Soner Yalçın

Soner Yalçın

Yazar
8.2/10
1.720 Kişi
·
5.591
Okunma
·
396
Beğeni
·
13.428
Gösterim
Adı:
Soner Yalçın
Tam adı:
Hüseyin Soner Yalçın
Unvan:
Gazeteci, Yazar
Doğum:
Çorum, 1 Ocak 1966
Hüseyin Soner Yalçın (d. 1 Ocak 1966, Çorum), Türk gazeteci ve yazar.

İlk yılları

Soner Yalçın, Cemile Yalçın ve Mehmet Ali Yalçın'ın oğulları olarak 1 Ocak 1966'da Çorum'da doğdu. Anne tarafı Tercan'lı, baba tarafı ise Horasan'lıdır. Annesi ev hanımı, babası ise gıda ticareti ile uğraşan bir tüccardır. Üniversite eğitimine Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek okulunda tamamladı. Daha sonra idari bilimler konusunda yüksek tahsile karar verdi.

Tutuklanması

ODA TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklandı.27 Aralık 2012'de tahliye oldu.

Özel hayatı

Hüseyin Soner Yalçın evli ve bir çocuk babasıdır.

Kariyeri

1987'de 2000'e doğru adlı dergide çalışmaya başladı. Uzun süre Ankara bürosunda muhabirlik yaptı. Burada Serhan Bolluk, Adnan Akfırat ve Hikmet Çiçek’le birlikte çalıştı. 6 Mayıs 1990'da Ankara İstihbarat Şefliğine getirildi.

1993/94 yılları arasında günlük gazete olarak çıkan Aydınlık'ta çalışmaya başladı. 1995'te haber araştırma müdürü iken ayrıldı. Bir ara Doğan Yurdakul'un Siyah – Beyaz gazetesinde çalıştı.

1996 yılında televizyonculuğa giriş yaptı. Show TV Ankara bürosunda çalışmaya başladı. Aynı yıl içerisinde Star TV'ye geçti ve haber müdürlüğüne getirildi. Daha sonra Türk kamuoyunda bir hayli ses getirecek olan kitaplarını basmaya başladı (Efendi 1, Efendi 2 vb.). CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'le birlikte 5N1K adlı programı hazırladı. Kurtlar Vadisi adlı dizinin ilk iki yılında, konsept danışmanlığını üstlendi. CNN Türk'te yayınlanan Oradaydım adlı politik belgeselin hazırladı. 4 Şubat 2007 tarihinden bu yana Hürriyet gazetesinde, pazar günleri “Not Defteri” adlı köşesinde yazmış, Mart 2012'de işine son verilmiştir.
Oğlumla bir gün Beşiktaş çarşıdayız; ayran içmek istedi. "Ayran neden yapılıyor," diye sordum. Bu sorumu tuhaf bir yüz ifadesiyle "yoğurt" diye yanıtladı.

"Aldığın ayranın içindekiler bölümünü oku bakalım yoğurt var mı," diye sordum. Okudu. Yoğurt yoktu. Yoğurtsuz ayran!
Soner Yalçın
Sayfa 10 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017)
Köy Enstitüleri'ni kapatan Türkiye, kapılarını ardına kadar Amerikan Barış Gönüllüleri'ne açmıştı.
Soner Yalçın
Sayfa 115 - Doğan Kitapçılık
Genetiği değiştirilen buğday, vücudun gluten dayanıklılığını yok ediyor ve çölyak hastalığına sebep oluyor. Bu ise,hazımsızlık, iştahsızlık, saç kaybı, halsizlik, depresyon,baş ağrısı, kısırlık, romatizmal hastalıklar, vitamin yetersizlikleri, vücut döküntüleri gibi semptomlara sebep oluyor
Soner Yalçın
Sayfa 52 - Kırmızıkedi
Şuna şahit oldum: “hocam, elektrikçiyim; mesleğim gereği küçük de olsa bazen elektrik çarpıyor. Sorum şu; vücuda elektrik girince oruç bozulur mu?”
Soner Yalçın
Sayfa 156 - KırmızıKedi
Biz ise hala bir dünya markası çıkarmış değiliz. Laf üretiyoruz sürekli. Hala 100 yıl öncesinin teknolojisiyle yerli-milli otomobil üretmekten bahsediyoruz. Jet Fadıl'ın "yaptığı" otomobilden medet umanların ülkesi burası!
"Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!"
Soner Yalçın
Sayfa 64 - Doğan Kitapçılık
504 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

"BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünce Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
Ne var burda ?
Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

*Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
*Sebze ihracatında dünya birincisi...
*Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
*Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
*Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
*Tarım ihracatında dünya ikincisi...

Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
*Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
*Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
*Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

"Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

*Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
*İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
* Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

"Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
ı) Tohumlarını satacaklar...
2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

(Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!
504 syf.
·34 günde·Beğendi·10/10
Yazarımız diyor ki: “Bir film düşün. İlk sahne sıradan bir olayla başlar. Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın. Dehşete kapılırsın. Film biter. Etkisinden kurtulamazsın. Korkarsın.”

Bende diyorum ki: “Filmin size tanıdık olduğunu ve gerileceğinizi, korkacağınızı bilmenize rağmen Pandora’nın kutusunu aralama dürtüsünün size hâkim geldiğini düşünmenizi isterim. İşte benim içinde böyle bir şeydi, kitabı elime aldığımda beni bekleyenleri az çok bilmek ve bilmediklerimi öğrendiğimde de ne derece tepki vereceğimi görmekti merakımın çoğunu işgal eden bu duygu.

Kitabi ilk elime aldığımda, bir elimde duran ve beni konu olarak daha çok kendisine çeken Vatikan (José Rodrigues dos Santos) Saklı Seçilmişleri bir, en fazla bir kitap ertelememe sebepti. Muhakkak okumam konusunda bir arkadaşımın da tavsiyesine uyarak başladığımda, kendisinin de bu hususta ne kadar haklı olduğu kanaatine vardım.

GELELİM KİTABA ve GÖRÜŞLERİME…
Bu kitabı okuduktan sonra, yorum yapıp yapmayacağım arasında ikilemde kaldım. Bir yanım yap, bir diğer yanım ise yap ama destekli yap diyordu. Yap diyen yanım, aklıselim davranarak, elinden geldiğince düşünceni ve içeriğini aktar diyordu. Ya diğer yanım? Tufanlar koparıyor ve öyle bir yorum yap ki, gelmiş geçmiş ve bugün hala etkin olarak görevde olan tüm insanlara en ağır şekilde ver veriştir diyordu. Eğer yorum yapmazsam bu eseri okumuş olmamın ne anlamı olacaktı ki?! Ben iyi olan tarafı dinledim ve olum bir şekilde biraz kitaptan birazda benden katarak bir şeyler karaladım. Aşırı agresif ve eleştirisel bir yorum yaparak burada farklı düşünceden olacak insanları da kışkırtmak istemedim. Sanmayınız ki korktuğumdan ya da çekindiğimden. Hayır, tam aksine! Onlarında bunu okuyarak biraz olsun olanlardan haberdar olmasını ve belki de konu hakkında bilinçlenmesini istedim. Belki bu sayede dikkatlerini çeker, bu gerçekten muhteşem ötesi araştırma kitabını okumalarına sebep olurum diye düşündüm. Evet, gelelim sadede…

Yazarımız çok güzel bir yaklaşımda bulunarak, konuya ışık tutacak şekilde bu organizasyonun aktörlerini, aktörlere koruma kalkanı olan ülkeleri ve bu ülkelerde yaşayan önemli şahsiyetleri bir bir kaleme almış. Para ve gücün kontrolünü elinde bulundurarak, elit şahsiyetler ve aileler dışında olan tüm insanlığı kontrol altına alabilmek adına, ABD ve AB destekli küresel baronların daha çok kazanç hırsı ile kurduğu kirli bir düzen ile karşı karşıyayız. Bu kirli çıkar ilişkileri öyle bir yapısal düzene sahip ki, her ülkede yerleşik yerel işbirlikçi patronlar ve politikacılar ayarlanarak veya bunları destek ile iktidara getirerek kurulmuş hükümetlere kadar uzanabiliyor (Not: Bakınız günümüz kabinesi ve iş adamları…). Böylesi bir organizasyonu bir araya getirir de rahat durur musunuz? Elbette kendinize yeni düzende destek vermek için Dünya Bankası, IMF ve Dünya ticaret örgütü adlı örgütleri finanse ederek kurar ve onları da bu küresel oyuna dâhil edersiniz. Bu gibi dünya çapında örgütlerin tek amacı, ulus devletleri sonlandırmak, o ülkelerin tarımını bitirerek insanlarına zehirli kimyevi gıda ürünleri yedirmektir. Tüm yapılan bu uygulamaların aslında farklı bir amacı vardır! Bu örgütlerin tek amacı para mı? Her şey para demek mi? Hayır, hayır! Her şey beklenenden de ötesi bir amaç için…

Eğer benim paylaşımlarımı sıklıkla takip edenleriniz varsa ben gerek paylaşım, gerek yorumlarımda hatırlarsanız hep bir nüfus popülasyonundan bahsederdim. Yazarımızda bu kitabını yazarken, bu gibi dünya çapında hizmet edenlerin amaçlarını deşifre etmek için peşlerine düşmüş ve kendince sonuca ulaştığında da adeta dehşete kapılmıştır. Ülkemiz ve dünya üzerinde yaşayan düşük gelirli insanlara kasıtlı soykırım yapılarak, onların gözünde biz fakirleri gıda ile öldürmek istiyorlar. Bizleri günlük yediğimiz yiyeceklerle, kullandığımız eşyalarla ve yasal olan zorunlu aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebelik sürecini ciddi manada etkileyen GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) mısır üretip dünya piyasasına sürerek, tarım ve gıda firmaları ile doğumu kontrol altına almak ve kontrol altına alınan doğumdan dünyaya gelen çocuklarımızın da ömrünü belirlemek çabasındalar. Yetmedi piayasaya sürmüş oldukları sözde kolesterol haplarıyla aracılığı ile de biz insanların cinsel hayatlarını bitiriyorlar.

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Nazi Almanya’sı, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idaresi altında dünyaya salınan korku ve İkinci Dünya Savaşı geldi aklıma. Biliyorum, ne ilgilisi alakası var diyorsunuz. Fakat bu benim aklımdan geçenlerden ve onlardan daha öncesine kadar gidiyor. Evet, daha derine gitmeden, bu iki büyük savaşın finansörlerinin yine bu elitler olduğunu ve özellikle bu ürünleri imal eden, dünya çapındaki yiyecek ve ilaç firmalarının Adolf Hitler’in destekçisi olmalarının bir tesadüf olmadığını yazacağım size! Adolf Hitler asla tek başına bir Adolf Hitler olmadı. Onun böylesi bir Tiran olmasına sebep olan kişiler ve etkenler vardı. O bu sahnelenen oyunda sadece bir baş aktördü. Peki, dünya üzerinde bu yaşananlar sizce sadece bir tesadüften mi ibaret? Dachau, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz-Birkenau ve diğer yerlerdeki toplama kampları ele geçirilene dek, o zaman diliminde devasa gaz odalarında insanlar topluca infaz ediliyordu. Bugün? Bugün ise devasa gaz odalarına artık gerek yok. Bu küresel elitler tüm bunları gıda terörü ve sağlık sistemi ile yasal yollardan biz insanları yok etmek için vekilleri aracılığı ile yapıyorlar. Yeteri miktarda parası olmayan fakir insanlar ise düzenli ve sağlıklı beslenemediği için ölüyorlar. İşin özü şu ki, bu katliamcılar kendileri için “Novus ordo seclorum”, yani; yeni dünya düzeni’ni kurma peşindeler.

Ülkemizde birçok insanın zihninde sadece zeytin ağaçlarının kesilmesi hadisesi yer edinmiş ve kalmıştır. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ile ülkemiz topraklarında başlayan büyük tarımsal kıyım ile ileriye dönük ciddi öneme sahip milli stratejik tarımı adeta el birliği ile yağlı urganda astılar da gömeni olmadı. O dönemde teknolojik gelişimi iyi takip eden ABD ve AB, endüstriyel tarımı keşfetmişlerdi ve her daim pazar payında hâkimiyeti bir diğerine kaptırmak istemiyor ve ellerinde olan üretim fazlası malları satmak için yeni pazarlar keşfetme çabasındaydılar. İşte Türkiye bu yeni pazarın içerisinde yer alıyordu. İşte size öne çıkan sonuçlar; Türkiye’nin 1980’lerde tarım ihracatı 2 milyar, ithalatı ise 51 milyon dolardı. Fakat ithalat 1999’da 3 milyar 93 milyon dolara ulaştı. Bugün ise ithalat 16,5 milyar dolara ulaştı. Fakat ne Özal nede Erdoğan bu konuda eleştirilmedi.

Üretimde tarımsal ürünlerimiz bize yeter diyen Türkiye, yaptığı yanlış politikalar sonrasında akla gelebilecek her türlü tarımsal ürünü ithal eden bir ülke halini aldı. 16 yıldır görevde olan iktidar ise bu politikayı ve Türk tarımına ihaneti halen sürdürmektedir. Dikkatinizi buraya verin güzel insanlar!!! Ülkemiz göz göre göre, kasıtlı olarak bir felakete sürükleniyor ve yok olmaya doğru gidiyor. Bunu fark eden küresel zehir tacirleri de elbette bunun için elinden geleni yapıyor. Bu durum sadece Türkiye’de ülkemiz topraklarında değil, Güney Kore ve Japonya’da da var. Burada hayatlarını zor şartlar altında sürdüren insanlar evlerinde değil dışarıda yemek yiyorlar. Bunun başlıca nedeni ve sebebi ise evde yemek yapma maliyetleri artık dışarıya göre çok çok daha pahalı olduğu için.

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bunun Türkiye’de de geri kalır yanı yok. Burada amaç bizlerin kanserli, hastalıklı ve ömrü kısa bir toplum olmamızı sağlamak. Aşırı Fast Food (hazır gıda) tüketen bireyler de şişmanlama, zekâ geriliği ve yüksek oranda kanser riski bulunuyor. Bu durum ABD Senatosu tarafından açıklandı. Yazarın özellikle kitabında dikkatinizi çekmek istediği şeyler başlıca; Ekmek, süt, yoğurt ve pirinç gerçekten bildiğiniz geleneksel üretimden elde edilen şeyler olduğu mu? Ya da bir laboratuvar ortamında gıda mühendisliği harikası kimyasal bir ürün olup olmadığı mı? Burada söz konusu olan bazı basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum bile. Yani sorunun kaynağı biz insanların düşündüğünden çok ama çok daha büyük! Yazar bize uzun raf ömrü olan yiyecekleri anlatıyor ve bunları tüketip tüketmemenin bize bağlı olduğunu ifade etmek istiyor. Fakat dünya üzerinde bulunan çoğu yoksul insanların başka alternatifi olmadığı için bilinçli ve kasıtlı bir şekilde en ucuza satılan yiyeceklere yönlendirildiğini anlatıyor.

“Ayrıca mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Türkiye’de 10 yılda diyabet hasta oranları %7,6’dan %13,4 yükseldi. Hatta insanları büyük bir kısmı bu hastalığın farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar. Kesinlikle bu konuda çok dikkatli olun…”

SONUÇ ve ŞAHSİ DÜŞÜNCEM:
Okudun ve gördün ki hedefte sen varsın. Sevdiklerin, eşin, çocuğun ve birinci derece yakınların var. Önüne tercihler koyulduğunda, sistematik olarak psikolojik manipülasyona maruz kalıyor ve doğru tercih ettiğini sanarak yanlış tercihte bulunuyorsun. Buna ben bile dâhil olduğumu düşünüyorum ve şu aşağıdaki düşünceyi eklemek istiyorum;

Eğitim ile zekâ arasında bir fark vardır.

Eğitim: Öğrenmene izin verilen, bilmen gereken, bilmek zorunda olduğun ve bilmeye mecbur bırakıldığın dır.

Zekâ ise: Senin zorunda bırakıldığın bir şeyleri öğrendiğinde, sana öğretilenin doğruluğunu sorgulaman ile başlayandır.

Bizler gerçek hayatta gördüklerimizi, öğrendiklerimizi ve etrafımızda olanları sorgulamazsak, önümüzdeki süreçte de başımıza çorap ören çok olacaktır. Aramızda yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettiren birçok “Saklı Seçilmiş’ler” var. Bu seçilmişler kimliklerini, renklerini, dinlerini ve etnik kökenlerini bu uğurda saklamayı çok iyi bildiler ve son zamanda kendilerini sağlanan yasal imtiyazlar çerçevesinde artık saklamaya bile lüzum görmemekteler. Artık işlerinin bürokrat ve politikacılar aracılığı ile daha da kolaylaştığının, neredeyse kimsenin onlara bir yaptırımda bulunamayacağının farkındalar. Eğer bizler vakti zamanı geldiğinde, yapacağımız tercihimizi gördüklerimiz ve öğrendiklerimizi birleştirip analiz etmeden, sadece ana akıma (medya) inanarak, mahalle baskısına kapılarak yaparsak, gerçek anlamda bir tercih yapmamış olacağız ve çocuklarımızın da geleceğini tayin ederek onları da bir felakete sürükleyeceğiz. Bilinçli bir toplum olarak etrafımızda olan bitenlere dikkat etmemiz gerekli diye düşünüyorum. Bizlere ne sunuluyor ve yaşatılıyorsa, bunların kesinlikle kasıtlı olduğu kanısındayım ve Amerika eski başkanı Franklin D. Roosevelt'in; “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” Sözüne kesinlikle katılıyorum.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~
380 syf.
Siyasi yazarları sevemiyorum çünkü hep kendi düşüncelerini insanlara kabul ettirmek için kitapları kullanıyorlar. Bu kitabı beş yıl önce aldım. Aldığım zaman başlayıp saya saya yarım bıraktım. Yakın bir tarihte kitabı tekrar okudum, çünkü kitapları yarım bırakmayı sevmem. Soner Yalçın, şu anki iktidara muhalefet bir yazar. Bu kitabı bu yüzden almıştım, ama muhalifliğini keşke adil bir şekilde insanların; aile, eğitim, yaşayış tarzı ve inançlarına saygı duyarak gösterebilseydi. Kitabın başlarında lider eşlerini küçük düşürmek için aşağılaması onu ne muhalif ne de iyi bir yazar yapar. Herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil ve bunun için kimse kimseyi küçümseyemez. Soner Yalçın laiklik ilkesinin arkasına gizlenip bol keseden dine, başörtüsüne, muhafazakarlara sallamış.

Lider eşlerinin başörtüsü ve eğitimsizliğinden başlayıp, çarşafa,Türkiye nin İranlaştırılmasına, Osmanlı padişah ve halifelerinin içki içmesine, Ermenilere, Nakşibendilerin Alevilere çarşaf baskısı yaptığına, Atatürk ün mirasına, İstiklal Marşı na...kadar her konuya kendince yorumlar yapmış. Tabii hiçbiri kaale alınacak, bir ispatı olan yorumlar değil. Bu kitaba harcadığım parama ve zamanıma yazık...
522 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

"Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

"Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

"Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~
412 syf.
·4 günde·9/10
Çok asabi siyasi şahsiyetin hayatını merak ediyorsanız okuyun. Bizi kim nasıl yönetiyor? Ve böyle bir zat bu ülkede olabilecek en yüksek yerlere nasıl gelebiliyor? O zaman sorgulamak lazım, bu sistem sorunlu demek ki. Okuyanın içini sızlatacak, uykularını kaçıracak ve kahrettirecek bir kitap. Medyadaki her şeye ve her aleyhindeki yoruma dava açan şahsiyet bu kitaba bir şey diyememiştir. Halkımızın kitap okumamasına ve kendi tarafındaki kişilerin de "gözüyle görseler bile zaten inanmamayı tercih edeceğine" güveniyor. Ne yazık ki gerçek bu. Soner Yalçın'ın kalemine sağlık.
504 syf.
·Puan vermedi
İlk incelemem !!

Aslında biraz geç oldu vakit buldukça okuduğum kitap olarak elimden geldiği kadar siz değerli arkadaşlara incelemeye sunmam için benden inceleme isteyen Kevser hanıma teşekkür ederim

Gelelim kitaba

Araştırma ve birikimin sonucunda okunması gereken akıcı ve sade bir kitap ( bazı yerler aynı olduğu için sıkabilir ) araştırmacı gazeteci Soner YAYÇIN Dünyayı yöneten zenginler, aile şirketlerinin fakir toplumların üreme,gelişme,kanser,hormonal bozukluk,şeker,obezite gibi hastalıkların ürünlerin yani mısır,pirinç,buğday,yoğurt,peynir,hayvan etleri,hayvanların beslendiği yem gibi ürünlerle nasıl oynandığı ne gibi değişiklikler yapıp insan sağlığında nelere yol açtığını ve bu sorunların 1980 ve daha öncesinden çalışmalar yaparak Afrika ülkelerinde 10 yılı aşkın süre denenip daha sonra geçmiş dönem iktidarları ve günümüz iktidarları zamanında Türkiye gibi büyük bir tarım ülkesine de tohum,hayvan yemi, ithal hayvan ihracat ederek toplumun büyük bir kesimini hastalıklara sürükleyen tehlikeleri konu alan hayretler içerisinde aaaa buda mı bu şirketlerin ürünüymüş diyeceğimiz daha sonra yeme konusuna şüphe ile yaklaşacağımız bazı yerlerde pür dikkat bazı yerlerde ise sıkılarak okuyacağınız kitap olmuş.
İncelemem de hata,spoiler,noktalama işaretleri gibi sorunlar için siz değerli okurlardan özür dilerim =)
504 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
YOK EDİLİŞİMİZİN ADIMLARINI ÖĞRENİN!!
DİKKAT!! UZUN VE DEHŞET SAÇAN BİR İNCELEMEDİR.

Zor, yorucu, akıl almaz, dehşet verici ve yok oluşumuzun nasıl gerçekleştiğine tanıklık edeceğimiz bir inceleme geliyor. Dikkat! Bu incelemeyi okumadan önce paketli gıdaları, market ürünlerini, istediğiniz her şeyi yiyin!!! Politikayı, ülkelerin adlarını, tüm kuruluşları, Türkiye’yi, gıda sektörünü, sağlık sektörünü, ilaç sektörünü, ekonomiyi, bilimi her şeyi düşünün. İncelemeden sonra nasıl uyutulduğumuzu, tüm dünyayı nasıl yönettiklerini, tüm insanlığı nasıl kandırdıklarını duyunca nasıl düşüneceksiniz? Yazarın da benzetmesi gibi korku filmi izleyeceğinizi (okuyacağınızı) düşünün. Başlayalım..
Rockefeller ailesini duyan var mı? Dünyadaki küresel şirketlerin en kirlisi, en güçlüsü, en büyük yöneticisi.. ABD, İngiltere, Fransa, Arjantin, Hollanda, İsrail, Almanya, Türkiye ve daha nicelerini avucunun içine alan küresel şirket (ABD ile işbirliği içinde) . Tohumu, kimyasal ilacı, petrolü ve finansı elinde bulunduranların en büyüğü ROCKEFELLER ailesi..‘‘dünya imparatoru’’ ‘‘yeni dünya düzeni’’ kavramları onlara ait.. Yeni dünya düzeninin içeriğini öğrendiğinizde sizler de benim gibi dehşete kapılacaksınız. Rockefeller diyor ki: ‘‘Sahip olmak hiçbir şeydir; kontrol her şeydir.’’ Ve bu söylemlerini harfiyen uygulayıp, amaçlarına insanları, ülkeleri kandırarak gerekçeler sunarak ulaşan, ulaşmaya devam eden, dünyadaki çoğu şeyin kontrolünü elinde tutan bit aile.. bizi ABD yönetmiyor, dünyayı Rockefeller ailesi yönetiyor!

Şimdi kitabımız Rockefeller ailesini biraz tanıttıktan sonra gıda sektörüyle başlıyor anlatmaya. GDO’lu tohumu duyanlar var mı? GDO=Genetiği Değiştirilmiş Organizma. Bir bitkinin bir genini değiştirdiğinizde tüm genler etkilenir, böylece genler arası işbirliği bozulur. Değişimden sonra gen başka protein üretiyor. Böylece canlılar hiç bilmedikleri, vücudun bağışık olmadığı, sindiremediği yeni proteinlerle karşılaşıyorlar. Yani sofralarımıza gelen o domates, pirinç, mısır, çay, tütün, tavuk, kırmızı et, balık, sigara, kuru yemişler, zeytin, peynir, sucuk, salam, sosis, süt, yumurta, yoğurt, meyve suyu, patates, makarna, hatta yediğiniz ekmek ve dahası yüzlerce, binlerce ürünlerin neredeyse tamamı GDO’lu.. Hiç öyle şaşırmayın!! Şöyle ki marketteki o hormonlu diye adlandırdığımız domates GDO’lu olduğu kadar köyde yetişen domates de GDO’lu.. Nasıl mı?

Şöyle ki; tarlada yetişen domatesin tohumu yerli üretim değil. Çiftçi kendi tohumunu ekemiyor. Onun yerine devletimizin başındaki bizi düşünen şahıslar (!) daha ucuza daha çok gelir edeceğini, maliyetinin az kazancının fazla olacağını ve gelişeceğini ve en çok da ipleri bu küresel şirketlerin eline verip, AB’ne gireceğimiz inancıyla ‘tarım ülkesi Türkiye’nin yok edilişine imza attılar. Küresel şirketlerin kuralları, yasaları ile bugün onların tohumlarını kullanarak onların istediği şekilde üretim yapmamızı, hangi ürünü ne kadar üretip ne kadarını ithal edeceğimizi karar veren bu şirketler sayesinde (!) doğal bir şeyimiz kalmadı. Tohumunuzu biz vereceğiz dediler verdiler, onu ekin dediler ektik, bu kadar ekeceksiniz dediler ektik, yerli üretim yapamazsınız dediler yapmadık.. Onlar dediler bizler yaptık (Devletin başındakiler kararlarımızı verdi.) peki sonuç? Şeker pancarı, pamuk, zeytin, mısır, buğday, tütün, balık ve daha bir çok ürünün ihracatı yapılırken şimdi bu ürünleri ithal ediyoruz.. bizim mısırımızı, pamuğumuzu, buğdayımızı, zeytinimizi alıp Gdo’lu ürün haline getirip bize ucuza (ucuzla başlayıp arttırarak devam ettiler) sattılar. Depolarında kalan ürün fazlalarını bize sattılar, katkı maddelerinin zararları ortaya dökülüp satışları azalan ürünleri de bize sattılar. Üstelik zararları çok ciddi olan ürünler başka ülkelerde yasaklanmasına rağmen biz kabul ettik, ürünleri denetleme ihtiyacı duymadık, rüşvetler kirli paralarla ürünlere onay verdik, aldık; vatandaşımızın sofralarına, midelerine koyduk. İçlerindeki katkı maddelerinin zararlarını anlatmaya kalksam bitiremem. Bugün şeker hastalığından, böbrek yetmezliğinden, kısırlıktan, bebek ölümlerinden, engelli çocuklardan, kolesterolden, çölayak hastalığından, baş ağrısından, romatizmalı hastalıklardan, depresyondan, vitamin eksikliklerinden, sinir sistemi hastalıklarından, alzheimerdan, kanserin her türlüsüne kadar tüm hastalıklarda bu ürünlerin parmağı var!! Etkileri kanınızı dondurur.

Kuş gribi, domuz gribinin ortaya çıktığı zamanları hatırlayın, sonradan aşıları ortaya çıktı hatırlarsınız.. AH!! Bu hastalıkların oluşmasına sebep olup sonra da iyilik meleği gibi tedavisi için çıkarılan o aşıların asıl niyetlerini bilmiyorsunuz. Bende bilmiyordum. Dünyadaki tüm ilaç sektörünün işleyişi, ilaçları satmak için insanları hasta etmek gerek politikası işleniyormuş… iyileştirilmiyormuşuz, yok ediliyormuşuz!! Sadece tohum meselesi değil ki ? Tarımda kullanılan binlerce ilaç, gübre… bunları da onlar üretiyor(hepsi kimyasal maddelerden). Ürünlerin kalitesinin düşmesinin baş sebeplerinden biri de bu. Bugün yediğimiz binlerce ürünün eski tadının olmaması neden kaynaklanıyor sanıyorsunuz? Ve bunun üçüncü basamağı da ilaç sektörü zaten. Bir taşla üç kuş vuruyorlar. 1.) tohum satıyorlar 2.) tohumunu kullananlara kimyasal ilaç satıyorlar 3.) bu tarım sonucu hastalananlara ilaç satıyorlar.

Bir de açlık yalanı var dünyada… Oysa dünyada üretilen gıdanın neredeyse yarıya yakını israf olmakta… ya ekonomik dengesizlikler ?? kimse bunları konuşmuyor.. İsrafın getirdiği açlık var sadece. Sonra da bu şirketler çıkıp diyor ki ‘‘bu ürünler açlığı ortadan kaldırmak için, bu ilaçlar, bu izlenen politikalar hep bunun için. Yalanın en alası burada saklı işte.. Açlığı meydana getirenlerle, açlığı ortadan kaldıracağız adı altında insanları yok edenler yine aynı kişiler. Amaç açlığı ortadan kaldırmak değil, amaç o insanları yok etmek, hasta insanları, zayıf insanları yok etmek!!

Evet bunca yapılan şeylerin amacı sadece para mı kazanmak? Dünyayı mı yönetmek? Değil! Gelelim duyduğumuzda bizi hayrete düşürecek o saklı gerçeğe.. Asıl gerçek amaca.. Kısırlık neden çoğalıyor? Hastalıklar neden artıyor? Ölümcül hastalıklar neden artıyor? Neden bazı şeyler hep ucuz? (örnek tavuk..) bunları birleştireceğimiz noktaya geliyorum şimdi.. Öjeni nedir? Açıklayayım hemen: sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı akım.. özetle bu akımın amacı üstün insan ırkı yaratmak!! Doğumlar kontrol altına alınsın, sadece zekilerin daha çok çocuk yapmasına izin verilsin, daha zeki insan toplumu oluşturulsun, hasta engelli zayıf olan insanlar ölsün.. Zayıf olanı beslemeye ve kaynakları tüketmesine izin vermeye gerek yok diyorlar.. Bir de dünya nüfusundaki artışı da biliyorsunuz.. kısırlaştırıyorlar çünkü biliyorlar ki dünya 2050 yılında 10 milyar insana yetmeyecek.. Eee bunu bizim kadar onlar da biliyor. Kısırlaştırmanın amacı üremeyi yok etmek. Dünyada ‘‘ari ırk’’ nüfusunu arttırıp gelişmemiş ülkelerde nüfus planlaması yapmak amaçları arasında.(
nüfus planlama: zayıf olan soyların sistematik şekilde imha edilmesi!) İmha edilecek olan ırk kalitesiz beslenen (gdo’lu ürünlerle beslenenler) ırk, yoksul ırk.. Yani sen, ben, kardeşin, ailen, sevdiklerin, akrabaların, bizler… Hayat hakkı dünyayı ve bu sistemi yönetenlere ve onların hizmetçilerine tanınacak.

Dikkat edin! Robotlar artık çoğalıyor.. İnsana ihtiyaç giderek azaltılıyor.. ''Gereksiz insan'' modern kıyımla yok ediliyor. Daha iyi daha zeki daha sağlıklı ve sorunsuz insanları kendileri istediği kadar yetiştirecekler. İstiyorlar ki dünya ‘‘ari ırk’’ dedikleri ‘‘seçilmişler’’e kalsın. Hastalıkların tamamen son bulması için çalışmaları, ölümsüzlüğü aramaları kim için sanıyorsun? Seni, beni yaşatmak için değil, kendileri için Uyanın artık!! Onlar ‘‘saklı seçilmişler’’ dünyayı paylaşmak istemiyorlar. Onları biz seçmedik, onlar yok etmek için bizi seçti, biz de izin verdik… OKUYUN!! GÖZÜNÜ AÇIN!! OKUTTURUN!!
522 syf.
·Beğendi·10/10
Bu kitabı okuyunca, ülkede milli istihbarat diye bir şey olmadığını,tamamen abd 'nin kuklası olduğumuzu anladım.Çok öğretici oldu benim için.Şimdi durum daha da beter ya neyse.
504 syf.
·198 günde·10/10
İlk kitap incelemesine başlıyorum, hatalar affola. Kitabın, daha başında olmama rağmen, evet; bizim seçen değil, seçilen olduğumuzu farkediyorum. İnsan vücudunun binlerce yıllık evrim sürecinde alışageldiği gıdaların haricinde, müdahele edilerek (bkz. GDO) , biz farkında olmadan, sofralarımıza sürülen gıdalar aracılığıyla nasıl zehirlendiğimiz detaylarıyla veriliyor. Bu gıdalara alışık olmadığımız için, alınan gıdaları vücut yadsıyor ve bağışıklık geliştiremediğimiz için haliyle hastalıklara kapı açıyoruz. Yediğimiz yoğurdun, sütün, çikolatanın, bisküvi vb. birçok ürünün neoliberalizmin gerektirdiği şekilde, raf ömürlerinin uzatılarak ve akabinde yüksek kâr amacı güdülerek ne şekilde zehirlendiğimiz; temel gıdalarımızın tohumlarının, küresel sermayenin kontrolüne geçerek ithal tohumlarla tarımcılığın bitirildiği ve o tohumları ‘kullanmak zorunda bırakıldığımız’ gerçeği ve daha birçok unsur ilk otuz sayfada kendine yer buluyor. Bütün bunları “Gıda Terörü” başlığı altında inceleyebiliyoruz. Peki, bütün bunların amacı nedir? Biz neden bu teröre maruz bırakılıyoruz. Siyasilerin rolü ne? Kitap hepsinin altını çiziyor.

***
Kitapta bahsedilen en önemli meselelerden birisi de; “Petrolü kontrol et, ulusları kontrol et; gıdayı kontrol et, insanları kontrol et.”
Artan nüfusla beraber birçok sorun ortaya çıkıyor: Tüketimin artması, doğayı hunharca katletmemiz, betonlaşma, kaynakların tüketilmesi/tükenmeye yaklaşması şeklinde örnek verebiliriz. Burda nüfus üzerinde özellikle duruluyor. Yani insan unsurundan bahsediyorum. İnsanları kontrol etme amacına hizmet edenler, resmen biyolojik savaş açmış durumdalar. Ne yapılıyor, neye neden oluyor dersek: İnsanlar, neye mahal vereceğini bilmeden çeşitli gıdaları tüketiyor. Bunun sonucu olarak ortaya kısırlık, kanser ve birçok hastalık çıkıyor. Doğal, organik, genetiğiyle herhangi bir şekilde oynanmamış gıdalara ulaşmamız bir şekilde engelleniyor ve küresel güçlerin istediği gıdalara-zaruri olarak- yönlendiriliyoruz. Nüfusun yoğun olduğu(Çin,Hindistan vb.) yerlere fabrikalar açılıyor, tüketim kültürünü değiştiriyorlar. Artan nüfusa, mevcutta üretilen gıdaların yetmeyeceği düşüncesinden hareketle kendi ürettikleri, zehirli, hastalıklı gıdaları insanların sofralarına kadar ulaştırmayı yeğliyorlar ve başarılı da oluyorlar. Amaç açlığa çare olmak, herkesin karnının doymasını sağlamak mı? Hayır. Amaç; nüfusu azaltarak kontrol altına almak. Nüfus kontrolünün haricinde başka şeyler de oldu/oluyor. Irak’ta, sosyalist Baas iktidarı döneminde ülkeye giren/zorla sokulan gıdalar insanları öldürdü ve nüfusu kontrol etme amacı doğrultusunda hareket eden, küresel zehir saçan-başta ABD’den olmak üzere- şirketler şeytani amaçlarına biraz da olsa ulaştılar.
Bu şirketler ülkelerin tohumlarını alıp, yokedip yerine kendi ürettikleri kısır hibrit tohumlarla kendilerine bağımlı hale getiriyorlar. Tarladaki ürüne zarar veren organizmaları öldürsün diye kullanılan “pestisit” isimli kimyasal, hasattan sonra ürüne zarar veriyor. Havaya karışabildiği için solunum yoluyla da insanlara, hayvanlara zarar veriyor. Ama biz bunların ne kadar farkındayız, tahmini güç. Kitap tüm bunlara cevap niteliğinde. Diğer taraftan “cüce buğday” denilen, genetiği değiştirilmiş olan buğday türünün içinde oldukça fazla gluten olup, insanoğlunun da fazla glutene karşı gerekli sindirimi sağlayamadığı, bunun sonucunda da ince bağırsakta arpa, çavdar ve yulaf gibi diğer tahıllar da dahil olmak üzere içerdikleri fazla glutene karşı kronikleşen alerjik hastalık “çölyak hastalığı” ortaya çıkıyor. Genetiği değiştirilmiş tahıl ürünleri vücudun glutene olan dayanıklılığını yok ediyor. Bu durum bilinmekte iken American Diabet Assocation (Amerikan Diyabet Derneği) ısrarla tahıl ürünlerini öneriyor. Neden? Cevabını ve daha fazlasını kitapta buluyoruz. Neyle karşı karşıya olduğumuzu görmek adına okuyalım, okutturalım.
İyi akşamlar sevgili 1K ailem :)) .Uzuuuuuuuunnn zamandır aklımdaydı bu kitabı okuyup bitirmek!!! Evet henüz okuyup bitirmedim..Oysa ki kitabı aylar öncesinde (when ı was a student) öneri üzerine! ( İYİ Kİ de önermiş incelememin sonunda söyleceğim kimin önerdiğini az biraz işe heyecan katalım =))) ve büyükk bir istekle ,sanırsam her zaman olduğu son paramla BOLU<3 (cağnnim ikinci memleketim) 'dan almıştım..Her neyse falan filan..
Sabah, soğuk evimizde gelin -görümce oturup magazin programina full -dikkat focuslandığımız anda hemen Tv'nin yan tarafına konuşlanmış kitaplığımızda duran SARI RENKLİ "ŞAHESER" dikkatimin bir den o yöne kaymasına sebebiyet verdi!!!! Artık bu kitaba bir inceleme yazmalıyım dedim ZİRA çok içimden geldi... Tüm bunları düşünürken bir yandan da üşüyorumm.Buralara kış erken geldi..Annemle verdiğim SOBA muhabersinden de malup olarak ayrıldım yarın kurulacakmış..ı hope!!! Yoook kimse üşümüyor muş taa kış mı gelmiş miş te vs vs... Tüm bu gereksiz hadiseleri neden anlatıyor demeyinn!!!! Birazdan kitapla bağdaştırıp incelemeye intro yapacak yer arıyorum kendime :)))
Sahi neden üşürüz?? Havaların soğuk olması bunun bir nedeni olabilir..ON THE OTHER HAND -yediğimiz,içtiğimiz- ürünler besinler..(Orda bir duralım işte !!! Bu kitap yediğimiz,içtiğimiz,KANDIRILDIĞIMIZ konular üzerine yazılmış..) belki de yeterli gelmiyordur vücudumuza biz sadece kan yapmıyordur vs vs ..
Yazacak o kadar çok şey var ki nerden başlasam bilemiyorum..En iyisi bizim SOBA'yı kullanalım.. Biz Şimdi bu soba gürül gürül yansa bizde üzerinde çayımızı kaynatıp yanında kedi gibi kıvrılıp ısınsak fena mı olur -_- ? Biz küçükken annemiz bize tandırda pişirdiği yufka ekmekleri sobanın üzerinde ısıtır üzerine bir güzel ineklerimizden sağıp yaptığı tereyağı sürüp kahvaltıda verirdi ... NE DE GÜZEL OLURDUUU!
Güzel şeyleri anlatırken " Simple PAST tense " kullanıyorum.-güzel olan şeyler geçmişte - kaldı tıpkı lezzetli yemeklerimiz gibi.. Süte yoğurda hiç bulaşmadan şu EKMEK le başlayalım işe.. Sofralarımızın,hayatımızın Önemli bir bölümünde yer alır ekmek..BAŞTACIDIR desem yalan olmaz hani..
Ekmek bildiğimiz üzere UN'dan yapılır..( yazarken heyecanlanıyorum BECAUSE çiftçi çocuğu olduğum için hayatımın çoğu yani yazın insanların HOLİDAY diye adlandırdığı kısmı tarlada geçtiği için!!!! tarla,toprak işleri hemen dikkatimi çeker)
Eeeee bu ekmeği şimdi fırıncı pişiyor bizler yiyoruz babamda ekmeğin oluşabilmesi için her sene bu zamanlar tarlaya buğdayları ekiyor!! Peki babam ne ektiğini biliyor mu? Buğday ektiğimizi düşünüyorduk =((
Ta ki bu kitabı okuyana kadar..Genetiğini bozup bize sattığı ürünleri biz ekiyoruz ,sizler /bizler yiyoruz sonrada şifa bulacağımiz yere zehirleniyoruz...
Yazacak o kadar çok şey var ki A DOSTLAR!!! Bu kitabı incelemek haddime olmaz hadi diyelim incelemeye kalktık küçük bir kitap daha çıkartırız o kadar derin o kadar güzel bir kitap...
Kısaca şuraya okuduğum kısmı birkaç cümle ile özetleyim fazlada uzatmak istemiyorum..
* ele alınan tarım dosyası başlı başına olay zaten!! Pirinç,buğday,mısır ve daha niceleri hepsi üzerine tuzaklar kurulup ,genleri bozulup önümüze zehre dönüştürülmüş olarak çıktı.
* tavuk konusu yine aynı şekilde tavuk değil canavar yiyoruz
* Kitapta dikkatimi çeken ve okuduğum günden beri aklımdan çıkmayan bir dipnotu eklemek istiyorum..IRKÇI HARİTALAR... Galiba uluslarasi ilişkiler okuduğum için bu baya dikkatimi çekti haritalar bizim en temel araçlarımız ve odalarımızı süsleyen en güzel süslerdir..Uzun uzadıya ne olduğuna girmek istemiyorum birileri hem bizi zehirliyor hemde algılarımızla oynuyor..OYUNA GELMEMEK lazım
* dünyaya hükmeden ailenin adını anmazsam ne biçim okudun kitabı dersiniz ROCKEFELLER para kimde diye soracak olursak oklar hiç şaşmadan bunları gösterecektir..
Birileri bize oyunlar oynadı..BİRİLERİ BU OYUNLARI GÖRMEZDEN GELDİ..
Güzelim ülkemiz DIŞA BAĞIMLI hale getirildi.. Sürekli artılar atacağımız yere her gün bir (-) daha koyduk.. El alem gelişip büyürken biz ya kapattık ya özellestirdik..
[Daha yazacak çok şey var ama uzatmak istemiyorum uzadı gibi de ..kitapla kalın =))
bu güzel kitabı bana önerdiği içinde sevgili Tuco Herrera 'ya çok teşekkür ediyorum..bende nacizhane sizlere öneriyorum alın OKUYUN OKUTUN..=))

Yazarın biyografisi

Adı:
Soner Yalçın
Tam adı:
Hüseyin Soner Yalçın
Unvan:
Gazeteci, Yazar
Doğum:
Çorum, 1 Ocak 1966
Hüseyin Soner Yalçın (d. 1 Ocak 1966, Çorum), Türk gazeteci ve yazar.

İlk yılları

Soner Yalçın, Cemile Yalçın ve Mehmet Ali Yalçın'ın oğulları olarak 1 Ocak 1966'da Çorum'da doğdu. Anne tarafı Tercan'lı, baba tarafı ise Horasan'lıdır. Annesi ev hanımı, babası ise gıda ticareti ile uğraşan bir tüccardır. Üniversite eğitimine Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek okulunda tamamladı. Daha sonra idari bilimler konusunda yüksek tahsile karar verdi.

Tutuklanması

ODA TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklandı.27 Aralık 2012'de tahliye oldu.

Özel hayatı

Hüseyin Soner Yalçın evli ve bir çocuk babasıdır.

Kariyeri

1987'de 2000'e doğru adlı dergide çalışmaya başladı. Uzun süre Ankara bürosunda muhabirlik yaptı. Burada Serhan Bolluk, Adnan Akfırat ve Hikmet Çiçek’le birlikte çalıştı. 6 Mayıs 1990'da Ankara İstihbarat Şefliğine getirildi.

1993/94 yılları arasında günlük gazete olarak çıkan Aydınlık'ta çalışmaya başladı. 1995'te haber araştırma müdürü iken ayrıldı. Bir ara Doğan Yurdakul'un Siyah – Beyaz gazetesinde çalıştı.

1996 yılında televizyonculuğa giriş yaptı. Show TV Ankara bürosunda çalışmaya başladı. Aynı yıl içerisinde Star TV'ye geçti ve haber müdürlüğüne getirildi. Daha sonra Türk kamuoyunda bir hayli ses getirecek olan kitaplarını basmaya başladı (Efendi 1, Efendi 2 vb.). CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'le birlikte 5N1K adlı programı hazırladı. Kurtlar Vadisi adlı dizinin ilk iki yılında, konsept danışmanlığını üstlendi. CNN Türk'te yayınlanan Oradaydım adlı politik belgeselin hazırladı. 4 Şubat 2007 tarihinden bu yana Hürriyet gazetesinde, pazar günleri “Not Defteri” adlı köşesinde yazmış, Mart 2012'de işine son verilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 396 okur beğendi.
  • 5.591 okur okudu.
  • 217 okur okuyor.
  • 2.470 okur okuyacak.
  • 114 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları