Terry Eagleton

Terry Eagleton

Yazar
8.2/10
378 Kişi
·
1.312
Okunma
·
231
Beğeni
·
6,4bin
Gösterim
Adı:
Terry Eagleton
Tam adı:
Terence "Terry" Eagleton
Unvan:
İrlanda Asıllı İngiliz Akademisyen ve Yazar
Doğum:
Salford, Birleşik Krallık, 22 Şubat 1943
Terence "Terry" Eagleton (d. 22 Şubat 1943, İngiltere), İrlanda asıllı İngiliz akademisyen ve yazar. Edebiyat ve kültür teorileri uzmanı. Özellikle Marksist edebiyat kuramı üzerine çalışmaları ile tanınır. Şu anda Manchester Üniversitesi'nde görevlidir.

Eagleton'ı özgün bir edebiyat kuramcısı olarak düşünmek mümkündür. Marksizm'e dayalı materyalist bir eleştiri teorisi oluşturmaya çalışmıştır. Kurduğu Marksist teori birçok eleştirmenin çalışmalarının kuvvetli ve etkili yönlerinin sentezinden oluşmaktadır. Genelde modernite ve modernizm üzerine eğilmektedir. Postmodernizme temel olarak itiraz etse de, yine de tümden yadsımamaktadır.

Eagleton doktorasını Cambridge Üniversitesi, Trinity Koleji'nde yaptı. Marksist edebiyat eleştirmeni Raymond Williams'ın öğrencisiydi. Kariyerine 19. ve 20. yy edebiyatları üzerine çalışarak başladı. Sonradan Williams'ın Marxist edebiyat kuramına yöneldi. Oxford Üniversitesi'nin Wadham, Linacre ve St. Catherine's Kolejleri'nde görev aldı. 1960'larda Slant etrafında toplanan sol eğilimli bir Katolik gruba katıldı ve birkaç teolojik makale ve bir de kitap yazdı, Towards a New Left Theology (Yeni Bir Sol Teolojiye Doğru). Bu eserin Türkçe çevirisi bulunmamaktadır.

Daha yakın bir zamanda Eagleton kültürel çalışmaları daha geleneksel edebiyat teorisiyle birleştirdi. Son zamanlardaki yayınları teolojik alanlara tekrar ilgi duyduğunu gösteriyor. Eagleton üzerindeki önemli bir diğer etki de psikanaliz oldu ve İngiltere'de Slavoj Zizek çalışmalarının önemli bir savunucusudur.

Halen New Statesman, Red Pepper ve The Guardian gibi önde gelen İngiliz yayınlarında politik olaylar üzerine yorum yazıları yayınlanmaktadır.
Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...
"Erkeklermi daha akılıdır kadınlar mı?
Elbetteki kadınlar.
Çünkü bacağı güzel diye, hiç bir kadın askıntı olmaz bir erkeğe ..."
"Eğer hayatlarımızın bir anlamı varsa, bu anlam bizim onlara kazandırdığımız bir şeydir; onların hazırlop donattığı bir şey değil."
220 syf.
·Beğendi
"Edebiyat nasıl okunur?" Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bu konu hakkında incelemeyi okuyacaklara vaaz verecek kadar kendimi yetkin görmüyorum. Bu incelemede yazacaklarım, İngiliz Edebiyat Eleştirmeni Eagleton'ın düşüncelerinin bende bıraktığı izlenimler olacaktır.

Edebiyat hepimizin bu sitedeki ortak gayesi. Kimimiz günlük dertlerimizden, telaşlarımızdan kaçmak, kimimiz merakımızı gidermek, kimimiz bakış açımızı genişletmek, kimimiz de boş zamanlarımızı değerlendirmek için edebiyat şemsiyesi altına sığınmışız. Zaman zaman kendimize "Edebi bir metin nasıl okunur?", "Doğru bir okuma yapıyor muyum?" ya da " Okuduklarım neden aklımda kalmıyor?" gibi sorular sormaktayız. Ayrıca zamanımızın azlığından ve okunacak kitapların çokluğundan dolayı da serzenişlerde bulunuyoruz. Kabul edelim ki, okumayı düşündüğümüz bütün kitapları okuyamayacağız. Bu yüzden dar zamanımızda doğru kitaplara yönelmemiz gerekiyor.

Arjantinli yazar Alberto Manguel, "Kendini yanlış yerde, yanlış kitapla bulan ruha acıyın." diyor. Yazar burada 'yanlış kitap' tabirini bilinçli olarak seçmiş. Kitaplara iyi ve kötü sıfatlarını yakıştırmıyor. Kaldı ki kitap, okuyan kişinin o anki ruh haline, okuma kültürüne, birikimine ve beklentisine göre değişir. Aynı kitabı okuyan farklı kişiler aynı duyguları hissetmediği gibi; aynı kitabı iki üç defa okuyan kişi de her okumasında farklı duygular hissedecektir. Kötü diye nitelediğimiz kitaplar belki de yanlış yerde, yanlış zamanda okuduğumuz yanlış bir kitaptır. Mesela okuma merdiveninin ilk basamaklarında Proust, James Joyce gibi yazarlar ile karşılaşırsak bu doğru bir zamanlama olmaz ve biz okuyucular bu yazarlar ve eserleri için "anlaşılmaz" ya da "zor" gibi ifadeler kullanırız. Bazı kitapların sırası, bazı kitapların ise zamanı vardır. Zamanından önce bir kitabı okuyup yazara haksızlık da edebiliriz. Öyle ki bazen bir kitabı okuyup anlamak için onlarca kitap okumak gerekir. Goethe'nin de dediği gibi, "Bir kitap okumak, bir kitap yazmak kadar zordur." Benim bu sözlerden anladığım, kitapların okunurken biraz daha emeğe ihtiyaç duyduğudur.

Eagleton kitapta anlatı, örgü, karakter, dil, okur faktörü gibi birçok konuyu ele alarak okumanın çok yönlü bir uğraş olduğundan bahsediyor. Yazar okumanın bir etiği, nasıl okuduğumuzun bir anlamı olmalı derken "Edebi bir eser nasıl okunur?"u dört başlık altında toplamış.

1- Ön Hazırlık

Okuyacağımız kitapların seçimi önemlidir. Yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış bir kitapla karşılaşmamanın ilk adımı kitap seçimidir. Yazar obur okuma diye adlandırabileceğimiz, yani bir konuya odaklanmadan önümüze her çıkan kitabı okumaya çalışmanın yanlış olduğunu söylüyor. Bu tür okumalar okumanın verimini düşüreceği gibi, zihnimizde bir dağınıklık da yapacaktır. Ön hazırlık aşamasında güvenebileceğimiz kaynaklardan yararlanmak gerekir.

2-Yazar ve Kitap Hakkında Araştırma Yapmak

Yazarı ve kitabı belirledikten sonraki ikinci adım ise önce yazar, sonra ise kitap hakkında araştırma yapmaktır. Bana göre yazarı, yazıldığı dönemi ve ne için yazıldığını bilmek kitaptan verim almanın en önemli yoludur. Daha iyi anlaşılması için bu aşamayı, birçoğumuzun okuduğu Orwell'ın Hayvan Çiftliği kitabı ile örneklendirmek istiyorum. George Orwell ve yaşadığı dönem hakkında derinlemesine bilgisi olmayan bir okur, kitabı basit bir fabl tarzı yazılmış eser olarak görebilir. "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir." alıntısının altında yatan sebepleri bilmeden, kulağa hoş gelen bir söz dizimi olarak okuyup geçiştirebilir. Ya da kitabın ana düşüncesi olan "Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağır olur." cümlesi sıradan bir cümle olarak gelebilir. Halbuki Hayvanlar Çiftliği mecazi bir dille yazılmış, siyasi bir hiciv romanıdır. Kitabı okumaya başlamadan önce Stalin döneminin bilinmesi gerekir. Okuyucu, dönemi bilirse kitaptaki birçok karakterin de gelişigüzel seçilmediğini, herbirinin ayrı bir kişiyi temsil ettiğini görür. Yani kitabı okurken Koca Reis'in Karl Marx ve Lenin'i, Napolyon'un ise Stalin olduğunu anlamak, kitabın pembe bir kapak ve üzerindeki şirin bir domuz resminden çok daha fazlası olduğunu kavramaktır.

3-Derin Okuma

Eagleton'a göre bir edebi eseri okuyan okur, kitabın atmosferine, söz sanatlarına, dil bilgisine, noktalama işaretlerine ve ve ritmine karşı her zaman hazır bulunmalıdır.

Okumak biriktirmektir ve genel olarak tekrarlardan oluşur. Edebiyatın görevlerinden birisi de bize bildiğimiz şeylerin canlı imgelerini göstermektir. Şu ana kadar söylenmemiş ya da insanların hayalinde canlanmamış imge yok gibidir. Nasıl ki şimdiki zaman, geçmişin getirdikleri ise, gelecek zamanda şimdinin götürdükleri olacaktır. Özetle, yeni dediğimiz bir edebiyat eseri bile kendinden önceki metinlerin kalıntılarından oluşur ve değişim ile devam eder. Aslında çok kitap okumak farklı şeyler görmek değildir. Okuduğumuz kitaplardan farklı anlamlar çıkarabilmek için derin okumalar yapmak gerekir. Herakleitos,
"Asla iki kez aynı kitabı okumazsınız " derken bir kitabı tekrar okurken farklı kişiler olduğumuzdan bahseder. Bizler derin okumalar sayesinde farklılaşırız.

Bir kitabı okurken anlatılan konu ile ilgili bir film izlemenin, bir müzik dinlemenin ya da internette bir araştırma yapmanın kitabın bizde bırakacağı izleri kalıcı hale getireceğini düşünüyorum. Yani bir konu ya da olay hakkında ne kadar çok şeyi yaşantılarsak kitabı daha iyi sindirebiliriz.

4-Değerlendirme

Değerlendirme, kitap bittikten sonraki aşamadır. Kitabı kapattıktan sonra üzerinde düşünme, mümkünse aklımızda kalanlardan notlar çıkarma, inceleme yazma ve kitabı tartışma kitaptan verim almanın en iyi yoludur.

Çok yönlü bir sanat dalı olan edebiyatı dar bir yola sokup " Edebiyat işte böyle okunur." demenin de doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum tabii. Bunlar Terry Eagleton'ın düşünceleri üzerinden benim çıkarımlarımdır. Her okur edebiyat yolculuğunda zaman içinde değişip gelişerek kendi metodunu oluşturacaktır diye düşünüyorum. Herkese İyi okumalar. Edebiyat ile kalın.
270 syf.
Öyle bir kitle var ki, bu kitlenin düşüncesi her şeye muhalefet olmak. Siyah ayakkabı ister, neden daha koyusunu getirmedin derler. Daha koyusunu getirirsin, bu da çok koyu oldu ya derler. Sürekli bir eleştiri yaparlar, ama kendilerine çözüm önerisi sorulduğunda; onu da ben mi bulayım yahu, hem bak ben öbür tarafı da şöyle şöyle eleştiriyorum derler. Bir çözüm önerisi sunamazlar, sürekli şikayette bulunurlar. Hiç kimse bir şeylerin mükemmel olacağını iddia etmedi ki. İdeolojilerden tutun ayakkabılara kadar, hiçbir şeyin mükemmel olması beklenemez. Her şeyin elbette hataları olacaktır. Ancak şu koca düzendeki akıl almaz hataları göz ardı edip de sürekli komünizme saldıran kitle bana artık komik gelmeye başladı. Onlara şu alıntıyı bırakıp, incelememe devam edeyim: #96588805

İncelemede, 21. yy koşullarında çok yüzeysel bir şekilde Marksizm’i ve kapitalizmi ele alacağız.

1- İşçi sınıfı diye bir şey kalmadı. Ağır işlerde çalışan insanların sayısı azaldı, sosyalist bir devrim nasıl düşünülür?

- Hımm, öyle mi diyorsun? Bana sorarsan, işçi sınıfının bitmesi mantıken mümkün değil. İşçi sınıfı sadece fabrikada çalışanlar mıdır? Sadece tekstil işçileri midir? Hayır. O zaman nedir işçi sınıfı: “İşçi sınıfı, kendi başlarına üretimde bulunarak geçimlerini sağlayamayan ve yaşayabilmek için emek güçlerini satmak zorunda olan kişilerden ve geçimlerini bu kişilere borçlu olan aile bireylerinden oluşur. Dolayısıyla, ister kol güçlerini isterse kafa güçlerini kullansınlar, tüm ücretli çalışanlar, iş bulsalar çalışacak olan işsizler ve aileleri, işçi sınıfının içindedir.” ¹
Böyle bir durumda, işçi sınıfının bittiğini iddia etmek, akıl kârı değildir. Sorunun ikinci cümlesine bakalım: “Ağır işlerde çalışanların sayısı azaldı, devrimi kim yapacak?” En basitten yola çıkalım; kapitalistin nihai amacı kâr etmektir. Sürekli kârını arttırmanın yolunu arayan kapitalistin yapacağı en mantıklı seçenek, maliyeti azaltmaktır. Bunun da yöntemlerinden biri işçiye verilen ücreti düşürmektir. Peki işçiye verilen ücreti düşürdüğünde, işçilerin tepki koyup greve gittiğini görüyorlar. Bu yüzden, bunu ülkelerinde yapmaları olanaksız. Nerede yaparlar? Geri kalmış (Geri bırakılmış mı deseydim acaba?) ülkelere giderek, oraya fabrikalarını açarlar, kendi ülkelerinde verdikleri ücretin onda birine çalıştırırlar. Böylece kendi ülkelerindeki potansiyel işçi tehdidini azaltırlar ve insanları işçi sınıfının yok olduğuna inandırırlar. Aslında yok olmamıştır bu insanlar, sermayedarlar kendi milleti yerine başka milletleri yok pahasına çalıştırır. (Kendi milleti de ahım şahım değil de, kötünün iyisi artık...) Ve sen de dersin ki, Aa Avrupa’ya bak yahu, ne de güzel kurmuşlar sistemi. Ama Avrupa’nın bu zenginliği, Afrikalının gözyaşlarından gelir. Olayların içinde olduğunda trajik olan bu durum, geniş çerçevede ne komiktir.

“Ekonomide hiçbir şey asla göründüğü gibi değildir. Rakamlardaki iyi durumun insanların mutluluğuyla çok az ilgisi vardır ya da hiç yoktur. Varsayalım ki iki kişinin yaşadığı bir ülke var. Kişi başına düşen gelir, varsayalım, 4000 dolar. Bu ilk bakışta hiç de kötü değildir. Ama bu ülkede yaşayan iki kişiden biri 8000 dolar alıyor, öteki hiçbir şey. O zaman bu adam ekonominin gizli bilimlerini anlayanlara sorabilir: ‘Payıma düşen geliri nereden alabilirim? Hangi bankadan ödüyorlar?’” ²

2- Kapitalizme tamamen düşman mı olmalıyız?

Kapitalistlerin ünlü bir sözleri de var: Çok çalışan her işi başarır. Bu kesinlikle imkansız. İşçilerin gününün büyük bir kısmını çalışmaya ayır. Kendilerine ayıracak vakti kalmasın. Sonra da bu insandan bir şeyler üretip, zengin olmasını bekle. Bu bir saçmalık. Gerçek şudur ki ne kadar çok çalışırsan o kadar az kazanırsın.
“‘Fırsat eşitliği’ dedikleri, 42 kilometrelik bir maraton koşusuna yarışmacıların büyük bir bölümü doğru dürüst beslenemeden, eğitim alamadan ve sırtlarına yük bindirilerek katılırken, iyi beslenmiş ve eğitimli bazı yarışmacıların aynı koşuya 40. kilometrede başlamasından başka bir şey değil. Elbette, yarışa 40. kilometrede başlayanların birkaçı kalan 2 kilometreyi bile koşamayacak ve 42 kilometre koşanların birkaçı tarafından geçilecektir. İşte bu kişileri gösterip, ‘Gördünüz mü, zenginler kaybedebiliyor, yoksullar kazanabiliyormuş, önemli olan koşmak’ demekten daha utanmazca bir şey olabilir mi?” ³

Kapitalizmin ahlaksız yönlerini az çok anlayabildik. Peki, sorunun başlığındaki gibi tamamen düşman mı olmalıyız? Aslında hayır. Marx’a göre sosyalizmin gerçekleşmesi için kapitalizm gereklidir. “Yalnızca kapitalizm, özçıkarla, acımasız rekabetle ve sürekli yayılma ihtiyacıyla hareket ederek üretim güçlerini, farklı bir siyasi düzenin altında, yaratılmış olan üretim fazlasını, herkese yeterli bir biçimde kullanılabileceği bir seviyeye getirebilir. (…) Marx'ın eserlerinde kapitalist gelişimi alkışladığı yerler vardır, çünkü sosyalizmin yolu yalnızca böyle açılabilecektir. Örneğin 1847'deki bir konferansında, sosyalizmin gelişini hızlandırdığı için serbest ticareti savunur.” ⁴
Sosyalist bir düzen için bolluk gerekir, bu bolluğu yaratabilecek olan da kapitalizmdir. Ahlaksız rekabetini kullanarak dünyanın servetlerini arttırır. Bu da sosyalizmde kaynakların adaletli bölümü için uygundur. (Burada kapitalizmin küçük de olsa övüldüğüne bakmayın, birazdan yine yerin dibine geçireceğim. :) )

3- Marksizm, bireysel özgürlüklere karşı mıdır?

Marksizm, bireysel özgürlüğün sağlanmasının tek yolunun toplumsal özgürlük olduğunu savunur. Liberal toplumu reddetmez, aksine yeni toplumu bunun üstüne inşa eder. Liberal toplumlardaki birilerinin özgürlüğü için birilerinin paha ödemesine karşıdır. Bunun çözümünü önerir, toplumsal bir kurtuluşla bireye ulaşılabileceğini söyler. “Bu, bireysel özgürlüklerin azaltılması değil, zenginleştirilmesi anlamına gelir. Bundan daha güzel bir ahlak sistemini düşünmek zordur. Kişisel düzlemde bunun adı sevgidir.” ⁵

4- Komünizmde herkesin ücreti eşit midir?

Marx, “Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi'nde gelir eşitliğini reddeder çünkü insanların kendilerine özgü ihtiyaçları vardır; bazıları, diğerlerine göre daha pis ya da tehlikeli işlerde çalışır, bazılarının doyuracak daha çok çocuğu vardır vb.” ⁶
Sovyetler Birliğinde de benzer şekilde gelirler eşit değildir ama birbirlerine çok yakındır. En az vasıflı bir işçi (örneğin sokak temizleyicileri) 50-60 ruble alırken, parti liderleri ve fabrika müdürleri 200-300 ruble alırlardı. Bu ücret bandını günümüze uyguladığınızda, bir işçi 3.000 lira civarı alıyorsa, bir müdürün veya parti liderinin 15.000 lira civarı aldığını düşünmemiz gerekir. Ama kapitalizmde ücret farkı o kadar astronomiktir ki, değil 15.000, sayılar milyonlarla, milyarla ölçülür.


Ve sormamız gereken asıl soru: Marx Neden Haklıydı?

“ABD’de en zengin 3 kişinin servetlerinin toplamı, ABD’nin en düşük gelirli %50’sinin toplam servetine eşit. Eğer sağlık sigortası olmayan 27 milyon ABD’liden biriyseniz ve korona sebebiyle hastanelik olmuşsanız bunun faturası 35.000 dolar tutuyor. Eğer şanslıysanız ve sadece grip olmuşsanız 3300 dolar ödüyorsunuz. Sağlık sigortası olsun olmasın ABD’lilerin %25’i kendilerinin ya da aile yakınlarının tedavi masraflarından kaçınmak için hastaneye gitmemeyi tercih ettiğini söylüyor. ABD’de nüfusun %56’sı hayatlarında en az bir kez tedavi masraflarını ödemekte zorlandığını belirtiyor. Tedavi masrafları için çekilen krediler, bireysel iflasın en önemli nedeni olmasını sürdürüyor. ABD’de salgının yarattığı ilk panik anında 1 litrelik el dezenfektanı fiyatları serbest piyasanın bir nimeti olarak 350 dolara kadar çıktı. [Bizde de fiyatların fırladığına hepimiz tanık olduk.] Vietnam ve Kore savaşlarındaki ABD kayıplarının toplamından fazla ABD’linin öleceği düşünülen salgın esnasında halkı bu sorunlarla cebelleşirken ABD yönetimi ne yapıyor? Emperyalist ABD; Venezuela’da yeni bir darbe örgütlemek, Orta Doğu’da tekrar inisiyatifi ele geçirmek, Küba’yı diplomatik olarak izole etmeye çalışmak ve Küba’ya yardım malzemesi taşıyan gemileri donanmasıyla engellemekle meşgul.” (2020) ⁷

“Fakir Küba'da, geniş halk kitlesine mümkün olan en geniş toplumsal eşitlik sağlanmıştır: Okuma yazma bilmeyen kimse kalmamıştır. On altı yaşına kadar her çocuğun giyim, yiyecek ve yetişme giderleri devletçe karşılanmaktadır. 300 bin genç, devlet burslarından yararlanmaktadır. Eğitim ve sağlık hizmetleri, taşıt araçları, spor yarışmaları, düğün ve cenazeler, telefon, su, gaz, elektrik parasızdır. Havana hariç, meskenlerde kira ödemeden oturulmaktadır. Meskenlerin mobilyasının bile toplumca karşılanmasına yönelinmiştir. Tarla, fabrika, büro, üniversite ve okullarda yemekler, genellikle parasız verilmektedir.” ⁸ (1970 verileri, tahmin edildiği gibi nüfusun artışıyla bu rakamlar da yükselmiştir.)

Bu veriler şu ünlü sözü doğrulamaya yetiyor: “Ya sosyalizm, ya barbarlık!”

Sosyalizmde salgınlar olmayacak mı? Elbette olacak. Ama kaynaklar verimli bir şekilde, gerekli yerlere aktarılacak. Ha, sosyalizmde yolsuzluk, ahlaksızlık olmayacak mı? Elbette olacak, insanoğlunun doğası reddedilmiyor. Fakat bu, kapitalizmde olduğu gibi astronomik farklarla olacağı anlamına gelmez. İnsanların karıştırdığı en büyük nokta şu: Komünizmi mükemmel sanmak. Komünizm mükemmel değildir, hataları olur, komünistlerin de hataları olur. Ama kaldırımın üstüne kıvrılmış, yırtık elbiseli bir çocuk olmaz. Geceleri geç saatte evine dönen işçinin çelimsiz vücudu donmaz.

Bir işçinin nasırlı ellerine baktığınızda, çocuklarına okul gereçlerini nasıl alacağını kuruş kuruş hesapladığına baktığınızda, gelecek kaygısından geçirdiği uykusuz gecelerine iyice baktığınızda, Marx’ın neden haklı olduğunu göreceksiniz.

“Aklımızın bir karış havada, romantik olduğumuzu söylüyorlarsa, eskide kalmış kimi idealistler olduğumuzu, gerçekleşmesi imkansız şeyler düşündüğümüzü, geniş halk yığınlarını örnek bir insanlık modeline; yeni insana dönüştüremeyeceğimizi söylüyorlarsa, biz de bin kere şöyle cevap vereceğiz; evet mümkün. Mümkün olmalı, mümkün olmak zorunda ve mümkün olacak yoldaşlar!”
- Che Guevara


¹,³ : https://www.cafrande.org/...i-midir-erkin-ozalp/ [Marksist çevirmen Erkin Özalp]
² : Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano
⁴,⁵,⁶: Marx Neden Haklıydı, Terry Eagleton
⁷ : https://youtu.be/T63nQZwgJzg [BSMTV, Kapitalizm ve Korona]
⁸: Rejim ve Devrim, Doğan Avcıoğlu
308 syf.
·Puan vermedi
‘İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir’/Cemil Meriç

Bir gün dersteyken hocamıza ‘hocam bence fazla siyasi bakıyorsunuz’ demiştim. O da ben hayata ‘ideolojik’ bakan bir insanım demişti. Orada siyasi ve ideolojik ayrımını esasen çok net bir şekilde kavrayamamıştım. Şimdi anlıyorum ki o ince ayrım bir uçurum kadar derin, bir o kadar da keskin ve ürkütücü. İdeoloji sözlük anlamıyla fikirleri inceleyen bilim demek.Sonunda ‘loji’ var neticede. Fakat bizde her nasıl olmuşsa zaman içinde aşınarak politika ya da siyaset anlamında kullanılmış.Biz birine ideolojik bakıyorsun dersen kendi siyasi görüşünle bakıyorsun demişiz hep. Peki gerçekten böyle midir? İdeolojik olan aynı zamanda politik midir?

İdeoloji kapsam itibariyle geniş, anlamın imleyeni olarak dar bir gösterendir. Sağlıklı olmak hakkında olmazsa olmaz yargılarla bakmak ideolojiktir. Buna bir nevi sağlık fetişizmi diyelim. Fetişizm adından analşılacağı gibi bir yüceltme,abartmadır. Her hakikat abartılıdır. Hakikat ise bir ideolojik söylemdir, Foucault buna itinayla eğilir. Hakikat söylemi bir toplum inşa etme sürecidir. Medya bu süreçteki en büyük kuvvedir.

Konumuza dönersek Eagleton’un da bahsettiği gibi ideoloji her yere sirayet etmiştir.Öyle ki günlük kullandığımız dil bile ideolojiktir.Çoğu feministin gündelik dilin dışına çıkma isteği buradan kaynaklanır. Mevcut iktidar dili ile konuşmak aslında mevcut ideolojiyi kabullenmektir de bir bakıma. Deleuze bu yüzden minör edebiyatı ortaya koyar. Minör edebiyat bir azınlığın mevcut dili bir nevi yarmasıdır bir bakıma.Dilin kendi içinden politik bir kale inşa etmektir.Bu sayede eleştiri eleştirenin hem kimliğini kurar hem merkezini değiştirir hem de iktidara hücum ederek onun tahtını sallandırır.

Kitabı incelemek zor bir durum. Bir roman değil neticede. Duygusal yaklaşmak da mümkün değil. Bu yüzden ideolojinin hangi alanlara sirayet ettiğini görme açısından örneklemelerle hermenetik bir yaklaşım geliştirsek güzel olur ve daha açıklayıcı olur.

Ülkemizde virüs salgını baş gösterdiğinden beri gerek medya gerek iktidar kanalları virüsü sürekli ‘düşman’ kelimesi ile niteliyor.Bize ilk bakışta kulak tırmalayıcı gelmese de burada virüs adeta insanlaştırılıyor ve ona bir kimlik veriliyor.Neticede düşmanlık söylemi bir güç işidir. Tabi bunu daha detaylı anlamak için Eagleton’un taktik ve strateji kelimelerinin güç ilişkileri açısından ele alışına bakabilirsiniz. Onun dışında sağlık çalışanlarının ‘Sağlık Ordusu’ gibi sıfatlarla nitelendirilmesi de iktidarın sağlık çalışanlarını bir çeşit asker, virüsü savaşılması gereken canlı bir düşman olarak gördüğünü ve taktiksel değil stratejik olarak pandemiye eğildiklerini gösterir. Tüm iktidarlar da düşman yaratmadan ve bir kenetlenme oluşturmadan, günah keçisi ve ordu kurmadan ayakta kalamaz. Bir sağlık çalışanı olarak her ne kadar gururlansam da politik bir zemine oturmak bir ideoloji nosyonu haline gelmek ve kendi öznelliğimin en çok kaybolduğu bu günlerde bir kimlikle(ideoloji gömleği giydirilmiş) nitelenmek pek de hoşuma gitmedi.

Kısacası soluduğumuz havada dahi ideoloji vardır ve virüs gibi bilmeden bulaşır ve belki de 14 gün geçmeden yeni bir ideolojinin bize bulaştığını ya da bizim başkasına bulaştırdığımızı dahi anlamayız çoğu zaman. O yüzden herkese evde kal diyerek bu yazıyı noktalıyorum
143 syf.
·Puan vermedi
On beş yıl önce İngiltere'nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk, bir bebeği işkence edip öldürdü. Halk dehşetle ayağa kalktı. Oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. Neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yarı ehlileşmiş yaratıklardır. Eğer Freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. Bu yüzden asıl şaşırtıcı olan böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır. Belki de çocuklar sürekli birbirlerini öldürüyorlar da bunu bize çaktırmıyorlardır.
Terry Eagleton, kötülüğü tartışıyor. Geçmişi hatırlatan, ayrıntılara işaret eden, güzel mukayeseler yapan, edebi sakinliğiyle ve o iştahlı üslubuyla kötülüğün tortusuna yoğunlaşıyor. Edebiyatı izleyerek din, siyaset ve gündelik yaşama eleştirel bir dille yaklaşıyor. Önyargıları, nefreti, içine şeytan giren kötüleri, insafsız katilleri, medyayı, sebepsiz cinayetleri, 11 Eylül'ü, körlüğü, ahlakı diline doluyor.
Kötülük Üzerine Bir Deneme, kısa ve tok, ayak direyen bir vicdani çığlık...
144 syf.
·2 günde·8/10 puan
Shakespeare, Wittgenstein, Schopenhauer, Heidegger, Sartre, Samuel Beckett, Freud, Aristoteles, Nietzsche... Hepsinin gozunden 'Hayatin Anlami Nedir?' sorusuna cevap bulmaya calisiyor Terry Eagleton. Herseyin hizlandigi, hicbir seyin anlaminin kalmadigi, tuketildigi zamanimizda yazar "Durun! Dusunecegiz ve farkindaliklarimizi tekrar kazanicagiz" diyor adeta... Kolay okuma diyemem ama guzel ve bilgilendirici bir yolculuktu. Bu yolculuga sizde katilin derim :). Keyifli okumalar...
144 syf.
·1 günde·9/10 puan
Öncelikle kitabı hayatın anlamı nedir? sorusuna bir cevap olarak değerlendirmemek gerek. Hayatı anlamlandırma noktasında bireyin hayatı anlamlandırması, kavraması ve değerleri başlıca etkenlerdendir. Kitap yığınla soruyu beraberinde getirir bir cevap değil bir çok soru ile kalakalırsınız.
270 syf.
·28 günde·Beğendi·10/10 puan
Marx neden haklıydı ?

Terry Eagleton ünlü bir Maksist yazardır. Bu kitapta Marx'ın tüm fikirlerini toptan bir savunması bulunmamakta birlikte asıl amacı Marx hakkında söylenen artık dile iyice yapışan bazı yanlış düşünceleri çürütmek.

Bir düşünürün yazdıklarıyla, o düşünürün yazdıklarını uyguladığını söyleyenler; işte düşünürü yanlış anlaşılma noktasına iten esas neden bu. Kitap, Marx ve Engels'in bir çok çalışmasına değinerek bu yanlış anlaşılmaların önüne geçip bunu hicivle harmanlayıp, anlaşılır kılmak adına günümüzden bir çok örnek de vererek anlatıyor.

Kitabın sonuç bölümü yazarın Marx hakkındaki tüm düşüncelerini yansıtıyor.

"İşte hepsi bu. Marx tutkuyla bireye güvenir ve soyut dogmaya karşı derin kuşku duyardı. Mükemmel toplum anlayışıyla uğraşmaya hiç vakti yoktu; eşitlik kavramına ihtiyatla yaklaşır ve hepimizin sırtına ulusal sigorta numaramızın vurulduğu işçi tulumu giydiğimiz bir geleceği
tahayyül etmezdi. Görmek istediği tek tiplilik değil, çeşitlilikti. Ne de erkelerin ve kadınların, tarihin yardıma muhtaç oyuncakları olduğunu öğretti. Devlete karşı sağcı muhafazakarlardan bile daha düşmanca bir tavrı oldu; sosyalizmi, demokrasinin düşmanı değil, onu derinleştirici
bir güç olarak gördü. Onun iyi yaşam modeli, insanın kendisini sanatsal olarak gerçekleştirme düşüncesine dayanır. Bazı devrimlerin barışçıl biçimde gerçekleşebileceğine inanır ve hiçbir acıdan sosyal reforma karşı çıkmazdı. Dar bicimde el emekçisi olan işçi sınıfına odaklanmadı.
Ne de toplumu tamamen kutuplaşmış iki sınıftan ibaret gördü.

Maddi üretim saplantısı yoktu. Tam tersine mümkün olabildiğince bundan kurtulmaktan yanaydı. Onun hayali çalışmak değil, boş zamandı. Eğer ekonomiye bitmez tükenmez
bir dikkatle eğildiyse, nedeni, bunun insanlığın üstündeki gücünü azaltmak istemesiydi. Onun materyalizmi samimi, ahlaki ve manevi inançlarla bütünüyle uyumluydu. Orta sınıflan bolca övdü ve sosyalizmi büyük özgürlük, sivil haklar ve maddi refah mirasının vârisi olarak gördü. Doğa ve çevreyle ilgili düşünceleri şaşırtıcı biçimde zamanının ötesindeydi. Kadınların özgürlüğünün, dünya barışının, faşizme karşı mücadelenin ya da sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinin ve bunların yol açtığı siyasi hareketlerin ondan daha sadık savunucusu olmamıştır.

Acaba şimdiye kadar başka hiçbir düşünür bu kadar hicvedilmiş midir?"



Şimdi gelelim Marx hakkındaki kitapta yer alan ve çürütülmeye çalışılan on itiraza. Bu itirazları özetleyerek yazıyorum. Yanıtların kitapta veriliş tarzı; öncelikle hemen itirazı çürütecek bir iki nükteli cevap, sonra uzunca - konudan çıkıyormuş gibi görünse de- itirazın ortaya çıkış nedenlerini ve Marx'in çalışmalarının dayanak gösterilerek aktarıldığı bölüm en son olarak yazarın bütün bölümü toparladığı öznel değerlendirme şeklinde yer alıyor.

1- Marksizm, dünyanın temelli olarak değiştiğini görmeyerek yanılan ya da görmekten korkan, her iki anlamda da, son derece inançtı kişilerin inancıdır.

2- Marksizm teoride iyi olabilir ama ne zaman uygulamaya konmuşsa sonucu terör, zorbalık ve kitle katliamı olmuştur. (..) Sosyalizm özgür olmamak, aynı zamanda piyasaların yok edilmesinin zorunlu sonucu olarak mal kıtlığı demektir.

3- Marksizm bir tür determinizmdir. İnsanların özgürlüklerini ve bireyselliklerini bir yana atar. Marx tarihin hiçbir insan eyleminin karşı koyamayacağı ve acımasız bir güçle kendi kendine çalışan bazı demir yasaları olduğuna inanıyordu. Nasıl kapitalizm kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacaksa, feodalizminde kaderinde kapitalizmi doğurması vardı. Gerçekte, Marx’ın tarih teorisi sadece Tanrı’nın takdiri ya da kaderin seküler bir yorumudur. Marksist devletler gibi bu, insan özgürlüğüne ve haysiyetine bir saldırıdır.

4- Marksizm rüyada görülen bir ütopyadır. Zorlukların, şiddetin ya da çatışmaların olmadığı mükemmel bir toplumun mümkün olacağına inanıyor. Kömünist sistemde çekişme, bencillik, sahip olma isteği, rekabet ya da eşitsizlik olmayacaktır. Kimse çalışmayacak, insanlar birbirleriyle tam uyum içinde yaşayacak ve mallar sonsuz biçimde akacaktır. Bu şaşırtıcı derecede saf bakış açısı, insan doğasına safça inanmaktan kaynaklanmaktadır. İnsanın doğal olarak bencil, açgözlü, saldırgan ve rekabetçi yaratıklar olduğumuz ve hiçbir sosyal mühendisliğin bunu değiştiremeyeceği olgusu görmezden gelinmiştir. Marx’ın geleceğe ait saf rüyası bir bütün olarak onun politikasının gerçek dışılığını yansıtır.

5- Marksizm her şeyi ekonomiye indirger. Bir tür iktisadi determinizmdir. Sanat, din, siyaset, hukuk savaş, ahlak, tarihsel değişim bütün bunlar en kaba ifadelerle ekonominin ya da sınıf mücadelesinin yansımalarından başka bir şey değildir. İnsani mesellerin gerçek karmaşıklığı tek renkli bir tarih görüşüyle yok sayılmıştır. Marx ekonomi saplantısı yüzünden karşı çıktığı kapitalist sistemin tersine çevrilmiş bir imajı haline gelmiş- tir. Düşünceleri değişik tarihsel deneyimlerin tek bir katı çerçeveye sıkıştırılamayacağının farkında olan modern toplumların çoğulcu bakış açısına aykırıdır.

6- Marx materyalistti. Maddeden başka hiçbir şeyin Var olduğuna inanmıyordu. İnsanlığın manevi yönlerine hiç ilgi göstermiyordu ve insan bilincini sadece maddi dünyanın bir yansıması olarak görüyordu Dine karşı acımasızca dışlayıcıydı ve ahlakı basitçe sonuca varmak meselesi olarak görüyordu. Marksizm insanlığın bütün en değerli şeylerini kurutur, bizleri çevremizce belirlenen etkisiz hantal maddi yığınlara indirger. İnsanlığa çizilen bu ruhsuz rotanın çıkacağı yol açıktır ki Stalin’in ve Marx’ın diğer izleyicilerinin kıyımlarıdır.

7- Marksizm’le ilgili hiçbir şey sınıf konusu kadar bıktırıcı saplantıdan daha çağdışı değildir. Marksistler dikkat etmemiş olabilir ama sosyal sınıf manzarası Marx’tan bu yana tanınmayacak ölçüde değişmiştir. Özellikle safça sosyalizmi getireceğini hayal ettikleri işçi sınıfı neredeyse iz bırakmadan silinip gitmiştir. Artık sınıfın giderek daha az umursandığı sosyal alışkanlığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz, sınıf mücadelesiyle ilgili laflar, kafirlerin kazıklara bağlanıp yakılması kadar arkaiktir. Şeytani, silindir şapkalı kapitalist gibi devrimci işçi de Marksist hayalciliğin bir uydurmasıdır.

8- Marksistler siyasette şiddeti savunurlar. Makul, ılımlı, kademeli reform yolunu reddederek yerine kanlı devrim kaosunu koyarlar. Küçük bir isyancı gurup ayaklanarak hükümeti devirecek ve isteklerini çoğunluğa dayatacaktır. Marksizm ile demokrasinin kanlı bıçaklı olmasının bir nedeni de budur. Marksistler sadece ideoloji diyerek ahlakı küçümsedikleri için politikalarının halka getireceği kargaşa umurlarında değildir. Onlara göre ne kadar can kaybı olursa olsun bu süreçte sonuç, araçları haklı çıkarır.

9- “Marksizm, çok güçlü bir devlete inanır. Sosyalist devrimciler özel mülkiyeti kaldırdıktan sonra despotik iktidarları aracılığıyla ülkeyi yönetirler ve bu iktidar bireysel özgürlüğün sonu olur. Her nerde Marksizm uygulanmışsa böyle oldu. İnsanların partiye, partinin devlete ve devletin canavar bir diktatöre geçit vermesi Marksist mantığın bir parçasıdır. Liberal demokrasi eksiksiz olmayabilir ama vahşice otoriter bir iktidarı eleştirmeye kalkıştı diye insanların akıl hastanesine kapatılmalarına göre daha fazla tercih edilir.

10- Son kırk yılda en ilgi çeken radikal hareketler Marksizmin dışından çıktı. Feminizm, çevrecilik, eşcinsel ve etnik siyaset, hayvan hakları, antiglobalizm, barış hareketi; bunlar şimdi sınıf mücadelesine demode bağlılığın yerini aldı ve Marksizmi çok gerilerde bırakan siyasi aktivizmin yeni biçimlerini temsil ediyorlar. Marksizmin bunlara ilham vermeyen katkısı marjinaldir. Gerçekten hala bir siyasi sol vardır ama bu sınıf sonrası, sanayi sonrası dünyasına uygundur.
184 syf.
·6 günde
Terry Eagleton bir ideolog ve marksisttir.Bu yüzden kitapta zaman zaman marksist düşüncelere rastlarız.
"Azizler ve Alimler" postmodernist bir eserdir.Yani önemli olan olay örgüsü değil, asıl anlatılmak istenen şeydir.Anlatılmak istenen birçok şey var.Ama kitapta çoğunlukla dilden bahsedilmiştir.Burada ise devreye Wittgenstein ve dil üzerine fikirleri girer.Kitap aynı zamanda tarihsel üst kurmacaya,buna bazı postmodernist eserlerde rastlayabiliriz, sahiptir.Yani yazar karakterlerini tarihi figürlerden seçmiştir ve bu kişileri bir kurguda biraraya getirmiştir.
Kitap,yani 1.bölüm,Connoly'nin idam edileceği gün ile başlar.Görevlilerin Connoly'nin idamını diğer mahkumların görmesini istememesi ve bunun için uğraşmaları hayli ilginçtir.Normalde ibret olması için,ki bu ne kadar doğru tartışılır, idamlar herkesin gözü önünde gerçekleşir.Bölümün sonlarına doğru Connoly'ye sıkılan kurşun durur (Matrix'de olduğu gibi:) ). Sanki zaman geriye alınmış gibi olur 2.bölümde.Yazar Connolly,Russell ve Wittgenstein'ı biraraya getirir.Başka karakterler de vardır tabii ki ama başrolde bu 3 kişi vardır.:) 2.bölümde ve sonraki bölümlerde karakterler arasındaki bazı diyaloglar oldukça ilginçtir ve üzerinde düşünülmesi gerekir.
Kitapta unutamadığım ve bana çok komik gelen şey şudur; bir gün Wittgenstein'ın arkadaşı Wittgenstein'ın fotoğrafını çekecektir.Wittgenstein nerede duracağını sorduğunda, arkadaşı "oralarda bir yerde" der ve Wittgenstein bu söze çok güler ve ben de gülerim.:) Aslında bu söz bize dilin belirsizliğini gösterir.Yani biz belli bir dille konuşuyoruz diye söylediğimiz her şey belli değildir,olamaz.

Avusturya doğumlu bir filozof; Ludwig Wittgenstein (1889 –1951). Wittgenstein aynı zamanda Bertrand Russell'ın da öğrencisidir. Hayatı boyunca yayınladığı tek kitap, "Tractatus Logico-Philosophicus" adlı eserdir.

"Hakkında konuşamayacağımız şeyIerde sessiz kaImamız gerekir." Wittgenstein

" DiIimin sınırIarı, dünyamin sınırIarıdır." Wittgenstein


İngiliz bir filozof; Bertrand Russell ( 1872- 1970)         mantık ve matematik alanında önemli çalışmaları olan Russell Whitehead'le birlikte Principia Mathematica adlı ünlü matematik kitabını yazmıştır.
"Ne kadar az biIirseniz, onu o kadar şiddetIe savunursunuz." Russell
"Bir kasabın ekmeğe, bir fırıncının da ete ihtiyacı vardır. Bu nedenIe kasapIa fırıncının birbirini sevmesi için mantıkIı bir neden vardır. Her ikisi de birbirine yararIı oIur."

Connolly  (1868 - 1916),ayaklanmaların bastırılması sırasında İngilizler tarafından ağır yaralı olarak ele geçirildikten sonra, yapılan gizli duruşmalarda yargılanarak idama mahkûm edildi. İngiltere'den bağımsızlığını ilan eden Paskalya Ayaklanması'nın öncüsü ve İrlanda'nın ilk Marksist işçi önderlerinden James Connolly 12 Mayıs 1916'da kurşuna dizildi.

" Rahip herhangi bir ülkede siyasi gücü elde edebildiğinde,sonuç dinin görüşleri için felaket olmuştur ve insanlığın ilerlemesine terstir." Connolly

" İngiliz hükümetinin İrlanda'da hiç hakkı yoktur,asla olmamıştır,asla olamaz." Connolly

"Biz normal zamanlarda anayasal harekete inanırken ender zamanlarda devrimci harekete inanırız." Connolly

Dipnot: Connolly'nin sözlerinin çevirisi şahsıma aittir.
2.Dipnot: Kitabı okumadan önce başroldeki karakterlerle,İngiliz ve İrlanda tarihiyla ilgili araştırma yapıp bilgi sahibi olmak gerekir.Yoksa kitap pek anlaşılmaz.
176 syf.
Eagleton’un bu kitabıyla kültürün farklı anlamlarını, toplum üzerindeki etkisini, siyaset ve doğa ile arasındaki ilişkisini inceleme şansı ediniyoruz. Tabi bugüne kadar bilim insanları, filozoflar, psikologlar ve antropologlar kültüre dair birçok açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu açıklamalarda illaki eksik kalan yerler vardır çünkü kültür kavramı çok geniş ve çok anlamlı bir kavramdır. Eagleton, Kültür Yorumları adlı kitabında bu eksikleri ele alıp, kültür kavramının kökenine kadar inerek kültüre ilişkin olan farklı algıları ortaya koymuştur.

Kültürün çeşitli anlamları, “kültür ve uygarlık (medeniyet)” arasındaki farkların tartışılması, özellikle modernden postmoderne geçiş esnasında yaşanan kültür tartışmaları, kültür savaşları, kültür krizleri gibi konular Eagleton ve Williams’ın gözünden ele alınarak Kültür Yorumları kitabında incelenmiştir.
220 syf.
·14 günde·10/10 puan
Kitap okurken nelere dikkat edilmeli, sorusuna güzel bir şekilde yanıt veren harika bir kitap. Şiir,roman, hikaye birçok konuda yazar detaylı anlatımla anlatıyor. Eğer dikkat ederek okumak istiyorsanız mutlaka okumanız gereken bir kitap. Yorum gücünü, dili kullanış şeklini, konuyu, yazıldığı dönemi ne şekilde ele almalıyız, tüm bunlara cevap veriyor. Bazen çok dikkatsiz okuduğumu bazen de aynı noktalara dikkat ettiğimizi anladım. Tatmin edici bir okuma oldu. Meraklı okuyucular farklı tarzda bir okuma istiyorsa mutlaka okusun.

Yazarın biyografisi

Adı:
Terry Eagleton
Tam adı:
Terence "Terry" Eagleton
Unvan:
İrlanda Asıllı İngiliz Akademisyen ve Yazar
Doğum:
Salford, Birleşik Krallık, 22 Şubat 1943
Terence "Terry" Eagleton (d. 22 Şubat 1943, İngiltere), İrlanda asıllı İngiliz akademisyen ve yazar. Edebiyat ve kültür teorileri uzmanı. Özellikle Marksist edebiyat kuramı üzerine çalışmaları ile tanınır. Şu anda Manchester Üniversitesi'nde görevlidir.

Eagleton'ı özgün bir edebiyat kuramcısı olarak düşünmek mümkündür. Marksizm'e dayalı materyalist bir eleştiri teorisi oluşturmaya çalışmıştır. Kurduğu Marksist teori birçok eleştirmenin çalışmalarının kuvvetli ve etkili yönlerinin sentezinden oluşmaktadır. Genelde modernite ve modernizm üzerine eğilmektedir. Postmodernizme temel olarak itiraz etse de, yine de tümden yadsımamaktadır.

Eagleton doktorasını Cambridge Üniversitesi, Trinity Koleji'nde yaptı. Marksist edebiyat eleştirmeni Raymond Williams'ın öğrencisiydi. Kariyerine 19. ve 20. yy edebiyatları üzerine çalışarak başladı. Sonradan Williams'ın Marxist edebiyat kuramına yöneldi. Oxford Üniversitesi'nin Wadham, Linacre ve St. Catherine's Kolejleri'nde görev aldı. 1960'larda Slant etrafında toplanan sol eğilimli bir Katolik gruba katıldı ve birkaç teolojik makale ve bir de kitap yazdı, Towards a New Left Theology (Yeni Bir Sol Teolojiye Doğru). Bu eserin Türkçe çevirisi bulunmamaktadır.

Daha yakın bir zamanda Eagleton kültürel çalışmaları daha geleneksel edebiyat teorisiyle birleştirdi. Son zamanlardaki yayınları teolojik alanlara tekrar ilgi duyduğunu gösteriyor. Eagleton üzerindeki önemli bir diğer etki de psikanaliz oldu ve İngiltere'de Slavoj Zizek çalışmalarının önemli bir savunucusudur.

Halen New Statesman, Red Pepper ve The Guardian gibi önde gelen İngiliz yayınlarında politik olaylar üzerine yorum yazıları yayınlanmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 231 okur beğendi.
  • 1.312 okur okudu.
  • 91 okur okuyor.
  • 1.861 okur okuyacak.
  • 50 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları