Stanislaw Lem

Stanislaw Lem

Yazar
8.2/10
261 Kişi
·
534
Okunma
·
55
Beğeni
·
2.997
Gösterim
Adı:
Stanislaw Lem
Tam adı:
Stanisław Herman Lem
Unvan:
Bilim Kurgu Türünün En Tanınmış Yazarlarından Solaris'’in Yaratıcısı
Doğum:
Polonya, 1921
Ölüm:
Polonya, 2006
12 Eylül 1921’de Polonya, Lwow’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. On iki yaşındayken babasının hediye ettiği daktiloyla yazmaya başladı. 1940’ta Lwow Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı ancak ertesi yıl Sovyet orduları Polonya’yı işgal edince eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bu dönemde otomobil tamirciliği ve kaynakçılık yaptı. Yahudi kökenleri nedeniyle, İkinci Dünya Savaşı yıllarını sahte bir kimlikle geçirdi. 1945 yılında ailesiyle birlikte Sovyetler’e bağlı Ukrayna sınırları dahilindeki Krakow’a yerleşti ve babasının ısrarı üzerine burada tıp eğitimine devam etti. Askeri doktorluk sınavında kendi kararıyla soruları eksik cevaplayarak başarısız oldu. Ardından bir yandan üniversitede dersler vermeye, diğer yandan kendisini üne kavuşturacak eserlerini kaleme almaya başladı. 1946’dan itibaren çeşitli dergilerde şiirler, kısa öyküler yayımlamaya başladı. İlk bilimkurgu romanı olan Astronauci 1951’de yayımlandı. Bunu izleyen yaklaşık yirmi yıl boyunca aralarında Aden, Gelecek Bilim Kongresi, Solaris, Soruşturma, Dünya’da Barış ve Fiyasko’nun da bulunduğu çok sayıda roman yazdı. Sovyet rejiminin baskıcı politikaları nedeniyle bunların bazılarını yurtdışında yayımlamak zorunda kaldı. Edebiyatın yanı sıra bilim felsefesi, sibernetik, bilimsel spekülasyon ve edebiyat eleştirisi alanlarında da çalışmalar yaptı. Birçok üniversiteden fahri doktora ünvanı aldı ve eserleri ulusal ve uluslararası ödüllere layık görüldü. 27 Mart 2006’da Krakow’da kalp rahatsızlığı sonucu hayatını kaybetti.
Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek Filanca gezegen bizim gözümüzde Büyük Sahra gibi kıraç, öteki Kuzey Kutbu gibi buz tutmuş, başkası Amazon Havzası kadar bereketli olsa olsa. İnsansever ve şövalye ruhluyuz: Başka soyları köleleştirmek değil niyetimiz, onlara kendi değerlerimizi miras bırakmak, karşılığında da onların mirasını devralmak istiyoruz. Kutsal Bağlantı’nın Savaşçıları sayıyoruz kendimizi. Bu da bir başka yalan! Yalnızca İnsan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. Ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülküsel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep: Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüzyüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor, çünkü Yer’den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik -kendi gerçekliğimizin sessizce geçiştirmeyi yeğlediği miz yanı yani- artık sevmiyoruz onu.
Stanislaw Lem
Sayfa 74 - İletişim Yayınları
Dinin ilkeleri ne olursa olsun, apaçık bir gerçek olan çürüme faktörüne rağmen ve mantıklarına aykırı gelse de, insanlar hâlâ ölüler toprağın derinliklerinde bir şekilde varlıklarını sürdürüyormuş gibi davranıyorlardı - belki rahat değil, hatta belki korkunç, ama yine de bir şekilde bir varoluş, bu durum yeryüzünde ayırt edici bir işaret kaldığı sürece devam ediyordu.
Olmuş olan ve geçen bir şey artık var değildir, sanki hiçbir zaman olmamış gibi. Bu dün yemiş olduğun bir pasta gibidir. Şimdi ondan hiçbir şey kalmadı. İşte bu yüzden kendine hiç sahibi olmadığın bir geçmiş yaratabilirsin. Eğer ona gerçekten inanırsan, sanki o günleri yaşamışsın gibi olur.
240 syf.
·5 günde·9/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 25. kitap oldu. Şu ana kadar serinin içerisinde okuduğum en gerilimli ve en gizemli kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın başındaki yorucu bilimsel betimlemeleri ve anlatımları bir kenara bırakırsak, soluk soluğa okuyabileceğiniz bir kitap.

Aslında bu kitabın incelemesini yazmak bir hayli zor. Benim gibi bilimkurgu incelemeleri yazmaya alışkın birisi için bile gerçekten zor. Çünkü bilinmeyen bir gezegene giden ve henüz teknolojik olarak ulaşamadığımız donanımlara sahip bir uzay gemisinin yaşadıkları anlatılıyor. İlk paragrafta da belirttiğim gibi kitabın içerisinde büyük bir gizem var ve bu gizem kitabın sonuna kadar da açıklığa kavuşmuyor.

Kitabın konusu ise, klasik bilimkurgu romanlarında karşılaşacağımız cinsten bir konu. Regis III isimli gezegene yaptığı keşif sonrasında bilinmeyen bir sebeple kendisinden hiçbir haber alınamayan bir uzay gemisi vardır. Bu uzay gemisinin ismi Kondor'dur. Tabii Kondor'dan hiçbir haber alınamamasından sonra Dünya, bu uzay gemisiyle ilgili bilgi alması ve mürettebatını bulması için bir başka gemiyi, "Yenilmez"i, Regis III'e gönderir. Kitaptaki kahramanlarımız da Yenilmez'in içerisindeki mürettebattır.

Ancak Yenilmez de Regis III'e indikten kısa bir süre sonra Dünya ile bağlantısını kaybeder. Regis III görüntü olarak çölü andıran bir yerküreyi anımsatsa da birçok yönden Dünya'dan farklılık arz etmektedir. Yenilmez, zamanla kardeş gemisi olan Kondor'u bulur. Fakat mürettebatı bilinmeyen bir sebeple ölmüş durumdadır. Akabinde ise bazı araştırmalar yaparak bazı sorulara cevaplar aramaya başlarlar. Bu sorular gerçekten ilgi çekici ve tartışmaya açık sorulardır. En belirgin soru ise şudur:

Evrende yaratılan her şey insanlık için midir?

Yani insanoğlu başka bir gezegene gittiğinde de tıpkı Dünya'daki gibi hükümdar olmaya devam mı etmelidir, yoksa misafir gibi mi hareket etmelidir? Gidilen gezegendeki farklı yaşam formlarının da yaşamasına veya barınmasına müsaade edilmeli midir, yoksa bu zamana kadar olduğu gibi gittiğimiz yerleri de yıkarak yeni bir insan imparatorluğu mu kurulmalıdır?

Ayrıca uzay gemisinin isminin "Yenilmez" olmasının yazar tarafından tesadüfen seçilen bir isim olmadığını düşünüyorum. Bu isim, insanoğlunun evrene bakış açısını, kibrimizi, yok etme içgüdümüzü ve kendimize olan aşırı güvenimizi yansıtan ince bir detay olmalı.

Kitabın ana karakteri Rohan ise, empati duyguları güçlü olan(insan dışındaki varlıklarla da empati kurabilen) ve insanoğlunun artık her şeye müdahale etmemesi gerektiğini düşünen bir bilim insanıdır. Tabii bu düşüncelerini kitapta açıkça dile getirmiyor. Bunlar onun kurduğu cümlelerden çıkardığım benim varsayımlarım. Bir düşünelim, hangimiz başka bir gezegene gitsek, o gezegenin de insanlara ait olduğunu düşünmeyiz ki? Bir başka deyişle, orada başka türlü bir yaşamın veya düzenin olabileceğini düşünerek gezegene müdahale etmememiz gerektiğini düşünürüz ki? İşte Stanislaw Lem tam olarak bu noktada Rohan'ı karşımıza çıkararak kendi düşüncelerini bizimle paylaşıyor bence. Gerçekten de farklı bir bakış açısına sahip.

Fazla uzatmadan, kitabı ve konusunu çok beğendiğimi; fakat çevirisini hiç beğenmediğimi söylemem gerekiyor. Kitabın çevirisi Seda Köycü tarafından çevrilmiş ve bence oldukça kötü. Çünkü düşük, zorlayıcı, anlamsız ve uzun cümleler, kitabın akıcılığını bir hayli baltalamış. Keşke daha akıcı bir dille çevrilseydi de duraksamaya mahal vermeden bir çırpıda okuyabilseydim. Bu haliyle yorucu bir okuma oldu benim için.

Yazarı eleştirebileceğim tek konu ise, başlardaki bilimsel terimlerin fazlalığıydı. En sevdiğim özelliği ise, bazı durumları anlatmak yerine sezdirmesiydi. Kesin yargılara varmayan ucu açık ve düşünmeye yönelten tarzı, tam bir bilimkurgu roman özelliği gösteriyordu.

İlk defa bilimkurgu okumak isteyenlere tavsiye eder miyim bilemiyorum; ama gerilimli ve aksiyonlu bir bilimkurgu roman okumak isteyenlere tavsiye ederim.
236 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Günlerdir beni içine alan bir kitaba inceleme yazmak oldukça zor. Bu zorluğun sebebi kafamın içindeki yoğun düşünceler ve karmaşa. Belirtmemde fayda var ki ufak tefek spoiler (ne tiksinç bir kelime) olabilir. İncelememi uzun olduğu için biraz iki kısma ayırdım. İlk kısım yazar ve eserleri, Solaris filmleri ile ilgiliyken ikinci kısım ise benim saçmalıklarım ve kitaptan esintiler olacak.

1. Kısım

Yazarın hayatından bahsetmeyip, sadece ortaya çıkardığı eserlerin ortak noktalarından hafifçe bahsedeyim:
İnternette yapabildiğim birkaç araştırma ile birlikte genel kanı, yazarın bilim kurgu türüyle birlikte daha çok insanlık tarihinden bugüne gelen felsefi sorunları ele alması... Bu oldukça dikkat çekici geldi bana ilgimi çektiği için. Eserlerinde insanmerkezcilik düşüncesine eleştirilerini ironik ve mizahi bir biçimde yer vermiş. Bununla birlikte insanı ortaya koyup yabancı bir çevre inşaa ederek, bu çevre ile tanışmasını ve iletişimini, yaşadığı bocalamaları aktarmayı amaçlamış. Bunu da usta bir biçimde kelimelere oyunlar katarak kurgusal bir biçimde yazmış. Ancak üzgünüm ki biz bunu çok başarılı bir biçimde okuyamıyoruz. Nedeni ise eserlerin orjinal dili olan Lehçe yerine, İngilizceye çevrilmiş olan çevirilerden Türkçeye kazandırılmış olması. Normal bir çeviri bile bazen rahatsız edici olabiliyorken, çevirinin çevirisi oldukça can sıkıcı.

Gelelim Solaris'e;
Kitapla birlikte bize kazandırılan iki film bulunmakta. Filmlerin kitapla alakası var mı yok mu oldukça tartışılagelen bir konu. Ben de izledim ikisini de. İlk film ile başlayalım:

Tarkovski yapımı olan ilk film oldukça uzundu ve detaylara sahipti. Bu kadar çok detaya gerek var mıydı? Ben olmadığını düşünüyorum. Hatta kitaptan film değil de filmden kitaptı sanki. Ayrıca kitapta yer alan küçük de olsa gözüme batan birçok yer yanlıştı. Bu kadar uzunluğa rağmen eksik olan noktalar da vardı. Açıkçası Tarkovski de olsa filmi pek beğendiğim söylenemez. Keza Lem de beğenmemiş. Hatta şöyle de bir sözü var:

"Tarkovski ile ben aynı arabayı birbirine zıt yönlere çeken iki at gibiyiz."

İkinci film ise 2002 yılında çekilmiş. Bu film ise kitaptan özet gibiydi. Ama yanlış özet. İlginç ve de saçma gelen o kadar çok şey var ki... Bir örnek vermem gerekirse karakterlerden olan Snow ölüyor ve dirilebiliyor.(kitapta böyle bir şey yok) Bu saçma gelmeyebilir çünkü kitapta insan olmayan şeyler (ad bulamadım:)) dirilebiliyor. Ancak o dirilebiliyorken en başta ölen Gibarian neden dirilmedi? Sonuçta ikisi de aynı görevde, aynı yerde ve insan. Kitapta dirilmedi ise kitaba sadık kalınacak ise Snow'u neden öldürdünüz? Her neyse...


İki filmin ortak noktası ise kitaptan verilen/alınan ana fikir ile alakasız bir sona eriş. Zaten kitabın sonu ile filmlerin sonu birbirlerinden bağımsız. Hayal dünyalarına göre şekillenmiş sonlar diye düşünüyorum.


2. Kısım

Sonunda kitaba geldim.
*Sanrılar ve sancılar birbirini kovalar!
*Aynalar ve dünyalar kafanızı paralar!

İnsan insan! Nedir senin sorunun? Sorularla boğulmalar, birbiri ardına sıralanan beyin kemiriciler...
Senin tek amacın kendi dünyanın dışındaki bir dünyanın varlığına inanarak saçma sapan savaşların içine girmek. Yetmiyor mu kendi dünyan? İçinde bulunduğun dünyayı kabul etmek yerine, açgözlülük ile oradan oraya saldırarak daha iyisini daha güzelini aramaya çabalamak, dahasını hep daha fazlasını istemeye ne gerekti? Aslolan kendini çözmek değil miydi?

× Dur dur bir dakika! Çözmek mi? Neyi çözeceksin? Çözmek gerekli midir? Her şeyin bir sonucunun olması zorunlu mudur? Buna gerçekten ihtiyacımız var mıdır?

Gerçek olan nedir ? Bunun gerçekten bir cevabı var mıdır? Ne gerçektir ne sanrıdır nereye kadar bilebilirsin? Ya her şey bu yaşadığımız her şey bir sanrıysa ya da tek gerçek bu yaşadığımız, içinde bulunduğumuz an ise...


İnsan aslında sürekli kendini tekrarlamakta. Binlerce yıl öncesindeki felsefi sorular hala tam manası ile cevap bulamamış. Hep ortaya teoriler atılmış ama ispatlanamamış. Bazı şeylerin izahı yoktur. Çünkü kavrayışımız, algımız sınırlı. Pek de öyle mükemmel varlıklar değiliz. Her şey bakmak istediğimiz şekliyle gözümüzün önünde. Ya kafamızı çevirirsek? O zaman ne olurdu? Bunu yapabilsek varolmazdık belki de...

Zaman sadece boşlukta! Biz boşluktayız. Nasıl mı? En basitinden uzay boşluğunda değil miyiz? İçimiz boşlukta, dışımız boşlukta... Doldurmaya çalışıyoruz sadece her şeyi. Bir taraftan doldurdukça diğer taraftan boşalıyor da biz farkına varamıyoruz. Tıpkı havuz problemlerindeki havuzlar gibi... Farkına vardığımız zaman beraberinde başka bir şeyle acı ile gözgöze geliyoruz. Sürekli birbirini tekrarlayan acılar...

Her şeyi biz türettik. Zamana ad verdik. Her şeyi kodladık her şeyi adlandırdık. Sayılar harfler türeterek kendi hapishanemizi kendimiz inşaa ettik... Sonra bunları yıkmak istedik ama iş işten geçti...

Devamlı vicdanımızla başbaşayız. Kafamızda canlandırmış olduğumuz sanrılar mı yoksa bizi tedirgin eden? Ya da birbirini tekrar eden biz mi? Hep aynı şeylerin acısı ile kavruluyoruz. Her şey birbirinin tekrarı her şey...

Kitabın son sayfasındaki alıntı ile artık son olmayan bir son yapıyorum. Cevabını bilemeyeceğim sorularla başbaşa kalmaya gidiyorum...

"Öyleyse insan, zamanın akışını ölçen, kah bozulan kah onarılan, ustası onu her çalıştırdığında düzeneği umarsızlık ve sevgi üreten bir saat olmaya rıza mı göstermeliydi? Her bir insanın, en eski acıları, yinelendikçe gülünçleşerek sürekli daha da derinleşen en eski acıları yeni baştan yaşadığı düşüncesine alışmak zorunda mıydık? İnsan varoluşu kendini yinelemek zorunda olabilirdi, buna diyecek yoktu, ama dillere pelesenk olmuş hayat bir ezgi gibi ya da sarhoşun birinin plak dolabına bastırıp durmadan çaldığı bir şarkı gibi yinelenecekse..."

Dip not: En çok faydalanılan site http://dipnotkitap.net/ROMAN/Solaris.htm
236 syf.
·11 günde·7/10
Gibarian neden ölmüştü? Ne Snow ne de Sartorius olan biteni anlatmaya kararlı değildi. İkisininde çok garip şeyler yaşadığı kesindi. Bir de duyduğu şu tuhaf sesler... Kelvin olan biteni anlayabilecek miydi...

Solaris uzak uzayda iki tane güneşi olan bir okyanus gezegenidir. Kelvin buradaki hayatı araştırmaya gelmiştir. Acaba Solariste yaşam var mıdır? Yoksa Solaris yaşayan bir gezegen midir?

Heyecanlı ve gizemli başlayan kitap beni daha sonraları sıktı. Kasvetli, düş ile gerçek arasında geçen ufak tefek olaylar pek keyif, heyecan ve gizem vermemeye başladı. Sıkıcı, cansız bir felsefe çabası, gerçeklik sorgusu... Bilim kurgu dalında önemli bir yapıt olduğu kesin, bugüne kadar üç kere filmi çekilmiş. Zannedersem en başarılı olanı Andrey Tarkovsky'nin çekmiş olduğu yapımdır. Filmini de izlemeyi düşünüyorum...
123 syf.
·2 günde
Yazarın okuduğum ilk kitabı, içinde genellikle evrim ve raslantılardan bahsettiğinden habersiz rastgele seçmiştim vardır bunda da bir hikmet deyip sıkılsam da inatla okumaya devam ettim. Kesinlikle sıkacak bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Benimki tamamen psikolojik, hastalık hastası gibi. Neyse incelememe geçeyim. :))

Kitap güya bilim kurgu ama ben öyle bir şeye sadece bir kere denk geldim onuda zaten alıntı olarak paylaşmıştım. Şöyleki kitap üç bölümden oluşuyor. Sonra bunlar birbirine evriliyor.:)))

*insanlığın bir dakikası
*tersine evrim
*Dünya: Bir afet bölgesi

İnsanlığın bir dakikasında alıntılara biraz kendi yorumu katarak anlatıcam şimdiden söyleyeyimde sonradan vay şöyle olmuş böyle olmuş konuşmayayım diye. Neyse olaydan koptu yine. Hemen geçiyorum.

Şimdi siz odanızda bir elinizde kitabınızdan bir sayfa okurken diğer elinizdeki kahveden bir yudum aldığınızda "dünyada binlerce insan o bir dakikada türlü işkenceler maruz kalıyor, zararsız meşrubat yerine zehir içerek yaşamına son veriyor, şoförler, doktorlar, anneler ya da hemşireler vb. İnsanlar kendi hatalarıyla ölüme smile atıyorlar, kazayla ya da kasten kaç yeni doğan bebek daha ilk nefesini almadan ölümün buz gibi sessizliğine kavuşuyor, ya da aynı zamanda kaç kişi kendini asıyor. Sonra kanserler, kalp krizleri, ilaçlar, dörtyüz önemli hastalıktan kaynaklanan ölümler, araba kazalarında ölenler, devrilen ağaçların, yıkılan duvarların, düşen tuğlaların altında kalanlar, tren altlarında ezilenler..." Evet bunları hepsi o bir dakikada oluyor ha güzel şeyler olmuyor mu elbette oluyor ama yazarımız bu açıdan bakmış. Ayrıca bu bölüm aslında hiç olmayan bir kitabın eleştirisi olarak yazılmış. ={

İkinci bölümüde bilim kurgu gibi deneme gibi olmuş :)) arada, ileride yani 21. yüzyılın sonlarına doğru bir öngörü yapmış bunuda askeri alanda savaşta kullanılan ve kullanılacak olan yapay zekalar hakkında o yıllarda mevcud olan ve daha da geliştirilcek silahların kullanılmaması taraftarı olduğunu belirterek güzel bir deneme olarak kaleme almış. Deneme diyorum çünkü olaydan kopuk bir şekilde daha çok kendi fikirlerinden bahsediyor.

Üçüncü bölüm içinse size bu belgeseli öneriyorum:
https://youtu.be/EyAYnfC8FB8
İyi seyirler ve keyifli okumalar. :))
236 syf.
·7 günde·8/10
Bilimkurgu adına okuduğum eser sayısı bir elin parmaklarını geçmez, son zamanlarda farklı türlere ağırlık vermek istediğim için bu kitapla bir minik bir adım atayım demiştim, iyi ki de demişim.
Kitaba başlamadan önce aklımda bol macera, gizem, bilinmeyen ya da tanımlanması güç olaylar vardı açıkçası. :) Her ne kadar abarttığım kadar olmasa da bu duyguları da yaşadım, hatta bazı yerlerde ciddi manada gerildiğimi de hissettim, aynı korku filmlerinde gösterilen ortamda kesin şimdi kötü bir şey olacak hissini yaşar ve tedirgin beklersiniz ya aynı o kıvama geldiğim satırlar vardı. Benim için sürpriz olan ise; felsefi ve psikolojik yönden doyurucu düşüncelerin satırlarda hayat bulmasıydı. Okurken birçok soru sorarken buluyorsunuz kendinizi ve onlara cevap vermeye çalışıyorsunuz. Kitabın bütünü akıcı ve anlatımı anlaşılır bir şekilde ilerliyor, her ne kadar gezegenler ve okyanuslar üzerine bazen teknik bilgilerle sizi zorlasa da araştırmaların gidişatını en anlaşılır bir şekilde ifade etmediğini söylemek haksızlık olur diye düşünüyorum. Benim için güzel bir yolculuktu, altını çizdiğim birçok satır oldu, filmini de en kısa zamanda izlemeyi düşünüyorum.
229 syf.
·Beğendi·10/10
Son derece güzel bir roman. Stefan, Leszek amcasının cenaze törenine giden, 2. Dünya Savaşı yüzünden işsiz kalmış bir doktordur. Cenazeden sonra yakın bir arkadaşı ile karşılaşır. Staszek, Stefan'a bir akıl hastanesinde çalıştığını ve orada doktora ihtiyaç olduğunu, isterse beraber çalışabileceklerini söyler. Stefan da bu teklifi kabul eder ve köyünün yakınındaki hastanede göreve başlar. Pek çok ilgi çekici tiple karşılaşır orada. Meşhur bir şair de rahatça çalışabilmek için hastaneye gelmiştir. Hayata olan bakış açısı değişen Stefan yeni işini elinden geldikçe iyi bir şekilde yapmaya çalışır. Bu arada hastanenin elektriğini veren yerde Woch adında biri ile tanışır. Bu adam Almanlara karşı gerilla faaliyetinin içindedir. Bir gün hastaneyi Almanlar işgal eder. Acaba Stefan bundan sonra ne yapacaktır? Bir solukta okunan bir roman.
262 syf.
·2 günde·6/10
Gerçekten harika ötesi bir kitaptı ancak anlatımıyla değil anlattıklarıyla.
Bölüm bölüm hikayelerden oluşan bazısını çok beğendiğim bazısını zor okuduğum bilimkurgu parantezinde evrenin her köşesine,gezegenlere hatta samanyolu galaksisine kadar bize yolculuk rehberi ederken aynı zamanda düşündüren ve kendimizle konuşmamızı sağlayan ütopik bir kitap.

Bence kaynak olarak da kullanabileceğimiz bu kitap bize doğayı,kozmosu,evrenin yaratılışını ve big bange kadar birsürü şeyi kimi zaman aç gözlü bir kralın,kimi zaman ölüm korkusu taşıyan bir robotun,kimi zaman bir insanın gözünden hafif eleştiri,hafif serzeniş ile anlatmış.

Dipnot:kitabın son kısmında yer alan maske adlı hikayeyi daha fazla konsantre sekilde okunmasını tavsiye ederim.
227 syf.
·Beğendi·10/10
Son derece güzel bir bilim kurgu romanı. Horpach Yenilmez adlı uzay gemisinin komutanıdır ve yardımcısı Rohan'dır. Yenilmez, 8 sene önce kaybolan kardeş gemisi Kondor'u bulmak üzere yola çıkar ve Regis 3 adlı gezegene gelir. Gezegenin atmosferi dünyaya çok benzer ancak canlı bulunmamaktadır. Kondor bulunur ancak bütün mürettebat ölmüştür. Bunun sebebini araştırmaya başlarlar. Gezegende aşırı bir metal birikimi vardır. Sonradan anlaşılır ki aslında burada robot tarzı yaratıklar vardır ve kendi içgüdülerini geliştirerek canlılarla karşılaştıkları zaman onlara saldırmaktadır. Bulut şeklinde olan bu ufak yaratıklar nedense Rohan'ı etkilemez. Ekibin yarısı aklını yitirmiştir ve bazı kayıp olanları aramaya Rohan gider. Acaba geri gelebilecek midir? Tek kelime ile mükemmel bir roman.
227 syf.
·4 günde·7/10
Kitabın anlattığı hikaye kesinlikle ilgi çekici ölü bir evrime karşı ne yaparsın nasıl yaparsın sorusu Rohanın sonlara doğru kendi içinde girdiği çatışmalar okuyanı düşündürüyor. Fakat kitabın dili başlarda yorucu geldi bana hikayenin ısınması biraz zaman aldı açıkcası. Kitabın sonu beni biraz tatmin etmedi genelde hikayenin sonlanmasından yana olduğum için kitabın sonunda nasıl yani ya ne oldu şimdi durumuna düştüm biraz. İthakinin bilim kurgu klasiklerinden olan bu kitap kesinlikle okunmalı bence sadece hikaye olarak bakılmadan insan ve onun davranışlarınında düşünülmesi lazım
236 syf.
·Beğendi·8/10
İnsanoğlu yine her zamanki gibi itlik peşinde koşup solaris gezegenini keşfetmeye,bilinçli okyanusla iletişim kurmaya çalışıyor.Fakat okyanus iletişim kurmayı reddedip,bilimadamlarına hayatlarındaki travma yaratan insanları yeniden yaratıyor. Bir nevi okyanus insanları inceliyor.Bilimadamlarının travmalarıyla olan ilişkileri hele ki kahramanımızın rheyayla olan ilişkisi hatta zaman geçtikçe travmasıyla bir gelecek düşlemesi çok güzeldi.Okyanus bir anlamda bilinçaltını temsil ederek her şeyden üstün olduğunu kanıtlamaya çalışan insana engel oluyor.Yer yer betimlemeleri çok sıkıcı ve hayal etmesi zor olsa da felsefi altyapısı güzel olan bir romandı.En yakın zamanda filmini de izleyeceğim.
"Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek"

Yazarın biyografisi

Adı:
Stanislaw Lem
Tam adı:
Stanisław Herman Lem
Unvan:
Bilim Kurgu Türünün En Tanınmış Yazarlarından Solaris'’in Yaratıcısı
Doğum:
Polonya, 1921
Ölüm:
Polonya, 2006
12 Eylül 1921’de Polonya, Lwow’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. On iki yaşındayken babasının hediye ettiği daktiloyla yazmaya başladı. 1940’ta Lwow Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı ancak ertesi yıl Sovyet orduları Polonya’yı işgal edince eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bu dönemde otomobil tamirciliği ve kaynakçılık yaptı. Yahudi kökenleri nedeniyle, İkinci Dünya Savaşı yıllarını sahte bir kimlikle geçirdi. 1945 yılında ailesiyle birlikte Sovyetler’e bağlı Ukrayna sınırları dahilindeki Krakow’a yerleşti ve babasının ısrarı üzerine burada tıp eğitimine devam etti. Askeri doktorluk sınavında kendi kararıyla soruları eksik cevaplayarak başarısız oldu. Ardından bir yandan üniversitede dersler vermeye, diğer yandan kendisini üne kavuşturacak eserlerini kaleme almaya başladı. 1946’dan itibaren çeşitli dergilerde şiirler, kısa öyküler yayımlamaya başladı. İlk bilimkurgu romanı olan Astronauci 1951’de yayımlandı. Bunu izleyen yaklaşık yirmi yıl boyunca aralarında Aden, Gelecek Bilim Kongresi, Solaris, Soruşturma, Dünya’da Barış ve Fiyasko’nun da bulunduğu çok sayıda roman yazdı. Sovyet rejiminin baskıcı politikaları nedeniyle bunların bazılarını yurtdışında yayımlamak zorunda kaldı. Edebiyatın yanı sıra bilim felsefesi, sibernetik, bilimsel spekülasyon ve edebiyat eleştirisi alanlarında da çalışmalar yaptı. Birçok üniversiteden fahri doktora ünvanı aldı ve eserleri ulusal ve uluslararası ödüllere layık görüldü. 27 Mart 2006’da Krakow’da kalp rahatsızlığı sonucu hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 55 okur beğendi.
  • 534 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 671 okur okuyacak.
  • 11 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları