzel açık seçik bir manzaraya dönüştüğünü göreceksiniz.Bu manzara kapitalizmin yüz yıl önce ne ise bugünde benzer duygulara, benzer karakterlere hizmet ettiğini,burjuvazinin her çağda toplumu sömürmek adına ,bütün suçları rahatlıkla işlemekten imtina etmediğini/etmeyeceğini gösterecek.
Polisiye kurgu hiç okumayan biri olarak bu kitaba 10 puan verdiğimi söylemeden geçemeyeceğim.
Herkese tavsiye ederim.Okuyun ve okutun.
Türk edebiyatında modern bir roman olarak övgüyü hakeden bu eser zaten Orhan Kemal roman ödülüne layık görülmüş. Yetenekli ve sıradışı yazarımızı çok genç yaşta, benim de içinde olduğum kırk yaşında kaybetmişiz. Bu memlekette sıradışı bir kadın olmak üstüne bir de sanatçı olmak ve bu özellikte eserler vermek kolay iş olmamakla beraber, genç yaşında sanatçılığının hakkını vermiş yazar. Benim nazarımda sanatçının özgün yapıtlar verebilmesi, sanatının ve kültürünün hakkını verebilmesi için kurulu düzene muhalif olması ve eleştirilerini korkusuzca yapması şarttır. Yakasını mevcut iktidarın hükmedenlerine kaptırmış kişiden sanatçı değil ancak yandaş olur. ( Kimisi yandaşı sert bulduğundan “uyumlu” diyor, bu da başka bir rezillik.)

Roman, Ankara’nın bir mahallesinde, bir kavak ağacının yıkımı sırasında orada oluşan kalabalıktan kişiler üzerinden, o zamanın sosyolojik ve kültürel durumunu irdeliyor.. O dönemin durumunu Adalet Ağaoğlu da Dar Zamanlar üçlemesiyle irdelemişti. Toplumun kültürel yapısının birey üzerindeki baskısı ve bireyin şekillenmesindeki rolü bir anlamda. Bunun yanında kültürler arasındaki çatışmalar, bu çatışma arasında kalmışlar, “yolunu bulmuşlar” ve yolunu arayanlar da var romanda.

Yazarın sade diliyle anlattığı psikolojik ve sosyolojik durumlar her okuyucuda ayrı bir farkındalık yaratacaktır. Bu da yazarın roman yazımındaki gücünü gösteriyor.
Kitabın tek beğenmediğim yanı kitabın başında genişçe incelemesinin yer alması. Herşey derinlemesine incelenmiş. Okuyucuya fazla diyecek birşey kalmıyor.

Ela ve Memet'in raslantı sonucu aşkını anlatıyor kısaca. Aynı zaman fakat ayrı mekanlarda geçiyor olaylar ta ki raslantı sonucu karşılaşana kadar.

Ela ve Memet, kadın ve erkek cinselliğinin toplumdaki yanlış anlaşılmasının kurbanı. Sorgulayan kişiler, yıkılan hayatlar, ayrılıklar yeni bir dönemi yansıtan tasvirler çokca yer alıyor kitapta - Tezer Özlü kitaplarındaki gibi.

Biçim olarak; anlatım birbirinden farklı ve kopuk gibi duran doğa anlatımları ile desteklenmiş. Her olay geçişinde bir doğa anlatımı var. Zekice düşünülmüş bu anlatımlar okumaya ayrı bir zevk veriyor.

Keyifli okumalar
Sevgi Soysal’a 12 Mart döneminde iki kez “Buyurun” denir, ilkinde kimliksiz olduğu, ikincisinde de orduya hakaret etmek gerekçeleriyle. Buyurmamak mümkün değil, Ankara’da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na konur. Burada kaldığı süre içinde yaşadıklarını bu kitapta toplar.

12 Mart dönemindeki sıkıyönetimin baskısı en çok Ankara’da hissedilir. Geceleri sokağa çıkmak yasaktır. Evler basılarak insanların tutuklandığı, muhbirler yüzünden birbirlerine güvenmeyen korkan, yalnızlaşan insanların olduğu bir şehir olmuştur Ankara.

Yıldırım Bölge Kadınlar koğuşunda Behice Boran, Oya Baydar, Sevim Onursal’ın yanı sıra Mahir ve arkadaşlarının cezaevinden kaçarak yakalanmaları sürecinde tutuklanıp yerlerinin bulunması için işkence gören yakınları, onlara yardım eden tutuklular da vardır. Yakın tarihimizle ilgili bu tanıdık isimler de kitabı okurken merakımı arttırdı. Onlara ilişkin bazı ayrıntıları okuduğumda –bunlardan biri Mahirler’e pasta götüren arkadaşının en çok bunun için dayak attıklarını söylemesiydi- buna bile kin duyulmasına anlam veremedim, üzüldüm.

Sonraki günlerde önce Mahirlerin öldürülmeleri ve Denizlerin asılmalarının koğuşta yarattığı psikolojik durum ve olayları anlatıyor yazar.

Küçük bir tutuklu katılır daha sonra aralarına Mahirler'in öldürülmelerinden etkilenmiştir ve muhbir bir komşusu kızın gösterdiği tepkiyi sıkıyönetime bildirmiştir. Sevgi Soysal cezaevi yönetimini zaman zaman mizahi bir dille eleştirir. Askeri yönetim cezaevindeki tutukluları, tutuklu er statüsünde görür ve tutuklular üzerinde askeri disiplin sağlamaya çalışırlar. Gün içerisinde havalandırmada, koğuşta rastgele zamanlarda hazırola geçmeleri gerekir. Yataklarının bozulmamış şekilleriyle bulmak isterler oysaki tutuklular koğuşta yaşamlarını sürdürmek zorundadırlar ve yatakların ilk yapıldığı şekliyle kalması zordur. Yemek masalarında herkesin oturacağı yerlerin belirlenmesini isterler. Bu uygulamaya tepkilerini gösterirler.

Sevgi Soysal özellikle bu bölümleri mizahi bir şekilde anlatıyor. Olaylara mizahi bir şekilde yaklaşımını bazı arkadaşları eleştirse de bunun kendisini aşmayı sağladığına inanıyor. Bu yaklaşımı baskılara dayanabilme gücü veriyor.

Yaşanan baskıları, işkenceden hem fiziksel hem de psikolojik etkilenmiş kadınların durumlarını, cezaevinde yaşananları, kendi düşüncelerini içtenlikle yansıtmış.

Baskıcı otoriter askeri rejimi eleştiren, çelişkileri, haksızlıkları yazarak 12 Mart dönemini ve erkek egemen toplumda kadın sorunlarını anlatan Sevgi Soysal, döneminin öncülerinden, aydın, özgürlükçü, cesur, toplumsal duyarlılığa sahip, içten bir yazar. Eserleri kendine özgü kişilik özelliklerini yansıtıyor. Kalemi güçlü olan Sevgi Soysal okunmayı sonuna dek hak ediyor.

Mektubun sonunda yine Edip’ten bir dize,
“Ben her şeyin bir bir yok olmasına o kadar çok alıştım ki.
Ve her şeyin yeniden bir bir var olmasına o kadar alışacağım ki.” S.215

.
Yürümek’ten sonra sıradaki tüm kitapları bırakıp tekrar Sevgi Soysal’a yöneldim. Hayatı, yaşamayı, daha da önemlisi ne için yaşamayı ? sorgulatan güzel bir yolculuk oldu benim için.. Okurken biraz yıprandığımı hissettim, hayat gibi bir kitaptı.. Tavsiyelerimle.
"Tante Rosa, bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır... Tante Rosa, bütün şartlarda yaşayabilir... Tante Rosa, başkası tarafından verilmiş bir ad, başkası tarafından çektirilmiş acılardır, beceriksizliklerde ısrardır"

Sevgi Soysal, annesinin büyükannesinin yaşantısından esinlenerek başladığı bu kitabı kendi kurgusuyla sürdürmüş ve kendi deyimiyle kitap ne annesinin büyükannesinin hayatını ne de başkasının hayatını anlatmaktadır. Tante Rosa, Sevgi Soysal'ın iç boşaltışıdır.

Kaderin tüm cilvelerine başı dik bir şekilde direnen bir kişiliktir Tante Rosa... Tüm işleri ters gider, el attığı işlerde asla muvaffak olmaz buna karşın düştüğü hiç bir durumu küçültücü görüp de istifini bozan biri değildir Rosa. Rosa asla umudunu kaybetmez, Rosa dobra dobradır, kafasına eseni yapar. Hayattan bir şey anlamadan ve ardında bir şey bırakmadan yolculuğunu tamamlar Rosa...
Tante Rosa, yaşamın kurallarına ve sınıflandırmalarına başkaldıran. ancak kadınlığına hapsolduğu için hep yenilen biridir. 0, "bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır".
Arka kapaktaki cümle kitabı anlatır nitelikte.
12 Mart döneminden dolayı tutuklanan Sevgi Soysal'ın değerinin anlaşılamadığı kitaplardan.
Tante Rosa kadın olmanın tüm zorluklarını,ortak sorunlarını ve hayata karşı duruşlarını komik,hüzünlü, içten anlatımıyla okuyucuya aktarıyor. On dört hikayeden oluşan kitabı tüm kitapseverlere tavsiye ederim,Tante Rosa ile tanışmanız dileğiyle.. Keyifli Okumalar.
Aslında, başlarda bir başarı öyküsü sandım. Çocukluk yılları olmasa bile, büyüdükten sonra iş hayatına atılması, dini terk etmesi, sevdiği bir erkek bulması derken, şans yüzüne gülmüştü. Sonrasını siz okuyun görün. Vah başına gelenler!
Sevgi Soysal'ın kaleminden okuduğum ilk kitap. Kitap fuarında iletişim yayınlarındaki genç bir kız önermişti. "Bu yaşınıza kadar nasıl okumazsınız!?" diye beni bir güzel sümsüklemişti.(Kendisi 15 bilemediniz 16, ben ise 23'tüm.) Gel gör ki, kitabı alalı uzun zaman oldu ben ancak listeme alıp okuyabildim. Zaten Türk yazarları okuyacağım zaman biraz kendimi oyalıyorum. İdefix'e falan girip daha çok ilgimi çekebilecek kitaplara bakıyorum, biraz buralarda geziniyorum. Fakat Soysal'ı ertelemenin hiçbir anlamı yokmuş.
Kitap zaten incecik. Zank diye bitiverdi. Ben içerik olarak "Kamelyalı Kadın" ın modernize edilmiş, öyküleştirilmiş ve kısa hali gibi düşündüm Tante Rosa'yı. Kamelyalı Kadın'ı okuyanlar ne alaka diyecektir. Tabii... Ne alaka, biri Dumas Fils, biri Soysal. Ama Marguerite ve Rosa'nın kaderleri bazı yerlerde benzeşiyor. Özellikle sonları... Ne yazıktır ki, ikisi de hüzünlü biten kitaplar. Rosa, Marguerite'a göre şirin kalıyor. Marguerite ise Rosa'ya göre daha ağır. -Tabiri caizse kitap hem kitap hem karakter olarak.-
İyi okumalar.
Şafak, karanlığın aydınlığa  hem en yakın olduğu hem de aydınlıktan sıyrıldığı en koyu vakti. Suçun suçsuzlarda arandığı, ast-üst ilişkisi içinde emirlere uyup vicdanın bir tarafa saklandığı, düzenin kanundan bağımsız işlediği bir dönem.
12 Mart yıllarını gören bir yazarın kaleminden çıkmış kurguyla karışık gerçekleri. Yoksa kurgudan soyunmuş gerçekleri mi demeliyim?
 
Kronolojik olarak bir günden bile daha kısa,  akşamdan sabahı anlatan bir roman, kısacık bir gün. Bir günde neler yaşanmıyor ki, kısacık bir ömre neler sığmıyor?  Genç yaşta 40 yaşlarında kanserden ölen yazar, o dönemlerde cezaevine de girmiş. Kaleminin gerçekliği burdan.

Adana'da  yaygılarla döşeli toprak bir ev, sevinçle hazırlanmış yer sofrası, ortalıkta koşuşturan çocuklar,  Çukurova'dan daha sıcak insanları ve bir tekme ile açılan tahta kapı... Bir zamanlar huzura açılan bu kapı, 12 Mart gibi bir tekmeyle savrularak huzursuzluğa açılır birden. Her şey yarım kalıverir; cümleler, aileler, hayaller ve insanlar. Yarısı boşlukta ne yapacağını şaşırmış,  yarısı yükümlülükleri altında ezilerek ruhları düğüm düğüm olmuş. Hiç tamamlanamıyor insanoğlu hep biraz eksik...

 Geri dönüşlerle, iç monologlarla, bilinç akışı ile yeri geldikçe tanıtılır karakterler.
 Hiçbir eylemde bulunmayan sadece düşüncede kalan fikirleri yüzünden  Oya da Mustafa da Hüseyin de suçlanırlar.  Sıcak-soğuk, iyi-kötü oyunu ile çözülmekten, suçlu psikolojisi ile savunmaya geçmekten korkarlar, direnirler. Korku yerini, endişeye bırakır; ordan kalkar kuşkuya ordan keşkeye.

Bir cop bizim için sadece coptur; o dönemleri gören bir kadın için ise bir coptan çok çok daha fazlasıdır. İnsani yanını kapının girişinde bırakan vahşi, şevket düşkünü otomatların organlaştırdığı bir alettir.
Karanlığın yarattığı korkuyla her şeyden şüphelenmeye  kendisini teselli etmek adına varsayımlarla yaşama tutunmaya çalışır Oya. Sorgu öncesindeki endişelerini işkeceye dair duyduklarının aklına hücumu ile daha da perçemlenir. Keşkelere sığınmak ister, belkiler üretir. Oyanın deyimiyle " zırvalamasının" son bulması için somut bir dayağa bile razı olur. Yeter ki kıvrılan  düşüncelerinin Sema'dan Çiğdem'e, Güllü'den Asuman Yemez'e, Menekşe'den Firdevs'e  geçen akışı son bulsun.

 Hapishanede sürekli adı geçen "Genel kadın/lar"... Kimdir onlar? Kimin eseridir? Bu hiç sorgulanmaz onları oraya sürekleyenlerin, ekmeğini kazanması için itekleyenlerin adı geçmez, onlar kirlenmez. Babalar, abiler, kayınlar, kayınbabalar, kocalar çok namusludur; namusun bir parçasını bile bir kadına çok görürler. Hep eksiktir kadın. Eksik akıldır, eksik etektir, eksik namustur!..  öylesine alışılmıştır, alıştırılmıştır ki kadın bile kadınlığını yadırgar, küçümser kendini. Lafıyla, tavrıyla, yaşayışıyla çirkinleştirir ve  ona biçilen rolün hakkını verir zamanla. Çığrından çıkar, laf atar köşeye sıkıştırır, saldırganlaşır, yaralar, hapis yatar. "Allah razı olsun, geneleve soktu beni. Menderes’imin de, benim de karnımız doydu."  duasını yapacak kadar alçalır. “Erkeğe sogri sormak dogri diyeldir... Benim Abdullah bir sogri içün beş tokat patlatır, öyle erkek adamdır ki...” diyerek  kendi esrar suçunu -biri karnında biri sırtında bebeği olduğu halde-  karısına atan erkeğini, adam sanır kendini inandırır, kandırır.
Oya, " Bir insanı değiştirmek tek bir insan işi değildir. Bu bir düzen, bir çevre, coğrafya konusudur, diye cevaplıyor kendisini."   Hepimizin yaptığı gibi vazgeçiyor o hayatlara dokunmaktan.


Ülkemin dünündeki lekelerden biridir o dönemler. Yarının da lekelenmemesi için bugün   farklı farklı  gözlerden daha çok okumalıyız.

Daha güzel günler görmek umuduyla iyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Sevgi Soysal
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 30 Eylül 1936
Ölüm:
İstanbul, 22 Kasım 1976
Sevgi Soysal (d. 30 Eylül 1936, İstanbul - ö. 22 Kasım 1976, İstanbul) Türk yazar. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Arkeoloji okudu.

1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya'ya gittiler. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi. 1958'de Türkiye'ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961 tarihlerinde Ankara'da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ''yeni gerçeklik'' akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken,Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı.

1961'de Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. Zafer Madalyası oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile 1965'te evlendi. Aynı yıl TRT'de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-1969 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi'de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel'in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek'le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü'nü kazandı.

12 Mart dönemi, Sevgi Soysal'ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT'den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal'la, Soysal'ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi'nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge'de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana'da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973'te, Funda ise Mart 1975'te doğdu. Adana'da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart'ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975'te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği'nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlandı. Eylül 1976'da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra'ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da İstanbul'da 40 yaşında öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.

Yazar istatistikleri

  • 160 okur beğendi.
  • 740 okur okudu.
  • 25 okur okuyor.
  • 641 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları