Stefan Zweig

Stefan Zweig

Yazar
8.4/10
43.611 Kişi
·
128.186
Okunma
·
9.076
Beğeni
·
166.507
Gösterim
Adı:
Stefan Zweig
Unvan:
Avusturyalı Romancı, Oyun Yazarı, Gazeteci ve Biyografi Yazarı
Doğum:
Viyana, Avusturya, 28 Kasım 1881
Ölüm:
Petropolis, Rio de Janeiro, Brezilya, 22 Şubat 1942
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana/ Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis/ Rio de Janeiro/ Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Yaşamı

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca , İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllar Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu.

Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti.

1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı.

Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Çalışmaları

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.
  • 68 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeyi okumaya üşenirim, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını izleyerek anlamak istiyorum diyorsan : https://www.youtube.com/watch?v=CwJC6YxG8do&

    Zevkle inceleme yapacağım kitaplardan biri daha. Zweig'a ait okuduğum 3. kitap ve artık Zweig'la ilgili temel yapıtaşlarının kendi adıma oturmaya başladığını hissediyorum.

    Zweig, romanlarında tezatlıkları seviyor. Ulaşılmak istenen taraf bazen bir kişi olsa bile bazen bir kalp oluyor bazen de bir hedef oluyor fakat o hedefte her daim bir umursamazlık hakim. Anlatıcı karakterlerin bitmek bilmeyen çabası bu kitapta da en çok göze batan çabalardan biri. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Bey'i gibi kapıda beklemelerden tutun da Amelie filmindeki gibi amaçlanmış kişiden başka kişilerin asla ve asla anlatıcıya tam olarak ulaşamadığı, kitapta esintileri olan konulardan.

    İlk kez 1922’de yayınlanmış bir roman bu, yani I. Dünya Savaşı’ndan sonra elinde sadece kan, şiddet ve sefalet kalmış bir Avrupa. Elinde bunların olduğunu düşününce böyle bir ortamda sevgiyi bulan bir kadın bir sevgiyi çok kolaylıkla saplantı haline getirebilir diye düşünüyorum.

    Ayrıca I. ve II. Dünya Savaşı arasının çocuğu olarak nitelendirilen faşizmin görüldüğü, ataerkilliğin ve güçlü olanın, erkeğin daha ön plana çıktığı bir cinsiyet paradigması da olduğunu düşünürsek bilinmeyen bir kadının neden bilinen bir adamı saplantı halinde sevdiğini de biraz olsun anlayabiliriz.

    Olayın psikolojik boyutu ise apayrı. Baba ve anne sevgisinden yoksun büyüyen bir çocuk psikolojisinde babasından bulamadığı sevgiyi başka bir adamda bulmak isteyen ve bu davranışıyla da aslında erkek için tanımlanan fakat bu kitap için kadın kapsamında konuşabileceğimiz bir Oedipus kompleksi görülür. Çünkü bilinmeyen bir kadın, bilinen bir adamın sevgisiyle bilinmek ister.

    Çocuk psikolojisi konusunda harika bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada fakir bir çocukluktan, zengin bir gence doğru giden bir yol var. Çocuk halinde iken anne şefkatinden bile mahrum bırakılan çocuğun başka şeylere yönelmek istemesi kadar doğal bir şey yok. Çocuk olduğumuz zaman o kadar şeyle aynı anda ilgilenmeyi istiyoruz ki, etrafımızdaki çocuklardan, büyüklerden herhangi bir tepki alamayınca bile bazen çıldırabiliyoruz. Kitaptaki anlatıcı da adamı her şey olarak gördüğü için elinden ya da ruhundan ona ait bir şeyler çıkarılınca epey pesimist bir auraya bürünmek zorunda kalıyor.

    Bence bilinmeyen bir kadın hep bilinmeyen olarak kaldı. Çünkü çocukluktan kadın tanımına geçmeyi bile adamın onu tanıması olarak görüyordu. Böylelikle o ilgisizlikle yetişmiş, fakir bir çocukluk hayatından gelme insan, kendi potansiyelini gerçekleştirme uğruna kariyer, okul ya da başka herhangi bir şey değil sadece onun kendisini tanımasını istiyordu.

    Bilinmeyen bir kadın, bilinmeyi istemediği kişiler tarafından o kadar çok bilinen bir kadın oldu ki bu bilinirliğini artırmak yerine ruhunun bilinmeyenliğini daha çok artırdı. Deneyimsizlik, sevgi konusundaki saflık, herhangi bir şeyden habersiz olması, manevi yöndeki eksiklikler bu kızı oluşturan parçalar.

    Bu kitapta hiçbir cümle boş değil, her cümle o kadar samimi ki bilinmeyen bir kadının sevdiği adam keşke siz olaymışsınız da bu mektubu size yazsaymış diyesiniz geliyor. 1920 yılında bir gün, postacı gelip de kapınıza böyle bir mektup bıraksa sizin de eliniz ayağınız düğümlenirdi. Fakat şimdi Twitter var, Whatsapp var. Mektubun altına numara iliştirme, Twitter adresini bırakma falan var. Hatta mektup kültürü bile kalmadı artık. 20.yy'ın sevgileri bile insanın insan olarak hissetmesini sağlayan sevgiler be kardeşim. Ben bu anonimliğin, bu habersizliğin, bu veri eksikliğinin olduğu yıllarda bir kadın tarafından sevilmek isterdim.

    "Sen" kelimesini bu kitapla birlikte gerçekten çok sevdim. Sanırım bu kitap bize "Sen" kelimesinin gizemli ve en samimi anlamını öğretiyor. Eğer o "sen"i bir kere bile olsun tanımak isteseydin, o kızın içinde kopan buhranları da anlayabilecektin be R. Sen onun çocuk saflığındaki sevgisini değil, bedenini istedin. Sen onu sen olarak istemedin ki hiçbir zaman, sen onu et parçası olarak gördün. Bir kere değil, bir çok kez gördün hem de R. Buna rağmen seni sevmekten hiç usanmadı ama. Biliyorsun değil mi? Sen ne kadar o kadına beden algısıyla baktıysan o kadın da sana o kadar ruhuyla baktı be R. Fakat R... O hiç pişman değil. Bugüne kadar aklına gelebilecek herhangi bir pişmanlık kavramına bile sığmaz o kadının düşündükleri. Hiçbir hareketinde pişman değil. Senden kopan bir parça olarak gördüğü o çocuk için yaptığı onca şeyden bile pişman değil. Seni sevdiği için de hiç pişman değil. Pişman olsaydı, o kadar sayfa yazı yazdıktan sonraki sözleri günümüz gençleri gibi "Allah belanı versin, engelliyorum seni." yerine "Sana teşekkür ederim... seni seviyorum, seni seviyorum... elveda." olur muydu be R?

    Sana bir şarkı hediye ediyorum R, umarım bu şarkıyı dinlemek kadına baktığın bakış açını değiştirmene yardımcı olur : https://www.youtube.com/watch?v=kt7yrISdoAM

    "Affetmesen de fark etmez.
    Ben çoktan affettim seni,
    Benimki bir beklenti değil.
    Gökyüzü mavidir değişmez...."

    ----spoiler----
    Not : Kitap gerçek anlamda tüylerimin tamamen diken diken olmasını sağlayabilmiş bir kitaptır. Sadece iki kelimesiyle.
    "Kendimi sattım."
    ----spoiler----
  • 77 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Satranç’ı okumaya başladığımda bir süre satranç oynama isteği oluştu içimde. Evin bir köşesinde âtıl duran satranç tahtasının orada olup olmadığını bile kontrol ettim. Fakat kitabın sonuna geldiğimde tüm bu isteğim gitmişti. Hatta öylesine ki; bir daha satranç oynar mıyım, bilemiyorum. İşte böyle etkileyici bir kitap bu! Bittiğinde ‘Neden bu kadar kısa?’ diye üzüldüğümü de eklemeliyim.

    Satranç, Stefan Zweig’in son kitabı olma özelliğini de taşıyor. Bu kitabı tamamladıktan kısa bir süre sonra eşiyle beraber intihar etmiştir.

    Çok kısa bahsedeyim konusundan (içeriğine fazla girmeyeceğim, sadece okuma isteğinizi köreltmeyecek kadar).

    New York’tan, Buenos Aires’e gitmekte olan bir gemide geçiyor hikaye. Gemide birçok çeşit insan bulunmakta (işadamı, sosyete, gazeteci vs). Ayrıca o zamanın satranç şampiyonu Mikro Czentovic.
    Büyüme evresinde yetim kalan Czentovic’i bir papaz yanına alarak bakımını üstlenmiştir. Fakat Czentovic öğrenme güçlüğü çekmektedir. Papazla, arkadaşlarını satranç oynarken seyreder sürekli. Bir gün papaz bir işinden dolayı kalkmak zorunda kalınca, papazın arkadaşı alaycı bir tavırla, izlemekte olan Czentovic’e sen devam etmek ister misin diye sorar. Ve yenilir. Bu, öğrenme güçlüğü çeken çocuğa nasıl yenildiğine inanamaz, tekrar oynar, yine yenilir. Sonra yine…

    Tam burada bırakırsam yeterli olacak sanırım. Şimdi kitabın bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum. Zira başka bir yerde bulunamayacak olan sadece bu kısım.

    Stefan Zweig ‘Satranç’ta, hiçliği düşünmemi sağladı. Aslında o kadarla kalmadı, hiçliğin ne denli yıkıcı, ne denli korkunç bir şey olduğunu kelimeleri kullanarak adeta göz bebeklerime çizdi. Okurken yerimin dar geldiğini, keyfimin kaçtığını hissettim. Hatta bazen hikayenin içine öyle girdim ki (siz yapmayın) psikolojim bozuluyordu neredeyse. Komplo teorisi bile ürettim. Bu kitabı o bozuk psikolojiyle yazdı ve sonrasında intihar etti diye. Zira anlatırken yazarın yaşadığı hisleri dile getirdiğini öyle net hissettim ki. Sanki kitap okumadım da, bir arkadaşım geldi başından geçenleri tüm içtenliğiyle anlattı. Ve ben de her kelimesine inandım.
  • 77 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeyi okumaya üşenirim, Satranç kitabını izleyerek anlamak istiyorum diyorsan : https://youtu.be/WuPCR2yIED8

    Bir kitap düşünün, içinde Kafka'nın Dava'sına ait izlerden Trevanian'ın Şibumi'sine kadar izler var. Hatta Zweig'ın kendi kitabı olan Olağanüstü Bir Gece'ye benzediğini düşündüğüm bazı kısımlar da oldu.

    Öncelikle psikolojik olarak yukarı-aşağı ayrımı kitapta hissedilen konulardan. Kafka'nın Dava kitabında olduğu gibi aşağı, meraklı ve sinirli bir kesimin yukarı, sakin ve insanı bekletmekten çekinmeyip çıldırtan, gizemli bir liderlik içeren kesimle savaşını hissettim. Czentovic ile Dr. B arasında tabii ki.

    Zweig karakterlerinin psikolojilerini o kadar iyi anlatıyor ki bize, buradan karakterlerin nasıl tinsel karşıtlıklar içinde bulunduklarına dair önemli ipuçları çıkartabiliyoruz aslında. Bunlara örnek vermek gerekirse:

    Czentovic hayatı boyunca sadece satranca ilgi duymuş mesela. Fakat Dr. B böyle değil, geçmişinde başka işlerle ilgilenmiş ve gizli dosyalar, malvarlıkları üzerine çalışmalar yapmış, satranç onun için sonradan gelen bir şey olmuş.

    Czentovic, Dr. B'ye nazaran satrancı bir para malzemesi ve ün aracı olarak görüyor, bu davranış kendisini tamamen rasyonel biri yapıyor ve her şeyin disiplinli, neden-sonuç ilişkilerine dayanan, satrançta bile her seferinde her oyunu ezberle değil de yeni bir oyunmuş gibi düşünen bir kafaya sahip, satranç oynama dürtüsünü distopik ögelerle ya da zorla ona verilen bir ilaç gibi değil de tam tersine kendisine gelen tekliflerle sağlayan biri yapıyor. Fakat Dr. B böyle değil. Dr. B için bu dürtü, hiçliği örtmek için gelen ihtiyaçtan kaynaklı. Küçücük bir mekan içine sıkıştırılmış kasvetli bir odada kendi beyniyle satranç oynayan bu adam Czentovic'in aksine her oyunu ezberine atarak bir satranç tekniği oluşturuyor. Bu yüzden de Dr. B daha saldırıya yönelik bir sisteme sahip. Yani Dava kitabında geçtiği gibi, Dr. B'de, K.'nın sürekli o sistemin kaynağını arama merakı gibi bir ofansiflik sezdim.

    Czentovic, yukarı kesimin vermiş olduğu totaliter bir kafaya sahip, kendini tanıma amacından çok kendini daha çok ünleştirmek ve egosunu tatmin etmek için kazanmak istiyor. Dr. B ise satrancı kendisi için kazanmak istiyor, sadece kendi beynine karşı vermiş olduğu savaş için ve kendisini daha da çok tanıyabilmek için.

    Bir oyun üzerinden karakter analizleri yönüyle kitabı Şibumi'ye çok benzettim. Orada da Bay Hel, Go oyununun tekniklerine göre hayatını sürdürüyordu.

    Satranç aslında sadece bir örnek. Bunun yerine her şeyi koyabiliriz, kendi nefsimizle olan mücadeleyi satranç yerine koyup 4-5 hamle sonrasını takip edebilince ve aynı zamanda da sakin kalmayı, üstüne gidilmemesi gereken konuda gitmemeyi becerebilince bir şeyler oturmuş oluyor insanlar için de. Yani sizin satranç arzunuz sinirlenip de sürekli sıra beklediğiniz vergi dairesi de olabilir, kendi nefsinizin sizi yönelttiği şey de.

    *Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

    Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
    Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

    Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.
  • 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    İnsan kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha çok sever, bu bir gerçek. Olağanüstü Bir Gece'yi okurken benim için yazılmış bir biyografi kitabı okuyor gibi bir hisle okudum. Neden mi? Hadi beni dinleyelim isterseniz.

    Zamanında herhangi bir şeye dair kıpırtı bile uyanmayışlarım, duygudan ve manevi değerlerden uzak kalışım, tam bir donukluk halinde hayata ve olaylarına karşı bakışım, yapay heyecanlarım, gösterişlerim... Bu kitap tamamen benim hafızamı tazelememi sağladı. Bunun başka bir önemi daha var benim için. Kitabın konusunun geçtiği yerler Ring Caddesi, Prater gibi mekanlar. Viyana'dayken ve kendimi tanımak için henüz bir çabam yokken bu mekanlarda bulunmuştum. 1913'te değil fakat 2013'te. 100 yıl farkımız var kitabın karakteri ile tam olarak. Fakat tek bir farkımız var ki o da, karakterin bu donukluk halinin farkındalığında olması, benim ise o zamanlar bunun farkındalığında bile olmamam. Beni benden iyi tanıyan bir arkadaşım sayesinde bunun farkına varmıştım.

    Prater'de bulunduğum ve anın tadını çıkarmaya çalıştığım o zamanlarda, insanların tekrarlarından ve boş sözlerinden duyulan bir sıkılmışlık, kitabın karakterinde olduğu gibi bende de mevcuttu. Karakterin parayla yaşadığı şiddetli istemsizliği ve kabullenememezliği kendi benliğimle yaşamıştım. Karakterin bu kabullenememezlik için bir nedeni vardı fakat benim nedenlere bile ihtiyacım olmadığını hissetmiştim sanki. İlgilenmemesi gerektiğini hissettiği şeylerle ilgileniyor oluşu o kadar güzel bir bellek tazelemeydi ki benim için... Sadece o ruh halinde bulunan insan anlayabiliyor sanırım, Zweig'ın da dediği gibi; Kelimelerle anlatılamıyor bazı şeyler.

    İnsanların bizim içimizdeki ruhsal dönüşümleri görememesi o kadar güzel bir nimet ki, hayatlar belki de sırf bunun için yaşanılabilir şeyler. Zira hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığı bu kitapta sık sık bahsedilen konulardan.

    Kitapta bahsi geçen at yarışı mevzusu benim için insanların hayatlarını ortaya koyma ihtiyacından kaynaklanıyor. Bir risk alınıyor, en olmadık insan kazanabiliyor ve hayatı değişebiliyor sırf bu yüzden.

    Sarhoşluğun en güzelinin kendini tanımak için bir kıvılcım olduğu bu hayat sadece 70 sayfalık bir kitaba sığdırılmış. Bazen lafı uzatmaya gerek yoktur, dünya size sadece Viyana'da iken bile çılgınca görünebilir.

    Bunu okuyan ve beğenen Aslı Erdoğan'ın Mucizevi Mandarin kitabını da mutlaka sever diye düşünüyorum.
  • 64 syf.
    ·2 günde·8/10
    “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”

    Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...

    Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.

    Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”

    İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.

    Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
  • 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    Zweig, Zweig, Zweig. 24 saate düşünemeyeceğimiz kadar ruhsal devinim sığdırmayı olağanüstü bir şekilde başarabilen adam. Biz fani insanlar olarak günün yarısını yatmakla geçirdiğimiz sürece Zweig medeniyetleri seviyesine ulaşamayız muhtemelen. Kendisine ait okuduğum 4. kitap ve Zweig'a kendimi bu kadar yakın hissetmemin nedeni, anlattıklarında geçmişime dair parçalar bulmam oluyor. Bu parçalarım, Zweig'ın kitaplarını o kadar iyi anlayabilmemi sağlıyor ki adeta yaşıyorum onları.

    Zweig'ın bugüne kadar okuduğum 4 kitabında da kilit karakterlerin isimleri ya tek harfliydi ya da hiç verilmemişti. Dr. B, Mrs. C, R. gibi. Bu olayı vermek istediği mesajı isimlere takılmadan vermek istemesinden dolayıdır diye düşünüyorum. Kafka’nın Dava kitabında da K. vardır mesela, isimsiz ve bilinmeyen bir kişilik gibi ruhunu arar ve sorgular durur.

    Kitaba geçmek gerekirse; 1920'li yılların sonunda yazılmış olan kitabın bazı kısımlarında siyasi göndermeler yapıldığını düşünüyorum. Mesela yemek masasında çıkan tartışmanın esas sebebi yazarın da belirttiği gibi birbirine düşman dünya görüşlerinin öfke içeren karşıtlıklarını ortaya koyma isteği diye düşünüyorum. Bunu bir Hayvan Çiftliği sonu gibi düşünebiliriz aslında. İnsanları, hayvanları ülkeler gibi düşünüp onların yaptığı tartışmayı ülkeler bazında açıklayabiliriz. Mesela bu kitapta da İngiliz Mrs.C hakkında bahsi geçen, "Varlığı hissedilmese de, hepimiz üzerinde özel bir güce sahipti." söylemi bence çok şey ifade ediyor bu konuda. I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra yazılmış bu kitabın bu örnekler gibi bazı kısımları İngiltere'nin kozları elinde tuttuğunun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Mesela farklı bir bakış açısı olarak, kumar masasında olanları savaşın tarafları gibi düşünecek olursak, savaşı kimse kazanamıyor. Çünkü her zaman kumarhane kazanıyor ihtimaller kumarhane lehinde olduğu için. İşte belki Zweig da kumar üzerinden savaşmanın saçmalığını böyle bir betimlemeyle bize anlatmış olabilir diye düşünüyorum. Bir krupiyer var, tamamen ruhsuz. Sadece işini yapıyor, ruleti döndürüyor ve savaşı başlatmış oluyor. Bu savaş için de insanlar her şeyini verip sonucunda da yine her şeyini kaybetmiş oluyorlar. Zaten Zweig da Satranç kitabında olduğu gibi insanların psikolojik hegemonyasını siyasi konularla rahatlıkla birleştirebilecek türden bir yazar.

    Esas konuya gelecek olursak. Kumar ya da kitapta bahsi geçtiği gibi rulet oynarken insanların ellerinin ve vücutlarının hareketlerinin nasıl olduklarını çok iyi bildiğimden dolayı, Zweig'ın bu kitabını da çok çok iyi bir şekilde özümsedim. 0 sayısı olduğu sürece ihtimalin sadece kırmızı veya siyahla ibaret olmadığı (yani %50-%50 değil) bir oyun olduğu için her zaman kumarhane daha avantajlı. Kitapta geçmişime benzettiğim diğer bir konu ise zamanında yanıma oturmuş bir adamın o masa başında kaybettiği sürece Lehçe bir şeyler söylemesi, sürekli Lehçe kötü sözler ve karışık cümleler kurmasıydı. Ellerini gerçekten de çok kullanırdı, hırslıydı ve masaya da sürekli vururdu. İşte ben bu adam sayesinde bu kitaptaki adamı anlayabiliyorum. Kitaptaki adamın gidip kiliseye Lehçe karışık sözlerle dua etmiş olmasını yanımdaki adamın Lehçe küfürleriyle eşit tutuyorum. Çünkü, kumar öyle bir şeydir ki siz istemeseniz de o sizin peşinizden gelir. Kiliseye gidip böyle bir şey için dua ederseniz o size aynı dilde küfür olarak geri döner. Kitapla ve benim hayatımla bağdaştırdığım gibi. Bu konuda bir garip yön ise Mrs. C'nin Anglikan mezhebinde olması. Bu mezhepte papazla vaftiz değil de insanlara derdini anlatarak ve insanlarla konuşarak gelen bir vicdan vaftizi var. O yüzden kitabın sonunda her şeyini anlatabileceği bir kişi bulduğu için kendi vicdanını bu konuda temize çektiğini düşünüyorum.

    Mrs. C'nin yardım etme niyetiyle ileriye doğru yürüme düşüncesi ve herkese öğretildiği gibi kuşaktan kuşağa aktarıldığı kadarıyla sokakta yabancı bir erkekle konuşmanın ayıp olduğu düşüncesi arasında kaldığı ikilem kitabın dönüm noktası. Fakat şöyle garip bir şey var aslında bu iki seçenekten herhangi birisi çıksa da adamın kaderi etkilenmeyecekmiş gibi. Sonuçta olan sadece Mrs. C'ye oluyor ve adam C ile tanışmasaydı da yapacağı şeyi yapıyor. Burada Mrs. C'nin çabası, vicdanı ve fedakarlığı ön planda. Sonucunun olumlu olmayacağı ihtimali bile olsa verilen manevi çaba çok iyi anlatılıyor.

    Psikolojinin uç noktalarını da hissettiğim bir kitap oldu yine. Merakın, mistisizmin, fedakarlığın uç noktaları. Zweig'a anılarımı kitaplarda yaşattığı için minnettarım.
  • 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Korkmaktan korkmayalım artık. Ordular ilk hedefiniz kendiniz!" Büyük Ev Ablukada

    Fobofobi. Korkmaktan korkmak. Sınırsız bir korku döngüsü içinde kalmak. Belki de neden korkacağını bilememenin verdiği bir korku girdabı.

    Çağımızda herkes için bir korku çeşidi var. Bunun içinde yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan korku çeşidi olarak arakibutirofobi, sakaldan ya da sakallı kişilerden korkmanın çeşidi olarak pogonofobi ya da güzel kadınlardan korkmanın çeşidi olarak venüstrafobi gibi korku çeşitleri de var. Fakat Zweig'ı bilirsiniz. Etiketlendirmelerle vakit kaybetmez bizim Zweig. İnsanın içinde olup biten buhranları en kesif bir şekilde ne yapar ne eder ama anlatmasını bilir.

    Sahi neyden korkmuyoruz ki biz artık? Her gün korkacağımız yeni şeyler çıkıyor karşımıza. Korkunun bir süreç olduğunu bildiğimizden ötürü de sonucun soru işaretleriyle dolu olması bizi daha da alt ediyor çoğu zaman. Ygs-Lys'lere giriyoruz geleceğimizden korkuyoruz, pişmanlıklar duyuyoruz geçmişimizden korkuyoruz, anı yaşayamıyoruz şimdiki zamanımızdan korkuyoruz... Sevilecek insanlar çıkıyor karşımıza ve biz sevmekten korkuyoruz, karşımızdaki insanlara onların istediği türden hareketler yapmazsak da sevilmemekten korkuyoruz... Sanki kitaptakine benzer olduğu gibi hayattaki her parçanın bize şantaj yapmaya çalıştığını düşündüğümüz bir ortamda büyüyoruz. Korkarken bile doğru dürüst korkamıyoruz, çünkü korkunun mistikliği arasında kaybolup gidiyoruz.

    Damarlarımız genişliyor, kan basıncımız artıyor, kalp atış hızımız artıyor, göz bebeklerimiz büyüyor... Aynı kedilerin nereye gittiklerini bilmeden rastgele yürümeleri gibi biz de rastgele yürüyoruz ölüme kadar. En çok da ölümden korkuyoruz denilir her zaman fakat hiç ölümle barışık olmayı deniyor muyuz? Belki de o zaman korku sürecinin sonunu göreceğiz. Belki de o zaman korkularımızın yersizliğini nice özgürlüklerimizle birleştireceğiz.

    Iron Maiden'ın da dediği gibi karanlığın korkusu zaten esas olan. En karanlık olan da insanın nefsiyle, vicdanıyla ve kendisiyle verdiği o savaşın rengi değil mi? Belki de senden habersiz kaç hücre intihar ediyor içinde? Yoksa Zweig bir adrenalin şırıngasının mı içinde? Kitapta bahsi geçen piyanistin, piyanonun tuşlarına vurduğunda seyircilerde oluşan ürperme gibi beynimizin vurduğu tuşlara karşı kalbimizin korkusunu engelleyebiliyor muyuz?

    Sınırlarını bilmediğimiz her şey korku doludur. Zweig da insan ruhunun sınırları konusunda Freudspor'lu olduğu için senden korkuyorum Zweig. Zamanında böyle kitaplar yazabilmiş olduğun için korkuyorum. Zira senin de dediğin gibi uzaklarda iyiliksever, kocaman bir güneş gibi iyileşme umudunun olduğunu ben de biliyorum. Fakat ben zaten korkamamaktan korkuyorum. Çünkü bilim adamları yüzlerce korku çeşidi sıralarken korkamamaktan korkmanın tanımını es geçmişler. Daha tanımlandırılmamış bu korkma çeşidini 1934'ten sonra Brezilya'da senin gerçekleştirdiğini biliyorum. Hitler sana ve eşine korkamamaktan korkmayı öğretmişti çünkü. İyi ki zamanında korkmuşsun. Çünkü Allah'ın Amazon Ormanları'nda yeni böcek türleri keşfetmek varken Satranç kitabını o kesif korkuyla yazabilmişsin.

    Korku deyip de geçmeyin, bir gün ruhunuzun depresif sınırlarında perende atarken olur ki Korku kitabına rastlarsanız alabildiğinize korkun diye.

    Çünkü korku özgürlüktür.
  • 68 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    "Sana, beni asla tanımamış olan sana."
    Bu cümlede tüm kitabın özetini bulacaksınız aslında..
    Birçok arkadaşımın tavsiyesiydi bu güzel kitap, oturduğum yerde birbirinden farklı duygusal anlar yaşadım sayesinde..

    Bir kadın düşünün; aşık, kör ve her şeye rağmen umutlarını hiç yitirmeyen.. Bir kadın düşünün; bilinmeyen, tanınmayan ve hiçbir şartta hatırlanamayan.. Ve bir adam; yakışıklı, zengin, yardımsever ancak karşısındakini bir yabancıdan öte görmeyen, onu hatırlamayı beceremeyen ve onu umursamayan...

    Birçoğumuzun bazen dönüp baktığı ve karşısındaki kişiyi bir anlık da olsa tanıdığını düşündüğü o birkaç saniyenin dayanılmaz muamması bu kitapta da yaşansaydı ne olurdu acaba? R., bilinmeyen kadını ya tanısaydı. Bilinçli bir şekilde yaklaşsaydı, gençliğinde günler geçirdiği kadını yıllar sonra tekrar gördüğünde tanıdık bir ifadeyle alsaydı kollarına. Ne olurdu? Yine aynı tutkuyla sever miydi kadın ulaşılmaz olan adama ulaşsa, ya da bir kitap olur muydu bundan, bu kadar severek okur muyduk bizler? Bence okumazdık, hatta kitap dahi olmazdı o zaman..

    Bilinmezliğin karşı konulmaz cazibesi etrafımızı sararken, üzüntü ve umutsuzluk da bir yandan yakamızı bırakmıyor ve bu bize kesinlikle çekici geliyor.. Kadının sürekli olarak kullandığı 'Sen beni asla tanımadın' cümlesiyle içimizde oluşan keşke bir kereliğine de olsa tanısaydı hissi kitap boyunca bizi hiç bırakmıyor.

    Bazılarına göre bir aşk, bazılarına göreyse bir saplantı olan bu duyguları son sayfaya kadar yaşıyor, biten mektupla birlikte R. ne hissediyorsa aynılarını hissediyorsunuz.. Aynı pişmanlık, aynı merak, aynı hatırlamaya çalışma çabası ve aynı korku.

    Ara vermeden, soluksuz okunacak ve her sayfasında bir tane bile boşa yazılmış cümle bulamayacağınız harika bir kitap.. Okumak için tereddüt etmeyin. Yalnızca elinize alıp ilk sayfayı çevirin, sonrasını Zweig'e bırakın..
  • 77 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Satranç. Bir kelime, iki hece, 7 harf, milyonlarca farklı kombinasyon, dizilim, olasılık, hesap, strateji, saldırı, savunma, sabır, öngörü, zeka, dikkat... Kralların, öğrencilerin, işsizlerin, dahilerin oyunu satranç...

    Üniversite yıllarımda deliler gibi oynardık bu oyunu, yenilen hep rövanş ister, yenen müthiş bir haz duyar, bazen gece geç saatlere kadar sürer de sürer, kan çanağı olan gözler 64 karede uzayan satranç dolu gecelerde.. Sonra iş güç derken oynamaz oldum bu oyunu. Şimdi kitabı bitirince ilk işim alıntı ve yorumlardan sonra akıllı telefonuma satranç uygulaması indirmek oldu. Kısalığına tezat biçimde harika bir kitap.. Hani bir solukda okunacak kitap derler ya işte bu onunda ötesinde yarım solukta okunacak cinsten. Hiçlik, delilik ve deha ancak bu kadar gerilim dolu bir şekilde anlatılabilir. Beni bu kitapla tanıştıran 1000kitap üyelerine çok teşekkür ederim. Mutlaka ama mutlaka okuyun...
  • 80 syf.
    ·2 günde·8/10
    Stefan Zweig ve ‘Korku’.
    Korku gerçekten üstadın da dediği gibi cezadan daha ağır mıdır?

    Kesinlikle öyle (en azından bence). Her ne kadar kitapta başka bir konu ve başka bir korkudan da bahsedilse, kitabı okurken cesaretlenip kendi korkularımla yüzleşmeye kalkıştım. Ve yazarla aynı fikri paylaşarak kapattım. Korku gerçekten de cezadan daha ağır. Belki de bu yüzden korkuya dayanamayıp cezası ölüm bile olsa korkumuzla yüzleşiriz çoğumuz. Ya da hiç ardımıza bakmadan kaçarız korkumuzdan, kaçabildiğimiz kadar (sanki kaçacak yer varmış gibi).

    Kitap Zweig’nin bizi sessiz sedasız iç dünyamızla yüzleştirdiği değerli eserlerinden biri. Kitabı okurken konudan koptuğum zamanlar oldu. Burada yazar masumdur. Zira bunun yegâne suçlusu benim aynı zamanda kendi korkularımı aklıma getirişim ve onlarla nasıl baş ettim ya da etmeye çalışacağımı düşünerek kaçırdığım yerlerdir.

    Gelelim kitapta beni en etkileyen yere. Bir kadının aldatmasını konu edinmiş olan bu hikâyede kadının aldatmaya giden serüvenindeki tavrı şaşırtıcı derecede kadınsı geldi bana. Elbette kadınları tanıdığımı ima edecek kadar budala değilim. Zira bunu kimse yapamaz:) Fakat erkek bir yazarın bir kadının tam anlamıyla farkına varamadan aldatma sürecine nasıl yavaş yavaş düştüğünü bu denli etkileyici aktarmış olması şaşırttı beni. Aklıma acaba bir kadından dinlediği bir hikâyeyi mi kitaplaştırdı diye bile geldi. Çünkü kadını ihanete götüren sebeplerin basitliğini, süreç içinde aslında çok etkilenmemesine rağmen nasıl sürüklendiğini ve tehlikeyi görür görmez eşini aldattığı adamı ne kadar kolay sildiğini okuyunca bir erkek elinden çıkmak için fazla kadınsı bir aktarım olduğunu düşündüm. Bu da yazarın ne kadar başarılı olduğunun net bir kanıtı.

    Zweig bu kitabıyla da bana diğer kitaplarını da okumam gerektiği düşüncesini tekrarlattı. Severek okudum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Stefan Zweig
Unvan:
Avusturyalı Romancı, Oyun Yazarı, Gazeteci ve Biyografi Yazarı
Doğum:
Viyana, Avusturya, 28 Kasım 1881
Ölüm:
Petropolis, Rio de Janeiro, Brezilya, 22 Şubat 1942
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana/ Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis/ Rio de Janeiro/ Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Yaşamı

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca , İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllar Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu.

Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti.

1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı.

Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Çalışmaları

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.

Yazar istatistikleri

  • 9.076 okur beğendi.
  • 128.186 okur okudu.
  • 2.654 okur okuyor.
  • 62.321 okur okuyacak.
  • 780 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları