Stefan Zweig

Stefan Zweig

Yazar
8.4/10
43.171 Kişi
·
126.860
Okunma
·
9.020
Beğeni
·
165.271
Gösterim
Adı:
Stefan Zweig
Unvan:
Avusturyalı Romancı, Oyun Yazarı, Gazeteci ve Biyografi Yazarı
Doğum:
Viyana, Avusturya, 28 Kasım 1881
Ölüm:
Petropolis, Rio de Janeiro, Brezilya, 22 Şubat 1942
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana/ Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis/ Rio de Janeiro/ Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Yaşamı

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca , İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllar Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu.

Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti.

1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı.

Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Çalışmaları

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.
Victor Hugo ölüm döşeğindeki Balzac'ı ziyaretini anılarında anlatır:
Zili çaldım. Bulutların arasında ay parlıyordu. Sokak terk edilmişti. Kimse çıkmadı, ikinci kez çaldım zili. Kapı açıldı. Elinde mumla bir hizmetçi kız çıktı. "Beyefendi ne emrederler?" Ağlıyordu. Adımı söyledim. Düz zemin üzerinde duran ve şöminenin karşısındaki konsolun üzerinde Balzac'ın David D'Anger yapımı kocaman mermer büstünün bulunduğu salona alındım. Salonun ortasında, altı tane altın kaplama, zarif heykel ayaklar üzerinde duran zengin masanın üzerinde bir ışık yanıyordu. Başka bir kadın geldi, aynı şekilde gözyaşları içindeydi ve şöyle söyledi: "Ölüyor. Madame odasına çekildi. Doktorlar dün umutlarını kestiler. Sol bacağında bir yarası var ve kangrene dönüşmüş durumda. Doktorlar ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ödem sonucu vücudunda yağ toplanmaya başlandığını söylüyorlar. Et ve derisindeki yağ tabakası o kadar sertleşmiş ki, delip sıvıyı akıtmak mümkün değilmiş. Bir ay önce beyefendi bir mobilyanın köşesine çarparak kendisini yaralamıştı...Sabah saat dokuzdan beri konuşmuyor artık... Yataktan dayanılmaz bir koku geliyordu. Yorganları kaldırdım ve Balzac'ın elini tuttum. Eli ter içindeydi, sıktım. Elini sıkışıma karşılık veremedi...Hastabakıcı bana, "Gün doğarken ölecek," dedi. Merdivenlerden aşağı indim ve bu canlı yüzün resmini zihnime kazıyarak yanımda götürdüm. Salona girdiğimde yine büstle karşılaştım, hareketsiz, hissiz, yüce ve belirsiz bir ışıltı yayan büst ve ölüm ile ölümsüzlük arasında bir karşılaştırma yapmaktan kendimi alamadım.
''Saint-Dié’de yayımlanan bu kitapla Amerigo Vespucci adı, yeniden hızla yükselişe geçer; ancak henüz zirveye ulaşmamıştır. Vespucci adı, İtalyanca Paesi nuovamente retrovati antolojisinin kapağında iki anlama da gelecek şekilde “Yeni Dünya’nın kâşifi” olarak yer almakta, içindeyse çıktığı seyahatler, Kolomb ve diğer kâşiflerin seyahatleriyle birlikte anılmaktadır. Cosmographiae introductio’da ise Kolomb adı artık hiç geçmez olur. Belki Vosges’daki hümanistlerin bilgisizliğinden kaynaklanan, ama yine de ağır sonuçları olan bir rastlantıdır bu. Çünkü bu sebepten dolayı tüm ışık doğrudan Amerigo Vespucci’nin üzerine düşüp onu aydınlatmış, keşfin tüm şanı ve şöhreti yalnızca Vespucci’ye kalmıştır. İkinci bölümde Ptolemaios’un zamanında bilinen dünyanın tasviri yapılırken, dünya her ne kadar başka kâşifler tarafından genişletildiyse de, bunun ancak Americo Vesputio tarafından insanlığın bilgisine sunulduğu yazmaktadır (Nuper vero ab Americo Vesputio latius illustratam). Beşinci bölümde, Et maxima pars Terrae semper incognitae nuper ab Americo Vesputio repertae,35 sözleriyle Vespucci açıkça bu yeni bölgelerin kâşifi olarak anılmaktadır. Yedinci bölüme gelindiğinde ise, yüzyıllar boyunca belirleyici olacak fikir ilk kez dile getirilir. Waldseemüller, Quarta orbis pars’tan, “dünyanın dördüncü kıtası”ndan söz ederken kişisel bir öneride bulunur ve Quam quia Americus invenit Amerigem quasi Americi terram, sive Americam nuncupare licet, yani Americus bulduğu için buranın bundan böyle Americus’un toprakları ya da America olarak anılabileceğini söyler. '
"Elimden her nesneyi almışlardı. Zamanı bilmeyeyim diye saati, yazı yazmayayım diye kalemi, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçağı; sigara gibi en ufak bir sakinleştirici bile benden esirgendi. Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruyu yanıtlamasına izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz, kulak bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu, insan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört-beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu.
Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiç bir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta...
Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp durdu.
Ama ne kadar soyut görünürse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçbir şeye katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz.
Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.
O andan başlayarak seni sevdim. Biliyorum, kadınlar bu kelimeyi sana, senin gibi hep şımartılan bir erkeğe çok sık söylemişlerdir. Fakat inan bana, seni kimse o kız kadar, yani benim kadar, olduğum ve senin için hep öyle kalan ben kadar köle gibi ve bir köpeğin sadakatiyle kendini adayarak sevmedi, çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytuluklardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışçasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler. Oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim: kendimi kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim. İçimde dallanıp budaklanan, su yüzüne çıkan ne varsa, kendine yakın olarak yalnızca seni biliyordu, sana ilişkin hayali biliyordu
... gerçi kendi deneyimlerimden "kralların oyunu"nun gizemli çekiciliğini biliyordum; insanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan ve zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun. ama satranca oyun demekle, haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen muhammed'in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşıt çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi? hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem de hayal gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla tüm kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez, bütün halklara ve bütün zamanlara ait olan tek oyun; can sıkıntısını öldürmesi, zihni açması, ruhu canlandırması için tanrı'nın onu yeryüzüne gönderdiğini kimse bilmez. başlangıcı ve sonu nerededir?
olacakları bilmenin ama yine de elinden bir
şey gelmemenin ne demek olduğunu bilir misiniz? Bedeninizdeki bütün damarları parçalasanız da yardım edemeyeceğinizi, bu korkunç gerçeği bilirsiniz bir tek... sevdiğiniz bir bedeni görmek, acıların pençesinde kıvranan, çaresizce kanayan bir bedeni ve bir coşan bir duran, parmaklarınızın altından kayıp giden bir nabzı dinlemek... doktor olmak ve yine de hiçbir şey bilememek, hiçbir şey, hiçbir şey... yalnızca orada oturup, kiliselerde dua eden yaşlı kadınlar gibi dua etmek, sonra varolmadığını bildiğiniz acınası bir tanrıya yumruklarınızı sıkmak; bunu anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz? Bir tek... bir tek şeyi aklım almıyor... nasıl oluyor da insan böyle anlarda yanındakiyle birlikte ölmüyor... nasıl oluyor da insan ertesi sabah uykudan uyanıyor, dişlerini fırçalıyor,
kravatını takıyor... benim hissettiklerimi yaşayan biri nasıl oluyor da yaşamaya devam edebiliyor, onun soluğu, uğruna mücadele ettiğim, ruhumun bütün gücüyle elimde tutmak istediğim o ilk insan nasıl da elimden uçup gitti... nereye bilmem ama gitgide hızlanarak gitti, bense o hasta zihnimde bu insanı, bu tek kişiyi alıkoyabilmek için hiçbir şey bulamadım...
Stefan Zweig
Sayfa 110 - Can Yayınları
Evet, ne kadar genç, ne kadar hoş, ne kadar tüy gibi
hafif ve şık olduğunu görünce, şaşkınlıktan korkuya kapılmıştım. Ve şu da çok tuhaf değil mi, gerek
benim gerekse başkalarının sendeki o kendine özgü bir nitelik olarak her defasında hayretle
algıladığımız özelliğinin farkına daha ilk anda varmıştım: Sen, bir anlamda ikili kişiliği olan bir
insandın, hem sıcakkanlı, hayatı hafife alan, kendini bütünüyle oyuna ve serüvene vermiş bir gençtin,
hem de aynı zamanda sanatında acımasız bir ciddiyet sergileyen, görev bilinci taşıyan, son derece
okumuş ve bilgili bir adamdın. Zamanla herkesin sende hissettiği bir şeyi ben bilinçaltımda
algılamıştım, sen ikili bir hayat yaşıyordun, bir yönüyle aydınlık, tamamen dünyaya açık bir yüzey,
öteki yönüyle ise çok karanlık ve sadece senin bildiğin bir yüzey –bu dipsiz derinliklerdeki ikili
yapıyı, senin varlığının sırrını ben, yani daha on üç yaşında olan çocuk, sihirli bir çekim gücünün
etkisiyle daha ilk bakışta hissetmiştim.
Aslında satranç da bir bilimdi, bir sanattı, Hazreti Muhammet'in gökyüzü ile yeryüzü arasındaki boşlukta bulunan tabutu gibi, bu kategoriler arasında boşlukta dolanmaktaydı, karşıtlıklardan oluşma bütün çiftlerin bir defaya özgü birleşmesiydi; sonsuz eski, ama buna rağmen sonrasız yeniydi, kuruluşu bağlamında mekanikti, ama yalnızca imgelem gücü aracılığıyla etkinlik kazanabiliyordu, geometrik açıdan kaskatı bir uzamla sınırlıydı ve bu arada kombinasyonları bağlamında sınırsızdı, kendini sürekli geliştiriyordu, ama durağandı, hiçbir yere götürmeyen bir düşünme eylemiydi, hiçbir şey hesaplamayan bir matematikti, eserleri bulunmayan bir sanattı, özden yoksun bir mimariydi, fakat öte yandan, kanıtlanmış olduğu üzere, varlığı ve oluşu açısından bütün kitaplardan ve eserlerden daha kalıcıydı, bütün halklara ve zamanlara ait bulunan, can sıkıntısını öldürmek, duyuları bilemek, ruhu gergin tutmak için dünyaya hangi tanrının getirdiği kimsece bilinmeyen tek oyundu.
''Ancak dramın ve melodramın tarih kadar eski yasaları uyarınca tıpkı ışığın gölgeye, Tanrı’nın Şeytan’a, Akhilleus’un Thersites’e ve hayalperest Don Quijote’nin sonuna kadar gerçekçi Sancho Panza’ya ihtiyaç duyması gibi her kahramanın da bir antikahramana ihtiyacı vardır. Dehayı gösterebilmek için karşıtının, ölümlülere özgü direnişin ifşa edilmesi, akılsızlığın, hasetin, hıyanetin alçak güçleri gözler önüne serilmelidir. Öyleyse Kolomb’un muhalifleri olan, namuslu, dürüst, önemsiz memur Bobadilla ile çalışkan, açık fikirli Kardinal Fonseca, kötü niyetli haydutlar olarak karalanacaktır. Ama asıl kötü adam unvanının –nihayet– Amerigo Vespucci’ye verilmesiyle Kolomb efsanesinin karşısında Vespucci efsanesi oluşur: Sevilla’da hasetinden çatlayacak kadar şişmiş zehirli bir kurbağa oturmuş, küçük bir tüccar olmasına rağmen bir bilgin, bir kâşif olarak anılmayı istemektedir; ama bir geminin güvertesine adım atacak cesaretten bile yoksundur.''
" İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta...tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor,ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor...Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiç bir gücün durduramayacağını bilirler... o gelirken uyarmak için ' Amok! Amok! ' diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır...
Stefan Zweig
Sayfa 94 - Can yayınları
217 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Açıkça söylemek gerekirse derin tahlillerin, betimlemelerin sular seller gibi aktığı bir anlatıyı yorumlamak ya da üzerine bir şeyler yazmak çok da kolay bir durum değildir. Zweig, "büyük usta"ları bize anlatmaya çalışmış, şimdi biz de Zweig'in bize aktardıklarını mı dışarı aktaracağız.
Bu zor bir durum. Öyle birkaç satırla geçiştirilecek bir durum da değil. Uzun soluklu, hatta çoğu yerde satır satır aktarımların yapılıp, bunların bir ortamda
tartışıldığı 'ne demek istemiş' onu, bu şekil de mi anlatmış diyerek saatlerce hatta günlerce tartışma yapılacak kadar derin bir kitap.

Baştan sağma 'çok güzel olmuş' ya da 'bilmiyorum ne desem' veya 'beğenmedim' demek çok basit tanımlama olur diye düşünüyorum. 'Çok güzel olmuş' ne demek?
Sormak lazım 'hangi kısım, yer, konu veya kelime" güzel olmuş. Bunu okuyanların bunu da açıklaması gerekir. O yüzden bir kitap okunmuşsa, bir iki satır da olsa bir şeyler karalanmalı. Ya da ' beğenmedim' derken de aynı sıkıntı ortada.

Kitabı okuyup bitirdim. Peki akılda kalan neler? Ya da tek cümleyle özetlemek gerekirse, ilk akla gelen nedir? Bittiğine sevindiğim bir kitap oldu. Hep okumak istiyordum, en sonunda 1000Kitap'ın da etkisiyle bitirdim.
"Yıldızın Parladığı Anlar" kitabıyla beraber bunu da beğendim. Ama şu novella tabir edilen kitaplarına ısınamadım Zweig'in.

Klasik biyografi kitabı ve o kalıba girmeyecek kadar yoğun roman analizlerinin yapıldığı bir kitap.

Zweig 'Üç Büyük Usta" diyor ama, ona göre sadece tek büyük usta var. O da.....(Bu kısımda bende saklı kalsın)

Kitapta 3 önemli romancının anlatı dünyalarına derinlemesine girilip, gerçek, kurgu, zaman ile iç içe geçen bir roman karakterlerleri sorgulaması yapılıyor.

Zweig, önsözde 'bu en büyük üç roman yazarını' seçmesinin öylesine alınmış bir karar olmayıp, rastlantı olmadığını belirterek, bir çeşit sonradan gelecek tepkilere
karşı bir savunma yapıyor. Bu, 'en büyük üç roman yazarı' Zweig'in kendi dünyasını, kendi bakışının sonucu oluşmuş bir üçlüdür. Bizim de aynı düşüncede olmamız gerekmiyor. Ama neden bu üçü sorusunun cevabını sayfalar içinde iğneyle kuyu kazarmış gibi çıkartmaya çalışıyorsunuz.

Zweig'in belirttiği gibi on dokuzuncu yüzyılın 'bu en büyük üç roman yazarı' olan Balzac, Dickens, Dostoyevski farklı tarzlara sahip olsada, bunları seçmesindeki amacının "kişiliklerindeki karşıtlık" bakımından birbirlerini tamamlayan bir durum olduğunu, ama bunları yazarken de Tolstoy'u, Victor Hugo'yu, Goethe'yi, Flaubert' vb. diğer yazarları da unutmadığını ifade ediyor. Diğer yazarların da büyük ve etkili eserler verdiğini söyledikten sonra ama tercihim "bu üçü" diyor.

Zweig'in üzüldüğü bir konu ise Fransız (Balzac), İngiliz (Dickens) ve Rus (Dostoyevski)'nin kendilerine ait alanları olduğunu yani birinin 'toplum dünyası'nı, diğerinin 'aile dünyası'nı ve sonuncu olarak da Dostoyevski'nin ise 'bireyin ve insanlığın dünyası'nı anlatmaya çalıştığını ama bunların arasına bir Alman yazarını ekleyememesinin burukluğunu yaşadığını ifade ediyor. Maalesef "ne bugün ne de geçmişte bir isim bulamadığını" söylüyor.

Zweig kendi sıralamasını yapmış. İnsanın aklına türlü türlü sorular geliyor mesela, Zweig bu kitaba bir önsöz yazmasaydı ve bizde o önsözü okumasaydık, Zweig'in o yola çıkış sebeplerini ve kullandığı ölçeği bilmeseydik o zaman Zweig'in seçimlerini anlayabilir miydik? O zaman bolca soru sorabilirdik mesela, niçin bu üçü gibi? Neden bir diğeri değil de bunları seçmiş. Niye Fransız, İngiliz, Rus. Acaba Almanlara karşı bir düşmanlığımı var? Kendimize yani biz okurlara o zaman şu soruyu soralım? 19.yüzyıl romancılarını okuduğunda bu 'üç büyük usta'yı sen de seçer miydin veya senin sıralaman ne olurdu?

1799 yılında Balzac'ın doğuşu, imparatorluk kurulması Napolyon'un Mısır'ı fethi ve sonra Bonaparte oluşundan devamla, 19.yüzyıl Fransa'sından küçük kesitler sunuyor bize.
1799 yılında Fransa'nın Toule şehrinde doğan Balzac'ın yaşadığı dönem içinde cereyan eden siyasi, ekonomik, toplumsal olaylar kısa kısa anlatılarak zamanın panoraması çizilmektedir.

1919 yılında kaleme aldığı ama on yıllık bir zaman geçmişine sahip eserde, konuyla ilgili bilgileri toplamış, tasnif etmiş ve sonunda bu okuduğunuz eseri ortaya çıkarmış.
Öyle şıppadak ben yaptım edasıyla değil, yoğun emek isteyen bir durum ortaya koymuş. Kes, kopyala yapıştır olmayan döneme ait bir çalışma.
Anlatılan karakterlerin yapısı ve kitap içindeki işlenişi ve atıfta bulunduğu kişiler özelinde o zamanki Fransa tanıtılıyor.
Eğer Balzac'ın eserlerini daha önce okumuşsanız, bu kitapta geçen roman karakterlerini daha kolay bir şekilde anlayabilir ve yazılan yazıyla okunan karakter arasında bir bağ kurabilirsiniz.

Zweig, Balzac'ın hayatından kesitler sunmuyor size. Sadece Balzac'ın kendi dünyasında oluşturduğu karakterlerin yapısından yola çıkarak gerçek ile kurmaca arasında gidip gelinen noktalara değiniyor. Eğer Balzac'ın kitaplarını okumadıysanız çok da fazla bir şey anlamayabilirsiniz. Çünkü, burada klasik bir biyografi (kısa yaşam öyküsü, eserleri anlatılmıyor) yok. Daha çok ve özellikle "İnsanlık Komedyası" adlı ansiklopedisinden esinlenilerek, o zamanki Fransa ve burada yaşayan zengin, fakir, asker, Napolyon, kendisi ve karakterleri arasında bir ağdan bahsediyor.

Ve şunu ifade edebiliriz. "İnsanlık Komedyası"nda Fransa'nın Paris şehrinin dehlizlerinde, Balzac'ın kahramanları, Zweig'in kaleminde dolaşıyor. Onların içsel dünyalarına kısa bir yolculuk yapmak ister misiniz?


Dickens, 2. bölümü oluşturuyor ve 47.sayfada Zweig şöyle diyor: "Sevgi yalnızca konuşulan sözlerde soluk alır." Bu cümle bile başlı başına belki de sayfalar dolusu
yazı yazılabilecek derin anlamlar çıkarmamıza yol açabilir.

Balzac'a oranla, Dickens karakterleri daha halktan yana. İngiliz kültürü hakkında kısa bilgiler vererek, az da olsa bilgi sahibi oluyoruz bu kültür hakkında. Karakter yapısını iyi bir şekilde sergileyen Dickens'in romancılığı kıyaslandığında çağdaşlarına oranla bir adım öne çıkabildiğini ifade ediyor, Zweig.
Uzun uzadıya yazmadan, kısaltarak şunu diyebiliriz ki, Dickens'in karakterleri bu sefer Zweig'la İngiltere yolculuğuna çıkıyor. İngiliz tarihi, kültürü, kraliçeye duyduğu hayranlık had safhaya ulaşarak, methiyeler düzmesine bile yol açıyor.

Balzac'ın karakterlerin ana unsuru olan hırslı ve iktidar düşkünlüğü, Dostoyevski'de ateşli ve coşkulu insan tipinden, Dickens da ise daha sıradan, daha avam ve mütevazi bir kimliğe bürünüyor. "O kahramanlarını, alın yazılarını başka şairlerin hiç bir şey fark etmeden geçip gittikleri banliyölerin sokaklarında aradı. (s:59)", "Dickens, gündelik hayattan sade işçileri, kahraman yapmaktan çekinmedi.(s:60)" derken Dickens'in romancılığını anlatıyor. Yine eğer Dickens romanlarını okuduysanız bu kitapta anlatılan karakter örgüsünü daha da kolay bir
şekilde anlayabilir ve bazı durumlara daha kolay aşina olabilirsiniz.

Dostoyevski, 3. bölümü oluşturuyor. Kitabın en geniş tutulan yeri ayrıca. Zweig, yazmış da yazmış. Ordan girmiş, burdan çıkmış, üşenmemiş ve 83.sayfa da Zweig şunları söylüyor:"Fyodur Mihailoviç Dostoyevski ve onun iç dünyamız için taşıdığı önemi hakkıyla anlatabilmek zor ve sorumluluk isteyen bir iştir." Eğer Zweig böyle iddialı bir cümle ile Dostoyevski'yi ifade ediyorsa o zaman bizim çok fazla söyleyecek bir şeyimiz yok diye düşünüyorum.

Bu kitap, kendi döneminde bile orta derece okurun çok çok üstünde, bahsedilen eserleri okumamış insanların anlayamayacağı şekilde üst düzey yani
kısaca aristokrat okur kitlesine hitaben yazılmış. İçinden "alıntılacak" onlarca, yüzlerce söz, paragraf, duygu mevcut.


Bugün bile hala bu kitaptan bahsediliyorsa, okunuyorsa, alıntı yapılıyorsa ve çeşitli dillere çevrilip yayımlanıyorsa demek ki, "efsane" olmuş denilebilir. Daha yüzlerce yıl yine en çok basılan, okunan, satılan kitap olmaya devam edecek gibi gözüküyor. Raskolnikov, Alyoşa, Fyodor Karamazov, Miskin,
19.yüzyıldan, 20.yüzyıla akıp geldiler ve yetmedi 21.yüzyıl da bile hala aramızdalar.

Kitap hakkında çok fazla söze gerek yok. Çünkü kitabı anlatmak, yazmak için Zweig kadar bilgimiz olması lazım. Bizim kuru, sığ bilgimizle ancak bu kadar birşeyler karalamaya çalışırken; derin, ayrıntılı, birbirine bağlantılı, yoğun betimlemeli, hem kendi içinde hem konu dışındaki yaptığı kıyaslamalarla edebiyat dünyasının baş köşesinde oturmayı hak ediyor.

Ezcümle: Eğer edebiyat alanıyla ilginiz varsa mutlaka faydalanmanız gereken 'temel' eserlerden biri sayılabilir. Öyle güzel, öyle akıcı, öyle derin, öyle büyük, öyle muhteşem betimlemeler yapmış ki Zweig, şaşırmamak elde değil. Bir kişi ve roman bu kadar dolu ve içten nasıl anlatılabilir. Örneğin Dostoyevski'nin romanlarında "ağır aksak bir akışla kıvrımları ve girdapları geçerek ilerlemeye devam eder olaylar, seller konuşmanın kum havuzunda saatlerce oyalanır, ta ki, yeniden kendi derinliğini ve tutkusunun en coşkulu yerini bulana kadar." der Zweig. Daha da ötesi yoktur diye insan düşünmeden edemiyor.

Akıcı bir dil, akıcı bir çeviri ile kitabın okunurluğu kolaylaşıyor. Edebiyatla haşır neşir, roman, hikaye türleri ağırlıklı okuyan kişilerin çok faydanalacağı ve mutlaka ellerinin altında bulundurması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Karşılaştırmalı edebiyat için ideal bir bilgi kaynağı. Zweig'a göre üç büyük ustanın nasıl üç büyük usta olduğunu adım adım okuyacaksınız.

Notlar:
+ Okuduğum kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yaınları'ndan çıkmış; Mart 2017 16. baskıdır.
+ Türkçesi: Nafer Ermiş. Güzel bir şekilde bize Zweig'i anlatmış. Ona da teşekkürler.
+ Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, baskı kalitesi olarak güzel bir çalışma ortaya konmuş.
+ Bu üç büyük ustadan kendimce en beğendiğim de bana kalsın diyorum.
+ Beğenerek okudum ve tavsiye ederim.
+ 5 - 12 Ocak 2018 tarihleri arasında okunup, notlar alınmış ve bugün itibarıyla kısa bir yazı kaleme alınmıştır.
+Yazan: A.B ya da A.K. 04/03/2018)
360 syf.
·13 günde·Puan vermedi
Lüzum üzerine açıklama:

Aşağıdaki bir taşlama (yergi,hiciv) denemesidir. Taşlama şiir şeklinde olsa da burada nesir tarzda bir özgünlük cesareti gösterilmektedir.

Kitabı okuyanların daha çok lezzet alacağı düşünülmektedir.

“Bir dal alıp çıkayım” ise derdiniz uyarıyorum:

Yok öyle bir dünya, çooook uzun !!!

Mide fesadı geçirtmeden bırakmıyoruz!!!




REKLAMLAR… ŞARKILAR… REKLAMLAR… ŞARKILAR…REKLAMLAR...



1.BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLÜĞE SIĞINIŞ VE 7.BÖLÜM: ELDORADO’NUN KEŞFİ’ne ait reklam :

PARA!!!! PARA!!!! PARA!!!!

Temizlikte son nokta!

Bir kıtayı keşfederken veya herhangi bir ülkeye demokrasi, özgürlük götürürken kutsal görevinizin bir parçası olan; tecavüzlerinizin, cinayetlerinizin, hırsızlıklarınızın, katliamlarınızın ve hatta soykırımlarınızın sonrasında ruhunuza sıçrayabilecek “iz” ler için artık dert etmeyin.

Çünkü artık PARA var.!!!

Temizleyemeyeceği bir tek leke bile yok!

Artık yoğun kıvamlısı da var! Yoğun kıvamı tercih etmeniz halinde sizi “ AZİZ” ilan ediyoruz.!!!

PARA İLE KİRLENMEK ÇOK GÜZEL !!!

Ultrasüperhemidehiper marketinizden “şiddetle” isteyiniz…

Reklam cıngılımız: Arzu edene Rüçhan Çamay’dan “para,para,para” (https://www.youtube.com/watch?v=9jlv6zc8L2o)
veya arzu edene ABBA’dan geliyor efenim: Money, Money,Money (https://www.youtube.com/watch?v=ETxmCCsMoD0 )

2.BÖLÜM: BİZANS’IN FETHİ’ne ait reklam:

Acımazsızzzzz… Bilim adamııııı… Sanatseverrrrr… Diplomattttt… Olmazı olur yapannnnn… Hülya adamııııı… Askeri Dehaaaaa… Şöhret düşkünüüüüü…. Dindarrrrr… veeeee…… Psikologgggg….

Evet yanlış duymadınız tüm bu özellikler ve dahası bir arada…

FSM 1453

(Yanlış okudun balım!!! Şöyle okunur: Efesem foğtığğfiftitiriğğğ)

İSTANBUL’DA NE İMİŞ? BİZ KALBİNİZİ FETHEDECEĞİZ…

Reklam cıngılımız: Sinan Özen’den Evlere Şenlik Kızınız Var
https://www.youtube.com/watch?v=EoN700LSt8Y

3.BÖLÜM: GEORG FRİEDRİCH HANDEL’İN DİRİLİŞİ, 8.BÖLÜM: BİR YİĞİTLİK ANI, 12.BÖLÜM: MÜHÜRLÜ TREN ve 13.BÖLÜM: CİCERO’nun şarkısı:

Yüüüürrrrrrrreeeeeekkkkk efemmmmmm !!!!

Kavgadan kaçarken arkasını dönüp de dayak yediği adamların , nüfus kayıtlarında görünen tüm er ve hatun kişilere abesle iştigal olacak niyetlerini yüksek bir seda ile haykıran adamlar vardır ya, o adamları bir daha gören olmaz…

Ama bu yiğitler onlardan değil!!!

Dayaklarını yediler ama geri de döndüler. Gerçi yine dayak yediler…

Ama geri dönecek yüüüürrrrrrrreeeeeekkkkkleri olduğunu gösterdiler.

Tüm Yüüüürrrrrrrreeeeeekkkkklilere geliyooooorrrrrrr!

Kadir Tapucu’dan dinliyoruz efenim…

Gidişim suskun olmuştu, ama dönüşüm muhteşem olacak diyor üstat…
https://www.youtube.com/watch?v=dOb8ENteXn4

4.BÖLÜM: BİR GECELİK DAHİ ve 5.BÖLÜM: WATERLOO DÜNYANIN YAZGISINI BELİRLEYEN AN’a ait reklam:

+ Babaaaaaaa! Yaaaa Babaaaaaa! Babaaaaaaa “SAVAŞ” lar içeri girdi çıkmıyorlar!

- Ahhhhh! Bu ikizler beni öldürecek! “İÇ SAVAŞ” hadi oğlum çık artık. “ DIŞ SAVAŞ” oğlum bak kardeşine de kötü örnek oluyorsun.

+ Çıkmıyoruz işte bağne yaağğ. Sen “BARIŞ” ı daha çok seviyorsun. Bizi hiç sevmiyorsun. O gitmeden biz çıkmayız işte…

- Oğlum nasıl söz öyle ben en çok ikinizi seviyorum. Yok! Çıkmayacak bunlar, kafayı sıyıracağım valla! Ben daha bir “SAVAŞ ÇIKARAMIYORUM” iki “ SAVAŞ” ı nasıl çıkaracağım?

+ Korkma komşum yettimmm gariiii !!!

- Aaaaa! GAZMAN geldi!

+ Size bir müjde ile geldim. Dostlar artık başınız sıkıştığında beni beklemenize gerek kalmadı. Artık sokak aralarında bile bulabileceğiniz “GAZ” var…

“GAZ” sayesinde çıkmamak konusunda inatçı olan tüm “SAVAŞ” ları çıkartabileceksiniz.

- Ama her yerde kullanabilecek miyiz? Sonuçta huyları ayrı suları ayrı. Biri “İÇ SAVAŞ” biri “DIŞ SAVAŞ” . Bilemedim valla!

+ Bu söylediklerin artık hiç sorun değil. Eşsiz formülünün içinde karşı tarafın kutsal saydığı tüm değerlere saldırı düzenleyen; troller, yazarlar, siyaset adamları, hatta futbol kulübü başkanı “özleri” var.

Hangisi çıkarmak istiyorsanız, kulağına birkaç damla salın gitsin! Kesin, formülün içindekilerden biri onu tahrik edecek!

Hadi deneyelim isterseniz !

- Yok böyle bir şey aman tanrım! Hem “İÇ SAVAŞ” hem de “ DIŞ SAVAŞ” ikisini de çıkardı. Çok teşekkür ederiz GAZMAN!

+ Bana değil “GAZ” a teşekkür edin. “GAZ” artık bakkallarda.

“SAVAŞ” sonrası ortada kalan “ BARIŞ” artıkları için de artık üzülmeyin. Yeni formül bir zerre bile “BARIŞ” bırakmayacak.

(Reklam cıngılımız: Yaşar Kurt’tan “Anne”)
https://www.youtube.com/watch?v=dKK7dlZB6A4

6.BÖLÜM: MARİENBAD AĞIDI’nın şarkısı:

Çuuuuukkkkkkuuuuurrrrrr efemmmmmmmmmmmmmmm !

Bir ayağı çukurda olanların sesi…

Evvvvetttttt sevgili dinleyen, bir diğer istek parçamız Weimar’ın dünyaca ünlü azgın tekesi Goethe için arkadaşlarından geliyor. Şarkı müthiş dostlar

Evvvveeeettttt !

Aşk acısını üretkenliğe çeviren radyo…

Adama 84 yaşında “Faust” u yazdıracak ilhamı veren radyo…

Çuuuuukkkkkkuuuuurrrrrr efemmmmmmmmmmmmmmm !

Tüm sevip de kavuşamayanlar için gelsin o zaman…

Duayen sanatçı Erdem Çömez söylüyor: Sevdiğim Kız Bana Abi Deyince…

O zamannnnnnn Bir Daha çal Sammmmmm…

https://www.youtube.com/watch?v=Ws9VzUGvhsY

9.BÖLÜM: OKYANUSU AŞAN İLK SÖZ’e ait reklam:

Teknoloji artık daha ne kadar ilerleyebilir ki ?

Siz buradan bir aleti “tıklatma” vasıtasıyla meramınızı taaaa okyanusun diğer tarafına bile gönderebileceksiniz.

MORS 18-37 Telgraf değil; gelecek deyin ona!

Dün’ün mucizesi… Bugün’ün gerçeği…

Artık “uzak” hiç de değil o kadar uzak…

( Yasal uyarı: “Yakın”ın da artık; hiç de o kadar yakın kalmama riski yüksek oranda bulunmaktadır. )

“Peki! Zeki Müren de bizi görecek mi?” tayfası hiç gevrek gevrek gülmesin…
Bugün değil ama yarın neden olmasın…

MORS 18-37 renk seçenekleri tüm seçkin telefoncularda…

( + Telefon ? What the Telefon? )
(- Sus sus! Allah söyletti…)

Reklam cıngılımız: Müzeyyen SENAR’dan Telgrafın Tellerine Kuşlar mı Konar
https://www.youtube.com/watch?v=X_-CcfF--Dw

10.BÖLÜM: TANRIYA SIĞINIŞ’ın şarkısı:

Sooooonnnnn Vaaaaagoooooonnnnnn efemmmmmmmmm!

Son yolculuğunuzun sadık dostu…

Eşinin dırdırına daha fazla dayanamayıp evini terk edip son vuslatına giden Tolstoy’dan karısı Sonya’ya geliyor…

Kazım koyuncu söylüyor efendim “ Hoşça kal”…
https://www.youtube.com/watch?v=hluVrTixQwI

Stüdyomuzda çok ilginç anlar yaşanıyor sayın dinleyen…

Tolstoy’a cevap geldi. Hemen yerine getiriyoruz…

Sooooonnnnn Vaaaaagoooooonnnnnn efemmmmmmmmm!

Son yolculuğunuzun sadık dostu…

Ayna’dan geliyor. “gitme kal diyemedim”…
https://www.youtube.com/watch?v=7apTRc_R1DU

11.BÖLÜM: GÜNEY KUTBU İÇİN SAVAŞIM’ ın şarkısı:

Soooonnnnn Ütücüüüüüüüüüüüüü efemmmmmmmm !

Herkes gider ama o hep yanınızda…

“Eşhedü” demeden hemen önce dinlemek istedikleri son bir şarkısı olanların en son dinledikleri radyo…

Soooonnnnn Ütücüüüüüüüüüüüüü efemmmmmmmm !

Sayın dinleyen çok üzücü bir istek parça daha elimize ulaştı.

Güney kutbuna giden Bir kaşif’in son dileği, İngilizce yazmış ama sorun değil…

Evet çevirisini yaptırdım. Karısına sesleniyor:

Nazım Tahir ile Zühre şiirinde diyordu ya “ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil diye ben de sevdam için yola çıktım. Yine aynı şiirde “ Mesela Kuzey Kutbunu keşfe giderken (…) ölmek ayıp olur mu?” diyordu ya ben Güney’i keşfedemeden ölüyorum canım… Ama bir “hiç” uğruna değil bir “amaç” uğruna mutlu gidiyorum canım…

Blah,blah, blah… Ben hiçbir şey anlamadım sayın dinleyen. Oksijen beyne yeterince gitmiyor ya normal yanııııı… Espri manyağı yapan radyo
(https://www.youtube.com/watch?v=X5XV_mcVvPY)

Neyse biz şarkımıza geçelim.
Ajda Pekkan’dan geliyor “ Bambaşka Biri”
https://www.youtube.com/watch?v=fJo66d6HMLw

Şarkıdan 5 dakika sonra:

Evvvveeeet sayın dinleyen. Yeni bir son dilek geldi. Yalnız bu aynı kişiden. Evet, yazıda bolca “fak” “ şit ” gibi sin kaflar var. En iyisi bunu da çevirttirelim…

Benim hatam sayın dinleyen. Dinleyen ölmek üzere olduğundan sadece “lanet olsun” ve “canın cehenneme” diyormuş. Kaka şeyler yazmamış. Ben de neler düşündüm…

Şarkıyı yanlış anlamışız doğrusunu çalalım. “ ayvilsörvayvıy” ( Bu nedir şimdi sayın yönetmenim ? Ses yayına mı gitti? Abboooo!!! )
https://www.youtube.com/watch?v=Tth-8wA3PdY

Bu arada çeviriler konusunda yardımını esirgemeyen Trt nin çeviri ekibinin yüz akı kaynıma teşekkürü bir borç bilirim.


14.BÖLÜM: WİLSON’IN BAŞARISIZLIĞI’nın şarkısı

Yeağğğğğğ kürkümmmmmmmm yeağğğğğ efemmmmmmmm!

Yemişim niyetini, gösterecek faaliyetin olmadıktan sonra…

Amaç odaklı değil sonuç odaklıların radyosu…

Yarışmak değil kazanmaktır kazanç diyen galiplerin radyosundan merhaba sayın dinleyen!

Bugünkü “loser” köşemizde Wilson var. Paris Barış Konferansının en büyük mağlubu. Kendisine ülkesine dönerken ulaştık ve bir parça isteği olup olmadığını sorduk. Bir parça istedi ki dostlar tam bir kaybedene yakışır, yanı, kısaca cuk diye oturdu.

Özkan Uğur söylüyor : Olduramadım..

https://www.youtube.com/watch?v=lJXhxvJBeX0
77 syf.
·Beğendi·10/10
Satranç benim için bir tutku olmuştur her zaman. Çocukluğumdan beri severek oynarım ve bir satranç tahtasının başında saatlerce oturabilirim. Hatta her hamlede fazla düşünmem sebebiyle de çoğu arkadaşım benle pek de bu oyunu oynamak istemez. Ama ne yapayım tavla oynamıyoruz ki bir zar atıp hemen hamlemi yapayım. Bütün olasılıkları düşünmeden bir hamle yapmak her zaman kendimi kötü hissettiriyor. İşte bu yüzden de bir hamleyi yapmak için beş dakika bile düşünebilirim. Hatta bazen mat yapacağım hamleyi bile hemen oynayamam biraz daha bakarım taşlara. İşte bu oyuna bu kadar tutkulu biriyken neden böyle muazzam bir kitabı yıllarca okurum diye bir köşeye atmışım diye kendime sormadan edemedim. Yine de geç de olsa bu kitabı geçenlerde başından sonuna hiç ara vermeden ilgiyle okudum.
Kitaptaki Mirko Czentovic adlı dünya satranç şampiyonu olan bir karakterin okumamış iyi konuşamayan ve anlayamayan bir köylü olması beni hiç şaşırtmadı. Çünkü bu oyun o kadar ilginç ki hangi karakterde birinin iyi olduğu hiç belli olmuyor. Bilirim, hiç matematiğe kafası basmayan arkadaşlarım bu 32 taşlı oyunun başına geçti mi adeta aslan kesiliyordu. Yani bir gün 6 yaşındaki küçük bir çocuğun 40 yaşında doktor olmuş birini yendiğini görünce hiç şaşırmayın derim. Neyse lafı uzatmadan biz bu köylü arkadaşımıza dönerim gene. Bu arkadaşımız, babası ve arkadaşının satranç oyunlarını izleyerek öğrenmiş ve babası çocuğundaki satranç becerisini tesadüfi bir şekilde keşfetmiştir. Bu keşfediş Mirko için bir milat olmuş ve satrançtaki başarı basamaklarını hızla atlamıştır. Kitaptaki ana mekan da bir gemi. Mirko, gemiyle Buenos Aires’e bir satranç turnuvasına katılmak için gidiyor. Birkaç gün içinde gemideki diğer yolcular dünya satranç şampiyonuyla aynı gemide olduklarını öğreniyorlar. Tabi bunu hırslı biri duysa ne yapacağını tahmin edebilirsiniz. Şampiyonla maç yapabilmek için kendini yiyecektir. Gemideki zengin Mc Connor da bu dediğim hırslı kişiler grubuna girdiği için hemen Mikro ile para karşılığı maç yapmak istiyor. Mikro bu teklifi kabul ediyor ne de olsa para kazanacak hem de. Biraz kurarları değiştiriyorlar ve Mikro’nun karşısına sadece Mc Connor oturmuyor. Gemideki satranç severler Micro’nun karşısında bir oluyorlar ama birlikte kafa yormalarına rağmen hiçbir şekilde yenmeye bile yaklaşamıyorlar. Bir oyun sırasında Mikro vezirini yem olarak sunuyor. Tabi karşısındakiler yesek mi veziri yoksa bize tuzak mı kuruyor diye düşünürken veziri yemeye karar veriyorlar. Tam bu sırada arkadan bir ses bu hamleyi yapmamaları gerektiğini söylüyor ve eğer yaparlarsa bu hamleyi Micro’nun nasıl onları mat edeceklerini anlatıyor. En iyi ihtimalle de pata kalabileceklerini söylüyor. Masa başındaki herkes ilgiyle bu adama bakıyor ve tüm kontrolü ona veriyorlar. Maç sonunda gerçekten maç pata kalınca herkes şok geçiriyor. Düşünsenize bir dünya şampiyonuyla pata kalıyorsunuz. Herhalde ben pata kalsam böyle durumda sevincimden ne yapacağımı bilemezdim. Hatta hatırlarım küçüklüğümde abimle ara ara satranç yapardık. Tabi her seferinde abim yaşının daha büyük olmasından ötürü tecrübesi daha fazla olduğundan her zaman yenerdi.
Bir keresinde gene oturduk oynamaya. Uzun bir maç oynadık ve sonunda abimi ilk defa yenince evde dört tur atıp hemen mat ettiğim şekliyle fotoğrafını çekmiştim satranç tahtasının. Hala da durur o çektiğim fotoğraf. Yani o odada o pata kalmış maçı izleyenlerin neden o kadar şok geçirdiklerini gayet iyi anlayabiliyorum. Neyse işte odadakiler bu gizemli adamın tekrar maç yapmasını istiyorlar şampiyonla. Ama kendisi reddediyor. Kitapta birinci tekil şahısla konuşan kişi bu adamın yanına gidiyor ikna etmek için. Çok özet gibi olduğu için hemen bu adamın hayatına geçeyim. Adamın ismi Dr.B. Zamanında Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında apor topar tutuklanır ve bir odaya kapatılır. Odada kendisinden başka kimse yoktur. Yapabileceği bir aktivite de yoktur. Günlerce Dr.B.’yi tutarlar burada. Bir düşünsenize hiç kimse yok yanınızda ve yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Can sıkıntısından patlarsınız herhalde. İşte bu yöntem bana göre eziyetlerin en kötüsüdür. Size 1984 kitabındaki acı veren alete sokup size acı yükleseler bu eziyetin yanında bu acı hiçbir şeye benzemez. Bir süre sonra delirme evreleri bile gösterebilirsiniz yalnız başınıza kaldığınız odada. DR.B. de sorgularda tam olarak neyi itiraf edeceğini bilmediğinden de asla serbest bırakılmaz. Sorgulamalarından birinde odada tek başına kaldığında masanın üzerinde bir kitap görür. Bir anda bu kitabı almak için büyük bir arzuya girer. Yakalanma pahasına bu kitabı hemen alır pantolonunun içine sokar. Odasına tekrar götürülüp yalnız bırakıldığında da hemen açar kitabı. Bir farkeder ki satranç üzerine yazılmış bir kitap. İçinde satranç üzerine derecesi olan ünlü satranç ustalarının maçlarının hamleleri yazılmıştır. Dr.B. günlerce bu hamleleri ezberler. Kafasında canlandırır tüm maçları. Yorganının kareli olması sebebiyle de ekmek kırıntılarıyla da yorganının üstünde oynamaya çalışır. Bir süre sonra kitap kendisine yetersiz gelmeye başlar. Artık her türlü hamleyi ezberlemiş durumdadır. Sonunda kendi kendisiyle maçlar yapmaya karar verir. Tabi kitapta da anlatıldığı üzere bu imkansız bir şey. Ben bir defa kendi kendime oynayayım demiştim. Gerçekten de çıkılmaz bir paradoksun içine giriyorsun. Çünkü her iki tarafı da sen oynuyorsun ve her ikisi de karşının ne yapacağını biliyor. İşte bu yüzden satrançta kendi kendine oynamak imkansız gibi bir şeydir.
Bu kitapta şunu fark ettim ki insan çaresizken her şeyi yapabilir. Bir düşünsenize Dr.B. kimseyle tek bir maç oynamadan satranç dehası olup çıkıyor çaresizliğinden. Eline bir matematik kitabı versen kim bilir neler yapardı? Biraz katı bir yöntem olacak ama bu yöntem sayesinde ülkeleri kalkındırıp insanlara çeki düzen verdirilebiliriz. Ne bileyim iradesizliği yüzünden zayıflayamayan şişman bir insanı kapatacan böyle bir odaya. Önüne de hangi alanda gelişmesini istiyorsan onla ilgili bir kitap koyacaksın. Tabi kitabı da bir ay geç verip can sıkıntısından patlamasına vesile olacaksın. Vallahaki bir yıl sonra bu insanı o odadan bir konuda aşırı yetenekli ve zayıflamış bir şekilde çıkartırsın. Ne kadar gaddarca bir yöntem olsa
da sonuç odaklı düşünecek olursak baya başarılı bir yöntem. Hatta insanlara bu eziyeti hizmet olarak sunan bir şirket kursan kesinlikle başvuran bir sürü insan çıkar. Yeni method bir üniversite eğitimi olarak da düşünebiliriz.
Neyse lafı uzatmadan Dr.B. maçı yapmaya karar veriyor. İlk maç Micro yenileceğini anlayınca tüm satranç tahtasındaki taşları dağıtıp ikinci bir maç teklif ediyor. İkinci maçta her iki taraf da çirkefleşmeye başlıyor. Micro Dr.B.’nin sabırsız olduğunu anladığı için her hamlesini son saniyeye kadar bekletiyor. Dr.B. sinirden masaya ayağıyla oynatmaya başlar. Mikro da bunu yapmaması gerektiğini söyler falan filan. Eğer ki satranca gönül vermiş biri değilseniz bu iki koca adamın böyle çocuksu hareketlerini garipseyebilirsiniz. Kendimden bilirim satranç oynarken karşımdaki arkadaşım bile olsa o sırada rakibim olduğu için düşman olarak görebilirim. Hatta bir oyunda ben de istersem çirkefleşebilirim. Hatırlarım lisedeyken okuldaki satranç turnuvasına katılmıştım. Tanıdığım biriyle maç yapıyordum. Sanırsam çeyrek final maçıydı. Arkadaş hamlelerinden sonra hep ayağa kalkar ve sınıfta gezerdi. Böyle gezdiği bir vakit vezirimle bir hamle yaptım. Yaptığım hamle o kadar saçma bir hamleydi ki arkadaşım tek bir hamleyle vezirimi alabilecekti. Tabi bunu hemen farkedip veziri geri yerine koydum, arkadaşım bunu gördü ve hemen itiraz etti. Ben de karşı çıktım. Ne de olsa okulda bir maç yapıyorduk ve hamle mi daha tam yapmamıştım bile. Yani göz yumulsa çok da sıkıntı olmazdı. Benim laflarım üstün çıktı ve veziri orada kurtardım. Tabi arkadaş yeneceğinden çok emin olduğu için de çok üstelememişti. Oyunun sonunda da ben kazanınca da tekrardan vezir olayını açtı. İşi iyice çirkefliğe vurdu. Ben ise o zaman kabul etmeyeceğini yenildiğinde mi aklına geldi gibi laflar etmiş olabilirim. Turnuvayı düzenleyen arkadaş da rakibim olan arkadaşla aralarındaki dostluk biraz iyi olunca tekrardan maç yapmamıza karar verdi ve ikinci maçta da ben ne yazık ki yenildim. Diyeceğim o ki 16 yaşındaki kişiler olarak baya çocukça hareketler yapmıştık seneler önce. Bu yüzden bu kitaptaki iki kişinin satranç oynarken çocuklaşmaları benim hiç de garibime gitmedi.
Kitabın sonunda da Dr.B.’nin sinir krizleri tekrardan baş gösterince oyunu bir daha oynamamak üzere bırakır. Zweig’in bu kitabı yazdıktan sonra dünyanın düzelmeyeceğini düşünüp 1942 yılında intihar etmesi de ayrı bir şekilde dikkate alınmalı. Ah be Zweig 3 yıl daha bekleyeydin Hitler ortadan kalkacaktı zaten ama kısmet buymuş diyelim. Sen gene de yazdığın eserler sayesinde biz okurlar nezdinde yaşıyorsun. Satranç kitabı da bu yazardan okuduğum ilk kitaptı. Önümüzdeki günlerde daha bir sürü kitabını okuyacağımı düşünüyorum. Satranç’ta dil baya akıcıydı. Yaptığı betimlemeleri de beğendim herkese tavsiye ederim.
77 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Ne anladığımı yazacağım. "Sen yorum yapma bir daha." diyecekler okumasın. Kendini beğenmişler ile uğraşamam.
Neyse moruk, yazardan başlayıp kitaba, ardından da karakterlere gidecek olan bir rota tasarladım. Bir yere takılırsanız özelden sorabilirsiniz. Adamın hayatına baktım biraz. Yazar olabilmesi için koşullar uygunmuş doğrusu, villalarda falan oturuyormuş. Yeteneğini de yadırgamamış hiç. Asıl kararı nasıl vermiş olduğunu merak etmedim değil, benim babam pastacı olsaydı ben de pastacı olur muydum? Belki olmayabilirdim ancak pastadan anlayacağım kesin olurdu.
Neyse moruk, ailesi iyiymiş anlayacağımız. Adamın villası bizi germemeli. İkinci şahıs ağzı ile anlatıyor ama kimin anlattığını çözemedim. Olaya, devrin satranç üstadı ile girişiyor, anlatıcı. Bu eleman aslında üstat falan değil diyor. Satranç olmasaymış bir halta yaramazmış. Varlığı falan gereksizmiş dünyada. Zaten ailesi de bebeyi terk etmiş, sağolsunmuş, bir papaz kucaklamış bunu. Papaz da alkolik kankası ile satranç oynayan bir tip. İlahi sabrını güçlendirmek için bu yolu benimsemiş. Zaten bebeyi de o yüzden yanında tutuyormuş. Eleman, yaramaz değil ama ilgisiz bir tip. Ne ile meşgulse kağnı arabasının yavaşlığına denk gelecek bir yavaşlıkta yapmaktaymış. Neyse, bir gün, alkolik kankası ile satranç oynarken papaz, yakınının öldüğünü ve papazından görevini yapmasını iddia eden herifin biri kapıyı çalıyor. Papaz, "Hay Allah." diyor, giyiyor cüppeyi gidiyor. Alkolik lavuk, "Şimdi ne olacak ha?" diye sorgularken, bu bebe tahtada bir taşı oynatıyor. Lavuk şaşırıyor ve bu zümzük ile oyunu oynamaya başlıyor. Papaz geliyor daha sonra, zümzüğün bir işe yarayabileceğini gördüğünde mutlu oluyor adam.
Neyse moruk bebe alıyor başını gidiyor. Önüne geçen satranç beylerini deviriyor. Bu sırada "Siz de satranç mı biliyorsunuz?" havalarına giriyor. İç dünyasında, dış dünyanın insanlarını küçümsemek ile yetinse iyi, "Her şeyi ben bilirim.","Dünyadaki en mühim iş satrançtır." diyerek radikal bir curcuna yaratıyor. "Halbuki satranç bir oyun değil midir?" diye sormuştum kendime, anlıyorum ki moruk, insan kendini ne ile özel hissediyorsa -ve başarı sağlıyorsa tabi-, tabiatta başka bir şeyin olamayacağına, onun haricinde başka şeylerin yaşanamayacağına yönelik inançlar geliştiriyor, duvarlar örüyor. Bu bebe de böyle yapıyor. Normalde oturtup konuşmaya girişsen iki lafın belini doğrultamayacak olan adam, satranç ve satranca ilgisi olan elemanların yanında dünyanın efendisi hallerine sokuluyor. Öykü tam da burada başlıyor moruk. Kaptan, bu adamı dimağına sokmuş bir kere, satranç oynamanın yollarını aramakta. Niyetinin ne olduğunu anlayamadım, zaten garipte geldi. Karşında ilgi duyulan bir usta var ve sen de satrançta orta düzeyde oyunlar yapabilecek bir elemansın, adamı da yerden yere vurmuşsun; "Bu bebenin bir sıfatı bile yok." diye, ne diye belini bükmeye uğraşırsın ki? Açıkçası bebe, satrancın İstanbul'u gibi belirtilse de, o denli de zavallı olarak kabul edilmiş. Olayı anlatan kaptan da, zavallı adamın kendini beğenmişliğini yok etmek istiyor, kendine bunu görev edinmiş. Nasıl yaparım bunu diye düşünürken, kerizin birini buluyor. Kerizde para var ve de hırslı bir tip. Kaptan bu kerizi alıyor, bebenin gözünün dibinde satranç oynamaya girişiyor, ancak, bebe oralı olmuyor, "Sıradanlık kokmaya başladı buralar, şuralarda hava alalım az." diyerek uzaklaşıyor ortamdan. Keriz ayar oluyor duruma, bebenin yanına gidiyor, "Yiyosa gel oynayalım." falan diyor. Bebe, "Menajerim, unvanı bulunmayan insanlar ile oynamama müsaade etmiyor." diyor. Keriz, kerizlik yapıp, para karşılığında eş zamanlı yapılacak bir müsabaka ayarlıyor. Kaptan, "Para en ehemmiyetli mühimmat, nasıl yaparsın bunu?" sorguluyor kerizi, ama keriz, "Profesyonel işadamı, ben olsaydım da onun gibi yapardım." diyerek durumu tatlıya bağlıyor.
Neyse moruk, bunlar tütün odasında toplanıyorlar Bebe, "ben tek siz hepiniz." diyor. Bunlar kırbaçlanmış horozlar gibi ötüşüyorlar. Birbirlerini kışkırtıyorlar. Bebe sukutunu koruyor, sakince de "Siz on dakika düşünün." diyor. Bu topluluk, öyle bir kargaşa halindeki, kimisi bebeyi pataklamak istiyor, kimisi onun usta olduğunu söylüyor. Neyse moruk, oyun başlıyor. Bunlar on dakika düşünüp oynuyorlar, her kafadan ayrı ses, bebe hemen hamle yapıyor. Sıkılgan davranışlarda tavır sergiliyor falan. Berikiler zıvanadan çıkıyor. Bunlar on dakika düşünüp, yeni bir hamle yapacaklar iken, arkadan sessizce aralarına sokulmuş hacının biri, "Öyle oynama, ağına düşersin." diyor. Ardından, kimsenin anlayamayacağı şeyler söyleyerek hacı olduğuna inandırıyor herkesi. Keriz, "Dayı, çok biliyorsan geç oyna." diyor buna, bu, "Yok sen oyna, ben yardımcı olmaya çalışırım." diyor. "Bunlar düşüne dursun, ben şurada az işim kalmıştı onu halledip geleyim." diyen bebe geliyor, taşlardaki değişikliği sezerek hımm mımm diyor.Elemanlar, bebenin bu düşünceli hallerinden memnun oluyorlar doğrusu. "Şimdi işin bitecek." gibisinden laflar çeviriyorlar kendi aralarında hacıya güvenerek. Hacı da, zihninden oyunlar kuruyor, bebenin ne düşünebileceğini düşünüyor. Bebe oynadıktan sonra ise hacı, durumu çözmüş olacak ki, beraberliği getirecek hamleyi söylüyor. Bebe, ne olduğunu anlamadan, "Bir oyun daha?" diyor. Gözler hacıya çevriliyor, hacı, "Yok ben tövbeliyim arkadaşlar." diyor ve gidiyor. Kaptan, "Ee? Ne olacak şimdi ha?" diye soruyor, keriz ise bebenin hacıya yenilmesi için gereken ücreti bebeye ödemeye hazır.
Neyse moruk, o sırada kaptan hacının yanına gitmiş. Hacı ile konuşmaya başlamış. Ben yine okuyor gibiydim o aralar, aklımdan eski sevgilim geçiyordu. Yeni bir manita yapmış, iki hafta sonra ayrılmışlar. "Çok darlıyordu beni." diyordu. Ben de bunları işitirken ne hissedeceğime karar verememiştim. Hacı konuşurken, bu tilkiler dolaşıyordu zihnimde. Hacı, zindana düştüğünde dahil oldum muhabbete. Bunun amcası muhterem bir adammış. Ailecek hürmet ediyorlarmış. Bunlar amcayı gözetirken, bir gün, Nasyonel Sosyalistler evi damı basmışlar. Varını yoğunu almışlar amcanın. Bizim hacıyı da rehin alıp zindana atmışlar. "Ben hacılığa zindanda eriştim." dedi hacı Hz. Yusuf gibi. Alışamamış zindana. "Amcayı savunurken, başımıza gelene bak." diye konuşuyormuş kendi kendine. Bir yandan da bunu sürekli dürtüklüyormuş Nasyonel adamlar. ""Amcan kimdir? Neden amcan?" gibi sorular sorarak sınırlarımı zorluyorlardı." diyor. Neyse, bu henüz hacılığa erişmeden, satranç kitabı ütüyor nasyonel gardiyandan. Kitaba, suratını buruştursa da, "Yapacak bir şey yok." deyip kolları sıvıyor. İyice hatim ediyor kitabı, hafızlık mertebesine erişiyor ama nefsindeki eski çılgınlığını sindiremiyor bir türlü. Ara ara evliya, ara ara deli hallerinde takılıyor. Kendisi de ne olduğunu çözemiyor. Hacının dimağı kıldan ince bir vaziyette salıyorlar, tamam diyorlar, özgürsün. Hacı da gemileri özlüyor, geliyor mekana. Tesadüfen satranç oynayanları görüp, dikizlemeye koyuluyor. Yanlışları görüyor ve etik algısı ile düzeltmeyi görev biliyor.
Açıkçası moruk, hacının durumu bana garip gelmedi değil. Felsefeden ilham aldığı belli. "Hiç olmak." tercihini düşünmeyi düşünürken sıyırmış balatayı.
Neyse moruk, hacı hikayesini anlattıktan sonra, mikrofonu kaptan eline alıyor ve hacı ile bebe arasında oynanacak müsabakaya konsantre topluyor. Bunlar, oynamaya başlıyor. Tıpkı, bebenin, horozlar ile oynadığı gibi, hacı da, bebe ile oynuyor ancak hacı çılgın, normalde bebenin vermesi gereken tepkileri hacı veriyor. Sabırsızlığı boyunu aşıyor. Dönüşüm geçiyor. 'Adam gibi adam.' diyebileceğimiz hacı, avını yakalamak üzere, pusuya yatmış panter gibi. Bebe sakin. On dakikanın onunu da kullanıyor. Millet mızmız, "Bebe çok kasıyor." falan diyorlar. Hacı sinirli, "Oyna artık." diyor. Bebe, "Ancak böyle oynarım." diyor. İki saate yakın oynuyorlar. Herkes beziyor ama kimin kazanacağına dair olan merak odada tutuyor onları. Kıpırdamıyorlar bir yere. En son hacı, bebeyi yeniyor moruk. Hacı, "Olley." falan çektiriyor. Meksika dansına bağlıyorlar oradan. Bebe tepkisiz. "Bir oyun daha?". Hacı, "Olur." diyor. Kaptan, "Hacı, ilaçlarını almadın." diyor lakin hacı umursamıyor. Oyun başlıyor. İkinci oyuna sabrı olmayan gidiyor. Hacı yerinde duramıyor. Bebe, kendinden emin gibi. Kaptan, hacı için endişeleniyor. Keriz, bebenin yenileceğini düşündükçe tatmin oluyor.
Neyse moruk, hacıya haller geliyor daha sonra. Satranç tahtası falan devriliyor. Oyun bozuluyor. Kaptan, hacıyı durdurmaya çalışıyor. Bebe, oyunun bozulduğuna tepkili. Keriz ise, bir şey olsa da bebeye sümsüğü çaksam diye tetikte.
En sonunda moruk, hacı düzeliyor. Kaptan, "Oynama şu mereti bir daha." diyor. Hacı, "Tövbe oynamam." diyerek bitiyor öykü.
68 syf.
·Puan vermedi
Stefan Zweig’ın Satranç, Amok Koşucusu ve eşine yazdığı Mektuplar eserinden sonra “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” kitabını bitirmiş bulunmaktayım efenim. En iyi biyografi yazarlarından biri sayılmasına rağmen hala herhangi bir biyografi eserini okumamamı bir bakıma eksiklik olarak gördüğüm bu yazar yine sevdiğim, aşina olduğum üslubuyla insanın içini acıtan bir hikaye yazmış.
Hikayede yoğun duygular içermesinden öte, insan psikolojisi ve insanlardaki bağlanma ihtiyacı, sadakat kavramı ve ikili kişiliğe sahip insanlar, sevmekle bağımlı olmak/tapınmak arasındaki ince fark, özgürlüğüne düşkün olanlar vs. hususlar bulunuyor. İyice irdelenen bu hususlarla oluşturulan kurgu ve bu kurgudaki kadının yaşadığı karmakarışık –yer yer masum, olgun veya şehvetli- sevgi/bağ(ım)lılık tümüyle ruhunuzu sarıp sarmalayabilecek türden.
Hikayemiz az çok ünlü sayılan bir yazarın üç günlük dağ tatilinden şehrine dönmesiyle başlıyor. Eline aldığı gazetedeki tarihe göz atıyor, doğum günü. 41. doğum günü, ne şaşırıyor üzülüyor ne de seviniyor buna. Evine gelen karmakarışık postalar arasında kenara ayırdığı tuhaf mektubu açıp okumaya başlıyor (Dün bitirdiğim Paul Auster’ın Kırmızı Defter kitabında da buna benzer bir durum vardı, yazarımıza ilginç bir mektup geliyordu –yine sinirlendim tesadüfleri hatırlayınca-) . Mektup 12 sayfadan oluşuyor ve yazısından anlaşıldığı kadarıyla bir kadın tarafından telaşlı ve hızlıca yazılmış. Ön yüzünde ise sadece “Sana, beni asla tanımamış olan sana” yazıyor. Ne isim var ne hitap, şüpheli görünse de R. (Evet adı böyle görünüyor, bir Aylak Adam’daki C. değil ama.) şüpheleri filizlenmeden mektubu açıyor. Ana karakterimiz olan yazar, mektubu okumaya başlıyor derken “mektup” giriyor sayfaların içine. Ve biz de okuyucular olarak mektubu okuyor ve gizemli sahibini merak ediyoruz.
——————————–SPOİLER!——————————–
Mektup “Çocuğum dün öldü…” diye başlıyor. Bundan sonrası tamamen özet olacak efenim, dikkat kitabı okumaya niyetlenenler uzak dursun. Ya da kitabı okumam zaman alır ya işlerim var vs. özeti okuyayım diyorsanız ona da tamam, buyrun. Bir yandan kitabı bitirdikten sonra tam bir Yeşilçam senaryosu olarak hayal ettiğimi de buraya not edeyim. Ama tabii bu mektupta kadının çocuğunu kaybetmesinden oluşan bir travma da etkili olabilir. Bir duygu boşalması yaşarken doğal olarak abartıya kaçma veya ajitasyon olabilir.
Gizemli Kadın çocuğunun nasıl öldüğünü ve hala şu an yatağından nasıl masumca uyur gibi göründüğünü, öldüğüne hala inanamadığını yazıyor. Çocuğu öldükten sonra kendisi için sadece R.’nin olduğunu ve R.’nin de kendisini hiç tanımadığı hatta birkaç defa tekrar karşılaşsalar da aynı kişi olduğunu fark etmediğini belirtiyor. Lakin bunun nedeni, birinde çocukluk, diğerinde gençlik ve sonuncusunda da kadınlık döneminde R. İle karşılaşmaları. Aslında bu durumdan sık sık yakınıyor ve oğlunun ölümünün verdiği acıyı da pekiştirecek şekilde aynı ifadeleri tekrarlıyor. Bu hale bir tür mazoşizm mi diyelim, bağımlılık hali mi, kendisini ona olan sapkınca tutkusuyla var etmesi mi?
İlk başta annesiyle beraber kaldıkları apartmanda karşı daireden taşınan kötü, huysuz bir çiftten sonra R.’nin gelişi ve onun gelişiyle hayatının değişmesinden bahsediyor. İlk taşınma günleri onu görebilmek için neler yaptığını, onu gördüğünde nasıl hissettiğini ve bu çocukça sevginin zamanla kendisine güç verdiğini ve bu sevgiyi nasıl hayatının merkezine yerleştirdiğini anlatıyor.
O kadar R. İle meşgul oluyor ve onu düşünüyor ki, annesinin sürekli uzak bir akrabasıyla gezmesini veya sinemaya gitmesini umursamıyor. Sonra annesi karşısına geçip evleneceğinden bahsediyor. Kızı ise o an aklına gelen tek şeyi soruyor annesine “Burada kalacağız ama değil mi?”. Hayır, kocasının yanına gideceklerini söylüyor annesi ve kızın dünyası başına yıkılıyor.
Böyle bir hasrete dayanmaya çalışmak yerine öğlen gider R.’nin kapısını çalar ama kimse açmaz. Akşam da gider ama kimse yoktur. Neden böyle yaptığını bile bilmez, tek isteği sevdiceğinin yanında olmaktır. Ama, ne yazık ki olmaz. 2 yıl boyunca üvey babasının şehrinde yaşarlar. Birçok kişi ondan hoşlanır yaklaşmak ister ama bir kere sevmiştir artık R.’yi. Ondan başkasını düşünememektedir.
En sonunda ailesini ikna eder ve R.’nin olduğu şehirde tanıdıklarının yanında bir fabrikada işe girer. Sürekli evinin oraya gider, “Hangi odanın ışığı yanıyor acaba, Şimdi ne yapıyor, Kiminle vs.” şeyleri düşünerek onun etrafında olmaktan bile sevinç duyar. Bazen de ona rastlar, genelde yanında arkadaşları veya kadınlar olur. Artık büyüdüğü için kadınları gördüğünde içinde bir kıskançlık, üzüntü oluşur. Fakat ilk defa karşılaştıklarında da, R. yalnızdır ve kadın geçerken yavaşlayıp ona bakar. O ise utanıp ilerler ama bir süre sonra geri döndüğünde R.’nin hala kendisini seyrettiğini fark eder. Birkaç defa daha karşılaştıktan sonra, R. yaklaşıp kendisiyle sohbet etmeye başlar. Beraber yemek yer, sonra onun evine geçerler. Kızın beklediği an gelip çatmıştır. Onun evi, onun bulunduğu yattığı uzandığı dinlendiği odalar ve onun eşyaları. Hepsini görebilecek ve dokunabilecektir ve O da yanındadır. Güzel bir gecede hoş bir birliktelik yaşarlar ve sabah kahvaltı yaparlar. Kız sonra ayrılır –sevdiceği o gitmeden önce ona beyaz gül verir- ve birkaç ay içinde hamile olduğunu öğrenir. O gecenin tatlı meyvesini alacaktır, hatta hamileliğinin son ayında işe gitmez akrabalar arasında dedikodu yayılmaması için. Zar zor geçinir ve son kalan parası da çalındığı için pis ve berbat bir devlet hastanesinde resmen denekmiş gibi muamele görerek, utanç içinde doğum yapmak zorunda kalır.
Bunlardan hiçbirinden “sevdiceğinin” haberi olmaz çünkü onun özgür bir ruha sahip olduğunu ve her zaman onun gerçek çocuğu olup olmayacağından içten içe şüphe duyacağını düşünür. Ayrıca onun yardımsever biri olduğunu, cömertliğini gördüğünü söyler. Ama yardım istenirse yapar ve bunu yardım isteyen kişiden kurtulmak istercesine yapar. Ana karakterimiz de böyle bir duruma düşmemek ve onu kendisine çocuğu aracılığıyla değil de salt sevgiyle bağlamak istediği için hiçbir şekilde çocuğundan bahsetmez, ona haber vermez.
Çocuğu doğar, büyüdükçe tıpkı ona benzemektedir. Hevesli, maymun iştahlı ve çift karakterli biri olarak gelişmektedir. Görünüşü, huyları, her şeyi babasına benzemektedir. Çocuğunu babası gibi en iyi şekilde ve eğitimli olarak hayata hazırlamak için kendini, vücudunu satar. Bu sayede oğlunu iyi bir okula yazdırır, kaliteli bir eğitim almasını sağlar. Bu sırada müşterilerine veya aşıklarına hiçbir karşılık vermemektedir ama onların sevgisine de saygı duymaktadır. Hatta yaşlıca bir kontun ona teklif ettiği evliliği ısrarla reddetmesinin tek nedeni eğer R. ile karşılaşırsa hiç kimseye bağlanmamış halde karşısına çıkmak istemesidir.
Bir gün bir genç aşığıyla gece içinden geldiği için meyhane tarzında bir yere giderler ve orada, tam yan masada onu görür. Sevdiceği kendisini ilgili ve isteyen bakışlarla süzmektedir ama bu sefer de tanımamıştır. Hesabı gösterişli bir şekilde öder, kadına göz kırpmayı ihmal etmez ve dışarı çıkar. Kadın da aşığına bir bahane uydurur ve dışarı çıkar. Adam birkaç saatliğine mümkünse evine gelmesini istediğini söyler. Onu bir fahişe olarak görmüştür, yine tanımamıştır. Kadın buna rağmen kabul eder, ne olursa olsun –içerideki aşığını rezil etmek pahasına- yanında olmak ister sevdiceğinin. Paltosunu almak ister ama vestiyer fişi içerideki aşığında kalmıştır. Vazgeçer, sadece yanına aldığı şal ile o soğuk gecede R.’nin evine giderler. Yine güzel bir gece geçirirler, R. kendisini tutkuya adamış bir şekilde davranır. Karşısında birlikte olduğu alelade bir kız veya bir fahişe olsa da o aynı sevecenliği ve özeni gösterir.
Kadın sabah saçını düzeltirken aynadan R.’nin manşonuna para sıkıştırdığını görür. Bu bardağı taşıran son damladır, dönüp ona her şeyi bağıra çağıra söylemek ister ama hayır! Onun kendisini, o sevgi dolu kızı fark etmesini ister. O ise fark etmez ve kadın ağlayarak dışarı çıkar. Dışarı çıkarken yaşlı uşağa –Johann’a- rastlar, uşak ilk görüşte tanır kadını- ilk taşındıkları evdeki kız halinden belleğinde kalmıştır-. Ve, belki de efendisinden daha çok şey sezmiştir bu hüsran dolu gözyaşlarında.

Ve, ikisinin çocuğu gibi kadın da yakında ölecektir. R. bunların tümünden habersizdir ve bu mektubu okuyana kadar hiçbir şey bilemeyecek durumdadır. Her şey için, yaşadıkları ve yaşattıkları için teşekkür eder. Artık ona doğum gününde beyaz güller yollayamayacağı için kendisinden bunu yapmasını ister. Seni seviyorum diye tekrarlar, son kısımlarda zihni biraz bulanıktır, karmaşık yazar. Ve mektup biter.
Siz olsanız bu mektubu okuduktan sonra ne yapardınız ?
304 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10
Stefan Zweig "Yıldızın Parladığı Anlar" kitabında biyografi anlatmıyor. Sadece kendince yazmaya değer bulduğu bazı tarihi olay ve kişileri kısa bir şekilde tanıtmaya çalışıyor.

O da öyle kolay olmuyor. An'ı yakalayan ve an'ı yaşayanları kendi zaman dilimi içinde bizlere bildiriyor.

Kitap 1927 yılında yazılmış. Yani yazdığı bazı kısımları kendi yakın zaman dilimi içinde görmüş, okumuş veya duymuş. Belki bugün yani 2018'de bize çok basit,
yavan ve hatta ne var ki bunda canım, dedirtebilir, ama her olayı kendi dönemi içinde değerlendirdiğimizde yazılan kitap dönemi için önemli bir değer.
O zamanki şartlar altında istediği sonuca ulaşıncaya kadar bilgi-belge toplamış, araştırmış, üzerinde düşünmüş, yazmış beğenmemiş, tekrar tekrar yazmış.
Bunları yazarken de herkes birşeyler öğrensin diye çaba göstermiş ve yeri geldiğinde ince ayrıntılara kadar inmiş.

Avrupa'da bile okuma yazma oranının düşük olduğu bir devirde eser ortaya çıkarmak, yazmak, okumak, düşünmek hiç de kolay olmasa gerek. Savaşların olduğu bir dönemde farklı bir şey düşünmek ve insanlara düşündürtmek oldukça güç ve zahmetli bir iş. Büyük güçlerin kendi ceplerini doldurmak için savaş çıkarttığı bir dönem için de savaş karşıtı olmak da yürek ister.

II. Mehmet'ten başlayan ve kendi yaşadığı döneme kadar gelen süreç içinde kendince önemli bulduğu olayları anlatırken bizi de zaman da yolculuğuna çıkartıyor.
"Yıldızın Parladığı Anlar"'da her hikayede farklı bir tat alınırken, bazen hiç anlaşılamayan konular da olabiliyor. Ama bütüne baktığımızda özellikle "Bizans'ın Fethi", "Eldorada'nın Keşfi", "Okyanusu Aşan Söz" ve "Güney Kutbu İçin Mücadele" en beğendiğim bölümler oldu.

Özellikle Amerika kıtasıyla Avrupa kıtasını kabloyla denizin altından bağlayacak projenin giriş, hazırlık, sonuç şeklinde kısada olsa ayrıntılı bir şekilde anlatılması oldukça etkileyici bir çalışma. Hem o olayı yani tarihi yaşayanları görürken, hem de yazanın sanki yeniden o an'ı yaşıyormuş gibi anlatması çok hoşuma gitti. Sırf "onun" hikayesi bile tek başına ayrı bir kitap olabilseydi, daha da güzel olurdu diye düşünüyorum.

An'ı yakalamak ya da yakalayamamak arasında ince bir çizgi mevcut. Şans ya da şansızlık da denebilecek durumla karşı karşıya kalabiliyoruz. Birisi için büyük mücadele, uğraş, emekle yoğrulmuş bir iş sonucunda ortaya çıkması istenen galibiyet veya başarı, diğer taraf için hüzün, ızdırap, mağlubiyet olarak ya da başka bir ifadeyle şansızlık olarak da nitelendirilebiliyor. An içinde "Bizans'ın Fethi" II. Mehmet için bir galibiyet ama Bizans için bir mağlubiyetti. Acaba Zweig'in da belirttiği "o kapı" açık olmasaydı, tarihin akışı nasıl tezahür ederdi.

"Silah başına yurttaşlar" diye başlayan o marş, o an içinde istenen tepkiyi vermezken, yine başka bir an'da hep bir ağızdan söylenen marş haline gelmesi ve daha sonra bestecisinin bile unutulması o an'ı unutturmuyor elbet.

Zweig, insanın yaptıklarını ve yapacaklarını zaman kavramının en düşük birimi olan o "an" kavramıyla bize anlatmaya çalışmış. Kitabın çevirmeni Burhan Arpad. Zweig'i aynı şiirsellikle bizlere kazandırdığı için onu da rahmetle anıyoruz.

"Bizans'ın Fethi": Kitabın ilk hikayesi. Soluk soluğa okuyacağınız ve hatta savaşın içinde kendinizi de bulacağınız bir macera sizleri bekliyor. Bir Türk tarafında
bir Bizans tarafında olup ve "o kapı"dan içeri girildiğinde Sultan'ın hemen yanıbaşında olup o an'ı yaşayabiliyorsunuz. Surlar yıkılıp, Sultan şehre atının üstünde girdiğinde Zweig o an'a şöyle tanıklık ediyor: "büyük bir alçak gönüllülükle atından iniyor ve yere kapanarak dua ediyor. Sonra da bir avuç toprak alıp başının üzerinden serpiyor ve bu davranışıyla ölümlülüğü hatırlatmak, zafer ile mağrur olmamak istiyor".

"Ölmezliğe Sığınış- Büyük Okyanus'un Keşfi-": Amerika kıtasında keşif yolculuğuna çıkıyorsunuz. İspanya'dan yola çıkan gemilerdeki insanların çoğu suçlu ve kopuk olsa da, yeni kıtalarda kendilerine hayat kurmak istemiyle zorlu ve bilinmezliğe doğru yola çıkışlarını, karşılaştıkları yerlileri ve onlarla mücadelelerini akıcı bir anlatımla bizlere okutturuyor.
Büyük Okyanus'u keşfetmeye Nunez de Balboa hazırlanın.

"Bir Gecelik Dahi- Marseillaise-": "Aux armes, citoyens (Silah başına yurttaşlar)". Fransa ordu marşını yazan ve besteleyen kişinin sıradan bir halden bir "an" da yükselişini ve düşüşüne tanıklık ediyorsunuz.

"Dünya Çapında Saniye - Napoleon Waterloo'da-": "Sadece bir an için, fakat nasıl bir an!.." Fransa İmparatoru Napoleon'nun İngiliz ordusu ile çarpışması ve bunun üzerine gelişen olayların anlatıldığı, bir anlık kararların nereye varacağını göstermesi amacıyla savaşın "o" dönüm noktasını "o", "an" ile nasıl değişebileceğini göstermesi babında dikkate değer bir durum.

"Marienbad Elejileri": 74 yaşındaki Goethe'nin 19 yaşındaki bir kıza deliler gibi aşkına tanıklık edip, onun uğruna mecnun olmasını şiirlerle yansıtmasını okuyacaksınız.

"Eldorada'nın Keşfi": Kaliforniya eyaletinin kuruluşuyla ilgili çok bilinmeyen ve hatta hiç bilinmeyen kurucusu hakkında ilginç yaşam öyküsünü okuyacaksınız. Johann August Suter'in ilginç yaşam öyküsü sizleri bekliyor.

"Okyanusu Aşan Söz": Denizin altından Amerika ile Avrupa kıtasını birleştirecek kablonun üretim, taşınma, denize indirilme anlarını okuyup; başarısızlık, azim ve kaybedilen milyonlarca dolardan sonra tekrar tekrar denenip, sonunda iki kıtanın denizin altından kabloyla buluşturulmasını şiirsel bir anlatımla okuyacaksınız. "Fabrikalar, bir yıl süreyle uğulduyor; tel, ince ve akıcı bir sicim gibi fabrikalardan bu iki gemiye durmadan sağılıyor..." derken üretim aşamasını, bilim adamlarının koşuşturmasını ve bu heyecana tanıklık etmek isteyen ressam ve muhabirlerin
dizilişini görüyoruz.

"Güney Kutbu için Mücadele - Scot- ": İnsanoğlunun bitmez tükenmez hırsının, azminin, yeni yerler keşfetme sonunun bir türlü gelmemesi sonucu artık denizlerin altına ya da gökyüzüne çıkmak için uğraşa döndüğünü görmekteyiz. "Güneşin bile kaçamak bir bakış fırlattığı gibi..." Kuzey ve Güney kutupları yeni hedef noktasıydı. İngiliz kaptan Scott'un yine Zweig'in dediği o "an" kavramı içinde arkada kalmasını sanki o keşfetmiş gibi çoşkuyla anlatımını okuyacaksınız.

Sonuç: Beğenerek (özellikle üst kısımda belirttiğim kısımları) okudum. Keşke o kısımlar üzerinde daha ayrıntılı yazsaydı diye düşünmeden edemiyor insan.


Notlar: Bendeki okuduğum kitap 1994 tarihli Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Burhan Arpad çevirisidir. Ya 1994 ya da 1996 tarihinde aldım diye hatırlıyorum.
O zaman okumuştum ama aradan taaaaa nice seneler geçmiş. Tekrardan okumak ayrıca güzeldi.
İnternette biraz araştırma yapınca Everest ve Can yayınlarından da bu kitap çıkmış gözüküyor. Okuduğum kitap 12 hikaye barındırıyor ("Bizans'ın Fethi" ile başlayan kitap "Mühürlü Tren" ile sona eriyor).
Diğer baskılar da ise 14 hikayeden bahsediliyor. Benim kitapta yırtılmadan dolayı bir kopma da yok ve içindekiler kısmında 12 hikayeden bahsediyor.
Kitap arka kapak yazısı da yok ve ayrıca kitap kapağında 12 hikayeyi simgeleyen (ben öyle anladım ya da) 12 çizgi var. Bu yazı okuduğum bu kitap baz alınarak yazılmıştır. Yazan:A.B ya da A.K. 26/02/2018)
360 syf.
·Puan vermedi
Ölümsüzlüğe Sığınış
Nunez de Balboa isimli bir maceraperestin Kristof Kolombun İspanya Kralına vaat ettiği altından ırmakları olan dağ ve taştan altın çıkan yeri istemeden bulan bir liderdir.Kendisi öncelikle ispanyol kralına isyan bayrağını çekmiş altını bulduktan sonra ise resmi bir şekilde vali olmak istemiştir.Tabikide büyük okyanusu gözleriyle ilk defa gören bu arkadaşın gözleri giyotin ile kapanmıştır.

Bizans'ın Fethi
Atamız Sultan Fatihi anlatan ve İstanbul'un fethine dayanmış,keşke bunu her Türk okusa İstanbula barış türküleriyle girmediğimiz ne kadar mel'un olduğumuzu görmüş olurlardı.

George Friedrich Handelin Dirilişi
Bu aranjör arkadaşımız 50 küsür yaşlarında felç geçirip 4 sene sonra sıcak su nedeniyle iyileşen müzisyen bestekar emektar bir insan, çoğumuzun bildiği Hristiyan ilahisi Ha-Halleluja(The Messiah) bestekarı kendisi kendisinden tam ümidi keserken bir akşam eve geldiğinde bahsettiğim ilahinin sözlerini kapısının altından atılmış bir şekilde bulur ve okudukça kendisinden geçer 2 hafta odasına kapanır ve aç susuz bi harika eserini ortaya koyar. Alçak gönüllü abimiz tüm konserlerini bağışlar, taktire şayan bir isim.

Bir Gecelik Dahi
Rouget de Lisanın yazmış olduğu fransız ulusal marşı, belediye başkanı ya vatan için bir şiir yaz demesiyle 5 dakikada yazdığı 18.yy den günümüze kadar gelen ve özellikle Jakoben, devrimci, özgürlükçü kesimlerin sahiplenmesi kendisi ise bunlara karşı fikirde bir insan olması işi ilginç kılar.Bu marşın şairini hala bir çok fransızın bilmediğine eminim, çünkü hiç bir zaman bu şiirle anılmıyor ve sefalet içinde ölüyor.

Waterloo: Dünyanın Yazgısını Belirleyen An
Bonaparte ve kuvveti, neredeyse tüm Avrupa'nın Fransa karşısında cephe aldığı büyük savaş ve Napolyon'un tek başına bunlara göğüs germesi, bir çok birlikleri dağıtması lakin bunlardan sorna kendisi de bitik düşmesi tek umudu Prusya ordusunu takip etsin diye gönderdiği bir kolordu lakin onlar ne Prusyayı takip ediyorlar ne de ağır top seslerini duymasına rağmen desteğe geliyorlar, pısırık bilinçsiz beceriksiz bir komutan yüzünden Waterloo da mağlup düşüyorlar, ne imparatorluk kalıyor ne de Napolyon.
Marienbad Ağıdı
Goethe ve gençlik, taze hisler depreşti fikirler ve fiiliyatlar bize yazarımızın Marienbad'in var oluşunu tasvir etmesi, öze dönüş ve Goethe, kitabı elle tutulur yapan bu hadiseyi kitaba dönüştüren yüzyılın şairi kendisine gelmesi,af ve bağış dilemesi fakat içindeki gençlik hissini söndürememesinin bir neticesidir elbet.

Eldorado'nun Keşfi
Suter Londra'dan ailesini bırakıp Amerika'ya kaçar oğulları eşi ve akrabaları göz arkası kalmıştır onun için San Francisco'ya yerleşir Vali'den izin alır ve buranın toprak sahibi olur, işçiler altın için isyan eder ve ona ait olan tüm yerler talan olur.Oğul ve eşi yanına gelmiştir, sahibi olduğu tüm topraklara yeni şehir kurulmuştur avukat oğul dava peşinde koşmuştur lakin tüm aile katledildi bugün hala August Suter San Francisco'nun toprak sahibi olmasına rağmen elinde tapusu ile açlık ve safeletle ölmüştür.

Bir Yiğitlik Anı
Dostoyevski'nin beyninde Karamazov'ların sarı gülüşü var.

Okyanusu Aşan İlk Söz
Cyrus Field ne bir bilim adamı ne de elektrikçi sadece mühendis Gisborne'nin işini devam ettiren bir planlamacı, plan ise İngiltereden Amerikaya okyanus ötesi elektirik tel çekmektir.İyi bir propaganda ile bu işe başlar Amerikan ve İngiliz hükümetinden maddi destekler alır aynı şekilde dönemin zenginlerinden de.Plan yapılır ve ilk girişim başlar heyecanla tüm halk bu katılır lakin bir kaç gün sonra makara kayması nedeni ile son bulur, aradan uzun bir süre geçer ortalığın yatışması beklenir ve yine bir defa denenir yine aynı gemiler iki kıtadan da haraket eder ve işe koyulur lakin bu sefer beklenmedik bir fırtına tüm işi berbat eder maddi zarar bir hayli fazladır ama Field asla vazgeçmeyecektir 3.deneme yapılır başka gemi ve yeni yatırımlar tabikide etrafına çok tepki alır lakin bu sefer başarılı olunur okyanus ötesinden kablo çekilmiştir, halkın gözünde çok büyür bir kaç hafta sonra ise kablolar dayanmaz ve yine hınç girişiminde bulunurlar belki insanlar küçükte olsa bir başarıdan mutlu olamıyorlar.

Tanrı'ya Sığınış
Lev Tolstoy ve son yılları, evine davet ettiği iki üniversiteli komünist militan ve soruları, neden bu davanın temellerini atmasına rağmen dava da kendisi yoktur?Tolstoy'un cevabı açıktır vahşet, zorbalık ve güç içerisinde herhangi bir dayatma olmamalıdır.Gençlerin Tolstoy'un evinden ayrılırken onu eleştirmeleri Tolstoy'un aklını başına getirir 83 yaşlarında olan bu adam tüm aile sıkıntısı için eşi ile konuşur ve yine onun hainliğine uğrar böylelikle 13 yıl evvel evden kaçış planını bugün uygular ve kaçar ülkede hemen yayılır Tolstoy kendi karakterleri gibi basit bir ölüme kavuşmak istemektedir yolculuk için bir trene binler ve istasyon şefi rahatsızlandığı için ona kendi odasını verir üzülerek.Bir yatak ve bir battaniye vardır tüm ülkede aranan Tolstoy bir bilinmeyen trende sessizce basitçe ve üryan bir şekilde hayata elveda der.

Güney Kutbu İçin Savaşım
Kaptan Scott ve adamları Güney Kutbu için İngiltere adına keşfe çıkarlar bu yolculukta 2-3 boyunca samimi olduğu hayvanları öldürüp yemek zorunda kalırlar 87.enleme geldiklerinde ise sadece 5 kişinin oraya varması gerektiğini diğerlerinin geri dönmesini söyler böylede olur o soğutan o zamanın en şartsız vaktinde 90. Dereceye varmayı başarılar lakin kendilerinden önce bir Norveç bayrağı görürler, o üzüntülü bakışlarla geri dönerler ilk başlarda bir arkadaşı pes eder sonra birisi daha ve 3 kişi kalılar artık ölme isteği daha ağırdır omuzlarında hayatlar fazla gelir ve Kaptan Scott dünyaya adını geçiren o mektubunu yazar(bkz.KaptanScottMektubu)bu mektuba kral bile dizlerini vurur tüm ingiltere saygıyla selamlar ölümünden 6-7 ay sonra bulunurlar birbirlerine sarılı halde ve ortalarında o mektup ile...

Mühürlü Tren
Dünyayı altüst eden mükemmel ama fiiliyatta boş olan komünizmin kurtarıcı Lenin ile bir tren yolculuğu, devrim hareketleri başlar İsviçre de olan Lenin derhal Rusya'ya dönmelidir lakin bunu yapamaz tüm yollar düşman ülkeleri ile kapalıdır en sonunda ise savaşta farklı tarafta olan Almaya ile anlaşır ve kendisi her yazısında Almanya'yı eleştirmesine rağmen şerefsizce bir hareket eder, tüm dünya düzeni değişir 20.yy başında olan bu olay tüm dünyaya seyir verecek ve Komünist düzenin başlangıcını bize gösterecektir.

Cicero
Zeki bilgin bir insan ve Sezar'ın tüm zalimliğine rağmen onun affından yararlandı lakin Sezar ölesiye kadar peşine düşenler ve onun hümanist fikirlerini engelleyenler aynı şekilde kendi halkının özgürlük değil çıkar peşinde oluşu aklı başına gelişi ve öldürülüşü, kitabın esrarengiz bölümlerinden

Wilson'un Başarısızlığı
Avrupada Birinci Cihan Harbiden sonra barış ve yeni dünya düzeni üzerine çalışan Amerikan başkanımızın başarısız oluşu, pek bir şey yazmayacağım kendisi bile hatasının farkındadır.
217 syf.
·Puan vermedi
Öncelikle bu üç yazarın, daha doğrusu romancının geniş bir çerçevede, neyi, nasıl anlattıklarını bilmenin ve bunu göz önünde bulundurarak okumanın önemine değinmek istiyorum.

Zweig'ın kitabın ön sözünde de belirttiği gibi, Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski ise, bireyin ve insanlığın dünyasını ele alıyor.
ve sonra bu yazarların neden bunlar üzerine yazdıklarını bilmek gerekiyor.
Yazarların doğdukları dönem, içinde bulundukları ortam ve yaşayış biçimleri, hayata ve insanlara karşı bakış açısını oluşturuyor. Buna göre Balzac'ın hayatında Napolyon'un etkisi göz ardı edilemeyecek bir biçimde öne çıkıyor. Dickens ise romancı olmadan önce stenografiklik yapmış ve bu onun sanatında büyük bir etki yapmıştı...

- Balzac

Balzac, delikanlılık çağında dünyaları fetheden Napolyon'un hayranı olarak onun ordusunda asker olma arzusuyla yanıp tutuşuyor. O da Napolyon gibi dünyayı fethetme hayaliyle yaşamış hatta ondan daha büyük bir biri olmayı hedeflemiş ve onun kılıçla sona erdiremediğini, Ben kalemimle tamamlayacağım, demiş.
"Dünyanın silahlarla fethedilemeyeceği anlaşıldığında geriye tek bir şey kalıyor, zirveye ulaşmak için sanat!" Yazmaya başlıyor; farklı bakış açılarıyla, derin gözlem gücüyle; çıkarım da bulunarak yahut toplayarak, öze indirgeyerek ve biçim vererek yeni bir dünya yaratma çabası içine giriyor.
Öyle ki bu fethetme arzusu bütün kahramanlarına yansıyor.
Balzac, çok büyük bir gözlem gücüne sahip. Gençlik yıllarında çeşitli işlerde çalışması ona baktığında bir nesnenin görünmeyen tarafını, en ufak ayrıntısını dahi, görmesini sağlıyor. Kendi dünyasının inanılmaz derecedeki yoğunluğunu karekterleri aracılığıyla ve büyük bir başarıyla sanatına dökmüş.
Zweig, yarım kalan eserlerini tamamlaması sonucunda onun, kavranılamayacak bir noktaya erişeceğini ve bambaşka bir boyut kazanacağını da söylüyor Balzac için son söz olarak.
"Ve sonunda Balzac muzaffer konsül Bonaparte gibi ordularını bütün ülkelere salar."

- Charles Dickens

Charles Dickens ile (ingiliz) halkı, okuyucuları arasında samimi bir bağı var. Dickens, İngiliz geleneğinin bir resmidir, tanımlaması onun için uygun olur, diyebiliriz.
Sanatsal ve ahlaki anlamda tam bir ingiliz örneğini gösteriyor. Bununla birlikte ingiliz sanatının en iyi ifadesidir, denilebilir.
Bir İngiliz olarak Shakespeare ile karşılaştırıldığında, "Shakespeare kahraman İngiltere'nin yeniden doğuşuydu, Dickens ise sadece burjuvazinin sembolü."
Onların sanatını ayıran şey dehadan ziyade, sanata karşı tutumlarıydı. "Shakespeare nasıl hırslı İngiltere'nin cesareti ise Dickens da tok İngiltere'nin tedbiridir."
Yani Dickens her ne kadar İngiltere'nin - doymuş İngiltere'nin- isteği yönünde eser ortaya koymuşsa da, Shakespeare de ona karşı, daha tutkulu ve cesaretle onun üzerine çıkmayı çabalamış ve başarmıştı. Bu yüzden Shakespeare İngiltere'nin yeniden doğuşuydu.
Dickens ayrıca alt tabakadan yetişmiş biri olarak, yoksullara karşı duyarlı biri olmuş. Buna karşın zenginlere ve ayrılacalıklı olanlara daima hoşgörüsüz kalmış.
Bu -ona itici gelen- insanları eserlerindeki karakterleri de yansıtmış.
Dickens görsel hafızası çok kuvvetli olan bir yazar. Karakterlerinin psikolojik tahlillerini iyi yapar ve yansıtır; ama bu içsel olarak değil dışsal bir belirtiyle, yani bunu görüntü üzerinden sağlıyor. Resmin en ince ayrıntılarını görerek, görüntünün içini ve derinliğini bu görüş açısıyla veriyor.
Zweig şöyle der: " Pickwick dediğimizde bir görüntü gelir, üzerinde parlak düğmeli bir yelek olan, neşeli, oldukça şişman bir şeydir bu. Burada şunu hissederiz Dickens'ın kahramanları oluşturulmuş bir tablo gibi düşünülür, Dostoyevski ve Balzac'ınkiler ise müzik gibi. çünkü onlarınki sezgisel, zihinsel bir yaratımdır; Dickens ise reprodüktif olarak, bir anlamda bedensel gözle yaratır."

- DOSTOYEVSKİ

Belirtildiği gibi üç başlık altında ele alınıyor Dostoyevski; yüzü, kaderi ve eseri.
Yazar, özellikle Dostoyevski'yi ayrıntılı olarak anlatıyor. Hatta yüzünün en küçük noktasının dahi tasvirini yapıyor...

Yoksulluk ve acı; onu en iyi tanımlayan iki sözcük, iki kavram, hayatını çepeçevre saran iki duvar. Nitekim 24 yaşındayken yazdığı ilk eseri insancıkları şaşırtan, büyülü bir serüvenin kapılarını açan bu eserde, bu iki kavramın doğrultusunda ortaya konuluyor.
Değenilmesi gereken bir konu da Dostoyevski'nin sara hastası olduğu. Zira bütün trajik yaşamının yanında bir de oldukça bu tehlikeli hastalıkla mücadele veriyor.
Henüz ünü yakalamış ve hızla zirveye çıkıyorken, beklenmeyen bir olayla adı bir suikaste karışmış ve ardından idam cezasına çarptırılmıştı, ancak idam edilmek üzereyken cezası Sibirya'da hapishane yatmaya çevirilir. Orada çok zor bir dönem geçirir. Kitap okuyamaz- İncil dışında- ve hiçbir yazısının yayımlanmasına izin verilmez. Daha sonra bu sürgün hayatından- tam anlamıyla bir zindan hayatı-kurtulduktan sonra evlenir. Ancak bu da mutsuzluk getirir. Ve daha sonra bu trajik durum Ezilenler kitabına da yansır. Ölüler evinden Anılar kitabı Rusya'yı derinden sarsar, kendine getirir. Böylece Dostoyevski'nin ünü daha sağlam bir şekilde artar. Bundan sonra yazılarını tek başına yazdığı bir dergi çıkarır( Sanırım bu yazılar Bir Yazarın Günlüğü adıyla kitaba çevrilir.)

Onun kahramanları zamanın dışında, sınırların ötesinde, belirli bir düzeni ve sonunda ulaşacakları hedefi olmadan varoşlarını sürdürürler.
"Hepsi birer Cortez' dir; arkalarında yanmış köprüler, önlerinde bilinmeyen bir dünya."
Özellikle şu dikkatimi çekti, Zweig'ın da dediği gibi, Onlar mutlu olmayı istemezler, aksine acı isterler. O bu acıyla beslenip güçlü olmayı. Dostoyevski'nin hayatında da ve kahramanlarında da bu açıkça görülür. "Dostoyevski'nin bütün trajik dünyası da bir tımarhane gibi."
Bu alıntı Dostoyevski'nin kahramanları için iyi bir örnek olabilir."İçerler, kumar oynarlar, zevk ve sefaya dalarlar ve bütün bunlar (aksi halde Dostoyevski kahramanı olmazlardı) fanatikçe son raddeye vardırılır. Onları bu kusurlara yönelten acıdır, herhangi bir heves değil. Bu içki içme rahatlamak ve uyumak için değildir. Almanlar gibi uyku şikayeti yüzünden değil, sarhoş olmak, deliliklerini unutmak için içrerler; para kazanmak için değil, zaman öldürmek için kumar oynarlar; sefahat, haz almak için değil, aşırılık içinde hakiki ölçülerini kaybetmek içindir. Kim olduklarını bilmek isterler, bu yüzden sınırları ararlar. "
Onun acı ve yoksul yaşamı, kusursuz bir eser vermesini engeller. Yazı sürecinde hastalığı nüks edip büyük bir sancıyla üretkenliğini çekilmez bir hale getirir. Yazmak bu yüzden onun için bir işkence gibidir...

"Acı çekiyorum, öyleyse varım." Bu "varım" Dostoyevski' de ve yarattığı bütün kişiliklerde yaşamın en büyük zaferidir.
80 syf.
·1 günde·8/10
Olağanüstü Bir Gece-Stefan Zweig
Bir insanın hayatının değişimi 6 saat içinde olur mu hiç demeyin.. oluyormuş. Yazar hikayeye başlarken daha ilk sayfalarda çok güzel bir felsefi olaya Herakleitos’un bir nehirde iki defa yıkanılmaz düşüncesini andırır bir girişle başlaması ilgimi bir hayli fazla çekti ve düşüncesi yüzümde hoş bir gülümseme yarattı diyebilirim. Konusunu değerlendirdiğim zaman genel bir çerçevede burjuva hayatı yaşayan insanların işçi sınıfından manen çok uzaklaştığını ve birbirlerine yabancı kaldıklarını gözler önüne seriyor.
Kahramanımızın ismi Baron Fredrich. 1914 yılında Rava-Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmada vefat etmiştir. Baron Fredrich’in yazı masasında bulunan notlar daha sonra ailesi tarafından gözden geçirilmesi istenerek yazara teslim edilmiştir. Stefan Zweig de altı saatlik bir zaman dilimini kapsayan bu olağanüstü geceyi sadece ismini değiştirerek Olağanüstü Bir Gece kitabı ile yazıya dökmüştür.
Baron Fredrich otuz altı yaşına girmemişken erken ölen ailesinden yüklü bir miras kalmıştır. Bu fırsattan yararlan Baron Fredrich subaylık mesleğinden vazgeçmiş ve kendince emekliye ayrılmıştır. Ailesi soylu bir sınıftan geliyordu, bir de bu miras gelince tam bir zengin ve soylu bir aristokrat olmuştur. İlgi alanını koleksiyonculuk ve burjuvazi hayat tarzına göre şekillendirmiştir. Fakat tüm bu zengin hayat tarzı bir süre sonra onu derin bir durgunluğa sokmuştur. Altı ay gibi bir zaman alan bu durgunluk döneminde tüm heveslerinden soğumuştur. Artık ne kitaplar ne pahalı hayat tarzı ne de kadınlar ona heyecan veriyordu. Her günü aynı, bir günü diğer günüyle eşit sıradan bir hayatın tam içindeydi. Ne zaman ki yaşanacak o olağanüstü geceye kadar.
O gün evden şuursuz bir şekilde çıktı ne yapmak istediğinden bihaber. Etrafın oldukça kalabalık olduğunu, faytonların soyluları ve sosyeteden tanıdığı simaları birbiri ardına götürdüklerini görmüştür. Kendisini de bu faytonlardan birinde bulan Baron Fredrich arabacının ‘’- at yarışlarına değil mi efendim ?’’ sorusuna onaylarcasına başını oynatmıştır. Altı ay öncesine kadar böyle organizasyonları hiç kaçırmazdı. Hipodromun içine girdiği zaman herkesin sıralarına oturduğunu, çok özenle giyindiklerini görmüştü. At yarışının başlamasıyla tüm soylular sanki bambaşka insan oluvermişlerdi. Bağırıyorlar, kendilerini öyle bir hırsla kaptırmışlardı ki yarışa bu heyecan Baron Fredrich’i de sarmıştı. Çünkü onun uzun zamandır hissedemediği bir duyguyu bu insanlar doruklarına kadar yaşıyorlardı. Daha sonra yarışlara ara verildiğinde Baron Fredrich’in gözü bir kadına takılmıştır. Çok güzel ve alımlı olan bu kadın adeta gözleriyle Baron Fredrich’e cilve yapıyordu. Bu durum Baron Fredrich’in oldukça fazla hoşuna gitmiştir. Çünkü bu herkesin içinde oynanan gizli oyun ona oldukça heyecan vermiştir. Nerden geldiği bilinmeyen şişko ve kel adam kadının yanında belirivermiştir. Bu şişman adam kadının omzuna elini atmasıyla baron onun kadının kocası olduğunu anlamıştır. Artık oyun bitmiş ve heyecan bir andan ortadan kaybolmuştur. Yarışlar kısa bir aranın ardından kaldığı yerden başladıktan sonra şişman adam (adı Lajos) ve Baron Fredrich bir çarpışma esnasında Lajos’un elindeki tüm bahis kuponları yere savrulmuştur. Bu Bahis kuponlarından birisi Baron Fredrich’in ayağının önüne düşmüştür. Lajos kuponları yerden toplarken bir türlü sonuncu kuponu bulamamıştır. Çünkü Baron Fredrich bu kuponu bilerek ayağıyla gizlemiştir. Kuponu aramaktan ümidini kaybeden Lajos oradan uzaklaşmıştır. Daha sonra eğilip eline kuponu aldığı sırada Baron Fredrich yarış devam etmektedir. Maçı takip etmeye ve heyecanlanmaya başlamıştır. Bu yaşamış olduğu durumun bir anlığına farkına varan Baron Fredrich bu durumdan normalde hayıflanması lazımken şimdi bu durum hoşuna gitmiştir. Yarış bitmiştir ve çarpışma sonucu yere düşen ve ardından kendi isteğiyle gizlemiş olduğu kupon yarışı kazanmıştır. Tüm kazancı gişeden temin etmiştir. Bu suç işleme duygusu ve yaşadığı heyecan ona tekrar bilet aldırmaya yetmiştir. Ama bu paranın kendi helal kazancı olmadığından bir hırsızlık sonucu olduğundan tekrar en kötü ata bahis oynarken yarışı kaybetmek amaçlı oynamıştır. Ama at yarışını yine kendisi kazanmıştır ve parası iki misli artmıştır. Baron Fredrich bu durumdan hiç hoşnut değildir. Soylu bir centilmen insana hiç yakıştıramıyordu içinde bulunmuş olduğu durumu. Üzgün bir şekilde panayır gibi bir yere gitti daha sonra. Burada insanların arasına karışmak ve durgunluğunun nedenini anlama çabasına girişmişti. Gece yarısına kadar yanına hiç kimse gelmemiştir. Hatta insanlar ondan uzaklaşmışlardır. Çünkü kıyafeti ve duruşuyla soylu biri olduğunu apaçık bir şekilde belli ediyordur. Dükkanlar ve lunaparklar kapanınca Baron Fredrich’in yanına bir fahişe gelir. İlk kez birisinin dikkatini çektiği için heyecan duydu ve onun peşinden gitti. Fakat biraz uzaklaşınca kendisinin de arkasında birilerinin onları gizlice takip ettiğini anladı. Bir anda içinde oluşan korku duygusuna rağmen yine de içindeki kabaran güçlü duyguya esir düşerek karanlığa doğru fahişenin arkasından ilerledi. Daha sonra kadına at yarışından kazanmış olduğu paradan çok yüklü bir miktar verdi. Ve ardından gelen kendisini tehdit eden iki gence de istedikleri meblağ tutarında parayı verdi. Para alan bu aciz insanların yüzündeki mutluluk ona çok büyük bir his yaşattı.
O akşam gördüğü herkese elinden geldiğince parasal konuda yardım etti. Önünden geçen baloncunun tüm balonlarını satın aldı, kek satan yaşlı bir kadının önünden kek aldıktan sonra yüklü bir miktarda bahşiş bıraktı. En sonunda hayatının amacını ve kendi benliğini buldu. Yaşamış olduğu o geceden sonra mutlu ve bilinçli bir insan olarak yaşamaya devam etti. Hiç yalnızlık çekmedi, aksine artık sokakta gördüğü her insanla muhabbet ediyor, yardımlaşıyor ve artık yalnızlık duygusunu hiç ama hiç hissetmemeye başlamıştır.
-Börteçine
64 syf.
·Beğendi·9/10
Pek çok okurunun da dile getirdiği üzere, yazar Stefan Zweig’in en belirgin özelliklerinden biri; okuyucunun hikayelerdeki “hayali” karakterlerde, kendinde mevcut olan “gerçek” sıfatları kolaylıkla bulabilmesi. Daha sonra kendi düşünce hayatına bu hayalleri şablon olarak alarak, kendiyle ilgili birtakım sonuçlara varıp, çıkarımlar ortaya koyabilmesi. 



Yazar bu sorgulatmayı öylesine doğal ve akıcı bir şekilde yapıyor ki, okuyucu hikayenin heyecanından dolayı, bazen kendi hayatıyla ilgili çok değerli olabilecek bu tarz çıkarımlar üzerinde derinlikli bir şekilde düşünmeyi es geçebiliyor.



Örneğin, bir çok inceleme paylaşan okuyucu, hikayelerin nasıl bittiğine odaklanmış, orada takılı kalmış. Ben bu odaklanmanın yanlış olduğunu ve hikayelerin derinlemesine çok daha fazla irdelenmeyi hak ettiklerini düşünüyorum.
Bazı hikayelerin bende uyandırdığı ufak düşünceleri paylaşmak isterim.



*** Kitabı okumadıysanız devam etmeyin lütfen ***

AY IŞIĞI SOKAĞI:


Hepimizin hayatında çok değer verdiği, çok önemli kişiler vardır. Anne, baba, eş, sevgili, dost, çocuk ya da bir başkası gibi. Bu çok değerli yakınlarımızı öylesine önemser ve sahipleniriz ki, onların bazen kılına zarar gelmesin diye çok rahatlıkla ölümü göze alabiliriz. Ama günlük yaşamın rutin akışı içerisinde bu “değerliliği” es kaza unutarak, insani zaaflarımızın etkisiyle hiç olmayacak, absürt, hatalı işler yapar, bu müthiş değer verdiğimiz insanları yaralarız, kırarız, incitiriz… Kimi zaman ve hemen, bundan çok pişman olur karşımızdaki insanın gönlünü alarak kırılan bu elmas porseleni tutkallamaya çalışırız, kimi zaman ise parçalar artık bir araya getirilemez olmuştur ve, malesef, artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.



Bu hikayedeki koca da, karısına aşık, onsuz yapamıyor, onu çok seviyor ve onu takıntıya varacak seviyede sahipleniyor. İroniye bakın ki, bu büyük sahiplenme, malesef zavallı kadının sonunu getiren acı sebep oluyor, adamın da elbette… Peki ama karısını bu kadar seven bir erkek, nasıl olur da bu güzel tabloyu, ölümle, cinayetle sonlandıracak noktaya kadar ileri gidebilir.



Cevap, hepimizin hayatında var olan çok sıradan bir gerçeklikler yumağı: insanız, ve zaaflarımız var…



Kimi zaman aç gözlülük, kimi zaman cimrilik, bazen aşırı kıskançlık, bazen ilgisizlik, bazen hüküm kurma isteği ve daha aklınıza kendinizden/kendimizden ne geliyorsa… Bunlar hepimizde olabilecek çok sıradan vasıflar. Ama hikayedeki bu güzel evliliğin sonunu getiren de tam olarak bu basitlikler oluyor.



Karısını bu derece seven bu adam, basit ruhluluğunun da etkisiyle, onunla eşit olmayı kabullenmiyor, eşini kendine aslında “eş” görmüyor. Ne zaman eşi para isteyecek olsa, kendisine minnet duyması için adam onu rencide etmekten çekinmiyor, bundan utanmıyor.



Yine mal biriktirme ve mal koruma gibi sefil bir insan sıfatı neticesinde, onu, çok sevdiği eşini, hasbelkader tekrar bulduğunda… Yine kaybediyor, bu kez sonsuza kadar…



Bu kadar büyük bir sevginin böylesine aptal bir iki sıfattan dolayı yok olması tabloya uzaktan baktığımızda inanılmaz gözüküyor. Ama o tablodaki sıradan bir fert olduğumuzda, ne kadar kolay olduğunu hepimiz kendi hayatlarımızdan çok iyi biliyoruz.



Kadın tarafından baktığımızda ise, o da bir gurur patlamasıyla eşini ilk defa terkettikten sonra, ikinci bir araya gelmelerinde bu kez kocasındaki iğrenç pintilikten ve kabalıktan tiksinme neticesinde, onu ebediyen terk ediyor. Ve gururu ile hareket edip, belki ilk etapta gerçekten doğru bir yönelim olsa dahi, günün sonunda, ironik bir şekilde bir kadın için en onur kırıcı mesleğin pençesine düşüp, hayat kadını olarak insani manada değer kaybediyor.



Hikaye, barındırdığı manalar itibariyle, bize şunu bir kez daha ispatlıyor: İnsan gerçekten de çok zayıf bir varlık. Çok temel ruhsal zaaflarına engel olamadığı için, kendisine çok ciddi zararlar verebilecek yollara bizzat kendisi yol verebiliyor. Yaptığı hatayı çok kısa bir sürede anlayabiliyor o harika(!) aklı sayesinde, ama, hasarın onarılması mümkün olmadığında, en başa dönme gücüne kadir olmadığı için, ruhunu kendi elleriyle o müebbet karanlığa hapseden hakim de yine bizzat o olmuş oluyor.

 


LEPORELLA: 



“İnsan ne için yaşar?”


Tolstoy’un, bir kitaptan çok daha öte, hayatı boyunca cevabını bulmaya çabaladığı bu can alıcı sorunun cevabını; düşünme vasfını ıskartaya çıkarmış, robotlaşmıs bir temizlikçi kadından, Leporella’dan beklemek çok naif olurdu elbette… Bu, hayatını makineye çevirmiş, irade gibi bir cevheri kaldırıp çöpe atmış, sevginin olağanüstü gücünden haberi dahi olmamış basit varlık, bir gün “beyefendi” sinden, o, daha önce hiç keşfetmediği “sevgi” nin, “ilgi” nin tadını aldığında, hayatının artık eskisi gibi olamayacağını henüz bilmiyordu. Kaldı ki bu “ön gösterim” sevgi ve ilgi yok olunca, onun ruhu da aslen yok olmuş ve bedenini artık istemediğini sulardaki cansız yansımada herkese bildirmişti.



İnsan için hayatta sevgiden daha değerli bir kavram var mı?

Fakir bir insan, daha çok para kazanma arzusuyla işine gücüne aşırı derecede odaklanabilir. Ama bu kazanmaların asıl amacı nedir, ne için kazanacak bu insan bütün o herşeyi? Sadece nefes alıp daha çok yaşayabilmek için mi? Yoksa daha yüksek standartlı, daha keyifli, daha güzel bir hayatta keyif sürebilmek için mi? Yoksa kendi hayatını feda edip, çocuklarına hatırı sayılır mal mülk “ganimet” bırakabilmek için mi? Yoksa ya da… Kazandıklarını paylaşabileceği, onu seven, ona değer veren, onun da sevdiği değerli insanları mutlu edebilmek, onlarla güzen anlar yaşayabilmek, onlara güzel anılar hediye edebilmek için mi?



Yazar bizlere “En çok neye değer veriyorsun? Ne için canla başla para kazanacaksın? Hedefin nedir?” sorularını çarpıcı bir şekilde yöneltiyor. Ve kendi içimizde bir kere daha bu önemli konuları ele almaya zorluyor bizleri.




Yazarın biyografisi

Adı:
Stefan Zweig
Unvan:
Avusturyalı Romancı, Oyun Yazarı, Gazeteci ve Biyografi Yazarı
Doğum:
Viyana, Avusturya, 28 Kasım 1881
Ölüm:
Petropolis, Rio de Janeiro, Brezilya, 22 Şubat 1942
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana/ Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis/ Rio de Janeiro/ Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Yaşamı

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca , İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllar Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu.

Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti.

1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı.

Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Çalışmaları

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.

Yazar istatistikleri

  • 9.020 okur beğendi.
  • 126.860 okur okudu.
  • 2.626 okur okuyor.
  • 61.887 okur okuyacak.
  • 769 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları