Tarık Tufan

Tarık Tufan

8.4/10
2.102 Kişi
·
6.403
Okunma
·
1.171
Beğeni
·
51.087
Gösterim
Adı:
Tarık Tufan
Unvan:
Türk yazar ve senarist
Doğum:
İstanbul, 5 Haziran 1973
Tarık Tufan 5 Haziran 1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir.

Eserleri

Edebiyat alanında beş adet kitabı mevcuttur. Kitaplarında, günlük hayat içinde insanın varoluş, kimlik sorunlarını irdeler. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues'un senaristlerindendir. Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.
''...Gidelim buradan;
Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim. Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim...''
Ne garip,
İnsan doğruların ne kadar farkında olursa olsun
Kendisini kandırabilme gücünü asla yitiremiyor...
Bir oyundaymışım da, ebe beni unutup gitmiş gibi. Yıllarca oyunun kaldığı yerden devam etmesini bekleyen bir çaresizdim. Sobelenmek pahasına ortaya çıkıyordum ve kimseler varlığımı umursamıyordu.
Sekiz yaşında bir erkek çocuk.Haber bültenlerinde yüzü karartılıyor . Bir yıl boyunca defalarca tecavüz edilmiş .
Altını bezliyor annesi .
Büyük tuvaletini tutamıyor .
Bir yıldır her gece tecavüz etmiş tinerciler .
İç organları bile zedelenmiş .

Çocuğun bacaklarından sızan kan odama damlıyor . Ellerim kan oluyor , kitaplarımın sayfalarına bulaşıyor .
Tarık Tufan
Sayfa 55 - Profil yayıncılık , 14.Baskı
Çok güzelsin. Sen hep güzelsin. Ben yine sana bakıyorum, sen başka yere. Beni görmüyorsun. Fark etmiyorsun. Dolaştığın yerlerde dikkat çekmeyen bir nesne gibi bir kenarda duruyorum. Dokunsan can gelecek bedenime.
Eğer Kur'an okumuyorsan, bütün bunlar elbette boğacaktır seni. Daha nefes alıp vermeyi bile bilmiyorsun.
Kitap yarım bırakmamak gibi bir prensibim olsa, kitap hediye gelmiş olsa ve sırf hatır için okumaya başlamış olsam ve 77 sayfa okumuş olsam dahi daha fazla katlanamadım.

Bir kere 77 sayfa boyunca altı boş aforizma kasmak dışında bize ne anlattın sayın Tufan? Acıların çocuğu Tufan diyesim var. Aşk acısı çekiyormuş Tarık Bey aman ne kadar değişik. Babası iflas etmiş, evi terk etmiş öfkeliymiş aman ne kötü. Yanlış anlaşılmak da istemem aşk acısı çekmeyen mi var, farklı ne anlattı bize hiç. Annesini çok seviyormuş annesi kanser olmuş dünyası kararmış. ( Yavan cümleler...)

Aşk acısı kim çekti diye anket yapsam şurada %95 lere ulaşır sayı, kimler o sırada kendisini dünyanın en mutsuz kişisi gibi hissetti desem oran yine yukarılarda olacaktır eminim. Pucca da aşk acısı çekti, hatta daha içten yazdı bunu o zaman Tarık Tufan neden yere göğe sığdırılamıyorken Pucca neden yerden yere vuruluyor. Sebebini ben söyleyeceğim ama ne ilgisi var diye muhalif olacak milyon kişi olacak. Olsun içimde tutamam söyleyeceğim. :) Çünkü Tarık Tufan iki kelimeden birinde Allah, Kuran, Yasin derken Pucca sigara, alkol, seks yazar! Muhafazakar kesim (gerekirse ötekeleştirici de olurum) de yüceltir işte böyle. Toplumun siyasi ve sosyolojik ortamı bu çünkü şuanda. Birisi acı da diğeri değil mi şimdi?

Bol bol ajitasyon yapayım, kanser anne diyeyim, babam iflas etti diyeyim aa dur hatta evli kadına aşık olayım ilginç olsum bir de Afrikalı çocuk/ akbaba / gazeteci örneğini de patlattım mı satar bu kitap.

Wattpat yazarlarından hallice... Öyle büyüleyici bir anlatımı falan da yok. İyi kötü bir okuma kültürüm olduğuna inanıyorum ve bunun bana verdiği yetkiye dayanarak bu kitap ÇOK KÖTÜ diye bağırıyorum.

Aforizma okumak istiyorsanız milyon tane yeraltı edebiyatı kitabı var ve dil olarak çok daha yukarıdalar Tufan'dan.

Gelelim kadınlar hakkındaki beni çok rahatsız eden kısımlara;

"Zayıf, cesaretsiz kadınları severim ben.
Erkeğine sürekli ihtiyaç duyan kadınları severim. Kendi zayıflığını her defasında erkeğine hissettiren kadınları. Tek başına karar almaktan korkan kadınları.
....
Kadın benim olmasa da mutlaka bir erkeğin olmalıydı." (Sayfa 56)

Bu ne şimdi? Güçlü kadın fikrinden neden bu kadar korkuyorsunuz. Biz kadınlar erkeklere bağımlı olmadan yaşayabiliyor, gayet başarıyla ayaklarımızın üzerinde durabiliyoruz. Pek çok konuda da erkeklerden daha başarılıyız. Tiksindim bu fikirlerden!! Neden kendi başıma karar alamıyorum, neden cesaret göstermiyorum sayın Tufan! Ne cüretle...

Gelelim başka bir yere...
"Birlikte yaşanması güç bir adam olarak, dünyası karmaşadan kurtulamayan bir adam olarak, son derece iyi bir aile yaşantısı olan ve fazlasını hakkeden onu, kendime karşı koruyordum." ( Allah razı olsun çok ince düşüncelisin.)

"Şuan evli olduğu adamla evlenmesine, birlikte olmasına göz yumdum."(Malsın çünkü.) "Biliyorum ki, bunu istemeseydim asla olmazdı."(Özgüvenin böylesi!! Kendini aşırı önemseme..) "Ancak düzenli bir hayatı olan, iyi bir işi ve ailesi olan, onu koruyacağından emin olduğum o adamla evlenmesine RAZI OLDUM." (Neden başka birisi koruyor ve yine bir sevap yapmış gibi yansıtma durumu. Onu çok seviyorum bu yüzden başka bir adamla evlenmesine RAZI OLDUM!)

Sözüm hemcinslerime... Kızlar sizi birisinin korumasına muhtaç değilsiniz! Birisi size böyle bir muamele yapıyor ve sizi sevdiği için yaptığını ileri sürüyorsa ilişkinizi ciddi ciddi gözden geçirin, bırakın o adamı! Kendi egolarını tatmin etme aracı olarak sizi kullanmasına aracı olmayın. Saçma sapan fikirleriyle başbaşa bırakın ve ona ihtiyaç duymadığınızı bildiği halde sizi sevenlerle harcayın zamanınızı.

Hayat korkak adamlarla ya da kötü kitaplarla zaman geçirmek için çok kısa.
Dün Yüksel Caddesi’ndeki Dost Kitabevi’ne girdim ve hemen soluğu görevlinin yanında aldım çünkü alacağım kitap belli , saat geç, en çok satanlara en çok okunanlara falan bakmaya vaktim yok anlayacağınız.
Yazarın Beni Onlara Verme kitabını sordum, düştü önüme görevli geldik orta bölümün sağında en baştaki kitapların önüne.... Yok , aradığım kitap yok, ama ben illa ki onu istiyorum , tükendi diyor... Çaresiz araya başka kitap alacağım diyerek mevzubahis kitabı alıyorum .
Sitede fark edenler oldu, tarzımın tamamen dışında bir kitap ve
ilk kez okunan yazar...

TARIK TUFAN...
YARAYA TUZ BASAN ADAM...
Yakasına yapışmış cümleler, öyle diyor.... Tamam da benim suçum ne? :)
Bir yumrukla ve kavgayla hallolacak konu taaaa nerelere geldi! :))
Beyaz bir at üzerinde siyah giysiler içinde (BEŞİKTAŞLI ) bir şehre girdi bir kahraman...
Beyaz atlı prensin bir misyonu var.
Elçinin elçisi o ...
Kahramanımız atına atlayıp banka baskını yaptı ve görevlileri halkı soymakla suçladı ve onları öldürmekle tehdit etti diye kitap fantastik sanmayınız. Görevli ile arasında geçen son derece gerçekçi diyaloglarla büyülü gerçekçi derseniz daha isabetli olur.

BU KİTAP BİR SAYIKLAMA KİTABI
Virgüllerle çoğaltılmış, depresif, küskün, kırgın, naif bir adamın sayıklamaları...
İSYAN EDİYOR
Savaşa...
Kapitalizme...
Çocuk istismarına...
Kadına şiddete...
Yalana....
Kaybolmuş şehirlere...
Satılmış hayallere...
Tanrı’yı matematikle hesaplamak isteyenlere...
Kalpte birikenlerin , aklı işgal eden fikirlerin kağıda dökülmemesine...
Müslüm ve Orhan Baba sevmeyenlere...
Neşet Ertaş’la unuttuklarını hatırlamayanlara...
İçimizde sıkıştırdığımız karanlıklara...
Cevapsız sorulara...
Aşksız yaşamlara...
Uzun hesaplara...
Botoksa... ( bu isyanı çok gereksiz buldum)
Okşanmayan saçlara...
Dua etmeyen dillere...
Merhameti unutanlara...
Masumiyeti kaybetmelere...
Sonu mutsuz biten masallara...
Yitip gitmelere...
İnsanın kayboluşuna.....
Sana, bana, ona...
Kendine...

Kitap ne modernist ne postmodern ne egzistansiyalist ne natüralist....

Ne yaşıyorsak o!
Ne yaşamışsak o!
Ne gördüysek o!

Dua ile biten bölüm ayrıca takdire şayan: Elimizden tut ...

Dipçe: Mistik yönü ağır basanlar, bu beyaz atlı kahramana kapınızı açın.
Kitap üzerine detaylı bir inceleme yapmak yerine olabildiğince kısa tutarak aklımda kalanları toparlamak niyetindeyim...

Tarık Tufan çok sık karşıma çıkan bir yazardı. Bu kitabı da hakkında edebi anlamda fikir sahibi olmak için alıp okudum. Okumaya sabah başladım ve günün büyük bölümünde dışarıda olmama rağmen gece bitirdim. Kitapta 1-2 sayfalık (bazen 1-2 cümleden oluşan) toplam 68 deneme var. Pek çok farklı konuya değindiği için yazarı ve fikirlerini tanıma noktasında iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

Ancak Cemil Meriç ya da Galeano seviyesinde deneme kitapları okuyanlar için bu kitap oldukça yavan gelebilir. Çünkü şahsen, bir deneme kitabı yazmak için daha fazla birikim, tecrübe ve zihin açan fikirler olması gerektiğini düşünüyorum. Mesela Eduardo Galeano , Aynalar kitabını ömrünün son demlerinde yazmış. Kitabın sayfalarında ilerledikçe, yılların verdiği bilgeliği ve oradan zihinlere yansıyanları berrak bir su gibi görebiliyorsunuz... Cemil Meriç 'i zaten konuşmaya gerek yok... Bir Cemil Meriç kitabı okumak, bir üniversite bitirmek gibi bir şey... Tarık Tufan’da ise böyle bir birikim ya da fikir üretkenliği göremedim açıkçası. Kitaba başlamadan önce nasılsam, bitirdikten sonra da öyleyim. Bana kattığı yeni bir bakış açısı olmadı. Oradaki eksikliği daha süslü cümlelerle, yani estetikle dengelemeye çalışmış.

Kitabın adı Yasin sûresinin 20-21. ayetlerinden geliyor. Kitapta yer yer İslami bakış açısına uygun fikir ve figürlere yer verilse de bu kitap sadece muhafazakarlar için yazılmış dersem yazara haksızlık etmiş olurum. Dediğim gibi, genele hitap eden pek çok konu var. Ancak Gazze, Kudüs gibi muhafazakar kesimin daha fazla hassasiyet gösterdiği bazı 'anahtar kelimeler' içi yeterince doldurulmadan denemelere özenle eklenmiş... Bu yüzden yazarı bazı konularda çok samimi bulduğumu söyleyemem... Bazı denemeler biraz 'tribünlere oynuyormuş' izlenimi verdi ve bu beni biraz rahatız etti...

Merkezinde kadın olan denemelere baktığımızda, kadınlara bakışı konusunda herhangi bir aşırılık ya da seksist bir ifade görmedim. Tam tersi, çok net bir duyarlılık var bazı denemelerde. (Örnek olarak, 29 ve 65. sayfalardaki denemeleri verebilirim.) Bu paragrafı yazma nedenim NigRa 'nın Ve Sen Kuş Olur Gidersin kitabına yaptığı #32932694 incelemede tartışılan bazı sorunlu ifadelerle alakalı... Hangisi yazarın bu konudaki gerçek fikirlerini yansıtıyor bilemiyorum. Amacım, sadece oradaki tartışmaya genişlik kazandırmaya çalışmaktan ibaret:)

Kitaptaki denemeler için 'aforizma peşinde koşmuş' dersem çok ağır ve haksız bir eleştiri olur. Ancak benim bir deneme kitabından beklentim fikirsel düzeyde olduğu için ve bu noktada kesinlikle tatmin olmadığım için geriye maalesef sadece bu süslü cümleler kalıyor dersem çok da abartmış sayılmam...

Kitapta en beğendiğim deneme 114. sayfada yer alan deneme oldu. (Bazı adamlar için yaşamak ne kadar zorlaşıyor farkında mısın? cümlesi ile başlayan...)

Netice itibariyle, artık Tarık tufan hakkında az da olsa bir fikir sahibi olduğumu düşünüyorum. Yine de yazarın 7 kitabı olduğunu ve romanlarının ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmak isterim...

Benim bu kitap özelinde izlenimim yazarın oldukça abartıldığı yönünde... Siyasi duruşunun ve ülkemizde rüzgarın estiği yönün bu satış rakamlarında oldukça etkili olduğunu düşünüyorum... Siyasi iktidar, kendi tabanındaki Y ve Z kuşağına artık Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi isimlerle yeterince etkili bir şekilde ulaşamayacağının bilincinde ve uzun zamandır kendi pop-kültürünü ve kendi edebiyat aktörlerini oluşturmak için yoğun bir çaba sarf ediyor... Bu çabanın hedefe varması için alınması gereken uzun bir yol var... Bol Gazzeli, Kudüslü, bol süslü cümleler, başlangıç için fena bir tercih sayılmaz(!)... Bu serencamın sosyolojik analizini de başka bir incelemeye bırakalım...

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim...

Herkese keyifli okumalar...
Tarık Tufan. Tarık ağabey. Çok sevdiğim hatta en sevdiğim yazar. Yaklaşık 10 yıldır hem okurum hem de şahsen tanırım. Tanışma hikayemi belki başka bir sefer anlatabilirim. İnceleme için niye bekledim, demek ki bugüne nasipmiş. Diğer 6 kitabı hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum ilerleyen günlerde.

Şimdi bu kitaptan bahsedelim. Kekeme Çocuklar Korosu. Sanırım yeryüzündeki en ilginç kitap isimlerinden biridir. 2000 yılında yayınlandı. Kitabı ilk olarak 2008 yılında okumuştum, sonrasında başucu kitabı olarak benim en iyi arkadaşlarımdan biri oldu.

Tarık Tufan’ı bilenler bilir, bilmeyenler ise kanaatimce mutlaka öğrenmelidir, tanımalıdır. 90’lı yıllarda radyoculuğa başlamış ve 2009 yılında sonlandırmıştır radyo macerasını, yazık ki radyo kısmına son birkaç ayında yetişebildim, öncesinde haberdar değildim. Her işte bir hayır vardır elbette. Şöyle bir fon müziği vardı, isteyen dinleyebilir. https://www.youtube.com/watch?v=J47S6dBjCsg

“Düş Vakitleri” isimli bir program. Kitap da yaklaşık olarak bu radyo programının etrafında şekilleniyor diyebiliriz. 90’lı yılların ülkemizdeki karmakarışık hali kitaba da yansımıştır. Tarık abi muhafazakar, İslamcı, dindar diyebileceğimiz dünya görüşünün içinden gelen ama asla hiç kimseyi ötekileştirmeyen, vicdandan ödün vermeyen bir güzel adamdır.

Bizim ülkemizde malesef neredeyse her dönem hep bir şeyler yasaklı ve hep bir şeyler suç olmuştur. İşte 90’lı yıllarda da bu ülkede en büyük suç “Müslüman” olmaktı. 28 şubat diye bir şey yaşandı bu ülkede, yaşı 30 ve üzeri olanlar hatırlayacaktır. Kimi zaman da kürt olmak, alevi olmak, Atatürkçü olmak,sosyalist olmak,eşcinsel olmak vesaire yasak veya suç oldu bu ülkede.

Kitaba gelelim, söz bitmez. Kitapta işte bu dönemde ötekileştirilen ve sesi çıkmayan veya ancak adeta “kekeme” şekilde konuşabilen bir nesil anlatılmaktadır. 90’lı yılların yasaklarından nasibini alan, inancına göre yaşamaya çalışan ve her anlamda sürüklenen- hem yerlerde hem ruhlarında- bir nesil.

Fakat bu kitapta herkes kendinden bir şey bulacaktır. Her inançtan her görüşten insan bu vicdanlı anlatımda bir şeyler yakalayacak ve okumanın lezzetine varacaktır.
Tutunma arayışı, isyan,hüzün ve daha pek çok mesele.

DİKKAT!! BUNDAN SONRASI SPOİLER İÇERİR, FAKAT OKUSANIZ DA NE ÇIKAR SİZ BİLİRSİNİZ

Başlayalım biraz deşmeye,

“-Bu nedir
-Mektup doktor bey.
-Kim gönderdi bunu?
-Geçen gün gelen hasta var ya o !
-Hangisi radyocu olan mı?
-Evet o.
-Tamam sağol.

Sevgili Doktor,

Beni rencide ettiniz.Ve ben açıkçası bunu sizden beklemiyordum, insanlara hasta olduğumu söylüyorsunuz. Onlarla konuşmaya çalıştım fakat hiçbiri dinlemedi. Tam konuşmaya başlarken acele laflar edip gitmeleri gerektiğini söylüyorlar. Sanırım size daha çok inanıyorlar.Önemsiyorlar da üstelik.Bir defasında şizofren dediğinizi duydum. Sonra anlayamadığım bir sürü şey. Siz anlattıkça, onlar kafalarını sallıyorlar.Sınıfta ön sıralardaki çocuklar gibi. Kahretsin ! Haklı olamazlar. Onlara nasıl zarar verebilirim. Onlar yaşamıyor doktor! Türkü söylediklerini duymadım inanabiliyor musun?Aşık olmuyorlar, uykusuz geçirdikleri bir tek gece yok.”

Biraz daha devam edelim, kitapta yoğun olarak kendisine eşlik eden bir iç ses bir kişi adeta,

“-Artık bırak beni lütfen. Her yerde karşıma çıkıyorsun. Biraz nefes almak istiyorum anladın mı?
-Bana bak ben senden başkası değilim, sen de bunu anla artık.Her tökezleyişinde bana bağırmandan bıktım üstelik. Bak oğlum, kendinden kaçamazsın !”

“Allah’ım annemi ve aklımı koru lütfen”

Sonra ilkolul ve ortaokul çağlarında hem okuyup hem çalışmak zorunda kalan bir çocuk görüyoruz,
“Ellerinizi makineye kaptırmayın. Ruhunuzu da makineye kaptırmayın. Çocuklara dikkat edin, onları da kaptırmayın makinelere.Yaz aylarından nefret ediyorum…”

Radyo,
“Hayatını kalabalıklaştırdıkça ölümü içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüyorsun. ‘sevgilim hayat’ palavralarını bırak artık. Ona çoğu zaman bir fahişe gibi davranıyorsun”
“Hiç işte radyoda Eric Clapton çalıyor.’Tears in Heaven’ Sana kullanılmamış çocukluğumu bırakıyorum. Üstü kalsın…
https://www.youtube.com/watch?v=8ppn0CtSDS8

Devam edelim,

‘On iki yaşındaki çocuk iş bulamadığı için intihar etti’ gazetelerden.
‘dile benden ne dilersen ‘ mastercard

“On iki yaşındaki çocukların iş bulabilmelerini diliyorum. On iki yaşındaki çocukların intihar edebilecekleri bir ip bulamamalarını diliyorum.On iki yaşındaki çocukların sokaklarda yürürken akıllarına ölüm düşmemesini diliyorum”

Sonra 90’lı yıllarda okumaya çalışan başörtülü kızların çilesi, okursunuz anlarsınız.

Sonra ‘aşk arası’ yine o dönemin kendi halinde, çekingen, belki bilinçsiz genç erkek ve kızlarının dünyası. Okursunuz , Müslüm babanın şarkı sözlerini de iliştirmiştir yazar bu yazının başına.
https://www.youtube.com/watch?v=D2KHhePhWzc

Sonra daha neler neler, çok mu uzattım aslında bilemedim. Ama yetmiyor anlatmaya bunlar da, lütfen bu kitabı okuyun. Son olarak az bilinen şairlerden İlhami Çiçek’le bitiriyor yazar kitabını, şairin de hayatına biraz değinerek.

“Her şey eninde sonunda sessizdir
Bir günün kırılganlığından
Kalan ve tekrar tekrar kırılan
Müteellim bir insan sesinin başlattığı
Ağlamanın kırı
Sessizdir “
KAFES..

merhaba değerli inceleme okuyucuları.. Bir Tarık Tufan rüzgarı ile daha başımın dönmesi geçmeden inceleme yazmak için klavyenin başına geçtim.. nitekim telefondan inceleme yazınca başıma gelen imla hataları pahalıya patlıyor :) ve ben bu incelemenin körün taşı gibi çaatt diye vurulan bir kuş gibi kazaya kurban gitmesine gönlüm razı olmadı :)

Error uyarısı vermek adına kendimi feda ederek okuduğum iki kitap ve akabindeki iki incelemeyi okuyanlar bilirler ne kadar yaralı olduğumu.. tıpkı kanadı kırık bir kuş gibi Tarık Tufan ın o merhamet dolu kitabına sığınarak yaraları sardık biraz sanki..
mutlu biten bir son ve verilen anlı şanlı bir 10 puan beni kendime getirdi gerçekten..

kitaba gelirsek efendim adından da belli olduğu üzere ve hatta yazarın başlarken kendinin de dediği üzere kendini hikaye kahramanıymış gibi anlatmanın serin sularında tarık tufan dökmüş bize içini.. 2004 de yayınlanan ilk baskıda 31 yaşındaymış Tarık tufan.. kitabın içindeyse 26 yaşında bir delikanlı var.. hatta soruyor bir yerde ''26 yaşında olmak size ne ifade ediyor'' diye.. çok hoş sorulardı.. ve beni o yaşlarıma geri döndürdü.. o yaşlarımda neler yaptığımı anlatamayacağım tabi sizlere ama bu kadar derin şeyler ne hissediyor ne de düşünüyordum diye özetleyebilirim kısaca.. imrendim.. neden derseniz hassas ve taşlaşmamış bir yürek öyle kolay kolay bulunacak bir şey değildir de ondan.. ve hayattaki en değerli şeydir.. ve ne acıdır ki biz bazen o yüreklerin hiç de kıymetini bilmeden ya da fark etmeden ya da umursamadan günlük hayatların tamamen tırt hengamesi içinde yanlarından geçip gidiyoruz.. o sıcak duyguları nelere feda ediyoruz nelere.. çok acı..

Kapakta iki tane kafes ve uçan kuşlar var.. ve o naif genç de kafes yapan bir yerde huzur buluyor kitapta en sonunda.. benim aslında bahsetmek istediğim başka bir konu var .. KUŞ ve KAFES kavramları..
normal hayatta çok sık kullandığımız kelimeler aslında..
Bir çok da manalara geliyor.. Artık siz en çok ne manalarını kullanıyorsunuz ya da hayatınızda neye tekabül ediyor bilmiyorum tabi :)

KAFESLEMEK..

KUŞUN KAFESE GİRMESİ

KUŞUN KAFESTEN KAÇMASI

VS VS

benim şimdilik aklıma bunlar geldi açıkçası.. kuş ve kafes mevzularına çok uzak olduğum için literatürümde zayıf kaldı muhtemelen..
ama bir gerçek var ki kuş beslemek ve balık beslemek konusunda erkekleri bir türlü anlamadım şimdiye kadar..etrafta bunun manyaklık derecesinde olduğu erkekleri gördükçe de inanın tez konusu bile olmalı diye düşünüyorum :)

kitabı okurken yakın bir zamanda evlenen işyerimden bir arkadaşımın nikah şekeri babında kafesin içinde iki kuş şeklindeki küçük oyuncağı da masamda ara baktığım bir figür oldu açıkçası.. o kafesteki kuş için Allahım ne espriler döndü anlatamam.. bayan olan arkadaş gözleri çakmak çakmak olmuş vaziyette '' kuşun biri kafesin dışındaydı, hayır o da içinde olacak diye direttim ona göre hazırlattım onları '' diye anlatmıştı :)) oyuncak bile olsa Allahtan kafesin kapağı açılıyor da erkekler bi rahat nefes aldı :) oyuncak kafesten bile rahatsız oldular düşünün.. Şimdi oyuncak bir kafes için bile bunu düşünen erkekler, kadınlar için o kadar rahat ve normalmiş gibi algılıyorlar ki bu kafese girme mevzunu.. GARİP :)

Tarık tufan bu kafes konusunu o kadar çok yönlü anlatmış ki .. hikayenin içinde kaybolurken çok da fark etmeyebiliyorsunuz.. ama şöyle bir baktığınızda kafese giren o kadar çok şey var ki.. Kanatlanıp uçamayan beden kafesinde olan bir ruh, işyerinde manyak manyak gelişim kitaplarıyla çalışmaya çalışan günümüz insanı, sevmeden yapılan bir evlilikteki o kafesin içindeki iki kişi, ailesinin itibarının gölgesinde kalan ve bu kafesten işleri batırarak çıkan bir baba... vs. vs..

daha da anlatmayayım isterseniz.. okuyun efendim.. kendi kafeslerimizin farkına vararak hem de..okuyun..
Ben daha önce içerisinde kendime bu kadar rastladığım, "işte bu ben" dediğim, beni anlatan bir kitapla karşılaşmadım. Çoğu şarkıda kendimi buluyorum ama hiçbir kitap bana ayna olmadı bu kitap kadar.
Ben daha önce bu kadar kasvetli bir kitap okumadım.
Ben daha önce hiçbir kitaba 10 üzerinden 10 vermedim.
Tarık Tufan! Bilmem daha önce bu benzetmeyi yapan oldu mu ama bence Kafka'nın kafasını, ruh halini yaşıyor bu adam. Beni tanıyanlar bilir; hayat felsefem diyebileceğim birkaç cümle varsa birisi Kafka'nın "Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. Huzur mu arıyorsun? Az eşya, az insan.." cümlesidir. Özellikle son bir kaç yıldır bu böyle oldu. Bu kitapta da "Etrafımdaki eşyalar ruhumu kanatacak kadar rahatsız ediyordu. Zihnimi bile işgal edebileceklerinden korkuyordum. Çırılçıplak kalsam diyordum. Ruhuma giydirilen bedenim dışında hiçbir şeyim kalmasa." gibi, "Evin içini dolaşmaya başladım. İhtiyaç fazlası neler var diye bakınıyordum. Giyisilerimi kolaçan ettim. Kütüphanedeki kitaplara göz gezdirdim. Kitaplarımı birilerine dağıtabilirim diye düşündüm. Sonra bundan vazgeçtim. Aslında çok fazla eşyam yoktu. Buna sevindim." gibi, "Çoğu zaman insanlardan uzak durmak için özel gayret sarfettim." gibi cümlelerde Kafka'yı gördüm, kendimi gördüm.
Son bir iki yıldır uykum fena halde düzensiz, 35-40 saat uyuyamadığım çok oluyor. Tarık Tufan'ın cümlelerindeki gibi; "Sabaha karşı ancak uyuyordum ve işin garibi iki üç saat uyku bana yetiyordu.", "Bazen de televizyonun karşısına geçip uyku denilen meleğin gelip elimden tutup beni yatağıma yatırmasını bekliyordum. Müşfik elleriyle üzerimi örtüp, iyi uykular öpücüğünü alnıma kondurduktan sonra gökyüzüne yükselmesini" tam olarak böyleyim. Bu halin sebebini de açıklamaktan geri kalmamış sağolsun; "Aşkı ve öfkeyi söyleyemediğinde insanın konuşmaya dair hevesleri de bir bir yok oluyor. Susuyorsun." çünkü "İnsan, duygularının apaçık bir biçimde başkalarınca bilinmesini istemez."
Tarık Tufan, Bir Adam Girdi Şehre Koşarak kitabında da Kibrikçi Kız hikayesinden bahsetmişti. Bu kitapta da " Kibritçi kızın masalını hiç unutmadım. Soğuk bir yılbaşı gecesinde, üzerindeki incecik elbiseleriyle kibrit satmaya uğraşan kızın masalı. Gece iyice üşüyünce kibritleri bir bir yakmaya çalışır. Kibritin aydınlığında annesini görür, elinden tutar ve gider. Elimdekilerden kurtularak ruhumu ısıtmaya çalışıyordum." diyerek bahsediyor. Kibritçi Kıza yakınlık duyuyor. Belli ki onun da acılarından kaçmak için yaktığı kelimeleri var. Başkalarının bir tarafa attığı kelimeleri bulmuş gibi.
Ve yine kitabın son cümlesi bu kısa ve mutheşem kitabın özeti aslında;
susuyor olmam, acı çekmediğim anlamına gelmez..
Kitabın adından bu şarkı aklına gelenlere hediyemdir.tam da isabet etmiştir kitabın içeriğiyle efendim. .
https://youtu.be/6jObLB5t0mM
Tarık Tufan..okuduğum ilk kitabı..ama son kitabı olmayacak.. nasıl bir bakış açısıdır nasıl bir his dünyası vardır inanın tam anlamış değilim.. zira anlattığı üç beş sayfalık hikayelerde öyle yerler var ki sarsılıp kendimi toparlamakta zorlandığım yerler çook.. belki de yanı başımızda yanından geçip gittiğimiz hayatlar.. akşam yemek yerken! haberlerde izlediğimiz üzüntümüzün belki saniyeler sürdüğü arkasından yemeye devam ettiğimiz türden olaylar.. 3. sayfa haberleri ya da kallavi kenar mahalle dizileri gibi..ama çok samimi ve derin.. sanki yaşadığı olayları mahalleden birine bi sohbet ortamında anlatır gibi..
öyle bir mahalle ki taksicilerin bile ''abi biz buraya girmiyoruz'' dediği cinsten.. her evde bir vukuat her evde bir olay her karakterde damardan bir ah sesi.. var mı öyle bir dünya??.. var.. ama kimimiz o tekinsiz mahallelerin yanından bile geçmedik belki.. kimimiz de oralarda büyüdük ve bu olayları kanıksadık.. kimbilir..
derinden bir aah dediğiniz yerler de var ağzınız yayıla yayıla güldüğünüz yerler de.. 90 larda polis aramasında arkadaşının montunu giyen ve cebinden misvak çıkan o kominist gence, kolu çıkma numarasıyla maganda elinden kız kurtaran sihirbaza, kadın sesi dinlemek günahtır denildiğinde ilkay akkaya nın sesi kadın sesi sayılır mı diye ciddi ciddi düşünüp sayılmadığına karar veren iki sofiye kadar kimler kimler yok ki..kadın döven pisliklerden tut,filimci olan kızını aramaya gelen amcaya, adam bıçaklayan, vuran, intihar eden, yokluktan binbir pareye bölünen pare pare hayatlar..
Mustafa Kutlu okur gibi, Barış Bıçakçı okur gibi ama değil Tarık Tufan..
o derinlikli his dünyasını okumaya devam edeceğim sanırım..
O sırada şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi; şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun. ﴾20﴿ (DİB. Kur’an-i Kerim Meali, Yâsin Suresi, 20)

Merhaba kitapsever arkadaşlar, küresel dünyada uzun zamandır kendisini tanısam da bu, yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitap içerisinde “spoiler” -okurbozan, okurkaçıran ya da okurayartan- vardır.

Kitap ismini yukarıda yazmış olduğum ayetten almakta ve bana göre her ne kadar şehrin öbür uçundan koşarak gelmese de, modern/kentli hayatın tam göbeğinden fırlamış ve bu misyonu yüklenmiş bir kitaptır kendisi. İçerisinde, modern hayatın hengâmesinden kendini kaybeden insana nahif bir şekilde seslenen birbirinden güzel denemeler var. Denemeler son derece kısa ama içerik olarak dolu ve net.
Yazarımız Tarık Tufan ilksöz’üne; “Yakama yapışan cümleleri yazdım. Bir cümle insanın yakasına yapışır mı demeyin, yapışır.” diyerek başlıyor ve adeta kendi yakasına yapışan cümleleri hissettirmeden bizim yakamıza iliştiriyor. İşte günümüz toplumda kanayan bir yara olarak yakama yapışan bir kelime; “Çünkü en iyi o kadınlar bilirler ki, bu ülkenin genç ve güzel kızları hüzne en yakın insanlardır. Bu topraklar da güzel kadınların yaşamaları muhtemel çok acı vardır.” Bu alıntı daha önce üçüncü sayfa, son zamanlarda birinci ve ikince sayfa çıkan “kadına şiddet” haberlerine ne kadar da uyuyor. Şiddetin kadını, erkeği, çocuğu ve hatta hiçbir meramını anlatamayan hayvana yapılanı bile olmaz biliyorum ama bazı coğrafyalarda kadın olmak gerçekten zor. Daha doğrusu artık kadın olsun erkek olsun modern insan için daha zor olanı galiba sadece İNSAN olmak, evet sadece İNSAN OLMAK.

Tarık Tufan’ın sesinde bir taşralılık hissettim ben. Bu ses, kentli yaşamından sıkılmış kendini bir an önce toprağa yani öze, insanın kendisine salmak istiyor. Taşra deyince aklıma iflah olmaz bir taşra savunucusu olan Anadolu’nun güzel hikâyecisi Mustafa Kutlu geliyor hemen. (Kutlu okumaya açık davettir. :D)

Yazarımız modern hayatta her şeyin otomatik olduğunu ancak aşkın ve dostlukların kurmalı saat gibi sürekli kurulması ve ilgilenilmesi gerektiğini şu ifadelerle çok güzel aktarmış bize. “Modern hayat; otomatik, mekanik, tekdüze, tek sesli, naylon, kokusuz, steril, tek frekanslı aşkları dayatıyor hepimize. Oysa aşk, masa üstündeki kurmalı saattir. Gözlerine bakmayı, ellerine dokunmayı gerektirir. Dostluklar da böyle bir yanıyla. Siz sanırsınız ki, o eski dostlar bıraktığınız yerde aynı mekanik döngüyü sürdürürler.
Öyle değil.
Dostlar da kurmalı saatler gibidir; onların da kalplerine dokunmalısınız.”

Şehrin öbür ucundaki adamı beklemeden kendimize, sevgimize ve sevdiklerimize sahip çıkmak dileği ile….
Sevgi ve saygılar.
Farklı tarz yazar ve kitaplar okumaz isek nasıl değişebilir ve gelişebiliriz? Hep aynı tarz ve kitap okumak tekrar değil de nedir?


Tarık Tufan'a Nephren Ka 'nın alıntılarını gördükten sonra ilgi duydum ve ardından bazı kitaplarını aldım.Şanslıyım ki, bu kitaba önyargısız olarak başladım. Şayet sitedeki incelemeleri okuyup kitaba başlasaydım belki kitap hakkında düşüncelerim farklı olabilirdi. Çünkü, incelemelerine değer verdiğim insanlar yazara ve kitaplarına karşı çok farklı açıdan yaklaşmışlardı. Kimisi beğenmiş, kimisi beğenmemişti. Ama arkadaşlar farklı düşüncelerini belirtirken, olması gerektiği gibi gayet saygılı bir biçimde eleştirilerini yazmışlardı. Ama dikkatimi çeken ve beni üzen, Tarık Tufancılar ve olmayanlar gibi bir gruplaşma olması. Ben bu bağlamda hiçbir gruba ait değilim. Zaten yeteri kadar ayrışmışız. Birde böyle ayrışma olmasın bari. Dünyaya soldan bakan bir insan olarak Tarık Tufan'la ortak noktada buluştuğumuzu söyleyebilirim.

Kitap, yazarın ''Yakama yapışan cümleleri yazdım. Bir cümle insanın yakasına yapışır mı demeyin, yapışır." cümleleri ile başlıyor. Ardından yakasına yapışan süslü cümleler ile okuru sokakta, okulda,fabrikada, metroda, otobüste, vapurda gezdirmeye başlıyor.

Yazar kitabında " Ötekiler" den bahsetmiş. Ötekilerin hayatını denemeler yoluyla anlatmış.Bu anlamda Eduardo Galeano'nun " Ve Günler Yürümeye Başladı" kitabına benzettim. Kesinlikle iki yazarın aynı seviyede olduğunu söylemiyorum ama anlattıkları aynı: Ötekileştirilenler, dışlananlar, ezilenler...

Peki kim bu ötekiler? Yoksullar, gündelikçide çalışan kadınlar, sefer tası taşımaktan utanan insanlar, tabiri yerindeyse kendileri giymeyip çocuklarına giydiren anneler ve babalar, savaşta ölen çocuklar, şiddet gören kadınlar, taciz gören çocuklar, kapitalizmde ezilen insanlar, çekip giden ve bir daha gelmeyecek olan sevgililer... Yani biz, hepimiz.

Yazarı ve anlatımını sevdim. Cümleleri kurarken yaptığı süslü anlatımlar da hoşuma gitti. Ayrıca dilinin farklı bir mizâhi yapısı vardı. Kendimi de ötekilerden ve ötekilerinin yanında biri olarak gördüğüm için hiçbir sayfasında rahatsız olmadım. Eduardo Galeano neler anlatmışsa Tarık Tufan' da benzer konulara değinmiş.İnsanlığın ortak kaygıları.


Farklı yazar ve kitapların okunması gerektiğini tekrar söylüyorum. O yüzden okumayı düşünmeyenlerin yazara bir şans vermesi gerektiğini söylüyorum. Herkese ön yargısız okumalar diliyorum.
DERVİŞTİM SENDEN ÖNCE...
Önce deli sandım onu...
Sonra faydasızın teki...
Mazoşist bir hayalperest...
Kendine acıyan bir zavallı...
Kendini arayan bir filozof bozması....
Hiçbiri değildi halbuki...
Bir şeyhin oğlu olarak tekkede tespih çekip namazını kılıp sohbetlerle pişerken âşık olur bir kıza ve hayatı Eda’dan önce ve Eda’dan sonra olmak üzere ikiye ayrılır.
Aslında HER ŞEY OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ OLUR, ne bir eksik ne bir fazla.
Bu aşk yangını onu ne harla yakar ne de küle döndürür... Bir kor halinde canını yakar ama o yoldan çıkmaya gönüllüdür zaten.
Bir kadını hayatının ortasına koyup kendi deyimiyle öncesizliği seçer.
Roman bir yangın üzerine kurulu bence...
Bir tekkenin şeyhi olan Şeyh Ahmet Niyazi Efendi Allah aşkıyla yanar ve sağduyulu, inançlı, gönül gözü açık bir kahraman olarak okuyucunun gönlünde taht kurmayı başarır.
Tasavvuftaki “Yere göğe sığmadım da bana inanan kulumun gönlüne sığdım.” ifadesi bu şeyhte vücut buldu , çünkü Allah’ın evi sayılan kalbi kırmamak için rıza gösteren ve merhamet eden halleri gülümsetti beni okurken.
Postlara oturan mürşit, tekkedeki müritler, tespihler.... ve fondaki tekke bana Mevlevi tarikatını çağrıştırdı. Tevhit inanışıyla kendi varlığını Allah’ın varlığında yok etme ve bir olma gayretiyle çalışan şeyh baba oğlunun sevgi ve ilgisinden mahrum kaldıkça ateşi de büyümektedir.
İsimsiz kahraman ise Eda ile vardır, Eda yoksa o da yoktur, sadece Eda’nın kendisini sevebilme ihtimali ile bile yanmaya amadedir.
Rüstem, ( Şanzelize Düğün Salonu’nun sunucusu ) hiç tanımadığı bir gelini düğün gecesi kaçıracak kadar gözü karadır, aşka aşıktır, annesinin merhametine aşıktır.
Ve Baki Semih, insanın içini ısıtan adam, romanın kalbi, tekkenin yeni mürşidi, aklı selim, hoşgörülü küçük şeyh, o herkes için yanar.... Yanan herkesi görüp derde derman olmak için yanan gönül adamı.
(İtfaiyeyi aradınız umarım)
VAROLUŞÇULUĞUN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI ...
Takıntılıyız varoluşumuza, anlam vermek için var olmaya elbirliği yapmış gibiyiz... Modern romanların vazgeçilmez unsuru varoluşçuluk burda da var; kendini kaybeden, hatalar yapan, yolunu şaşıran, pusulası kırılan, yoldan çıkan, tövbe eden, yine hata yapan insanın kendini arayışı ister istemez okuyucuyu da dürtüyor.
Boşluktan doğmadığımızı hatırlatırken kalp burkmaları da yaşatmıyor değil.
Tarık Tufan’la bende ne değişti?
Öncelikle takipçi profilim değişti,beğeni ve yorum butonlarında farklı isimler gördüm. Yazarın da mistik akımcılardan olduğunu göz önünde bulundurursak sebep ortaya çıkıyor galiba :)
Hidayete ermedim ama tasavvufa ilgimden dolayı severek okudum.
Bilmem kaç yüz kez yaptığım alıntılardan etkilenip okuma listesine eklemek isteyenler için bir de sitem butonu talep edeceğim 1000 Kitap’tan.
Dip Not: Bu kitap alındığı günden bugüne kadar 3 şehir gezdi benimle...
Deniz suyuyla ıslandı...
Arkadaş sohbetlerinde masanın kenarında başkenti izledi..
Sade kahvemi içerken mutfak masamda benimleydi...
Osman Y. Tarık Tufan’ la aramdan çık lütfen artık....:)))

Yazarın biyografisi

Adı:
Tarık Tufan
Unvan:
Türk yazar ve senarist
Doğum:
İstanbul, 5 Haziran 1973
Tarık Tufan 5 Haziran 1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir.

Eserleri

Edebiyat alanında beş adet kitabı mevcuttur. Kitaplarında, günlük hayat içinde insanın varoluş, kimlik sorunlarını irdeler. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues'un senaristlerindendir. Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 1.171 okur beğendi.
  • 6.403 okur okudu.
  • 97 okur okuyor.
  • 2.689 okur okuyacak.
  • 47 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları