Tahsin Yücel

Tahsin Yücel

YazarÇevirmen
8.2/10
2.388 Kişi
·
7.606
Okunma
·
68
Beğeni
·
4.256
Gösterim
Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan / Kahramanmaraş, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, 22 Ocak 2016
Tahsin Yücel (17 Şubat 1933, Elbistan/Kahramanmaraş - 22 Ocak 2016 ), Türk öykü ve roman yazarı, denemeci, eleştirmen ve çevirmendir. Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. Burda; 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Fakülteyi bitirdikten sonra, orda kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılına kadar burda kaldıktan sonra emekliliğe ayrıldı. Şu anda İstanbul'da yaşamaktadır. Katkıları Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı. Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı. 1970'li yıllara gelindiğinde, öncellikle Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm kitaplarıyla, daha sonra da Vatandaş ve Ben ve Öteki kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi. Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.
Ne yaparsın, her zaman aynı kolaylıkla katlanılmıyor yanlızlığa: gün oluyor, kurşun gibi çöküyor üzerime, soluğumu kesiyor.
Aradığı bir şey var. Akşamdan beri arıyor, bulamıyor. Bazı bazı bulduğunu sanıyor, sonra hemen anlıyor ki, yanılmış. Bir eksiklik, bir boşluk, öyle bir şey. İçinde bir şeyler köpürüp taşar, dipdiri duyarsın da söyleyemezsin hani, öyle işte.
Tahsin Yücel
Sayfa 25 - Can Yayınları
“Tuna hanım, neden kitap okuyorsun ki? Hâlâ okula gitmiyorsun ya?” diye sordu.
Tuna hanım şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Ne demek istiyorsun yani?” dedi. “İnsan yalnız okula gittiği için mi okur?”
“Başka ne için okusun ki? Sen evlenmişsin, kocan var, evin var, her şeyin tamam.”
Tuna hanım bunu hiç düşünmemişti.
“Başka ne için mi?” dedi, dalıp gitti bir süre, sonra gülümsemeye başladı, “Olduğum yerden başka yerde olmak için,” diye ekledi.
… doğaötesel düzlemde soyut öncüllerden yola çıkılarak somut çıkarımlara varılması ne denli doğalsa, somut verilerin sonucu olan somut (tarihsel, dilbilimsel, toplumbilimsel) bir durumu bu somut verileri yok sayarak ya da onlara yan çizerek soyut çıkarımlarla açıklamaya kalkmak da o denli saçmadır.
Tahsin Yücel
Sayfa 15 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı
Kaba gücü bir noktaya dek anlarım, ancak kaba mantığa katlanılamaz.
Tahsin Yücel
Sayfa 52 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı
… bilgi yalnızca üniversitelerde edinilen hazır düşünce ve edim kalıpları değildir: yaşamın değişik deneyimleri, hatta yoklukları da bilgilendirip yönlendirir insanı.
Tahsin Yücel
Sayfa 83 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunca yıldır pek çok insan tanımıştım, üstelik, düzelmez bir Flaubert okuruydum, salaklığın ne denli saygın ve aranan bir “erdem” olduğunu az çok biliyordum.
Tahsin Yücel
Sayfa 7 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı - Öndeyi
Baudelaire “Bu yaşam her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir,” diye yazmıştı. Doğrudur, sık sık kapılırız bu saplantıya, hem de fena kapılırız.
Tahsin Yücel
Sayfa 9 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı
SADECE 2 SAYFADA ALBERT CAMUS.


Öncelikle ilk eseri olduğunu ve 1935-1936 yılarında yani 22 yaşında iken,kendisinin de kabul ettiği gibi acemi olduğu zamanlarda kaleme aldığını belirtmiş.(Tabi ki acemi değil)

Kitabın baskısına 1958 de yani 23 yıl sonra önsöze şunu ekler: " Ama yaşamın kendisi hakkında, Tersi ve Yüzü'de acemice söylenenden daha fazla bilmiyorum."


Eser 5 tane kısa denemeden oluşuyor. Önsöz ve denemeler ile beraber sadece 51 sayfa,
sayfa sayısına bakıp aldanmayalım çünkü geri kalan hayatını bu 51 sayfayı açıklamakla geçiriyor.


-"Yaşama Aşkı" adlı denemesinin sadece ilk 2 sayfası üzerinden hem kitabı incelemek hem de yüzlerce sayfayı iki sayfaya nasıl sığdırdığını yani yoğunluğunu görelim.
Sadece 2 sayfayla kitap ve yazar mı incelenir diye siz tepki vermeden önce alıntılar yaparak Yazarı AZ tanıyor olduğumuda belirterek denemesine geçeyim.

==============Spoiler=================

----Palma'da gece dolaşırken bir bara giriyor:
"Bir orkestra, renk renk şişeli bir BAR ve omuz omuza, ÖLÜMÜNE sıkışmış insanlar bir MUCİZE sonucu yerleşmişlerdi."

Bar: Burda barı dünya olarak ele alıyoruz.

Ölümüne: Aslında çok basit bir tamlama  gibi dursada Ölümüne sıkışmak kelimesi Albert'in üzerinde baya bir durduğu konu.
Dünya-Ölüm ve sıkışmak aynı cümle de yani bar diye tasvir ettiği dünyadan çıkış yolu ölüm aslında


Mucize: Varoluşculara göre insan dünyaya tanrı tarafından vb. şekillerde değil amaçsızca dünyaya fırlatılmışlardır. Bu şekilde insanların rastlantısal birleşimi olan dünyaya gelişimize mucize diyor.

---------------------------------
"Tüm müşteriler erkekti. ortada iki metrekarelik bir boş yer. GARSON buradan odanın dört bir köşesine kadehler ve şişeler yolluyordu."

Garson: Öncelikle barın ortasında yani dünyanın merkezinde yer alıp bunca sıkışıklığa rağmen 4 bir köşeye yetişen ve içki dağıtıp insanları sarhoş edip bilinçsiz hale gelmesine yardımcı olan  bu Garson diye tanıttığı aslında Tanrı adına yani din adına çalışan insanlar Rahipler vs.
Dinin insanları gerçeği görmemek için sürekli uyuşturduğunu ve bilincine el koyduğunu belirtiyor ve insanlar sıkışırken 2 metrekare alanda  Dini kullananların her şeye rağmen rahat bir alanı olduğu da vurgulanmış.
--------------------------
Birdenbire bir zil sesi duyuldu, halkanın içine bir KADIN ATLADI. YİRMİ yaşındaydı.Bu kadının BOYU bir seksendi. KOCAMANDI 150 kiloya yakındı. Karnını öne doğru dalgalandırdı. Sonra  iyi bilindiği anlaşılan bir ŞARKI  istedi. 
Kadın hem söylüyor hem de SEVİŞME öyküsüne girişiyordu. Tüm salon EZİLMİŞ gibiydi. Nakarata gelince kadın göğüslerini avuçlayarak şarkısını sürdürdü.

Kadın: Garsonlar Din adına çalışanlar ise bileceğiniz üzere kadın ise Tanrı oluyor.

Atladı: Burası bar(dünya) neden atlıyor ki girmek varken çünkü Dünya da Tanrı diye bir şey yok biz tepeden düşme şekilde kendimiz kurguluyoruz dünyamıza zorla sokuyoruz demeye getiriyor.


Kocamandı: Tanrının yani dinin dünyanın çoğu yerini kapsadığını ve İnsanların dinleri abartmasından dolayı büyüdüğüne.


Boyu 1.80: Tanrının her şeyi gördüğü şekilde kurguladığımızı ve herkese tepeden baktığı için eşit olmadığına


Yirmi yaşındaydı: Yirmi yaşında yani kabul etmek gerekirse kadınlar her yaşta güzel öncelikle belirteyim :) ama bir kadının en çekici olduğu yaşlar 20 li yaşlar. Tanrıyı itici bir şekilde tipleyip (150 kilo etleri yere sarkıyor vs.) sonra 20 yaşında demesi dinin dünyada yıpranmasına, bozulmasına rağmen hala eskimeyip insanlara genç ve çekici gözüktüğünü


Şarkı:Kadın(Tanrı) burda isteği insanlardan alıyor kendisi seçip söylemiyor.Çünkü insanlara insanların kendi duymak istediği şeyleri söylemek istiyor.
Tabi ki şarkı Kutsal kitaplar anlamında oluyor.


Sevişme: Bu cinsel iç güdü insandan söküp atılamayacak kadar güçlü olduğu için Tanrıya da bu şekilde vazgeçemeyek ve bitmeyecek derecede bağlanıldığını (Daha farklı boyutlardan da bakılabilir ama geçiyorum)


Ezilmiş: Dinlerin altında insanların sıkışıp kaldığını.
--------------------------------

" Sudan çıkmış iğrenç bir tanrıça gibi, alnı bön ve dar gözleri çukurda, dizinin hafif bir TİTREMESİ ile yaşıyordu.KOŞUSUNU yeni bitirmiş atlar gibi. Yaşamın düşkün ve ÇOŞTURUCU görüntüsü gibiydi...


Dizinin titremesi ise Dinlerin düşüşünün yakın olduğunu artık daha fazla dayanamayacağını belirtmiş.

Koşusunu yeni bitirmiş at: Dinlerin yorgunluğunu ve tükenmişliği


Çoşturucu görüntüsü gibi: Sanırım burda aynı kitabın "Alay" adlı denemesine gönderme yapıp bu manzarayla çosturucu diyerek dalga geçiyor.


Bu arada barda ki herkes erkek demişti tek tip insan işlenmiş bireye indirgediğimizde cinsiyeti ortadan kaldırmış  bunlar bütün insanlar için geçerli.( Neden müşteri erkek Tanrı kadın konusuna girmek baya uzatır incelemeyi girmiyorum)

---------------------------------


İlk 2 sayfa demiştim ama sadece yarım sayfa çıkacak cümlelerden saatlerce sürecek inceleme yapılabilir.Çok uzamasın diye de kısa kestim.İki sayfa da bunlardan ayrı 15 20 simge daha var. Detaylı incelemeyi geçelim kabaca incelemek istesek bile kısa tutulabilecek bir yazar değil.


Albert Camus kitaba değil her kelimeye anlam yüklebilecek kapasitede olduğunu görüyoruz. Bazen bir paragrafında 15 20 dakika takılı kalıyorum.

Eseri tavsiye ediyorum ama önce kendisi hakkında ön bilgi edinmek gerektiğini belirtirim.

Yoksa 2 günde anlayamayacağımız bir yeri 2 dakida geçebiliriz. Yani kitabın adı gibi
Tersi ve Yüzünün neresi olduğunu anlamadan geçebiliriz



Çözümlemeler yazarın görüşlerini AZ da olsa bildiğim için kitabından kendi çıkarımlarımdır belirttiğim gibi kabaca tanıyorum kendisini yanlışım olabilir. Bu arada felsefesini sadece okuyorum ilgilenmiyorum.
Bu siteye girmeden önce Albert Camus'nun Sisifos Söyleni isimli bir kitabı olduğunu dahi bilmiyordum. Sitedeki incelemeler ve yorumlardan sonra okuma kararı aldım. Özellikle https://1000kitap.com/lwoH/Duvar/'un şu #26655783 incelemesi beni bir hayli etkiledi ve neticede okumaya karar verdim.

Öncelikle bu kitap Albert Camus'nun 14 denemesinden oluşmaktadır. Denemelerin hemen hemen hepsinde ana konu "intihar." Kimi denemesinde açıktan açığa intihar ile ilgili görüşlerine yer vermiş, kimi denemesinde ise örtülü olarak intihar konusuna değinmiş. Kitabın hem bir deneme kitabı olması hem de konuları felsefi olarak irdelemesi dilini ve anlaşılırlığını olumsuz yönde etkilemiş. Bu sebeple kitabı okumak isteyenlerin felsefi konular ağırlıklı olmak üzere yazarın denemelerini okuyacağını ilk etapta bilmesi gerekir. Zira, asla kolay ve anlaşılır bir kitap değil.

Yazar kitabın hemen başında vermek istediği ana mesajı, "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." diyerek önümüze sermeyi tercih etmiş. Kitabın devamında da intihar konusundan sapmayarak intihar etmenin mantıklı bir eylem olup olmadığını hem örneklerle hem de ayrıntılı bir şekilde derinleştirmiş.

Camus, denemelerin birçok yerinde, kendini öldürmenin, yaşamı ve yaşamın anlamını kavrayamamaktan kaynaklandığını ifade etmiş. Hatta intihar etmenin, başkaldırının mantıksal bir sonucu olmadığını, bir nevi boyun eğiş olduğunu, önemli olanın direnmek olduğunu açık bir şekilde söylemiş. Bir adım daha ileriye atarsak, insan için ancak bir başkaldırının yaşama tam anlamıyla değer vereceğini söylemiş yazar. Katılıp katılmamak sizin tercihinizdir elbette; ama Albert Camus'nun düşüncesi bu yönde.

Peki "Sisifos Söyleni" nedir? Bulduğum bir hikayeyi sizinle paylaşayım: Olimpos Tanrıları, Zeus’un isteği üzerine Korintos Kralı Sisifos’u cezalandırmaya karar verirler. Cezası, koca bir kayayı yüksek bir tepenin zirvesine kadar çıkartarak yerine oturtmaktır. Sisifos, bazen sırtı ile dayanarak ve bazen de kolları ve de bacakları ile kayayı kucaklayarak büyük kayayı akşama doğru büyük zorluklarla tepeye çıkarır. Tam tepenin oyuğuna yerleştirecektir ki, kaya yeniden aşağıya yuvarlanır. Bu işlem her gün defalarca sürer gider. Sisifos, Homeros’un yorumu ile “yararsız ve umutsuz bir çaba ile cezalandırılmış olduğunu” anlar.

Sisifos bu cezaya karşı dirençli ve kararlı bir şekilde durarak Tanrılara karşı bir tür zafer kazanabileceğini ispat etmek üzere her gün bu kaya ile aynı şekilde boğuşmaya devam eder. Çünkü artık kendisinin varoluş nedeninin bu çabası olduğunu kabullenmiştir. Ancak hiçbir zaman Sisifos intihar etmeyi ve cezasından kaçarak kurtulmayı amaçlamaz. Zira o, bu şekilde hareket ederek Tanrılara başkaldırmaya devam etmektedir... Kitabın içerisinde yer alan denemelerden birinin adı Sisifos Söyleni olduğundan kitaba da bu isim verilmesi tercih edilmiş. Bana sorarsanız "uyumsuz" gibi bir isim verilse daha güzel olurmuş. Çünkü kitabın hemen hemen her yönünde hayat ile uyumsuz kişiliklerden bahsedilmiş...

Özetle; intihar etmeyin, çünkü bu hayata karşı asla bir başkaldırış değildir, aksine boyun eğmektir. Hayat size asla kurtulamayacağınız bir ceza (sisifos cezası) verse bile yılmayın ve inadına yaşamaya devam edin. Asıl başkaldırış yaşamak ve sorgulamaktır demek istemiş yazar. Bence son derece zor bir konuyu işlemiş ve bizlere bambaşka bir kapı açmış denemeleriyle... Yazarın her söylediğini anladığımı kesinlikle söyleyemeyeceğim size burada; ama çok zor bir konuyu işlediğini kabul etmek gerekir.
Sisifos'u incelemeye nasıl başlanır, zor bir karar. O zaman kemerleri bağlayın! Sizi etrafından dolaştırayım.
"Hayat tekrarların tekrarlarının tekrarlarından oluşur" diye über muhteşem bir söz vardır, insanoğlunun bu dünyada sayılı olan günleri çoğu zaman birbirinin tekrarı değil midir? Hatta birçok insanın hayatı bile birbirinin tekrarı sayılabilir; doğ, okulu bitir, işe başla, çevre edin, evlen, çocuk yap, dede/nine ol, öl.
İşte insanın; "var olmaya mahkum edildiği" bir dünyada kaderinin, sonsuza kadar nafile bir çabayla ağır bir kayayı dağın zirvesine çıkartmaya çalışan kadim Sisifos hikayesine bu kadar benzemesi, hayatın salt gerçeğini ne güzel özetliyor!

Camus bu oldukça ağır ve felsefi deneme türündeki kitabına:
"Gerçekten önemli olan bir tek felsefi sorun vardır; İntihar!" şeklinde çarpıcı bir başlangıç yaparken işte bizi, kendi hayat sorgulamasının ortasına böylece bırakıveriyor. Biz de kendi çevre, zeka ve birikimimiz ölçüsünde bu sorgulamaları yapıyoruz ve gündelik hayatın arkaplanında kalan bazı sorgulama anlarında yapmaya da devam edeceğiz. Mevlana'nın dediği gibi; Herkes kendi kepçesinin büyüklüğüne göre alacak ummandan. Ama unuttuğumuz bir şey var; yaşamın bu karmaşası içerisinde bocalayıp dururken zamanı, dolayısıyla kendimizi tükettiğimiz gerçeği! İçi boş dostluklar, çabuk tüketilen sevgiler ve yaşanmadan geçilen an'lar arasından savrularak geçerken gülümsemeyi de unuturuz. Oysa hayat, bu küçük an'lar şeklindeki muazzam harmoninin içerisinde gizlidir.
Belki bu dünyaya mutlu olmak için gelmedik. Ama mutluluk, çoğu zaman alt paragrafta bahsi geçen sisifosvari gülümsemede hayat bulur.

"Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir"
Hayat gerçekten de yaşamaya değer mi? Hayatın temelinin absürd olduğunu fark eden çoğu kişi bu soruyu sormuştur. Bu sorgulama hayatın olağan akışı içerisinde bir "Neden?" duraksaması ile gelir çoğu zaman. Kimilerinin yanıtı "Her şeye rağmen hayat güzel" olurken, kimilerininse "Bu kadar çok acıya karşın dünyada mutluluk ne kadar da az, uğraşmaktan yoruldum" olmuş ve içlerinden bazıları bunu eyleme döküp kendilerini ölümün bilinmez ve karanlık kollarına bırakmışlardır.
Biz de yaşanılan her şeyin en sonunda bir yerde anlamını kaybedecek olduğunu biliriz ve çok anlamlı hayatlar yaşamaya uğraşırız, bu nafile çaba, işte size en büyük absürt!
Camus'un varoluşçuluk felsefesi, Sisifos hikayesinin devamında gizlidir. Sisifos; Tanrıların bu anlamsız, amaçsız bir çabayı sürdürme şeklindeki dahiyane cezasına beklenmedik bir biçimde baş kaldırarak yanıt vermiştir. "Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir." der Camus söyleninde. Sisifos, Camus'un dediği gibi Tanrıların cezasına yüzündeki hafif ama anlamlı gülümsemeyle karşılık verir.

Her zeki insanın hayatında bir kere de olsa intiharı düşündüğü gerçeğini göz önüne alırsak, bu konular hakkında düşünmekten çekinenlerin da elbet mantıklı sebepleri var. Camus'un deyişiyle "Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır."
ve tahtakurusu tahtayı bir kere kemirmeye başladığında bir daha durmayacağı da kesindir.

Çevremize baktığımızda gördüğümüz şeyi nasıl gördüğümüz tamamen kendi gerçeklik algımıza bağlıdır. Örneğin Sartre, Sartre gibi düşünür ve evreni Sartre gibi görür. Onun kendi gerçekliği budur ve başka türlüsü de mümkün değildir.
Felsefenin kadim çağlardan beri bize öğrettiği şey, yukarıdaki sebepten dünyayı tam anlamıyla anlamak konusundaki yetersizliğimizdir. İşte Camus'un meşhur "Uyumsuz"u da bu yetersizlikten doğar. Camus 2.dünya savaşı zamanlarında çağının uyumsuz insanını anlattığı zaman aslında insanlığın temel sorununa da ışık tuttuğunun da farkındaydı.
Uyumsuz, evrenin akla, mantığa aykırılığını, devasa derecedeki tutarsızlığını anlamış, hayatın anlamını arama gibi nafile bir çabadan her şeyi olduğu gibi görme aşamasına geçebilmiş bilinçli insanı tanımlar, bu noktadan sonra ise bir gerçeğin farkına varır; yaşanan her saniye aslında bir başkaldırıdan ibarettir. Evet, intihar etmediğiniz her saniye aslında hayatın bu sürekli keşmekeşliğine meydan okuyorsunuz.
Bu noktadan sonra, 'uyumsuz eser' kavramına değinip incelemeyi 'kör eden' niteliğe büründürmek istemediğimden kısa kesiyorum. Ama bir inceleme daha yazdıracak kadar dolu bir kavram olduğunu da inkar edemem.

Sonuç olarak 160 sayfalık burada sadece az bir kısmına değinebildiğim dolu dolu bir eser Sisifos. Kırdığım birkaç puan çoklukla kitabın çevirisinedir. Bu yüzden de kitabın zorluğunu, dünyanın en garip çevirisiyle daha da zorlaştırıp anlaşılmaz kılan, ama çevirileri ödüllere boğulan Tahsin Yücel'e de, "Tahsin Yücel Türkçesi" adında bir dil yarattığı için buradan en derin saygılarımı(!) sunuyorum. Varoluşsal sancılar çeken tüm okurlara; derin okumalar.
Kitabın özü, Emile Zola'nın 13 Ocak 1898 günü, bir Fransız gazetesinde Cumhurbaşkanı'na hitaben yayımladığı ve Fransız ordusuna yönelik "Suçluyorum" başlıklı mektubudur. Kitabın içerisinde Emile Zola'nın bu mektubundan önceki siyasi döneme ve sonraki siyasi döneme de yer verilerek mektubun ülkede neleri değiştirdiği anlatılmış.

Benim bu kitapla tanışmam ve okumaya karar vermem ise, https://1000kitap.com/nekedisiznekitapsiz'nin #26020317 incelemesi sayesinde gerçekleşti. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.

Emile Zola'nın mektubuna konu olan ve tarihte önemli bir konuma sahip olan Dreyfus olayını sizlere anlatmam gerekir. Kitapta da açıkça ifade edildiği üzere, Dreyfus olayı, 19. yüzyıl sonlarında, Fransa'da, Yahudi kökenli bir subayın, Alfred Dreyfus'un, haksız yere casuslukla suçlanarak yüzeysel bir yargılama sonucunda zindana gönderilme olayıdır. Ama bu olay yalnızca bir hukuk veya ayrımcılık olayı olarak görülmez. Çünkü başta ordu ve yargı olmak üzere, ülkenin tüm kurumlarını temelinden sarsan bir olaydır.

Her şeyden önce Zola'nın son derece cesur bir şekilde Cumhurbaşkanı'na hitaben "Suçluyorum" isimli bir mektup yazması takdire şayan bir harekettir. Hele ki Fransa gibi milliyetçi bir toplum içerisinde, Yahudi bir ordu mensubunu savunma amaçlı böyle bir mektup kaleme alması oldukça saygıdeğer bir davranış olup Zola'nın kıymetini gözler önüne sermektedir. Kendimize sormamız gerekir. Acaba biz Zola'nın yerinde olsak Cumhurbaşkanı'na hitaben böylesine ağır bir mektup yazmaya cesaret edebilir miydik? Hiç sanmıyorum. İşte tam olarak bu sebeple o Emile Zola, bizse güçlü karşısında boyun eğmiş ve zulme sessiz kalan zavallılarız...

Peki sadece bizim başımıza bir haksızlık geldiği zaman mı konuşacağız? Yalnızca bizim kuyruğumuza basıldığı zaman mı acıyla etrafımızdan yardım isteyeceğiz? Göz göre göre güçlünün zayıfı ezmesine müsaade mi edeceğiz? Güçlüler ve zayıflar her yerde. Haksızlık ve zulüm ise 21. yüzyılın vazgeçilmezi olagelmiş. Basın ve yayın yoluyla haksızlıkların ve zulümlerin üzeri örtülüyor. Hissiz bir şekilde bizden daha güçlü olanların gelip kuyruğumuza basmasını beklemekten başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Zola'nın cesurca yazdığı bu mektubu okumanızı elbette tavsiye ediyorum. Fakat mektuptan ziyade Dreyfus olayını araştırmanız sizin için çok daha yerinde bir karar olacaktır. Zira asıl mesele mektup değil haksızlığa uğrayan Dreyfus'tur. Zola'nın mektubu sadece bizi uykumuzdan uyandırmaya çalışmaktadır.
Burdan kendi içimdeki Sisyphus'a sesleniyorum: Taşıma artık o kayayı dağın başına! Kaya dediğin yerinde ağırdır. :)
Sisyphus, Yunan mitolojisinde Zeus’un sırrını ifşa ettiği için tanrılar tarafından cezalandırılan bir kraldır. Cezası sonsuza dek koca bir kayayı dağın en tepesine çıkarmaktır. Hani saçmalık da burda ya ne zaman ki zirveye yaklaşsa kaya tekrar tekrar dağın yamacına yuvarlanarak düşmektedir. Ceza sonuçta... Sonsuza kadar bu böyle devam edecektir. Sisyphus da bunun farkındadır.
Yaşam serüvenimizde hepimizin içinde bir Sisyphus var aslında. Hayatta kalmak için -her ne kadar sonucunun olumsuz olacağının bilincinde de olsak- o kayayı yükleniyoruz sırtımıza. Niçin peki? Kaderimiz olduğu için mi? Yoksa kabullendiğimiz için mi? Ya da insanoğluna bahşedilen (iyi mi kötü mü tartışılır) o unutmak yetisi mi neden oluyor buna? Ne kadar emek harcadığımızı, ne kadar makineleştiğimizi, yol boyunca nasıl alın teri döktüğümüzü ve sonuç olarak elde ettiğimiz o sıfırı unutuyor muyuz? Yoksa çok mu taviz veriyoruz zamandan, dolayısıyla hayatımızdan? Tabii ki bu benim olaya düz mantıkla yaklaşıp sorgulama şeklim... Kendi kendimi, kendi hayatımı sorgulamam aslında.

Camus' ya gelecek olursak, durumu çok farklı bir noktaya değinerek açıklıyor. Sağ eliyle sol kulağını gösteriyor adeta. O absürdlük denilen şey de (kitapta uyumsuzluk olarak çevrilmiştir) bundan sonra başlıyor. Sisyphus her şeyin bilincindedir. Bu beyhude uğraşın hep devam edeceğinin, sonucun hep aynı olumsuzlukla biteceğinin farkındadır. Cezasını bir görev gibi devamlı yerine getirir. Böyle yaparak yaşama ve tanrılara direnmiştir. Bu uyumsuzluk içinde mücadeleye önem vermesiyle, tekrar tekrar kayayı zirveye çıkarmaya çalışmasıyla tanrılara da baş kaldırmıştır.
Camus bu kitabıyla aslında aynı dönemde yayınlamış olduğu Yabancı romanının da felsefesini açıklar. Meursault da kendi içinde Sisyphus gibi hayattaki görevini yerine getiren absürd bir karakterdir. Kendince olan sessizliği ve kayıtsızlığı, direnişinin ve baş kaldırışının göstergesidir. Son olarak hücresinde verdiği tepki de bu başkaldırışının patlama noktasıdır. Okuyanlar iyi bilir.
İntiharı sorgulayarak başlayan bu kitap ise, Sisyphus'un hikayesiyle yükselişe geçer ve bir anlamda olayı basite de indirerek anlamlı hale getirir. İntihar anlamsızdır. Kabullenmedir aslında. İntihar, varoluşa yapılan bir küfürdür. İntihar, kaderimize hız vermektir. Yaşam ise, umutsuzluğun olduğu yerde filizlenen, başkaldırmayla anlamlanan bir süreçtir.
O yüzden bin defa da taşısak o kayayı sırtımızda, taşımaya devam edeceğiz. Yanlış anlaşılmasın, bu kesinlikle kabullenme ve duruma boyun eğme değildir. Yaşama gösterdiğimiz direniş sayesinde, var oluşumuza kattığımız anlamdır.

Dip Not: Camus'un anlaşılır ve basit dili birçok yerde bu kitabında da belirgin olsa da, Tahsin Yücel'in -edebi kişiliğini tamamen tenzih ederek söylüyorum- yaptığı çeviriden kaynaklı zaten anlaşılması zor olan felsefe içerikli kitabı daha ağır hale getirmiş. Kitapta havada kalan ve anlam vermekte zorlandığımız birkaç yerin Tahsin Yücel tarafından da tam olarak anlaşılmadığını düşünüyorum. Ona rağmen keyif aldığım, kendimce çıkarımlarda bulunduğum bir kitap oldu. Size de keyifli okumalar dilerim... Ama sakin bir ortamda :)
Camus' nün etkisi mi diyelim yoksa benim bakış açımdaki o uçurum gibi değişiklik mi? Bilmiyorum. Kitabı okuyanlar yazarın ağır dilinden, anlaşılmasındaki zorluğundan dem vurmuş. Doğrudur. Sanırım ben artık kendime işkence etmekten de zevk alır hale geldim. Beynimin içinde dönüp duran imgelerle, oraya buraya çarpıp duran fikirler dost oldu artık.

Camus' nün Nobel Ödülü almasına çok az bir zaman kala tamamladığı bir hikaye kitabı Sürgün ve Krallık. İçerisinde 6 hikaye mevcut. Karakterlerin psikolojisini, içinde bulundukları durumu ağır bir dille ve detaylı bir şekilde anlatıp araya yine felsefesini de sıkıştırmayı unutmamış. O yüzden okurken başlarda anlam vermekte zorlansanız da hikayelerin akışına kendinizi bırakıyorsunuz. Çünkü sizi alıp farklı diyarlara sürüklüyor Camus. Aldatan Kadın'la karakterin yalnızlığını ve iç münakaşalarını, Resim Yapan Ressam'la başarılı bir ressamın çöküşünü, Konuk(Misafir) hikayesiyle de bir öğretmenin çaresizliğini yaşıyorsunuz. Genel anlamda insanın içinde yaşadığı o yalnızlık duygusu ile kalabalıkların birlikteliğini karşı karşıya getirmiştir ve pek tabii bunun yarattığı absürdlüğü de.... Kral olmaya çalışırken sürgün de edilebilirsiniz. İşte o ince çizgiyi hatırlatır yazar bize.

Özellikle Resim Yapan Ressam hikayesinden çok etkilendim. Bana Kendine Ait Bir Oda kitabındaki (ayrıca bakabilirsiniz: #21295628) Virginia Woolf'un tespitlerinin hikayeleştirilmiş hali gibi geldi ama burdaki kahramanımız bir kadın değil, erkek... Yani aslında kadın ya da erkek fark etmiyor. Eğer yaratıcılığımızı geliştirmek istiyorsak, bir şeyler üretebilmek istiyorsak kendimize ait bir oda olmak zorunda. Bunun eksikliğinin yarattığı depresyonu ve çöküntüyü, sonradan kazandığımız o oda dahi gideremiyor.

İlk defa Albert Camus okunacaksa, bu kitabı olmamalı bence... Diğer kitaplarından daha farklı ve zor olduğunu kabul ediyorum ama her ne kadar iki hikayesini kitap bittikten sonra tekrar dönüp okumak zorunda kalsam bile ben epey keyif aldım. Camus hayranlarının da beğeneceğini düşünüyorum.

BONUS: Kitapta en etkileyici hikayelerden biri olan Misafir(Konuk) 2014 yılında beyaz perdeye İnsanlıktan Uzakta (Far From Men) ismiyle uyarlanmıştır. İzlemek isteyenlere tavsiye ederim. Gayet çarpıcı bir filmdir.

https://www.youtube.com/watch?v=v2mFCHr_IUc
Guy De Maupassant çocukluğumdan beri sevdiğim bir öykü yazarıdır. Ben onun öykülerini anlık kitap okuma ihtiyacını giderebilecek atıştırmalıklar şekilde görüyorum. Şöyle ki ne zaman sıkılsam veya ne zaman okuduğum kitap beni sıksa hemen bir Guy De öyküsü açıp çok sayfalı bir roman okumuş gibi tatmin olurum. Bu sebeple kendisine okunacak atıştırmalık kitap diyorum kesinlikle kötü niyetli değilim.

Daha açık anlatmam gerekirse onun öyküleri kısa, net ancak bütün olayı yansıtabilen öykülerdir. Çok başarılı betimlemelerin yanı sıra, kısacık sayfalarda roman karakterlerinin tüm hayatını öğrenip bir roman okumuş gibi oluyorsunuz. Her ne kadar öykü konuları genelde hüzünlü olsa da komik öyküleri ve sıkmayan eğlenceli anlatımı mevcut.

Öyküde konu ne ise okuyucuya sadece onu veriyor. Ama güzel bir şekilde yapıyor bunu. Gereksiz laf kalabalığı yok. Her şey o kadar tadında ki bazen okumaya doymuyorum. Her ne kadar bazı öykülerde karakterlerin sonları nasıl olduğunu merak etsem de öyküde verilmek istenen mesaji tam aldığımdan dolayı bu durum pek önem arz etmiyor. Tavsiye ederim.
İnsanlık komedisini 144 eserden oluşturmaya planlayan Balzak, 91 ni tamamlamıştı, “Goriot Baba” 1935 yılında yayınlandı. Romanda karşılaştığımız kahramanlar, sonraki eserlerinde hayatlarını devam ediyorlar. Burada ise başlangıcın yeridir ve gençliğin /Eugene de Rastignac’ın/kayıplara karışan yanılsamalarına vedası söz konusudur. Romandaki sözü geçen çoğu insanlar, romanın başkahramanı olabilecek özelliklere sahiptir. Asıl başrol karakteri tanımlamak mümkün olmuyor.

Romandaki Goriot Baba’nın kızlarına ölçülmez sevgisi, cinayeti yaptıran Vautrin’in felsefesi, hırs ve emellerle dolu genç de Rastignac’ın şöhret ve servet sahibi olmak için dürüst bir yaşam sürdürmek mümkün müdür sorusunu çözmeye çalışan yazar çeşitli toplumsal gruplarından farklı karakterlerini kullanıyor.

Balzac çeşitli sosyal tipleri tasvir ederek, bir bilim adamın tutkusu ile yaşamı ve hayatını, hareketlerini, yüz ifadelerini ve en küçük detay bile atlamadan o zamanki Fransa’yi bize anlatıyor. Yazar aynı zamanda, problemi çözmek için insanın hep yanında bulunan nesneler sayesinden insan psikolojisine girmeyi başarıyor. Romanda baştahtı aşka verilmedi buradaki öncelik sosyal analize verilmiş ve aşk ikinci planda kalıyor.

Goriot Baba dul bir erkek. Daha gençliğinde paranın sihirli gücüne inanmış biridir; her şey satılır ve satın alınabiliyor diye basit bir denklemi iyi yerleştirmiş beyine, çalışan vasıfında fabrikatörlüğe kadar hızlı ve başarılı adımlarını atarak büyük servet sahibi olur. İki kızını Anastasie ve Delphine’yi onların istedikleri kişilerle evlendirir, yüklü ‘’çeyiz’’ vererek kızların mutlu olabileceğini düşünmüştür. Zaman ilerleyince kızların öz babasından utandığını, zengin çevresi onları babasından dolayı küçümsediği için babası ile görüşmelerini mecbur kalmadıkça yapmadılar. Buna rağmen babasının kızlarına karşı kör aşkı hiç sönmedi.

De Rastignac varlıklı ve soylu aileden gelen genç bir erkek. Ailesinin maddi kurtarıcısı olabilecek olan aileden tek kişi olarak düşünülüyor. Ailenin tek umudu de Rastignac okuyup ailesini parasızlığından çekip çıkarmayı amaçlamaktadır. Hukuk fakültesi öğrencisi, saf ve temiz bir taşra genci değişimlere uğrar, Paris'in üst tabakası gençlerinin becerilerini edinir ve Paris'in en soylu salonlarına girmeye başarır...

… Edebiyat tarihinde Balzak ile ilgili mit haline gelmiş bir olay var. Kendisinin kötü bir işadamı ünü vardı. Balzak’ın hayat ironisi ise kendi iş başarısı hakkında bilmeden öldüğün gerçeği yatıyor. Bütün servetini demir yollarına yatırım yapmıştı kendisi. O zamanlar demiryolları işleri daha yeni gelişmeye başlıyordu, bu yüzden başlangıçta şirketin hisseleri hızla düştü. Balzak ölüyor. Fakat demir yollarının hisselerini onunla birlikte satın alan bir kişi daha vardı, ünlü ve bilenen biridir. O kendi hisselerini hiç satmadı ve dünyada en zenginlerinden biri oldu. O Rothschild di. Balzak’ın küçük müstakil evini yerle bir edip, Rothschild’in varisleri için yapılmış görkemli yapı da kaderin ironisidir. Balzac ticaret ve iş konularında yetenekli bir danışman olabilirdi. Ama deha bir yazar oldu.
Fransız edebiyatının usta kalemlerinden olan Duras’ın 1971 yılında kaleme aldığı Sevgili (L’Amant), konunun içerisinde gerçek kişilerinde geçmesi sebebiyle yüksek bir ihtimal kendi öz yaşam hikâyesinin kurgulanmış halidir.

Okumuş olduğum kitap dördüncü basım 1992 Can Yayınları çıkışlıdır. Artık sayfaları sarı değil, daha da hardal rengine dönüşmüştür. Böyle eski kitaplara olan düşkünlüğümden midir bilmiyorum? Lakin seviyorum bu durumu. Hele ki kitap arkasında bulunan 250000 TL'lik fiyat etiketi ise her tebessüme eş değer.

Yetmişli yaşlarda kaleme aldığı bu hikâye de on beş yaşındaki bir kızı hikâye etmektedir. Konu aşırı derece de sadeleştirilmiş, zaman ve mekâna aykırı halde yazılmıştır.

Anlatım tarzı birinci tekil şahıs çok nadir olarak da üçüncü tekil şahıs söze giriyor. Sade, arı bir dil ile yazılmıştır. Okuyucuyu hemen hapsedip, hikâyenin bütünlüğüne adapte ediyor. Bazı yerler de ise bunalımı beraber yaşıyorsunuz.

Hikâye edilen genç kızımızın aile içi dramı genel olarak konu edilmektedir. Annesi ve kardeşleriyle olan iletişimsizliği, sevgisizlik ile yalpalanan düşünceleri ve yalnızlığı onu başka hazlara, başka isteklere itmektedir. Dönemin buhranlı ve savaş zamanları ise kurguya destek vermiş betimlemeleri güçlendirmiştir. Ayrıca yoksulluğun da ayrı bir dert olduğunu tekrar tekrar vurgulamıştır yazar. Kardeşler arasındaki çatışmayı, kopukluğu ellili yılların vermiş olduğu tatla tatlandırmıştır.

Yetmiş yaşındaki bir yazarın on beş yaşını hikâye etmesi eminim çok zordur. Lakin yazar bu zorluğu en iyi şekilde dile getirmiş ve “1984 Goncourt Roman Ödülü’ne” layık görülmüştür.

Cholen’li sevgiliye ise diyecek bir lafım var. Madem yaşça küçük kızla beraber olmaktan korkuyorsun ne demeye bu boku yiyorsun.

Bazı bölümlerde gerçekten o yaşın kuramayacağı cümleler ile karşılaştığımı hissettim. Özellikle “Herkese yaptığını yap bana,” demesi bana çok tuhaf geldi. Nasıl bir sıkıntı halindeymiş ki bu cümleleri kuracak duruma gelmiş, anlamakta zorluk çekiyorum.

Genel olarak toplayacak olursak, evet kitap okunulası ve tavsiye edilesi. Eğer ki değişik tatlar arıyorsanız “Sevgili” aradığınız kitap olabilir.

Sevgi ile kalın.
Yine mi aşk? Yok canım. Evet evet aşk!

Klasikler özellikle de aşk konuluysa ilgimi çekmez benim. Hasan Ali Yücel Klasikleri okuma etkinliğim dolayısıyla okumuş oldum bu kitabı. Şunu eklemeliyim ki benzer birçok kitaba göre daha güzeldi. Konusu aşk değildi benim için. Biyografi özelliği taşıyor ve böyle romanlar daha çok hoşuma gidiyor.

Uyarımı yapayım burada. "Kitaptan nasıl bahsedersin sen?" Demeyin sonra. Kitaptan bahsetmeden, içeriğine değinmeden nasıl inceleme yazılır ki tuhaf doğrusu. Neyse haberiniz olsun.

Öncesinde iki tane Alexandre Dumas olduğunu yeni öğrenmiş oldum: Baba ve oğul. Gayri meşru bir çocuk olan oğul, bunun sıkıntısını çok yaşamış. Küçükken çocuklar ardından ne diye bağırıyormuş bunu tahmin edersiniz. Özellikle bunun da etkisiyle, annesi öyle olmasa da fahişler, metresler vb. hep ilgisini çekmiş. Onların zor hayatlarını dile getirmekten çekinmemiş.

Eserdeki kadın karaktere yani Kamelyalı Kadın'a, gerçekte de deli divane aşık olduğu ve onun genç yaşta ölümüyle derin üzüntü yaşadığı için yazma ihtiyacı hissederek böyle bir kitap yazmış.

Neler mi var?
İnsanlık daha doğrusu insansızlık...
Dışlanma, hor görülme, çıkarlar üzerine kurulu ilişkiler, kullanılmış hayatlar ve tükenenler...

Toplumda hiç hoş karşılanmayan böyle kadınlar, kendilerine yepyeni bir hayat kurmak istediklerinde, zaten toplumun etkisiyle bu hale itildikleri halde, tekrardan kabul görmeyerek daha çok darbeyle çukura gömülüyor. Yok sayılıyorlar. Böyle acımasız insanlarız...

Aşka gelelim. Kimine göre kutsal bir duygu. Benim için kitaptaki kadar acı verici değil aşk. Aşktan daha önemli şeyler olduğu kanaatindeyim. Daha büyük duyguların, daha yüce hislerin olduğu düşüncesindeyim. Aşkı bu denli yüceltenlere saygım var. Onlar içinse ekliyorum:

Aşka en yakın duygudur nefret. Hatta birbirlerini tamamlayan, birisi varsa diğerinin de kaçınılmaz olduğu iki duygudur. Aşık olduğun insandan nefret ettiğinde, onun sana yaşattığını düşündüğün ( aslında çok katılmıyorum kimse kimseye bir şey yaşatmaz bence ) acıyla daha bir acımasız olabiliyor insan. Sonunda pişmanlık olacağını bilerek.

Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı bir şekilde yer alıyor kitapta. Sonunda ölüm var ki başı bununla başlıyor zaten. Yazar, buradaki olayların hepsini yaşadı mı bilinmez ama büyük bir aşk ve bağlılıkla, annesinin yerine koyduğunu düşündüğüm kadını sevmiş, onun ölümüyle de kederini bizlere kalemiyle aktarmış. Bunu da yoğun bir şekilde hissettiriyor.

Aşkla değil sevgiyle kalın... Sevgi ve aşkın ayrımına varmanız dileğiyle.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan / Kahramanmaraş, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, 22 Ocak 2016
Tahsin Yücel (17 Şubat 1933, Elbistan/Kahramanmaraş - 22 Ocak 2016 ), Türk öykü ve roman yazarı, denemeci, eleştirmen ve çevirmendir. Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. Burda; 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Fakülteyi bitirdikten sonra, orda kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılına kadar burda kaldıktan sonra emekliliğe ayrıldı. Şu anda İstanbul'da yaşamaktadır. Katkıları Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı. Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı. 1970'li yıllara gelindiğinde, öncellikle Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm kitaplarıyla, daha sonra da Vatandaş ve Ben ve Öteki kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi. Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 68 okur beğendi.
  • 7.606 okur okudu.
  • 238 okur okuyor.
  • 6.239 okur okuyacak.
  • 228 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları