Şule Gürbüz

Şule Gürbüz

Yazar
8.2/10
338 Kişi
·
868
Okunma
·
160
Beğeni
·
12.480
Gösterim
Adı:
Şule Gürbüz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1974
Şule Gürbüz (d. 1974) Türk yazar.

1974'de doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde sanat tarihi ile İspanyol Dili ve Edebiyatı, Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Antika saatlerin tamiri üzerine ustalaştı. Bu alandaki çalışmalarına 1997’de Dolmabahçe Sarayı’nda başladı. Çalışmalarını halen Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde sürdürmektedir.

Ödülleri

2011 Türkiye Yazarlar Birliği Kamu Yayıncılığı Ödülü (Saat Kitabı)
2012 Oğuz Atay öykü ödülü (Zamanın Farkında)
" Eskiler ağlayana, söyleyene, söylenene inanmazmış,
acının sükûtuna ve dile gelmezliğine inanç tammış. "
Biraz bir şeyler biliyorum tabii; ama anlatmaktan korkar oldum. Neyi anlatsam, onu kaybediyorum.
Birisinin ölümüne üzülmek bile, o kimse için bambaşka bir ölüm düşlediğiniz içindir.
Bugün birisi politik görüşümü sordu. ister politikayla ilgileneyim, ister nefret edeyim; ne yanıt verirsem ve­reyim, açığımı yakalayacak. Neden tuttuğum takımı ya da burcumu sormuyor - daha insaflı olmaz mıydı?
Şule Gürbüz
Sayfa 62 - İletisim
191 syf.
·21 günde·9/10
"Beni yüzüstü gömün, çünkü yeterince gördüm!" (Hakan Günday)

Böyle bir cevheri yeni yeni tanıyan benden, yeni yeni tanıyacaklara özel olsun bu inceleme;

Şule Gürbüz, boş zamanlarını antika saatleri tamir ederek geçiren aynı zamanda akademisyenlik yapan bir yazarımız. Çok boyutlu ve çok katmanlı metinler yazmasının yanı sıra, karakter ya da kurguya değil daha çok düşünceye ve zihin akışlarına önem veren bir yazar. Edebiyatla harmanlanmış felsefeye de rastlayabiliyoruz, daha ziyade Varlık Felsefesi'ne. Bunda Londra'da almış olduğu Felsefe eğitiminin etkisi çok büyük. Anlayabildiğim kadarıyla birçok şeyin farkında olan nevi şahsına münhasır bir kişilik. Tek bir cümleyle dakikalarca düşündürebilir. Dili, insan zihnini meşgul eden sorular yumağından beslendiği için, çok yoğun. Yeraltı edebiyatıyla çok benzer de diyebiliriz. Gözlemlediğim, okuyucu toplama kaygısı olmayan, kendini bilen ve etrafını çevreleyen duvarlar arasında en ulaşılmaz yerleri bile sıvayabilen çok muteber bir yazar.

Çoğumuzun gündelik hayatında var olan konuları, -ki hemen hemen hepsine farklı bir pencere açan- farklı bir bakış açısı katarak, en güzel haliyle kaleme almış. Öyle uzun mu uzun altını çizeceğiniz satırlar olacaktır. An itibariyle, zamana tanıklığına, öğrenilmiş çaresizliğine, kendisine, yoğun bir sevgi ve hayranlık beslediğim bir yazar oldu kendisi.

Hepimiz hayatımızın bir döneminde durup düşünmüşüzdür; kimimiz kendini öldürmeyi, kimimiz de kendini öldürenleri... Şule de 'kendini öldürmeyi düşünenleri' düşünmüştür diyebiliriz. Anlamları genellikle derin dalmalar sonucu kendini ele veren cümlelerinde, alegorik bir anlatım mevcut. Öyle bir his uyandırıyor ki insanda, başıma gelebilir, başımdan geçti, başından geçmişti... Her cümlesini not aldırıyor. Her insanın kendini bulabileceği, farklı lezzetler alabileceği, farklı cümlelerin altını çizebeleceği şahane bir kitaptı. Hani sırf inceleme olsun, laf olsun torba dolsun diye yazmıyorum bunları; tanışmayan çok şey kaybeder kanısındayım. Yazar resmen gençken ölememişliliğinin manifestosunu yazmış. Ayrıca mizah tarzını da çok beğendim. Acıya gülümsememizi istiyor bizden. Hemen ardından 'yeter bu kadar'ı da eksik etmiyor. İğneleyici bir mizah tarzı var. Daha ben ne diyeyim... Görmüş olduğu değere bakınca, hak ettiği övgüleri şuraya sıralamaktan alamıyor insan kendini...

Öykülerinde dünyaya, yaşama karşı kendi tutumlarını farklı farklı karakterler adı altında yer vermiş. Bazı noktalarda anlamak güç olsa da -genellikle ruha hitap noktasında- üzerine biraz düşündükten sonra, sayfayı çevirmemize müsaade ediyor. Kalemine ve insanın günlük yaşantısına çok hakim; sadece kadınların değil, erkeklerin de yaşam tarzına çok hakim biri.

Birçok cümlesi insanın göğsüne çörekleniyor resmen. Ezberi kötü olan bir benim bile, hala birçok cümlesini beynimde feveran ettirmesi, son dört sayfasını okurken kapıldığım tarifi zor o hissiyat... sözcüklerinin büyüsüne kapılmam, bunların tümü Şule'nin tam bir söz ustası olduğunun delilidir. Hayatın-ın tüm meşakkatliliğine karşın, bu kadar güçlü kalabilen bu kadın profilini, tanınması hususunda, öncelikli olarak hemcinslerine tavsiye ederim. Tüm bu koşturmacalar içerisinde girmiş olduğumuz kılıkların bizleri uzaklaştırdığı, boşluk hisssini, yokluk hissini, hiçlik hissini satır satır işlemiş.

" Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalama idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi." Syf:159

Kitap 4 bölümden oluşuyor;
1- Ruhuna Fatiha
2- Akılsız Adam
3- Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
4- Rüya İmiş

4 öykü karakterlerinin de çok benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Her biri içinde yaşayan, içe dönük karakterler. Bunun için karakterlerin ayırt edici özellikleriyle not alarak ilerlemenizi tavsiye ederim.
Örnek veriyorum: Hayırsız evlat, gamsız dost, yeni damat...
Benim en beğendiğim ve bitmesini istemediğim öykü, 'Rüya imiş' başlığı altında olanıydı. Betimlemelerine okur kendini verebilirse çok şahane tablolar oluşturulabilir olduğunu düşünüyorum.

Popülerleşmemiş olmasına da ayrıca sevindim. Biliyoruz ki popülerlik beraberinde farklı sıfatlar da doğurabiliyor. Herkesin okumasının yanlısı da değilim, ne yalan söyleyeyim... Çünkü, her insanın kendini bulabileceği ama her insanın bitirebileceği bir kitap değildi. Çok bariz belliydi ki; acının rengini, huyunu suyunu bilmeyenleri ilgi alakadar eden bir kitap değildi. Baba-çocuk ilişkisinden, karı-koca ilişkisinden, arkadaş-dost ilişkilerinden doğabilecek içsel, ruhsal ve psikolojik sorunları irdeleyerek, öykü halinde bizlere sunmuş. Bu tarz okumaların hitap ettiği okurlara yazılmış seçkin bir kitap. Anlayacağımız okur kitlesini-tiplemesini kendi seçmiş Şule. Zaten kitaplarının çok tutulmamasının en temel sebeplerinden bir nedeni de budur kanaatimce. Herkese değil 'bazılarına özel' yazmış olması. Okuyanlarının bir çoğuna dudak uçuklatmasının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum.

Esas itibariyle, kitabı uzun bir zamana yayarak okumamın; bana hem getirileri hem götürüleri oldu. Orta halli bir okuma sizlere tavsiyemdir. Ne çok hızlı ne çok yavaş, sindire sindire... Yazarı tanımak için güzel bir başlangıç olabilir.


Kitabı bana hediye eden; şeyma poyraz
Yazarı tanımam için çaba sarfeden; Habibe
En az benim kadar Şule'yi merak etmiş ve bir şeyler yazmamı isteyen dostuma; https://1000kitap.com/Muhammedckrr
Şükranlarımı sunuyorum.
Okumaya vakit ayırmış herkese teşekkür ederek, teşekkür merasimini sonlandırıyorum.


Nilgün Marmara'dan ufak bir kıssa ile son vermek istiyorum;
"Uçurumlar var,
var uçurumlar diyorum ben
insanla insan arasında,
kendiyle kendi arasında,
kendiyle başkası arasında..."
92 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Sizin kamburunuz var mı?
İçimizdeki sorunların gün yüzüne kocaman bir kambur vesilesiyle gözümüze sokulduğu bir roman düşünün. Hani yolda öyle kocaman kamburlu bir insan görürsün de çaktırmadan bakmaya çalışırsın , içinden minnet edersin böyle bir görüntün olmadığına dair. Hah , işte! Sorunlardan oluşturulmuş kocaman bir kamburun romanını yazmış Şule Gürbüz. İnsanı , kendimizi, aynadaki yansımamızı değil de aynanın içindekini yazmış.

18 yaşında yazmış hem de bunu! Nasıl bir yetenek , nasıl bir gözlem gücü bu böyle? Dili mükemmel kullanıyor ama dil onun için bir amaç değil, araç sadece. Gözlemlerini aktarmak için gereken katmanlı dil unsurunu sağlamak için gerekli bir madde. Çünkü nasıl yazıldığından çok ne yazdığına önem veriyor Şule Gürbüz ve çok çok farklı yazıyor , farklı yazmasına rağmen anlaşılmazlık zincirini kırıyor. Birçok yazardan ayrılan tarafı da burada işte. Bu kadar karmaşık bir şeyi, insanı, anlatırken hiç anlaşılmaz ve karmaşık değil. Gerçekten etkileyici ve çok özgün. Başka hiçbir yerde böylesini okumamıştım. Daha iyi görmeniz için size kitaptan bir örnek sunacağım .

“Cenaze yerine geldiğinde bir akşam üzereydi. Cenazede müzik… bir ölüye yapılacak tek şey. Ölen kim ise , onun yaşamının müziği cenazesinde çalınmalı, diye düşündü. Çünkü insana doğumundan ölümüne dek bir müzik eşlik eder. Kimi insanların, hareketli ve neşeli ; kimilerinin ise durgun ve ara sıra coşkun oluşu, kafalarındaki müziğe ister istemez uymak zorunda oluşlarındandır. Dengesiz bir yaşamda suç , o kimsenin müziğindedir – ne yapsın; tabii, bir yaptığı öbürüne uymaz. İşte bu uyuma uyumsuzluk denmesidir, kötü olan. Müzikte bir dakika , yaşamın bir yılına denk gelir. Kalın mi notası, palet olarak uzun süre çalınırsa , insanın o yıllarda hiçbir şey yapmadan çakılıp kalması, işten bile değildir. Solo kısımlara geçildiğindeyse , insana bir hareket gelir; kimilerine bir kez , kimilerine ise durmadan yada hiç. Cenazede bu müziği dinleyen , o insanın ağrılarını, kıpırdayamazlığını,nedensiz heyecan ve coşkularını anlayabilir; hiçbir şeyi gereksiz bulmaz. Nasıl yaşadığı ancak bu şekilde öğrenilebilir. Neden uzun ya da kısa yaşadığı da ; müzik bittiğinde her şey biter çünkü. Nasıl öldüğümüz finalinde belli olur; sancılar ağır ağır tekrarlanarak mı, hiç biteceği yokken noktalanarak mı – en kötüsü bitip bitmediği belli olmadan mı…”

Bu ölüme dair nasıl güzel bir bakış açısıdır? Şule Gürbüz kendisi de ölümü hayatın devamı olarak görmektedir ve varlık sorunu sanırım onu hayatının diğer evresi olan ölümde de bırakmayacak.
Kitabı iki gün üst üste iki kere okudum. İki okumada da ayrı zevk aldım. Gözümden kaçan bazı şeyleri ikinci okumamda yakaladım. Belki daha nice önemli noktaları daha kaçırdım. Zaten böyle bir eseri tam olarak yakalayabilir miyiz ki?
İçimizdeki bizi ne kadar yakalayabiliyoruz? Aynadaki simetrimizi mi , yoksa aynanın içini mi görüyoruz? Ya da hiç aynaya bakıyor muyuz? Çevremizdeki kocaman kamburların farkında mıyız? Ya da bırakın çevremizi kendimize yük edindiğimiz Ağrı Dağı’na kafa tutan kamburun izlerini ilk ne zaman gördük. Cevap vereyim , bu kitaptan sonra.
Kitabı okuduktan sonra kendinize tekrar sorun kamburunuz olup , olmadığını. İyi okumalar dilerim.
92 syf.
·8/10
Kitabı daha doğrusu yazarı nerede görüp de listeme ekledim bilmiyorum, üç kitabı listemdeydi. Yanlış hatırlamıyorsam bir videoda görmüştüm. İki, üç haftadır bekliyordu sabah aniden çantama atıp da çıktım. Oldukça ince bir kitap 92 sayfa, boş kısımları çıkarttığınızda belki 50, 60 sayfa anca kalıyordur. Ama çok beğendiğimi söyleyebilirim. Şule Gürbüz 74 doğumlu bir yazar ve bu ilk kitabı 92 yılında basılmış. Oldukça akıcı, çarpıcı ve çoğu yerde yazar bunları nasıl 18 yaşında yazmış dedim kendi kendime. Kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. Sonrasında o cümleler havada uçuştu ve savruldu neredeyse. Sıradan birkaç cümlenin ardından, derin, ağır ve karanlık cümlelerin peş peşe sıralandığı fazlasıyla ironi barındıran, bilinç akımıyla yazılmış bir metafor. Yazarın herhangi bir acemiliğini hissetmedim bile diyebilirim, ilk kitabı olmasına rağmen.

Kitaba gelirsem, kitabın başlarda çok az bir kısmı anlatıcı tarafından aktarılıyor, zamandan mekandan yoksun, sonrasında anlatımı kambur ele alıyor ve o noktadan sonra derin, anlamlı cümleler bir bir sıralanmaya başlıyor. Ruhumuzun kirlenmişliğini çarpa çarpa vuruyor Kambur. Yaşamın Kambur'a zor geldiği belli, hayat ona bir eziyet, lakin siz de eziliyorsunuz bu yükün altında.
Yazar, beni bir iki saatliğine de olsa karanlığa gömüp çıkardı. Satır aralarına gizlediği dünyayı acıtarak gösterdi. Fazlaca cesur bir anlatım barındırıyor kitap, hayatın anlamsızlığını anlamış ve iç sesinizi bir bir döken bir Kambur var karşınızda. Kambur; karanlık, soğuk, yabani, yalnız... Acınası olduğu kadar acımasız da:
''Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimlerin yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam.''

''Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim- dolayısıyla dünyanın da...''
''Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem.''

Hepimizin bir kamburu var mı? Yoksa kendi kamburumuzla yüzleşmeyip, hayata mı yüklüyoruz her şeyi bilemedim. İncecik, çabucak bitebilecek fakat geriye o derin anlamlı cümlelerin kalacağı bir kitap. Herhangi bir olay akışı barındırmayan belki de tekrar tekrar ele alınıp okunacak, göz atılabilecek bir kitap. Kitabı merak eden, bir iç ses okumaya heveslenen herkese tavsiye ederim.
92 syf.
Bir kitap alıyorsunuz elinize kainatı dere tepe köy bayır geziyorsunuz.Ama oturduğunuz yerden ah işte bizim Kambur' da öyle.

Şule Gürbüz ile tanıştığım ilk kitabım.Ufak çaplı bir öğle sonu uykusundan sonra sıcak ama bir o kadar serin ikindi vaktinin günden günü ayırdığı bir vakitte bir balkon kenarında gökyüzünü seyderek okuduğunuzu düşünün ah işte o şekilde okudum :D

Gel gelelim Kamburumuza içimizdeki bizden biri o belki göstermedimiz diğer karanlık yanımız. Standartların dışında bir beden belki..görünüş belki.. sadece o kadar, ya absürt düşündüren komikliği.Kendince oluşturduğu belki bir yılda belki iki gün arayla yada aylarca yazdığı günlüğü. Kaç yaşında olduğunu çözemiyorsunuz malesef :/
Kahramanımızın bir cenaze törenine katılması arasındaki zamanda kendini ve yaşamın çelişkini anlattığı mini bir kurgu.Gürbüz cana dokunuyor kana vura vura cümleleri bak görmezden geldiğin diğer yanına diyor.

Felsefesinin yanındaki devinimleri sevebileceğiniz bir kitap. Ne duruyorsunuz en yakın bir kitapçıya koşun :D
92 syf.
·1 günde·8/10
Matruşka gibi bir eser! :)

Bir Şule Gürbüz kitabına merhaba dememle hoşçakal demem arasındaki mesafe hangi ara bu kadar kısa sürdü anlayamadım desem isabetli olur. Kitaba geçmeden önce yazar hakkında bir iki kelâm etmek istiyorum. Açıkçası kitabını okuyana dek yazar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildim. Şule Gürbüz Cambridge Üniversitesi'nde Felsefe eğitimi almış ve sonrasında Türkiye'ye dönerek antika saatlerin tamirine merak salmış, hatta bunu kendine meslek edinmiş bir yazar. Kendisi hâlâ Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde mekanik saat ustası olarak görev yapmaktaymış. Farklı ve güzel bir zanaat olsa gerek zaman denen olguyla uğraşmak.

Esere gelecek olursak; bir kamburun hayatı üzerinden pek çok metaforla karşılaşıyoruz aslında. Gazetede gördüğü cenaze ilânı üzerine cenazeye katılmak için yola çıkan kambur yol boyunca pek çok farklı kapı aralıyor okuyucuya. Kimi zaman okuyucunun zihnine bir çomak sokup bütün fikirleri alt üst ederken, kimi zaman da ayan beyan gözler önüne seriyor gerçekleri.

Yaşamın anlamsızlığı üzerine zaman ve mekân olgularını dikkate almaksızın söylemlerde bulunuyor. Bir bakıyorsunuz kocaman sayfada tek cümle şak diye yüzünüze çarpıyor. Çarpmakla kalsa iyi, diğer sayfaya geçmek için cümleyi iyi hazmetmek gerekiyor. Diğer yandan cümlelerin birbiriyle hem bağımsız hem de bağımlı şekilde nasıl dizilebileceklerini bu kitapta görüyorsunuz. Gözünüzü yormuyor bu durum, zihninizi de karıştırmıyor nedense. Matruşka gibi bir kitap diyesi geliyor insanın. Açıldıkça açılıyor, yeni ufuklar gösteriyor. Zihinde oluşan sorular da cabası. Eminim bu kitapta okundukça karşılaşılabilecek pek çok fikir var. Herkese algı derinliği nispetinde hitap eden bereketli bir eser.

Kamburluk olgusu ve bir kambur üzerinden anlatılan bu metni sevdiğimi söyleyebilirim. Zira hepimiz sırtımızda ya da herhangi bir yerimizde görünmez kamburlar taşımıyor muyuz? Bir alıntıya yer verelim o halde;

"Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam."
198 syf.
·6 günde
Arka kapak yazısı yok, tanıtım bülteni kitap içinden alıntı, neden? Yazabilselerdi olurdu diye kestirip atacağım. 18 yaşında Kambur’u yayımlıyorsun. Öyle böyle bir kitap değil Kambur. Sonra yirmi yıl eser yok, o yazmadı da başkası mı yazdı? Bu sorunun cevabı yok, soruyu unutun, sorulmayan sorunun yanıtı ise öyle miymiş kitabının içinde… Kambur’u 18 yaşında nasıl yazdı? Elbette ilk kitabını nasıl yazdığını son kitabında anlatmıyor, “Hayır Demeden İtiraz” bölümünde anlatıcının yazarın kendisi olduğunu düşünerek çocukluğundan, gençliğinden söz ederken algılıyorum genç yaşta nasıl kitap yazabildiğini… Evet anlatıcının yazar olduğunu düşünerek dedim lakin burada belirsizlik hakim, kitabın türü hakkında bile tartışmalar varken, bu belirsizlik çok doğal oluyor. Ben yazarın kendisi üzerinden, insanlığı, yaradılışı, inançları, dünyayı, ahireti daha bilemediğim bir sürü şeyi sorguladığını düşünüyorum. Dört bölümden oluşan kitapta uzun uzun monologlar var sanki… Böyle sanki gibi kelimeler kullanarak kesin olmayan ifadeler kullanmamı yadırgamayın, bu öyle yenilip yutulacak bir kitap değil. Gerçekten çok zor. Kitabı bitirince bir hafifleme hissettim, anlamakta güçlük çekmemin neticesiymiş nefes darlığı çektiğim anlar, kitabı bitirince böyle olduğunun farkına vardım. Bir ara internette araştırma yaptım nefes darlığı üzerine, hiç aklıma kitaptan kaynaklanacağı gelmemişti. Kötü bir kitap demiyorum sakın ha yanlış anlamayın, her cümlesi üzerine çok kafa yorulmalı, ben başından sonuna kadar okudum, düşündüm elbette bazı satırlar üzerine, derinlemesine inmek; felsefe, tasavvuf başta olmak üzere fizik, kimya vb’nin yanı sıra çok iyi bir okur olmak gerektirir. O ben değilim ne yazık ki. Ezoterik bir şey galiba, öyle miymiş.
Sözcükler öyle bir akıyor ki , büyük bir senfonide sözcükler birer nota, okur dinleyici, klasik müzik dinleyip, keyif alıp anlamamak gibi… Ya bu kadar anlatabiliyorum işte…
Yazar inanıyor mu (Allah’a) diye soruyorum kendime, bir süre sonra inanıyor, sorguluyor diyorum, bir süre sonra cevapsız kalıyorum. Bütüne bakmak gerekir, alıntılar üzerinden yanlış yorumlara götürürüm sizi.
51 tane not almışım araştırmak üzere, daha ne diyeyim. Şule Gürbüz okumak için ilk kitap bu olmamalı.
191 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Bazı yazarların edebiyat dünyasında yer bulabilmesi için okurun değerine ve ilgisine ihtiyacı vardır.Bu süreçte okur onay makamında bulunmakla asıl belirleyicidir.Yazar, tutulmak için beğeni sınırlarını okura göre belirler.Böyle yazarların kaygısının okur olduğunu söylemek ise oldukça zordur.O yüzden bizim, “Neden Şule Gürbüz ve onun gibi yazarlarımıza gerektiği değer verilmiyor, yeterli ilgi gösterilmiyor?” gibi sorularla bir sitem içerisinde olmamız yersizdir, diye düşünüyorum. Çünkü Şule Gürbüz kendini okuyucusuna, piyasa şartlarına, gündelik meselelere, konjonktüre… göre ayarlayan bir yazar değil.Şule Gürbüz’e, okurun seçtiği,popülerleştirdiği bir yazar olarak değil;okurunu seçen ve onları önemseyen,hayatın tüm güçlüklerine,zorluklarına karşı onları çok daha anlamlı bir dünyaya çekerek birçok yüzeysel meseleden,gereksizliklerden kurtaran bir yazar olarak bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Gürbüz, nevi şahsına münhasır kişiliğiyle kurduğu dünyasında kendini,benliği, hayatı, bilmeyi,anlamayı,ölümü,zamanı,varlığı,yokluğu,hiçliği… sorgularken; bunların anlamını-anlamsızlığını, önemini-önemsizliğini irdeleyerek okura çok farklı bir iklim sunuyor. Kitap boyunca, bu iklimde nefes alabilmek, yaşayabilmek; yoğun anlatıma,uzun cümlelere,ayrıntılı tasvirlere,cevaplandırılması güç sorulara alışkanlığınıza bağlı ,diyebilirim. Biçimsel olarak bakıldığında ise; bir hikaye mi okudum, bir deneme mi okudum, baştan aşağı bir şiirselliğin içerisinde bir düzyazı mı okudum; bir edebi metin mi okudum,bir felsefe metni mi okudum yoksa bir haftadır bir sanat eserinin üzerindekilere bakıp sanatçıyı mı anlamaya çalışıyorum,onu bıraktım kendimi mi anlamaya çalışıyorum; bilmiyorum. Benzer şekilde “Öyle miymiş?”i okuduğumda da böyle olmuştu.İşte; üslubuyla, duruşuyla, hayatıyla birçok yazardan ayrılan “Şule Gürbüz”ü okumanın beni getirdiği nokta bu.Bilinmezliğin ortasında kendinizle baş başa olduğunuzu fark ettirerek size zaten öyle olduğunuz halde niye öyle hissetmediğiniz üzerine düşünmenize yardımcı oluyor, Gürbüz. Düşünceler içerisinde kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Bu, Şule Gürbüz’ün sağlam bir yazar olmasının yanı sıra sağlam bir okuyucu olmasıyla ilgili.Onun için,hepimize okumayı yeniden öğretecek bir yazar diyebilirim.

İnşallah ben “Şule Gürbüz” okumaya devam edeceğim.Sizleri de beklerim.İyi okumalar…
198 syf.
·27 günde·8/10
Ilk kez Şule Gürbüz okumaya başladığımda neden bu kadar geç kaldım ki diye sordum kendime. Coşkuyla Ölmek kitabıyla başladığım yolculuk diğerleriyle devam etti. Zaten bir kere sevdiyseniz bir yazarı, dilini anlattıklarını bırakmak mümkün değil. Okuyup sanki büyülenmiş gibi uzun süre etkisinden çıkamadığım iki kitap Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında. Bu etkiyi kelimelerle ifade etmeye çalışmak çok zor. Okuyun dedim herkese Şule Gürbüz okuyun.
Öyle Miymiş kitabını da bir hevesle aldım elime ve nerdeyse bir aydır elimdeydi. Bu öyle kolay kolay okunup bir kenara bırakılıp bu da çok iyi olmuş denecek bir kitap değil zira. Bir sorgulama,bir arayış ve bir kayboluş kitabı diyebiliriz belki. Özellikle Öyle Miymiş bölümü size bir cinnet yaşatabilir Yeteeeer diye çığlık atmak isteyebilirsiniz. Yorulmadan beyninizin ruhunuzun ağrıdığını hissetmeden kendinizi parçalara ayırmadan okumak imkansız gibi. Bir süre sonra artık bitsin diye cümlelere boş boş bakarak çevirebilirsiniz sayfaları. Ama aklınızın bir tarafında hep bir soruyla. Ben son bölüme kadar gelip uzun sayılabilecek bir ara verdim. Son bölümü daha rahat okudum diyebilirim. Ara verilerek okunduğunda daha içe sinecek bir kitap. Kesinlikle dönüp dönüp tekrar okuyup üzerine tekrar düşünmek isteyeceğiniz mükemmel sorularla dolu. Bazılarının cevabı yok bazılarının var bazılarının cevabı sizde saklı.
Din, dünya, diğer dünya, felsefe, kitaplar, yaşamak, yaşayamamak, insan.
Ezan çiçekleri, mercan köşkler, bal petekleri
Turnalar,arı kuşları, sabunotları
Çobankaldıranlar, erguvâniler, ah o kuşlar, kuşlar.
198 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Kitap hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki.. İnsanı etkileyen, yerden yere vuran, bildiklerini unutturup bir muammaya demir attıran, belirsizliği dibine kadar ruhunuzda hissettiğiniz... Kitap 4 ayrı bölümden oluşuyor. Anlatmaya bir yerden başlamak lazım dimi ama... Nereler beni çıkmaza sürükledi, nerelerde rahatladım, nereler benimle ortak bir paydada buluştu. Anlatalım.


"Cennet varken cinnet olabilir mi?" Dünyayı, kainatı size yazılarında bir kuşun kilometrelerce yukardan havada salına salına gezdiriyor. Tabi bu anlattığım coğrafi anlamda Antartika, Avrupa kıtası gibi coğrafi bilgilerden değil elbet kastım yahu bu bilgiyi coğrafya kitaplarından alırsınız. Benim kastım; belli coğrafi bölgelerde yaşayan insanların birbirleriyle etkileşimleri, dinleri, güvenleri, sefil sefaletleri ve bunlara karşı savurduğu üstü örtülü zehir zemberekleri. "Şunu derim ki, dünyada yaşayan tek bir kişi bile kaldıysa ölüm kurtuluş değil, dedikodudur nihayette." içinde yaşayanların mecburi bir istikamette bağ kurduğu bir dünyayı "Dünya, sefillerin talip olduğu, talip olmayana da dünyanın talip olduğu yeryüzü küresi." diye tanımlayan yeryüzü kadını...

"Hayır demeden itiraz" kısmında ise yazarın çocukluğu, gençliği, geleceği, geçmişini her yönüyle ele alıyor. 1. tekil şahıs diliyle anlatıyor bu yazını. Ben açıkçası ona ait bir bilgi göremediğimden kaynaklı, bu bilgilerin yazarın kendi dilinden yazılmış hayatı olduğu kanısına vardım. Keder ve karamsarlık peşinizi bırakmıyor. Bazı kitaplar vardır bitsin istersiniz o muammadan, o dehlizden çıkmak istersiniz fakat çıktığınızda da farklı bir karanlık kucak açar size. İşte bu bölüm tam da öyle. Hem bitirmek istersiniz hem etkisi uzun süre devam eder.

"Öyle Miymiş" kitaba ismini veren bölümde ise
-Mahallede aksakallı dede vardı ya hani şu çamaşırlarını sererken ayağı takılıp balkondan düşen. Kızı yıllardır arayıp sormuyordu ya hani. Adamın cenazesindeki esmer, ince uzun kadın oydu.
-Yaaa, öyle miymiş.
İşte ayağınızın takılıp da balkondan katlarca aşağıya düşürme hissini yaşatmak isteyen bölüm.
Tevrat'dan, İncilden, kutsal kitaplardan gerek kötümser gerek iyimser örnekler vererek dünyanın görüşünü, felsefesini yansıtan kainatın çivisini içinde taşıyan(içine batıran) bir yazar.

"Sanki Daha Dünkü Cennet Kuşuyum" bölümünde ise farklı örneklemeleriyle kendinizi akıp giden yazının içerisine bırakıyorsunuz.

Hakan Günday'ın kitaplarının okuduktan sonra vermiş olduğu özgürlük hissini, korkusuzluğu çok severim. O yüzden çoğu kitabını okumuşumdur. Bir söyleşisini okuduğumda Şule Gürbüz hakkında çok güzel yorum yapmıştı. Ben bu kadını okumalıyım, dedim. Bu adam okuyorsa boşuna okumaz. Gerçekten de öyle oldu. Gürbüz'ün Kambur'unu sırtıma taktım ilk önce ve 18 yaşında yazmış olduğu bu kitabı kendime yük ettim. İnsan taşıdığı yükten mutluluk duyar mı? Eğer Günday ve Gürbüz gibi yazarları yük ediyorsanız sonsuz mutluluk duyarsınız. Ve bu kitabını okumakla da dünyanın ağrısını, insanın sancısını, kainatın sırtını, çiçekleri, mezar taşlarını, meyveleri, çoban kaldıranları, erguvanileri, kuşları,insanın en uzun gecesinin 21 Aralık olmadığını, büyürken ufalmışlığı, ufalırken dağılmışlığı ve birçok sindiremeyeceğiniz dağınıklığı zihninize tokat atar gibi sarsıyor.

Bu yazıyı üşenmeyip sonuna kadar okuduysanız eğer sonsuz saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Bu kelimelerim, cümlelerim bu kitap için kafi değil ama yazıyı da burada sonlardırmak istiyorum. Kitapla kalın. Bu kadını okuyun.
92 syf.
Hakan Günday bir söyleşide Şule GÜRBÜZ’ü önermişti okurlarına ve KAMBUR kitabıyla başlayabilirler demişti. Öncesi yok benim için, ne yazar hakkında bir bilgim, ne de kitap hakkında. İncecik bir kitap, tarzı da sıra dışı, bu tarz elbette yazarın ve kitabın dizgisinindir. Önerene bakılınca anlamak güç değil böyle bir kitaptan ne çıkacağı. İnce ince felsefe çıktı, okuyup geçersin iki dakikada cümleleri bazen basit gelir sana, bu ne ya, bunu bende yazarım dersin. Aldanırsın oysa derinlik vardır yazarın kurduğu cümlelerde, düşünmelisin, düşünmezsen önce yazar alınır buna, nerden mi çıkarıyorum bunu? Benim bir yorumumdur yazarın şu sözlerine istinaden: “Bir cümle söyleyebilmek için –o da çoğu kez yalan- koca kitaplar yazılıyordu.” Buna paralel yazarımız incecik bir kitap yazmış, bununla da kalmamış, kitabın içinde bir ara günlüklerinden söz ediyor kurgu gereği, onlara günlük değil, belki de haftalık, aylık, yıllık denilebilir diyor. Günlük sayfalarının başındaki tarihlere bakınca ne demek istediğini anlıyorsunuz yazarın, sözünü etmek istediğim mevzu kitapta günlüklerle ilgili bölümlerde yazar bazen sadece bir cümle kurmuştur. Kısacık günlük sayfaları kitabın içinde bir sayfadır. Örneğin bir sayfada başındaki tarihi saymazsak “Konyağım gelmedi”, diğer sayfada ise “Konyağım hala gelmedi” yazar. Bu iki cümleyi okuduğunuzda kitaptan iki sayfa okumuş olursunuz. Bu dudaklarınızda bir tebessüme sebep olurken, bende yazarım be dersiniz. Sonra karşınıza “İradem, tutsak olduğumu anlama özgürlüğümdür” diye bir cümle çıkar, düşünür düşünürsünüz.

Yan dairesine taşınan bir adam için evine getirdiği kadınlardan (fahişelerden) söz ediyor bir bölümde ve o adama “iki, üç, belki dört çocuğun var. Daha yere çöp atanlara niye kazıyorsun?” der ve yine düşünürsünüz.

Bir başka sayfada “Çünkü insan kendisi için yaşamıyor; yığınlar için yaşadığını sanan, hiç yaşamıyor – geriye, bir iğne iplikle peşinizden koşturan birkaç kişi kalabiliyor ancak. Ve tüm uğraşlar, yaratılmaya çalışılan şeyler, öğrenilen sözler, başka kimseler tarafından beğenilmek bile, bu birkaç iplikçi için. İplikçisi (cep tiyatrosu) olmayanlar da vardır tabii; ama onların dikiş tutacak bir yanları yoktur.”

Son olaraktan “Şunu söylemeliyim ki ben bu kadar değildim; henüz bitmedim ama, eksildim. Yakında yalnızca suyum kalacak ve bu yüzden bana kızılacak. – Allah, Allah, yahni bitmiş – kim yedi bunu? İşte o an, başa dönebilsem; yahniden önceki tarihime – birden bir keçi, bir sığır, bir domuz olarak, ayaklarım tabaktaki suyuma ve ekmek artıklarına batarken, yükseliversem… tüm hayalim budur.” yazar ŞULE GÜRBÜZ.

Birkaç seçme metinle anlatmak istedim kitabı. Velhasıl diyeceğim, sayfalar dolusu incecik bir kitap, okuması ortalama kırk dakika, düşünmesi, etkisi ölçülemedi tarafımdan, statik bir değer yok diyelim. Tavsiye ediyorum ki, yazının gelişiminden öyle olduğunu anlamışsınızdır, bu kitapta tek kötülük size değil o da bana, çok değer verdiğim insan tarafından aldığım son hediye, ondan bana kalan hatıralarla birlikte. Yazarın dediği gibi “Evet çiçeğim geldi; cenazeme yetişmeliyim – ölü bekletilmez”

Yazarın biyografisi

Adı:
Şule Gürbüz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1974
Şule Gürbüz (d. 1974) Türk yazar.

1974'de doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde sanat tarihi ile İspanyol Dili ve Edebiyatı, Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Antika saatlerin tamiri üzerine ustalaştı. Bu alandaki çalışmalarına 1997’de Dolmabahçe Sarayı’nda başladı. Çalışmalarını halen Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde sürdürmektedir.

Ödülleri

2011 Türkiye Yazarlar Birliği Kamu Yayıncılığı Ödülü (Saat Kitabı)
2012 Oğuz Atay öykü ödülü (Zamanın Farkında)

Yazar istatistikleri

  • 160 okur beğendi.
  • 868 okur okudu.
  • 30 okur okuyor.
  • 560 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları