Soner Yalçın

Soner Yalçın

Yazar
8.2/10
2.479 Kişi
·
8.242
Okunma
·
514
Beğeni
·
16345
Gösterim
Adı:
Soner Yalçın
Tam adı:
Hüseyin Soner Yalçın
Unvan:
Gazeteci, Yazar
Doğum:
Çorum, 1 Ocak 1966
Hüseyin Soner Yalçın (d. 1 Ocak 1966, Çorum), Türk gazeteci ve yazar.

İlk yılları

Soner Yalçın, Cemile Yalçın ve Mehmet Ali Yalçın'ın oğulları olarak 1 Ocak 1966'da Çorum'da doğdu. Anne tarafı Tercan'lı, baba tarafı ise Horasan'lıdır. Annesi ev hanımı, babası ise gıda ticareti ile uğraşan bir tüccardır. Üniversite eğitimine Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek okulunda tamamladı. Daha sonra idari bilimler konusunda yüksek tahsile karar verdi.

Tutuklanması

ODA TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklandı.27 Aralık 2012'de tahliye oldu.

Özel hayatı

Hüseyin Soner Yalçın evli ve bir çocuk babasıdır.

Kariyeri

1987'de 2000'e doğru adlı dergide çalışmaya başladı. Uzun süre Ankara bürosunda muhabirlik yaptı. Burada Serhan Bolluk, Adnan Akfırat ve Hikmet Çiçek’le birlikte çalıştı. 6 Mayıs 1990'da Ankara İstihbarat Şefliğine getirildi.

1993/94 yılları arasında günlük gazete olarak çıkan Aydınlık'ta çalışmaya başladı. 1995'te haber araştırma müdürü iken ayrıldı. Bir ara Doğan Yurdakul'un Siyah – Beyaz gazetesinde çalıştı.

1996 yılında televizyonculuğa giriş yaptı. Show TV Ankara bürosunda çalışmaya başladı. Aynı yıl içerisinde Star TV'ye geçti ve haber müdürlüğüne getirildi. Daha sonra Türk kamuoyunda bir hayli ses getirecek olan kitaplarını basmaya başladı (Efendi 1, Efendi 2 vb.). CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'le birlikte 5N1K adlı programı hazırladı. Kurtlar Vadisi adlı dizinin ilk iki yılında, konsept danışmanlığını üstlendi. CNN Türk'te yayınlanan Oradaydım adlı politik belgeselin hazırladı. 4 Şubat 2007 tarihinden bu yana Hürriyet gazetesinde, pazar günleri “Not Defteri” adlı köşesinde yazmış, Mart 2012'de işine son verilmiştir.
Oğlumla bir gün Beşiktaş çarşıdayız; ayran içmek istedi. "Ayran neden yapılıyor," diye sordum. Bu sorumu tuhaf bir yüz ifadesiyle "yoğurt" diye yanıtladı.

"Aldığın ayranın içindekiler bölümünü oku bakalım yoğurt var mı," diye sordum. Okudu. Yoğurt yoktu. Yoğurtsuz ayran!
Soner Yalçın
Sayfa 10 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017)
İşte bizim "demokrasi" anlayışımızın özetidir bu: çokpartili bir siyasal yaşam başlayıp sandıklar kurulunca demokrasinin geldiğini sanıveririz!
Şuna şahit oldum: “hocam, elektrikçiyim; mesleğim gereği küçük de olsa bazen elektrik çarpıyor. Sorum şu; vücuda elektrik girince oruç bozulur mu?”
Soner Yalçın
Sayfa 156 - KırmızıKedi
“Sana aklından hiçbir zaman çıkarmayacağın bir şey söyleyeceğim. Sadece bizim meslekte değil, her meslek için geçerlidir; her işin temelinde güven yatar.”
Soner Yalçın
Sayfa 202 - Kırmızı Kedi Yayınevi
Genetiği değiştirilen buğday, vücudun gluten dayanıklılığını yok ediyor ve çölyak hastalığına sebep oluyor. Bu ise,hazımsızlık, iştahsızlık, saç kaybı, halsizlik, depresyon,baş ağrısı, kısırlık, romatizmal hastalıklar, vitamin yetersizlikleri, vücut döküntüleri gibi semptomlara sebep oluyor
Soner Yalçın
Sayfa 52 - Kırmızıkedi
Antik Yunan’da mercimek-nohut gibi baklagillerin yenmesi caiz değildi. Ruhun, insan gövdesi içerisinde bulunduğuna inanıyorlardı. Bu gıdaların gaz yaparak ruhun uçmasına sebep olduğu düşünülüyordu!
Soner Yalçın
Sayfa 243 - KırmızıKedi
“Evladım, insanların özlemleri ayrı, gerçekler ayrıdır. Bizim özlemlerimiz vatanseverliktir, bu bayrağı çıkarsız sevmektir. Senin yolun bizden ayrı olmasın.”
Soner Yalçın
Sayfa 204 - Kırmızı Kedi Yayınevi
Fransızların güzel bir sözü var; üniversite mezunu olmak için ailenin, en az üç kuşak üniversite mezunu olması gerekiyor.
504 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

"BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünce Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
Ne var burda ?
Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

*Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
*Sebze ihracatında dünya birincisi...
*Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
*Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
*Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
*Tarım ihracatında dünya ikincisi...

Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
*Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
*Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
*Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

"Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

*Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
*İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
* Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

"Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
ı) Tohumlarını satacaklar...
2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

(Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!
504 syf.
·34 günde·Beğendi·10/10
Yazarımız diyor ki: “Bir film düşün. İlk sahne sıradan bir olayla başlar. Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın. Dehşete kapılırsın. Film biter. Etkisinden kurtulamazsın. Korkarsın.”

Bende diyorum ki: “Filmin size tanıdık olduğunu ve gerileceğinizi, korkacağınızı bilmenize rağmen Pandora’nın kutusunu aralama dürtüsünün size hâkim geldiğini düşünmenizi isterim. İşte benim içinde böyle bir şeydi, kitabı elime aldığımda beni bekleyenleri az çok bilmek ve bilmediklerimi öğrendiğimde de ne derece tepki vereceğimi görmekti merakımın çoğunu işgal eden bu duygu.

Kitabi ilk elime aldığımda, bir elimde duran ve beni konu olarak daha çok kendisine çeken Vatikan (José Rodrigues dos Santos) Saklı Seçilmişleri bir, en fazla bir kitap ertelememe sebepti. Muhakkak okumam konusunda bir arkadaşımın da tavsiyesine uyarak başladığımda, kendisinin de bu hususta ne kadar haklı olduğu kanaatine vardım.

GELELİM KİTABA ve GÖRÜŞLERİME…
Bu kitabı okuduktan sonra, yorum yapıp yapmayacağım arasında ikilemde kaldım. Bir yanım yap, bir diğer yanım ise yap ama destekli yap diyordu. Yap diyen yanım, aklıselim davranarak, elinden geldiğince düşünceni ve içeriğini aktar diyordu. Ya diğer yanım? Tufanlar koparıyor ve öyle bir yorum yap ki, gelmiş geçmiş ve bugün hala etkin olarak görevde olan tüm insanlara en ağır şekilde ver veriştir diyordu. Eğer yorum yapmazsam bu eseri okumuş olmamın ne anlamı olacaktı ki?! Ben iyi olan tarafı dinledim ve olum bir şekilde biraz kitaptan birazda benden katarak bir şeyler karaladım. Aşırı agresif ve eleştirisel bir yorum yaparak burada farklı düşünceden olacak insanları da kışkırtmak istemedim. Sanmayınız ki korktuğumdan ya da çekindiğimden. Hayır, tam aksine! Onlarında bunu okuyarak biraz olsun olanlardan haberdar olmasını ve belki de konu hakkında bilinçlenmesini istedim. Belki bu sayede dikkatlerini çeker, bu gerçekten muhteşem ötesi araştırma kitabını okumalarına sebep olurum diye düşündüm. Evet, gelelim sadede…

Yazarımız çok güzel bir yaklaşımda bulunarak, konuya ışık tutacak şekilde bu organizasyonun aktörlerini, aktörlere koruma kalkanı olan ülkeleri ve bu ülkelerde yaşayan önemli şahsiyetleri bir bir kaleme almış. Para ve gücün kontrolünü elinde bulundurarak, elit şahsiyetler ve aileler dışında olan tüm insanlığı kontrol altına alabilmek adına, ABD ve AB destekli küresel baronların daha çok kazanç hırsı ile kurduğu kirli bir düzen ile karşı karşıyayız. Bu kirli çıkar ilişkileri öyle bir yapısal düzene sahip ki, her ülkede yerleşik yerel işbirlikçi patronlar ve politikacılar ayarlanarak veya bunları destek ile iktidara getirerek kurulmuş hükümetlere kadar uzanabiliyor (Not: Bakınız günümüz kabinesi ve iş adamları…). Böylesi bir organizasyonu bir araya getirir de rahat durur musunuz? Elbette kendinize yeni düzende destek vermek için Dünya Bankası, IMF ve Dünya ticaret örgütü adlı örgütleri finanse ederek kurar ve onları da bu küresel oyuna dâhil edersiniz. Bu gibi dünya çapında örgütlerin tek amacı, ulus devletleri sonlandırmak, o ülkelerin tarımını bitirerek insanlarına zehirli kimyevi gıda ürünleri yedirmektir. Tüm yapılan bu uygulamaların aslında farklı bir amacı vardır! Bu örgütlerin tek amacı para mı? Her şey para demek mi? Hayır, hayır! Her şey beklenenden de ötesi bir amaç için…

Eğer benim paylaşımlarımı sıklıkla takip edenleriniz varsa ben gerek paylaşım, gerek yorumlarımda hatırlarsanız hep bir nüfus popülasyonundan bahsederdim. Yazarımızda bu kitabını yazarken, bu gibi dünya çapında hizmet edenlerin amaçlarını deşifre etmek için peşlerine düşmüş ve kendince sonuca ulaştığında da adeta dehşete kapılmıştır. Ülkemiz ve dünya üzerinde yaşayan düşük gelirli insanlara kasıtlı soykırım yapılarak, onların gözünde biz fakirleri gıda ile öldürmek istiyorlar. Bizleri günlük yediğimiz yiyeceklerle, kullandığımız eşyalarla ve yasal olan zorunlu aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebelik sürecini ciddi manada etkileyen GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) mısır üretip dünya piyasasına sürerek, tarım ve gıda firmaları ile doğumu kontrol altına almak ve kontrol altına alınan doğumdan dünyaya gelen çocuklarımızın da ömrünü belirlemek çabasındalar. Yetmedi piayasaya sürmüş oldukları sözde kolesterol haplarıyla aracılığı ile de biz insanların cinsel hayatlarını bitiriyorlar.

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Nazi Almanya’sı, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idaresi altında dünyaya salınan korku ve İkinci Dünya Savaşı geldi aklıma. Biliyorum, ne ilgilisi alakası var diyorsunuz. Fakat bu benim aklımdan geçenlerden ve onlardan daha öncesine kadar gidiyor. Evet, daha derine gitmeden, bu iki büyük savaşın finansörlerinin yine bu elitler olduğunu ve özellikle bu ürünleri imal eden, dünya çapındaki yiyecek ve ilaç firmalarının Adolf Hitler’in destekçisi olmalarının bir tesadüf olmadığını yazacağım size! Adolf Hitler asla tek başına bir Adolf Hitler olmadı. Onun böylesi bir Tiran olmasına sebep olan kişiler ve etkenler vardı. O bu sahnelenen oyunda sadece bir baş aktördü. Peki, dünya üzerinde bu yaşananlar sizce sadece bir tesadüften mi ibaret? Dachau, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz-Birkenau ve diğer yerlerdeki toplama kampları ele geçirilene dek, o zaman diliminde devasa gaz odalarında insanlar topluca infaz ediliyordu. Bugün? Bugün ise devasa gaz odalarına artık gerek yok. Bu küresel elitler tüm bunları gıda terörü ve sağlık sistemi ile yasal yollardan biz insanları yok etmek için vekilleri aracılığı ile yapıyorlar. Yeteri miktarda parası olmayan fakir insanlar ise düzenli ve sağlıklı beslenemediği için ölüyorlar. İşin özü şu ki, bu katliamcılar kendileri için “Novus ordo seclorum”, yani; yeni dünya düzeni’ni kurma peşindeler.

Ülkemizde birçok insanın zihninde sadece zeytin ağaçlarının kesilmesi hadisesi yer edinmiş ve kalmıştır. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ile ülkemiz topraklarında başlayan büyük tarımsal kıyım ile ileriye dönük ciddi öneme sahip milli stratejik tarımı adeta el birliği ile yağlı urganda astılar da gömeni olmadı. O dönemde teknolojik gelişimi iyi takip eden ABD ve AB, endüstriyel tarımı keşfetmişlerdi ve her daim pazar payında hâkimiyeti bir diğerine kaptırmak istemiyor ve ellerinde olan üretim fazlası malları satmak için yeni pazarlar keşfetme çabasındaydılar. İşte Türkiye bu yeni pazarın içerisinde yer alıyordu. İşte size öne çıkan sonuçlar; Türkiye’nin 1980’lerde tarım ihracatı 2 milyar, ithalatı ise 51 milyon dolardı. Fakat ithalat 1999’da 3 milyar 93 milyon dolara ulaştı. Bugün ise ithalat 16,5 milyar dolara ulaştı. Fakat ne Özal nede Erdoğan bu konuda eleştirilmedi.

Üretimde tarımsal ürünlerimiz bize yeter diyen Türkiye, yaptığı yanlış politikalar sonrasında akla gelebilecek her türlü tarımsal ürünü ithal eden bir ülke halini aldı. 16 yıldır görevde olan iktidar ise bu politikayı ve Türk tarımına ihaneti halen sürdürmektedir. Dikkatinizi buraya verin güzel insanlar!!! Ülkemiz göz göre göre, kasıtlı olarak bir felakete sürükleniyor ve yok olmaya doğru gidiyor. Bunu fark eden küresel zehir tacirleri de elbette bunun için elinden geleni yapıyor. Bu durum sadece Türkiye’de ülkemiz topraklarında değil, Güney Kore ve Japonya’da da var. Burada hayatlarını zor şartlar altında sürdüren insanlar evlerinde değil dışarıda yemek yiyorlar. Bunun başlıca nedeni ve sebebi ise evde yemek yapma maliyetleri artık dışarıya göre çok çok daha pahalı olduğu için.

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bunun Türkiye’de de geri kalır yanı yok. Burada amaç bizlerin kanserli, hastalıklı ve ömrü kısa bir toplum olmamızı sağlamak. Aşırı Fast Food (hazır gıda) tüketen bireyler de şişmanlama, zekâ geriliği ve yüksek oranda kanser riski bulunuyor. Bu durum ABD Senatosu tarafından açıklandı. Yazarın özellikle kitabında dikkatinizi çekmek istediği şeyler başlıca; Ekmek, süt, yoğurt ve pirinç gerçekten bildiğiniz geleneksel üretimden elde edilen şeyler olduğu mu? Ya da bir laboratuvar ortamında gıda mühendisliği harikası kimyasal bir ürün olup olmadığı mı? Burada söz konusu olan bazı basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum bile. Yani sorunun kaynağı biz insanların düşündüğünden çok ama çok daha büyük! Yazar bize uzun raf ömrü olan yiyecekleri anlatıyor ve bunları tüketip tüketmemenin bize bağlı olduğunu ifade etmek istiyor. Fakat dünya üzerinde bulunan çoğu yoksul insanların başka alternatifi olmadığı için bilinçli ve kasıtlı bir şekilde en ucuza satılan yiyeceklere yönlendirildiğini anlatıyor.

“Ayrıca mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Türkiye’de 10 yılda diyabet hasta oranları %7,6’dan %13,4 yükseldi. Hatta insanları büyük bir kısmı bu hastalığın farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar. Kesinlikle bu konuda çok dikkatli olun…”

SONUÇ ve ŞAHSİ DÜŞÜNCEM:
Okudun ve gördün ki hedefte sen varsın. Sevdiklerin, eşin, çocuğun ve birinci derece yakınların var. Önüne tercihler koyulduğunda, sistematik olarak psikolojik manipülasyona maruz kalıyor ve doğru tercih ettiğini sanarak yanlış tercihte bulunuyorsun. Buna ben bile dâhil olduğumu düşünüyorum ve şu aşağıdaki düşünceyi eklemek istiyorum;

Eğitim ile zekâ arasında bir fark vardır.

Eğitim: Öğrenmene izin verilen, bilmen gereken, bilmek zorunda olduğun ve bilmeye mecbur bırakıldığın dır.

Zekâ ise: Senin zorunda bırakıldığın bir şeyleri öğrendiğinde, sana öğretilenin doğruluğunu sorgulaman ile başlayandır.

Bizler gerçek hayatta gördüklerimizi, öğrendiklerimizi ve etrafımızda olanları sorgulamazsak, önümüzdeki süreçte de başımıza çorap ören çok olacaktır. Aramızda yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettiren birçok “Saklı Seçilmiş’ler” var. Bu seçilmişler kimliklerini, renklerini, dinlerini ve etnik kökenlerini bu uğurda saklamayı çok iyi bildiler ve son zamanda kendilerini sağlanan yasal imtiyazlar çerçevesinde artık saklamaya bile lüzum görmemekteler. Artık işlerinin bürokrat ve politikacılar aracılığı ile daha da kolaylaştığının, neredeyse kimsenin onlara bir yaptırımda bulunamayacağının farkındalar. Eğer bizler vakti zamanı geldiğinde, yapacağımız tercihimizi gördüklerimiz ve öğrendiklerimizi birleştirip analiz etmeden, sadece ana akıma (medya) inanarak, mahalle baskısına kapılarak yaparsak, gerçek anlamda bir tercih yapmamış olacağız ve çocuklarımızın da geleceğini tayin ederek onları da bir felakete sürükleyeceğiz. Bilinçli bir toplum olarak etrafımızda olan bitenlere dikkat etmemiz gerekli diye düşünüyorum. Bizlere ne sunuluyor ve yaşatılıyorsa, bunların kesinlikle kasıtlı olduğu kanısındayım ve Amerika eski başkanı Franklin D. Roosevelt'in; “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” Sözüne kesinlikle katılıyorum.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
522 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

"Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

"Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

"Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
504 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Üzülerek söyleyeyim ki yakın çevremdeki kanser vakalarının artması sonucunda bu durumun normal olmadığını ve mutlaka bir sebebinin olduğunu, büyük bir ihtimalle de birilerinin bizim üzerimizde bir çeşit deneyler yaptığını düşünerek okumaya karar verdiğim bir kitap.

Aslında kitabın varlığından bir yıldır haberdardım. Ama her gün internette dolaşan şunu yemeyin, bunu içmeyin türünde aslı astarı olmayan iddialarla dolu bir kitap olacağını düşündüğüm için bugüne kadar okumayı pek istememiştim. Yukarıda da bahsettiğim gibi hem kendi yakın çevremde hem de mesleğim gereği karşılaştığım çevre de , son zamanlarda kanser olan insanların çok fazla sayıda olduğunu gözlemledim. Ve işin kötü tarafı ise her gün bu hastalara yenileri ekleniyordu. Bunun sebebi ile ilgili bir bilgi alabilir miyim, bir ip ucu bulabilir miyim diye bu kitabı aldım ve okumaya başladım.

Daha otuzuncu sayfalar da kafayı yemek üzereydim, ellinci sayfalarda göğsüme ağrılar girdi, 109. sayfada okumayı bıraktım. Kitap beş yüz sayfaydı ama ben sadece beşte birine dayanabilmiştim. Çünkü kitap öyle bilgiler içeriyordu ki bunları kabullenmek bir insan için çok acı ve üzücüydü. Ancak bir gün aradan sonra kendimde okumaya devam etme gücünü bulabildim.

Bundan sonra yazacaklarım az da olsa SPOİLER içerir, isteyen okumayabilir arkadaşlar.

Biz açık açık , planlı bir şekilde zehirleniyoruz. Öyle medyada bangır bangır bağırarak, doğal besinler yediğimizi veya bize yedirdiklerini söyleyenler kesinlikle doğruyu söylemiyorlar. Buğdaydan mısıra, sebzelerden meyvelere, kırmızı etten beyaz etlere, yoğurttan zeytine, tuzdan yağa .... aklınıza ne gelirse hiç bir ürün doğal değil. Sadece yediklerimiz mi ? İçtiğimiz suda bile zehir var. Yazar daha nasıl anlatsın ? Her şeyi tek tek ele alarak ayrıntılarıyla, gelmişiyle, geçmişiyle, geleceğiyle, yapanlarıyla, yaptıranlarıyla, izin verenleriyle, rant elde edenleriyle .... kısaca her şeyiyle açıklayarak bize anlatmış. Bize sadece okumak düşüyor. Bir de bu durumdan nasıl kurtulacağımızı düşünmek !

Kitabı okuyup okumamak size kalmış bir şey. Okursanız tüm gerçekleri öğrenir, karamsarlaşır ve ne yapacağınızı düşünmeye başlarsınız. Bir de artık medyada söylenen ve yazılan her şeyin size gösterildiği gibi olmadığını anlarsınız. Eğer okumazsanız da, başta kanser, şeker hastalığı, gut, kalp ve damar hastalıkları, astım ve diğer allerjik hastalıklar ... olmak üzere bir çok müzmin ve ölümcül hastalığa yakalanacağınız günü bekleyerek, hayatınızı mutlu bir şekilde geçirirsiniz. Ondan sonrasına da bir şey diyemem. Bu da sizin tercihiniz.

Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Okumanız belki başınıza gelecekler konusunda hazırlıklı olmanızı ve önlem almanızı sağlar.
584 syf.
·Beğendi·7/10
İlkokulda hasta olduğum bir gün .. Ağladım sızladım gitmedim okula .. O dönem Işınsuların , Bükemcanların , İlaydaların dönemi değil ..Ahmetler , Mehmetler, Şahabettinler , Fatmalar , Ayşeler var ortamlarda .. Ve kolun kopmadıkça gideceksin okula .. Yazmaz kitapta daha gayrisi .. Boğazım davul olmuş, kendim zurna .. Serildim yataklara .. Dallastaki "CEYAR" ın yataklarda yatan versiyonuyum, yataklarsa kurna .. Elimde bir tek viskim eksik.. İlerde yakınen dostluk kuracağımız viskimiz yok , yok olmaya ama hemen bir de lekelere düşman çamaşıra dost mottosunu şiar edinmiş yoğurt çorbası ... Mikropla savaş elzem ! Sıcak sıcak içiyoruz .. Ağzım yüzüm , dilim damağım kavruldu .. Bir de tüm bunlara müteakip soba yaktı ki annem ..Deme gitsin! Sanki cehenneme portal açtılar .. Üste başa battaniye falan fistan .. İzmitli depremzedelerden hallice bir moda geçtik ..Azar üstüne azar işitiyoruz .. İnsan okula gitmez miymiş ? Vay efendim o soğuklarda montsuz nasıl çıkılırmış tenefüse de , hangi elimle atmışım o kar topunu ? =)) Suçumuz büyük ! Biz bunları sineye çekeduralım .. Bir film başladı o an televizyonda .. Ağzı burnu muşmula kılıklı bir adam .. Aksanı falan çok garip ! Dolmuşlarda muavinlik yapıyor .. Şakir isimli zampara bir şoförün muavini!! Yüzü muşmula ama kalbi temiz... Kazık üstüne kazık ! Borç üstüne borç .. TEFECİLERİN eline düşüyor falan.. Sevdiğinden de ayırıyorlar bunu sonrasında ..Tam bir gariban.. İşbu film beni küçükken nasıl etkilemişse bugüne dek belki yüzlerce kez izledim ..Her ay bir kez izlerim Star Wars ile beraber(kahrol Disney!)... Belki de ilkokul aşkımın kafasına okulun 2. katından portakal attıktan sonra gönül defterinden shift + delete ile silinmiş olmanın etkisidir o dönem böylesi sevmemin nedeni .. Kim bilir ? Bkz : Sevdik mi tam severiz !! Sildik mi bir kalemde !

Şimdi ben bunları bir sor niye anlattım sana (bkz : İlyas Salman edası) .. Gelicez o kısma .. Az sabır , az metanet.. Okumaya devam et sen sevgili monçiçi .. İşsizlik küçüklükten miras bize .. İyi ki de öyle olmuş .. İyi ki hatmetmiş , ezberlemişiz hem bu filmi , hem de diğerlerini .. Dönemin koşullarını bilmiyorduk , kafamız basmıyordu siyasete .. Sonra sonra taşlar oturdu yerine ..

Şimdi sizi KAPICILARIN DÜNYASINA götüreceğim .. Bir dizi ve bir film ile .. Birinin adı BİZİMKİLER ,diğerinin adı KAPICILAR KRALI.. Şimdi diyeceksin ki ne alaka ? Gel ben sana anlatayım alakayı cicim .. Kısaca anlatmak gerekirse 1976 da çekilen Kapıcılar Kralındaki esas hikaye, emekli bir "albayın" apartman yönetimini ele geçirdikten sonra işbu apartmanın nasıl yönetildiğinin hikayesidir .. Bizimkiler dizisinde ise yönetimi eline alan Sabri beydir ama kendisi de "askeriyedeki" bando ekolünün , dolayısıyla "asker" zihniyetinin tezahürüdür.. Zabıt tutar falan boyuna .. Bu iki yapımda da aslolan apartman metaforu üzerinden askeri nizamla yönetilen Türkiye'nin eleştirisidir.. Ve orada değişmeyen tek bir daire vardır ki o da kapıcı dairesidir ! İlk filmde Kemal Sunal , dizide ise Ercan Yazgan .. Diğer daireler o günün koşullarına göre doldurulmuştur Bizimkiler 'de .. Misal Almanya'ya göç edip Türkiye'ye kesin dönüş yapan Abadi'nin sahipleri dumkoph Halis ve ebeveynleri ..2. kuşak Alamancılar! Neyse .. Size dairelerden örnekler vereceğim bolca ama dönemi bilmek elzem ! Bizimkiler dizisinin yayın hayatına başladığı günler DARBE sonrası .. Ve konusu da Türkiye'nin buna verdiği reaksiyonlar ! O dönem darbenin etkileri yavaş yavaş kırılmış ama bir başka olgu , bir başka doktrin hayata geçmiş .. Nedir o ?

LİBERALİZM !

Turgut Özal' ın " benim memurum işini bilir!" , " anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz" diyen zihniyet ! Yani, "Zengin ol !" "Nasıl olursan ol !" "Fakirsen muhakkak yanlış yaptığın birşey vardır" aklı ! Bizimkilerde olayı anlatan karakter , Almanya 'dan dönüş yapan Şükrü'nün oğlu .. Al sana Türk gençliği .. Her bölüm sonunda olanı biteni bize özet geçen ama ne yapacağını bilemeyen Türk gençliği.. Şükrülerin ailesi ise avrupa görmüş , medeniyet nedir bilen Avrupa Birliğinin izdüşümü .. Ve karşısında Şükrü'nün abisinin karısı Mine !! Turgut Özal' ın zevcesi Semra Özal ve "PAPATYALARI"!! Onlar da sazı eline alıyorlar, dahil oluyorlar hayata!! Şimdi Cemil , BENİM ADIM CEMİL diyen karakter kimdir diyenler olabilir .. Kendisi ilk filmde de var .. Yani KAPICILAR KRALI'nda.. Burda , yani BİZİMKİLER dizisinde Türkiye öyle bir hale gelmiş ki , ilk filmde yer alan bu sarhoş karakter dizi içerisinde ancak "alkol aldıktan sonra gerçekleri konuşabilen" Cemil karakterine evrilmiş .. Baskının temelleri işte.. Dönemin aydın kesimi de resmedilmiş pek tabii ! Rutkay Aziz 'in can verdiği, olanı biteni gören ama etliye sütlüye hiç bulaşmayan aydın kesim .. Sanatçılar ! Devam edelim ... İlk filmde tır şöförü olan , arada bir eve gelip eşine şiddet uygulayıp Sade'nin kulaklarını çınlatan karakterin iz düşümü kim BİZİMKİLER'de ? Aykut Oray ! Namı diğer KATİL ! Yani küçük esnaf .. Son derece "gergin" ama namusuyla geçinmeye çalışan kesim ! Bu arada horoz "Prens" efsanedir ! GOT GOT GOT !!=)) TAK SEDAT ' ı zaten söylememe gerek yok ! Turgut Özal döneminin tam anlamıyla yansıması işte o karakter ... EVEEEEEEET!! İşte taşa tutualacığımız kısım geldi .. Her iki yapımda da bu apartman içerisinde OLMAYAN BİR DAİRE VAR .. Olmayan bir kesim .. DİNCİ KARAKTER !! Bakın dindar demiyorum !! - Cİ , - CI eki yapıp satan , ticaretini yapan anlamı katıyor .. Ayrımını yapalım .. Sonra papaz olmayalım birbirimizle !! Bu karakter iki dizide de yok.. O daireler, her iki yapımda da BOŞ ! 76'da da , 89' da da hep BOŞ !! Bizimkiler' de Halil Pazarlama ile sofralara konuk olan işbu tayfa , yavaştan Türkiye'nin gündemine girizgah yapıyor bakkal açarak APARTMAN DIŞINDA! İşbu karaborsa ile , alavere ile , yeşil sermaye ile stokladığı malı satan zihniyet de diyor ki dizide , "arkadaş ben de varım !" Kim bu tayfa ? Orta direk !! Ve bu orta direk dahi KAPICININ SİPARİŞLERİNE MAHKUM !!Eğer Cafer siparişlerini getirmez ise
acından ölmeye mahkum !! Ve bu yüzdendir ki - diziyi izleyenler hatırlayacaklardır -kapıcı , yani Cafer her sabah alışveriş esnasında ordan kendi avantasını MUHAKKAK alır.. Ya bir sakız atar ağzına .. Ya bir çikileta kor cebine .. Ya salama sarkar ya da kaşara sulanır... Hiçbir şey yapamazsa bir kola açar içer =)) Bu aslında, O KÖYLÜ ZİHNİYETİN YÜKSELİŞİDİR İŞTE ! Şimdi ılık humanistler hemen doluşur , "ama köylülük kötü mü?" diye.. EVET !! ŞEHRE KÖYLÜYÜ GETİRİYORSAN BU HER İKİ TARAFA DA YAPILMIŞ KÖTÜLÜKTÜR !! Şimdi bunca anlattık.. Burdan çıkan sonuç ne dersen .. Her iki yapımda da ana sonuç şudur .. Ne olursa olsun BİRLİKTE YAŞAMAK !! APARTMAN , YANİ TÜRKİYE EKSENİNDE BERABER YAŞAMAK ! Biz Özal dönemi ile bunu yıktık .. Rüşvet ve ahlaksızlık ALENEN AHLAK HALİNİ ALDI ! Herkes zengin olacak diyip kendi değer yargılarımızı yerle bir ettik ... Aaaaa !! Az daha unutuyordum .. Doktor Türkan var bu apartmanda!! Kimse sevmez !! Dizideki en aklı başında karakter ama komunist (?!?!?) eğilimler gösteren .. Kim bilir belki Türkan Saylan' a refere ediyordur.. Ne dersiniz ?!?

Neyse efenim kimdir Turgut Özal ?

DARBE hükümetinin başbakan yardımcısıdır !

DARBENİN HABER VERİLDİĞİ 3 "SİVİLDEN" BİRİDİR ..

Güneş Tanerler , Işın Çelebiler , Mustafa Taşarlar , Mesut Yılmazlar ne diye savunuyorlardı siyasi bu yasakları - ki bunların bir kısmı "ülkücü" kökenli liberal , bir kısmı "sosyal demokrat" kökenli liberaldir. Devlet olanaklarıyla , devletin tahsis ettiği otobüsün üzerinde "NO! NO! NO ! propagandası yapıyorlardı . Zeki Alasya' nın YASAKLAR isimli parodisini burdan bir kez daha analım ..

Çok uzun muhabbet ama kısaca bankerler dediğimiz illeti milletin koynuna sokan isimdir ..

"KIR ŞİŞEYİ ,DÖN KÖŞEYİ" zihniyetini toplumun tüm katmanlarına egemen kılan şahsın adıdır Turgut Özal ...

Çiçek Abbas 'ın eline düştüğü tefecinin adıdır TURGUT ÖZAL !

Gelelim Çiçek Abbas' a....

Bu bağlamda işte şu link altında izleyeceğiniz nişan atma sahnesi , esasen BİR TÜRKİYE FOTOĞRAFI , BİR TÜRKİYE ELEŞTİRİSİDİR 82'DE ÇEKİLEN.. NAMUSLU , AHLAKIYLA ÇALIŞAN , ÇALMADAN , ÇIRPMADAN EKMEĞİNE BAKAN , TEFECİLERİN , BANKERLERİN KUCAĞINA ATILAN TÜRK İNSANININ ÇEKİLMİŞ FOTOĞRAFIDIR ! Kitap da bunun yazıya dökülmüş halidir ..

https://www.youtube.com/...4rn26o4XJas&t=1s

PEMBE MUTLU'ya not : NE KADAR GÜZEL BİR KADINDIN SEN !!
https://www.youtube.com/watch?v=V1Acx-vdD00
380 syf.
Siyasi yazarları sevemiyorum çünkü hep kendi düşüncelerini insanlara kabul ettirmek için kitapları kullanıyorlar. Bu kitabı beş yıl önce aldım. Aldığım zaman başlayıp saya saya yarım bıraktım. Yakın bir tarihte kitabı tekrar okudum, çünkü kitapları yarım bırakmayı sevmem. Soner Yalçın, şu anki iktidara muhalefet bir yazar. Bu kitabı bu yüzden almıştım, ama muhalifliğini keşke adil bir şekilde insanların; aile, eğitim, yaşayış tarzı ve inançlarına saygı duyarak gösterebilseydi. Kitabın başlarında lider eşlerini küçük düşürmek için aşağılaması onu ne muhalif ne de iyi bir yazar yapar. Herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil ve bunun için kimse kimseyi küçümseyemez. Soner Yalçın laiklik ilkesinin arkasına gizlenip bol keseden dine, başörtüsüne, muhafazakarlara sallamış.

Lider eşlerinin başörtüsü ve eğitimsizliğinden başlayıp, çarşafa,Türkiye nin İranlaştırılmasına, Osmanlı padişah ve halifelerinin içki içmesine, Ermenilere, Nakşibendilerin Alevilere çarşaf baskısı yaptığına, Atatürk ün mirasına, İstiklal Marşı na...kadar her konuya kendince yorumlar yapmış. Tabii hiçbiri kaale alınacak, bir ispatı olan yorumlar değil. Bu kitaba harcadığım parama ve zamanıma yazık...
412 syf.
·4 günde·9/10
Çok asabi siyasi şahsiyetin hayatını merak ediyorsanız okuyun. Bizi kim nasıl yönetiyor? Ve böyle bir zat bu ülkede olabilecek en yüksek yerlere nasıl gelebiliyor? O zaman sorgulamak lazım, sorun sistemde mi? Okuyanın içini sızlatacak, uykularını kaçıracak ve kahrettirecek bir kitap. Medyadaki her şeye ve her aleyhindeki yoruma dava açan şahsiyet bu kitaba bir şey diyememiştir. Halkımızın kitap okumamasına ve kendi tarafındaki kişilerin de "gözüyle görseler bile zaten inanmamayı tercih edeceğine" güveniyor. Ne yazık ki gerçek bu. Soner Yalçın'ın kalemine sağlık.
504 syf.
·6 günde
Bir kısmınızın Soner Yalçın' ı sevmediğini tahmin ediyorum. (Aslında tahmin etmiyorum biliyorum.) Tabi ki sevmek zorunda değilsiniz ancak kitabın içindeki veriler ve anlatılanlar o kadar korkunç ki okurken yazarın kim olduğunu düşünmeyeceksiniz bile.

Kitabı 1.basım almama rağmen kitaplığımda bu kadar uzun süre bekletmem ayrı, kitabı soluksuz okumam ayrı bir konu. Eminim sizde soluksuz okuyacaksınız.
Yaşadığımız dünyanın kısa özeti gibi. Kullandığımız her ürünün (yiyecek,içecek,ilaç,kozmetik hatta hayvan yemlerine kadar) bize ulaşana kadar geçirdikleri.

Osmanlıdan günümüze kadar geçen sürede tarım, gıda, içki ve eğitim tarihi konuya çok uygun şekilde anlatılmış.
Ne alaka demeyin okuyun anlarsınız.

Birçok bölümde tekrara bağlamış diyebilirsiniz ancak bana göre gerekli tekrarlar olduğu için sıkılmadım doğrusu.

Hadi bunları anlattı peki nereye bağladı demeyin...
İşte asıl mesela burada başlıyor desem yanlış olmaz.
Ortadan isimleri kaldırsanız distopik bir roman olacak özellikle son kısmı. Kötü tarafı gerçek olması. Bir plan uygulayanlar ve kuklalar.

"Büyük planlar yıllar önce yapıldı ve uygulamaya koyuldu."

Yok ben gerçekleri öğrenmeden yaşamak istiyorum derseniz saygı duyarım tercih sizin.
Eğer sebepsiz yere kendinizi mutsuz hissediyorsanız, kitabı okuyun; En azından gerçek bir sebebiniz olsun.
336 syf.
·5/10
Emek verilen her eser'e büyük bir saygım vardır. Soner Yalçın'de sonuçta bu kitap için oldukça bir emek vermiş. Osmanlı Tarihin son dönemlerinde istihbari ve askeri yönleriyle nam salmış Yakup Cemil'in ve eserin kahramanı olan torun Yakup Cemil'in ağzından anlatılan kitap yaşanmış olaylar gibi lanse edilmiş olsada büyük bir bölümü kurgudan ibarettir.
İtitihat ve terakki, Enver Paşa ve Osmanlı Devletinin son yıllarına damgalarını vurmuş birçok şahsiyet ile birlikte, Ermeni terör örgütü Asala tarafından şehit edilen diplomatlarmız hakkında detaylı bilgiler bulabilirsiniz bu eserde.
504 syf.
·Puan vermedi
İlk incelemem !!

Aslında biraz geç oldu vakit buldukça okuduğum kitap olarak elimden geldiği kadar siz değerli arkadaşlara incelemeye sunmam için benden inceleme isteyen Kevser hanıma teşekkür ederim

Gelelim kitaba

Araştırma ve birikimin sonucunda okunması gereken akıcı ve sade bir kitap ( bazı yerler aynı olduğu için sıkabilir ) araştırmacı gazeteci Soner YAYÇIN Dünyayı yöneten zenginler, aile şirketlerinin fakir toplumların üreme,gelişme,kanser,hormonal bozukluk,şeker,obezite gibi hastalıkların ürünlerin yani mısır,pirinç,buğday,yoğurt,peynir,hayvan etleri,hayvanların beslendiği yem gibi ürünlerle nasıl oynandığı ne gibi değişiklikler yapıp insan sağlığında nelere yol açtığını ve bu sorunların 1980 ve daha öncesinden çalışmalar yaparak Afrika ülkelerinde 10 yılı aşkın süre denenip daha sonra geçmiş dönem iktidarları ve günümüz iktidarları zamanında Türkiye gibi büyük bir tarım ülkesine de tohum,hayvan yemi, ithal hayvan ihracat ederek toplumun büyük bir kesimini hastalıklara sürükleyen tehlikeleri konu alan hayretler içerisinde aaaa buda mı bu şirketlerin ürünüymüş diyeceğimiz daha sonra yeme konusuna şüphe ile yaklaşacağımız bazı yerlerde pür dikkat bazı yerlerde ise sıkılarak okuyacağınız kitap olmuş.
İncelemem de hata,spoiler,noktalama işaretleri gibi sorunlar için siz değerli okurlardan özür dilerim =)

Yazarın biyografisi

Adı:
Soner Yalçın
Tam adı:
Hüseyin Soner Yalçın
Unvan:
Gazeteci, Yazar
Doğum:
Çorum, 1 Ocak 1966
Hüseyin Soner Yalçın (d. 1 Ocak 1966, Çorum), Türk gazeteci ve yazar.

İlk yılları

Soner Yalçın, Cemile Yalçın ve Mehmet Ali Yalçın'ın oğulları olarak 1 Ocak 1966'da Çorum'da doğdu. Anne tarafı Tercan'lı, baba tarafı ise Horasan'lıdır. Annesi ev hanımı, babası ise gıda ticareti ile uğraşan bir tüccardır. Üniversite eğitimine Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek okulunda tamamladı. Daha sonra idari bilimler konusunda yüksek tahsile karar verdi.

Tutuklanması

ODA TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklandı.27 Aralık 2012'de tahliye oldu.

Özel hayatı

Hüseyin Soner Yalçın evli ve bir çocuk babasıdır.

Kariyeri

1987'de 2000'e doğru adlı dergide çalışmaya başladı. Uzun süre Ankara bürosunda muhabirlik yaptı. Burada Serhan Bolluk, Adnan Akfırat ve Hikmet Çiçek’le birlikte çalıştı. 6 Mayıs 1990'da Ankara İstihbarat Şefliğine getirildi.

1993/94 yılları arasında günlük gazete olarak çıkan Aydınlık'ta çalışmaya başladı. 1995'te haber araştırma müdürü iken ayrıldı. Bir ara Doğan Yurdakul'un Siyah – Beyaz gazetesinde çalıştı.

1996 yılında televizyonculuğa giriş yaptı. Show TV Ankara bürosunda çalışmaya başladı. Aynı yıl içerisinde Star TV'ye geçti ve haber müdürlüğüne getirildi. Daha sonra Türk kamuoyunda bir hayli ses getirecek olan kitaplarını basmaya başladı (Efendi 1, Efendi 2 vb.). CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'le birlikte 5N1K adlı programı hazırladı. Kurtlar Vadisi adlı dizinin ilk iki yılında, konsept danışmanlığını üstlendi. CNN Türk'te yayınlanan Oradaydım adlı politik belgeselin hazırladı. 4 Şubat 2007 tarihinden bu yana Hürriyet gazetesinde, pazar günleri “Not Defteri” adlı köşesinde yazmış, Mart 2012'de işine son verilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 514 okur beğendi.
  • 8.242 okur okudu.
  • 322 okur okuyor.
  • 3.689 okur okuyacak.
  • 206 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları