Soner Yalçın

Soner Yalçın

Yazar
8.2/10
1.537 Kişi
·
4.915
Okunma
·
366
Beğeni
·
12.716
Gösterim
Adı:
Soner Yalçın
Tam adı:
Hüseyin Soner Yalçın
Unvan:
Gazeteci, Yazar
Doğum:
Çorum, 1 Ocak 1966
Hüseyin Soner Yalçın (d. 1 Ocak 1966, Çorum), Türk gazeteci ve yazar.

İlk yılları

Soner Yalçın, Cemile Yalçın ve Mehmet Ali Yalçın'ın oğulları olarak 1 Ocak 1966'da Çorum'da doğdu. Anne tarafı Tercan'lı, baba tarafı ise Horasan'lıdır. Annesi ev hanımı, babası ise gıda ticareti ile uğraşan bir tüccardır. Üniversite eğitimine Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek okulunda tamamladı. Daha sonra idari bilimler konusunda yüksek tahsile karar verdi.

Tutuklanması

ODA TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklandı.27 Aralık 2012'de tahliye oldu.

Özel hayatı

Hüseyin Soner Yalçın evli ve bir çocuk babasıdır.

Kariyeri

1987'de 2000'e doğru adlı dergide çalışmaya başladı. Uzun süre Ankara bürosunda muhabirlik yaptı. Burada Serhan Bolluk, Adnan Akfırat ve Hikmet Çiçek’le birlikte çalıştı. 6 Mayıs 1990'da Ankara İstihbarat Şefliğine getirildi.

1993/94 yılları arasında günlük gazete olarak çıkan Aydınlık'ta çalışmaya başladı. 1995'te haber araştırma müdürü iken ayrıldı. Bir ara Doğan Yurdakul'un Siyah – Beyaz gazetesinde çalıştı.

1996 yılında televizyonculuğa giriş yaptı. Show TV Ankara bürosunda çalışmaya başladı. Aynı yıl içerisinde Star TV'ye geçti ve haber müdürlüğüne getirildi. Daha sonra Türk kamuoyunda bir hayli ses getirecek olan kitaplarını basmaya başladı (Efendi 1, Efendi 2 vb.). CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'le birlikte 5N1K adlı programı hazırladı. Kurtlar Vadisi adlı dizinin ilk iki yılında, konsept danışmanlığını üstlendi. CNN Türk'te yayınlanan Oradaydım adlı politik belgeselin hazırladı. 4 Şubat 2007 tarihinden bu yana Hürriyet gazetesinde, pazar günleri “Not Defteri” adlı köşesinde yazmış, Mart 2012'de işine son verilmiştir.
Oğlumla bir gün Beşiktaş çarşıdayız; ayran içmek istedi. "Ayran neden yapılıyor," diye sordum. Bu sorumu tuhaf bir yüz ifadesiyle "yoğurt" diye yanıtladı.

"Aldığın ayranın içindekiler bölümünü oku bakalım yoğurt var mı," diye sordum. Okudu. Yoğurt yoktu. Yoğurtsuz ayran!
Soner Yalçın
Sayfa 10 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017)
Genetiği değiştirilen buğday, vücudun gluten dayanıklılığını yok ediyor ve çölyak hastalığına sebep oluyor. Bu ise,hazımsızlık, iştahsızlık, saç kaybı, halsizlik, depresyon,baş ağrısı, kısırlık, romatizmal hastalıklar, vitamin yetersizlikleri, vücut döküntüleri gibi semptomlara sebep oluyor
Soner Yalçın
Sayfa 52 - Kırmızıkedi
Köy Enstitüleri'ni kapatan Türkiye, kapılarını ardına kadar Amerikan Barış Gönüllüleri'ne açmıştı.
Soner Yalçın
Sayfa 115 - Doğan Kitapçılık
Biz ise hala bir dünya markası çıkarmış değiliz. Laf üretiyoruz sürekli. Hala 100 yıl öncesinin teknolojisiyle yerli-milli otomobil üretmekten bahsediyoruz. Jet Fadıl'ın "yaptığı" otomobilden medet umanların ülkesi burası!
"Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!"
Soner Yalçın
Sayfa 64 - Doğan Kitapçılık
Skandal… Skandal…
Ne yazık ki siyasetin gündeminde bu skandal yok.
Oysa bu, insan sağlığının hiçe sayıldığının net olarak ispatıdır.
Kimse sesini çıkarmıyor…
Oysa bu, “hep bana/hep aileme” anlayışının net olarak ispatıdır.
Susuluyor…
Konu, tavuk olduğu için…
Konu, bıldırcın olduğu için…
Konu, sebze olduğu için…
Konu yemek-içmek olduğu için herhalde önemsenmiyor/küçümseniyor!
Ne büyük hata..!
Evet, Ak Saray'daki tavuk-bıldırcın kümeslerinden; Ak Saray bahçesinde yetiştirilen sebzelerden bahsediyorum.
Böyle bir Cumhurbaşkanı olur mu?
Millete yedirdiğini kendi yemiyor.
Millete yedirdiğini ailesine yedirmiyor.
Hiç mi kimsenin aklına gelmiyor; Cumhurbaşkanı neden bakkaldan, pazardan, marketten alışveriş etmiyor da kendi yiyeceğini kendi ürettiriyor.
13 yıldır milletin ne yediğini/millete ne yedirdiğini kendi iyi biliyor!
Evet, endüstriyel yiyeceklerden bahsediyorum:
Sizin çocuğunuzun erken ergenliğe girmesine neden olan yiyeceklerden.
Sizin çocuğunuzun alerjisini artıran, obezite olmasını sağlayan, tüm hormon bozukluklarına neden olan yiyeceklerden bahsediyorum.
Sizin, kısır olmanıza, kanser olmanıza, sinir sistemi bozukluklarına sebep olan yiyeceklerden bahsediyorum.
Çevreyi yok eden GDO'lu/ genetiği değiştirilmiş endüstriyel yiyeceklerden bahsediyorum!
Gördünüz mü? Duydunuz mu? Bir Cumhurbaşkanı düşünün ki; halkına yedirdiğini kendi yemiyor, ailesine yedirmiyor!
Başta Hindistan olmak üzere Asya'yı…
Başta Arjantin olmak üzere Güney Amerika'yı…
Ve tüm Afrika'yı zehirleyen ülkelere-şirketlere, ülkemizin kapısını açanlar demek yaptırdıkları Ak Saray'da doğal besleniyorlar öyle mi?
Bu ahlaki midir..?
Hz. Muhammed'in “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” sözünü şöyle değiştirebilir miyiz:
“Komşusu GDO'lu yiyeceklerle zehirlenirken; doğal yoldan beslenen bizden değildir!”
Ey tarih bunu böyle yaz..!

Peki, ya biz?

Ülkeye GDO'lu ithal ürünler gelmesi için neler yapmadılar ki:
Tohumumuzu kuruttular: Çıkardıkları tohum yasasıyla köylüyü yabancı şirketlere-hibrit tohumlara mecbur ettiler.
Toprağın bin bir çeşit ilaçla zehirlenmesine, sularımızın kirlenmesine seslerini çıkarmadılar.
Denetimleri yapacak ziraat mühendislerine, veterinerlere iş vermediler.
Çıkardıkları Biyogüvenlik Yasası ile GDO'lu ürünlerin gıda imalatında ve hayvan yeminde kullanılmasını serbest bıraktırarak gıda güvenliğini tümden yok ettiler.
Ve sürekli yasalarla oynayarak tarımı-hayvancılığı bitirdiler; yabancı gıda tekellerine ülkeyi bağımlı hale getirerek, gıda bağımsızlığını yok ettiler.
Eti bozdular…
Sütü bozdular…
Temiz sağlıklı yiyecek
bırakmadılar.
Tarımsal tüm devlet kuruluşlarını peşkeş çektiler…
İnsanımızı ithal GDO'lu ürünlere mecbur bırakarak sindirim sistemlerini yok ettiler…
Ve şimdi…
Demek gıda tehlikesinin farkındalar ki…
Sağlıklı beslenmek için, Ak Saray'a kümesler kurduruyorlar; sebze-meyve diktiriyorlar…
Demek gıda tehlikesinin farkındalar ki…
Sağlıklı beslenmek için, Ak Saray'a yaptığı bitki kürleriyle tanınan gıda danışmanı alıyorlar…
Peki…
O kendini kurtardı…
O ailesini kurtardı…
Ya biz? Ya bizim sağlığımız?
Halk sağlığının hiç mi
önemi yok?
GDO'lu ürünler yüzünden kızlarımız 6 yaşında regl oluyor.
GDO'lu ürünler yüzünden insanlarımız 30-40 yaşında kanserden ölüyor.
GDO'lu ürünler yüzünden her 7 aileden biri doğuramıyor.
Kaç nesil çürütülüyor…
Hiç mi sorumluluk
duymuyorlar?
Cumhurbaşkanlığının sorumsuzluğu bu anlama mı geliyor?
Sormayalım mı? Susalım mı?
Kümes'in gerçek anlamını yazmayalım mı?

Fark budur

Ah benim AKP'li kardeşim!..
Nasıl hâlâ farkına varmazsınız; hadi kendinizden vazgeçtiniz, çocuğunuzun sağlığını da mı düşünmüyorsunuz?
Saraylarına kendi kümeslerini niye yaptırıyorlar hiç mi düşünmüyorsunuz?
Hiç mi bir büyük farkın farkında değilsiniz?
Biri... Recep Tayyip Erdoğan…
Diğeri... Mustafa Kemal Atatürk…
İkincisi… Atatürk, tarımın gelişmesi için 1925 yılından itibaren örnek çiftlikler kurdu: Ankara'da Orman Çiftliği, Yalova'da Millet ve Baltacı çiftlikleri, Silifke'de Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol'da Karabasmak Çiftliği, Tarsus'ta Pillioğlu Çiftliği idi. Bu yedi çiftliğin arazi varlığı 15 bin 500 hektar kadardı.
Atatürk 11 Temmuz 1937'de Başbakan İsmet İnönü'ye yazdığı bir yazı ile bu çiftlikleri Hazine'ye, yani halka bağışladı.
Bu çiftliklerin idaresini devralmak üzere 1 Ocak 1938 tarih ve 3308 sayılı Kanun'la bir iktisadi devlet teşekkülü olarak örgütlenen Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu oluşturuldu. Kuruluşun amacı, oluşturacağı zirai makine ve araç parkıyla köylünün ekim, nadas ve harmanına yardım ederek; tarlalarında tarımsal mücadele yaparak, onları modern tarıma alıştırmaktı. Kurum çalışmalarını daha çok tahıl türleri ve hayvan ırklarının iyileştirilmesi üzerinde yoğunlaştırdı. Vs…
Diğeri…
Atatürk Orman Çiftliği üzerinde Ak Saray inşa ettirdi.
Ve Ak Saray'da; halk için, tavuk-bıldırcın, sebze-meyve üretimi yaptırmıyor. Ak Saray'da sadece kendi ve ailesi için üretim yaptırıyor!
İşte fark budur…
Biri... “Köylü öğrensin-halk yesin” diye örnek çiftlikler kuruyor.
Diğeri… “Kendim-ailem hem oturup-hem yesin” diye Atatürk Orman Çiftliği'ni ne hale getiriyor.
Erdoğanlar'ın bencil dünyalarını anlatması bakımından, kümes iyi bir simge değil midir?
Ve:
Kim ne derse desin; bunun adı, çöküş'tür.
Düzenin, siyasetin ve insanın çöküşüdür…
Soner Yalçın
Sayfa 124 - Kırmızıkedi
"BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünce Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
Ne var burda ?
Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

*Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
*Sebze ihracatında dünya birincisi...
*Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
*Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
*Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
*Tarım ihracatında dünya ikincisi...

Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
*Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
*Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
*Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

"Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

*Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
*İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
* Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

"Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
ı) Tohumlarını satacaklar...
2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

(Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!
Siyasi yazarları sevemiyorum çünkü hep kendi düşüncelerini insanlara kabul ettirmek için kitapları kullanıyorlar. Bu kitabı beş yıl önce aldım. Aldığım zaman başlayıp saya saya yarım bıraktım. Yakın bir tarihte kitabı tekrar okudum, çünkü kitapları yarım bırakmayı sevmem. Soner Yalçın, şu anki iktidara muhalefet bir yazar. Bu kitabı bu yüzden almıştım, ama muhalifliğini keşke adil bir şekilde insanların; aile, eğitim, yaşayış tarzı ve inançlarına saygı duyarak gösterebilseydi. Kitabın başlarında lider eşlerini küçük düşürmek için aşağılaması onu ne muhalif ne de iyi bir yazar yapar. Herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil ve bunun için kimse kimseyi küçümseyemez. Soner Yalçın laiklik ilkesinin arkasına gizlenip bol keseden dine, başörtüsüne, muhafazakarlara sallamış.

Lider eşlerinin başörtüsü ve eğitimsizliğinden başlayıp, çarşafa,Türkiye nin İranlaştırılmasına, Osmanlı padişah ve halifelerinin içki içmesine, Ermenilere, Nakşibendilerin Alevilere çarşaf baskısı yaptığına, Atatürk ün mirasına, İstiklal Marşı na...kadar her konuya kendince yorumlar yapmış. Tabii hiçbiri kaale alınacak, bir ispatı olan yorumlar değil. Bu kitaba harcadığım parama ve zamanıma yazık...
Çok asabi siyasi şahsiyetin hayatını merak ediyorsanız okuyun. Bizi kim nasıl yönetiyor? Ve böyle bir zat bu ülkede olabilecek en yüksek yerlere nasıl gelebiliyor? O zaman sorgulamak lazım, bu sistem sorunlu demek ki. Okuyanın içini sızlatacak, uykularını kaçıracak ve kahrettirecek bir kitap. Medyadaki her şeye ve her aleyhindeki yoruma dava açan şahsiyet bu kitaba bir şey diyememiştir. Halkımızın kitap okumamasına ve kendi tarafındaki kişilerin de "gözüyle görseler bile zaten inanmamayı tercih edeceğine" güveniyor. Ne yazık ki gerçek bu. Soner Yalçın'ın kalemine sağlık.
Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

"Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

"Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

"Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~
Yazarımız diyor ki: “Bir film düşün. İlk sahne sıradan bir olayla başlar. Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın. Dehşete kapılırsın. Film biter. Etkisinden kurtulamazsın. Korkarsın.”

Bende diyorum ki: “Filmin size tanıdık olduğunu ve gerileceğinizi, korkacağınızı bilmenize rağmen Pandora’nın kutusunu aralama dürtüsünün size hâkim geldiğini düşünmenizi isterim. İşte benim içinde böyle bir şeydi, kitabı elime aldığımda beni bekleyenleri az çok bilmek ve bilmediklerimi öğrendiğimde de ne derece tepki vereceğimi görmekti merakımın çoğunu işgal eden bu duygu.

Kitabi ilk elime aldığımda, bir elimde duran ve beni konu olarak daha çok kendisine çeken Vatikan (José Rodrigues dos Santos) Saklı Seçilmişleri bir, en fazla bir kitap ertelememe sebepti. Muhakkak okumam konusunda bir arkadaşımın da tavsiyesine uyarak başladığımda, kendisinin de bu hususta ne kadar haklı olduğu kanaatine vardım.

GELELİM KİTABA ve GÖRÜŞLERİME…
Bu kitabı okuduktan sonra, yorum yapıp yapmayacağım arasında ikilemde kaldım. Bir yanım yap, bir diğer yanım ise yap ama destekli yap diyordu. Yap diyen yanım, aklıselim davranarak, elinden geldiğince düşünceni ve içeriğini aktar diyordu. Ya diğer yanım? Tufanlar koparıyor ve öyle bir yorum yap ki, gelmiş geçmiş ve bugün hala etkin olarak görevde olan tüm insanlara en ağır şekilde ver veriştir diyordu. Eğer yorum yapmazsam bu eseri okumuş olmamın ne anlamı olacaktı ki?! Ben iyi olan tarafı dinledim ve olum bir şekilde biraz kitaptan birazda benden katarak bir şeyler karaladım. Aşırı agresif ve eleştirisel bir yorum yaparak burada farklı düşünceden olacak insanları da kışkırtmak istemedim. Sanmayınız ki korktuğumdan ya da çekindiğimden. Hayır, tam aksine! Onlarında bunu okuyarak biraz olsun olanlardan haberdar olmasını ve belki de konu hakkında bilinçlenmesini istedim. Belki bu sayede dikkatlerini çeker, bu gerçekten muhteşem ötesi araştırma kitabını okumalarına sebep olurum diye düşündüm. Evet, gelelim sadede…

Yazarımız çok güzel bir yaklaşımda bulunarak, konuya ışık tutacak şekilde bu organizasyonun aktörlerini, aktörlere koruma kalkanı olan ülkeleri ve bu ülkelerde yaşayan önemli şahsiyetleri bir bir kaleme almış. Para ve gücün kontrolünü elinde bulundurarak, elit şahsiyetler ve aileler dışında olan tüm insanlığı kontrol altına alabilmek adına, ABD ve AB destekli küresel baronların daha çok kazanç hırsı ile kurduğu kirli bir düzen ile karşı karşıyayız. Bu kirli çıkar ilişkileri öyle bir yapısal düzene sahip ki, her ülkede yerleşik yerel işbirlikçi patronlar ve politikacılar ayarlanarak veya bunları destek ile iktidara getirerek kurulmuş hükümetlere kadar uzanabiliyor (Not: Bakınız günümüz kabinesi ve iş adamları…). Böylesi bir organizasyonu bir araya getirir de rahat durur musunuz? Elbette kendinize yeni düzende destek vermek için Dünya Bankası, IMF ve Dünya ticaret örgütü adlı örgütleri finanse ederek kurar ve onları da bu küresel oyuna dâhil edersiniz. Bu gibi dünya çapında örgütlerin tek amacı, ulus devletleri sonlandırmak, o ülkelerin tarımını bitirerek insanlarına zehirli kimyevi gıda ürünleri yedirmektir. Tüm yapılan bu uygulamaların aslında farklı bir amacı vardır! Bu örgütlerin tek amacı para mı? Her şey para demek mi? Hayır, hayır! Her şey beklenenden de ötesi bir amaç için…

Eğer benim paylaşımlarımı sıklıkla takip edenleriniz varsa ben gerek paylaşım, gerek yorumlarımda hatırlarsanız hep bir nüfus popülasyonundan bahsederdim. Yazarımızda bu kitabını yazarken, bu gibi dünya çapında hizmet edenlerin amaçlarını deşifre etmek için peşlerine düşmüş ve kendince sonuca ulaştığında da adeta dehşete kapılmıştır. Ülkemiz ve dünya üzerinde yaşayan düşük gelirli insanlara kasıtlı soykırım yapılarak, onların gözünde biz fakirleri gıda ile öldürmek istiyorlar. Bizleri günlük yediğimiz yiyeceklerle, kullandığımız eşyalarla ve yasal olan zorunlu aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebelik sürecini ciddi manada etkileyen GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) mısır üretip dünya piyasasına sürerek, tarım ve gıda firmaları ile doğumu kontrol altına almak ve kontrol altına alınan doğumdan dünyaya gelen çocuklarımızın da ömrünü belirlemek çabasındalar. Yetmedi piayasaya sürmüş oldukları sözde kolesterol haplarıyla aracılığı ile de biz insanların cinsel hayatlarını bitiriyorlar.

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Nazi Almanya’sı, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idaresi altında dünyaya salınan korku ve İkinci Dünya Savaşı geldi aklıma. Biliyorum, ne ilgilisi alakası var diyorsunuz. Fakat bu benim aklımdan geçenlerden ve onlardan daha öncesine kadar gidiyor. Evet, daha derine gitmeden, bu iki büyük savaşın finansörlerinin yine bu elitler olduğunu ve özellikle bu ürünleri imal eden, dünya çapındaki yiyecek ve ilaç firmalarının Adolf Hitler’in destekçisi olmalarının bir tesadüf olmadığını yazacağım size! Adolf Hitler asla tek başına bir Adolf Hitler olmadı. Onun böylesi bir Tiran olmasına sebep olan kişiler ve etkenler vardı. O bu sahnelenen oyunda sadece bir baş aktördü. Peki, dünya üzerinde bu yaşananlar sizce sadece bir tesadüften mi ibaret? Dachau, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz-Birkenau ve diğer yerlerdeki toplama kampları ele geçirilene dek, o zaman diliminde devasa gaz odalarında insanlar topluca infaz ediliyordu. Bugün? Bugün ise devasa gaz odalarına artık gerek yok. Bu küresel elitler tüm bunları gıda terörü ve sağlık sistemi ile yasal yollardan biz insanları yok etmek için vekilleri aracılığı ile yapıyorlar. Yeteri miktarda parası olmayan fakir insanlar ise düzenli ve sağlıklı beslenemediği için ölüyorlar. İşin özü şu ki, bu katliamcılar kendileri için “Novus ordo seclorum”, yani; yeni dünya düzeni’ni kurma peşindeler.

Ülkemizde birçok insanın zihninde sadece zeytin ağaçlarının kesilmesi hadisesi yer edinmiş ve kalmıştır. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ile ülkemiz topraklarında başlayan büyük tarımsal kıyım ile ileriye dönük ciddi öneme sahip milli stratejik tarımı adeta el birliği ile yağlı urganda astılar da gömeni olmadı. O dönemde teknolojik gelişimi iyi takip eden ABD ve AB, endüstriyel tarımı keşfetmişlerdi ve her daim pazar payında hâkimiyeti bir diğerine kaptırmak istemiyor ve ellerinde olan üretim fazlası malları satmak için yeni pazarlar keşfetme çabasındaydılar. İşte Türkiye bu yeni pazarın içerisinde yer alıyordu. İşte size öne çıkan sonuçlar; Türkiye’nin 1980’lerde tarım ihracatı 2 milyar, ithalatı ise 51 milyon dolardı. Fakat ithalat 1999’da 3 milyar 93 milyon dolara ulaştı. Bugün ise ithalat 16,5 milyar dolara ulaştı. Fakat ne Özal nede Erdoğan bu konuda eleştirilmedi.

Üretimde tarımsal ürünlerimiz bize yeter diyen Türkiye, yaptığı yanlış politikalar sonrasında akla gelebilecek her türlü tarımsal ürünü ithal eden bir ülke halini aldı. 16 yıldır görevde olan iktidar ise bu politikayı ve Türk tarımına ihaneti halen sürdürmektedir. Dikkatinizi buraya verin güzel insanlar!!! Ülkemiz göz göre göre, kasıtlı olarak bir felakete sürükleniyor ve yok olmaya doğru gidiyor. Bunu fark eden küresel zehir tacirleri de elbette bunun için elinden geleni yapıyor. Bu durum sadece Türkiye’de ülkemiz topraklarında değil, Güney Kore ve Japonya’da da var. Burada hayatlarını zor şartlar altında sürdüren insanlar evlerinde değil dışarıda yemek yiyorlar. Bunun başlıca nedeni ve sebebi ise evde yemek yapma maliyetleri artık dışarıya göre çok çok daha pahalı olduğu için.

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bunun Türkiye’de de geri kalır yanı yok. Burada amaç bizlerin kanserli, hastalıklı ve ömrü kısa bir toplum olmamızı sağlamak. Aşırı Fast Food (hazır gıda) tüketen bireyler de şişmanlama, zekâ geriliği ve yüksek oranda kanser riski bulunuyor. Bu durum ABD Senatosu tarafından açıklandı. Yazarın özellikle kitabında dikkatinizi çekmek istediği şeyler başlıca; Ekmek, süt, yoğurt ve pirinç gerçekten bildiğiniz geleneksel üretimden elde edilen şeyler olduğu mu? Ya da bir laboratuvar ortamında gıda mühendisliği harikası kimyasal bir ürün olup olmadığı mı? Burada söz konusu olan bazı basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum bile. Yani sorunun kaynağı biz insanların düşündüğünden çok ama çok daha büyük! Yazar bize uzun raf ömrü olan yiyecekleri anlatıyor ve bunları tüketip tüketmemenin bize bağlı olduğunu ifade etmek istiyor. Fakat dünya üzerinde bulunan çoğu yoksul insanların başka alternatifi olmadığı için bilinçli ve kasıtlı bir şekilde en ucuza satılan yiyeceklere yönlendirildiğini anlatıyor.

“Ayrıca mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Türkiye’de 10 yılda diyabet hasta oranları %7,6’dan %13,4 yükseldi. Hatta insanları büyük bir kısmı bu hastalığın farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar. Kesinlikle bu konuda çok dikkatli olun…”

SONUÇ ve ŞAHSİ DÜŞÜNCEM:
Okudun ve gördün ki hedefte sen varsın. Sevdiklerin, eşin, çocuğun ve birinci derece yakınların var. Önüne tercihler koyulduğunda, sistematik olarak psikolojik manipülasyona maruz kalıyor ve doğru tercih ettiğini sanarak yanlış tercihte bulunuyorsun. Buna ben bile dâhil olduğumu düşünüyorum ve şu aşağıdaki düşünceyi eklemek istiyorum;

Eğitim ile zekâ arasında bir fark vardır.

Eğitim: Öğrenmene izin verilen, bilmen gereken, bilmek zorunda olduğun ve bilmeye mecbur bırakıldığın dır.

Zekâ ise: Senin zorunda bırakıldığın bir şeyleri öğrendiğinde, sana öğretilenin doğruluğunu sorgulaman ile başlayandır.

Bizler gerçek hayatta gördüklerimizi, öğrendiklerimizi ve etrafımızda olanları sorgulamazsak, önümüzdeki süreçte de başımıza çorap ören çok olacaktır. Aramızda yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettiren birçok “Saklı Seçilmiş’ler” var. Bu seçilmişler kimliklerini, renklerini, dinlerini ve etnik kökenlerini bu uğurda saklamayı çok iyi bildiler ve son zamanda kendilerini sağlanan yasal imtiyazlar çerçevesinde artık saklamaya bile lüzum görmemekteler. Artık işlerinin bürokrat ve politikacılar aracılığı ile daha da kolaylaştığının, neredeyse kimsenin onlara bir yaptırımda bulunamayacağının farkındalar. Eğer bizler vakti zamanı geldiğinde, yapacağımız tercihimizi gördüklerimiz ve öğrendiklerimizi birleştirip analiz etmeden, sadece ana akıma (medya) inanarak, mahalle baskısına kapılarak yaparsak, gerçek anlamda bir tercih yapmamış olacağız ve çocuklarımızın da geleceğini tayin ederek onları da bir felakete sürükleyeceğiz. Bilinçli bir toplum olarak etrafımızda olan bitenlere dikkat etmemiz gerekli diye düşünüyorum. Bizlere ne sunuluyor ve yaşatılıyorsa, bunların kesinlikle kasıtlı olduğu kanısındayım ve Amerika eski başkanı Franklin D. Roosevelt'in; “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” Sözüne kesinlikle katılıyorum.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~
İlk incelemem !!

Aslında biraz geç oldu vakit buldukça okuduğum kitap olarak elimden geldiği kadar siz değerli arkadaşlara incelemeye sunmam için benden inceleme isteyen Kevser hanıma teşekkür ederim

Gelelim kitaba

Araştırma ve birikimin sonucunda okunması gereken akıcı ve sade bir kitap ( bazı yerler aynı olduğu için sıkabilir ) araştırmacı gazeteci Soner YAYÇIN Dünyayı yöneten zenginler, aile şirketlerinin fakir toplumların üreme,gelişme,kanser,hormonal bozukluk,şeker,obezite gibi hastalıkların ürünlerin yani mısır,pirinç,buğday,yoğurt,peynir,hayvan etleri,hayvanların beslendiği yem gibi ürünlerle nasıl oynandığı ne gibi değişiklikler yapıp insan sağlığında nelere yol açtığını ve bu sorunların 1980 ve daha öncesinden çalışmalar yaparak Afrika ülkelerinde 10 yılı aşkın süre denenip daha sonra geçmiş dönem iktidarları ve günümüz iktidarları zamanında Türkiye gibi büyük bir tarım ülkesine de tohum,hayvan yemi, ithal hayvan ihracat ederek toplumun büyük bir kesimini hastalıklara sürükleyen tehlikeleri konu alan hayretler içerisinde aaaa buda mı bu şirketlerin ürünüymüş diyeceğimiz daha sonra yeme konusuna şüphe ile yaklaşacağımız bazı yerlerde pür dikkat bazı yerlerde ise sıkılarak okuyacağınız kitap olmuş.
İncelemem de hata,spoiler,noktalama işaretleri gibi sorunlar için siz değerli okurlardan özür dilerim =)
EN BAŞTAN SÖYLEYEYİM DE SENİ UĞRAŞTIRMAYAYIM GÜZEL KARDEŞİM BU PAYLAŞIM UZUN,EĞLENCELİ DE DEĞİL ZAMANIM KISITLI,BEN SIKILIRIM,YARIM BIRAKIRIM DÜŞÜNCEN VARSA BAŞLAMA!!ANCAK OKUMAYA BAŞLARSAN EĞER KISA BİR ZAMANINI AYIRIP OKUYACAKSAN YANİ LÜTFEN AMA LÜTFEN SONUNA KADAR OKU YOKSA HİÇ BAŞLAMA DEĞERİ OLMAZ ÇÜNKÜ.OKUYAN ARKADAŞLARA ÇOK ÇOK TEŞEKKÜRLER.


2004'den bu yana ülkemiz tarımında olağanüstü olumsuz,saçma sapan gelişmeler yaşayan çiftçilerimiz...

Anadolu Coğrafyasında 11.000(onbirbin) bitki türünün yer aldığını ve bunun da yaklaşık 3.500(üçbinbeşyüz) bitki türünün endemik (burası çok çok önemli dikkat edin!) 3.500 bitki türünün gen merkezi olduğunu (bu bitki türleri başka coğrafyalarda görülmeyen,yetişmeyen bitkiler) biliyormuydunuz?

2004 yılında bizim büyük siyasetçilerimizin (boyları devrilsin-hepsinin ama,parti ayırmıyorum) yeni tarım yasası çıkarıp,bu bitki türlerinin tohumlarının takasını,satışını,saklanmasını yasakladığını biliyormuydunuz?

8 Ocak 2004 de çıkarılan 5042 sayılı Islahatcı Haklarının Korunması Kanunu'nu bi okuyun bakalım neler diyor? (aramana gerek yok güzel kardeşim Google arama motorunu kullan)

Değerli siyasilerimizin (boyları devrilsin) 2011'den sonra çıkardıkları kanuna bakın bir de 'Eyyy Köylü,sen binlerce yıldır yaptığın gibi tohum takası yapamazsın.Tohumu artık şirketlerden alacaksın.Aksi halde 10.000 (OnBin) lira ceza ödersin!Aksi halde 5 yıl da ekip biçmeme cezası alırsın! ve... Daha da çirkefleşip 'Sende şirketlerden sertifikalı tohum almazsan sana tarım desteği yok denildi!

Bu karar,bu yasalar nedir biliyormusunuz?Bu karar ve yasalar Sayın siyasilerimizin (boyları devrilsin) Köylüyü bitirmesidir,tarımı bitirmesidir,Çiftçiyi bitirmesidir en önemlisi de Endemik Türleri bitirmesidir!Anadolu Bitki Örtüsü Zenginliğinin Ağzına sıçmasıdır!(afedersiniz daha yumuşak kelime veya cümle ile anlatılamıyor ;) )

Soner YALÇIN'ın yazmış olduğu Saklı Seçilmişler Kitabı çok önemli belgeli tesbitlere dayalı.Siz,çocuklarınız,torunlarınız hatta onların ve onlardan sonraki kuşakların çocukları ve torunları ne yiyorsunuz,onlar ne yiyecek (Yoğurtsuz Ayran) biliyor veya tahmin ediyormusunuz?

Ülkemize GDO'lu ürünlerin ve bunların bol çeşitliliğinin nasıl olupta bu kadar rahat ve pervasızca sokulabildiğini,bunlara nasıl izin verildiğini,göz yumulduğunu bu kitapla öğreneceksiniz.

Bu kitap önemli,bu kitap çok çok önemli.Kendini bilen akıllı,sağ duyulu,mantıklı sadece kendisinin değil gelecek nesillerinde sağlıklarını düşünebilen bireylerin mutlaka ama mutlaka dikkatle okumaları gereken bir kitap.

En son Yılmaz ÖZDİL'in yazmış olduğu Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda kitabını okurken bu kadar hayal kırıklığı ve sinir harbi yaşamıştım (arkadaşlar burada önemle belirteyim kesinlikle ve kesinlikle iktidar ve muhalefet siyasetçilerinden bahsetmiyorum,burada yermek istediğim bütün meclis,hepsi 550 vekil,bu yasaları nasıl çıkarırsınız,bu şeytanlığa nasıl izin verirsiniz,hiçmi vicdan,hiçmi insana saygı sevgi yok,nasıl insanlarsınız siz be!Burada sözü geçen kanunlara imza veren kim olursa olsun inanın çok samimi söylüyorum vatan hainliği ile yargılanmalı!)Neyse konumuz siyaset değil...

Keşke elimde olsa da bu kitabın binlerce baskısını alıp her eve dağıtabilsem ve okunmasını sağlayabilsem,ne yazıkki öyle bir şansım yok.

Kitapta bahsi geçen konular ne Türk Çiftçisine,ne de Çiftçinin ürününü kullanan tüketiciye(Halk) yapılacak,reva görülecek şeyler değil.

Elinizde imkanınız varsa bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun!
Öğreneceğiniz,market raflarını dolaşırken nelere dikkat edeceğiniz ve hem yurt içinde hemde yurt dışında sizin sağlığınızla hatta abartısız canınızla oynamaya cüret edebilen adamları ve markalarını göreceksiniz ve bu kıyımın sadece para için değil daha başka ne sebebler için yapıldığını nelere zemin hazırlandığını öğreneceksiniz.

Gerçek kanlı canlı şeytanları isim isim öğrenmek isterseniz bu kitapta!

Cidden üzgünüm hemde çok üzgün...


KİTAPTAN ;

Petrolü kontrol edersen ulusları,yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.

Şeytan bir günah işleyeceği zaman işe önce o günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar.

İyi ki insanlar paranın ve bankacılık sisteminin nasıl işlediğini bilmiyor.Bilecek olsalardı sabaha çıkmadan ayaklanırlardı.


Uzun oldu farkındayım ama aşağıdaki Ertuğrul BARKA yazısını da okumanızı şiddetle öneririm.Bu yazı kitapla ilgili değil ama anlaşılması bakımından son derece önemli.Teşekkür ederim...
------------------------------------------------------------------------------

Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

“… Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır…”

ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

“Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.”

27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?
Bu kitabı okuyunca, ülkede milli istihbarat diye bir şey olmadığını,tamamen abd 'nin kuklası olduğumuzu anladım.Çok öğretici oldu benim için.Şimdi durum daha da beter ya neyse.
İlk kitap incelemesine başlıyorum, hatalar affola. Kitabın, daha başında olmama rağmen, evet; bizim seçen değil, seçilen olduğumuzu farkediyorum. İnsan vücudunun binlerce yıllık evrim sürecinde alışageldiği gıdaların haricinde, müdahele edilerek (bkz. GDO) , biz farkında olmadan, sofralarımıza sürülen gıdalar aracılığıyla nasıl zehirlendiğimiz detaylarıyla veriliyor. Bu gıdalara alışık olmadığımız için, alınan gıdaları vücut yadsıyor ve bağışıklık geliştiremediğimiz için haliyle hastalıklara kapı açıyoruz. Yediğimiz yoğurdun, sütün, çikolatanın, bisküvi vb. birçok ürünün neoliberalizmin gerektirdiği şekilde, raf ömürlerinin uzatılarak ve akabinde yüksek kâr amacı güdülerek ne şekilde zehirlendiğimiz; temel gıdalarımızın tohumlarının, küresel sermayenin kontrolüne geçerek ithal tohumlarla tarımcılığın bitirildiği ve o tohumları ‘kullanmak zorunda bırakıldığımız’ gerçeği ve daha birçok unsur ilk otuz sayfada kendine yer buluyor. Bütün bunları “Gıda Terörü” başlığı altında inceleyebiliyoruz. Peki, bütün bunların amacı nedir? Biz neden bu teröre maruz bırakılıyoruz. Siyasilerin rolü ne? Kitap hepsinin altını çiziyor.

***
Kitapta bahsedilen en önemli meselelerden birisi de; “Petrolü kontrol et, ulusları kontrol et; gıdayı kontrol et, insanları kontrol et.”
Artan nüfusla beraber birçok sorun ortaya çıkıyor: Tüketimin artması, doğayı hunharca katletmemiz, betonlaşma, kaynakların tüketilmesi/tükenmeye yaklaşması şeklinde örnek verebiliriz. Burda nüfus üzerinde özellikle duruluyor. Yani insan unsurundan bahsediyorum. İnsanları kontrol etme amacına hizmet edenler, resmen biyolojik savaş açmış durumdalar. Ne yapılıyor, neye neden oluyor dersek: İnsanlar, neye mahal vereceğini bilmeden çeşitli gıdaları tüketiyor. Bunun sonucu olarak ortaya kısırlık, kanser ve birçok hastalık çıkıyor. Doğal, organik, genetiğiyle herhangi bir şekilde oynanmamış gıdalara ulaşmamız bir şekilde engelleniyor ve küresel güçlerin istediği gıdalara-zaruri olarak- yönlendiriliyoruz. Nüfusun yoğun olduğu(Çin,Hindistan vb.) yerlere fabrikalar açılıyor, tüketim kültürünü değiştiriyorlar. Artan nüfusa, mevcutta üretilen gıdaların yetmeyeceği düşüncesinden hareketle kendi ürettikleri, zehirli, hastalıklı gıdaları insanların sofralarına kadar ulaştırmayı yeğliyorlar ve başarılı da oluyorlar. Amaç açlığa çare olmak, herkesin karnının doymasını sağlamak mı? Hayır. Amaç; nüfusu azaltarak kontrol altına almak. Nüfus kontrolünün haricinde başka şeyler de oldu/oluyor. Irak’ta, sosyalist Baas iktidarı döneminde ülkeye giren/zorla sokulan gıdalar insanları öldürdü ve nüfusu kontrol etme amacı doğrultusunda hareket eden, küresel zehir saçan-başta ABD’den olmak üzere- şirketler şeytani amaçlarına biraz da olsa ulaştılar.
Bu şirketler ülkelerin tohumlarını alıp, yokedip yerine kendi ürettikleri kısır hibrit tohumlarla kendilerine bağımlı hale getiriyorlar. Tarladaki ürüne zarar veren organizmaları öldürsün diye kullanılan “pestisit” isimli kimyasal, hasattan sonra ürüne zarar veriyor. Havaya karışabildiği için solunum yoluyla da insanlara, hayvanlara zarar veriyor. Ama biz bunların ne kadar farkındayız, tahmini güç. Kitap tüm bunlara cevap niteliğinde. Diğer taraftan “cüce buğday” denilen, genetiği değiştirilmiş olan buğday türünün içinde oldukça fazla gluten olup, insanoğlunun da fazla glutene karşı gerekli sindirimi sağlayamadığı, bunun sonucunda da ince bağırsakta arpa, çavdar ve yulaf gibi diğer tahıllar da dahil olmak üzere içerdikleri fazla glutene karşı kronikleşen alerjik hastalık “çölyak hastalığı” ortaya çıkıyor. Genetiği değiştirilmiş tahıl ürünleri vücudun glutene olan dayanıklılığını yok ediyor. Bu durum bilinmekte iken American Diabet Assocation (Amerikan Diyabet Derneği) ısrarla tahıl ürünlerini öneriyor. Neden? Cevabını ve daha fazlasını kitapta buluyoruz. Neyle karşı karşıya olduğumuzu görmek adına okuyalım, okutturalım.
Vay anasını arkadaş...!
MİT’in gayri resmi tarihini mi okudum yoksa James Bond filmi mi izledim belli değil Mit resmen mahalle teyzelerinin altın günü gibi entrika kazanıymış...
1940-1990 yılları arası darbeleri ,muhtıraları, asker sicil çatışmalarını, kutuplaşmaları ve gizli örgütleri konu alan kitapta da görüleceği üzere aslında Türk istihbaratı bağımsız bir servis değilmiş.(Şimdilerde bu durum değişti mi acaba diye sorup şuraya bir ? İşareti bırakayım )
Kitaptaki bilgilerden yola çıkarsak Hiram Abas’ın stratejik düşünen analizci bir kişilikten uzak olup maceracı aklı fikri vurup kırmaya yatkın bir karaktere sahipmiş.Günümüzde bir çok kişi ASALA yı bitirmede büyük rol oynadığını iddia etsede kitaptaki bilgiler beni bu sonuca götürmesi Belli ki birileri yine kafa karıştırma peşinde .
Türk istihbaratı üzerinde dönen dolapları tanıkların ağzından anlatan güzel bir çalışma olmuş .
Kafama bir konu takıldı ;
Bir çok Türk istihbaratçısını neden Türkiye’ye düşman olan dış ülke gizli servisler eğitiyor ???

Yazarın biyografisi

Adı:
Soner Yalçın
Tam adı:
Hüseyin Soner Yalçın
Unvan:
Gazeteci, Yazar
Doğum:
Çorum, 1 Ocak 1966
Hüseyin Soner Yalçın (d. 1 Ocak 1966, Çorum), Türk gazeteci ve yazar.

İlk yılları

Soner Yalçın, Cemile Yalçın ve Mehmet Ali Yalçın'ın oğulları olarak 1 Ocak 1966'da Çorum'da doğdu. Anne tarafı Tercan'lı, baba tarafı ise Horasan'lıdır. Annesi ev hanımı, babası ise gıda ticareti ile uğraşan bir tüccardır. Üniversite eğitimine Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek okulunda tamamladı. Daha sonra idari bilimler konusunda yüksek tahsile karar verdi.

Tutuklanması

ODA TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklandı.27 Aralık 2012'de tahliye oldu.

Özel hayatı

Hüseyin Soner Yalçın evli ve bir çocuk babasıdır.

Kariyeri

1987'de 2000'e doğru adlı dergide çalışmaya başladı. Uzun süre Ankara bürosunda muhabirlik yaptı. Burada Serhan Bolluk, Adnan Akfırat ve Hikmet Çiçek’le birlikte çalıştı. 6 Mayıs 1990'da Ankara İstihbarat Şefliğine getirildi.

1993/94 yılları arasında günlük gazete olarak çıkan Aydınlık'ta çalışmaya başladı. 1995'te haber araştırma müdürü iken ayrıldı. Bir ara Doğan Yurdakul'un Siyah – Beyaz gazetesinde çalıştı.

1996 yılında televizyonculuğa giriş yaptı. Show TV Ankara bürosunda çalışmaya başladı. Aynı yıl içerisinde Star TV'ye geçti ve haber müdürlüğüne getirildi. Daha sonra Türk kamuoyunda bir hayli ses getirecek olan kitaplarını basmaya başladı (Efendi 1, Efendi 2 vb.). CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'le birlikte 5N1K adlı programı hazırladı. Kurtlar Vadisi adlı dizinin ilk iki yılında, konsept danışmanlığını üstlendi. CNN Türk'te yayınlanan Oradaydım adlı politik belgeselin hazırladı. 4 Şubat 2007 tarihinden bu yana Hürriyet gazetesinde, pazar günleri “Not Defteri” adlı köşesinde yazmış, Mart 2012'de işine son verilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 366 okur beğendi.
  • 4.915 okur okudu.
  • 181 okur okuyor.
  • 2.185 okur okuyacak.
  • 100 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları