Sylvia Plath

Sylvia Plath

Yazar
8.2/10
594 Kişi
·
1.760
Okunma
·
740
Beğeni
·
26.709
Gösterim
Adı:
Sylvia Plath
Unvan:
Amerikalı şair ve yazar
Doğum:
Boston, Amerika Birleşik Devletleri, 27 Ekim 1932
Ölüm:
Londra, İngiltere, 11 Şubat 1963
Sylvia Plath (d. 27 Ekim 1932 Boston - ö. 11 Şubat 1963 Londra), ABD'li şair ve yazardır.

Trajik yaşamı ve intiharıyla tanınan Plath, aynı zamanda yarı otobiyografik bir roman olan ve depresyonu üzerine ayrıntılı bilgiler veren Sırça Fanus kitabının yazarı olarak bilinir. Anne Sexton ile birlikte, Plath gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden biridir.

Hayatı

1932 yılında Alman bir baba ve ABD'li bir anneden, Massachusetts'te doğdu. Profesör olan babası 1940 yılında öldü. Plath ilk şiirini 8 yaşında yayımladı.

Plath, hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozuklukla boğuştu. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bir akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den summa cum laude derece ile mezun oldu.

Kazandığı Fulbright bursuyla Cambridge Üniversitesi'ne giderek çalışmalarını burada sürdürdü ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi olan Varsity'de yayımladı. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes'la tanıştı. Evliliklerinin ardından Boston'da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra ise İngiltere'ye geri döndüler.

Plath ve Hughes, Londra'da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton'a yerleştiler. Çiftin Sylvia'nın kıskançlık krizleriyle başlayan sorunları bu dönemde başladı ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Sylvia Plath Londra'ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

Kiraladığı evin eskiden İngiliz şair William Butler Yeats'e ait olduğunu öğrenen Plath bunu iyi bir işaret olarak değerlendirdi. 1962-1963 kışı Plath için çok zor geçti. 11 Şubat 1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

İntiharıyla ilgili olarak kocası Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı. Hughes yıllarca bu konuda konuşmadı. Daha sonra anılarını yayımladı.

1963 yılında daha 30 yaşındayken intihar eden Plath’ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow’un ünlü şairi canlandırdığı “Sylvia” filmine de aktarıldı.

Plath’ın Türkçe’ye çevrilen eserleri arasında bulunan “Sırça Fanus” adlı romanı, birçok kişi tarafından ilk Amerikan feminist romanı olarak değerlendirilir.
Nefret ettiğim bir şey daha varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup,"iyiyim,"demenizi beklemeleridir.
" İşin kötüsü oldum olası hep yetersizdim, yalnızca bunu şimdiye dek hiç farketmemiştim. "
Neden böyle korkunç derecede hüzünlü olmam gerek bilmiyorum ama içimde o acınası “beni kimse sevmiyor” hissi var.
"Ne zaman dikkatimi toplamaya çalışsam, kafam bir patenci gibi kayıp kocaman bir boşlukta dalgın dalgın dönüp duruyordu."
540 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Nereden başlanır ki buna?
Kitap bitti. Bomboş duvara baktım. İzledim...
Müzik falan da yok bu sefer. Sessizlik istiyorum sadece. Gözyaşlarım ve sessizlik. Bu evde mümkün değil tabiki bu. Yazmak için geceyarısını bekleyeceğim dedim. Ama işkenceydi bu kendime. Ruhum bedenimden ayrılıyordu sanki. Nefes alamadım. Gerçekten alamadım. Tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkayıp bıraktım kendimi. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ağladığımı kimse görsün istemem ben. Birkaç kişi görmüştür. Hatta hiç ağlayıp ağlamadığımı soran arkadaşlarım olmuştu.

Al işte. Annem girdi odaya. Gece yarısını bekleyemeden yazmanın cezası. Kapıyı neden kapatmışım. Kafamı ona çevirmeden cevap verdim: "Ses geliyor" dedim. Bakarsam ağladığımı görür, binbir türlü soru sıralardı. Neyseki açıköğretim okuyan biriyim. "Ders mi çalışıyorsun?"dedi. " Evet. " dedim. Ve kapıyı kapatıp gitti. Rahatım artık, geceyi beklemeden yazabilirim.

Hep böyle oluyor işte. Onları düşünmekten, görmesinler diye bir şeyleri gizliyorum. Görüp de üzülmesinler diye. Sorarlarsa gizleyemem söylerim çünkü. Söylersem, anlatırsam üzülürler diye. Seviyorum ailemi, onlar beni ne kadar üzseler de seviyorum.

Sylvia nefret etmiş annesinden. Babasını uzaklaştırdı diye. Bu yüzden bir sürü flört edinmiş babayı bulmak için. Ayrıca annesi bakire olarak evlenmen gerek diye baskı yaptıkça, o daha çok erkekle birlikte olmuş evlenene kadar, annesine nefreti yüzünden.

Kuklayım bende. İplerim babamın elinde. Ne yana çekerse oraya doğru hareket halindeyim. Annemde sanardım ipler küçükken, babam her şeye izin verir annem vermezdi. Oysa annem için her şey netti. Ya var ya yok. Babam için öyle değil. " Bizden ayrı yaşaman doğru değil. Ailesiz bir hayatta yaşanmaz. Ailenden uzaklaşırsan mutlu olamazsın. Zaten gittiğin yerde sana destek olacağımızı sanma. Rizedeki gibi her ağladığında annen gelecek sanma. Zor zamanında bizi yanında bekleme. Ancak hayat tabiki senin hayatın. İstediğin yere tayin isteyebilirsin." diyen bir babam var şu günlerde. Bana gidemezsin dese benim bu kadar canım yanmaz. Ama yapayalnızsın Sema sen hep öyleydin demek değil mi bu?

Çocukken de yalnızdım. Ben hep yalnızdım. Yanlış anlaşılmasın çevrem geniş, çok arkadaşım vardı benim. Şu an herkesi uzaklaştırıyorum hayatımdan. Dayanamıyorum artık. Çünkü onların beni düşünüp umursuyormuş, beni seviyormuş gibi yapması canımı yakıyor. Çünkü gerçekten kimse sevmiyor beni. Hiç kimsenin umrunda değilim ben. Anne ve babamın bile umrunda değilim sanki... Hepsi bencil, herkes bencil... Ben bencil olamıyorum. Bencilce davranıp sadece kendimi düşünmek bana acı veriyor. Bunu yapamadığım için daha çok batıyorum bataklıkta sanki...

Kitabı okurken bugün evin yanındaki parka gittim. Çocukluğumun geçtiği parka... Kahve de aldım evden, kulaklık kulağımda okuyordum kitabı. Kafamı kaldırdım. Üstümde çam ağaçları... Kulaklığı çıkardım. Öten kargalar... Sesleri pek hoş olmasa da insana huzur veriyor. Az ileride çocuk parkı var. Çocuklar oynuyor. Ne kadar masumlar. Bende bir zamanlar oynardım o parkta. O zamanlar sevincim, mutluluğum vardı. Umutlarım vardı. Şimdi hepsi yok olmuş durumda. Umut kırıntıları ile yetiniyorum. Sürekli yok olmak için debelense bile ben onlar var olsun diye çırpınıyorum...

Sylvia'nın çığlıklarını duyuyorum. Hissediyorum. O; bir cinsel obje olarak görülmek istemiyor. Sevilmek istiyor. Ne kadar fiziksel olarak güzel olduğunu düşünmese de, bir sürü erkekle flört ediyor. Aradığını bulamıyor. Ta ki evlenene kadar...
Böyle birini bulmak zor. O kadar zor ki seni sadece sen olduğun için seven birini bulmak. Seni bedenen değil sadece ruhen de sevecek birini bulmak... Sylvia anne olmaktan korkuyor. Böyle bir sorumluluğu almaktan, çocuğuna iyi bir anne olamamaktan korkuyor. Ben de sürekli anne olamayacağımı düşünürüm. Bunun hayalini hiç kurmadım çünkü. Evlilik hayalim de hiç olmadı. Bunlar için sevilmek gerek. Karşılıklı olması lazım. Benim için böyle. Sevilmediğim için düşünmüyorum. Kaldı ki bu karmakarışık halimle biriyle olmak fikri bana yanlış geliyor. Kendi cehennemimde kimseyi beraberimde yakmaya hakkım yok benim.

Sylvia tutkuyla sevdiği bu adam tarafından defalarca aldatılmış. Aslında yaşama sarılma sebebiymiş Ted. Yok edilmiş... Neden aldatıyor ki ? Dürüst olsa ne olur? Yalvarıyorum herkese; karşınızdaki insan sizin gibi olmayabilir. Bir insana seviyorum seni derken, bu anne, baba, kardeş, dost, arkadaş bile olsa ki aşık olduğunuz kişiyi söylememe gerek bile yok, gerçekten hissediyorsanız bunu söyleyin. Değerli ise o kişi bunu yapın. Sevmiyorsanız da bunu dürüstçe söyleyin. Onu istemediğinizi deyin. Bu diğer türlü yalanlardan daha çok can yakar.

Defalarca arkadaşları tarafından aldatılmış, sahteliklerle dolu bir çevresi olan biriyim ben. Kimse tarafından bir önemi olmayan bir hayalet. Kimse tarafından farkedilip görülmeyen... Sevgilim oldu. Canımı yakan şeyler yaptı. Ama dostlarım kadar yakmadı canımı. Acıtmadı. O bile bir yerde dürüsttü. Seni hiç sevmedim ki diyebildi mesela. Ama dostum dediğim insanlar, gözümün içine baka baka yalan söylediler. Bu benim canımı daha çok yakmıştı. Şimdi bunlar benim zayıflıklarım. Onları yazıyorum buraya. Dışarıda zırhımı kuşanmış sert ve hiçbir şeyi umursamayan insan olmaktan yoruldum. Bunları yazdırıyor okuduğum Sylvia. İçimde bitmek bilmeyen yalnızlık korkusunu da yüzüme vurdu tekrardan...

İntihar etmeyi sıkça düşünürüm. Yapamayacağım bir şey bu. Anne ve babamı üzmemek için yine. Kardeşim de var tabiki. Tavsiyelerde falan bulunmasın kimse bana. Yeterince dinledim, kendi kendime de yaptım. 17 yaşından beri de yapıyorum. Bir işe yaramıyor. Korkak, güçsüz ve acizim. Kabulleniyorum...

Şimdi nefes alabiliyorum işte. Sylvia'yı anlayıp hissediyorum. Benzetiyorum biraz kendime. Onun gibi olmam elbet mümkün değil. Onu şimdi daha iyi anladım. Kitabı okurken gözümün önünde fırında yaşamına son verdiği fotoğrafı belirdi hep. Nasıl bir acıdaydı biraz olsun anladım. Yaşamının sonundaki notlar yok. Yok edilmiş bazıları. Onunla ilgili ve aldatılmasının sonuçları, nasıl olduğu ile ilgili yazılanlar da şunlar:
http://www.milliyet.com.tr/...-hayati-molatik-283/

http://www.kulturservisi.com/...n-kayip-son-mektubu/

O muhteşem, taparcasına sevdiği adam tarafından aldatılmasının yanında şiddet dahi gören bir insan. Annesine olan öfkesi, birçok şeyi sorgulaması, varoluşu benliği kafasında kurması ile son veriyor her şeye.

İnsan içten içe çığlık atar, kimse görmez. Çünkü umrunda değil kimsenin. Sadece suçlarlar birilerini. Şu an çok yoruldum. Daha fazla yazamayacağım. Yazmayım da zaten. Huzurluyum. Sizlerden özür diliyorum ve üzgünüm. Size kendimi yazdım gereksiz hassaslık biraz. Ancak rahatlamam için bu gerekliydi. Kusuruma bakmayın...

Ek bilgi: Sylvia Plath, Virginia Woolf'tan oldukça etkilenmiş.Virginia'nın intiharı ve yazdıkları büyülemiş onu. Sonunda kendisi de intihar ediyor ve bunun devamında, Nilgün Marmara'yı görüyoruz. O da sonunda intiharı seçiyor. Bu sanki zincir gibi... Umarım bu zincirin son halkasıdır.
256 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabı okumayın!

Bir kadının çöküşünü, çırpınışlarını okumak insanın yüreğine ağır gelir. Nefes almakta zorlanırsınız. Sylvia'nın yarı otobiyografik romanı diyorlar ama biliyorum ben, bu kitap beni anlatmış...

İlk yarayı henüz çocukken babasından almıştı Sylvia, yıllarca nefret etti babasından. Büyüdü, baba eksikliğini başka kollarla doldurmaya çalıştı ve aşık oldu. Hayalleri vardı evlenecekti o da herkes gibi, sevecekti sevilecekti ama eşi Ted aldattı Sylvia'yı. "Kendimi duygusuz ve boş hissediyordum, aklım, paramparça olmuş hayallerimin kırıntılarıyla doluydu."
İlk en yanındakiler bıraktı elini... Tutunamadı Sylvia o da yaralarından bir Esther yarattı...

Sırça Fanus, Sylvia Palth'in intihar etmeden bir ay önce yayınlattığı romanı. Esther Greenwood, başarılı bir üniversite öğrencisidir, New York'a gelir ve bir moda dergisinde iş bulur. Ne var ki işler istediği gibi gitmez, iş dünyasındaki rekabet ve acımasızlığı görür kimlik arayışı içerisinde bulur kendini. Bir 'sırça fanus'un içinde nefessiz kalmış gibi hisseden Esther, dünyaya daha fazla tahammül edemeyecek hale gelir... "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır."
İntihar, Esther için de bir seçim değil, zorunluluktu. Tıpkı 11 Şubat günü, 2 çocuğunu odalarında bırakıp kapıyı bantladıktan sonra mutfakta fırının gazını açarak intihar eden Sylvia gibi... Onu hapseden camları kıramayan Sylvia'nın, içeride ölmeyi tercih etmesi onun güçsüz olduğunu mu gösterir? Camları kırılamayacak kadar kalındı belki de. Ne kadar nefes alabilirdi ki bu fanusun içerisinde?

İlk yarısı Esther'in erkeklerle ilişkilerini anlatıyor, ergenimsi gençlik kitabı kıvamında ilerlese de sonrası mükemmeldi. Kitap asla intiharı güzel göstermiyor sadece hayatın gerçeklerini yüzümüze çarpıyor. Kendi gibi feminist bir karakter yaratmış Sylvia. Bu kadar yaralı bir ruha rağmen, kalemi o kadar naif ki. Anladım ben seni belki çok geç ama anladım. Seni tanımış olmayı çok isterdim...
256 syf.
·4 günde
Nefes alamadığınızı hissettiğiniz oldu mu hiç? Sanki bir yerde sıkışıp kalmışsınız gibi.... Ciğerlerinize soluk alıp verseniz de boğulacakmış hissi yaşadığınız oldu mu? Ya da söyleyecek çok sözünüz varken tıkanıp kaldığınız, hani o kelimelerin de kifayetsiz kaldığı anlar? Ne kadar havayla doldursanız da ciğerlerinizi yetmiyormuş gibi, ne kadar anlatsanız da sözler az kalıyormuş gibi. İşte böyle bir durumdu Sylvia Plath'ın yaşadığı da. Belki de hayattaki ilk nefesini almaya fırsatı olmadan, yaşamın acı yüzüyle karşılaşmış bir ceninin cam fanusa tıkılıp kalmasıydı. Yaşamın ölümle nişanlı olmasıydı. Samuel Becket'in Sözsüz Oyun eserinde çok anlamlı bir ifadesi vardır. Annelerimizin bizleri bacaklarını iki yana açıp da mezarlara doğurduklarını söyler. Sonrası aniden parlayan bir ışıktır. Bir ışık parlaması kadardır. O kadar ki kısacık... Hayat sadece bir ışık parlaması kadar vakit verirken, ne kadar ağız dolusu gülebiliriz ki? Ne kadar nefes alabiliriz peki bu sırça fanustayken? Nereye gidersek gidelim boğulmayacak mıyız bizi hapseden camları kıramadıktan sonra? Kendimize tutunacak bir dal bulamadıkça savrulmayacak mıyız?

Savrulmuştu Sylvia... Ne eşine ne de çocuklarına tutunabildi. Belki de onlar bırakmıştı ilk elini. En yakınındakiler... Babası, annesi, eşi... Hep öyle olmaz mıydı? Olurdu elbet. Kendisi gibi bir karakter yarattı tutunamayan. Adı Sylvia değildi de Esther'di. Hatta adının da önemi yoktu. Yaşadıkları aynıydı. Kendi iç dünyasını, buhranlarını, babasını ve erkekleri anlattı. Onun küçücük omuzlarında kambur yaratacak ne kadar sorumluluk varsa onları anlattı. Sana Gül Bahçesi Vadetmedim' deki Deborah gibi akıl hastanesindeki acılarını anlattı.

Hepimizin içinde şeytani dürtüler vardır. Ya dizginleriz ya da su yüzüne çıkarırız. Birilerine zarar vermek isteriz mesela... Ya da birilerini korumaya çalışırken kendimize zarar veririz. Onları anlattı. Her şey bir deli cesaretine bakıyordu aslında. Cesaret etti Sylvia... Onun için bir zaferdi, kanıtlamak istiyordu, kanıtladı. Korumaya çalıştıklarını korudu. Ve gitti...

Sylvia Plath, ilk olarak şiirleriyle tanıdığım bir isimdi. Kendisi Amerikan şiirinin en ustalarındandır. Sırça Fanus (The Bell Jar) tek romanı zaten Sylvia' nın. Ilk defa düz yazısını okudum. Onu, hazin hayat hikayesiyle ve acı dolu şiirleriyle bildiğim için bu yarı otobiyografik romanında daha çok içindeki buhranı dökmesini bekledim... Tıpkı şiirlerindeki gibi... Belki daha farklısını beklemişti o da. Esther'e yazdığı gibi bir son beklemişti. Ama yok... Daha çok kusmalıydı. Daha çok lanet etmeliydi her şeye. Bağırsa, haykırsa, acıtsa belki böyle olmayacaktı. Ama her neyse... Ben anladım onu... Anladım ben...
404 syf.
·19 günde·Beğendi·10/10
Okuduğum basımda olan son kitabı. Bununla birlikte uzun bir süre inceleme paylaşmayacağım. Sebebi elbette ki Sylvia değil...


Size nasıl bahsetsem... İçimde hissetmiş olduğum yoğun duygularla okuduğum için, bu kitabı yüceltecek cümlelerden kaçınmaya çalışsam da maalesef bunu yapamayacağım.

İlk önce Kafkaokur Dergisi ile karşılaşmıştım Sylvia ile. Hayatını okumuş oldum ilk önce tamamı olmasa da... Sonra Sırça Fanus 'u okumaya karar verdim. Hem onu hem de Nilgün Marmara'nın Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analiz kitabını alarak, okumaya başladım. Beni içine çeken bir şeyler vardı bu kadında. Şiirlerini almaya karar verdim. Çok başarılı değildi açıkçası okuduğum yazıları ve şiirleri bence. Sadece içinden koparıp attığı duygular ve ruh hali kalıntıları ile oluşturduğu harf birikintileri...

Kendimde bulduklarım ile empati yeteneğim de üst seviyede olduğu için; yaşadıklarını, hissettiklerini derinlerde kıpırdayan hareketlenmeler ile, yoğun bir şekilde hissettim.


Sıra Günlükler 'e geldi. Benim için hapis hayatı da böylelikle başladı. Her yanımda O'nun benliğini duyumsuyordum. Sanki O'nun gözleriyle bakıyordum dünyaya. O'nun aldığı nefesle soluyordum sanki... Bu yüzden objektif olmamın mümkün olamayacağı kişilerden birisi...


Yalnız çok farklı bir Sylvia ile karşı karşıya kaldım bu eserle ve şunu dedim: "Ne olurdu hep öykü yazsaydı? Daha çok yazsaydı!"

Öykülerinde genel olarak korkuyu hissediyorsunuz. Kendi duygularını da yansıtmış öykülere. Bazı öyküler ise günlük havasındaydı. "Aceba kendini ki anlatmış yoksa kurgu mu?" diye düşünüyor insan. Zaten kitap yayınlanmış ve yayınlanmamış öyküleriyle birlikte, günlüklerinden arta kalanlardan oluşuyor.

Hayallerle hayal kırıklıkları savaşıyor kimi öykülerde...
Rüyalar ile gerçekler tartışıyor. Depresyon sonucunda oluşan iniltileri, kelimeler ve cümleler ile duyuruyor öykülerin içinde.

Depresyon demişken, o hüznü hissederken bir yandan da o umut dolu, neşeli gözlerinin parıltısı sanki karşımda duruyordu.

Onunla daha fazla durabilmek için bitmesin istedim bu kitap. Ama sona geldik her şey gibi. Hatıra kalsın diye, Sylvia ve benim küçüklük fotoğraflarımdan kolajlar yaptım:

https://ibb.co/gpRqhz

Tabiki ekmek tutan benim:)

https://ibb.co/heut2z

https://ibb.co/bvcP9e

Kardeşimi kedi yerine koydum. Kendi de zaten küçükken bir ip bağlatırdı kıyafetinin arkasına kuyruk diye ve ben kediyim derdi.:)

https://ibb.co/cV8T2z


Ara ara çok özlediğim zamanlarda Günlükler'i açıp göz gezdiriyorum. Şimdi bu fotoğraflar ile birlikte gülümsüyorum...
Hoşçakalın!
136 syf.
·1 günde
    "Kaparım gözlerimi... Ve ölüme düşer tüm dünya"

Sevgili Şiir Hocam Yusuf Eradam sayesinde tanıştım Sylvia'yla. Emily Dickinson, A. Tennyson, W. Blake, W. Butler Yeats ve diğerleriyle... Gotik öykülerinden tanıdığım ama canı isterse nasıl da katran karası şiirler yazabileceğini öğrendiğim Poe'yla. Ve.. ve Bay İkarus'la... Anladım ki şiir, şiirden öte bir şeymiş. Anladım ki, dizelerde durduğu gibi durmuyormuş.

Kitabı elime alınca fark ettim özlediğimi. Özellikle Yusuf Hocamın o şefkatli ve hünerli elleri değmiş _ ki zordur şiir çevirmek, öyle de cebelleşirsin, yeni bir şiir yazmaktan beterdir. Hatırlıyorum da, üniversite hayatımda tek alttan aldığım dersti Şiir İnceleme. Ne kadar trajik değil mi? Hani iyiydim şiirde... Tamam hocam, buradan itiraf ediyorum. Kimseler bilmez. Bilinçliydi o, dalgasını geçtim satırların ve dizelerin. Çünkü en yakınımdakilere bile belli etmediğim sancılarım vardı. Çünkü daha, Bay İkarus'a anlatacağım çok şey vardı.
Bilmiyordu ki... Benim de, düşlerim bal mumundandı.

Ahh Sevgili İkarus... Gidip de sıcak şarap içmek vardı şimdi. Aynı tadı verir mi? Garip bir 'Ölü Ozanlar Derneği'ydi devrimiz. Yeniden şahlanır mı?

Bütün bunları anlattım. Anlattım çünkü size bir sır daha vereceğim. Bugün size, 'Kadın ve Şiir'den bahsedeceğim. Siz adına 'Kadın ve Erkek' diyin.

Sylvia... Herkesin manik-depresif hastalığıyla ve garip intiharıyla tanıdığı, belki de meraktan ve acıdığı için okuduğu kadın şair. Ama o işler öyle değil tabii.
Kimdi peki Sylvia? Kadındı, anneydi, küçükken babasız kalmış bir kız ve kocasının karısıydı. Azıcık deli ve asiydi. Arada dedi ki, ben şiir de yazabiliyorum. Görmüyor musunuz? Güzel güzel şiirlerim var.
Orada dur dediler, bir adım geriden gel.

Hocamın güzel bir tespiti var; Sylvia'nın tek hatası oldu, o da evlenmek. Doğruydu. Hem de kendisi gibi bir şairle. Niye peki? Yazmaya başladı mı kadın, iktidara koşar derler. Ve bundan en aklı başında bir erkek bile rahatsız olur. Kadın dediğin, arkadan gelmelidir.

Derler ki, Ted Hudges ile doğmuştur Sylvia. Halbuki bir kadından doğabilir bir kadın. Ya da kendinden...
Ted'ten önce de şairdi Sylvia. Çocukken de yazardı. Kadınken de... Ted'le aşık atmasına gerek yoktu. Gizdökümcü şiirin ustalarındandı. Matematiksel bir dil kullanırdı şiirlerinde. (Bakınız klasik "metaphors" şiiri) Onun şiirleri duygusal ve ölüm kokan şiirler olarak okunmamalıdır. Sadece yaşadıkları yoktur. İmgeler vardır mesela akla ziyan.
Ted'in bir şiirini dahi okumadım ama Sylvia üzerine fakültelerde doktora yapılır, doçentlik tezi bitirilir.  Zaten Ted Hudges da Sylvia'nın ölümünden sonra çocuk kitaplarına sarmıştır, 30 yıl bir şey yaratamamıştır. Sylvia'nın hayranları intiharı konusunda onu suçlar genelde ama öyle de düşünmemek lazım. Belki de adam lanetliydi çünkü Sylvia'yı aldattığı sevgilisi de Sylvia'dan olan oğlu da intihar etmiştir.
Sylvia için de intihar kaçınılmaz son olacaktı bu hastalıkta. Ama Ted'in de hataları yok muydu? Şöyle bir gerçeklik vardır ki; Nilgün Marmara'nın da tezinde belirttiği gibi, çocukken babası tarafından, kadınken de kocası tarafından yalnız bırakılmıştı Sylvia.
Özgürlüğü bir fırının içinde aradı. Kendince ulaştı belki ama ölümünden sonra dahi kurtulamadı esir olmaktan. Ted, sadece bir günlüğünün basılmasına izin verdi, diğer günlükler yok edildi. Sırça Fanus harici yazdığı bir kitabı daha vardı 'sakıncalı' diye o da yok edildi. Ariel ve Seçme Şiirler kitabı Ted'in istediği sırada ve onun seçtiği şiirlerin araya sıkıştırılmasıyla basıldı. Yusuf Hocam, bu konuda duyarlı davranmış ve Sylvia'nın kendi dizdiği sıraya göre çevirip yayına vermiş. Bunun için de herkesten bir yanak alırım demiş. Bense kocaman sarılıyorum.

Ve son olarak soruyorum size:
Daha kaç parçaya bölünebilir bir kadın?
Ve o parçalardan tekrar doğabilir mi?

Ve sen Sylvia... Vakti gelmedi mi artık, vedalaşmanın? Nakliyeciler dolaşıyor son günlerde içimde. Boşaltıyorum tek tek odaları. Düzeliyorum sanırım. Çok uzun zamanımı aldın. Bu süreçte yalnız başıma çıktığım çok uzun yolculuklarım oldu benim. Yan koltukta oturanım olmadı hiç. Gelip tüm karanlığınla, sen çöreklendin oraya Sylvia.
Konuştun, konuştun, söyledin. Söylendim. Süratli bir çarpma etkisi yetecekti. Olmadı... Arka koltukta taşıdığım umuda tutundum Sylvia.

Daha yeni... Ruhumun duvarlarına ördüğün örümcek ağlarını, tel fırçalarla temizledim.

O yüzden, artık gitmeme izin ver. Burda ayrılalım. Bir daha kesişmesin yollarımız. Çıkma ıssız sokaklarda karşıma.
O güzel gülüşünü de al ve uzaklaş. Uzaklaş ki benim de güzel gülüşlerim olsun.
Tam da burda ... Vedalaşalım.

         "Galiba... Seni kafamda yarattım ben."


* BONUS:
- Sırça Fanus' a yaptığım incelemem:
#20960084

- Yusuf Hocam'ın Sylvia ve Şiir üzerine yazdığı makalesi:
http://www.yusuferadam.com/susma.html
Okuyun, okutun. Hayatı tamamen sanat ve kültür üzerine kurulu bir adam Yusuf Eradam Dili sivridir, aldırmayın.

- Bu kitapta yok maalesef ama en sevdiğim şiiridir Sylvia'nın. "Mad Girl's Love Song" Sizinle paylaşmak istedim. Notaya dökülmüş hali ve Türkçe çevirisiyle... İyi dinlemeler.
https://youtu.be/_uN3B0csdVg
256 syf.
·Beğendi
Hiç kendinizi kapana kısılmış gibi hissettiniz mi? Ya da gerçekten sizi sevdiğini söyleyen insanların sadece sözde kaldıklarını ve aslında onların işine yaradığınız sürece sizin yanınızdaymış gibi yaptıklarını? Hiç sizi sevabınızla günahınızla sevecek biri olduğuna inandınız mı?
Bu sorulara belki evet diye yanıt vereceklerimiz olacaktır nadir olsa da ama genelde çoğumuz kendimizi bu yalan dünyanın içinde çaresiz ve yapayalnız hissetmişizdir.Kimilerimiz belki bu durumun üstesinden bir şekilde gelmiştir, kimilerimiz ise bu kadar yükün altında yok olup benliğimizi, kimliğimizi kaybetmişizdir. Ben bu kısır döngü içinde etrafıma baktığımda kendimi şanslı olarak görenlerdenim. Belki de bu benim savaşçı ve özgür bir ruha sahip olmamla alakalıdır ya da hayal kırıklılığına uğramamak adına kimseden bir beklentim olmayışına bilemiyorum fakat bu kitaptaki Esther karakteri beni derinden etkiledi diyebilirim.Çünkü o hayatın zorluklarına karşı kendi sırça fanusunun dışına çıkamadı ve her şeyden, kendinden vazgeçti.
Onu kurtarabilir miydim diye sordum kendime ama buna kesin bir cevap bulamadım. Etrafımda ona benzeyen insanları düşündüm ve elimden çok şey gelemediğini fark ettim. Tutunacak bir dalın yoksa düşersin...
İncelemimi çok sevdiğim bir şiirle bitirmek istiyorum.

Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...
Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,
ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için...
Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,
ya da hayatta olmayı kutlayacağım...
Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,
ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için...
Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,
ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım...
Ya köye inmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,
ya da gidecek bir köyüm olduğu için sevinç dolacağım...
Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,
ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım...
Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...

Leo Rosten
256 syf.
Slyvia Plath, yazarı, şairi Nilgün Marmara ' nın intiharını bir dergide okurken tanımıştım. 30 yaşında intihar etmiş olan Slyvia Plath ' ın , 29 yaşında hayatı hakkında tez hazırlayıp , etkilenen ve sonucunda intihar eden Nilgün Marmara dolayısıyla. Sırça Fanus üç yıldır okumayı ertelediğim bir kitap. Kendi manic depresyonundan kesitler verdiği yarı otobiyografik kitabı. Kitap başta sıradan liseli aşkları anlatacak eğlenceli bir kitap seyrinde gidecek sanıyorsunuz. Ama birdenbire Esther ' in darmadağın psikolojisi içerisinde buluyorsunuz kendinizi. Feminist kimliğiyle sıkça ismini duyduğumuz yazar, kendisi gibi feminist bir karakter oluşturmuş kitapta da. Karakter iflah olmaz bir akıl hastası diye düşündürtüyor. Yalnız kitaptaki ani duygu geçişi rahatsız etti beni. Bunun dışında akıcı, güzel bir kitaptı. Kendimden çokça parçalar buldum ve keşke okumayı bu kadar geciktirmeseydim. Tavsiye ederim...
256 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Kitabı aylar önce hediye olarak almıştı bir arkadaş. Ama nedense kitaba her baktığımda beni sıkacağını düşündüğüm için bir türlü başlayamadım. Oysa Fahrenheit 451 kitabından öğrenmem gerekirdi kitaplar ve insanlar hakkında kapaklarına bakarak yargıya varmamam gerektiğini. Bu ön yargı yüzünden geç okuduğum bir kitap olmasına üzüldüm. Ama hiç bir şey için geç değildir hayatta :))

Kitap çok fazla Tezer Özlü'nün Çocukluğumun Soğuk Geceleri kitabına benziyor. Tezer Özlü seven biri olarak bu beni hiç rahatsız etmedi. Rahatsız edici bir benzerlikte değil zaten. Kendine özgü iki farklı üslubun ortak paydaları, kesişim noktaları olması gibi. Biraz karşılaştırma gibi olacak ama Sylvia Plath'ın biraz daha yumuşak bir yapıya sahip olduğunu düşündüm okurken. Çeviri olmasından da kaynaklı olabilir. Tezer Özlü mesela gerçekleri gözler önüne sererken rahatsız edici bir noktaya getirir durumu. Kendi rahatsız olduğu için sizi de rahatsız edecek kelimeleri özenle seçer. Bu yüzden tam olarak onunla aynı rahatsızlığı hissedersiniz. Ama Sylvia ne hissetmek istediğinizi size bırakmış sanki. İntihar, kadın erkek ilişkileri vs..

Kitabın kendi kendine sayıklamalar şeklinde yazılmış olduğunu düşünüyorum. Parça parça, en önemli şeyleri önemsizmiş gibi anlatarak. Bu bana çok hoş geldi. Ölüm ve intihardan bahsederken mesela o kadar sıradan yazmış ki önce şaşırdım. Sonrada ölümün zaten doğal olduğunu hatırlayıp kendime şaşırdım. Kitaptaki karakterle Sylvia Plath'ın aynı sonu paylaşmıyor olmasına çok üzüldüm. Yazar hakkında hiç bir kitabını okumamış olmama rağmen zaten çok şey biliyordum. İntihar ederken bile nasıl vicdanlı bir anne olabildiğini, hayatın bazı kurallarına uyum sağlayamayışını..

Diğer incelemelere de baktığımda herkes Sylvia ile birlikte en kötü ihtimal Nilgün Marmara'dan da bahsetmiş. Bu aslında çok güzel bir şey. Böylelikle daha önce tanışmamış insanlar Sylvia sayesinde Tezer Özlü ve Nilgün Marmara'yla tanışmış oluyor..

Kitabın intihara özendirdiğini ya da bunu güzellediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.. Okuyun ve keşfedin. Bu kitapta en çok hissedeceğiniz şey Ester'in sırça fanusuna baktıkça, kendi sırça fanusunuzunda sınırlarını yoklamanız olacak. Etrafınızdaki bütün ilişkileri, kuralları, ahlak alğısını bu çerçevede değerlendirip tartacaksınız. Ve Ester'in (dolayısıyla Sylvia'nın- dolayısıyla kendinizin) iyileşmesi için dua ederken bulacaksınız kendinizi. Kitabı okurken bunalıma gireceğimi, içimi sıkıntılar basacağını düşünmüştüm. Ama hiç sıkılmadan bunalmadan okudum.

O kadar acımışken ruhu, bu kadar naif yazmayı nasıl başarmış bilmiyorum. Bu da insana kendini suçlu, sorumlu ve üzgün hissettiriyor.

Mutlaka okunması ve üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir kitap.. Keyifli okumalar.
276 syf.
"Nefes almak da zor gelecek miydi bir gün bana?"

Evet öyle anlar gelirki nefesiniz bile sizi boğar. Her çektiğiniz nefes acı verir. Elinizden de bir şey gelmez o an. Mecbur almak zorundasınızdır o nefesi. Kendiniz için olmasa da başkaları için. Hep başkaları için olmadı mı zaten bu? Ne zaman kendimizi düşündük ki? Kendimizi düşünmeye başladığımızda ise iş işten geçmiş oluyor artık. Çünkü o kadar çok taviz vermişsinizdir ki kendinizden, artık geri dönüş de yoktur. Ya o nefesi bu şekilde almaya devam edeceksiniz ya da artık Sylvia gibi sonunda tükeneceksiniz.

Tükene tükene yaşıyoruz, tükene tükene öleceğiz.
Ya kendi isteğimizle olacak bu durum ya da adına ecel dediğimiz şeyin gelmesini bekleyerek. Kimisi bekler bunu nefesi acı verse de bekler, yapamaz cesaret edemez. Kolay değildir ölmek, nasıl ki yaşamanın da kolay olmadığı gibi. Ne ölebilidim ne de yaşayabildim diyor ya Becit, o hesap işte. Sırça Fanus içinde debelenip duruyoruz. Ya o fanusu kırıp çıkacağız ya da onun içinde ölüp gideceğiz.

"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş."
diyor ya Sylvia, o hesap işte bu dünya kötü bir düş. Yaşamak, görmek zorunda olduğumuz.
Gerçi görmek zorunda mıyız, yaşamak zorunda mıyız bilmiyorum.

Doğumumuz bizim isteğimiz dışında gelişen bir şey, sorsalar belki istemeyeceğiz. Peki istemsizce geldiğimiz bu dünyadan gitmek istediğimizde neden insanlar buna engel olmak için elinden geleni yapıyor.? Neden sizi sizle bırakmıyor? Yaşamak acı veriyor, sadece kendine değil herkese zararı varsa bu durumun neden devam etsin ki? Bir anlık gibi gözükse de bu olay öyle olmadığını çoğunuz biliyorsunuz. Adım adım gelir bu. Sylvia'ya da adım adım geldi. 8 yaşında babasını kaybetti.

Ardından şu şiiri yazdı.

Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya;
Yeniden doğuyor açınca gözlerimi.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
 
Yıldızlar dansediyor mavilerle, kırmızılarla.
Dört nala geliyor keyfince karanlık:
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
 
Beni büyüyle çektin yatağa, bunu düşledim,
Şarkılar söyledin çılgınca, delice öptün.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
 
Tanrı düşüyor gökten, sönüyor cehennem ateşleri:
Çekip gidiyor melekler de, şeytanın adamları da:
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
 
Söylediğin gibi dönersin demiştim,
Ama yaşlanıyorum artık, unuttum adını.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
 
Bir fırtına kuşunu sevmeliydim senin yerine;
Bahar gelince gökyüzünü basarlar hiç değilse.

Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)

Sonra ne annesi anladı onu, ne arkadaşları, ne de çok sevdiği eşi. Adım adım  gitti o mutlu sona.
Sırça Fanus'ta dediği gibi;

"Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?"

Aslında hep biliyordu bunu, o sırça fanusun içinde boğulacağını ve sonunda da engel olamadı 30 yaşında, benim şu an olduğum yaşta tamamen boğuldu o fanusta.

" Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. Yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkûm edecekti."
Yaşamın neresinden dönülürse kâr demişti Nilgün Marmara, sanırım bu alıntıdan ilham aldı.

18.12.2018
77 syf.
Retro'nun Gözünden Sylvia diyelim adına..

Hayatınızda daha önce hiç manik depresif bir hayata şahit oldunuz mu? Bu depresif bozukluk bir insanın hayatında neleri ne derece etkileyebileceğini hiç düşündünüz mü? Peki ya bu bozukluğun bir insanı şair yapabileceği gibi, aynı insanın intihar sebebi olabileceği geldi mi hiç aklınıza?

Tüm bu soruların cevabını düşündüğümde aklıma gelen iki insan oluyor; Nilgün Marmara ve Sylvia Plath. Manik depresif bir hayat süren, küçük kalplerinde dünyanın kirini taşıyamayacak kadar kırılgan ve naif olan, 29 ve 31 yaşlarında sevdiği ve güvendiği her şeyi arkalarında bırakıp dünyaya veda eden iki insan.

Sylvia...
Babasının ölümüyle ilk şiirini 8 yaşında yazan minik bir kalp. Şiiri:

"yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya,
yeniden doğuyor açınca gözlerimi,
kafamın içinde yarattım seni galiba."

Ne var ki o minik kalp büyüdüğünde bile hâlâ o küçük bir kızken ki kırılganlığını da beraberinde büyütüyor. Büyüdükçe hüznüne hüzün ekleniyor. Babasının eksikliğini hep bir yanında hissettiği anda İngiliz şair/yazar Ted Hughes ile karşılaşıyor ve hayatının aşkını bulduğu inancıyla evleniyorlar. Ne var ki aşk dediği bu şey onun en büyük acılarından biri haline dönüşüyor. Çünkü hayatının geri kalanını Ted'in onu aldatması ve iki çocuğu ile Ted'in eve gelmesini bekleyerek geçiriyor. Kocası ile birlikte yaşadığı evini, şiirlerinde diri diri gömüldüğü bir mezara benzetiyor.

Daha çocukluk yıllarında ortaya çıkan manik depresif bozukluğuyla hayatı boyunca yaşamaya devam eden Sylvia ilk intihar teşebbüsünde lisedeyken bulunmuştu. Ve son olarak da 1963 yılında bir sabah çocuklarına kahvaltı hazırladıktan sonra odaların kapı aralıklarını bantlarla kapatıyor ve fırının gazını açıp, kafasını fırına sokarak korkunç bir şekilde intihar ediyor ...

Ne yazık ki Sylvia'nın intiharı yalnızca kendisini ilgilendirmiyor. Yıllar sonra oğlu da annesinin izinden giderek kendini asarak intihar ediyor. Ve bununla da bitmiyor. Benim için en acısı, en beni parçalayan, mahvedeni ise şu ki benim iç yangınım olarak nitelendirdiğim;

Nilgün Marmara,
Üniversite bitirme tezini "Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi" konusu üzerine hazırlıyor. Ve tezini bitirdikten sonra 5. katta bulunan evinin yatak odası camından kendini boşluğa bırakarak intihar ediyor. Tam da burada durup yutkunuyorum. Kelimelerim tükeniyor sanki. Ölüyorum gibi hissediyorum. Öyle çok canımı yakıyor bu iki ismin bu vedaları ...

Tüm bu yaşanmışlıklardan bahsettikten sonra kitap üzerine artı bir şeyler söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Manik depresif ve intiharla sonuçlanan bir hayatın, kaleme kağıda yansıması diyebilirim.

Keyifli okumalar diyebileceğim bir kitap değil, ben hüzünde boğuldum.

Hüzne batmak isterseniz bir gün, okuyun...

Yazarın biyografisi

Adı:
Sylvia Plath
Unvan:
Amerikalı şair ve yazar
Doğum:
Boston, Amerika Birleşik Devletleri, 27 Ekim 1932
Ölüm:
Londra, İngiltere, 11 Şubat 1963
Sylvia Plath (d. 27 Ekim 1932 Boston - ö. 11 Şubat 1963 Londra), ABD'li şair ve yazardır.

Trajik yaşamı ve intiharıyla tanınan Plath, aynı zamanda yarı otobiyografik bir roman olan ve depresyonu üzerine ayrıntılı bilgiler veren Sırça Fanus kitabının yazarı olarak bilinir. Anne Sexton ile birlikte, Plath gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden biridir.

Hayatı

1932 yılında Alman bir baba ve ABD'li bir anneden, Massachusetts'te doğdu. Profesör olan babası 1940 yılında öldü. Plath ilk şiirini 8 yaşında yayımladı.

Plath, hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozuklukla boğuştu. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bir akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den summa cum laude derece ile mezun oldu.

Kazandığı Fulbright bursuyla Cambridge Üniversitesi'ne giderek çalışmalarını burada sürdürdü ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi olan Varsity'de yayımladı. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes'la tanıştı. Evliliklerinin ardından Boston'da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra ise İngiltere'ye geri döndüler.

Plath ve Hughes, Londra'da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton'a yerleştiler. Çiftin Sylvia'nın kıskançlık krizleriyle başlayan sorunları bu dönemde başladı ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Sylvia Plath Londra'ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

Kiraladığı evin eskiden İngiliz şair William Butler Yeats'e ait olduğunu öğrenen Plath bunu iyi bir işaret olarak değerlendirdi. 1962-1963 kışı Plath için çok zor geçti. 11 Şubat 1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

İntiharıyla ilgili olarak kocası Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı. Hughes yıllarca bu konuda konuşmadı. Daha sonra anılarını yayımladı.

1963 yılında daha 30 yaşındayken intihar eden Plath’ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow’un ünlü şairi canlandırdığı “Sylvia” filmine de aktarıldı.

Plath’ın Türkçe’ye çevrilen eserleri arasında bulunan “Sırça Fanus” adlı romanı, birçok kişi tarafından ilk Amerikan feminist romanı olarak değerlendirilir.

Yazar istatistikleri

  • 740 okur beğendi.
  • 1.760 okur okudu.
  • 90 okur okuyor.
  • 1.760 okur okuyacak.
  • 37 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları