Tarık Tufan

Tarık Tufan

YazarÇevirmen
8.4/10
2.821 Kişi
·
8.970
Okunma
·
1.449
Beğeni
·
62.960
Gösterim
Adı:
Tarık Tufan
Unvan:
Türk yazar ve senarist
Doğum:
İstanbul, 5 Haziran 1973
Tarık Tufan 5 Haziran 1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir.

Eserleri

Edebiyat alanında beş adet kitabı mevcuttur. Kitaplarında, günlük hayat içinde insanın varoluş, kimlik sorunlarını irdeler. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues'un senaristlerindendir. Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.
''...Gidelim buradan;
Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim. Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim...''
Ne garip,
İnsan doğruların ne kadar farkında olursa olsun
Kendisini kandırabilme gücünü asla yitiremiyor...
Sekiz yaşında bir erkek çocuk.Haber bültenlerinde yüzü karartılıyor . Bir yıl boyunca defalarca tecavüz edilmiş .
Altını bezliyor annesi .
Büyük tuvaletini tutamıyor .
Bir yıldır her gece tecavüz etmiş tinerciler .
İç organları bile zedelenmiş .

Çocuğun bacaklarından sızan kan odama damlıyor . Ellerim kan oluyor , kitaplarımın sayfalarına bulaşıyor .
Tarık Tufan
Sayfa 55 - Profil yayıncılık , 14.Baskı
Bir oyundaymışım da, ebe beni unutup gitmiş gibi. Yıllarca oyunun kaldığı yerden devam etmesini bekleyen bir çaresizdim. Sobelenmek pahasına ortaya çıkıyordum ve kimseler varlığımı umursamıyordu.
Eğer Kur'an okumuyorsan, bütün bunlar elbette boğacaktır seni. Daha nefes alıp vermeyi bile bilmiyorsun.
Çok güzelsin. Sen hep güzelsin. Ben yine sana bakıyorum, sen başka yere. Beni görmüyorsun. Fark etmiyorsun. Dolaştığın yerlerde dikkat çekmeyen bir nesne gibi bir kenarda duruyorum. Dokunsan can gelecek bedenime.
%61 (77/128)
·4/10
Kitap yarım bırakmamak gibi bir prensibim olsa, kitap hediye gelmiş olsa ve sırf hatır için okumaya başlamış olsam ve 77 sayfa okumuş olsam dahi daha fazla katlanamadım.

Bir kere 77 sayfa boyunca altı boş aforizma kasmak dışında bize ne anlattın sayın Tufan? Acıların çocuğu Tufan diyesim var. Aşk acısı çekiyormuş Tarık Bey aman ne kadar değişik. Babası iflas etmiş, evi terk etmiş öfkeliymiş aman ne kötü. Yanlış anlaşılmak da istemem aşk acısı çekmeyen mi var, farklı ne anlattı bize hiç. Annesini çok seviyormuş annesi kanser olmuş dünyası kararmış. ( Yavan cümleler...)

Aşk acısı kim çekti diye anket yapsam şurada %95 lere ulaşır sayı, kimler o sırada kendisini dünyanın en mutsuz kişisi gibi hissetti desem oran yine yukarılarda olacaktır eminim. Pucca da aşk acısı çekti, hatta daha içten yazdı bunu o zaman Tarık Tufan neden yere göğe sığdırılamıyorken Pucca neden yerden yere vuruluyor. Sebebini ben söyleyeceğim ama ne ilgisi var diye muhalif olacak milyon kişi olacak. Olsun içimde tutamam söyleyeceğim. :) Çünkü Tarık Tufan iki kelimeden birinde Allah, Kuran, Yasin derken Pucca sigara, alkol, seks yazar! Muhafazakar kesim (gerekirse ötekeleştirici de olurum) de yüceltir işte böyle. Toplumun siyasi ve sosyolojik ortamı bu çünkü şuanda. Birisi acı da diğeri değil mi şimdi?

Bol bol ajitasyon yapayım, kanser anne diyeyim, babam iflas etti diyeyim aa dur hatta evli kadına aşık olayım ilginç olsum bir de Afrikalı çocuk/ akbaba / gazeteci örneğini de patlattım mı satar bu kitap.

Wattpat yazarlarından hallice... Öyle büyüleyici bir anlatımı falan da yok. İyi kötü bir okuma kültürüm olduğuna inanıyorum ve bunun bana verdiği yetkiye dayanarak bu kitap ÇOK KÖTÜ diye bağırıyorum.

Aforizma okumak istiyorsanız milyon tane yeraltı edebiyatı kitabı var ve dil olarak çok daha yukarıdalar Tufan'dan.

Gelelim kadınlar hakkındaki beni çok rahatsız eden kısımlara;

"Zayıf, cesaretsiz kadınları severim ben.
Erkeğine sürekli ihtiyaç duyan kadınları severim. Kendi zayıflığını her defasında erkeğine hissettiren kadınları. Tek başına karar almaktan korkan kadınları.
....
Kadın benim olmasa da mutlaka bir erkeğin olmalıydı." (Sayfa 56)

Bu ne şimdi? Güçlü kadın fikrinden neden bu kadar korkuyorsunuz. Biz kadınlar erkeklere bağımlı olmadan yaşayabiliyor, gayet başarıyla ayaklarımızın üzerinde durabiliyoruz. Pek çok konuda da erkeklerden daha başarılıyız. Tiksindim bu fikirlerden!! Neden kendi başıma karar alamıyorum, neden cesaret göstermiyorum sayın Tufan! Ne cüretle...

Gelelim başka bir yere...
"Birlikte yaşanması güç bir adam olarak, dünyası karmaşadan kurtulamayan bir adam olarak, son derece iyi bir aile yaşantısı olan ve fazlasını hakkeden onu, kendime karşı koruyordum." ( Allah razı olsun çok ince düşüncelisin.)

"Şuan evli olduğu adamla evlenmesine, birlikte olmasına göz yumdum."(Malsın çünkü.) "Biliyorum ki, bunu istemeseydim asla olmazdı."(Özgüvenin böylesi!! Kendini aşırı önemseme..) "Ancak düzenli bir hayatı olan, iyi bir işi ve ailesi olan, onu koruyacağından emin olduğum o adamla evlenmesine RAZI OLDUM." (Neden başka birisi koruyor ve yine bir sevap yapmış gibi yansıtma durumu. Onu çok seviyorum bu yüzden başka bir adamla evlenmesine RAZI OLDUM!)

Sözüm hemcinslerime... Kızlar sizi birisinin korumasına muhtaç değilsiniz! Birisi size böyle bir muamele yapıyor ve sizi sevdiği için yaptığını ileri sürüyorsa ilişkinizi ciddi ciddi gözden geçirin, bırakın o adamı! Kendi egolarını tatmin etme aracı olarak sizi kullanmasına aracı olmayın. Saçma sapan fikirleriyle başbaşa bırakın ve ona ihtiyaç duymadığınızı bildiği halde sizi sevenlerle harcayın zamanınızı.

Hayat korkak adamlarla ya da kötü kitaplarla zaman geçirmek için çok kısa.
299 syf.
·6 günde·8/10
Tarık Tufan uzun zamandır takip ettiğim birisi. Öyle ki, ta Meksika Sınırı programına dayanır tanışıklığımız. Konuşurken birden ilginç bir fikir sunar size, aklına gelen zor meseleyi, kendi tespitini toparlamaya çalışırken yere bakarak, tane tane sözcükleri bulup çıkarırken aralara bir ‘eee’ katarak anlatır, sonrasında ilginizi çekecek olan o şeyi. Anlattığı şeyler farklı bir bakış açısı sunduğu için de dinlemek istersiniz. Ben, kendisini kafası karışık bir adam olarak görürüm tıpkı modern zaman insanı gibi. Bundan dolayı da yakın ve samimi gelir. Kanımca, bu kafa karışıklığında Felsefe mezunu olup üzerine Sosyoloji yüksek lisansı yapmış olmasının da payı vardır elbet.

Kitaplarını ve filmlerini de bu anlatımı nedeniyle takip etmişimdir. Ama şimdiye kadar okuduğum dört kitabı da tatmin etmemişti beni. Ondan beklediğim kadar iyi değildi hiçbiri. Kitaplarının bendeki karşılığı hep ‘eksik’ oldu şimdiye kadar. Eserlerin iyi kısımları olsa da bu bütüne yansımıyordu. Ama ben yine de beklentimi bir gün karşılayacağına inandığım için çıkar çıkmaz bu kitabını da aldım. Bazılarının sizde iyi kredisi vardır ya, güvenirsiniz bir gün o bütünlüğün sağlanacağına, işte o hesap benimki de. Ama bu sefer değdi işte, güven boşa çıkmadı, bu sevindirici.

Gerek romanlarından gerekse de filmlerinden bilen bilir ki; Tufan, zor eşleşmeleri, ‘uzak ihtimal’leri sever. Kurguda farklı dünyadan insanları bir araya getirmeyi dener, o mücadeleyi gösterir size. Düşerken’de de bu var. Farklı yaşayışların bir araya geldiği yüzleşmelerin hikâyesi anlatılıyor. Bu hikâyede, derinliği olan karakterler iyi bir kurguyla birleştirilerek anlatılmış. Akıcı ve sade bir dil kullanımı ve bölüm arası geçişlerin çok iyi ayarlanmış olmasından dolayı yazarın sürükleyici bir roman konusunda dersine iyi çalışmış olduğunu düşündüm roman boyu. Öyle ki ‘şu bölüm bitsin bir ara vereyim’ dediğinizde bölüm sonunda öyle bir cümle geliyor ki, kendinizi sonraki bölüme başlamış buluyorsunuz. Anlatım tekniğinde de çeşitlilik var. Bazı bölümler birinci tekil şahıs anlatımıyla bazı bölümlerse üçüncü tekil şahıs anlatımıyla yapılmış. Yani hikâyeyi, bazı bölümler İshak’tan bazı bölümler Jülide’den bazı bölümler de genel anlatıcıdan dinliyoruz. Sadece anlatım biçiminin zenginliği değil kurgunun da buna uyum sağlayarak bütünlük arz ediyor olması, aynı zamanda Tufan’ın roman konusunda sınıf atladığını da gösteriyor bana göre.

Yine diğer taraftan okurun karakterlere karşı tavrı da değişiyor. Bir karaktere karşı çok farklı duygular içerisine giriyorsunuz. Başta kızıp, haksız gördüğünüz karaktere, hikâye derinlik kazandıkça acıyıp merhamet duyuyor ve onu haklı görebiliyorsunuz. Bu da kurgucunun maharetlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Yazar, karakterlerin öyküsünü sırayla sunuyor. Roman ilerledikçe başta verilen karakterler de derinlik kazanıyor. Tanışma ve bu derinliğin oluşması için de yolculuk durumunu arka fona alıyor. Hikmetli tecrübe der ki; Bir insanı tanımak için onunla ya ticaret yapmak ya da birlikte uzun bir yola çıkmak gerekir. Tufan da buna uyarak karakterlerini yolculukta birbirine iyice tanıtıyor. Başta birbirini tanımadan bilinmez bir yola çıkan karakterler yolda eteklerindeki taşları bir bir döküyorlar. Derin trajediler meydana çıkıyor ve nitelikli bir romanda olduğu gibi çözüme doğru her şey toparlanma evresine kavuşuyor.

Kitabın adını dikkate alarak iki baş karakterle alakalı şunu söyleyebilirim; İshak’ın durumu: yüksek katlı bir yerden kendini sırt üstü yere bırakan adam misali… Hani şu her katta ‘hala daha ölmedim’ diyen. Yani görmezden gelerek, düşmeyi durduracağını yok edeceğini sanmak. Jülide’nin durumu: yüksekten kendini yüz üstü yere bırakma ve düşmeyi ne kadar acı olsa da yaşamak arzusu. Bazen görmek iyidir bazense görmeyi unutmak. İşte bu yüzden yolu ancak bu birliktelik buldurabilir. Kapak resmiyle alakalı da sadece isabetli bir tercih olduğunu söyleyebilirim. İçeriğe uyumu konusunda iki farklı noktaya dikkat çekilebilir ancak bununla alakalı yapılacak yorumlar, okumayanlar için olayı epey açık etmek olacağından değinmek istemiyorum.

Romanın son kısmıyla alakalı ufak bir gözlemim daha olacak, onu da söylemeliyim. Bence Tarık Tufan yer yer cüretkâr hamlelerle oluşturduğu kurgu ve olay örgüsünü sona kadar getirirken sonunda o kadar cesur olamamış. Daha mütevazi bir son var. O şaşırtıcı ve sürükleyici olay örgüsüne şüphesiz daha şaşırtıcı bir son yakışırdı. Bu final daha çok tahmin edilebilecek ve pek sorun çıkarmayacak bir son gibi duruyor.

https://www.youtube.com/watch?v=i5KL33y7Lmw
120 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kitap üzerine detaylı bir inceleme yapmak yerine olabildiğince kısa tutarak aklımda kalanları toparlamak niyetindeyim...

Tarık Tufan çok sık karşıma çıkan bir yazardı. Bu kitabı da hakkında edebi anlamda fikir sahibi olmak için alıp okudum. Okumaya sabah başladım ve günün büyük bölümünde dışarıda olmama rağmen gece bitirdim. Kitapta 1-2 sayfalık (bazen 1-2 cümleden oluşan) toplam 68 deneme var. Pek çok farklı konuya değindiği için yazarı ve fikirlerini tanıma noktasında iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

Ancak Cemil Meriç ya da Galeano seviyesinde deneme kitapları okuyanlar için bu kitap oldukça yavan gelebilir. Çünkü şahsen, bir deneme kitabı yazmak için daha fazla birikim, tecrübe ve zihin açan fikirler olması gerektiğini düşünüyorum. Mesela Eduardo Galeano , Aynalar kitabını ömrünün son demlerinde yazmış. Kitabın sayfalarında ilerledikçe, yılların verdiği bilgeliği ve oradan zihinlere yansıyanları berrak bir su gibi görebiliyorsunuz... Cemil Meriç 'i zaten konuşmaya gerek yok... Bir Cemil Meriç kitabı okumak, bir üniversite bitirmek gibi bir şey... Tarık Tufan’da ise böyle bir birikim ya da fikir üretkenliği göremedim açıkçası. Kitaba başlamadan önce nasılsam, bitirdikten sonra da öyleyim. Bana kattığı yeni bir bakış açısı olmadı. Oradaki eksikliği daha süslü cümlelerle, yani estetikle dengelemeye çalışmış.

Kitabın adı Yasin sûresinin 20-21. ayetlerinden geliyor. Kitapta yer yer İslami bakış açısına uygun fikir ve figürlere yer verilse de bu kitap sadece muhafazakarlar için yazılmış dersem yazara haksızlık etmiş olurum. Dediğim gibi, genele hitap eden pek çok konu var. Ancak Gazze, Kudüs gibi muhafazakar kesimin daha fazla hassasiyet gösterdiği bazı 'anahtar kelimeler' içi yeterince doldurulmadan denemelere özenle eklenmiş... Bu yüzden yazarı bazı konularda çok samimi bulduğumu söyleyemem... Bazı denemeler biraz 'tribünlere oynuyormuş' izlenimi verdi ve bu beni biraz rahatız etti...

Merkezinde kadın olan denemelere baktığımızda, kadınlara bakışı konusunda herhangi bir aşırılık ya da seksist bir ifade görmedim. Tam tersi, çok net bir duyarlılık var bazı denemelerde. (Örnek olarak, 29 ve 65. sayfalardaki denemeleri verebilirim.) Bu paragrafı yazma nedenim NigRa 'nın Ve Sen Kuş Olur Gidersin kitabına yaptığı #32932694 incelemede tartışılan bazı sorunlu ifadelerle alakalı... Hangisi yazarın bu konudaki gerçek fikirlerini yansıtıyor bilemiyorum. Amacım, sadece oradaki tartışmaya genişlik kazandırmaya çalışmaktan ibaret:)

Kitaptaki denemeler için 'aforizma peşinde koşmuş' dersem çok ağır ve haksız bir eleştiri olur. Ancak benim bir deneme kitabından beklentim fikirsel düzeyde olduğu için ve bu noktada kesinlikle tatmin olmadığım için geriye maalesef sadece bu süslü cümleler kalıyor dersem çok da abartmış sayılmam...

Kitapta en beğendiğim deneme 114. sayfada yer alan deneme oldu. (Bazı adamlar için yaşamak ne kadar zorlaşıyor farkında mısın? cümlesi ile başlayan...)

Netice itibariyle, artık Tarık tufan hakkında az da olsa bir fikir sahibi olduğumu düşünüyorum. Yine de yazarın 7 kitabı olduğunu ve romanlarının ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmak isterim...

Benim bu kitap özelinde izlenimim yazarın oldukça abartıldığı yönünde... Siyasi duruşunun ve ülkemizde rüzgarın estiği yönün bu satış rakamlarında oldukça etkili olduğunu düşünüyorum... Siyasi iktidar, kendi tabanındaki Y ve Z kuşağına artık Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi isimlerle yeterince etkili bir şekilde ulaşamayacağının bilincinde ve uzun zamandır kendi pop-kültürünü ve kendi edebiyat aktörlerini oluşturmak için yoğun bir çaba sarf ediyor... Bu çabanın hedefe varması için alınması gereken uzun bir yol var... Bol Gazzeli, Kudüslü, bol süslü cümleler, başlangıç için fena bir tercih sayılmaz(!)... Bu serencamın sosyolojik analizini de başka bir incelemeye bırakalım...

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim...

Herkese keyifli okumalar...
136 syf.
Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitabına inceleme yazmaya karar verdim.

Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu şeylerin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı da. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

İnsan incitmek istedikten sonra. Hey babam hey. Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

“Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))
120 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Dün Yüksel Caddesi’ndeki Dost Kitabevi’ne girdim ve hemen soluğu görevlinin yanında aldım çünkü alacağım kitap belli , saat geç, en çok satanlara en çok okunanlara falan bakmaya vaktim yok anlayacağınız.
Yazarın Beni Onlara Verme kitabını sordum, düştü önüme görevli geldik orta bölümün sağında en baştaki kitapların önüne.... Yok , aradığım kitap yok, ama ben illa ki onu istiyorum , tükendi diyor... Çaresiz araya başka kitap alacağım diyerek mevzubahis kitabı alıyorum .
Sitede fark edenler oldu, tarzımın tamamen dışında bir kitap ve
ilk kez okunan yazar...

TARIK TUFAN...
YARAYA TUZ BASAN ADAM...
Yakasına yapışmış cümleler, öyle diyor.... Tamam da benim suçum ne? :)
Bir yumrukla ve kavgayla hallolacak konu taaaa nerelere geldi! :))
Beyaz bir at üzerinde siyah giysiler içinde (BEŞİKTAŞLI ) bir şehre girdi bir kahraman...
Beyaz atlı prensin bir misyonu var.
Elçinin elçisi o ...
Kahramanımız atına atlayıp banka baskını yaptı ve görevlileri halkı soymakla suçladı ve onları öldürmekle tehdit etti diye kitap fantastik sanmayınız. Görevli ile arasında geçen son derece gerçekçi diyaloglarla büyülü gerçekçi derseniz daha isabetli olur.

BU KİTAP BİR SAYIKLAMA KİTABI
Virgüllerle çoğaltılmış, depresif, küskün, kırgın, naif bir adamın sayıklamaları...
İSYAN EDİYOR
Savaşa...
Kapitalizme...
Çocuk istismarına...
Kadına şiddete...
Yalana....
Kaybolmuş şehirlere...
Satılmış hayallere...
Tanrı’yı matematikle hesaplamak isteyenlere...
Kalpte birikenlerin , aklı işgal eden fikirlerin kağıda dökülmemesine...
Müslüm ve Orhan Baba sevmeyenlere...
Neşet Ertaş’la unuttuklarını hatırlamayanlara...
İçimizde sıkıştırdığımız karanlıklara...
Cevapsız sorulara...
Aşksız yaşamlara...
Uzun hesaplara...
Botoksa... ( bu isyanı çok gereksiz buldum)
Okşanmayan saçlara...
Dua etmeyen dillere...
Merhameti unutanlara...
Masumiyeti kaybetmelere...
Sonu mutsuz biten masallara...
Yitip gitmelere...
İnsanın kayboluşuna.....
Sana, bana, ona...
Kendine...

Kitap ne modernist ne postmodern ne egzistansiyalist ne natüralist....

Ne yaşıyorsak o!
Ne yaşamışsak o!
Ne gördüysek o!

Dua ile biten bölüm ayrıca takdire şayan: Elimizden tut ...

Dipçe: Mistik yönü ağır basanlar, bu beyaz atlı kahramana kapınızı açın.
136 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Tarık Tufan. Tarık ağabey. Çok sevdiğim hatta en sevdiğim yazar. Yaklaşık 10 yıldır hem okurum hem de şahsen tanırım. Tanışma hikayemi belki başka bir sefer anlatabilirim. İnceleme için niye bekledim, demek ki bugüne nasipmiş. Diğer 6 kitabı hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum ilerleyen günlerde.

Şimdi bu kitaptan bahsedelim. Kekeme Çocuklar Korosu. Sanırım yeryüzündeki en ilginç kitap isimlerinden biridir. 2000 yılında yayınlandı. Kitabı ilk olarak 2008 yılında okumuştum, sonrasında başucu kitabı olarak benim en iyi arkadaşlarımdan biri oldu.

Tarık Tufan’ı bilenler bilir, bilmeyenler ise kanaatimce mutlaka öğrenmelidir, tanımalıdır. 90’lı yıllarda radyoculuğa başlamış ve 2009 yılında sonlandırmıştır radyo macerasını, yazık ki radyo kısmına son birkaç ayında yetişebildim, öncesinde haberdar değildim. Her işte bir hayır vardır elbette. Şöyle bir fon müziği vardı, isteyen dinleyebilir. https://www.youtube.com/watch?v=J47S6dBjCsg

“Düş Vakitleri” isimli bir program. Kitap da yaklaşık olarak bu radyo programının etrafında şekilleniyor diyebiliriz. 90’lı yılların ülkemizdeki karmakarışık hali kitaba da yansımıştır. Tarık abi muhafazakar, İslamcı, dindar diyebileceğimiz dünya görüşünün içinden gelen ama asla hiç kimseyi ötekileştirmeyen, vicdandan ödün vermeyen bir güzel adamdır.

Bizim ülkemizde malesef neredeyse her dönem hep bir şeyler yasaklı ve hep bir şeyler suç olmuştur. İşte 90’lı yıllarda da bu ülkede en büyük suç “Müslüman” olmaktı. 28 şubat diye bir şey yaşandı bu ülkede, yaşı 30 ve üzeri olanlar hatırlayacaktır. Kimi zaman da kürt olmak, alevi olmak, Atatürkçü olmak,sosyalist olmak,eşcinsel olmak vesaire yasak veya suç oldu bu ülkede.

Kitaba gelelim, söz bitmez. Kitapta işte bu dönemde ötekileştirilen ve sesi çıkmayan veya ancak adeta “kekeme” şekilde konuşabilen bir nesil anlatılmaktadır. 90’lı yılların yasaklarından nasibini alan, inancına göre yaşamaya çalışan ve her anlamda sürüklenen- hem yerlerde hem ruhlarında- bir nesil.

Fakat bu kitapta herkes kendinden bir şey bulacaktır. Her inançtan her görüşten insan bu vicdanlı anlatımda bir şeyler yakalayacak ve okumanın lezzetine varacaktır.
Tutunma arayışı, isyan,hüzün ve daha pek çok mesele.

DİKKAT!! BUNDAN SONRASI SPOİLER İÇERİR, FAKAT OKUSANIZ DA NE ÇIKAR SİZ BİLİRSİNİZ

Başlayalım biraz deşmeye,

“-Bu nedir
-Mektup doktor bey.
-Kim gönderdi bunu?
-Geçen gün gelen hasta var ya o !
-Hangisi radyocu olan mı?
-Evet o.
-Tamam sağol.

Sevgili Doktor,

Beni rencide ettiniz.Ve ben açıkçası bunu sizden beklemiyordum, insanlara hasta olduğumu söylüyorsunuz. Onlarla konuşmaya çalıştım fakat hiçbiri dinlemedi. Tam konuşmaya başlarken acele laflar edip gitmeleri gerektiğini söylüyorlar. Sanırım size daha çok inanıyorlar.Önemsiyorlar da üstelik.Bir defasında şizofren dediğinizi duydum. Sonra anlayamadığım bir sürü şey. Siz anlattıkça, onlar kafalarını sallıyorlar.Sınıfta ön sıralardaki çocuklar gibi. Kahretsin ! Haklı olamazlar. Onlara nasıl zarar verebilirim. Onlar yaşamıyor doktor! Türkü söylediklerini duymadım inanabiliyor musun?Aşık olmuyorlar, uykusuz geçirdikleri bir tek gece yok.”

Biraz daha devam edelim, kitapta yoğun olarak kendisine eşlik eden bir iç ses bir kişi adeta,

“-Artık bırak beni lütfen. Her yerde karşıma çıkıyorsun. Biraz nefes almak istiyorum anladın mı?
-Bana bak ben senden başkası değilim, sen de bunu anla artık.Her tökezleyişinde bana bağırmandan bıktım üstelik. Bak oğlum, kendinden kaçamazsın !”

“Allah’ım annemi ve aklımı koru lütfen”

Sonra ilkolul ve ortaokul çağlarında hem okuyup hem çalışmak zorunda kalan bir çocuk görüyoruz,
“Ellerinizi makineye kaptırmayın. Ruhunuzu da makineye kaptırmayın. Çocuklara dikkat edin, onları da kaptırmayın makinelere.Yaz aylarından nefret ediyorum…”

Radyo,
“Hayatını kalabalıklaştırdıkça ölümü içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüyorsun. ‘sevgilim hayat’ palavralarını bırak artık. Ona çoğu zaman bir fahişe gibi davranıyorsun”
“Hiç işte radyoda Eric Clapton çalıyor.’Tears in Heaven’ Sana kullanılmamış çocukluğumu bırakıyorum. Üstü kalsın…
https://www.youtube.com/watch?v=8ppn0CtSDS8

Devam edelim,

‘On iki yaşındaki çocuk iş bulamadığı için intihar etti’ gazetelerden.
‘dile benden ne dilersen ‘ mastercard

“On iki yaşındaki çocukların iş bulabilmelerini diliyorum. On iki yaşındaki çocukların intihar edebilecekleri bir ip bulamamalarını diliyorum.On iki yaşındaki çocukların sokaklarda yürürken akıllarına ölüm düşmemesini diliyorum”

Sonra 90’lı yıllarda okumaya çalışan başörtülü kızların çilesi, okursunuz anlarsınız.

Sonra ‘aşk arası’ yine o dönemin kendi halinde, çekingen, belki bilinçsiz genç erkek ve kızlarının dünyası. Okursunuz , Müslüm babanın şarkı sözlerini de iliştirmiştir yazar bu yazının başına.
https://www.youtube.com/watch?v=D2KHhePhWzc

Sonra daha neler neler, çok mu uzattım aslında bilemedim. Ama yetmiyor anlatmaya bunlar da, lütfen bu kitabı okuyun. Son olarak az bilinen şairlerden İlhami Çiçek’le bitiriyor yazar kitabını, şairin de hayatına biraz değinerek.

“Her şey eninde sonunda sessizdir
Bir günün kırılganlığından
Kalan ve tekrar tekrar kırılan
Müteellim bir insan sesinin başlattığı
Ağlamanın kırı
Sessizdir “
299 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Tersten bir inceleme olacak bu çünkü en çok kitabın sonunu,son resmi sevdim ..
#Ciddi SPOİLER içerir kardeş sonra demedin deme ! :)
"DÜŞERKEN" ilk Tarık Tufan deneyimim oldu tabiiki Auschwitz toplama kampında kaybedip yıllar sonra bulduğum kardeşim Osman Y. sayesinde kitap elime geçti :) okuyacağıma çok da emin olmadan hediye ettiği bakışlarından belliydi :) ama OKUDUM :) hemde bekletmeden sıcağı sıcağına ..

Düşerken'i okurken aklımda oluşan duygu "kelebek etkisi" oldu ..dedim ki özene bezene kendime bir şal almış olsam ve bunu otobüste unutsam aynı gün sevdiği kadının doğum gününe iş yoğunluğu ve belkide maddi imkansızlık sebebiyle hediyesiz giden bir adam tarafından bulunsa ve o kadına gitse ..onların hayatını nasıl etkilerdi ...adam tanrının bir lütfu bu, bir hezimetten kurtuldum mutluluğu yaşar ..kadın bu ince hediye ile gelen adamı belkide eş olarak seçerdi ..
Milyon duygu ve alternatif üretilebilir bu konuda ..aslolan benim bilmeden hayatın herhangi bir yerinde herhangi bir parçamın kalmış olması ...bunu düşündüm ..
Zamana bıraktığımız izlerimiz maddi ve manevi saçtıklarimız bir başka hayatı nasıl etkiler ?? ..büyük bir konu değilmi ?

Işte kitapta hastahane koridorunda bırakılan o tablonun baş karakteri nasıl etkilediği onu resme nasıl yönelttiği ve kitabın son noktasındaki siyah saçlı kadın sayesinde düşündüm tüm bunları ..
Iki resmi de görmek isterdim hele ki Nora'yı onu biraz fiziksel olarak kendime benzettiğim için belkide ..arka kapakta yansıtıcı bir kaplama olsaydı her okuyucu kendi yüzüne bakar şaşırtıcı bir kitap bitimi olurdu ..hiç olmazsa kara kalem bir çizim olsaydı keşke dedim ..Sevgili Ferzan Özpetegin "kutsal yürek "filmi geçti gözlerimin önünden onun da sonunda muhteşem bir tablo sahnesi vardır ve mutlaka izleyin derim,benim ilk on film listemdedir kapitalizm ve insan ruhu hakkında en keyifli filmlerden biridir "izlenmeli" !!! Notu da burada dursun ..
https://youtu.be/Wi71FyaxvwQ

Bunun dışında teknik olarak kitabın akıcılığı gayet iyi doğru zamanda doğru hamleler yapmış yazar ve sizi sıkmadan başka bir olay örgüsünü kurmuş ki köşe taşları başarılı. .ne gibi
Kaçış. .
Yabancı. .
Hastalık
Cenaze..
Geçmiş. .
Ihanet ..
Intihar ya da kaza
Ve yalanlar. .
Yaşadığı hayatın yalan olduğunu bilen ıshak geçmişin de yalan olduğunu öğrendiğinde .. Nora ismi ilk duyulduğunda özellikle ..
Jülide beni şaşırtmadı beklediğim hareketleri sergiledi açıkçası özgür ama kendine hapis bir kadın profili ..güçlü ama bir o kadar kırılgan ve dengesiz.

Mezarlık ve babayla vedalaşmak da beni kendi babamın öldüğü güne kadar geri götürdü ..eski notlarımı arayıp buldum tam dokuz yıl on iki gün önceki gece ağlaya ağlaya yazdığım satırların bu gün de aynı acıyla beni ağlattığını anladım ..babalarla vedalaşmak çok zor kalbimizin bir duvarı yıkık onlar olmayınca bir kız çocuğu olmak başka, babası olmayan bir kız çocuğu olmak bambaşka kaç yaşında olursanız olun bu hiç değişmeyecek ..

Kısacası Bu kitabı okuduğum için memnunum edebi veya değil popüler veya hiç değil bunun bir önemi yok ..beni nereden nereye savurduğu önemli bir kitapta lezzet aldım demek için ..
Belki doğru bir zamanda okunduğu için "DÜŞERKEN " benim kütüphanede kalmaya hak kazandı ..
Bir nevi ..
kitabı okurken içerdeki karakterler değil dışardaki karakterleri düşündürebildigi için ..


Hepinize iyi okumalar
Ve sevgiler ..
SON...
128 syf.
·2 günde
Ben daha önce içerisinde kendime bu kadar rastladığım, "işte bu ben" dediğim, beni anlatan bir kitapla karşılaşmadım. Çoğu şarkıda kendimi buluyorum ama hiçbir kitap bana ayna olmadı bu kitap kadar.
Ben daha önce bu kadar kasvetli bir kitap okumadım.
Ben daha önce hiçbir kitaba 10 üzerinden 10 vermedim.
Tarık Tufan! Bilmem daha önce bu benzetmeyi yapan oldu mu ama bence Kafka'nın kafasını, ruh halini yaşıyor bu adam. Beni tanıyanlar bilir; hayat felsefem diyebileceğim birkaç cümle varsa birisi Kafka'nın "Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. Huzur mu arıyorsun? Az eşya, az insan.." cümlesidir. Özellikle son bir kaç yıldır bu böyle oldu. Bu kitapta da "Etrafımdaki eşyalar ruhumu kanatacak kadar rahatsız ediyordu. Zihnimi bile işgal edebileceklerinden korkuyordum. Çırılçıplak kalsam diyordum. Ruhuma giydirilen bedenim dışında hiçbir şeyim kalmasa." gibi, "Evin içini dolaşmaya başladım. İhtiyaç fazlası neler var diye bakınıyordum. Giyisilerimi kolaçan ettim. Kütüphanedeki kitaplara göz gezdirdim. Kitaplarımı birilerine dağıtabilirim diye düşündüm. Sonra bundan vazgeçtim. Aslında çok fazla eşyam yoktu. Buna sevindim." gibi, "Çoğu zaman insanlardan uzak durmak için özel gayret sarfettim." gibi cümlelerde Kafka'yı gördüm, kendimi gördüm.
Son bir iki yıldır uykum fena halde düzensiz, 35-40 saat uyuyamadığım çok oluyor. Tarık Tufan'ın cümlelerindeki gibi; "Sabaha karşı ancak uyuyordum ve işin garibi iki üç saat uyku bana yetiyordu.", "Bazen de televizyonun karşısına geçip uyku denilen meleğin gelip elimden tutup beni yatağıma yatırmasını bekliyordum. Müşfik elleriyle üzerimi örtüp, iyi uykular öpücüğünü alnıma kondurduktan sonra gökyüzüne yükselmesini" tam olarak böyleyim. Bu halin sebebini de açıklamaktan geri kalmamış sağolsun; "Aşkı ve öfkeyi söyleyemediğinde insanın konuşmaya dair hevesleri de bir bir yok oluyor. Susuyorsun." çünkü "İnsan, duygularının apaçık bir biçimde başkalarınca bilinmesini istemez."
Tarık Tufan, Bir Adam Girdi Şehre Koşarak kitabında da Kibrikçi Kız hikayesinden bahsetmişti. Bu kitapta da " Kibritçi kızın masalını hiç unutmadım. Soğuk bir yılbaşı gecesinde, üzerindeki incecik elbiseleriyle kibrit satmaya uğraşan kızın masalı. Gece iyice üşüyünce kibritleri bir bir yakmaya çalışır. Kibritin aydınlığında annesini görür, elinden tutar ve gider. Elimdekilerden kurtularak ruhumu ısıtmaya çalışıyordum." diyerek bahsediyor. Kibritçi Kıza yakınlık duyuyor. Belli ki onun da acılarından kaçmak için yaktığı kelimeleri var. Başkalarının bir tarafa attığı kelimeleri bulmuş gibi.
Ve yine kitabın son cümlesi bu kısa ve mutheşem kitabın özeti aslında;
susuyor olmam, acı çekmediğim anlamına gelmez..
299 syf.
·15 günde·7/10
Tarık Tufan'ın son kitabı, benim okuduğum ilk kitabıydı. Osman Y. sağ olsun, uzun zamandır okutmak istiyordu bana ve sitenin bilumum sakinlerine yazarı. Baktı bende hareket yok, önden aldı, bir teşekkür mesajı ile hediye etti kitabı. Buradan kendine hediyesi için tekrar teşekkür ederek incelemeye geçeyim, böyle gereksiz yazıları daha fazla görmek istemeyen okurlar için.

Şimdi Düşerken gibi bir kitabı nasıl anlatmalı. Tarık Tufan gerek Radyo/TV programları, gerek film senaryoları, gerekse kitapları ile oldukça tanınan , dünya görüşünün de etkisiyle bolca da okunan bir yazar. Anladığım kadarıyla (sitedeki diğer incelemelerden) her kitabını üstüne koyarak çıkarttığından, şu ana kadarki en başarılı kitaplarından birisi Düşerken. Kendisinin zaten belli bir kitlesi var ve ne yazsa satıyor, gibi geldi bana.

Bense ilk defa bu kitapla tanıdım yazarı. “Düşerken, başka dünyalardan bir kadınla bir erkeğin zamansız karşılaşmasını ve giderek karmaşıklaşan yol hikâyesini anlatıyor. “ diyor kitabın tanıtımında. Öyle, cesur bir başlangıç yapmış Tarık Tufan benzer yazarlara göre. Kitabın başında gerçekten farklı dünyalardan iki insanın; evli, çocuklu tesisatçı İshak ile marjinal ressam Jülide'nin kaçış hikayesini görüyoruz. Peki yazar bu cesaretini devam ettirebilmiş mi kitabın sonuna kadar? Göreceğiz.

Lanse edildiği gibi bir yol romanı bu, yolda geçiyor büyük bir kısmı. Kurgu klasik, aykırı bir şey yok. Genel olarak 40-50'lerin Hollywood, 70-80'lerin Türk filmi havasında. Yazarın araya koyduğu Zeki Demirkubuz sahneleri kurtarmaya yetmiyor kurguyu. Arada kendince twist'ler yapsa da kimse şaşırmıyor hikayeye, zaten durumu fark eden yazar da sonlara doğru salıyor olayı, baştaki cüretkarlığını toparlamak için belki, sıkıcı bir finalle bitiriyor romanı.

Anlatıcı her bölümde değişiyor, üçüncü tekil şahıs ile İshak ve Julide'nin gözünden olmak üzere. Ama roman içinde bunu fark etmiyoruz ne yazık ki. Bütün bölümlerin dili aynı çünkü, Tarık Tufan'ın o hüzünlü dili. Kafaların içi de aynı, İshak, Jülide hatta terk ettiği karısı Nurten bile aynı şekilde düşünüp aynı şekilde konuşuyorlar. Erkeklerin yarattığı kadın karakterlerin içine girmesini sevmiyorum, beceremiyorlar genellikle – Tarık Tufan da bunu bir istisnası değil. Başlarda Nurten'in suratını rujla boyadığı sahneyi en az üç dört filmden hatırlıyorum.

Anlatım belki de en güçlü olduğu kısım yazarın. Betimlemeler, metaforlar, psikolojik tahliller oldukça güzel. Kendisi de bunun farkında herhalde, kurgudan çok bunlara önem vermiş. Kitabın her yerinden Tarık Tufan cümleleri taşıyor. Böyle olunca başlarda güzel gelen tahliller sonlara doğru iyice dayanılmaz hale geliyor. Her şeyi kararında vermek gerek:)

Yazarın dili sade ve akıcı genel olarak. Yukarıda belirttiğim uzun tahlilleri saymazsak kolaylıkla okunuyor. Ama bazı kelimelerin eski karşılıklarını kullanmış bolca benzer yazarlar gibi Tarık Tufan da. Ön yargımdan belki, bir iki yerdeki islamcı göndermeyi fark ettim ama siyasete girmiyor yazar genel olarak.

Kararsız bir havası var kitap boyunca, kemikleşmiş okuyucularına ihanet etmek istemiyor, ama daha geniş bir okuyucu kitlesini arzuluyor gibi. Bu da baştaki cesur açılışı yavan bir kitaba ve kötü bir sona dönüştürüyor.

Kitabı okuyup beğenmeyen bir tek ben varım galiba, incelemelere bakarsak. Tabi tek bir okumayla bir yazar hakkında böyle ahkam kesmek tamamen yanlış. Sadece kendi fikrimi beyan edebilirim. Ama benzer cümle ve replikleri bolca duyuyoruz sosyal medyada, yerli dizilerde. Bu yüzden, en azından şimdilik, Tarık Tufan'ın bana katabileceği bir şey olmadığını düşünüyorum. İyi Geceler.
120 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
Farklı tarz yazar ve kitaplar okumaz isek nasıl değişebilir ve gelişebiliriz? Hep aynı tarz ve kitap okumak tekrar değil de nedir?


Tarık Tufan'a Nephren Ka 'nın alıntılarını gördükten sonra ilgi duydum ve ardından bazı kitaplarını aldım.Şanslıyım ki, bu kitaba önyargısız olarak başladım. Şayet sitedeki incelemeleri okuyup kitaba başlasaydım belki kitap hakkında düşüncelerim farklı olabilirdi. Çünkü, incelemelerine değer verdiğim insanlar yazara ve kitaplarına karşı çok farklı açıdan yaklaşmışlardı. Kimisi beğenmiş, kimisi beğenmemişti. Ama arkadaşlar farklı düşüncelerini belirtirken, olması gerektiği gibi gayet saygılı bir biçimde eleştirilerini yazmışlardı. Ama dikkatimi çeken ve beni üzen, Tarık Tufancılar ve olmayanlar gibi bir gruplaşma olması. Ben bu bağlamda hiçbir gruba ait değilim. Zaten yeteri kadar ayrışmışız. Birde böyle ayrışma olmasın bari. Dünyaya soldan bakan bir insan olarak Tarık Tufan'la ortak noktada buluştuğumuzu söyleyebilirim.

Kitap, yazarın ''Yakama yapışan cümleleri yazdım. Bir cümle insanın yakasına yapışır mı demeyin, yapışır." cümleleri ile başlıyor. Ardından yakasına yapışan süslü cümleler ile okuru sokakta, okulda,fabrikada, metroda, otobüste, vapurda gezdirmeye başlıyor.

Yazar kitabında " Ötekiler" den bahsetmiş. Ötekilerin hayatını denemeler yoluyla anlatmış.Bu anlamda Eduardo Galeano'nun " Ve Günler Yürümeye Başladı" kitabına benzettim. Kesinlikle iki yazarın aynı seviyede olduğunu söylemiyorum ama anlattıkları aynı: Ötekileştirilenler, dışlananlar, ezilenler...

Peki kim bu ötekiler? Yoksullar, gündelikçide çalışan kadınlar, sefer tası taşımaktan utanan insanlar, tabiri yerindeyse kendileri giymeyip çocuklarına giydiren anneler ve babalar, savaşta ölen çocuklar, şiddet gören kadınlar, taciz gören çocuklar, kapitalizmde ezilen insanlar, çekip giden ve bir daha gelmeyecek olan sevgililer... Yani biz, hepimiz.

Yazarı ve anlatımını sevdim. Cümleleri kurarken yaptığı süslü anlatımlar da hoşuma gitti. Ayrıca dilinin farklı bir mizâhi yapısı vardı. Kendimi de ötekilerden ve ötekilerinin yanında biri olarak gördüğüm için hiçbir sayfasında rahatsız olmadım. Eduardo Galeano neler anlatmışsa Tarık Tufan' da benzer konulara değinmiş.İnsanlığın ortak kaygıları.


Farklı yazar ve kitapların okunması gerektiğini tekrar söylüyorum. O yüzden okumayı düşünmeyenlerin yazara bir şans vermesi gerektiğini söylüyorum. Herkese ön yargısız okumalar diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tarık Tufan
Unvan:
Türk yazar ve senarist
Doğum:
İstanbul, 5 Haziran 1973
Tarık Tufan 5 Haziran 1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir.

Eserleri

Edebiyat alanında beş adet kitabı mevcuttur. Kitaplarında, günlük hayat içinde insanın varoluş, kimlik sorunlarını irdeler. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues'un senaristlerindendir. Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 1.449 okur beğendi.
  • 8.970 okur okudu.
  • 183 okur okuyor.
  • 3.998 okur okuyacak.
  • 77 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları