Terry Eagleton

Terry Eagleton

Yazar
8.2/10
215 Kişi
·
718
Okunma
·
170
Beğeni
·
5015
Gösterim
Adı:
Terry Eagleton
Tam adı:
Terence "Terry" Eagleton
Unvan:
İrlanda Asıllı İngiliz Akademisyen ve Yazar
Doğum:
Salford, Birleşik Krallık, 22 Şubat 1943
Terence "Terry" Eagleton (d. 22 Şubat 1943, İngiltere), İrlanda asıllı İngiliz akademisyen ve yazar. Edebiyat ve kültür teorileri uzmanı. Özellikle Marksist edebiyat kuramı üzerine çalışmaları ile tanınır. Şu anda Manchester Üniversitesi'nde görevlidir.

Eagleton'ı özgün bir edebiyat kuramcısı olarak düşünmek mümkündür. Marksizm'e dayalı materyalist bir eleştiri teorisi oluşturmaya çalışmıştır. Kurduğu Marksist teori birçok eleştirmenin çalışmalarının kuvvetli ve etkili yönlerinin sentezinden oluşmaktadır. Genelde modernite ve modernizm üzerine eğilmektedir. Postmodernizme temel olarak itiraz etse de, yine de tümden yadsımamaktadır.

Eagleton doktorasını Cambridge Üniversitesi, Trinity Koleji'nde yaptı. Marksist edebiyat eleştirmeni Raymond Williams'ın öğrencisiydi. Kariyerine 19. ve 20. yy edebiyatları üzerine çalışarak başladı. Sonradan Williams'ın Marxist edebiyat kuramına yöneldi. Oxford Üniversitesi'nin Wadham, Linacre ve St. Catherine's Kolejleri'nde görev aldı. 1960'larda Slant etrafında toplanan sol eğilimli bir Katolik gruba katıldı ve birkaç teolojik makale ve bir de kitap yazdı, Towards a New Left Theology (Yeni Bir Sol Teolojiye Doğru). Bu eserin Türkçe çevirisi bulunmamaktadır.

Daha yakın bir zamanda Eagleton kültürel çalışmaları daha geleneksel edebiyat teorisiyle birleştirdi. Son zamanlardaki yayınları teolojik alanlara tekrar ilgi duyduğunu gösteriyor. Eagleton üzerindeki önemli bir diğer etki de psikanaliz oldu ve İngiltere'de Slavoj Zizek çalışmalarının önemli bir savunucusudur.

Halen New Statesman, Red Pepper ve The Guardian gibi önde gelen İngiliz yayınlarında politik olaylar üzerine yorum yazıları yayınlanmaktadır.
Ölüm güdüsünün etkisine kapılanlar, hiçbir şeyin aslında önemli olmadığı düşüncesinden kaynaklanan o büyüleyici özgürlük hissini yaşarlar.
Hegel, bütün büyük tarihi olaylann, adeta, iki kez yaşandığmı vurgular bir yerlerde (fakat eklemeyi unuttuğu bir şey vardır“: ilkinde trajedi olan İkincisinde komedi olur).
Terry Eagleton
Sayfa 13 - ayrıntı yayınları
Araf ahlâken vasat olan insanların oturup, isimleri okunana kadar bekledikleri ve günahlarının karşılığı olarak türlü aşağılayıcı kefareti yerine getirdikten sonra ayaklarını sürüye sürüye, utanmadan cennete gitmek için terk ettikleri bir bekleme odası değildir.
"Burada oturmuş, teoriler döktürüyoruz. Bunun yerine niçin birbirimizi tanımaya çalışmıyoruz? Burada gerçek insanlar gibi değil, basmakalıp tipler, boş boş atıp tutan basmakalıp tipler gibiyiz. İçimizde özel hayatı olan kimse yok mu yahu?"
Terry Eagleton
Sayfa 144 - Sel Yayıncılık
308 syf.
·Puan vermedi
‘İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir’/Cemil Meriç

Bir gün dersteyken hocamıza ‘hocam bence fazla siyasi bakıyorsunuz’ demiştim. O da ben hayata ‘ideolojik’ bakan bir insanım demişti. Orada siyasi ve ideolojik ayrımını esasen çok net bir şekilde kavrayamamıştım. Şimdi anlıyorum ki o ince ayrım bir uçurum kadar derin, bir o kadar da keskin ve ürkütücü. İdeoloji sözlük anlamıyla fikirleri inceleyen bilim demek.Sonunda ‘loji’ var neticede. Fakat bizde her nasıl olmuşsa zaman içinde aşınarak politika ya da siyaset anlamında kullanılmış.Biz birine ideolojik bakıyorsun dersen kendi siyasi görüşünle bakıyorsun demişiz hep. Peki gerçekten böyle midir? İdeolojik olan aynı zamanda politik midir?

İdeoloji kapsam itibariyle geniş, anlamın imleyeni olarak dar bir gösterendir. Sağlıklı olmak hakkında olmazsa olmaz yargılarla bakmak ideolojiktir. Buna bir nevi sağlık fetişizmi diyelim. Fetişizm adından analşılacağı gibi bir yüceltme,abartmadır. Her hakikat abartılıdır. Hakikat ise bir ideolojik söylemdir, Foucault buna itinayla eğilir. Hakikat söylemi bir toplum inşa etme sürecidir. Medya bu süreçteki en büyük kuvvedir.

Konumuza dönersek Eagleton’un da bahsettiği gibi ideoloji her yere sirayet etmiştir.Öyle ki günlük kullandığımız dil bile ideolojiktir.Çoğu feministin gündelik dilin dışına çıkma isteği buradan kaynaklanır. Mevcut iktidar dili ile konuşmak aslında mevcut ideolojiyi kabullenmektir de bir bakıma. Deleuze bu yüzden minör edebiyatı ortaya koyar. Minör edebiyat bir azınlığın mevcut dili bir nevi yarmasıdır bir bakıma.Dilin kendi içinden politik bir kale inşa etmektir.Bu sayede eleştiri eleştirenin hem kimliğini kurar hem merkezini değiştirir hem de iktidara hücum ederek onun tahtını sallandırır.

Kitabı incelemek zor bir durum. Bir roman değil neticede. Duygusal yaklaşmak da mümkün değil. Bu yüzden ideolojinin hangi alanlara sirayet ettiğini görme açısından örneklemelerle hermenetik bir yaklaşım geliştirsek güzel olur ve daha açıklayıcı olur.

Ülkemizde virüs salgını baş gösterdiğinden beri gerek medya gerek iktidar kanalları virüsü sürekli ‘düşman’ kelimesi ile niteliyor.Bize ilk bakışta kulak tırmalayıcı gelmese de burada virüs adeta insanlaştırılıyor ve ona bir kimlik veriliyor.Neticede düşmanlık söylemi bir güç işidir. Tabi bunu daha detaylı anlamak için Eagleton’un taktik ve strateji kelimelerinin güç ilişkileri açısından ele alışına bakabilirsiniz. Onun dışında sağlık çalışanlarının ‘Sağlık Ordusu’ gibi sıfatlarla nitelendirilmesi de iktidarın sağlık çalışanlarını bir çeşit asker, virüsü savaşılması gereken canlı bir düşman olarak gördüğünü ve taktiksel değil stratejik olarak pandemiye eğildiklerini gösterir. Tüm iktidarlar da düşman yaratmadan ve bir kenetlenme oluşturmadan, günah keçisi ve ordu kurmadan ayakta kalamaz. Bir sağlık çalışanı olarak her ne kadar gururlansam da politik bir zemine oturmak bir ideoloji nosyonu haline gelmek ve kendi öznelliğimin en çok kaybolduğu bu günlerde bir kimlikle(ideoloji gömleği giydirilmiş) nitelenmek pek de hoşuma gitmedi.

Kısacası soluduğumuz havada dahi ideoloji vardır ve virüs gibi bilmeden bulaşır ve belki de 14 gün geçmeden yeni bir ideolojinin bize bulaştığını ya da bizim başkasına bulaştırdığımızı dahi anlamayız çoğu zaman. O yüzden herkese evde kal diyerek bu yazıyı noktalıyorum
144 syf.
·2 günde·8/10
Shakespeare, Wittgenstein, Schopenhauer, Heidegger, Sartre, Samuel Beckett, Freud, Aristoteles, Nietzsche... Hepsinin gozunden 'Hayatin Anlami Nedir?' sorusuna cevap bulmaya calisiyor Terry Eagleton. Herseyin hizlandigi, hicbir seyin anlaminin kalmadigi, tuketildigi zamanimizda yazar "Durun! Dusunecegiz ve farkindaliklarimizi tekrar kazanicagiz" diyor adeta... Kolay okuma diyemem ama guzel ve bilgilendirici bir yolculuktu. Bu yolculuga sizde katilin derim :). Keyifli okumalar...
143 syf.
·Puan vermedi
On beş yıl önce İngiltere'nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk, bir bebeği işkence edip öldürdü. Halk dehşetle ayağa kalktı. Oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. Neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yarı ehlileşmiş yaratıklardır. Eğer Freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. Bu yüzden asıl şaşırtıcı olan böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır. Belki de çocuklar sürekli birbirlerini öldürüyorlar da bunu bize çaktırmıyorlardır.
Terry Eagleton, kötülüğü tartışıyor. Geçmişi hatırlatan, ayrıntılara işaret eden, güzel mukayeseler yapan, edebi sakinliğiyle ve o iştahlı üslubuyla kötülüğün tortusuna yoğunlaşıyor. Edebiyatı izleyerek din, siyaset ve gündelik yaşama eleştirel bir dille yaklaşıyor. Önyargıları, nefreti, içine şeytan giren kötüleri, insafsız katilleri, medyayı, sebepsiz cinayetleri, 11 Eylül'ü, körlüğü, ahlakı diline doluyor.
Kötülük Üzerine Bir Deneme, kısa ve tok, ayak direyen bir vicdani çığlık...
144 syf.
·1 günde·9/10
Öncelikle kitabı hayatın anlamı nedir? sorusuna bir cevap olarak değerlendirmemek gerek. Hayatı anlamlandırma noktasında bireyin hayatı anlamlandırması, kavraması ve değerleri başlıca etkenlerdendir. Kitap yığınla soruyu beraberinde getirir bir cevap değil bir çok soru ile kalakalırsınız.
270 syf.
·28 günde·Beğendi·10/10
Marx neden haklıydı ?

Terry Eagleton ünlü bir Maksist yazardır. Bu kitapta Marx'ın tüm fikirlerini toptan bir savunması bulunmamakta birlikte asıl amacı Marx hakkında söylenen artık dile iyice yapışan bazı yanlış düşünceleri çürütmek.

Bir düşünürün yazdıklarıyla, o düşünürün yazdıklarını uyguladığını söyleyenler; işte düşünürü yanlış anlaşılma noktasına iten esas neden bu. Kitap, Marx ve Engels'in bir çok çalışmasına değinerek bu yanlış anlaşılmaların önüne geçip bunu hicivle harmanlayıp, anlaşılır kılmak adına günümüzden bir çok örnek de vererek anlatıyor.

Kitabın sonuç bölümü yazarın Marx hakkındaki tüm düşüncelerini yansıtıyor.

"İşte hepsi bu. Marx tutkuyla bireye güvenir ve soyut dogmaya karşı derin kuşku duyardı. Mükemmel toplum anlayışıyla uğraşmaya hiç vakti yoktu; eşitlik kavramına ihtiyatla yaklaşır ve hepimizin sırtına ulusal sigorta numaramızın vurulduğu işçi tulumu giydiğimiz bir geleceği
tahayyül etmezdi. Görmek istediği tek tiplilik değil, çeşitlilikti. Ne de erkelerin ve kadınların, tarihin yardıma muhtaç oyuncakları olduğunu öğretti. Devlete karşı sağcı muhafazakarlardan bile daha düşmanca bir tavrı oldu; sosyalizmi, demokrasinin düşmanı değil, onu derinleştirici
bir güç olarak gördü. Onun iyi yaşam modeli, insanın kendisini sanatsal olarak gerçekleştirme düşüncesine dayanır. Bazı devrimlerin barışçıl biçimde gerçekleşebileceğine inanır ve hiçbir acıdan sosyal reforma karşı çıkmazdı. Dar bicimde el emekçisi olan işçi sınıfına odaklanmadı.
Ne de toplumu tamamen kutuplaşmış iki sınıftan ibaret gördü.

Maddi üretim saplantısı yoktu. Tam tersine mümkün olabildiğince bundan kurtulmaktan yanaydı. Onun hayali çalışmak değil, boş zamandı. Eğer ekonomiye bitmez tükenmez
bir dikkatle eğildiyse, nedeni, bunun insanlığın üstündeki gücünü azaltmak istemesiydi. Onun materyalizmi samimi, ahlaki ve manevi inançlarla bütünüyle uyumluydu. Orta sınıflan bolca övdü ve sosyalizmi büyük özgürlük, sivil haklar ve maddi refah mirasının vârisi olarak gördü. Doğa ve çevreyle ilgili düşünceleri şaşırtıcı biçimde zamanının ötesindeydi. Kadınların özgürlüğünün, dünya barışının, faşizme karşı mücadelenin ya da sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinin ve bunların yol açtığı siyasi hareketlerin ondan daha sadık savunucusu olmamıştır.

Acaba şimdiye kadar başka hiçbir düşünür bu kadar hicvedilmiş midir?"



Şimdi gelelim Marx hakkındaki kitapta yer alan ve çürütülmeye çalışılan on itiraza. Bu itirazları özetleyerek yazıyorum. Yanıtların kitapta veriliş tarzı; öncelikle hemen itirazı çürütecek bir iki nükteli cevap, sonra uzunca - konudan çıkıyormuş gibi görünse de- itirazın ortaya çıkış nedenlerini ve Marx'in çalışmalarının dayanak gösterilerek aktarıldığı bölüm en son olarak yazarın bütün bölümü toparladığı öznel değerlendirme şeklinde yer alıyor.

1- Marksizm, dünyanın temelli olarak değiştiğini görmeyerek yanılan ya da görmekten korkan, her iki anlamda da, son derece inançtı kişilerin inancıdır.

2- Marksizm teoride iyi olabilir ama ne zaman uygulamaya konmuşsa sonucu terör, zorbalık ve kitle katliamı olmuştur. (..) Sosyalizm özgür olmamak, aynı zamanda piyasaların yok edilmesinin zorunlu sonucu olarak mal kıtlığı demektir.

3- Marksizm bir tür determinizmdir. İnsanların özgürlüklerini ve bireyselliklerini bir yana atar. Marx tarihin hiçbir insan eyleminin karşı koyamayacağı ve acımasız bir güçle kendi kendine çalışan bazı demir yasaları olduğuna inanıyordu. Nasıl kapitalizm kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacaksa, feodalizminde kaderinde kapitalizmi doğurması vardı. Gerçekte, Marx’ın tarih teorisi sadece Tanrı’nın takdiri ya da kaderin seküler bir yorumudur. Marksist devletler gibi bu, insan özgürlüğüne ve haysiyetine bir saldırıdır.

4- Marksizm rüyada görülen bir ütopyadır. Zorlukların, şiddetin ya da çatışmaların olmadığı mükemmel bir toplumun mümkün olacağına inanıyor. Kömünist sistemde çekişme, bencillik, sahip olma isteği, rekabet ya da eşitsizlik olmayacaktır. Kimse çalışmayacak, insanlar birbirleriyle tam uyum içinde yaşayacak ve mallar sonsuz biçimde akacaktır. Bu şaşırtıcı derecede saf bakış açısı, insan doğasına safça inanmaktan kaynaklanmaktadır. İnsanın doğal olarak bencil, açgözlü, saldırgan ve rekabetçi yaratıklar olduğumuz ve hiçbir sosyal mühendisliğin bunu değiştiremeyeceği olgusu görmezden gelinmiştir. Marx’ın geleceğe ait saf rüyası bir bütün olarak onun politikasının gerçek dışılığını yansıtır.

5- Marksizm her şeyi ekonomiye indirger. Bir tür iktisadi determinizmdir. Sanat, din, siyaset, hukuk savaş, ahlak, tarihsel değişim bütün bunlar en kaba ifadelerle ekonominin ya da sınıf mücadelesinin yansımalarından başka bir şey değildir. İnsani mesellerin gerçek karmaşıklığı tek renkli bir tarih görüşüyle yok sayılmıştır. Marx ekonomi saplantısı yüzünden karşı çıktığı kapitalist sistemin tersine çevrilmiş bir imajı haline gelmiş- tir. Düşünceleri değişik tarihsel deneyimlerin tek bir katı çerçeveye sıkıştırılamayacağının farkında olan modern toplumların çoğulcu bakış açısına aykırıdır.

6- Marx materyalistti. Maddeden başka hiçbir şeyin Var olduğuna inanmıyordu. İnsanlığın manevi yönlerine hiç ilgi göstermiyordu ve insan bilincini sadece maddi dünyanın bir yansıması olarak görüyordu Dine karşı acımasızca dışlayıcıydı ve ahlakı basitçe sonuca varmak meselesi olarak görüyordu. Marksizm insanlığın bütün en değerli şeylerini kurutur, bizleri çevremizce belirlenen etkisiz hantal maddi yığınlara indirger. İnsanlığa çizilen bu ruhsuz rotanın çıkacağı yol açıktır ki Stalin’in ve Marx’ın diğer izleyicilerinin kıyımlarıdır.

7- Marksizm’le ilgili hiçbir şey sınıf konusu kadar bıktırıcı saplantıdan daha çağdışı değildir. Marksistler dikkat etmemiş olabilir ama sosyal sınıf manzarası Marx’tan bu yana tanınmayacak ölçüde değişmiştir. Özellikle safça sosyalizmi getireceğini hayal ettikleri işçi sınıfı neredeyse iz bırakmadan silinip gitmiştir. Artık sınıfın giderek daha az umursandığı sosyal alışkanlığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz, sınıf mücadelesiyle ilgili laflar, kafirlerin kazıklara bağlanıp yakılması kadar arkaiktir. Şeytani, silindir şapkalı kapitalist gibi devrimci işçi de Marksist hayalciliğin bir uydurmasıdır.

8- Marksistler siyasette şiddeti savunurlar. Makul, ılımlı, kademeli reform yolunu reddederek yerine kanlı devrim kaosunu koyarlar. Küçük bir isyancı gurup ayaklanarak hükümeti devirecek ve isteklerini çoğunluğa dayatacaktır. Marksizm ile demokrasinin kanlı bıçaklı olmasının bir nedeni de budur. Marksistler sadece ideoloji diyerek ahlakı küçümsedikleri için politikalarının halka getireceği kargaşa umurlarında değildir. Onlara göre ne kadar can kaybı olursa olsun bu süreçte sonuç, araçları haklı çıkarır.

9- “Marksizm, çok güçlü bir devlete inanır. Sosyalist devrimciler özel mülkiyeti kaldırdıktan sonra despotik iktidarları aracılığıyla ülkeyi yönetirler ve bu iktidar bireysel özgürlüğün sonu olur. Her nerde Marksizm uygulanmışsa böyle oldu. İnsanların partiye, partinin devlete ve devletin canavar bir diktatöre geçit vermesi Marksist mantığın bir parçasıdır. Liberal demokrasi eksiksiz olmayabilir ama vahşice otoriter bir iktidarı eleştirmeye kalkıştı diye insanların akıl hastanesine kapatılmalarına göre daha fazla tercih edilir.

10- Son kırk yılda en ilgi çeken radikal hareketler Marksizmin dışından çıktı. Feminizm, çevrecilik, eşcinsel ve etnik siyaset, hayvan hakları, antiglobalizm, barış hareketi; bunlar şimdi sınıf mücadelesine demode bağlılığın yerini aldı ve Marksizmi çok gerilerde bırakan siyasi aktivizmin yeni biçimlerini temsil ediyorlar. Marksizmin bunlara ilham vermeyen katkısı marjinaldir. Gerçekten hala bir siyasi sol vardır ama bu sınıf sonrası, sanayi sonrası dünyasına uygundur.
184 syf.
·34 günde·7/10
Kitap, kurgusu itibariyle ilgi çekici. Yazarın dili de bir o kadar sürükleyici. Ancak gereksiz detayların sayfalarca uzatılması, beni birçok kez kitabı yarım bırakmaya itti. Sonunu merak ettiğim için bir şekilde bitirdim. Okunmaya değer diyebilirim. Ama bence çabuk sıkılanlar için pek uygun değil.
184 syf.
·6 günde
Terry Eagleton bir ideolog ve marksisttir.Bu yüzden kitapta zaman zaman marksist düşüncelere rastlarız.
"Azizler ve Alimler" postmodernist bir eserdir.Yani önemli olan olay örgüsü değil, asıl anlatılmak istenen şeydir.Anlatılmak istenen birçok şey var.Ama kitapta çoğunlukla dilden bahsedilmiştir.Burada ise devreye Wittgenstein ve dil üzerine fikirleri girer.Kitap aynı zamanda tarihsel üst kurmacaya,buna bazı postmodernist eserlerde rastlayabiliriz, sahiptir.Yani yazar karakterlerini tarihi figürlerden seçmiştir ve bu kişileri bir kurguda biraraya getirmiştir.
Kitap,yani 1.bölüm,Connoly'nin idam edileceği gün ile başlar.Görevlilerin Connoly'nin idamını diğer mahkumların görmesini istememesi ve bunun için uğraşmaları hayli ilginçtir.Normalde ibret olması için,ki bu ne kadar doğru tartışılır, idamlar herkesin gözü önünde gerçekleşir.Bölümün sonlarına doğru Connoly'ye sıkılan kurşun durur (Matrix'de olduğu gibi:) ). Sanki zaman geriye alınmış gibi olur 2.bölümde.Yazar Connolly,Russell ve Wittgenstein'ı biraraya getirir.Başka karakterler de vardır tabii ki ama başrolde bu 3 kişi vardır.:) 2.bölümde ve sonraki bölümlerde karakterler arasındaki bazı diyaloglar oldukça ilginçtir ve üzerinde düşünülmesi gerekir.
Kitapta unutamadığım ve bana çok komik gelen şey şudur; bir gün Wittgenstein'ın arkadaşı Wittgenstein'ın fotoğrafını çekecektir.Wittgenstein nerede duracağını sorduğunda, arkadaşı "oralarda bir yerde" der ve Wittgenstein bu söze çok güler ve ben de gülerim.:) Aslında bu söz bize dilin belirsizliğini gösterir.Yani biz belli bir dille konuşuyoruz diye söylediğimiz her şey belli değildir,olamaz.

Avusturya doğumlu bir filozof; Ludwig Wittgenstein (1889 –1951). Wittgenstein aynı zamanda Bertrand Russell'ın da öğrencisidir. Hayatı boyunca yayınladığı tek kitap, "Tractatus Logico-Philosophicus" adlı eserdir.

"Hakkında konuşamayacağımız şeyIerde sessiz kaImamız gerekir." Wittgenstein

" DiIimin sınırIarı, dünyamin sınırIarıdır." Wittgenstein


İngiliz bir filozof; Bertrand Russell ( 1872- 1970)         mantık ve matematik alanında önemli çalışmaları olan Russell Whitehead'le birlikte Principia Mathematica adlı ünlü matematik kitabını yazmıştır.
"Ne kadar az biIirseniz, onu o kadar şiddetIe savunursunuz." Russell
"Bir kasabın ekmeğe, bir fırıncının da ete ihtiyacı vardır. Bu nedenIe kasapIa fırıncının birbirini sevmesi için mantıkIı bir neden vardır. Her ikisi de birbirine yararIı oIur."

Connolly  (1868 - 1916),ayaklanmaların bastırılması sırasında İngilizler tarafından ağır yaralı olarak ele geçirildikten sonra, yapılan gizli duruşmalarda yargılanarak idama mahkûm edildi. İngiltere'den bağımsızlığını ilan eden Paskalya Ayaklanması'nın öncüsü ve İrlanda'nın ilk Marksist işçi önderlerinden James Connolly 12 Mayıs 1916'da kurşuna dizildi.

" Rahip herhangi bir ülkede siyasi gücü elde edebildiğinde,sonuç dinin görüşleri için felaket olmuştur ve insanlığın ilerlemesine terstir." Connolly

" İngiliz hükümetinin İrlanda'da hiç hakkı yoktur,asla olmamıştır,asla olamaz." Connolly

"Biz normal zamanlarda anayasal harekete inanırken ender zamanlarda devrimci harekete inanırız." Connolly

Dipnot: Connolly'nin sözlerinin çevirisi şahsıma aittir.
2.Dipnot: Kitabı okumadan önce başroldeki karakterlerle,İngiliz ve İrlanda tarihiyla ilgili araştırma yapıp bilgi sahibi olmak gerekir.Yoksa kitap pek anlaşılmaz.
220 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
İrlanda kökenli İngiliz edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton'un Edebiyat Nasıl Okunmalı kitabı, edebiyata yeni başlayanlara rehberlik amaçlı ve amatör yazarlar için faydalı olacağı iddiasıyla yazılmış hem rehber niteliğinde hem de kuramsal bir kitap. Kitap, edebî metinlere nasıl yaklaşılması gerektiğine dair iyi bir rehber. İngiliz edebiyatının birçok temel yapıtına değinilerek edebî metinlerin nasıl yorumlanması gerektiğine dair tespitler yapılmış. İletişim yayınları kalitesi ve özenli çevirisiyle edebiyat kuramı açısından önemli bir kitap. Kitabın en önemli eksiği sadece İngiliz edebiyatının eserlerine yer vermiş olmasıdır. Dünya edebiyatının diğer nitelikli örnekleri de irdelenebilirdi. Yazarın tercihi tabii.


Beş bölümden oluşan kitapta, edebî metinlerin açılışlarına ilişkin yorumlar yapılarak edebî niteliğine ilişkin çıkarımlarda bulunulmuş. İkincisi bölümde karakterlere ve onların ortaya konuş biçimlerine bakılarak karakterin önemi ortaya konmuş. Üçüncü bölüm olan anlatı bölümü ise anlatının nasıl olması gerektiğine ilişkin alıntılarla desteklenen yorumlar içeriyor. Dördüncü bölüm olan yorum bölümü ise edebî eserlerin hangi ölçütlerle yorumlanması gerektiğine, yorumun evrensel olup olmadığına dair sorulara yanıt arıyor. Beşinci ve son bölüm ise edebî eserlerin değerlerine ve hangi ölçütlere değerlerinin belirlendiğine ilişkin örnekler veriyor.

Terry Eagleton'un kitabı bir çırpıda okunup sonra kitaplığa kaldırılacak bir kitap değil. Edebî eserlerin hangi ölçütlerle eleştirilmesine, edebî değerinin tespitinde neye bakılmasına ilişkin iyi bir rehber niteliğinde. Kurmaca metinler okuyan, yazan ya da eleştiren her okuyucunun kütüphanesinde bulundurması ve sık sık açıp okuması gereken bir kitap. Kitabın üslubunun sıkıcı olmadığını kolay okunduğunu ve fakat neredeyse her cümle üzerinde düşünülmesi gerektiği de belirtilmelidir.
220 syf.
·9/10
"Acı, ölüm, sempati, felaket, sorumluluk ve özgürlük gibi ahlaki ve varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa, dine yönelteceğiniz eleştirinin cahilce ve içi boş olacağını savunuyorsunuz."
"(…) Din konusuna gelince, Batı Avrupa solunun teolojiyi bu kadar görmezden gelmesine, din karşısında bu kadar kayıtsız kalmasına hep şaşmışımdır. İşin gülünç yanı, kültürel sol bir de en çok ilgilendiği şeyin popüler kültür olduğunu iddia ediyor! Din kadar etkili, derin, kalıcı, zengin ve popüler olan kültür alanı mı var? Din ideolojik olarak bazı görevler yerine getirir ki kültür bunları yapamaz. Kültürün günümüzde kriz içinde olmasının nedenlerinden biri de bence budur. Kültürün din kavramının yerine geçmesi bekleniyordu ama hiçbir zaman bunda yeteri kadar başarılı olamadı. Evet, doğru, büyük ölçüde ateist bir geçmişten gelen sol dinle ilgilenmedi, dini küçümsedi, bu yüzden de böylesine ciddi bir söylemle bağ kurmayı başaramadı. Kendinden utanmalı."
Marksist edebiyat denince günümüzde aklımıza İngiliz yazar Terry Eagleton gelir. Konu Marksizm olunca da din gibi manevi konularda hemen bir önyargı oluşur bizlerde. Ama yazımın başında aktardığım ifadeler Eagleton’a ait, bir de bizim ülkemizdeki sol çevrelerin tutumlarını görse küçük dilini yutar, ‘utanç’ kelimesi yerine başka kavramlar kullanırdı herhalde!
Terry Eagleton, İletişim’den çıkan ‘Edebiyat Nasıl Okunur’ adlı kitabında edebiyat eserlerini çözümleme sanatının da tarihe karışmasına az kaldığını, bu kitabının bir geleneği kurtarma çalışmalarının mütevazı bir parçası olmayı amaçladığını söylüyor ve ekliyor; ‘edebi metinlerin dillerine karşı bir miktar hassasiyet geliştirmeden, bu metinler üzerine siyasi ya da kuramsal sorular soramayız.’
Kitapta ilk elden edebi eserin ne olduğu, ne gibi özellikleri haiz olduğu anlatılır. Eagleton’un edebi eser derken kastettiği şey kısmen, ne söylediği nasıl söylediğine dayanarak alınması gereken eserdir; içeriğin, içeriğin sunulduğu dilden ayrı düşünülemeyeceği yazı türüdür.
Eagleton’a göre edebiyat eleştirmeni olmayı öğrenmek, diğer şeylerin yanı sıra belli tekniklerin nasıl kullanılacağını öğrenmektir. Yazılarını bir tekerlemeden günümüzün çok satan eserlerine, Tolstoy’dan NobokovA, Hamlet’ten Harry Potter’a geniş bir yelpazede örneklerle ironiyi ihmal etmeden zengin bir bakış açısıyla oluşturan Eagleton, kitabın başında okuyucusuna şu mesajı verir;‘Bu kısa eleştiri alıştırmalarında size edebiyat eleştirisinde uygulanabilecek farklı stratejileri göstermeye çalıştım. Bir pasajın ses dokusunu inceleyebilir, önemli görünen muğlaklıkların üzerine gidebilir yahut dilbilgisiyle sözdiziminin nasıl işe koşulduğuna bakabiliriz. Pasajın kendi sunduğu şeye karşı sergilediği duygusal tavırlar çözümlenebilir ya da ortaya çıkan paradokslara, uyumsuzluklara ve çelişkilere odaklanılabilir.’ Yazar bunları edebiyat eleştirisinin mikro yazıları olarak görür, öte yandan karakter, olay örgüsü, tema, anlatı gibi makro meseleleri ele alır sonra da kitapta. Bahsedilen konularla ilgili örnek olarak verilen, atıfta bulunulan eserlerin meselelere vakıf olabilmek adına önceden okunmuş olması büyük önem arz ediyor, bunu da özellikle vurgulamak isterim,. Terry Eagleton, ‘Edebiyat Nasıl Okunur’unda bol bol modernizm, özellikle de postmodernizm eleştirisi yapıyor. Müsebbibi olduğu Marksist edebiyatın bir gereği olarak onlarla anlaşamamasından daha doğal bir şey olamaz tabiki. Bunu vurgulama nedenim şu; eğer postmodernizmi savunan, öven, eserlerinde bu akıma bağlı kalan birini okur, bu kişinin Eagleton’u sevdiğini ve onayladığını görürseniz bilin ki o kişi ya Eagleton’u okumamıştır, ya da Eagleton gibi popülist bir kaleme göndermelerle entelektüel hava atma çabası içindedir. En başta postmodernizmde hakikat, oturaklı bir konu ve hatta karakterler, bütünlük yoktur. Bunlar, Marksist edebiyatın onaylayacağı bir tarz değil.
Diğer akım ve teknikler yanında birçok edebiytçı da Terry Eagleton’un keskin eleştirilerinden nasibini alır. Kitaptan buna bir örnek verelim. Eagleton, T.S.Eliot gibi bir isim şu cümleleri kurar; ‘ Eliot’un göz korkutucu ölçüde entelektüe bir yazar gibi görülmesi epey ironik. Şiirleri örtük sembolizmler ve bilgi gerektiren anıştırmalarla dolu olsa da , entelektüel onun yazılarını tarif ederken en son kullanabileceğimiz kelimelerden biri.
İletişim Yayınlarından çıkan kitabın çevirmeni Elif Ersavcı’nın ‘öykü’ yerine ‘hikaye’ tabirini kullanmasının isabetli bir seçim olduğunu ve Terry Eagleton’un sadece bu kitabının değil tüm külliyatının edebiyatla ilgili herkesin zevkle ve istifade ederek okuyacağı türden eserlerden oluştuğunu vurgulayarak yazımızı hitama erdirelim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Terry Eagleton
Tam adı:
Terence "Terry" Eagleton
Unvan:
İrlanda Asıllı İngiliz Akademisyen ve Yazar
Doğum:
Salford, Birleşik Krallık, 22 Şubat 1943
Terence "Terry" Eagleton (d. 22 Şubat 1943, İngiltere), İrlanda asıllı İngiliz akademisyen ve yazar. Edebiyat ve kültür teorileri uzmanı. Özellikle Marksist edebiyat kuramı üzerine çalışmaları ile tanınır. Şu anda Manchester Üniversitesi'nde görevlidir.

Eagleton'ı özgün bir edebiyat kuramcısı olarak düşünmek mümkündür. Marksizm'e dayalı materyalist bir eleştiri teorisi oluşturmaya çalışmıştır. Kurduğu Marksist teori birçok eleştirmenin çalışmalarının kuvvetli ve etkili yönlerinin sentezinden oluşmaktadır. Genelde modernite ve modernizm üzerine eğilmektedir. Postmodernizme temel olarak itiraz etse de, yine de tümden yadsımamaktadır.

Eagleton doktorasını Cambridge Üniversitesi, Trinity Koleji'nde yaptı. Marksist edebiyat eleştirmeni Raymond Williams'ın öğrencisiydi. Kariyerine 19. ve 20. yy edebiyatları üzerine çalışarak başladı. Sonradan Williams'ın Marxist edebiyat kuramına yöneldi. Oxford Üniversitesi'nin Wadham, Linacre ve St. Catherine's Kolejleri'nde görev aldı. 1960'larda Slant etrafında toplanan sol eğilimli bir Katolik gruba katıldı ve birkaç teolojik makale ve bir de kitap yazdı, Towards a New Left Theology (Yeni Bir Sol Teolojiye Doğru). Bu eserin Türkçe çevirisi bulunmamaktadır.

Daha yakın bir zamanda Eagleton kültürel çalışmaları daha geleneksel edebiyat teorisiyle birleştirdi. Son zamanlardaki yayınları teolojik alanlara tekrar ilgi duyduğunu gösteriyor. Eagleton üzerindeki önemli bir diğer etki de psikanaliz oldu ve İngiltere'de Slavoj Zizek çalışmalarının önemli bir savunucusudur.

Halen New Statesman, Red Pepper ve The Guardian gibi önde gelen İngiliz yayınlarında politik olaylar üzerine yorum yazıları yayınlanmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 170 okur beğendi.
  • 718 okur okudu.
  • 51 okur okuyor.
  • 1.158 okur okuyacak.
  • 28 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları