Şükrü Erbaş

Şükrü Erbaş

Yazar
8.8/10
1.417 Kişi
·
4.377
Okunma
·
1.815
Beğeni
·
70.025
Gösterim
Adı:
Şükrü Erbaş
Unvan:
Türk Şair ve Yazar
Doğum:
Yozgat, Türkiye, 1953
Şükrü Erbaş (d. 1953, Yozgat), Türk şair ve yazar.

1953'te Yozgat'ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü'nden 1978'de mezun oldu. Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk ve yöneticilik yaptı, bu kurumdan emekli oldu. Yarın dergisi yazı kurulunda görev yaptı (1984). Edebiyatçılar Derneği'nde yöneticilik görevinde bulundu (1993-1999). Şair, halen Antalya'da yaşamaktadır.

Şükrü Erbaş, ilk şiirini Varlık dergisinde, 1978 yılında yayınlandı. "Yolculuk" adlı şiir kitabıyla, 1987 Ceyhun Atuf Kansu şiir ödülüne değer görüldü. Ayrıca, "Dicle Üstü Ay Bulanık" şiir kitabıyla1996 Orhon Murat Arıburnu şiir ödülünü, "Üç Nokta Beş Harf" şiir kitabıyla 2002 Ahmed Arif şiir ödülünü ve "Gölge Masalı" adlı şiir kitabı ile de 2005 Ömer Asım Aksoy şiir ödülünü kazandı.

Şiir, edebiyat ve yaşam üzerine denemeler yazdı. Denemelerini "İnsanın Acısını İnsan Alır" (1995) ve "Bir Gün Ölümden Önce" (1999) adlı kitaplarında toplayan Şükrü Erbaş'ın, "Gülün Sesi Gül Kokar" (1998) adlı düzyazılarından oluşan bir kitabı da vardır.
Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak
Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
Toprağı rüzgârı denizi göğü
O her zaman bir insanla anlamlı
Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
Ve ucuz korkuların kör kuyularına
Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.

Fırlayıp ilk ışıklarıyla günün dağınık yataklardan
Koşaradım gidiyorsunuz işinize değişmeyen yollardan
Kurulmuş saatler gibi günboyu çalışıp tekdüze
Uzayan gölgelerle koşaradım dönüyorsunuz evinize
Ne kadar uzaksa bir felaket sizden o kadar mutlusunuz
Unuttunuz başkalarının acısını duymayı
Küçük çıkarların büyük kurnazları
Alışverişe döndü tüm ilişkileriniz, hesaplı, planlı
Sevgileriniz ayaküstü, ilgileriniz koşaradım
Unuttunuz konuşmayı kendinizi vererek
Düşünmeden bir başka şeyi, içten yalın dürüst
Dışa vurmayı duygularınızı
Unuttunuz, neydi bir ince söze yakışan en güzel davranış.

Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
- Ki bu en büyük kötülüktür size -
Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar
Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz.
Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde
İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke
Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz.
Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına
Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
Koşaradım
Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde..

1985
Geriye bakarak yanıtlıyoruz birbirimizi
Bir destek aranır bir güç alırcasına
Dönerek ikide bir anıların ülkesine..
Alnımızı gererek konuşuyoruz, kaşlarımızı
Bir ince eğimle siper edip bakışlarımıza
Çok iyi bildiğimiz bir duyguyu
- O biraz yenilgiye biraz ezikliğe benzer
Ortak yaşadığımız sızım sızım -
Saklamaya çalışıyoruz birbirimizden.

Uzun uzun susuyoruz sözün kıyılarında
Hangi kapıyı aralasak bir uzaklık esiyor
Hiçbir düşünceyi sonuna dek götüremiyoruz.
- Böyle belirlenmiş sınırlar içinde
Bir iç denetimle, bir dış denetimle
Konuşmasak da eski tadını yitirdi -
Düşler kuruyoruz yeniden gelecek üzerine
Kaldırıp kirpiklerimizi ayak uçlarımızdan
Dağlara bakıyoruz, ufuklara, bulutlara
- Ah, o insan yüreğinin değişmeyen tutkusu -

Bir güncel sesle sonra, çirkin ve çiğ
Bir kirli görüntüyle hayata ilişkin
Dönüyoruz gerçeğin o kalın çizgisine..
Yeni yeni yaşamlar kuruyoruz ödünler vererek
Aklımızda yüzlerce geçerli açıklama:
"Yaşamak zorundayız nasılsa, iyidir
Hiç yoktan var olmak" adına
Karşı çıktığımız ne varsa yapıyoruz hepsini.
Bir kan pıhtısı gibi yarada kuruyan
Binlerce uyuşturucu merhemle donuyor kalbinizde
Anılar inançlar incelikler düşler..
ben ona sıkıntılı güz günlerinde
yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim
kırmak istememiştim duygu filizlerini
büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu
rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine
incinmesin diye tek
acıyı bile ters yüz eden
incelikli bir gülümsemeyle yüzümde

ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda
sıcacık bir sığınak olayım istemiştim
insanlar içinde üşüdükçe
güvenle gelebileceği

kuşların kanatları neden vardır?
bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?
bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür?
tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir?
konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince
yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim

ben ona sabah olamasam da
dingin bir ikindi olayım istemişimdir
her şeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin
yüzünde uçuk bir gülümsemeyle
yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına
serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını
dinlendireyim istemiştim
üşütmek istememiştim.

ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında
gecikmiş... ince... güzel ve uzak...
biraz da kendime istemiştim
sevgi adına
Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık.
Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde kendi sesiyle silinmek
Birdenbire büyümesi gülüşü artık yaprak kımıldatmayan bir çocuğun
İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde
Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Parmaklarını sözüne pınar edememek
Uzaklarda bir adamın üşümesi bir kadın dağlara daldıkça
Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
Ayrılık, yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
Yalnızca gölge vermesi ağaçların
İyiliğin küfre dönmesi ayrılık
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
Başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
İki adımdan birisi insanın,
Sevincin kundakçısı, hüznün arması
Süreğen korkusu inceliğin
Ayrılık o küçük ölüm!
Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.
Seni yalnızlığından tanıdım
Kirpikleri kırık çocuk
Çiğneyip durduğun dudaklarından.
Gözlerin küllenmiş yangın yeriydi
Bir eylül göğünün bulut kümeleri
Donuk bakışlarında;
Hüznün nasıl da benziyordu
Benim ilkgençliğime

Ellerinden tanıdım seni
Yüreğinin yansısı tedirgin ellerinden.
Bir uzak boşloğa yağmur yağıyordu
-Anılardan anılara ince çizikler…-
Yüzün bir türkü sonrasının
Kederli dalgınlığında;
Güldün mü, ben mi yanıldım, bilemiyorum
Ağıt gibi bir alay dudak uçlarında
Gücenik duruşundan tanıdım seni.

Seni kendimden tanıdım çocuk;
Yüreği sürekli çiğnenen bir yol
Gövdesi acılardan acılara köprü…
Biraz öfke, biraz umut, çokça onur
Olan kendimden.
Eğildim öptüm yıkık alnından
Uzaktın, kıyamadım sessizliğine
Biraz daha dedim içimden, biraz daha;
Gün olur, onuru güzel çocuk
Acı da yakışır insanın yüreğine.
SİNEMA KAPILARI

“Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten” / Edip Cansever

Başlarken / Hep Aynı (İç) Görüntü

I.
Güven içinde olduğumu bilmem hiç
Sevildiğimi, önem verildiğimi
Benim başkalarını aradığım gibi
Arandığımı bilmem…

Dünyanın bütün suçlarını işlemiş
Bütün yanlışlarını ben yapmışım gibi
Yaptığım her işten tedirgin oluyorum.
İçimde sürekli bir horlanma korkusu
Bir kekeme tutukluğu ürkek dilimde
En iyi bildiğim konuda bile
Çekine çekine konuşuyorum.

Çekilip sonra kabuğuma küskünlüğün
Kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum
Kırık dökük izleriyle hayatın.
Usul sesli içe değen incecik
Bir şarkı büyütüyorum, ömrüme benzeyen…
Sabah kadar uçuk, akşam kadar acı
Rengi dört mevsimin uyumsuz karışımı
Acemi bir şarkı…

Umuda ve gerçeğe böyle katlanıyorum.
...
Ne yaparsanız çaresiz
Kendinizden sonraya kalmayacaksınız
Zaman yenecek sizi
O telaşsız bilge, o silahsız güç
Silecek yüzünüzden kibrinizi
Hükmünüz ömrünüzle sınırlı olacak
Öldüğünüz gün unutulacaksınız
Yıkıntılar kalacak ardınızda yalnız
Yaşarken, korkunun ağır gölgesiyle
Örtüp sakladığınız
Sindirip susturduğunuz
İncinmiş onurlar bunalmış öfkeler
Düşler ve acılardan oluşmuş
Yıkıntılar kalacak.
Babasız çocuklak irkilecek evlerde
Oğulsuz anneler, erkeksiz kadınlar,
Açık yaralardan bir ayaz gibi
Geçtikçe adınız acılı konuşmalarda
Soğuk bir ürperti gezinecek
Evlerin camlarında
Mezarlara hapislere uzanan
Yaralı tarihinde bir ince düşüncenin
-Bir güzel ülkenin, o iyi insanların-
Kötülük simgesi olarak kalacaksınız.
Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar gittikçe daha güzel

Güneş daha hızlı adımlıyor gökyüzünü
Sular daha soğuk rüzgâr daha serin

Eskiden her konuda konuşurdum istekle
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi

Büyük yapılar ışıklı çarşılar bitti
Ara sokaklara salaş kahvelere gidiyorum

Kurtulmak için çırpındığım çocukluğu
Yeniden öğreniyorum çocuklardan şaşarak

Bütün sesler çın çın bir yalnızlık oluyor
İçimden geçenleri söyledim sanıyorum

Birisi bir şarkı söylemesin kederle
Tenimde bir titreme kirpiklerimde buğu

Kısa söz basit eşya kedi sevgisi
Aktıkça ağaran bir suyum zamanın ırmağında

Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar daha güzel kadınlar daha uzak...
Şiir bize anlamayı öğretir, sevmeyi öğretir, karşı çıkmayı öğretir, sessizliğe saygıyı öğretir, ufukların ardını öğretir, geleceği öğretir, soru sormayı öğretir, kendi gözümüzün ve kalbimizin büyüsünü öğretir, sınırların saçmalığını öğretir, alın çizgisinin derinliğini öğretir, kuşkunun verimliliğini öğretir, yetinmemenin zenginliğini öğretir, zorbalığın zavallılığını öğretir, zamanın ürpertisini öğretir, gecenin ışığını öğretir.Kısaca insanın ve doğanın tükenmez hazinesini serer önümüze, ruhumuza. Bilincinde olalım olmayalım; mezar taşımızdaki hayıflanmadır şiir..
Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.
96 syf.
·Beğendi·10/10
“Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok ama ilerde şiir-hikâye diye, şiirle hikâye arasında ortak bir türe de yer verileceğini umuyorum.” Behçet Necatigil

Şiir kitabı bu söz ile başlıyor. Şiir ile Hikayenin birleşmesi ile oluşmuş bu kitabındaki eserler. Okurken hikaye gibi yazılmış şiirler. Anlam yükü fazla olan okuduğunuzda hikaye okuduğunuzu düşünüyorsunuz ama hikayelerdeki imgeler ile şiir okuduğunuzu da hissediyorsunuz. Bu yüzden şiir ve hikayenin harmanlanması ile oluşmuş bir türde yazılmış eserler.

Bu eserlerde dikkatimi çeken betimlemelere duygu yüklenerek anlatılmıştır Betimlemelerde benzetme sanatı kullanarak anlatmış. Ayrıca abartma sanatını kullanarak anlatmak istediği duyguyu okuyucuya aktarmak istemiştir. (Hikaye ve şiirin bir araya gelerek harmanlanmasını sağlayan unsurlardan biri bana göre benzetme sanatını kullanmasıdır. Bir diğeri ise kişileştirme sanatını kullanmasıdır.)

"Işıklar, ışıklar, ışıklar... her biri bir ayrılık düğünü."

Olaylar hikaye anlatılır gibi yazılmış ama aralara şiirler serpilmiş.

"Parmakları bileklerinden uzanıyordu da omuzlarından dökülüyordu."

Bildiğimiz ama göremediğimiz varlıklara görülebilirlik özelliği vererek zihnimizde canlanmasını sağlamış.

"Sessizlik usulca kirpikleniyordu."

Masa Dergisi'nde yazdığı bir yazıda neden şiir yazdığından bahseder.

"İnsan ruhunun en kapalı, en karanlık yerlerine uzanmaya çalışıyorum. Olağan görünen hiçbir şeyin, söz konusu insansa hiç de olağan olmadığını düşünüyorum. O diplere yüzeylerden sızanları, diplerde neye dönüştüğünü, bizi sessizce çekip çevirenlerin neler olduğunu bilmek istiyorum. Hiçbir insan davranışının, duygusunun, arzusunun, öfkesinin, korkusunun görünenden oluşmadığını en azından kendimden biliyorum. Bunu dilin bütün olanaklarını kullanarak görünür kılmaya çalışıyorum. Yoksa ben de dahil herkes çok yoksul yaşayacak. Çok yanlış büyüyecek. Kötülük ve kabalık olağanlaşacak. Sevgisizlik, hayatı çöle çevirecek. Oysa yaşamak bir mucizedir. Oysa doğada kötülük yoktur. ve insan yalınkat bir varlık değildir. "

"Benim sesim insana dokunmazsa çıkamaz. Dokunduğu insanın yarasını harf harf iyileştirmezse, güzelleştirmezse çıkamaz. İnsanı aşkla ve özgürlük duygusuyla kucaklamazsa çıkamaz. Bütün bir doğayı insanın varoluşuna sığdırmazsa çıkamaz. temel var oluş hakları nedeniyle acı çeken bir insan varsa, sesim onun acısını taşımazsa çıkamaz."

İnsan sevgisini (bu kitabında ağırlıklı olarak işlediği çocuklukta edinilen sevgiden) şiirlerinin tohumunu oluşturuyor. Kalemi ile o tohumu yeşillendiriyor Şükrü Erbaş. Yeşillendirirken suluyor şiirlerini ve besliyor o güzel sesiyle okurken. Sonra gür dallarıyla yemyeşil ağaç oluyor şiirler. Her biri ayrı güzellikte her biri ayrı duygular hissettiriyor okurlarda. O duygularla daha da büyüyor ağaçlar. Şiirin gücüyle.

Çocuklara sevgi aşılamalıyız. Onlara merhameti öğretmeliyiz. Onlar mutlu olursa dünya mutlu olur. Çocuklar için önemli olan bir diğer unsur ise aile. Sevgiyi gösteren anne ve baba ile büyümek çocuklar için umut ışığı olur. Umudun ışığı olur çocuklar. Bu yüzden çoculukluk önemlidir insanlar için. Çocuklara iyi bakalım.

Şükrü Erbaş'ın kalemi ile tanışmadıysanız mutlaka okumanız gereken bir şair. Şiirlerinin yüreğinizi ekileyeceğinize eminim.
84 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
“Yaşıyoruz Sessizce”

Şükrü Erbaş’ın her bir satırında ruhunun bir parçasını bıraktığı şiirlerinden önce bu kitabı nasıl aldığımdan bahsetmek isterim.

Cuma günü en yakın arkadaşımla okuldan kaçtım, nadide şehrimde bulunan tek sahaftan kitap almak için. Sahafcı amca tam da kapıyı kapatırken yetişitiğim sahaftan kitabımı alıp çıktım. Eve doğru giderken daha önce bir kitabımın arasında ayracını bulduğum fakat bulunduğu caddenin neresi olduğunu bilmediğim için gidemediğim kitapçıyı karşımda gördüm. Hemen içeri girdim. Ben kitapları incelerken bir adam ve bir kadın girdi içeri. Adam tam da kitapların pahalı olmasından hayıflanırken ben seçmiş olduğum 5 kitabın arasında fiyatı en uygun olanı seçmeye çalışıyordum.(ee öğrenci olunca aylık belli bir bütçenin üstüne çıkamıyorum malum). O sırada kitapçı amca belirli bir miktarın üstüne çıkınca indirim yaptıklarını söyledi. Ben de bir anda sohbetin ortasına balıklama atlayarak o belirli bir miktarın ne kadar olduğunu sordum. Kitapçı amca 100 tl olduğunu söyleyince bir anda “abi öğrenciyim ben sorsana ayda kaç kere 100 lira görüyorum” dedim. Benim bu cevabı vermemle birlikte ben, adam, kadın ve kitapçı amca arasında bir konuşma başladı. (üçümüz kitapçı amcaya karşıydık.) kitapçı amcanın ve adamın öğrencilik yılları, 80’ler’den başlayan konuşma kitapçı amcanın dükkanı 3 kere iflas edip tekrar kurmasına, hatta ben geldikten birkaç dakika sonra çıkan iki polisten birinin daha önce dükkanından kaç tane kitap götürdüğüne kadar geldi konu. Ve ne sonunda “öğrencileri desteklemeliyiz, bir de dersiniz gençler kitap okumuyor” ile son buldu muhabbetimiz. Biz yer yer hararetlenen bu konuşmaları yaparken “Yaşıyoruz Sessizce” bizi dinliyordu. Belki de amma lakırtı ettiniz diyordu, bilemiyorum. Ben tam kitapçı amcaya ne kadar ödeyeceğimi sorarken adam elimden kitabı aldı bunu da benimkilerle hesapla dedi. Ve dudaklarından hiç unutmayacağım o sihirli sözcükler döküldü “bu kitap benden sana hediye olsun” dedi. Ben o anda merdivenleri üçer beşer çıkmanın sevincini yaşadım içimde. Burada kutsal mekanım 1000k’da siz aziz okurların huzurunda sesleniyorum o adama “teşekkürler yüreği güzel insan”

Şimdi gelelim Şükrü Erbaş’a… Paramparya sayesinde “seni yalnızlığından tanıdım/Kirpikleri kırık çocuk” dizesi ile başlayan şiiri ile tanıştım Şükrü Erbaş ile. Sonra “ömür hanımla güz konuşmaları”na şahit oldum. Ve şimdi de bu kitapla bir ölümün hepimizin canından olduğunu öğrendim. Ve en çok en yakınımızın verdiğini canını… Soluğu canımızdan çekilenin canı çekilince nasıl da cansız kaldığımızı…

Aşk ve ölüm; hayatımıza giriyor yüzlerce şiirin içinden geçerek. Şükrü Erbaş bu iki kavramı yaşatıyor şiirlerinde. Bir de aşkın ve ölümün doğurup, emzirdiği, büyüttüğü yalnızlık dökülüyor kaleminden. Öylesine durgun ve öylesine dalgalı şiirleri.
Her dizesinde bir parça bıraktım ruhumdan tam da Şükrü abinikilerin yanına.

Şiirle ve kitapla kalın Sevgili dostlarım…Alın elinize bir şiir kiabını bir parçanızı bırakın, bir parçasını görün şairin. Yarım tümden değerlidir, eksilin şiirlerle ve tamamlanın aynı anda. kendimize iyi bakamadığımız bu çağda, izin verin şiirlerin size iyi baksın ve siz de iyi bakın onlara...şiirle kalın dostlarım.
125 syf.
·10/10
Memleketimiz bir şairler diyarıdır. Binlerce yıllık geleneğimiz onların kalpleriyle aktarılmıştır nesilden nesile.Şiire burun kıvırmak mı dediniz? Olsun saygı duyalım herkese. Birilerinin yüzlerce sayfayla anlatamadığını birkaç dize, birkaç kelimeyle anlatan şairlerin pabucunu dama atmak ha?

Şükrü Erbaş. Sözün şefkatine kendini bırakıp, gölgesinde dinlenmek isteyenlerin sığınak olarak göreceği adamlardan. Şiir öldü ha? Şiir öldüyse bu yaşayan sen misin ey insanoğlu?

Bu kitap şu dizelerle açılıyor, başka hiçbir şey söylemese de yeterliydi aslında,

“bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz
biçim veremediğimiz şeylerin
biçimini alıyoruz”

-Ben bunu zaten biliyordum, hı hı evet, ay ne romantik,şimdi laf mı bu,eee daha ne demiş, şiir okumak mı kaldı, nasıl nasıl ben o adamı tanımıyorum, ha evet geçen arkadaş söylemişti ama bilmiyorum aman banane, ben sevmiyorum öyle şeyler canım.-

Bir filozofla bir şairin ortak özelliği nedir? Kendimce cevabı; ikisi de yarayı gözümüze sokup bizi uyandırır. Ne diyor Şükrü abi,siz bunu biliyorsunuz değil mi peki hiç üzerine düşündünüz mü?

“aklı kalbinden utana utana
-yaşasa bile insan-
yaşamanın bir anlamı kalır mı?”

Siz hiç kalabalıkların arasında yürürken, bir topal bir aksak adamcağız görüp istemsiz adımlarınızı yavaşlattınız mı , utandınız mı sağlamlığınızdan? Bana oluyor öyle de bazen ondan diyorum. Bakın Şükrü abi ne demiş,

“bir adımı diğerinden kısa düşüyor
kısa düşüyor, bir topal
hızla yanından koştular
bu da bir acıdır”

Sonra “genelev mektupları “ diye bir şiir yazıp ortak olmasına ne demeli görmezden gelinen o kadınların hüznüne,

“giysiler alırım nedense
nerelerde ne zaman giyeceksem
bir eski alışkanlık işte
ilk gençlikten kalma”

Ve aynı şiire ekler şu dizeleri beni de mahveder, herhalde insanım diyen herkesi de,

“bir gün olsun pembe uykularımdan
mavi bir erkek
uğrun uğrun öperek
uyandırmadı beni”

Neler neler söylüyor, kırgın adamların incinmişliğiyle sonra ,

“dünyanın bütün suçlarını işlemiş
bütün yanlışlarını ben yapmışım gibi
yaptığım her işten tedirgin oluyorum
içimde sürekli bir horlanma korkusu
bir kekeme tutukluğu ürkek dilimde
en iyi bildiğim konuda bile
çekine çekine konuşuyorum
çekilip sonra kabuğuna küskünlüğün
kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum”

Sonra diyor ki Şükrü abi “eğme kirpiklerini”,

“durup dururken eriyor yakınlığın
araya bilmediğim yollar düşüyor
ıpıslak dönüyorum bir uzun dalgınlıktan
soluk soluğayım soğuk odalarda
eğme kirpiklerini yüreğim üşüyor”

Sonra diyor ki,

“siz hiç duyarsız insanlara
şiirler sundunuz mu?”

Şükrü abi bana mı diyorsun yoksa, sunmaya çalışıyorum senin şiirlerini ama bilemedim ki duyarlı insanlar da vardır elbette, yok mudur? Son olarak “biraz da ölümü düşünün” şiirinden birkaç dize paylaşarak bitirelim.

“yaşamak sevgilerden alır gücünü
eğilin biraz da sevgilere eğilin
silin bencilliğin kara kirini
kalbinizin aynasından
o çok derinlerde yitik
temiz yüzünüzü görün
-
ölüm her şeyi bitirir bir gün
kimseleri, kimseleri incitmeyin
ölüm her şeyi bitirir bir gün
ömrünüz size kısa bir oyun
ölüm her şeyi bitirir bir gün
ardınızda güzel anılar koyun
sevgiden başka her şeyi
her şeyi bitirir bir gün
biraz da ölümü düşünün”
76 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Şükrü Erbaş ile tanışma şiir kitabımla karşınızdayım. 2015 yılında "Dağlarca Şiir Ödülünü" alan bu kitap bende merak uyandırdı ve kitabı okumaya başladım.

Sadece şiir yazmadı, denemeler de “yazmak zorunda kaldı”. Denemelerini “İnsanın Acısını İnsan Alır” (1995) ve “Bir Gün Ölümden Önce” (1999) adlı kitaplarında topladı. Bununla ilgili bir röportajında diyor ki Şükrü Erbaş: “Ben düzyazıdan hep uzak durmaya çalıştım. Sanki şiire kuma getiriyormuşum gibi bir garip duyguyla uzak durdum.”

Erbaş “beş duyunun algı alanına giren her şeyin, insanı nakış nakış oluşturduğuna” inanıyor. En önemlisi de kurduğu “duygusal özdeşlikle” zihnimizin en hassas yerlerine dokunuyor.

Onun için şiir, “insanın var oluş hallerinden birisi” oldu hep.

Divan Edebiyatında önemli imgelerden biridir Pervane..

Mum bir ışık yayar, bu ışık aşkın aydınlatılması manasına gelir. Bir şairin dediği gibi aşk ateşi önce maşuku sonra aşıkı yakar. Mum sevilendir ve etrafındaki pervane ona aşık olan kişidir. Aşkın oluşması bir bakışla yani tek bir kıvılcımla olur; işte bu kıvılcım mumun üzerindeki ateşi yakar. Daha sonra pervanenin mum etrafında dönüş süreci başlar. Tıpkı pervanenin mum ışığına giderek yakınlaşmak istemesi gibi aşık da tutkunu olduğu sevgiliye giderek daha çok yakınlaşmak ister...Ta ki mumun alevine dokunup kanadını yakıncaya kadar. Mum bu esnada kovalandıkça yakalanmak isteyen bir sevgili gibidir. Aşk, sevgili merkezli bir dönüşten ibarettir. Ne yapsanız, ne etseniz, ne okusanız ne yazsanız; yolunuz hep sevgiliye çıkar. Mumun alevinden etkilenip ona ilk dokunuşu yapan pervanenin yanan kanadı, azap içindedir. Azabın anlamı “acı, elem, ıstırap”dır ve bir diğer anlamı da “lezzet”tir. Aşığın tattığı bu acı, bir zaman sonra onun tabi hali olmaya başlar. Öyle bir nokta gelir ki pervane metaforundaki aşık, mumun alevinden aldığı şevkle iki kanadıyla ateşe sarılmak ister ve tamamıyla yanar. Bu benzetme, aşığın sevgili huzurunda can vermesi ile özdeşleşir; ve mumun bundan hiç haberi yoktur. Kaldı ki aşk, sevgili için olmaktır. Divan şairleri, “sevgili için can taşıyan aşıktır; canı için sevgili arayan ise menfaatperesttir” der.

Şükrü Erbaş, bu kitabında divan edebiyatının etkisiyle aşkın ıstırabının lezzetinden bahseder. Aslında aşk, sevdiğine kendini vermektir. ne kadar acı çekersen hayatı o kadar yaşadığını düşünür.

Pervane'nin kanatlarıyla hayatı yaşamak...

Hayattaki olayları; aşk, doğum, hayal, doğa, hüzün, hayal kırıklığı, umut, mutluluk gibi duygularla anlatarak insanın kendisini sorgulamasını sağladı.

Şükrü Erbaş “sanat”ın anlamını-daha çok şiirle- dünyayı yorumlamak, topluma yön vermek, söylenmemiş olanı söylemek, kaosu biçimlendirmek ve her insanın yine insanı kendi merkezine oturtmasıyla varlığını keşfetmek olarak görür. Şair, şiire; yazar esere uzak olmamalıdır, kısaca kalem metne değmelidir: Yazar, okur, eser. Bu üçlü bir denklemdir. Bu üçünün arasında, gerçekliğin köpüklü bir su gibi aktığı dil bağı olmadan şiirden söz edilebilir mi? Bu üç altın halka olmadan şiir var olamaz.

Ona göre şiir yazılmıştır, şair sözünü söylemiştir ve okuyanlar kendileri bir anlam çıkarmalıdır.
256 syf.
İnsan bazı zamanlarda hüzne bulanır ve bir şairle bağ kurmak ister,o gün Şükrü Erbaş ile bağ kurup yüreğinden dökülen dupduru,berrak sularından içmek istedim,bir yandan içtiğim su serinletti,bir yandan da bulandırdı,başımı döndürdü,boğazımda düğümlendi ,yakıp geçti.Eğer içtiğim su bir anda kayıp gitseydi tat alamazdım,durup düşünemezdim,etkisi hemen kaybolup giderdi.Memnundum bu durumdan...Daha fazla içmeliydim ve hazır hüzün zirvedeyken ''İnsanın Acısını İnsan Alır'' adlı denemesini okumaya koyuldum.
İnsanın acısını insan alır evet ,
Peki insana acı veren de insan değil midir?
Hepimizin kendimize göre çektiği acılar mevcut,bu acıların üstesinden nasıl gelebiliyoruz peki?Belki de kabullenme olgusuyla başlıyor ama kabullenmenin de bir sınırı,dozu olmalı değil mi?...Biz toplum olarak genelde haksızlıklar karşısında kabullenip susuyoruz ve sonra da ne çok acı var diyerek yine sadece lafta kalıyoruz.Acı vermede ve acıtasyon yapmada da kendimizi geliştirıyoruz fakat acılarımızı hafifletmek ya da almak için bir şeyler yapmıyoruz, ah vah tühlerle ömrümüzü tüketiyoruz.Yazarın dediği gibi insan insanın acısını alır,almalıyız da ...
Geçenlerde yolda yürüyordum kalabalık birikmiş ,ne oluyor diye bir baktım ve gördüğüm manzara şok etti,kedi çok kötü durumdaydı araba çarpmış kanlar içinde çok acı çekiyor.Başına toplanan insanlar ah vah tüh ,hayvan nasıl acı çekiyor baksana diyerek kendı aralarında konuşuyorlar sinirlendim ;''Neden başında bekliyorsunuz ,bir şeyler yapmıyorsunuz,birisinin arabası da mı yok hemen götürmeliyiz dedim (oradan birisi ambulansı aradık dedi ama ambulansın gelmesi saatleri buluyor bunun da farkındayız!)kimseden çıt yok hemen annemle atlayıp acile götürdük ve çok şükür ki yetiştik ve tedavisine başlandı, yani dememiz o dur ki acıyarak,bir şeyler yapmayarak çözüme kavuşmuyor acılar dinmiyor..
Zorlaştıran bizleriz.Anlamaya çalışmak,dinlemek ve içten bir gülümseme insanın acısını öyle alır öyle hafifletir ki...Acıların üstesinden önce kendi içimize dönüp kendimizi tanıyarak,kendimize değer vererek gelebiliriz.Derin bir konu böyle uzar gider efendim..Uzattım da kusura bakmayın :(
Kitaba döner olursam Şükrü Erbaş inanılmaz betimlemelerle,akıp giden,yüreğe işleyen,yer yer darbe etkisi veren sözleriyle düşündürüp,sorgulatan bir eser sunmuş önümüze.Çocuklardan,sevgiden,toplumsal olaylardan,acıdan,problemli ilişkilerimizden,hayatın içinden kesitlere dokunarak yer vermiş..Cümleleri altı çizilesi,düşündürüp dona kaldırması...Çokça tavsiye ediyorum ^_^
Sabredip buraya kadar okuyabildeyseniz de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.Sağlıcakla ve huzurla kalın.^^
Acı deyince sevdiğim bir gruptan da şarkı atıp koşarak uzaklaşıyorum :)
https://www.youtube.com/watch?v=Ud4HuAzHEUc
84 syf.
·12 günde
Bir kitap, bir şair, bir aşk, bir ölüm, bir yas ve bir acı...

Bütün bunlar insanın içine bu kadar işleyip,bu denli acısına ortak ettirir mi? Evet ettirir. Şiirler gözyaşları içinde okunabilir mi? Evet okunur. Bu derin sevdaya, bu sadakate, bu emeğe, bu vefaya bunca özenilir mi? Evet özenilir. Bu soruların hepsinin cevabını verdi bana Şükrü Erbaş, bu kitabı ile halbuki daha yeni tanışmıştık kendisiyle. "Yaşıyoruz Sessizce" kendisinin okuduğum ilk kitabı. Daha kendisine merhaba bile diyemeden kitaptaki ilk şiirinin
"Güzelliğin geçici olduğunu senden öğrendim
Emeğin aşktan büyük bir hazine olduğunu senden"
dizeleriyle büyük bir yolculuğa çıkacağımı anlamıştım.

Kitap, Şükrü Erbaş' ın Şahgülüm, Ömür Hanım, dediği hayat arkadaşı olan Hatice Hanım'ın vefatından sonra yazdığı şiirleri içermekte.

Eşini kaybeden koca yürekli bir adamın acısını, yasını tüm açıklığıyla önümüze seriyor kitap. Bize de o acıya eşlik etmek kalıyor işte. Şiirlerde anlatım sade, doğal ve bir o kadar da içten. Kitap ilk dizesinden itibaren insanı içine çekebilme kabiliyetine sahip. Fakat ben bu yolculuk çabuk bitmesin diye direndim buna. Gün geldi yalnızca bir şiirini okudum. Okuduktan sonra bir günü o şiirle bitirdim. Düşündüm, düşündüm ve öğrendim. Neyi mi öğrendim? Gerçek sevginin var olabildiğini tabi. Gerçek sevginin; zamana, mekana, dış görünüşe, paraya bağlı olmadığını, onlarla sınırlanmadığını ne de güzel açıklıyor Şükrü Erbaş sevgisiyle. Hele ki bu sevgi iki dünya arasında bir bağ ise. Dünyalar bile onları ayırmayı başaramamış. Şükrü Erbaş şöyle doğruluyor dediklerimi:
"Ayrılık mı olur seninle benden (Pîr Sultan Abdal)
Harfim, hecem, cümlem
Bütün hatıralarımızı toplayıp geleceğim
Ayrılık o zaman tamam olacak"

Her şiirinden sonra 'Ne güzel sevmişsin böyle, ne derin işlemişsin o kadını hayatına, ne güzel ömür edinmişsin' cümlelerini kurdurdu bana.

Hatice Hanım, bir ömre layık olabilmiş ki Şükrü Erbaş da ona "Merhametine sığındığım kadın" diye sesleniyor.

Bu kitap için söylemek istediğim o kadar çok şey var ki...
Bizi hayata bağlayan sevdiklerimiz olduğu gibi, hayattan koparan da yine onlar oluyor. Bizler de Şükrü Erbaş gibi Sevgilerimizin, Sevdiklerimizin, Sevdiğimizin ardından " Yaşıyoruz Sessizce"...

Herkese keyifli okumalar...

Şükrü Erbaş - Ömür Hanımla Güz Konuşmaları
https://youtu.be/fGCsGQseDok
68 syf.
nar ağaçlarına dedim ki, bir çocuk tanrıyı kalbimin hizasına getirdi; güzelliği incitmesin onu, kötülük değmesin eteğine. kırmızı küçücük çiçekleriyle fısıldadı nar ağaçları: rengimiz duadır ona, bereketimiz iyilik. hanımelilere eğildim: kokunuzu onun saçlarına verin, yastığında açın. hazla gülümsedi hanımeliler: kalbin biziz. uzaklık ne ki aşk için… mine çiçekleri, kırmızı – pembe – sarı, ayaklandılar: o deniz kıyısına, onun yalnızlığına göçelim mi? zeytin ağaçları, püsenli yapraklarıyla uzandılar: bizim meyvemizin sütü, ona uzun ömür verir; ellerimizle sağıp yapraklarmızla taşıyalım sofrasına. acem boruları, dolandığı palmiyenin gövdesinden turuncu bir sevinçle eğildiler: keşke ikinizin gövdesine sarılsaydık. japon gülleri bir bağış gibi açtı gözlerini: bu aşkın yaşaması için, kırmızı bir hevesten ve kederden başka ne verebiliriz? muzlar, çocuk beşiği yapraklarını uzattılar. bizim yapraklarımızı al; altınıza serin, üstünüze örtün. hurmalar, begonviller, sokaklar dolusu turunç: bize o kadar az göz, böyle derin bir sevgiyle bakar ki, görünmez acılar çekeriz bu yoksulluktan. varlığınız, bizim de varlığımız…"

Yaseminlerin Sabahı

Gökyüzü bulut bulut uyanıyordu
Tanrının büyük yalnızlığından
Ağaçlar birer ses salkımıydı kuşların ağzında
Ayın puslu cümlesinde evler okunaksız harflerdi
Yasemin kokularından bir ışık sokaklarda
Gittim denizin lacivert bahçesine oturdum
Ölümün mü hecesiydim yaşamın mı bilmiyorum
Arzuyla vazgeçiş canımda halkalanıyordu
Ses değil sessizlik değil zaman değil mekân değil
Ağzımda bir çocuktan kalma süt kokuları
Kirpik ırmakları dil pınarları parmak yağmurları
Kayaların masalını dinliyordum kumlardan
Dağlar gecenin merhametinde çıkıyordu sabaha
Ey yalnızlığın yaprak döken mahşeri
Ayrılığın büyük harfiydi her şey
Sen bir deniz kıyısında gonca zamandın
Ben eski şarkılardan eskiydim kimsesizdim
İçimde dünyanın bütün akşamları
Tuttum ağzının sabahına sözler söyledim
Ey güzelliğin ölümden büyük yaşama gücü
Yalnız ölenler unutur birbirini
Seni sevmeye yeni başladım…



İsmi de kendi gibi güzel şiirler . Çok bunaldıysanız hayattan kısa bir mola verin , gölgesi geniş bir ağacın altında tabiatla konuşup onlara bağbozumu şarkıları okuyun !

Keyifli okumalar
84 syf.
Şuan hiç tereddütsüz bir şekilde söylüyorum ki üstümden bir kitap geçti... Evet evet bu kitabı okuduktan sonra ne düşünsem ne desem bilemedim. Kitabı bana hediye eden https://1000kitap.com/denizyelkeni ' ya teşekkür edip beni bir taşla iki kez ağlattığı için de minnetlerimi sunuyorum :)
*Yüksek doz alıntı içerir*

İnsan neden ölür Hatice
Ölüm neden vardır? (32)

Nereye gidiyorsun bırakıp beni (44)
Ne kadar içten yazılmış cümlelerdir bunlar bazen Hatice'nin söyledikleri bazen kendi yakarışları...

Kitabın hikayesini az çok herkes biliyordur. Şükrü Erbaş' ın "Merhametine sığındığı kadın"ının ardından yazdığı özlem dolu şiirlerinden oluşuyor.

Nasıl bir aşktır ki bu
"Ölümü senden mi öğrenecektim
Soluğu canımdan çekilen kadınım." diye iç çektiriyor ve
"Yastığını koklaya koklaya öğrendim
İnsan bir kere ölmüyormuş meğer..." diyerek her gün öldüğünü nasıl da dillendiriyor. Sen nasıl bir adamsın ki sonuna kadar sevdiğin kadının yokluğunu bile bu kadar dolu dolu yaşıyorsun.
Bir yandan sevdiğinin arkasından "İnsan ölünce yalnız kendisi ölmüyor"(49) diyerek ölenle ölünür mü diyenlere cevap veriyor.
" Seni çok özledim, çok
Ben gelene kadar çürüme ne olur." diyerek de aslında anlatıyor ölenle ölünmeyip sessizce ölümü beklemeyi...

"Harflerden binlerce Hatice yaratıp
Tek tek dokunuyorum hepsine"
Şiirlere aktardın sevgini yetmedi bize de dokundurdun mısraları...

Ne desem bilemiyorum sanki ne anlatsam ne kadar anlatsam hep az kalacak yetersiz gelecek. Saatlerce üstünde konuşmak istediğim kitaplardan biridir kendisi. Çizdiğim yerleri tek tek (ki bu kitabın %80 ine falan denk gelir sanırım) irdelemek üstünde konuşmak istiyorum. Kelime dağarcığım az geliyor yazamıyorum.

"Ben ölmeden sana ölüm yok, bunu unutma" diyen Şükrü Erbaş sana da Ömür Hanım'ına da ölüm yok ki artık nasıl olabilir.?


" Güzellik ölümle biter mi hiç" bitmiyor işte en iyi örneklerinden biri bu kitap.
Herkesin hayatında "iyi ki seninle yaşadım dünyayı" diyeceği bir ömrü olması dileğiyle...
84 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
"İnsan acısından utanır mı?"

Utanır sahiden, utanır da yine de o yürek yangını dinmez. Çare arar ya hani insan, gönlüne yakın olanı bulmak ister, acısına ortak ister. "Yaşıyoruz Sessizce" benim için bir yoldaş oldu, yarama merhem olsun diye umarken belki de daha da tuz oldu ama yine de iyi ki oldu, iyi ki bu kitap benim hayatıma dokundu.

İlk kez Şükrü Erbaş okudum, edebi kimliği veya bundan önceki eserleri hakkında hiçbir bilgim yok işin aslı. Bu kitabı eşi Hatice Hanım'ın ölümü üzerine yayımlıyor. Bir ölüm ki.. nasıl ölüm... "Bilmek hiçbir yalnızlığa benzemiyor" diyen Şükrü Erbaş için bu ölüm, her şeyi bilmek oluyor belki de. Hatta ki "İnsan bir kere ölmüyormuş meğer" diyor, bunu da biliyor artık. Biliyor :)

"Ezilmiş bir salyangozun acısı" mısrasını okuduktan sonra bir gece binaya girerken bir şeye basmamla duyduğum sesi hatırlıyorum, ezdiğim salyangozun yasını bile tutuyorum. Şükrü Erbaş'ın şiirinde "ne olur" yazdığı yerlerin altını üç tane kalın çizgi ile çiziyorum çünkü ben o yalvarmayı okumuyorum da adeta kulağımda duyuyorum. "Ölümü senden mi öğrenecektim" mısrasıyla da birlikte hayatta ölmesinden en çok korktuğum insanın ölmüş olmasını bile dilediğim geceyi düşünüyorum, onun da hüznünü kenara koyuyorum.

Herkes gibi ben de kitaba başlar başlamaz içimden Şükrü Erbaş'a "Ölenle ölünür mü?" diye masumca soruyorum. Kitabın sonuna doğru o bütün bu cümleleri alıntılıyor, bir de cevap veriyor: "Gülüyor benimle birlikte Hatayi de/ Bir derdim var bin dermana değişmem" Sonra ben de ikisinin gülmesine katılıyorum, kitaba da sevimsiz ama o anı hatırlatacak bir gülücük çiziyorum.

"Kimi seviyorsan acısı sende kalıyor" arkadaşım, o acıyla "utanmak" bile kalıyor hatta. Daha çok şey demek isterdim ama o da Şükrü Erbaş ve benim aramda kalsın. "Ömür Hanım, iyi ki ben de seninle yaşadım dünyayı" inşallah Allah herkesin karşısına bu cümleyi kurabileceği insanı çıkartsın.
84 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Boğazımız düğüm düğüm "Yaşıyoruz Sessizce"

Yaşıyoruz Sessizce; bir ölümün, bir ağır yasın, bir buruk acının ve bir Ömür'ün, Şükrü Erbaş'ın şahgülü Ömür Hanım'ın kitabı.

Ben hiç evlenmedim. Kimseye hayat arkadaşım demedim. Yılları ve yılların getirdiği acı-tatlı her şeyi birlikte göğüslediğim bir kadını da yitirmedim. Bir kadını sevmeyi ucundan kıyısından bilirim ancak. Yüreğim yettiğince işte... Dolayısıyla acısını anlamak zor belki, zaten paylaşmak benimkisi. O da ne kadar mümkünse işte. Şükrü Erbaş bu kitapla büyük dersler verdi sevmek konusunda.

Bir arkadaşım, Şükrü Erbaş için, "Kadınları özel hissettiren bir adam." dediğinde henüz tanışmış ve emin olamamıştım. Bu konuda hakkını teslim etmeliyim ki, buna katılmamak elde değil.

"Bana hiç şiir yazdın mı?" diye soran Ömür Hanım'ın (Hatice Erbaş) ölümünün ardından basılmış ve kendisine adanmış kitapta yer alan şiirlerin tamamı geride bıraktığı Şükrü Erbaş'ın vefasının, acısının ve yalnızlığının şiirleridir. Bütün bu vefa, acı ve yalnızlık öylesine içten, öylesine dokunaklı ki, saygı duymamak, hayran kalmamak ve duygulanmamak imkansız. Kendi deyimiyle; "Harflerden binlerce Hatice yaratmış." s.(53)


Bir kadın düşünün ki,
Ekmeğin aşktan büyük bir hazine olduğunu öğretsin size.
Bir kadın düşünün ki,
Tanrı yalnızlığı ondan yaratmış olsun.
Bir kadın düşünün ki,
Onun yastığını kokladıkça insanın bir kere ölmediğini anlayın.
"İyi ki ben de seninle yaşadım dünyayı" diyebileceğiniz bir kadın düşünün...

İşte, Şükrü Erbaş'ın şahgülü, gönül evi Ömür Hanım öyle bir kadın.
Ruhu şad olsun...


Not: Bana bu kitabı hediye ederek, beni bu buruk acıya ortak ettiği için müstakbel avukatım (bundan kendisinin haberi yok) https://1000kitap.com/denizyelkeni 'ya teşekkürü borç bilirim.


İyi kitaplar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Şükrü Erbaş
Unvan:
Türk Şair ve Yazar
Doğum:
Yozgat, Türkiye, 1953
Şükrü Erbaş (d. 1953, Yozgat), Türk şair ve yazar.

1953'te Yozgat'ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü'nden 1978'de mezun oldu. Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk ve yöneticilik yaptı, bu kurumdan emekli oldu. Yarın dergisi yazı kurulunda görev yaptı (1984). Edebiyatçılar Derneği'nde yöneticilik görevinde bulundu (1993-1999). Şair, halen Antalya'da yaşamaktadır.

Şükrü Erbaş, ilk şiirini Varlık dergisinde, 1978 yılında yayınlandı. "Yolculuk" adlı şiir kitabıyla, 1987 Ceyhun Atuf Kansu şiir ödülüne değer görüldü. Ayrıca, "Dicle Üstü Ay Bulanık" şiir kitabıyla1996 Orhon Murat Arıburnu şiir ödülünü, "Üç Nokta Beş Harf" şiir kitabıyla 2002 Ahmed Arif şiir ödülünü ve "Gölge Masalı" adlı şiir kitabı ile de 2005 Ömer Asım Aksoy şiir ödülünü kazandı.

Şiir, edebiyat ve yaşam üzerine denemeler yazdı. Denemelerini "İnsanın Acısını İnsan Alır" (1995) ve "Bir Gün Ölümden Önce" (1999) adlı kitaplarında toplayan Şükrü Erbaş'ın, "Gülün Sesi Gül Kokar" (1998) adlı düzyazılarından oluşan bir kitabı da vardır.

Yazar istatistikleri

  • 1.815 okur beğendi.
  • 4.377 okur okudu.
  • 219 okur okuyor.
  • 2.986 okur okuyacak.
  • 36 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları