Tahsin Yücel

Tahsin Yücel

8.1/10
160 Kişi
·
395
Okunma
·
51
Beğeni
·
3.790
Gösterim
Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan / Kahramanmaraş, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, 22.01.2016
Tahsin Yücel (17 Şubat 1933, Elbistan/Kahramanmaraş - 22 Ocak 2016 ), Türk öykü ve roman yazarı, denemeci, eleştirmen ve çevirmendir. Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. Burda; 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Fakülteyi bitirdikten sonra, orda kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılına kadar burda kaldıktan sonra emekliliğe ayrıldı. Şu anda İstanbul'da yaşamaktadır. Katkıları Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı. Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı. 1970'li yıllara gelindiğinde, öncellikle Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm kitaplarıyla, daha sonra da Vatandaş ve Ben ve Öteki kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi. Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.
Ne yaparsın, her zaman aynı kolaylıkla katlanılmıyor yanlızlığa: gün oluyor, kurşun gibi çöküyor üzerime, soluğumu kesiyor.
Aradığı bir şey var. Akşamdan beri arıyor, bulamıyor. Bazı bazı bulduğunu sanıyor, sonra hemen anlıyor ki, yanılmış. Bir eksiklik, bir boşluk, öyle bir şey. İçinde bir şeyler köpürüp taşar, dipdiri duyarsın da söyleyemezsin hani, öyle işte.
Tahsin Yücel
Sayfa 25 - Can Yayınları
“Tuna hanım, neden kitap okuyorsun ki? Hâlâ okula gitmiyorsun ya?” diye sordu.
Tuna hanım şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Ne demek istiyorsun yani?” dedi. “İnsan yalnız okula gittiği için mi okur?”
“Başka ne için okusun ki? Sen evlenmişsin, kocan var, evin var, her şeyin tamam.”
Tuna hanım bunu hiç düşünmemişti.
“Başka ne için mi?” dedi, dalıp gitti bir süre, sonra gülümsemeye başladı, “Olduğum yerden başka yerde olmak için,” diye ekledi.
... ben, okudukça, öğrendikçe, söylenlerden kurtuluyor, düşten düşünceye geliyordum; okudukça, öğrendikçe, insanları geçmek değil, insanlara doğru gitmek gerektiğini anlıyordum.
Bu memlekette başımıza ne geliyorsa,gerekli yerde,gerekli adama,gerekli rüşveti vermesini bilmemekten geliyor.
Pas mı daha güçlüdür, demir mi? Hangi çocuğa sorarsanız sorun, hiç duralamadan “Demir!” der size. Öyledir de. Ama demir pasla değil, pas demirle beslenir. Uygun koşulları buldu mu yer ve kendine dönüştürür onu. Bir de, yetmişli yıllarda, kitabının adını Pas demiri yiyor koymuş olan Rauf Mutluay’ın yaptığı gibi, olguyu bir benzetme olarak kullanmak isterseniz, ülkemizde, şu son yıllarda, nerdeyse her alanda pasın demiri kemirmekte olduğunu, hatta yiyip bitirdiğini söyleyebilirsiniz.
“Ne olursa olsun, o günden sonra, şu yaşamda en çok sevdiği ve en kolay ulaşabildiği şeylerden birini: uykusunu yitirdi...”
Gecenin geç bir vaktinde kitabı elime aldığımda, bir kaç sayfa okuyup uyurum diye düşünmüştüm. Son 200 sayfayı böyle hızlı okuyacağım aklıma gelmemişti. Yalan eseri üzerine çokça şey yazılmış ve ödüller de verilmiş... Kendi adıma söyleyebileceğim şey ise şu: sözcükler yutamadığım bir şey gibi boğazıma takıldı.
Tahsin Yücel'in "Kumru ile Kumru" ve "Peygamberin son beş günü" kitaplarını da okuyup beğenmiştim ama bu kitapta farklı bir şey vardı. Belki de Yusuf Aksu, Yunus Aksu, Cemile Hanım, Bayram Beyaz, Beşinci Murat ve daha nice karakterin muhteşem ince tasvirleri... Örneğin Peygamberin son beş günü de çok güzel ve akıcı bir roman ama karakter üzerinde çok da durulmamış gibi gelmişti. Burada ise, tüm karakterleri görsem tanırmışım gibi bir his oluştu. Sanırım romanın başarısı en çok bundan kaynaklanıyor. Ve tabi bir de konusunun özgünlüğü ve işleniş biçiminden... Hayatını ansiklopedi okuyarak geçiren, en yakın arkadaşının travmasını atlatamamış ve korkunç benzerliğin yükünü ömrünün sonuna dek yaşayan, belleğinin gücü deha ile karıştırılmış ve kendisinden çokça şey beklenen yaşlı-çocuk bir adamın, ömrünün yalanını ancak ömrünün sonunda çözmeye yeltenmesi... Tahsin Yücel duygusal atmosfer yaratıp, okuru duygulandırma gibi çabalara girmiyor ancak eserin doğallığı kitabın sonunda sizi büyülüyor.
Kitapta özellikle Beşinci Murat karakteri ile arasında geçen diyaloglar ilgimi çekti.
Eserde Rousseuau'nun "Yalnız Gezenin Düşleri" ve Dostoyevski'nin "Budala" eserine bolca gönderme var. İyi bir roman okuyucusu kesinlikle Tahsin Yücel'i ve özellikle "Yalan" eserini boş geçmemeli. Üzerine söylenecek şeyi bitmeyecek olan değişik bir eser. Sabırlı okurlara tavsiyemdir.
Tahsin Yücel'den okuduğum ikinci roman "Kumru ile Kumru". Oldukça ilginç bir kitaptı. Eseri bitirdikten sonra, kitabın adının ne anlatmaya çalıştığını anladım. Kitapta aforizma tarzı sözler, alıntılar yoktu. Çok büyük, enteresan olaylar da yoktu ama buna rağmen yazarın dilindeki, anlatımındaki doğallık eseri tez zamanda bitirtiyor insana.

Anadolu'da bir köyde yetişen güzeller güzeli Kumru, yine köylerinden biri olan, lakabı iri kıyım olduğu için Pehlivan olan Haydar'la görücü usulü evlendirilir. Pehlivan İstanbul'da kapıcılık yapmaktadır. Kumru ise evlere temizliğe gitmeye başlar, evlendikten hemen sonra iki çocukları olur.

Buraya kadar sıradan bir konu diye düşünebilirsiniz. Zaten ilginç olan Kumru'nun içinde yaşadığı değişik tutkular ve hareketleri. Güzel ve zengin Tuna Hanım'ın evine temizliğe giden Kumru, orada ilk kez buzdolabı görür. Buzdolabının içinde kolalar, kuşlu kelebekli saklama kapları, renkli su sişeleri vs. derken Kumru'yu büyüler. O günden sonra tek düşü buzdolabı almak olur. Buzdolabı aldıktan sonra bunun devamlı dolu tutulması gerektiğini ve tıpkı Tuna Hanım nasıl yerleştirdiyse öyle yerleştirmesi gerektiğini sanır. Kimseye elletmez dolabını ve tüm parasını süpermarketlerde harcar. Daha sonra çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, televizyon, araba derken... Kumru kendini hepten kaybeder. Ve kocası şunu fark eder: Kumru bu nesnelere sıkı sıkıya bağlandıkça, kocasıyla daha tutkulu sevişmektedir, daha arzulu bir kadın olur. Bir eşyaya hevesi bittiğinde sevişmeleri de heyecanını yitirir. Ve bu bağlamda bir ailenin çöküşü, köklerinden koparılan, sonradan görme insanların yaşamış olduğu trajikomik olaylar anlatılır.

Tahsin Yücel "Peygamberin son 5 günü" adlı eserinde de bunu yapmış. Eleştirmek istediği toplumsal, kişisel bir durum için karakter yaratmak ve onu karikatürize etmek. Diğer kitaplarını da okuyacağım, bakalım onlar nasıl? Yani şunu diyorsunuz arada: Yok artık, insan bu kadar aptal olabilir mi ya da bu kadar bihaber olabilir mi dünyadan? Ama sanırım oluyor. Tahsin Yücel bir kadının iç dünyasını konuşturmaya çalışarak risk almış aslında ama başarmış açıkçası.

Eşyanın yaşamımızı nasıl şekillendirdiği, kapitalizmin ne kadar gereksiz ve kendinden uzak insanlar ürettiğine her gün tanık oluyoruz ya da hepimiz belki de öyleyiz. Eşyaya sahip olayım derken, daha çok, hep daha çoğuna ulaşma arzusu tıpkı Kumru'da olduğu gibi, hevesimiz geçince bizi daha derin bir mutsuzluğa götürüyor. Bir telefon, giysi, mobilya ya da ayakkabı hiç fark etmez... Eşyaya maddeye bu kadar değer vermek bizi insanlıktan çıkarmıyor mu?

"Olgunlaşmış ve dolayısıyla sağlıklı olan insan, aynı zamanda üretken olan insandır. Dünyayla önemli bağlar kurmuş ve dünyaya cevap verebilmiş olan insandır. Yani zengin insandır. Marx'a göre kapitalist düzendeki insan olgunlaşmış insanın zıddıdır. Yararlı nesneleri fazla üretirsek, bir sürü yararsız insan meydana getiririz. Günümüzde insan çok şeye sahiptir fakat bir anlama sahip değildir."
(Erich Fromm'un "YANILSAMALAR ZİNCİRİ" kitabındaki bu alıntı aslında eserin de özüdür diyebilirim. )

Ben Tahsin Yücel'i her okuduktan sonra, uzun uzun üzerine düşünme gereği duyuyorum. Ve kafamda bir soru başka bir soruyu, bir cevap başka bir soruyu doğuruyor. Umarım size de öyle olur. Herkese iyi okumalar dilerim...
Bir kişi düşünün, korkak mı korkak, pısırık, utangaç, hafif kaçık ama yaşamı, insanları çözmüş. Hayatın keşmekeşinde boğulmamak ya da kaybolmamak için umumi tuvaletlere yazıyor düşüncelerini bu " Vatandaş". Bir akşam vakti karşılaştınız ve konuşmaya başlıyor sizinle, yaşam, insanlar, haksızlıklar üzerine sabaha kadar süren bir söylev... Kitabı okumaya başladığım gibi bitirdim, ilk basımı 1975 olmasına rağmen sanki günümüzün Türkiye'sini ve ülkem insanını anlatıyor, bir memlekette hiç mi değişim olmaz? Okumaya çok geç kaldığımı düşündüm, siz geç kalmayın.
Baştan diyeyim, yazar öldü diye koşarak kitabını almak için DR mağazasına gitmedim. İstanbul toplantısında okunacakmış diye çıktım aramaya. Zaten kitabı ararken yazarın yeni öldüğünü ve bu yüzden toplantıda bu kitabın seçildiğini anladım. Hatta DR'ye gittiğimde kitabı veren abi de "bu kitaplar da geçen hafta yazar öldükten sonra geldi" demesi beni hiç şaşırtmadı. Bu nedir arkadaş yeni ölen bir yazarı bestseller yapma aşkı nereden geliyor? Aynı durum Yaşar Kemal ve Marquez öldükten sonra da olmuştu. Yazara olan taziyemizi mi belirtiyoruz nedir bu? Bu durumun çok da sağlıklı olduğunu düşünmüyorum ve derhal terkedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hele nitelikli bir okuyucu hiç yapmasın.
Hafif spoiler içerir.
Neyse fazla uzatmadan kitaba geçeyim. Kitapta bir adamın bazı şeyleri sorgular bir şekilde konuşmaları gibi geçiyor. Karakterimiz yazdıklarında o kadar daldan dala atlıyorki stand-up gösterisi izler gibi bu ne demişti falan oluyorsunuz. Karakterimiz direk yoksul bir aileden gelmiş olup hayatın acılarını bizzat yaşamış biri olduğu için bu da onu sorgulayıcı bir karaktere bürümüş. Yazarın mesajı da az kendi fikriniz olsun, öyle her fikre bağlanmayın, sorgulayın, yanlışları açık açık söyleyin falan filan. Karakterimiz de işte böyle biri, ayakyollarındaki duvarlarında durmadan bir şeyleri eleştirip duruyor. Tabi karakterimizde bazı mallıklar var. Mesela gül gibi kızı bırakıp gidiyor kendi deyimiyle soğan kokan bir kadınla birlikte oluyor. Ve bu durumdan hoşnut olmasa da hiçbir şey yapmıyor. Kardeş nerede kaldı eleştirer tavrın? Bu durumdan da anlıyoruz ki karakterimiz o kadar da cesur biri değil. Zaten kendsi de belirtiyor cesur olmadığını. Polisten o kadar korkuyorki karakterimiz polis gördü mü yolunu değiştiriyor. Fazla uzatmayayım. Dili öyle ağır bir kitap da değil. Sadece daldan dala atlamasından dolayı bazen bir önceki yazdığını unutabilirsiniz. Bu yüzden kitabı biraz dikkatli okumak gerek.
Bir ricam olucak bu kitabı 2050 yılında okuyacak bir kardeşime sesleniyorum. Eğer okursan o yıl bu kitabı, yorum altında bir "sa" yazabilir misin? Eğer yaşıyorsam cevap vermeye çalışırım.
Edebiyat ve dil alanında denemelerin olduğu, okura entelektüel katkı sağlaması açısından yüzde yüz faydalı olacak bir eserdir. Kemal Tahir'e kafayı çok net bir şekilde taktığını anladığım, dil konusundaki düşüncelerine (bu kitapta yer alanlarına) katıldığım, aktöre kelimesini bir kaç defa denemelerde kullanınca TDK'dan bakarak ahlak anlamı olduğunu öğrendiğim ve Tahsin YÜCEL'in eleştiri dilinin çok sert olabildiğini gördüğüm bir deneme kitabı olmuştur. Deneme kitaplarını severim, Tahsin YÜCEL de diğerleri gibi yabancı kaynaklardan faydalanmış eserinde -bu normal bir şey de- lakin kendi fikirlerini de belirtmeyi ihmal etmemiştir. Bu manada haddim ölçüsünde taktir ettim.
Iyi bir stand up gosterisi gibiydi kitap bence.. Hani bir anda kendinizi gosteriden soyutlarsiniz ve dusnursunuz, 'Bu konuya nereden geldik" diye ve daha 3 konu evvelini bile hatirlayamadiginizi hayretle farkedersiniz. Ayni etkiyi yaratti kitap bende. Sayfanin ortasinda durum dusundum "bu konuya nasil geldik" diye ve her seferinde animsayamadigimi saskinlikla farkettim.
Kitap aslinda bastan sona "alinti" niteliginde harika tespitler ve cumlelerle dolu, hatta tum kitabi alinti olarak paylasmak istedigim anlarim da oldu...
Kitap aslinda bir deneme yazisi... Kendisini "Vatandas" olarak tanimlayan ve toplumsal haksizliklar ve yanlislara karsi sesini umumi tuvaletlerin duvarlarinda duyarmayi secmis bir "yazarin" bir aksam tanistigi bir adama anlattigi hikayesini konu almaktadir. Kimi zaman gulduren, kimi zaman size "yok artik daha neler" dedirten enteresan bir hikaye..
En başta şunu söylemek istiyorum kesinlikle bu kadar az okumayı hak eden bir kitap değil. 47 okuma böyle bir kitap için çok komik bir rakam.Bir kez daha şahit olduk ki ,bu ülkede popülerliliği elde edememiş kitapların çoğu ,okunmamaya mahkum. Şu durum beni gerçekten çok üzüyor diye bilirim.
Kitabımıza gelecek olursak , gerçekten bu kadar sade olup, bu kadar kafanıza kafanıza vuran çok az kitap bulursunuz. Dil olarak çok çok anlaşılır. Sizi hiçbir şekilde zorlamaz ama hissettirdikleri dilinin basitliği ölçüsünde karmaşık, yoğun.
Karakterlerin hepsi bir amaç, bir neden uğruna yerleştirilmiş kitaba okurken bunu çok iyi hissediyorsunuz. Kimi bir sonuca ulaşmak adına, kimi de bir sonuç olarak var kitapta. Çoğunlukla karakterler bir eleştriydi bana göre. Mevlüt Doğan, Temel Diker, Rıza Koç.Hatta ana kahraman Can Tezcan bile kendi içinde doğru kalmak ile düzene ayak uydurarak işlerini halletmek arasında tercih yapamayarak ,çoğumuzun hayatında derinden duyduğumuz bir kararsızlığı bizlerle paylaşıyor.
Kitap suçsuz halde içeride tutulan arkadaşını kurtarmak isteyen avukatımız Can Tezcan'ın yargıyı özelleştirme fikrini ortaya atmasıyla başlıyor. Dağların,denizlerin, kurumların özelleştirildiği , denize girmenin artık çok çok eski anılar olarak anlatıldığı bir ortamda yargının özelleştrilmesi dünyanın en doğal şeyi olarak karşılanıyor ve kollar sıvanıyor. Yargı da özelleşir mi kardeşim demeyin. Yapınca oluyor. Olduruyorlar.
Kitapta temelde beni derinden etkileyen üç şey vardı.
Birincisi kitabında adını aldığı gökdelenler. Çünkü onlar, İstanbul'a yeni bir çehre getirmenin de ötesinde yeni bir hayat tarzı olarak ortaya çıkıyor. Düşünün ki çoğumuzun bereket diye bildiği toprak artık zorunluluk olmadıkça dokunulmaması gereken, ondan olabildiğince uzak durulması gerektiği için insanların 500 metre yukarılara kaçtığı bir unsur oluyor. İnsanlar gökdelenlerinden zorunlu olarak yere indiklerinde, gökdelenlerinin huzurlu, güvenli kollarına koşmak için sabırsızlanıyor. Özel jetin ile gökdelenin en tepesindeki eğlence mekanlarına gelip eğlenmek artık yeni bir statü göstergesi haline geliyor. Bütün insanların varını yoğunu satıp,Temel Diker'in gökdelenlerinden bir daire sahibi olmak için çabaladığı bir zamanda, eski evini,anılarını satmak istemeyen Hikmet Amca'da bu düzene verilmiş güzel bir eleştri belkide.
İkincisi Yılkı Adamları. Bütün herkesin bildiği ama görmezden gelmeyi seçtiği. Şehirdeki makinelerin yerlerini aldığı için, aç kalan bu yüzden çareyi doğa da arayan , böcek,ot ne bulurlarsa yiyerek yaşamaya çalışan diplomalı,diplomasız insanları düşünün. Çocukları,yaşlıları.Bunların sayısı ise şehirde yaşayanlardan çok çok fazla. Şehirdeki bir avuç insanın ise bunlardan haberi yok. Böyle bir şeyin şehir efsanesi olduğuna inanıyorlar. Başbakan ise onlar için yaptığı şeyi övünerek anlatıyor ve diyor ki ''Çöplerimizi yılkı adamlarının ulaşabileceği yerlere koyuyoruz.''Ne büyük bir lütuftur bu.
Üçüncüsü ise insanların ne kadar kör ,sağır, dilsiz olabileceğinin en güzel örnekleri.

Okumadığınız da çok şey kaybedeceğiniz bir kitap. Bir şans verin.
Sonuncu'yu D&R beş lira indiriminden aldığım bir kitap. En başta çok korkmuştum, beğenir miyim, beğenmez miyim diye ama çok sevdiğimi söyleyebilirim. Kitap dört kişinin ağzından sırayla anlatılıyor. Bu sebeple çok göze batmasa da tekrara düşebiliyor. Günümüzün okurlarının yanlışlarını, hala kitabı bakılmak için yazıldığını düşünenleri eleştiriyor. Özgün bir şeylerin ortaya çıkarmanın çok zor olduğunu ve popüler olmuş, her kitabın bir ''alıntı'' olduğunu anlatıyor ve kitabın dili. Türkçe'yi çok güzel kullanıyor, kitaba başlar başlamaz içine düşüyor ve onları hayal edebiliyorsunuz, tek sorun karakterlerin isimleri.
“Elinde bir uzaktan kumanda bulunsun istiyor, herkes gibi.
Alacak uzaktan kumandayı eline, dünyalara kumanda ettiğini düşünecek, gerçekte uzaktan kumandanın ona kumanda ettiğini,
kendisinin uzaktan kumandaya çalıştığını
hiçbir zaman bilemeyecek, herkes gibi.”

Kumru İle Kumru bence son zamanlarda okuduğum en iyi roman oldu.
Kolay kolay kitap tavsiyesinde bulunmam çünkü herkesin zevki farklı oluyor kitaplar söz konusu olunca...
Lakin bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.
Tüketim çılgınlığını ve özenti hayatlar uğruna , parayla satın alınan mutsuzlukları çok güzel anlatmış.
Mutlaka ama mutlaka okuyun bir gün... asla pişman olmazsınız:)
Tahsin Yücel’le tanışma kitabım oldu çok beğendim bir solukta okudum.Divitoğlu İlyas’ın yaşadığı bunalım ,yokluk ,aşk acısı çok güzel sade akıcı bir dille yazılmış nasıl bittiğini anlamadan tadı damağınızda kalacak bir kitap

Yazarın biyografisi

Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan / Kahramanmaraş, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, 22.01.2016
Tahsin Yücel (17 Şubat 1933, Elbistan/Kahramanmaraş - 22 Ocak 2016 ), Türk öykü ve roman yazarı, denemeci, eleştirmen ve çevirmendir. Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. Burda; 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Fakülteyi bitirdikten sonra, orda kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılına kadar burda kaldıktan sonra emekliliğe ayrıldı. Şu anda İstanbul'da yaşamaktadır. Katkıları Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı. Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı. 1970'li yıllara gelindiğinde, öncellikle Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm kitaplarıyla, daha sonra da Vatandaş ve Ben ve Öteki kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi. Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 51 okur beğendi.
  • 395 okur okudu.
  • 17 okur okuyor.
  • 432 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları