Giriş Yap

Tahar Ben Jelloun

Yazar
7.8
219 Kişi
Unvan
Faslı Yazar
Doğum
Fès, Fas, 1 Aralık 1944
Yaşamı
Tahar Ben Jelloun 1944 yılında Fas'ta doğdu. Ortaöğrenimini, ailesiyle birlikte gittiği Tanca'da yaptı; ardından Rabat'ta yükseköğrenim gördü. Tetuan ve Casablanca'da öğretmenlik yaptı. 1971 yılında Fransa'ya göç ederek sosyoloji ve sosyal psikiyatri okumaya başladı. Paris'e gider gitmez ilk şiir kitabı, 1973'te de ilk romanı Harrouda yayınlandı. Şair, romancı ve denemeci olarak göçmenler ve yersiz-yurtsuz kalmışlarla çokça ilgilendi.1985'te yayınlanan Kum Çocuk adlı romanının ardından bu romanın devamı niteliği taşıyan Kutsal Gece 1987 yılında yayınlandı ve Ben Jelloun bu kitabıyla 1987 yılında Goncourt Ödülü'nü alarak, Fransa’nın bu en prestijli edebiyat ödülüne layık görülen ilk Faslı yazar oldu. Yazarın Türkçe'ye çevrilen romanları: Tanca'da Sessiz Bir Gün, Hata Gecesi, Yoksullar Hanı, Bay Ahlak'ın Çöküşü, Kör Melek ve Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum. 1984'te François Mitterand tarafından kurulan Fransız Yazını Yüksek Konseyi'ne de üye olan Tahar Ben Jelloun,karısı ve kızıyla birlikte Paris'te yaşıyor. Tahar Ben Jelloun'un romanlarında Fransız toplumundan çok, Faslı ya da Fas'tan gelme kahramanlar boy gösterir. İlk ürünleri, baskıya, adaletsizliğe başkaldıran şiirlerdir; şiir yazmaktan daha sonra da hiç vazgeçmedi. Romanlarının konusunun temelinde de çoğunlukla "adalet" kavramı vardır; ama bire bir kişiliklerin üzerinde denenen, onlarla yaşayan canlı bir kavramdır bu; çünkü Ben Jelloun'a göre yazarın bir görevi de birey olmadan özgürlüğün de, kültürün de varolamayacağını hatırlatmaktır. Ben Jelloun'un yapıtları daima Fas'ın sözlü geleneklerine bağlı kalmıştır; başka bir dilde yazsa bile, onu besleyen, ona yaratma gücü veren daima Fas'tır.

İncelemeler

Tümünü Gör
248 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
“BU SORUYU BANA DEĞİL, TANRI’YA SORMANIZ GEREK”
Bu kitap maalesef yaşanmış gerçek bir olaya dayanıyor. Okunma sayısına bakacak olursak pek fazla okurun dikkatini çekmemiş ya da bu kitaptan insanların haberi olmamış. Tıpkı Aziz BineBine ve arkadaşlarından haberdar olmadıkları gibi. Burada yazdıklarım kitabın okura vermek istediği mesaj karşısında son derece değersiz ve yetersiz kalacaktır. Kitaba dair düşüncelerimi ve hislerimi de tam olarak anlatamadığımı ilave etmek istiyorum. Öncelikle kitabın arka fonunda yer alan tarihsel olaydan bahsedeyim. 10 Temmuz 1971 tarihinde 1000 kadar Fas askeri kamyonlara doldurulur ve Kral 2. Hassan’ın 42. yaş gününü kutladığı Skhirat sarayına götürülür. O askerlerden biri de düşük rütbeli Aziz BineBine’dir. Kendisine ve diğer ordu mensuplarına askeri bir tatbikatta görev aldıkları söylenmiştir. Ancak ordunun asıl amacı krala karşı bir darbe yapmaktı. Saraya gelir gelmez başlarındaki yetkili subay kralı bulup öldürmeleri emrini verir. Çıkan çatışmalarda 100 kadar misafir yaşamını kaybeder ancak kral sağ kurtulur. Aziz de pek çok arkadaşı gibi silahını bir kez bile ateşlemeden olay yerinden kaçar. Sonrasında bu darbeye karışan herkes kötü koşullarıyla ün salmış Kenitra adında bir hapishaneye götürülür. Mahkemeye çıkarılan Aziz 10 yıla mahkûm olur. Ancak daha kötüsü gelmek üzeredir. Bir sonraki yıl gerçekleşecek ikinci başarısız darbe girişiminin ardından bunaltıcı bir ağustos gecesinde içlerinden 58 asker tekrar kamyonlara doldurulur ve çölün ortasında Atlas Dağları’nın eteklerinde Tazmamart adında gizli bir hapishaneye nakledilirler. Öyle ki buranın varlığı Fas hükümeti tarafından bile inkâr edilmiştir. Kitapta Salim ismiyle anılan Aziz’in öldüğü ve yeniden dirildiği yer orası olacaktır. Oraya nakledilmeden kısa bir süre önce Aziz “Koşulsuz bir şekilde teslim oluyorum.” der kendi kendine. Yıllar sonra o anın hayatını değiştirdiğini hatırlayacaktı ve kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söyleyecekti: “Bu durum her şeyi değiştirdi. Artık hükmün bir anlamı kalmamıştı. Her şey göreceli oldu. Hiçbir şeyin önemi yoktu. 10 yıl olmuş, 20 yıl olmuş, ölüm ya da yaşam fark etmiyordu.” Hayatta kalmak için insan en çok hangisine ihtiyaç duyar: bedene mi ruha mı? Bundan sonra Aziz için beden ile ruhun yaşam savaşı başlar. Hangisi daha dayanıklıdır? Hayatta kalmak için hangisi daha kararlı ve inatçıdır? Bu kitap bir nevi bu soruların da bir cevabıdır. Kapatıldıkları hücreyi bırakalım Salim kendi tarif etsin bize: “Neticede mezar üç metre boyunda, bir buçuk metre genişliğinde bir hücreydi. Özellikle alçak yapılmıştı, bir elliyle bir altmış arası. Ayakta duramıyordum. Pislemek ve işemek için bir delik. On santimetre çapında bir delik. Delik bedenimizin bir parçasıydı. Varlığını çarçabuk unutmak, bok ve sidik kokusunu hiç duymamak, hiçbir şey duymamak gerekiyordu. Burun tıkamak söz konusu değildi, hayır, burnu açık tutarak hiçbir koku almamak gerekiyordu. Başlangıçta zor oldu. Bu bir eğitimdi, faydalı bir çılgınlıktı, mutlaka başarılması gereken bir sınavdı. Orada var olmadan var olmak. Duyularını kapatmak, onları değişik bir tarafa yönlendirmek, onlara başka bir yaşam vermek, sanki bu çukura beni beş duyusuz atmışlardı.” Yeme içme ne şekildeymiş onu da dinleyelim: “…sadece nişastalı lapa ve bayat ekmekle beslendim. Asla et yoktu. Asla balık yoktu. Beslenme uygun sözcük değil. Canlı kalmak. Sabah akşam lapa. Sanki bir doktor talimat vermiş gibi. Sakın değişiklik olmasın. Çeşit yok. Vücudun ölünceye kadar aynı lapayı almaya alışması gerekli. Bayat ekmek ve sade suya lapa, yağsız tuzsuz. Haftada bir lapayı deve yağında pişiriyorlardı. Leş gibi kokuyordu. Burnumu kapatarak yiyordum. Suda pişmiş lapayı tercih ediyordum. Ekmek otomobil tekerleği biçimindeydi. Sert. Kalın. Tatsız. Bu ekmek beceriyle fırlatılırsa adam öldürebilirdi. Betondu, ekmek dedikleri. Kesmiyorduk, kırıyorduk. Çiğnemiyorduk, dişliyorduk. Çoğumuzun dişleri kötü olduğundan, ekmeği yemek apayrı bir iş haline geliyordu.” Orada kaldığı süre zarfında ölen arkadaşlarını gömmek için bir iki saatline gün ışığına çıktığını saymazsak sürekli mutlak karanlıkta hayatta kalmaya çalışır. Bir kez bile tıbbı yardım görmez. Bir kez bile yıkanmasına izin verilmez. Hijyen aramak zaten absürt bir düşünce. Günde 5 litre suyu, o da çamur gibi bir sudur. Bunlar dışında ne bir battaniye ne bir yatak ne bir kıyafet. Sadece betondan bir hücre. Üstelik hücrede hiçbir zaman yalnız değilsiniz. Görmediğiniz ama seslerini her an duyduğunuz akrepler(en çok), yılanlar, fareler, hamamböcekleri ve daha çeşit çeşit haşerat. Yazları gündüz gölgede 50 derece olan sıcaklık kış gecelerinde -10’lara düşüyor. Burada anlattığım fiziki koşullardan sadece aklımda kalanları yazıyorum ama bunun yanında buraya eklenebilecek daha çok şey var. Şimdi buraya kadar yazılanları aklınızda bir tartın ve sizden bu koşullar altında bir insan kaç gün ya da kaç yıl yaşayabilir diye bir tahminde bulunun lütfen. Doğru cevabı bilmiyorsanız birkaç saniye okumaktan vazgeçin, gözlerinizi kapatın ve düşünün. Evet, şimdi gözlerinizi açtınız ve okumaya devam ediyorsunuz. Bu yazıyı okuyan siz okurlar cevaplarınızı yorum kısmına yazarsa onları okumaktan mutluluk duyacağımı da ifade etmek istiyorum. Ben sadece fiziki şartlardan bahsettim, işin psikolojik boyutunu da düşündünüz mü bilmiyorum. Tüm bunların yanında Aziz fiziksel şiddete, işkenceye de maruz kaldı, eklem ve diş ağrılarını onu hiç bırakmadı, ağrıları için tek bir ilaç bile bulamadı. Bunun dışında vücutta meydana gelen sayısız ağrıları da düşündüğünüzü varsayıyorum. İsterseniz tahmininizi bir kez daha gözden geçirin. Evet Aziz Binebine Tazmamart’ta tam on sekiz yıl yaşadı. On sekiz yıl! Korkunç bir sayı! Saniyelerin bile katlanarak çoğaldığı öyle bir ortamda on sekiz yıl nasıl geçer? Mutlak karanlık ve sessizlik içinde geçen onca yıl. Yaşamınızdan bi’ on sekiz yıllık kesit düşünün. Kendi hayatınızla bi’ karşılaştırma yapın! Çok ürkütücü, insan düşünmek bile istemiyor. Dış dünyayla olan tek bağlantıları arkadaşlarının ölümüyle birkaç saatliğine gerçekleşir. Bunun dışında zaman zaman onları ziyaret eden kuşları ve gördükleri rüyaları da ekleyebiliriz. İnsanoğlunda bir his kaybolunca başka bir his gelişiyor. Oradaki mahkûmların görme yetileri tamamen kaybolur. Bunun dışında tat alma ve koklama duyguları da söner. Çünkü on sekiz yıl boyunca aynı şeyi yediklerinden tat alma hücreleri de körelir. Hücrelerindeki lağım kokusundan dolayı koklama duyguları da kaybolur. Geriye sadece tek bir his kalır: İşitme. Aziz orada kaldığı sürede işitme duyusunun muazzam bir şekilde geliştiğini söyler. Kuşların sesinden dış dünyaya ait tüm bilgileri alabildiklerini ifade eder. Dış dünyada olup biten en ufak bir değişikliği bile kuşların ötüşlerinden anlayabildiklerini iddia eder. Kuşlar bir çeşit uyarı görevi görmüştür. Kuşlar demişken gizemli bir baykuştan da söz eder Aziz. Baykuş öttüğü zaman bir saat sonra mutlaka biri ölüyormuş. Baykuşun bunu nereden bildiğini onun ve arkadaşları için hep bir sır olarak kalmış. Az önce rüyalardan bahsetmiştim. Bu kısım için de ayrı bir parantez açmak gerek. Aziz hapishanede çok fazla rüya gördüğünü söylüyor. Kendi sözleriyle: “Uykuları rüyalarla dolu olan tek ben değildim, ama rüyalarında üç peygamberi gören benden başka kimse yoktu herhalde. Musa ile uzun bir politik tartışmam oldu. Karşı karşıyaydık, o bir tahta oturmuştu, bense yere. Ona insanlar arasındaki eşitsizliğin, haksızlıkların kaynağı olduğunu söylüyordum. Beni dinliyor, ama konuşmuyordu. İsa da hiçbir şey söylemiyordu. Ara sıra kollarını uzatmış olarak, hüzünlü gözlerle geliyordu. Muhammed'in yüzünü görmüyordum, ama ışıktan ibaret varlığını hissediyordum. Uzaktan gelen tok bir ses, sanki yaşlı bir bilge kulağıma fısıldıyormuş gibi, beynimde çınlıyordu, bana sabır telkin ediyordu: Ey acı çeken varlık bil ki sabır imandan gelir, yine bil ki o Tanrı'nın bir armağanıdır, Eyüb Peygamber'i hatırla, o ki çok acı çekmişti; Tanrı tarafından örnek olarak anılır. Onun üstün nitelikli bir varlık olduğunu söyler. Ey Müslüman kişi, karanlıklara ve duvarlara rağmen unutulmuş değilsin, bil ki kurtuluşun yolu ve anahtarı sabırdır, böylece artık biliyorsun ki Tanrı sabırlı insanların yanındadır! Aziz rüyasında en çok Hz. Musa’yı gördüğünü, en çok hatırladığı rüyaların da Hz. İsa hakkında olduğunu söylüyor bir röportajında. Hz. İsa’nın rüyasında kendisine “Cehennemde bile mutlu olabilirsin” sözünü de hatırlıyor Aziz. Sessizlik hem bir sığınak hem de bir işkence biçimi olabilir. Yıllar önce mutlak sessizliğin insanı deli edebileceğini dair bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Aziz hücresindeki her canlının hareketinden tutun da kendi kan akışına kadar her sesi duyabildiğini söylüyor o mutlak sessizlikte. Sessizlik konusunda kitapta şunlar yazıyor: “En sert, en dayanılmaz sessizlik, ışığınkiydi. Kuvvetli ve çoğul bir sessizlik. Gecenin sessizliği vardı, bir de hiç değişmeyen ışığın sessizlikleri de vardı. Uzun ve bitmeyen bir yokluk.” Ölüm orada bin bir kılığa girer. Bazıları hastalık ve diğer sebeplerden ölürken bazıları da mutlak karanlığa tahammül edemediklerinden delirerek ölür. Bazı ölümler ise oldukça korkunçtur. Bu ölümleri değil yazmaya düşünmeye bile midem kaldırmıyor. Salim’in koğuşundaki yirmi üç esirden on dokuzu hastalık, kangren, açlık, akrepler, hamamböcekleri, kabızlık, yaşama inancını kaybetme gibi çeşitli sebeplerden ötürü yaşamlarını kaybeder. En çok ölenler onun arkadaşları olur. Tazmamart bir umutsuzluk yuvası, cehennemden bir çukur ama aynı zamanda hikâye kaynağı. Tazmamart insan ruhunun tüm olumsuz şartlara karşı dayanabileceğinin bir kanıtı, sefalet karşısında bile gülümsemeyi, nefret etmekten ziyade affetmenin ön plana çıktığı, zaman ve mekânın birleştiği ve hiçbir anlam ifade etmediği bir yer. Tazmamart demek “insan olarak hem ruhen hem bedenen bütün özerkliğini kaybetmek, var olan beş duyuna aykırı yaşamak zorunda kalmak demek. İnsan vücudunda bir düzen içinde yaşamını sürdüren milyarlarca hücrenin ayaklanmasını bedenin içinde hissetmek demek Tazmamart!” Tazmamart’ın nasıl bir yer olduğunu görsel olarak merak ediyorsanız burada hücrelerin bir fotoğrafı var: arablit.org/2020/06/20/bulaq-ep... Böyle bir yerde Aziz nasıl hayatta kalabildi? Öncelikle Aziz durumunu olduğu gibi koşulsuz bir şekilde kabullenir. Hücresinde olmayan her şey –ailesini, geçmişini, yaşamın tüm renklerini siler atar. Kendini her türlü arzudan, intikam fikrinden, umuttan, anıdan soyutlamaya, koparmaya çalışır ama bu konuda tümüyle başarılı olamaz. Düşünceleri sürekli kendisini inkâr eden babasına odaklanır. Aziz’in babası sarayda kralın yardımcılarından olup ona en yakın kişilerden biridir. Darbenin ertesi günü kral babasına “Oğlunun yaptıklarıyla ilgili ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda “Bahsettiğiniz adam benim oğlum değildir.” cevabını verir. Aziz öfkeye ve umuda yenilmemek için çok dikkatli olmalıdır. Hayata tutunmak için kahramanımız ölüm sessizliğini, karanlığı ve Tazmamart’ın mahrumiyetine kucak açmak zorundadır. Öfke, içinde yer bulduğu insanı kemirir, doğrudan bağışıklık sistemine saldırır. Salim bunun çok çabuk farkına varır. Hayatta kalmak için Salim ibadet eder, Kuran’dan sureler okur, arkadaşlarıyla hikâyelerini paylaşır, birlikte sevdikleri şarkıları söylerler. Yabancı dil bilen arkadaşları onlara İngilizce öğretir. Hafız olan iki arkadaşlarından her gün Kuran dersleri alırlar, Kuran’ı ezberlemeye çalışırlar. Arkadaşları arasında grup sözcüsü ya da masalcısı o olur. İzlediği filmleri ve okuduğu kitapları anlatır. Kendisi önceki yaşamında babası gibi edebiyata oldukça ilgi duymuştur. Selim babasının anlattığı hikâyelerle büyümüştür. Babası evi adeta bir kütüphaneye çevirmiştir. Selim burada edebi hafızasının değerinin farkına varır. Arkadaşlarının acılarını hikâyeleriyle dindirmeye çalışır. Öyle bir yerde akıl sağlığını korumak için mutlaka bir şeylerle meşgul olmak gerekiyordu. Edebiyat oradaki tüm mahkûmların kaçış noktası olmuştur. Kitapta benim için en acı şeylerden bir tanesi umudun kötü bir şey olabileceğini öğrenmek oldu. “Esaretin Bedeli” isimli meşhur filmde Morgan Freeman’ın çok sevdiği arkadaşına bir öğüdü aklıma geliyor: “Umut tehlikeli bir şeydir. Umut insanı deli edebilir.” Ben Freeman’ın bu sözüyle neyi kastettiğini bu kitabı okuyunca daha iyi anladım. Orada her şeyden önemlisi akıl sağlığını korumaktı bunun için de az önce yazdığım gibi kendinizi her şeyden soyutlamanız gerekiyor. Salim de aynen bu şekilde davrandı. Böylesine bir ceza masum bir insana neden reva görüldü kimse bilmiyor. Söylentiler odur ki kral sarayın içinden gelen böyle bir darbe teşebbüsüne çok kızmış ve hem yeni bir darbe girişimini önlemek hem de intikam almak için bu şekilde davranmış. Peki Aziz oradan kurtulduktan sonra babasıyla yüzleşmesi nasıl olmuştur? Siz olsanız ne şekilde davranırdınız? Aziz abisine beni babama götür dediğinde abisi” O bir korkak. O senin baban değil. Sana ve hepimize ihanet etti. Ağzından çıkacak tek bir söz 18 yılı bir anda silebilirdi.” der. Ancak Aziz ısrar eder. Aziz babasıyla yüz yüze geldiğinde önce babasının elinin öper. Otururlar ve biraz sohbet ederler, havadan sudan konuşurlar. Sonunda Aziz babasına sarılır ve “Senin durumunda biri o sırada nasıl hareket etmesi gerekiyorsa sen o şekilde hareket ettin, bunu tümüyle anlıyorum” der. Birbirlerine daha da sarılırlar ve çocuklar gibi ağlamaya başlarlar. Aziz’le yapılan bir röportajda kendisine yöneltilen “Allah’ın varlığından hiç kuşku duyduğunuz oldu mu?” sorusuna verdiği cevap Aziz’in nasıl karakterde bir insan olduğunu açıkça gözler önüne serecek türden: Aziz: “Asla. İlk günden itibaren Allah’a koşulsuz bir şekilde teslim oldum. Tazmamart’ta kaldığım 18 yıl boyunca Allah’tan beni oradan kurtarmasını bir kez bile istemedim. Acılarımı azaltsın diye de dua etmedim. O şekilde dua etmiş olsaydım Allah’a olan bağlılığım bencilce bir şey olurdu. Allah’a ondan bir çıkar sağlamak ya da özgürlüğüme kavuşmak için ibadet etmiyordum. Benim aşkım sadece Allah içindi. Bugün de benim inançtan anladığım budur.” Sevgili Aziz, on sekiz yıl boyunca, daha kesin olarak altı bin altmış üç gün boyunca yerin altında, zifiri karanlıkta Allah’a ibadet ettiğin o hücre senin dediğin gibi zifiri karanlık değil, Allah’ın nuruyla çoktan aydınlanmıştı. Belki sen göremedin ama hücrende bunu fazlasıyla hissettin. Benim aklım hala almıyor: 18 yıl nasıl oldu da O’ndan yardım dilemedin? Hepimizin zor durumda kaldığı zaman “Allah’ım ne olur beni buradan kurtar” diye O’nunla neden pazarlığa girişmedin? Neden bazı vaatlerde bulunmadın? Senin durumunda bir insan evladının duası peygamber duası yerine geçmez miydi Aziz? Söylesene hadi. Kâbe-i Muazzama’da, Ravza-i Mutahhara’da yapılan duayla eşdeğer olmaz mıydı o cehennem çukurunda yapacağın dua da? Oradan neden canlı çıkabildiğini sanırım ben şimdi daha iyi anlayabiliyorum. İnandığımız yaratıcıyla ilgili aramızdaki ilişkinin nasıl olması gerektiğine, olayları olduğu gibi kabul etmenin önemine, affetmenin erdemliliğine dair Aziz’in hikâyesinde herkes için ibretlik dersler var. Aziz’i karakter olarak nasıl biri olduğunuzu öğrendiniz, ama dış görünüşünü merak edenler için: hauspublishing.com/authors/aziz-binebi... Bu kitabın neredeyse hiç duyulmaması çok acı bir durum. Yazar, Aziz BibeBine ile üç saatlik bir görüşmeden sonra bu kitabı yazdığını söylüyor. Açıkçası burada yazarın da hakkını vermek gerek. Bu kadar hassas bir konuyu edebi bir zarafetle çok güzel kotarmış. Dil, üslup tek kelimeyle muhteşem. Kitap da hikâye gibi zaman ve mekân olarak bir sıra izlemiyor. Bu kitaptan başka Tazmamart’la ilgili benim bildiğim iki kitap daha var. Bir tanesi sağ kurtulan mahkûmlardan birinin “Hücre 10” adında ve henüz dilimize çevrilmeyen bir kitabı, diğeri de yakın zamanda çıkan Aziz’in kendi yazdığı “Tazmamart: Fas’ın Gizli Hapishanesinde 18 Yıl” kitabı. Maalesef bu kitap da henüz dilimize çevrilmedi. Bu yazıyı bir çevirmen ya da yayınevinde çalışan bir kardeşim okuyorsa ondan ricam bu kitabı görmezden gelmesin. Son olarak ben yine Aziz’den bir alıntı yaparak yazımı bitirmek istiyorum. Yine kendisiyle yapılan bir röportajda muhabirin “Bir Tanrı inancınız olmasaydı sizce yine oradan kurtulabilir miydiniz?” sorusuna Aziz’in verdiği cevabı zaten en başta okudunuz.
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
160 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
İlginç bir kitap. Gerek konusu, gerek anlatım şekli ve gerekse psikolojik tahlilleriyle gerçekten farklı ve ilginç bir kitap. Faslı yazar Tahar Ben Jelloun bu kitabında, ömrünün ilk yirmi yılını kendi cinsiyetinden farklı bir cinsel kimlikle yaşamış olan bir insanın gerçek cinsiyet kimliğine büründüğü o kutsal geceden sonraki yaşantısını anlatıyor bize. O kişinin gerçek kimliğine alışma, onu sindirme, ruhsal olarak kabullenebilme ve verdiği hayatta kalabilme mücadelesini anlatıyor. Fas'ın toplum yapısını, sosyal yaşantısını, inançlarını, huraferelerini anlatıyor. Bize büyülü bir hikaye anlatıyor. Öyle bir hikaye ki gerçeklerle hayallerin, rüyaların, masalların, hallusinasyonların, hezeyanların iç içe geçtiği, öykü içinde öykülerin olduğu yer yer mistik, yer yer bilinmezlik, yer yer ruhani özellikler taşıyan müthiş bir hikaye. Ve final. Kitap başlarda biraz durağan olsa da daha sonra süper bir akıcılık ve sürükleyicilik içinde okunuyor. Aslında bu tür karmaşık kitapları pek sevmememe rağmen sanırım taşıdığı gizemlerden dolayı beğenerek ve keyif alarak okudum. Bu tür kitaplara ilgi duyanlara da okumalarını tavsiye ederim.
·
168 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
Kum Çocuk Fas asıllı yazar Tahar Ben Jelloun'un konu itibariyle oldukça çarpıcı bir romanı. Kitap, bir türlü erkek çocuk sahibi olamamış yedi kız çocuk sahibi Faslı bir babanın sekizinci çocuğu olarak dünyaya gelen son kız çocuğunu erkek kimliğinde yetiştirmesini konu alıyor. Gerçek cinsiyeti sadece anne babası ve doğumunda bulunan ebe tarafından bilinen ve Ahmed adı verilen çocuk, kendisine dayatılan başka bir cinsel ve toplumsal kimlikle yaşamını sürdürmek zorunda kalır. Ahmed ’e erkek kimliğine uygun toplumsal roller benimsetilir. Berber her ay düzenli olarak çocuğu tıraş etmek için gelir, göğüsleri ortaya çıkmasın diye beyaz keten bezlerle sarılır. O kadar ileri gidilir ki Ahmed kuzeni Fatıma ile evlendirilir. Ahmed’in bedenine yapılan müdahaleler onun hem kendi benliğini keşfetmesinde hem de cinsel ve toplumsal kimliğini çevresine yansıtmasında doğrudan rol oynar. Ahmed'in ona yaşatılan kaosla mücadele etmesi hiç kolay olmaz. Babası ve Fatıma'nın ölümünün ardından Ahmed hem kendini hem de bedenini keşfeder. Ahmed olarak mı kalacaktır yoksa bundan sonraki yaşamına Zehra olarak mı devam edecektir? Yazar 1985 yılında kaleme aldığı Kum Çocuk'da Fas toplumunun geleneksel din ve ahlak anlayışına eleştirel bir yaklaşım getirmiş,1987 yılında kaleme aldığı Kutsal Gece romanında da hikayenin devamını yazmış. Ödüllü de bir kitap olan Kum Çocuk konusu itibariyle ilginç bir hikaye. Keyifle okunsun.
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42