Sevgi Soysal

Sevgi Soysal

8.3/10
195 Kişi
·
574
Okunma
·
133
Beğeni
·
7.297
Gösterim
Adı:
Sevgi Soysal
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 30 Eylül 1936
Ölüm:
İstanbul, 22 Kasım 1976
Sevgi Soysal (d. 30 Eylül 1936, İstanbul - ö. 22 Kasım 1976, İstanbul) Türk yazar. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Arkeoloji okudu.

1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya'ya gittiler. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi. 1958'de Türkiye'ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961 tarihlerinde Ankara'da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ''yeni gerçeklik'' akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken,Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı.

1961'de Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. Zafer Madalyası oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile 1965'te evlendi. Aynı yıl TRT'de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-1969 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi'de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel'in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek'le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü'nü kazandı.

12 Mart dönemi, Sevgi Soysal'ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT'den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal'la, Soysal'ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi'nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge'de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana'da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973'te, Funda ise Mart 1975'te doğdu. Adana'da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart'ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975'te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği'nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlandı. Eylül 1976'da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra'ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da İstanbul'da 40 yaşında öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.
Ayağını yere sıkı bakacaksın. Güçlü olmayana ekmek yok bu hayatta. Savaşmayana ekmek yok.
Usanmak her şeye gebedir. Bütün kötülüklere.
Sevgi Soysal
Sayfa 132 - İletişim Yayınları
Gülünç bir ihtilalim ben,kötü bir askeri cuntayım. Gerillalarım var.ne onlar beni devirebiliyor, ne ben onların kökünü kurutabiliyorum...
“Bu dünya o kadar karışık değil. İşte senin, belki de ‘duvar’ diye nitelendirdiğin karışıklık, ürkütücü filan değil. Basbayağı anlaşılabilir bir şey. Ve anlamana yardımcı olan kitaplar var. Okuyabilirsin onları. Ne okuduğunu anlayınca da duvardan muvardan ürkmezsin, tamam mı?”
Sevgi Soysal
Sayfa 118 - İletişim Yayınları
Elini tuttu. Hep el ele tutuşurlarmış gibi yadırgamadılar bunu. Öyle, iki vücutta ayrı ayrı dolaşan kan, ansızın iki vücutta birden dolaşmağa, daha büyük, daha güzel, daha canlandırıcı bir gezi yapmağa başladı. Ellerinden birbirlerine aktardıkları özsuyunun verdiği sevinçle yürüdüler.
"Kurbanlarla beslenen bir sürekliliktir zulüm. Edebiyat yapıyorum yine. İçine edebiyat karışınca bayağı dertler şıklık kazanır sanıyorum."
Sevgi Soysal
Sayfa 203 - İletişim Yayınları
Sevgi Soysal yine gülümsüyor bize. 40 yıllık kısacık ömrüne sığdırdığı en güzel yapıtlardan biri de "Şafak". Tante Rosa kitabıyla tanıyıp, mizahına hayran olduğum, muzip kadının o kadar da rahat bir yaşamı olmadı halbuki. 12 Mart dönemi denilince akla gelen en etkili isimlerden biri Soysal. Şafak romanı ise, kendisinin Adana'ya sürgün edildiği yılların bir yansıması aynı zamanda. Tam manasıyla bir eylem insanı olmayan Oya, komünizmi övmek suçundan Adana'ya sürgüne gönderilir. Peşinde devamlı iki sivil polis, her gün karakola gidip imza vermek zorundadır. Bir akşam avukat tanıdığı Hüseyin'in davetiyle Maraşlı işçi ailesinin evine yemeğe gider Oya. Hapisten yeni çıkmış solcu öğretmen Mustafa, Ali ve ailesi, Hüseyin, Oya yemek yerken, evi aniden polis basar. Örgüt toplantısı diyerekten, hepsi karakola götürülür. Kitap iç hesaplaşmalar, çözümlemeler ve geçmişi hatırlama şeklinde ilerler. Baskın, Sorgu ve Şafak bölümlerinden oluşan kitapta, Soysal'ın değindiği o kadar mevzu vardır ki aslında. İşkence, işkencede çözülme, işkenceci psikolojisi, nesnelerin onu eline alan kişilerin elinde nasıl iğrenç bir şeye dönüşebildiği, kadın-erkek ilişkileri, küçük burjuva ahlakı ve aydınlarının eleştirisi...
Oya sorguya alındığında örneğin, polis onu o kadar erkeğin arasında o saatte ne yaptığını irdeleyerek çözmeye çalışıyor. İçki içip içmediğini, evli olup olmadığını vs. sorup duruyor. Ortada örgüt veya toplantısı sorgulanmıyor. Bir kadını en iyi nasıl rencide edilebileceğinin ve Oya'nın ona izahat verme çabalarının, onu haklı çıkarmaktan başka bir işe yaramadığı görülüyor. Üstümüze sinmiş, her an savunmaya geçmeye hazır bir ahlak anlayışıyla... Çoğu kadına daha küçük bir kızken öğretilen kavramlarla savunmaya geçiyor. Sonra kızıyor kendine, iç konuşmalar sürüyor. Ne ait olduğu sınıfa ait, ne de diğerine. Asıl yoran bu Oya'yı da Mustafa'yı da. Çelişkileri ortaya çıkarmak tamam, ama net bir tavır koyulamıyor ortaya. Hepimizin durumu işte.
Komiser Zekai'nin kendi amiriyle, Abdullah'ın da amiri Zekai Bey'le olan konuşmaları... Yasalara sığınarak yasayı ve insan onurunu çiğnemek, buna da "emir böyle" diyerek , bireysel sorumluğu üzerinden atmak. Ama devran her döndüğünde kabak yine en alttakinin, kafayı kuma gömmeyi seçenin başına patlar.

"Kurbanlarla beslenen bir sürekliliktir zulüm. Edebiyat yapıyorum yine. İçine edebiyat karışınca bayağı dertler şıklık kazanır sanıyorum."

İyi okumalar 1K.
Tante Rosa. Tante Rosa’m...

Bir kadının absürt ama hayatın göbeğinde dans ettiği bir yaşam hikayesi.

Toplum kurallarından dem vurup duruyorum. Sevmiyorum çünkü. Başımıza gelmiş en büyük felakettir toplum bana göre. Evlilik, aile, çocuk, sevgili, iş, akraba, okul... Hepsi bana garip kurallar bütünü gibi geliyor. Zorlama ilerleyen ve buna kendini mecbur hissettiğin kurallar bütünü.

Tante Rosa da kaptırıyor kendini bir süre bu kurallara. Okula gidiyor. Hem de din okuluna. Ama boyun eğmiyor kimseye. Öğretmenleri ile dalga geçiyor. Aslında bunu bilerek de yapmıyor. İçinden gelmiyor bazı davranışlar. Ne hikmetse içinden gelmeyen her davranış başına iş açıyor. Ailesi tarafından hor görülüyor. Tamam diyor. Kurallara uyacağım. Büyüyor. Evleniyor. Bu defa da evlilik kurallarına ayak uyduramıyor. Terk ediyor kocasını. Bir başkasını buluyor. İnsan birisinin sahip olmadığı özellikleri bir başkasında aramanın peşindedir çoğu zaman. Asıl problemin başka kişide değil var oluşta olduğunu anlamaz. Sonunda yalnız kalıyor. Yaşlanıyor. Kitabı özetleyecek değilim aslında. Tante Rosa nedir onu açıklamak istiyorum.

Tante Rosa hayata adapte olmaya çalışan bir kadın. Her ne kadar bunu istese de başaramıyor. İçindeki insan buna müsaade etmiyor. Dik durmaya çalışıyor. Dik duruş sahibi olmanın en büyük erdem olduğunu anlıyor. Topluma karşı, aileye karşı, her şeye ama her şeye karşı dik duruş... İşte kadın böyle olmalı. Dik durmalı.

Bazen güleceğiniz bazen de hüzünleneceğiniz bu kitabı siz okurlara tavsiye ediyorum. Tante Rosa size iyi gelecek.
Türk edebiyatında modern bir roman olarak övgüyü hakeden bu eser zaten Orhan Kemal roman ödülüne layık görülmüş. Yetenekli ve sıradışı yazarımızı çok genç yaşta, benim de içinde olduğum kırk yaşında kaybetmişiz. Bu memlekette sıradışı bir kadın olmak üstüne bir de sanatçı olmak ve bu özellikte eserler vermek kolay iş olmamakla beraber, genç yaşında sanatçılığının hakkını vermiş yazar. Benim nazarımda sanatçının özgün yapıtlar verebilmesi, sanatının ve kültürünün hakkını verebilmesi için kurulu düzene muhalif olması ve eleştirilerini korkusuzca yapması şarttır. Yakasını mevcut iktidarın hükmedenlerine kaptırmış kişiden sanatçı değil ancak yandaş olur. ( Kimisi yandaşı sert bulduğundan “uyumlu” diyor, bu da başka bir rezillik.)

Roman, Ankara’nın bir mahallesinde, bir kavak ağacının yıkımı sırasında orada oluşan kalabalıktan kişiler üzerinden, o zamanın sosyolojik ve kültürel durumunu irdeliyor.. O dönemin durumunu Adalet Ağaoğlu da Dar Zamanlar üçlemesiyle irdelemişti. Toplumun kültürel yapısının birey üzerindeki baskısı ve bireyin şekillenmesindeki rolü bir anlamda. Bunun yanında kültürler arasındaki çatışmalar, bu çatışma arasında kalmışlar, “yolunu bulmuşlar” ve yolunu arayanlar da var romanda.

Yazarın sade diliyle anlattığı psikolojik ve sosyolojik durumlar her okuyucuda ayrı bir farkındalık yaratacaktır. Bu da yazarın roman yazımındaki gücünü gösteriyor.
Kitabın tek beğenmediğim yanı kitabın başında genişçe incelemesinin yer alması. Herşey derinlemesine incelenmiş. Okuyucuya fazla diyecek birşey kalmıyor.

Ela ve Memet'in raslantı sonucu aşkını anlatıyor kısaca. Aynı zaman fakat ayrı mekanlarda geçiyor olaylar ta ki raslantı sonucu karşılaşana kadar.

Ela ve Memet, kadın ve erkek cinselliğinin toplumdaki yanlış anlaşılmasının kurbanı. Sorgulayan kişiler, yıkılan hayatlar, ayrılıklar yeni bir dönemi yansıtan tasvirler çokca yer alıyor kitapta - Tezer Özlü kitaplarındaki gibi.

Biçim olarak; anlatım birbirinden farklı ve kopuk gibi duran doğa anlatımları ile desteklenmiş. Her olay geçişinde bir doğa anlatımı var. Zekice düşünülmüş bu anlatımlar okumaya ayrı bir zevk veriyor.

Keyifli okumalar
"Tante Rosa tüm kadınca bilmeyişlerin tek adıdır."

#Tante Rosa kitabı henüz değeri tam olarak anlaşılamamış bir baş yapıt. Bir kadın olarak bu kitap benim bakış açımı değiştirdi diyebilirim. Başkaldıran, dibe vuran, inanan, aşık olan, aldatan, aldatılan, hayal kuran, tutkuları olan, heyecanları ve enteresan tespitleri olan anti bir karakter Rosa. Sevgi Soysal'ın bu karakteri yaratırken teyzesinden esinlendiği söyleniyor. Doğru olabilir ama yazarın kendi hayatına baktığımızda o da en aykırı kadınlardan. Aykırı lafını kasten kullanıyorum. Toplumlar orta zekalılardan oluşur, kurallara uyan, itaat eden, sorgulamayan ve kendilerine çizilen kadere göre yaşayan insanlardan oluşur. Farklı kim varsa, yaratıcı, üretici, yüksek zekalı; toplumlar bu kişileri eritmeye, kendine benzetmeye çalışır. Benzetemediğini dışlar ve çoğu kez öldürür hem ruhen hem bedenen... Tante Rosa bu yüzden başarısızdır hayatı yaşamada.
Rosa hiç bir yaşantısının üstüne basmadı denilebilir... Kitabındaki mizah, bu doğallıktan geliyor. Kitabındaki çizimler de oldukça başarılı.

#Hem kendi edebiyatımız hem de dünya edebiyatı için, içinizde yer etmiş karakterler kimler sizin için? Herkesin mutlaka bir çok etkilendiği karakter vardır. Bu karakter benim için Tante Rosa'dır. Onun çekip gidecek kadar özgürlüğüne düşkün karakteri beni etkiledi. "Bir daha hiç bir yaşantımın üstüne basmayacağım." Gerçekten de basmıyor. Daha küçük bir kızken, "Sizlerle Başbaşa" dergisinde okuduğu hikayelerle başlıyor kitap. Katolik kilisesi'nden atılan Rosa, Mezarlık bakıcısı olan Rosa, tuvalet bekçiliği yapan Rosa, aşık Rosa, aptal Rosa, kadın Rosa, at cambazı Rosa, prenses Rosa, komik Rosa, bunak Rosa, hayat dolu Rosa...

#Sevgi Soysal 12 Mart 1971 darbe döneminin en çok sansüre uğrayan yazarlarından. Hapse atılan onca yazardan biri.

#Bu kitap benim için okumaktan asla sıkılmayacağım, alıntıların hepsini aklıma kazıdığım, beni yüksek sesle güldüren ve de kalıplar, gelenekler, kader, inanç üzerine çokça düşündüren bir kitap. Kitabı okuyan pek çok kadın ve erkek, ne kadar özgür düşündüğünü iddia ederse etsin, aslında kalıplar arasında sıkışıp kalmış olduğunu hissedecek. Rosa batma riskini umursamadı ve yaşadı. Oysa çoğumuz bu riski göze alamıyoruz, dolayısıyla yaşamak ne demek, sınırları aşmak ne demek bunun da ne demek olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Tıpkı İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası" kitabındaki Uzun İhsan Efendi gibi. Yazmak kendisine, yaşamak Oğluna kalır.

“Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı”.

Dünyaya şahit olamıyoruz, bari kitap okuyalım... Şahit olanların yazdıklarını...
Sevgi Soysal’a 12 Mart döneminde iki kez “Buyurun” denir, ilkinde kimliksiz olduğu, ikincisinde de orduya hakaret etmek gerekçeleriyle. Buyurmamak mümkün değil, Ankara’da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na konur. Burada kaldığı süre içinde yaşadıklarını bu kitapta toplar.

12 Mart dönemindeki sıkıyönetimin baskısı en çok Ankara’da hissedilir. Geceleri sokağa çıkmak yasaktır. Evler basılarak insanların tutuklandığı, muhbirler yüzünden birbirlerine güvenmeyen korkan, yalnızlaşan insanların olduğu bir şehir olmuştur Ankara.

Yıldırım Bölge Kadınlar koğuşunda Behice Boran, Oya Baydar, Sevim Onursal’ın yanı sıra Mahir ve arkadaşlarının cezaevinden kaçarak yakalanmaları sürecinde tutuklanıp yerlerinin bulunması için işkence gören yakınları, onlara yardım eden tutuklular da vardır. Yakın tarihimizle ilgili bu tanıdık isimler de kitabı okurken merakımı arttırdı. Onlara ilişkin bazı ayrıntıları okuduğumda –bunlardan biri Mahirler’e pasta götüren arkadaşının en çok bunun için dayak attıklarını söylemesiydi- buna bile kin duyulmasına anlam veremedim, üzüldüm.

Sonraki günlerde önce Mahirlerin öldürülmeleri ve Denizlerin asılmalarının koğuşta yarattığı psikolojik durum ve olayları anlatıyor yazar.

Küçük bir tutuklu katılır daha sonra aralarına Mahirler'in öldürülmelerinden etkilenmiştir ve muhbir bir komşusu kızın gösterdiği tepkiyi sıkıyönetime bildirmiştir. Sevgi Soysal cezaevi yönetimini zaman zaman mizahi bir dille eleştirir. Askeri yönetim cezaevindeki tutukluları, tutuklu er statüsünde görür ve tutuklular üzerinde askeri disiplin sağlamaya çalışırlar. Gün içerisinde havalandırmada, koğuşta rastgele zamanlarda hazırola geçmeleri gerekir. Yataklarının bozulmamış şekilleriyle bulmak isterler oysaki tutuklular koğuşta yaşamlarını sürdürmek zorundadırlar ve yatakların ilk yapıldığı şekliyle kalması zordur. Yemek masalarında herkesin oturacağı yerlerin belirlenmesini isterler. Bu uygulamaya tepkilerini gösterirler.

Sevgi Soysal özellikle bu bölümleri mizahi bir şekilde anlatıyor. Olaylara mizahi bir şekilde yaklaşımını bazı arkadaşları eleştirse de bunun kendisini aşmayı sağladığına inanıyor. Bu yaklaşımı baskılara dayanabilme gücü veriyor.

Yaşanan baskıları, işkenceden hem fiziksel hem de psikolojik etkilenmiş kadınların durumlarını, cezaevinde yaşananları, kendi düşüncelerini içtenlikle yansıtmış.

Baskıcı otoriter askeri rejimi eleştiren, çelişkileri, haksızlıkları yazarak 12 Mart dönemini ve erkek egemen toplumda kadın sorunlarını anlatan Sevgi Soysal, döneminin öncülerinden, aydın, özgürlükçü, cesur, toplumsal duyarlılığa sahip, içten bir yazar. Eserleri kendine özgü kişilik özelliklerini yansıtıyor. Kalemi güçlü olan Sevgi Soysal okunmayı sonuna dek hak ediyor.

Mektubun sonunda yine Edip’ten bir dize,
“Ben her şeyin bir bir yok olmasına o kadar çok alıştım ki.
Ve her şeyin yeniden bir bir var olmasına o kadar alışacağım ki.” S.215

.
Tante Rosa, Şafak, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Yürümek kitaplarını okumuştum Sevgi Soysal'ın. Tutkulu Perçem ise ilk kitabı. Sonraki eserlerinin ayak sesleri gibi. İçinde küçük küçük hikayeler var. Ya da anlar, fotoğraf kareleri. Kadınca, kadınsal, kadına dair. Ama bu kadar indirgemek haksızlık olurdu. İnsana dair pek çok nüans. Kendini göze sokmayan, usulca kabul ettiren bir şey. İçinizden bildiğiniz bir takım şeyleri, görüp geçtiğiniz bir takım hisleri estetize etmiş Soysal. Sanırım ben o yüzden bu kadını kendime çok yakın buluyorum. Onun yazılarındaki ince mizah ve eleştiri, muzip bakışları, onun gözünden dünyayı, toplumu, kadın-erkek ilişkilerini görme isteği uyandırıyor benim içimde.
Sema Kaygusuz ise harika bir önsöz yazmış kitaba dair, yazara dair. Sevgi Soysal kitaplarının, karakterlerinin en göze çarpan özelliği: gitmek, bırakmak, terk etmek... Özgürlüğün olmazsa olmaz koşulu.
"Erkek egemen bir toplumdaki kadın erkek sorunu, bir türlü erkeğin kadın sorunu olamamaktadır. Sorunu teşhis etmekle yükümlü olan yine kadındır."
Sevgi Soysal tepelerden seslenir bize. Bazen sokağa dalar, "beni görmüyor musunuz?" der. "Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum."
Tutkuları perçemlerinde dolaşan kadınları sevin.Biraz deli, uçarı, çocukturlar, tekinsizdirler çoğu kez, kafalarından ne geçtiğini tahmin etmek neredeyse imkansızdır. Çünkü bazen kendileri de bilmez. Ama yine de -sanırım kadınlara has bir özellikle- bir isim takmak isterler. Kendilerinden yorulur, sonra severler. Kadın oluşlarına sevinir, erkek ağaçların arasında gezmek isterler.
Ahmed Arif ifade etsin tutkulu perçemleri: Deli kadınlar iyidir. Çünkü ne kahkahaları tutsak, ne gözyaşları sınırlı, ne arzuları mahpus, ne öfkeleri prangalıdır...

Hepinize keyifli okumalar. Türk Edebiyatı'nın bu muzip, sevimli kadınını tanımanız dileğiyle.
Sevgi Soysal "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu " adlı kitabında 12 Mart 1971 darbesinin ardından hapishanede yaşadıklarını kaleme almış. Oya Baydar ve Behice Boran gibi o dönemin muhalif kişileriyle aynı koğuşu paylaşmıştır kendisi. Eğer 12 Mart ve askeri vesayet hakkında fikir sahibiyseniz eser anlamlı gelecektir. Konuyla yakından uzaktan ilgisi olmayanların ise hapiste bir kadının yazdığı günlükler diye yorumlaması kuvvetle muhtemel...

#Sevgi Soysal'ın nasıl bir kişi olduğunu anlamak için önce "Tante Rosa" adlı kitabından başlamanızı öneririm. Daima mizahla, ironiyle yaptığı siyasal eleştiriler bu kitapta daha da ağır basmış. Eserleri müstehcen gerekçesiyle toplatılan Sevgi Soysal düzenli aralıklarla hapishaneye girip çıkmıştır.

# Türkiye'nin durumu her zamanki gibi karışık. Bu sefer gerilim tırmandırılan konu sağ-sol davası. Kitapta Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, Mahir Çayan ve yoldaşlarının "Kızıldere" de katledilişinin koğuşlara nasıl yansıdığına da değinmiş Soysal.

# Komünizmle mücadele dernekleri adı altında devletin kurduğu kontrgerilla örgütleri ve muhbir vatandaşlık(!!!) olayları hakkında da bilgi veriyor yazar.

#Hapishanede yaşanan, gardiyanlar, cezaevi müdürleri, mahkumlar arasında yaşanan gerilimler yer yer komik bir şekilde anlatılmış... Yine herkes terörist, yine vatan haini, yine bölücü, yine marjinal... Egemen söylemde değişen hiç bir şey yok.

#Sevgi Soysal 1976'da 40 yaşında kanserden ölmüş. Kendisinin belki de en şanslı olduğu nokta 1980 darbesinden önce ölmüş olmasıdır. Muhtemel işkence görecekler arasındadır. Dokuz yıl içinde daha profesyonelleşen işkencecilerle karşılaşmadığı için bu çok sevdiğim yazarın erken yaşta ölmesi beni sevindirdi.

12 Mart dönemini, hapishanelerdeki baskıyı ve işkenceyi anlamak isteyenler fakat kalbi dayanmayacak olan yufka yürekli insanlar, yaşananları çok detaya inmeden anlatan, sadece bunu sezdiren bu kitabı okumalı...

Herkese iyi okumalar...
Aslında, başlarda bir başarı öyküsü sandım. Çocukluk yılları olmasa bile, büyüdükten sonra iş hayatına atılması, dini terk etmesi, sevdiği bir erkek bulması derken, şans yüzüne gülmüştü. Sonrasını siz okuyun görün. Vah başına gelenler!
Sevgi Soysal'ın kaleminden okuduğum ilk kitap. Kitap fuarında iletişim yayınlarındaki genç bir kız önermişti. "Bu yaşınıza kadar nasıl okumazsınız!?" diye beni bir güzel sümsüklemişti.(Kendisi 15 bilemediniz 16, ben ise 23'tüm.) Gel gör ki, kitabı alalı uzun zaman oldu ben ancak listeme alıp okuyabildim. Zaten Türk yazarları okuyacağım zaman biraz kendimi oyalıyorum. İdefix'e falan girip daha çok ilgimi çekebilecek kitaplara bakıyorum, biraz buralarda geziniyorum. Fakat Soysal'ı ertelemenin hiçbir anlamı yokmuş.
Kitap zaten incecik. Zank diye bitiverdi. Ben içerik olarak "Kamelyalı Kadın" ın modernize edilmiş, öyküleştirilmiş ve kısa hali gibi düşündüm Tante Rosa'yı. Kamelyalı Kadın'ı okuyanlar ne alaka diyecektir. Tabii... Ne alaka, biri Dumas Fils, biri Soysal. Ama Marguerite ve Rosa'nın kaderleri bazı yerlerde benzeşiyor. Özellikle sonları... Ne yazıktır ki, ikisi de hüzünlü biten kitaplar. Rosa, Marguerite'a göre şirin kalıyor. Marguerite ise Rosa'ya göre daha ağır. -Tabiri caizse kitap hem kitap hem karakter olarak.-
İyi okumalar.
Sevgi sözcüğü bir kadına her zaman bir şeyler anlatır, derken yazar; içindeki sevgiyi mi gün yüzüne çıkartıyor yoksa yolunda gitmeyen bir şeyleri bu sözleriyle iyileştirmeye mi çalışıyor? Bilemiyoruz. Bütün kadınca bilmeyişlerin tek adı kendisi oluyor birden. Acaba o cümleyi kurarken bizim bu bilemeyişlerimizi, ürkekliğimizi, özgüvensizliğimizi mi kastetmişti? Ben biliyorum ama. Biz biliyoruz. Bunun yolunda gitmeyen şeyleri iyilleştirmek için söylendiğini biliyoruz. Bir daha hiçbir yaşantımızın üstüne basmayacağımızı bilerek cesurca ve kimseye aldırmadan yürüyoruz.

Tante rosa "Kadınım ve güçlüyüm." mesajını veren bir romandır benim nazarımda. Her şeyin bir çaresini bulan, tüm toplumsal baskılara rağmen ayakta durabilen, eşlerinden birinin ölümüyle Viyana Ormanları'nın öldüğünü anlayan, sokakta evsizken de zengin bir adamın yanındayken de aynı güzel yüreği taşıyan kadınların romanı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sevgi Soysal
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 30 Eylül 1936
Ölüm:
İstanbul, 22 Kasım 1976
Sevgi Soysal (d. 30 Eylül 1936, İstanbul - ö. 22 Kasım 1976, İstanbul) Türk yazar. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Arkeoloji okudu.

1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya'ya gittiler. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi. 1958'de Türkiye'ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961 tarihlerinde Ankara'da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ''yeni gerçeklik'' akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken,Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı.

1961'de Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. Zafer Madalyası oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile 1965'te evlendi. Aynı yıl TRT'de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-1969 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi'de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel'in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek'le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü'nü kazandı.

12 Mart dönemi, Sevgi Soysal'ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT'den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal'la, Soysal'ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi'nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge'de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana'da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973'te, Funda ise Mart 1975'te doğdu. Adana'da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart'ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975'te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği'nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlandı. Eylül 1976'da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra'ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da İstanbul'da 40 yaşında öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.

Yazar istatistikleri

  • 133 okur beğendi.
  • 574 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 481 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları