Tarık Tufan

Tarık Tufan

8.4/10
1.901 Kişi
·
5.721
Okunma
·
1.066
Beğeni
·
47.101
Gösterim
Adı:
Tarık Tufan
Unvan:
Türk yazar ve senarist
Doğum:
İstanbul, 5 Haziran 1973
Tarık Tufan 5 Haziran 1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir.

Eserleri

Edebiyat alanında beş adet kitabı mevcuttur. Kitaplarında, günlük hayat içinde insanın varoluş, kimlik sorunlarını irdeler. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues'un senaristlerindendir. Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.
''...Gidelim buradan;
Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim. Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim...''
Ne garip,
İnsan doğruların ne kadar farkında olursa olsun
Kendisini kandırabilme gücünü asla yitiremiyor...
Sekiz yaşında bir erkek çocuk.Haber bültenlerinde yüzü karartılıyor . Bir yıl boyunca defalarca tecavüz edilmiş .
Altını bezliyor annesi .
Büyük tuvaletini tutamıyor .
Bir yıldır her gece tecavüz etmiş tinerciler .
İç organları bile zedelenmiş .

Çocuğun bacaklarından sızan kan odama damlıyor . Ellerim kan oluyor , kitaplarımın sayfalarına bulaşıyor .
Tarık Tufan
Sayfa 55 - Profil yayıncılık , 14.Baskı
Bir oyundaymışım da, ebe beni unutup gitmiş gibi. Yıllarca oyunun kaldığı yerden devam etmesini bekleyen bir çaresizdim. Sobelenmek pahasına ortaya çıkıyordum ve kimseler varlığımı umursamıyordu.
Çok güzelsin. Sen hep güzelsin. Ben yine sana bakıyorum, sen başka yere. Beni görmüyorsun. Fark etmiyorsun. Dolaştığın yerlerde dikkat çekmeyen bir nesne gibi bir kenarda duruyorum. Dokunsan can gelecek bedenime.
Ben daha önce içerisinde kendime bu kadar rastladığım, "işte bu ben" dediğim, beni anlatan bir kitapla karşılaşmadım. Çoğu şarkıda kendimi buluyorum ama hiçbir kitap bana ayna olmadı bu kitap kadar.
Ben daha önce bu kadar kasvetli bir kitap okumadım.
Ben daha önce hiçbir kitaba 10 üzerinden 10 vermedim.
Tarık Tufan! Bilmem daha önce bu benzetmeyi yapan oldu mu ama bence Kafka'nın kafasını, ruh halini yaşıyor bu adam. Beni tanıyanlar bilir; hayat felsefem diyebileceğim birkaç cümle varsa birisi Kafka'nın "Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. Huzur mu arıyorsun? Az eşya, az insan.." cümlesidir. Özellikle son bir kaç yıldır bu böyle oldu. Bu kitapta da "Etrafımdaki eşyalar ruhumu kanatacak kadar rahatsız ediyordu. Zihnimi bile işgal edebileceklerinden korkuyordum. Çırılçıplak kalsam diyordum. Ruhuma giydirilen bedenim dışında hiçbir şeyim kalmasa." gibi, "Evin içini dolaşmaya başladım. İhtiyaç fazlası neler var diye bakınıyordum. Giyisilerimi kolaçan ettim. Kütüphanedeki kitaplara göz gezdirdim. Kitaplarımı birilerine dağıtabilirim diye düşündüm. Sonra bundan vazgeçtim. Aslında çok fazla eşyam yoktu. Buna sevindim." gibi, "Çoğu zaman insanlardan uzak durmak için özel gayret sarfettim." gibi cümlelerde Kafka'yı gördüm, kendimi gördüm.
Son bir iki yıldır uykum fena halde düzensiz, 35-40 saat uyuyamadığım çok oluyor. Tarık Tufan'ın cümlelerindeki gibi; "Sabaha karşı ancak uyuyordum ve işin garibi iki üç saat uyku bana yetiyordu.", "Bazen de televizyonun karşısına geçip uyku denilen meleğin gelip elimden tutup beni yatağıma yatırmasını bekliyordum. Müşfik elleriyle üzerimi örtüp, iyi uykular öpücüğünü alnıma kondurduktan sonra gökyüzüne yükselmesini" tam olarak böyleyim. Bu halin sebebini de açıklamaktan geri kalmamış sağolsun; "Aşkı ve öfkeyi söyleyemediğinde insanın konuşmaya dair hevesleri de bir bir yok oluyor. Susuyorsun." çünkü "İnsan, duygularının apaçık bir biçimde başkalarınca bilinmesini istemez."
Tarık Tufan, Bir Adam Girdi Şehre Koşarak kitabında da Kibrikçi Kız hikayesinden bahsetmişti. Bu kitapta da " Kibritçi kızın masalını hiç unutmadım. Soğuk bir yılbaşı gecesinde, üzerindeki incecik elbiseleriyle kibrit satmaya uğraşan kızın masalı. Gece iyice üşüyünce kibritleri bir bir yakmaya çalışır. Kibritin aydınlığında annesini görür, elinden tutar ve gider. Elimdekilerden kurtularak ruhumu ısıtmaya çalışıyordum." diyerek bahsediyor. Kibritçi Kıza yakınlık duyuyor. Belli ki onun da acılarından kaçmak için yaktığı kelimeleri var. Başkalarının bir tarafa attığı kelimeleri bulmuş gibi.
Ve yine kitabın son cümlesi bu kısa ve mutheşem kitabın özeti aslında;
susuyor olmam, acı çekmediğim anlamına gelmez..
KAFES..

merhaba değerli inceleme okuyucuları.. Bir Tarık Tufan rüzgarı ile daha başımın dönmesi geçmeden inceleme yazmak için klavyenin başına geçtim.. nitekim telefondan inceleme yazınca başıma gelen imla hataları pahalıya patlıyor :) ve ben bu incelemenin körün taşı gibi çaatt diye vurulan bir kuş gibi kazaya kurban gitmesine gönlüm razı olmadı :)

Error uyarısı vermek adına kendimi feda ederek okuduğum iki kitap ve akabindeki iki incelemeyi okuyanlar bilirler ne kadar yaralı olduğumu.. tıpkı kanadı kırık bir kuş gibi Tarık Tufan ın o merhamet dolu kitabına sığınarak yaraları sardık biraz sanki..
mutlu biten bir son ve verilen anlı şanlı bir 10 puan beni kendime getirdi gerçekten..

kitaba gelirsek efendim adından da belli olduğu üzere ve hatta yazarın başlarken kendinin de dediği üzere kendini hikaye kahramanıymış gibi anlatmanın serin sularında tarık tufan dökmüş bize içini.. 2004 de yayınlanan ilk baskıda 31 yaşındaymış Tarık tufan.. kitabın içindeyse 26 yaşında bir delikanlı var.. hatta soruyor bir yerde ''26 yaşında olmak size ne ifade ediyor'' diye.. çok hoş sorulardı.. ve beni o yaşlarıma geri döndürdü.. o yaşlarımda neler yaptığımı anlatamayacağım tabi sizlere ama bu kadar derin şeyler ne hissediyor ne de düşünüyordum diye özetleyebilirim kısaca.. imrendim.. neden derseniz hassas ve taşlaşmamış bir yürek öyle kolay kolay bulunacak bir şey değildir de ondan.. ve hayattaki en değerli şeydir.. ve ne acıdır ki biz bazen o yüreklerin hiç de kıymetini bilmeden ya da fark etmeden ya da umursamadan günlük hayatların tamamen tırt hengamesi içinde yanlarından geçip gidiyoruz.. o sıcak duyguları nelere feda ediyoruz nelere.. çok acı..

Kapakta iki tane kafes ve uçan kuşlar var.. ve o naif genç de kafes yapan bir yerde huzur buluyor kitapta en sonunda.. benim aslında bahsetmek istediğim başka bir konu var .. KUŞ ve KAFES kavramları..
normal hayatta çok sık kullandığımız kelimeler aslında..
Bir çok da manalara geliyor.. Artık siz en çok ne manalarını kullanıyorsunuz ya da hayatınızda neye tekabül ediyor bilmiyorum tabi :)

KAFESLEMEK..

KUŞUN KAFESE GİRMESİ

KUŞUN KAFESTEN KAÇMASI

VS VS

benim şimdilik aklıma bunlar geldi açıkçası.. kuş ve kafes mevzularına çok uzak olduğum için literatürümde zayıf kaldı muhtemelen..
ama bir gerçek var ki kuş beslemek ve balık beslemek konusunda erkekleri bir türlü anlamadım şimdiye kadar..etrafta bunun manyaklık derecesinde olduğu erkekleri gördükçe de inanın tez konusu bile olmalı diye düşünüyorum :)

kitabı okurken yakın bir zamanda evlenen işyerimden bir arkadaşımın nikah şekeri babında kafesin içinde iki kuş şeklindeki küçük oyuncağı da masamda ara baktığım bir figür oldu açıkçası.. o kafesteki kuş için Allahım ne espriler döndü anlatamam.. bayan olan arkadaş gözleri çakmak çakmak olmuş vaziyette '' kuşun biri kafesin dışındaydı, hayır o da içinde olacak diye direttim ona göre hazırlattım onları '' diye anlatmıştı :)) oyuncak bile olsa Allahtan kafesin kapağı açılıyor da erkekler bi rahat nefes aldı :) oyuncak kafesten bile rahatsız oldular düşünün.. Şimdi oyuncak bir kafes için bile bunu düşünen erkekler, kadınlar için o kadar rahat ve normalmiş gibi algılıyorlar ki bu kafese girme mevzunu.. GARİP :)

Tarık tufan bu kafes konusunu o kadar çok yönlü anlatmış ki .. hikayenin içinde kaybolurken çok da fark etmeyebiliyorsunuz.. ama şöyle bir baktığınızda kafese giren o kadar çok şey var ki.. Kanatlanıp uçamayan beden kafesinde olan bir ruh, işyerinde manyak manyak gelişim kitaplarıyla çalışmaya çalışan günümüz insanı, sevmeden yapılan bir evlilikteki o kafesin içindeki iki kişi, ailesinin itibarının gölgesinde kalan ve bu kafesten işleri batırarak çıkan bir baba... vs. vs..

daha da anlatmayayım isterseniz.. okuyun efendim.. kendi kafeslerimizin farkına vararak hem de..okuyun..
Kitabın adından bu şarkı aklına gelenlere hediyemdir.tam da isabet etmiştir kitabın içeriğiyle efendim. .
https://youtu.be/QAlg61GvZ7g
Tarık Tufan..okuduğum ilk kitabı..ama son kitabı olmayacak.. nasıl bir bakış açısıdır nasıl bir his dünyası vardır inanın tam anlamış değilim.. zira anlattığı üç beş sayfalık hikayelerde öyle yerler var ki sarsılıp kendimi toparlamakta zorlandığım yerler çook.. belki de yanı başımızda yanından geçip gittiğimiz hayatlar.. akşam yemek yerken! haberlerde izlediğimiz üzüntümüzün belki saniyeler sürdüğü arkasından yemeye devam ettiğimiz türden olaylar.. 3. sayfa haberleri ya da kallavi kenar mahalle dizileri gibi..ama çok samimi ve derin.. sanki yaşadığı olayları mahalleden birine bi sohbet ortamında anlatır gibi..
öyle bir mahalle ki taksicilerin bile ''abi biz buraya girmiyoruz'' dediği cinsten.. her evde bir vukuat her evde bir olay her karakterde damardan bir ah sesi.. var mı öyle bir dünya??.. var.. ama kimimiz o tekinsiz mahallelerin yanından bile geçmedik belki.. kimimiz de oralarda büyüdük ve bu olayları kanıksadık.. kimbilir..
derinden bir aah dediğiniz yerler de var ağzınız yayıla yayıla güldüğünüz yerler de.. 90 larda polis aramasında arkadaşının montunu giyen ve cebinden misvak çıkan o kominist gence, kolu çıkma numarasıyla maganda elinden kız kurtaran sihirbaza, kadın sesi dinlemek günahtır denildiğinde ilkay akkaya nın sesi kadın sesi sayılır mı diye ciddi ciddi düşünüp sayılmadığına karar veren iki sofiye kadar kimler kimler yok ki..kadın döven pisliklerden tut,filimci olan kızını aramaya gelen amcaya, adam bıçaklayan, vuran, intihar eden, yokluktan binbir pareye bölünen pare pare hayatlar..
Mustafa Kutlu okur gibi, Barış Bıçakçı okur gibi ama değil Tarık Tufan..
o derinlikli his dünyasını okumaya devam edeceğim sanırım..
Tarık Tufan. Tarık ağabey. Çok sevdiğim hatta en sevdiğim yazar. Yaklaşık 10 yıldır hem okurum hem de şahsen tanırım. Tanışma hikayemi belki başka bir sefer anlatabilirim. İnceleme için niye bekledim, demek ki bugüne nasipmiş. Diğer 6 kitabı hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum ilerleyen günlerde.

Şimdi bu kitaptan bahsedelim. Kekeme Çocuklar Korosu. Sanırım yeryüzündeki en ilginç kitap isimlerinden biridir. 2000 yılında yayınlandı. Kitabı ilk olarak 2008 yılında okumuştum, sonrasında başucu kitabı olarak benim en iyi arkadaşlarımdan biri oldu.

Tarık Tufan’ı bilenler bilir, bilmeyenler ise kanaatimce mutlaka öğrenmelidir, tanımalıdır. 90’lı yıllarda radyoculuğa başlamış ve 2009 yılında sonlandırmıştır radyo macerasını, yazık ki radyo kısmına son birkaç ayında yetişebildim, öncesinde haberdar değildim. Her işte bir hayır vardır elbette. Şöyle bir fon müziği vardı, isteyen dinleyebilir. https://www.youtube.com/watch?v=J47S6dBjCsg

“Düş Vakitleri” isimli bir program. Kitap da yaklaşık olarak bu radyo programının etrafında şekilleniyor diyebiliriz. 90’lı yılların ülkemizdeki karmakarışık hali kitaba da yansımıştır. Tarık abi muhafazakar, İslamcı, dindar diyebileceğimiz dünya görüşünün içinden gelen ama asla hiç kimseyi ötekileştirmeyen, vicdandan ödün vermeyen bir güzel adamdır.

Bizim ülkemizde malesef neredeyse her dönem hep bir şeyler yasaklı ve hep bir şeyler suç olmuştur. İşte 90’lı yıllarda da bu ülkede en büyük suç “Müslüman” olmaktı. 28 şubat diye bir şey yaşandı bu ülkede, yaşı 30 ve üzeri olanlar hatırlayacaktır. Kimi zaman da kürt olmak, alevi olmak, Atatürkçü olmak,sosyalist olmak,eşcinsel olmak vesaire yasak veya suç oldu bu ülkede.

Kitaba gelelim, söz bitmez. Kitapta işte bu dönemde ötekileştirilen ve sesi çıkmayan veya ancak adeta “kekeme” şekilde konuşabilen bir nesil anlatılmaktadır. 90’lı yılların yasaklarından nasibini alan, inancına göre yaşamaya çalışan ve her anlamda sürüklenen- hem yerlerde hem ruhlarında- bir nesil.

Fakat bu kitapta herkes kendinden bir şey bulacaktır. Her inançtan her görüşten insan bu vicdanlı anlatımda bir şeyler yakalayacak ve okumanın lezzetine varacaktır.
Tutunma arayışı, isyan,hüzün ve daha pek çok mesele.

DİKKAT!! BUNDAN SONRASI SPOİLER İÇERİR, FAKAT OKUSANIZ DA NE ÇIKAR SİZ BİLİRSİNİZ

Başlayalım biraz deşmeye,

“-Bu nedir
-Mektup doktor bey.
-Kim gönderdi bunu?
-Geçen gün gelen hasta var ya o !
-Hangisi radyocu olan mı?
-Evet o.
-Tamam sağol.

Sevgili Doktor,

Beni rencide ettiniz.Ve ben açıkçası bunu sizden beklemiyordum, insanlara hasta olduğumu söylüyorsunuz. Onlarla konuşmaya çalıştım fakat hiçbiri dinlemedi. Tam konuşmaya başlarken acele laflar edip gitmeleri gerektiğini söylüyorlar. Sanırım size daha çok inanıyorlar.Önemsiyorlar da üstelik.Bir defasında şizofren dediğinizi duydum. Sonra anlayamadığım bir sürü şey. Siz anlattıkça, onlar kafalarını sallıyorlar.Sınıfta ön sıralardaki çocuklar gibi. Kahretsin ! Haklı olamazlar. Onlara nasıl zarar verebilirim. Onlar yaşamıyor doktor! Türkü söylediklerini duymadım inanabiliyor musun?Aşık olmuyorlar, uykusuz geçirdikleri bir tek gece yok.”

Biraz daha devam edelim, kitapta yoğun olarak kendisine eşlik eden bir iç ses bir kişi adeta,

“-Artık bırak beni lütfen. Her yerde karşıma çıkıyorsun. Biraz nefes almak istiyorum anladın mı?
-Bana bak ben senden başkası değilim, sen de bunu anla artık.Her tökezleyişinde bana bağırmandan bıktım üstelik. Bak oğlum, kendinden kaçamazsın !”

“Allah’ım annemi ve aklımı koru lütfen”

Sonra ilkolul ve ortaokul çağlarında hem okuyup hem çalışmak zorunda kalan bir çocuk görüyoruz,
“Ellerinizi makineye kaptırmayın. Ruhunuzu da makineye kaptırmayın. Çocuklara dikkat edin, onları da kaptırmayın makinelere.Yaz aylarından nefret ediyorum…”

Radyo,
“Hayatını kalabalıklaştırdıkça ölümü içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüyorsun. ‘sevgilim hayat’ palavralarını bırak artık. Ona çoğu zaman bir fahişe gibi davranıyorsun”
“Hiç işte radyoda Eric Clapton çalıyor.’Tears in Heaven’ Sana kullanılmamış çocukluğumu bırakıyorum. Üstü kalsın…
https://www.youtube.com/watch?v=8ppn0CtSDS8

Devam edelim,

‘On iki yaşındaki çocuk iş bulamadığı için intihar etti’ gazetelerden.
‘dile benden ne dilersen ‘ mastercard

“On iki yaşındaki çocukların iş bulabilmelerini diliyorum. On iki yaşındaki çocukların intihar edebilecekleri bir ip bulamamalarını diliyorum.On iki yaşındaki çocukların sokaklarda yürürken akıllarına ölüm düşmemesini diliyorum”

Sonra 90’lı yıllarda okumaya çalışan başörtülü kızların çilesi, okursunuz anlarsınız.

Sonra ‘aşk arası’ yine o dönemin kendi halinde, çekingen, belki bilinçsiz genç erkek ve kızlarının dünyası. Okursunuz , Müslüm babanın şarkı sözlerini de iliştirmiştir yazar bu yazının başına.
https://www.youtube.com/watch?v=D2KHhePhWzc

Sonra daha neler neler, çok mu uzattım aslında bilemedim. Ama yetmiyor anlatmaya bunlar da, lütfen bu kitabı okuyun. Son olarak az bilinen şairlerden İlhami Çiçek’le bitiriyor yazar kitabını, şairin de hayatına biraz değinerek.

“Her şey eninde sonunda sessizdir
Bir günün kırılganlığından
Kalan ve tekrar tekrar kırılan
Müteellim bir insan sesinin başlattığı
Ağlamanın kırı
Sessizdir “
O sırada şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi; şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun. ﴾20﴿ (DİB. Kur’an-i Kerim Meali, Yâsin Suresi, 20)

Merhaba kitapseverler, küresel dünyada uzun zamandır kendisini tanısam da bu, yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitap içerisinde “spoiler” -okurbozan, okurkaçıran ya da okurayartan- vardır.

Kitap ismini yukarıda yazmış olduğum ayetten almakta ve bana göre her ne kadar şehrin öbür uçundan koşarak gelmese de, modern/kentli hayatın tam göbeğinden fırlamış ve bu misyonu yüklenmiş bir kitaptır kendisi. İçerisinde, modern hayatın hengâmesinden kendini kaybeden insana naif bir şekilde seslenen birbirinden güzel denemeler var. Denemeler son derece kısa ama içerik olarak dolu ve net.
Yazarımız Tarık Tufan ilksöz’üne; “Yakama yapışan cümleleri yazdım. Bir cümle insanın yakasına yapışır mı demeyin, yapışır.” diyerek başlıyor ve adeta kendi yakasına yapışan cümleleri hissettirmeden bizim yakamıza iliştiriyor. İşte günümüz toplumda kanayan bir yara olarak yakama yapışan bir kelime; “Çünkü en iyi o kadınlar bilirler ki, bu ülkenin genç ve güzel kızları hüzne en yakın insanlardır. Bu topraklar da güzel kadınların yaşamaları muhtemel çok acı vardır.” Bu alıntı daha önce üçüncü sayfa, son zamanlarda birinci ve ikince sayfa çıkan “kadına şiddet” haberlerine ne kadar da uyuyor. Şiddetin kadını, erkeği, çocuğu ve hatta hiçbir meramını anlatamayan hayvana yapılanı bile olmaz biliyorum ama bazı coğrafyalarda kadın olmak gerçekten zor. Daha doğrusu artık kadın olsun erkek olsun modern insan için daha zor olanı galiba sadece İNSAN olmak, evet sadece İNSAN OLMAK.

Tarık Tufan’ın sesinde bir taşralılık hissettim ben. Bu ses, kentli yaşamından sıkılmış kendini bir an önce toprağa yani öze, insanın kendisine salmak istiyor. Taşra deyince aklıma iflah olmaz bir taşra savunucusu olan Anadolu’nun güzel hikâyecisi Mustafa Kutlu geliyor hemen. (Kutlu okumaya açık davettir. :D)

Yazarımız modern hayatta her şeyin otomatik olduğunu ancak aşkın ve dostlukların kurmalı saat gibi sürekli kurulması ve ilgilenilmesi gerektiğini şu ifadelerle çok güzel aktarmış bize. “Modern hayat; otomatik, mekanik, tekdüze, tek sesli, naylon, kokusuz, steril, tek frekanslı aşkları dayatıyor hepimize. Oysa aşk, masa üstündeki kurmalı saattir. Gözlerine bakmayı, ellerine dokunmayı gerektirir. Dostluklar da böyle bir yanıyla. Siz sanırsınız ki, o eski dostlar bıraktığınız yerde aynı mekanik döngüyü sürdürürler.
Öyle değil.
Dostlar da kurmalı saatler gibidir; onların da kalplerine dokunmalısınız.”

Şehrin öbür ucundaki adamı beklemeden kendimize, sevgimize ve sevdiklerimize sahip çıkmak dileği ile….
Sevgi ve saygılar.
Birgün hastalanıyorsunuz ve kendi çabalarınız ile kendinizi iyileştirmeye çalışıyorsunuz. En iyi dilekleriniz ile kesin soğuk almışımdır az yatsam düzelirim diye bekliyorsunuz amma iyileşemiyorsunuz. Halbuki derin bir rahatsızlığa kansere yakalanmışsınız.

Kitap hikaye konusunda eksik. Lakin yazarın öldürücü cümleleri neredeyse her sayfada birden fazla alıntı yapmama neden oldu. Sıkmadan sıkılmadan okutturdu kitap kendini. Tarık Tufan’ın kalemi gerçekten bana göreymiş bunu anladım.

İlk başlarda çocukluğuna götürdü beni. Mahallemize; hani şu gecenin geç saatlerine kadar mahalle sakinlerinin sokak ortasında kümeler halinde oturup akşam sohbetleri yaptığı zamanlara. Biz çocukların akşam karanlığından faydalanıp saklambaç oynadığımız vakitler bir bir geldi aklıma. İmkanın az mutluluğun çok olduğu zamanlar. Evlerde su akmıyordu o vakitler ama eşimiz dostumuz vardı. Belediye su tankerleri sokulurdu sokağa ellerimizde gögümler, rengarenk kovalar, bidonlar arkasında olan 10 adet su hortumundan birini yakalamaya çalıştığımız zamanlar. Aşureni sokak ortasında odun kömür ateşinde kaynatıldığı zamanlar. İmkanın olmadığı mutluluğun olduğu zamanlar.

Kitapta kadının gücünü, erkeğin ise gücsüzlüğünü gördüm ben. Gerçekten kadın insan varlığının bir tık üstüdür. İnsan üstü bir varlık olsaydı dünya üzerinde adı kesin kadın olurdu. Kitaptaki İlknur ise benim gözümde çok güçlü bir kadın idi.

Bencilliğin ne denli kötü bir şey olduğu aşikardır. Yazar bunu bize gösterdi. Sonra önyargılı bakışlar, mahalle baskısı ve kadının sırtına yapışan boş yükler...

Yazarın akıcı diline, uyum içerisinde olan konu anlatımına diyecek hiç bir lafım yok. Harkulade.

Lakin en sondaki bölümde “Hadi be” hatta daha kaba tabiri ile “Hadi Lan” dememek elden bile değil. Ben çok şaşırdım ve çok üzüldüm. Ayrıca Leyla’nın isminin geçmesi de beni çok mutlu etti. Ne de güzel anlatmış Mecnun kişiyi yazar. Ben canı gönülden Tarık Tufan’a bize böyle güzel bir kitap ulaştırdığı için teşekkür ediyorum. Okumanızı ise şiddetle tavsiye ediyorum.

Sevgi ile kalın...
En sevdiğim üç beş kitaptan biridir Bir Adam Girdi Şehre Koşarak. 2012'de okuduğum için inceleme yapmamıştım. Zaman zaman beğendiğim yerleri açıp okurum. Bugün de bir otobüs yolculuğu yapmam gerekti o vesileyle tekrar okudum. Denemelerden oluşan bu kitap gerçekten çok farklı içerisinde en samimi en güzel duygular var, herkesin bildiği ama konuşmadığı hayatın acı gerçeklerini yüzüne vuran bir kitap. Bu kitapta kendinizden, hayattan bir çok şey bulabilirsiniz. Israrla bir kitap tavsiye etmeyi sevmem ama bu kitabı alın ve okuyun lütfen. Beğenmeme ihtimalinizi görmüyorum ama ola ki beğenmediniz aldığınız fiyat karşılığı bana gönderebilirsiniz, kargo da benden. Zira ben bu kitabı hediye etmeye bayılırım. Hediye edecek birilerini de bulurum.
BİZE HER YER ŞANZELİZE 

Merhabalar değerli inceleme okuyucuları..

Tarık Tufan ‘ın okuduğum 4. Kitabı ile yine huzurlarınızdayım efendim.
Ne zamandır Şanzelize Şanzelize diye diye en nihayetinde kitapla kavuşup okuyarak bir arzumun da yerine gelmesinin ardından yazıyorum bu satırları..

Öncelikle belirtmeliyim ki kitapta tam umduğumu bulamadım sanki.. o yüzden biraz hevesim kaçtı inceleme yazmak adına .. gerçi sorsanız ne ummuştum da bulamadım?? Orası da muamma.. ama okumak adına yaşadığım heyecanı okurken hissedemedim bu kesin.. belki Ayfer Tunç un kitabının akabinde okumaktan kaynaklandı belki de ben beklentimi çok yüksek tuttum bilmiyorum.. ama okuduğum Tarık Tufan kitaplarının arasında bile yani kendi kategorisinde bile konu ve kurgu açısından belki en vasatıydı diyebilirim.. üzgünüm ama bana bunu hissettirdi..
Her Şanzelize adını duyduğumda Ankara’nın Dikmen’i nin bir hit şarkısı vardı hiç denk geldiniz mi bilmiyorum

‘’Oda kule buda kule biz de de var atakule
Eyfeli getirir dize bize her yer şanzelize
Yalan oldu bizim şengen dırdır eder hala yengen
Fransızlar sözüm size bize her yer şanzelize...’’

Diye sözleri var..Bana bunu çağrıştırsa da şu bir gerçek ki Kitabın adı çok havalı ve belli bir cazibesi var merak uyandırma adına.. peki kitabın adıyla içerikte çok bağlantı var mı?? El cevap: kocaman bir CIK :) bendeki karşılığı ise fiyasko .. başlarken ve biterken sırf alaka kurmak için adı geçen kıytırık bir mekandan ibaret.. TABİ BENCE..kapak tasarımları fena değil, kitap fiyatı da malum uçuk eee daha ne olsun :) Reklamın alası oldu bile :)
peki içerikte kaç hayata dokunmuş yazar derseniz 1. Tekil şahıs yani anlatıcı ve Şeyh babası, anlatıcının aşık olduğu kız Eda, anlatıcının arkadaşı Rüstem ve sevgilisi Nurhan, Rüstemin cezaevindeki annesi, Baki Semih ( adamım o bu arada :) baştan ayağa karizma kalite bir şahsiyet bu arada :) inanın asıl kahramandan daha çok sevdim onu :) )ve yaşlı bi amca .. yani toplamda 8 tane insan.. aynı bütçesi az olduğundan çok oyuncu ve mekan kullanamayan filmler gibi !!…
Sürprizbozan a çok girmeden anlatayım biraz ama yine de bi ERROR verip uyarayım okuyacakları.. Efenim bundan sonraki kısımları ben kitaptan okurum diyenler burda bırakabilir ..

Ee peki beni çok da sarmadı konu vasattı derken neden bahsediyorum?? bilmek isteyenlere diyebilirim ki aslında anlatılan bir aşk hikayesi filan değil.. çünkü Mejnun un Leylaa Leylaa demesi gibi Leylayı yani kahramanın Edasını merak etmekten, onu ayrıntılarıyla tanımaktan ve onların aşklarını okumaktan ziyade anlatıcının kendi düşüşünü, iç hissiyatlarını okuyorsunuz genelde.. gerçi yazarken kendi de diyor ‘’ben düşmedim aslında bile isteye atladım..’’ Şeyh bir babanın faydasız oğlu gibi kendini de şu satırlarla yeriyor ‘’ Alimden zalim doğar ın karşılığı gibiydim’’ … ama o Baki Semih var ya o Baki Semih .. neyse ben anlatmayım siz okuyun onu ..diyorum ya baştan ayağa karizma :) ADAMIM :)

Geçmişinden uzaklaşmak ve yeni bir kimliğe bürünmek için ilk yapılacak şey ortam değiştirmektir derler.. yani ya sabır ya sefer..işte burda bu çok güzel anlatılıyordu. Aralarda vurucu çok cümleler vardı okunmaya değmek adına yani çok da inkar etmeyeyim.. Fakat anlatılan iki aşk vardı kendi içinde tutarlı gibi görünen ve büyük şeyler göze alınan bu duygular bana çok da geçmedi .. Tabi bu senin kalpsizliğin, ya da bi erkek nasıl sever bilmeyişin diyenler çıkabilir olabilir de.. Bazı yerlerde hak verdim aslında hatta aşık olduğu kıza yakın olabilmek için geçmişindeki kendini öldürüp ilk kez sigara içen, içki içen, ot içen, ana avrat küfreden, adam döven ve de ezan okunduğunda utancından bir daha namaz kılamayan o adamı çok iyi anlatmıştı ve bu hallerini gören şeyh babanın, oğlunun ölümünü izlerkenki elinden bişey gelmeyişini.. Fakat bir okuyucu olarak, sırf olayı gerçekçi anlatayım diye dokuz kusurlu hareketten biri ve en tiksindiğim şey küfretmeyi böyle okumak çok da hoşuma gitmedi.. kasıntı ve zorlama geldi..

Son olarak kitabın içine serpiştirilmiş marka ürünler ve meşhur yazarlardan da bahsedeyim.. bu bir gelenek oldu sanırım ya da yazarlar reklam alıyor parayı bulmak adına bizim haberimiz yok :)) Murat Menteş in Ruhi mücerret inde bol ötesi gani miktarda olan bu şey, Ayfer Tunç ve Tarık Tufan ın bu kitabında da vardı.. bir de kendi aralarında arkadaşlarını ya da sevdiği yazarları metnin içine sıkıştırmak çok güzel olsa da (hani Behzat Ç.nin bir bölümüyle Leyla ile mecnun dizisinin bir bölümü ortak çekilmişti aynı onun gibi) tam nedenini çözmüş değilim.. ama farkettiğim şey tarz olarak genelde beğendiğim kişileri yazmış Tarık Tufan o da güzeldi kendi adıma..
Şimdilik bu kadar değerli okurlar.. Sırf Baki Semih için bile okunur Şanzelize diyerek incelememe nokta koyuyorum .. üç de link bırakarak :)

Baki muhabbetle huzurlu mutlu ve aşkla kalın efendim ..

https://gezipgordum.com/...desi-champs-elysees/

https://yandex.com.tr/...02625545-vla1-1497-V

https://yandex.com.tr/...edircnt=1523014243.1
Tarık Tufan ın okuduğum bu ikinci kitabı.. sırada Ve Sen Kuş Olur Gidersin kitabı var..aldım bekliyor.. belli aralıklarla belli dozlarda alıyorum Tufan ın kitaplarını.. tek hatam okumaya ilk Beni onlara verme adlı son kitabından başlamak oldu.. yüksek dozda alınan kalp ilacı misali bana bi kaç gün kriz geçirtti.. Anladığınız üzere 2010 da yazılmış bu kitabı ilk okuduğum kitabından hem sayfa sayısı hem de içerik olarak biraz daha iyi geldi.. iyi derken yanlış anlaşılmasın içinde öyle yerler var ki yine can damarınıza denk geliyor..kudüse bosnaya afrikaya bağdata diyarbakıra ve aziz yurdumuzun en ücra köşelerine götürüyor sizi.. bir avuç insan manzarası gözünüzün önünden film şeridi gibi geçiyor.. o anları yaşamadığınız için şükr mü etseniz yaşayanlara yüreğinizi mi dağlasanız bilemiyorsunuz.. iki damla gözyaşı yeter mi bu kadar acıya.. bütün acılar aynıyken hiç yeni yıla girilir mi , girilen yıl yeni olur mu diyorsunuz onunla birlikte.. 'laf aramızda ben onlara hiç inanmıyorum' dediği yüksek ve gürültülü otobüslerden göğe selam verir gibi poz veren, çok küçük bedellerle sokaklarımızda umut satanlara siz de 'ben de inanmıyorum' diyorsunuz..onunla birlikte Bağdat a gidip soruyorsunuz onun gibi 'sahi kim bunlar camilere koşup da kendini patlatan? Bir o tarafa bir bu tarafa koşup ortalığı kana bulayan adamlar kim? Dualarımızı yarım bırakan adamlar..diyorsunuz..
Daha çook şey soruyor daha çok şeye cevap duymak istemeden suskunluğa gömülüyorsunuz onun gibi..
Tarık Tufan'ın okuduğum üçüncü kitabı. Bunu yazıyorum çünkü yedi kitabı var kalanları da okuyacağım. Çok iyi bir kalemi var gerçekten. Kitabı okurken hikaye birazcık zayıf geldi ama çok tesirli anlamlı cümleler vardı her zaman ki gibi. Yani bir sürü alıntı yapmak zorunda kaldım bu kitabında da, sonuysa çok şaşırtıcı bitti. Yani istem dışı hass... dedim ve üzüldüm gerçekten. Etkileyici bir sondu kısa ve güzel kitap velhasılı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tarık Tufan
Unvan:
Türk yazar ve senarist
Doğum:
İstanbul, 5 Haziran 1973
Tarık Tufan 5 Haziran 1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir.

Eserleri

Edebiyat alanında beş adet kitabı mevcuttur. Kitaplarında, günlük hayat içinde insanın varoluş, kimlik sorunlarını irdeler. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues'un senaristlerindendir. Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 1.066 okur beğendi.
  • 5.721 okur okudu.
  • 93 okur okuyor.
  • 2.479 okur okuyacak.
  • 38 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları