Thomas Bernhard

Thomas Bernhard

8.4/10
229 Kişi
·
498
Okunma
·
164
Beğeni
·
6.560
Gösterim
Adı:
Thomas Bernhard
Unvan:
Avusturyalı Yazar
Doğum:
Heerlen, Hollanda, 9 Şubat 1931
Ölüm:
Gmunden, Avusturya, 12 Şubat 1989
10 Şubat 1931'de Avusturyalı bir annebabanın evlilikdışı oğlu olarak Hollanda'da doğdu. Büyükannesiyle büyükbabasının yanında geçen çocukluk yılları sırasında (1932-42) Avusturya'nın çeşitli yerlerini dolaştı. İlk ve orta öğrenimini Salzburg'da yaptı. Ardından müzikoloji ve ticaret öğrenimi gördü. İlk yazısını 1950'de yayımladı. 1952-55 yılları arasında, Salzburg'daki Mozarteum'da müzik öğrenimine kaldığı yerden devam ederken Demokratisches Volksblatt gazetesinin adliye muhabirliğini yaptı. İtalya, Yugoslavya, İngiltere ve Polonya'da dolaştıktan sonra 1965'te Yukarı Avusturya'ya yerleşti. Aldığı birçok önemli ödül arasında 1970'teki Georg Büchner ödülü, 1971'deki Grillparzer ödülü, 1988'deki Prix de Medicis sayılabilir. Çok sayıda anlatı ve tiyatro eseri yazmış olan Thomas Bernhard'ın ilk anlatısı 1963'te çıkan Frost (Kırağı), son anlatısı ise 1988 tarihini taşıyan Auslöschung'dur (Sönüş). Türkçede yayımlanmış yapıtları arasında Odun Kesmek (YKY, 1999); Tiyatrocu (Mitos Boyut, 1999); Bir Çocuk (Mitos, 1997); Soluk Bir Karar (Mitos, 1997); Mahzen (Mitos Boyut, 1994); Neden (Mitos Boyut, 1993) ve Kahramanlar Alanı (Can, 1992) sayılabilir.
Bir insanın özü ancak onu kaybettiğimizi görmek zorunda kaldığımızda, o insan bir veda sürecine girdiğinde ortaya çıkarmış.
İnsanlardan nefret ederiz ve gene de onlarla birlikte olmak isteriz, çünkü yalnız insanlarla ve onların arasında bir şansımız vardır yaşamı sürdürmek ve çıldırmamak için.
Onu yazmalıyım, incelemeyi yazmalıyım diye düşünüyormuş sürekli, incelemeyi yazma, oturup incelemeyi yazma düşüncesi varlığını bütünüyle dolduruyormuş, artık incelemenin düşüncesi değil, yalnızca incelemeyi yazma düşüncesi, incelemeyi göz açıp kapayana dek yazma düşüncesi; fakat bu düşünceye saplandıkça incelemeyi yazması imkânsızlaşıyormuş. Işin zorluğu kafasında bir şey olması değilmiş, herkesin kafasında en muazzam şeyler olurmuş, hem de hayatlarının sonuna dek hiç aralıksız, en muazzam şeyler, işin zorluğu bu muazzam olanı kafadan çıkarıp kağıda dökmekmiş.
İnsanlar birbirleriyle yürüyor ve birbirleriyle konuşuyor ve birbirleriyle yatıyor ve birbirlerini tanımıyorlar. İnsanlar birbirlerini tanısalardı, birbirleriyle yürümez, birbirleriyle konuşmaz, birbirleriyle yatmazlardı. Sen kendini tanıyor musun? diye soruyorum kendime sık sık.
Kendi kendine konuşma çağındayız. Ayrıca kendi kendine konuşma sanatı, konuşma sanatından çok daha yüksektir.
Thomas Bernhard
Sayfa 123 - YKY
Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir, dedi.
“Yemin ederim size baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır. Gerçek, tam bir hastalıktır. “

Yukarıdaki sözü Yeraltından Notlar'ı okuyan okumayan herkes hatırlayacaktır. Thomas Bernhard'ı okuduktan sonra ise kendisinin gerçekten bu hastalıktan muzdarip olduğunu (belki bizim gibi) fark edeceksiniz hemen.

Önce neden Odun Kesmek'le başladığıma değineyim isterseniz, yazarla ilgili olarak. Yani daha önce, "Hayatının bu döneminde Odun Kesmek adında bir kitap okuyacaksın" deselerdi önemsemezdim kesinlikle bu lafı edeni, selam sabahı keserdim hatta - hem neye dayanarak bunu söyleyebiliyor ki ukala . Neyse, anladınız zaten ne demek istediğimi. Zaten ilk olarak da Metin T.'nin yazar ile ilgili övgü dolu yazıları nedeniyle Bitik Adam kitabını okumaya başlamıştım normalde. Ama yazarı okumaya karar veren herkesin anlayabileceği sebeplerden dolayı ara verdim ne yazık ki. Sonra başlayan etkinlikle Bitik Adam'a dönmeye hazırlanırken Osman Yüksel'den indirimli kitap aldım biraz. Thomas Bernhard da okumaya niyetlendiğimden, kendisinde mevcut olan iki kitabını aldım ve bunlardan da adı kafama daha fazla yatan Odun Kesmek'i okumaya başladım birkaç gün önce – diğeri Kireç Ocağı'ydı.

Adıyla hiç ilgisi olmayan bir kitap Odun Kesmek. Ama önce Thomas Bernhard'dan söz edeyim, yazım stilinden. Zaten bir video var sitede dolaşan, onu izlerseniz ne kadar ilginç bir insan olduğunu anlayacaksınız kendisinin. 1931-1989 yılları arasında yaşayan Avusturyalı yazar hakkında şöyle bir şey yazıyor Vikipedi'de “Genel olarak eserlerinde ülkesi Avusturya'ya karşı büyük bir öfke görülür. Taşranın dar kafalı tutuculuğu, düşünsel gelişime sekte vuran bencilliği ve dışlayıcılığı yazarın üzerinde en çok durduğu temalardır.” Bir iki arkadaş hangi kitabından başlayalım diye sormuştu yazara, bu kitabında yukarıda yazanları direkt hissedebiliyorsunuz. Yani yazarın normali zaten bu kitap.

Başka ne var Thomas Bernhard'in normallerinde; bir kere Leman'dan kahramanımız – daha sonra Enpara reklamlarıyla kapitalizmin uşağı haline gelse de- Kıllanan Adam'ın edebiyat dünyası versiyonu kendisi. Başta dediğim gibi fazla bilinçli, yeraltı insanı gibi, belki de bizim gibi. Kafamızdan geçen şeyleri aynen döküyor kağıda. Aynen döküyor derken kelimenin tam anlamıyla aynen. Noktası az, virgül ve noktalı virgüllerle dolu bir metin içinde buluyoruz kitabın kapağını açtıktan sonra kendimizi birdenbire. Sonuna kadar bakıyoruz farklı bir bölüm, not, konuşma, herhangi bir şey var mı diye - Hayır, paragraf bile kullanmamış adam, rahatsız ya ille rahatsız edecek bizi de. Tipik bir Thomas Bernhard cümlesi şöyle: #29233160

Okumaya başlıyoruz, bilinç akışı son zamanlarda aşina olduğumuz gibi, ama normal-sürekli bir bilinçakışı değil karşılaştığımız. Çoğu yerde yazıyor, sarmal bir bilinç akışı diye. Bir 30 yıl önceye dönüyor, bir iki gün önceye, bir şimdiye, sürekli yer ve zaman değiştiriyor bilincinde. Çok batmıyor, anlıyorsunuz. Ama başka bir şey daha var; bir şeyi kafamıza sokmak için mi bilmiyorum, tekrar ediyor sürekli, normal hayatta olsa küfredeceksiniz bu adama, garip bir şekilde bağlıyor kendini. Evet farklı bir bilinç akışı, farklı bir bilinci var. Bilinç içinde nasılsa öyle, düzgün kurmak için uğraşmıyor cümleleri. Ses ve Öfke'nin ilk bölümü gibi anlatım biraz, hani şu zekası fazla gelişmemiş Benjy'nin anlatımı gibi. Ama kesinlikle zekice bir anlatım. Anlatılmaz, yaşanır diyorlar ya öyle işte.

Kitaba döneyim tekrar. Konu şöyle; yazarın bir arkadaşı kendini asmış ve yazarımız cenazesine katılmış 25-30 yıldır görmediği Viyana sanat camiasının önde gelen isimleriyle. Sonra bunlardan yakın olduğu bir aile kendisini bir akşam yemeğine davet ediyorlar; hem anma için, hem de önemli bir tiyatro oyuncusu şerefine yapılacak bu yemek (Gece yemeği demek daha doğru). Yazarımız da es kaza kabul ediyor bu daveti. (Sürekli pişmanlık duyuyor kitap içinde bu karara) Kitap davetin başında başlıyor, sonuna kadar sürüyor. Kitabın ilk yarısın da bu tiyatro oyuncusu bekleniyor, yazarımız Berjer koltukta düşünüyor bu arada. Berjer koltuk sürekli vurgulanıyor hemen her cümlenin sonunda (Bendeki versiyonunda kitabın kapağında da o koltukta oturuyor Thomas Bernhard) Ben saymadım ama kesinlikle vardır üşenmeyip sayan kaç defa Berjer geçtiğini kitapta.

Bu ilk kısımda (kısım filan yok, sadece kitabın ilk yarısı) hiç tanımadığım bir topluluk olmasına rağmen 1950-1980 arası Avusturya Sanat camiasına tiksintiyle bakmayı başartıyor Bernhard. Kendisinin baktığı gibi, kimseyi sevmiyor zaten, kendisini de. Belki de o yüzden bir sıcaklık oluştu içimde adama karşı.

Daha sonra bu Burg oyuncusu geliyor (Viyana'nın Devlet tiyatrosu gibi bir şey) ve biz de yemeğe geçiyoruz herkes gibi. Bu süre zarfında fazla girdi yapmıyor yazar, en sevdiğimiz şey olan dedikodu dinliyoruz felsefi bir şekilde. Oyuncu sürekli kendini övüyor, etrafı pohpohluyor.

Yemekten sonra müzik odasına geçiliyor ve konuşmalar, yazarımızın bilinci akışı karışık bir şekilde devam ediyor. Sonra da bitiyor yemek ve kitap. Odun kesmek sonlarda bir yerlerde çıkıyor karşımıza, Burg Oyuncusunun hayali olarak. Yazarımız da o kadar beyin fırtınasına, öfkeye ve okuduğumuz herşeye rağmen ev sahibesinin alnını eskisi gibi öperek ayrılıyor davetten- ama içinde ukte kaldığı için yazıyor bu kitabı.

Şimdi ben kitabı baştan sona niye anlattım, neden spoiler verdim deli gibi? Diyebilirsiniz doğal olarak, en tabi hakkınız. Ama bu kitap zaten konusu için okunacak bir kitap değil, Thomas Bermhard'ı görmek, tanımak o sinirli dağınık adamı fark etmek için okunacak bir kitap. (Kitabın orijinal adı- Odun Kesmek: Bir Öfke zaten)

Her cümlesinden ayrı bir aforizma çıkarabilecek kitaplardan değil aynı zamanda Odun Kesmek. Başlı başına bir aforizma kitabın kendisi. Instagram okuyucusu sevmez, sıkılır, ki ben de zorladım kendimi özellikle bu bahar aylarında okumak için. Ama bıraktığım zamanlarda bile beynimde bir yerde çağırdı beni Bernhard yanına. Biliyor çünkü ben de rahatsız birisiyim kendisi gibi.

Bundan sonra Bitik Adam'ı bitirip Kireç Ocaklarına geçeceğim, normal bir şey değil yaptığım ama yapacak bir şey yok. Huzursuzluk sardı her yanımı. Bari kitaptaki geç akşam yemeği gibi bu incelemeyi de Bolero'yla bitirerek bir parça rahatlatayım sizi. İyi geceler.

https://www.youtube.com/watch?v=r30D3SW4OVw
Thomas Bernhard’ın okuduğum üçüncü kitabı oldu. Gerçekten de çok ilginç bir adam bu Thomas Bernhard. Okunacak binlerce kitap olmasa düşeceğim peşine ve bütün kitaplarını tek tek okuyup o karmakarışık beyninin içerisine gireceğim; ama ne yazık ki buna şimdilik vaktim yok. Bir gün kafayı kırarsam, ilk peşine düşeceğim yazarlardan birisisin Bernhard!

Öncelikle yazar ile ilgili yaptığım araştırmalarda ve şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da kahramanlar sakatlar, yaşlılar, yalnızlar, kaybedenler ve zihinsel rahatsızlıkları olan kişiler arasından seçilmiş. Bernhard ile yapılan bir röportajda ise bütün kahramanlarının kendisinden birer parça olduğu bizzat Bernhard tarafından ifade edilmiş. Kitabın konusunu açıklarken bu konuya örnekler vererek gerekçelendirme yapmak istiyorum.

Kitap upuzun bir monologdan oluşuyor. Bu monolog içerisinde anlatıcımız, Mozarteum isimli üniversitede(Mozarteum Üniversitesi Thomas Bernhard’ın gittiği üniversitenin adıdır.) ve ardından Horowitz kursunda öğrenim gören üç piyano virtüözü(Thomas Bernhard birkaç yıl müzik eğitimi almıştır.) ekseninde, hırs, kıskançlık, ölüm gibi konuları ele alıyor. Bu üç arkadaştan en zeki ve başarılı olanı Glenn Gould’dur. (Gerçek bir kişidir ve piyano virtüözüdür aslında; ama Bernhard ile hiç tanışmamış.) Gloud’u ilk kez piyano çalarken gördüklerinde yine piyano virtüözü olma heveslisi olan Wertheimer o anda umutsuzluğa kapılır ve hevesi kırılır. Çünkü Mozarteum’un Gloud’dan sonra en yeteneklisidir ve dünya çapında bir piyano virtüözü olabilir aslında; ama asla onun dehasına erişemeyecektir. Wertheimer yıkılır ve anlatıcımız olan yazar da soğukkanlı bir şekilde yenilgiyi kabul eder. İlerleyen zamanlarda anlatıcımızın arkadaşları olan Glenn eceliyle ölür, Wertheimer ise intihar ederek yaşamına son verir. İşte anlatıcımız bir lokantada otururken bunları düşünüyor ve bizlere anlatıyor. Bizler de düşünmekten zevk aldığını ifade eden Thomas Bernhard’ın beyin dalgalarından bu arkadaşların başlarından geçenleri okuyoruz.

Thomas Bernhard'ın yazdıkları, hipnotize edici ve bir insanın beyninden geçen düşüncelerin kendisi kadar hızlı. Bernhard, tam olarak "dilinin kemiği olmayan bir deli." Çekinmiyorum kendisine deli demekten. Çünkü kesinlikle deli olduğuna kalpten inanıyorum. Bence o cümleler ve o gözler asla normal bir insanın cümleleri ve gözleri olamaz. Mutlaka Bernhard'ın beyninde bizimkinden farklı bir şeyler var. İnanılmaz gürültülü bir zihne ve tehlikeli birçok düşünceye sahip olduğu belli. Açıkçası çok etkilendim kendisinden ve röportajlarında kullandığı her bir kelimeden...

İnsan beyninin yapamayacağı tek bir şey vardır, o da düşünmeden durabilmek. Bir insan düşünmeden duramaz. Bu mümkün değildir. Peki saniyede kaç tane düşünce birden kafamızdan geçebilmektedir? Eminim bu sorunun cevabına birçoğumuz benzer bir şekilde, saniyede birden çok düşüncenin beynimizden geçebileceği şeklinde cevaplayacaktır... Peki o zaman soruyu değiştirelim. Düşünce hızını ölçmek mümkün müdür? Bir kimsenin bir şeyin hızını belirleyebilmesi için, öncelikle başlangıç ve bitiş noktalarını tanımlaması gerekmektedir. Düşünce ise, bilimsel olarak duyumsal bilginin alındığı andan bir eylemin başlatıldığı ana kadarki zihinsel etkinlikler olarak tanımlanmaktadır. Yani bir düşünce hızını ölçebilmek için duyumsal bilginin alındığı an ile eylemin başlatıldığı an arasındaki zihinsel etkinlikleri ölçmek gerekir. Maalesef bu durum şimdilik bilimsel olarak mümkün değil. İşte Thomas Bernhard'ın yazdıkları da tıpkı burada anlattığım gibi, adeta birer düşünce dalgalarıdır. Bu sebeple;

1- Bernhard'ın cümleleri nerede başlar ve nerede bitecek asla anlaşılamamaktadır.

2- Tıpkı düşünce dalgalarında olduğu gibi farklı ihtimaller sürekli Bernhard tarafından düşünülerek aynen olduğu gibi değiştirilmeden uzun uzun, fazla fazla, tekrar tekrar yazıya geçirilir. Bu da doğal olarak sık tekrarlı ve uzun cümleleri ortaya çıkarır.

3- Düşüncenin başlangıç ve bitiş noktaları belirlenemediğinden Bernhard'ın paragrafları da tıpkı düşünce gibi bir şekilde başlar ve asla bitmek bilmez.

İnanın daha çok fazla şey söylemek istiyorum Bernhard araştırmam ile ilgili; ama uzun uzadıya yazıp sizleri sıkmak istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağına lütfen dikkatli bir şekilde yakından bakın. Bu adam normal bir adam değil. Ve eminim siz de fark edeceksiniz. O andan sonra neden Bernhard'ı, cümlelerini, gözlerini ve beynini bu kadar derinden incelediğimi anlayacaksınız...

Thomas Bernhard’ın bir diğer ilginç yönü ise, şiirleri tiksindirici bulması. Adam açık açık şiirlerden tiksiniyorum diyor. Ayrıca uzun uzun betimleme yapan yazarlardan ve kitaplardan da nefret ediyor. Çünkü bunu gereksiz buluyor. Hepimizin doğayı ve etrafımızı gördüğünü, bir başkasının gelip bize çevremizdeki şeyleri anlatmasına gerek olmadığını ifade ediyor. Önemli olanın düşünceler ve düşüncelerin aktarılması olduğunu söylüyor.

Bu arada bu kitap Bernhard’ın site içerisinde en çok okunan kitabı. Fakat ben bu kitabın daha çok okunmasına sebep olarak, diğer kitaplarına nazaran daha az virgüllü cümlelerin, dolayısıyla daha kısa cümlelerin bulunmasını görüyorum. Çünkü diğer okuduğum iki kitabında da nokta işaretine rastlamak pek mümkün değildi. Bu eserinde ise cümleler o kadar uzun değil ve nokta işareti kullanmaktan kaçınmamış. Aslında bunun ana nedeni, diğer iki kitabın çevirmeninin Esen Tezel; bu kitabın çevirmeninin ise Sezer Duru olması olabilir. Çünkü iki farklı çevirmen tarafından yapılan çeviri, Thomas Bernhard’ın karmakarışık dilini de hesaba katarsak, müthiş farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Açıkçası bu konuda çok yetkin olmadığımdan kesin kanıya varamıyorum; ama çevirmenlerin farklı olduğu bu kitabı okurken hemen fark ediliyor. Benim tercihimi soracak olursanız, ben önceki kitaplarındaki uzun cümleli Bernhard’ı, dolayısıyla Esen Tezel’i tercih ederim. Çünkü Bernhard’ı Bernhard yapan upuzun ve beyin yakan cümleleri…

Her okuduğumda farklı ufuklara yelken açıyorum Bernhard’la. Böyle, nerede ne diyeceği asla belli olmayan “deli” bir yazarı tanıyor olmak da beni mutlu ediyor. Bir sonraki okuyacağım Bernhard kitabı olan Eski Ustalar’ın siyasi konulara da değinen bir kitap olduğunu bildiğimden bu yazımın içerisinde siyasi görüşlerine ve yasaklanan tiyatro piyeslerine değinmeyeceğim. Onu da bir sonraki yazımda anlatırım. Ne de olsa anlatacak çok şey var Bernhard ile ilgili…
Şunu peşin peşin söylemekte fayda görüyorum ki, bu yazımın içerisinde kurduğum ve kuracağım her cümle, iki gündür Thomas Bernhard ile ilgili yaptığım araştırmalar ve aşağıda bahsettiğim videoyu derinlemesine incelemem sonucu vardığım kanılarımdan oluşmaktadır.

Thomas Bernhard'ın okuduğum ilk kitabı Sarsıntı idi. Sarsıntı'yı bitirdiğimde çok etkilenmiştim ve yeniden Bernhard'ın "deli saçması" cümlelerini okumak için sabırsızlanıyordum. Bence Bernhard tam anlamıyla muhteşem bir deli. Hakkında yazacak o kadar çok şeyim var ki, nereden başlasam, nereye bağlayıp nerede sonlandırsam bu yazıyı diye bir türlü karar veremiyorum. Aslında kitabı dün bitirmiş olmama rağmen bu incelemeyi yazmak için ideal zamanımı bekledim. Peki bir incelemeyi yazmak için ideal zaman diye bir şey var mıdır? Bu sorunun cevabını Bernhard cümleleriyle size birazdan vereceğim, hiç acele etmeyin.

Öncelikle, Thomas Bernhard'ın yazdıkları, hipnotize edici ve bir insanın beyninden geçen düşüncelerin kendisi kadar hızlı. Bernhard, tam olarak "dilinin kemiği olmayan bir deli." Çekinmiyorum kendisine deli demekten. Çünkü kesinlikle deli olduğuna kalpten inanıyorum. Hatta Metin T.'nin önermiş olduğu 49 dakikalık (https://www.youtube.com/watch?v=DV_7iVjYs3c) videoyu birkaç defa izledim ve Bernhard'ın cümlelerine, mimiklerine ve gözlerine derinlemesine baktım. Bence o cümleler ve o gözler asla normal bir insanın cümleleri ve gözleri olamaz. Mutlaka Bernhard'ın beyninde bizimkinden farklı bir şeyler var. İnanılmaz gürültülü bir zihne ve tehlikeli birçok düşünceye sahip olduğu belli. Açıkçası çok etkilendim kendisinden ve röportajlarında kullandığı her bir kelimeden...

İnsan beyninin yapamayacağı tek bir şey vardır, o da düşünmeden durabilmek. Bir insan düşünmeden duramaz. Bu mümkün değildir. Peki saniyede kaç tane düşünce birden kafamızdan geçebilmektedir? Eminim bu sorunun cevabına birçoğumuz benzer bir şekilde, saniyede birden çok düşüncenin beynimizden geçebileceği şeklinde cevaplayacaktır... Peki o zaman soruyu değiştirelim. Düşünce hızını ölçmek mümkün müdür? Bir kimsenin bir şeyin hızını belirleyebilmesi için, öncelikle başlangıç ve bitiş noktalarını tanımlaması gerekmektedir. Düşünce ise, bilimsel olarak duyumsal bilginin alındığı andan bir eylemin başlatıldığı ana kadarki zihinsel etkinlikler olarak tanımlanmaktadır. Yani bir düşünce hızını ölçebilmek için duyumsal bilginin alındığı an ile eylemin başlatıldığı an arasındaki zihinsel etkinlikleri ölçmek gerekir. Maalesef bu durum şimdilik bilimsel olarak mümkün değil. İşte Thomas Bernhard'ın yazdıkları da tıpkı burada anlattığım gibi, adeta birer düşünce dalgalarıdır. Bu sebeple;

1- Bernhard'ın cümleleri nerede başlar ve nerede bitecek asla anlaşılamamaktadır.

2- Tıpkı düşünce dalgalarında olduğu gibi farklı ihtimaller sürekli Bernhard tarafından düşünülerek aynen olduğu gibi değiştirilmeden uzun uzun, fazla fazla, tekrar tekrar yazıya geçirilir. Bu da doğal olarak sık tekrarlı ve uzun cümleleri ortaya çıkarır.

3- Düşüncenin başlangıç ve bitiş noktaları belirlenemediğinden Bernhard'ın paragrafları da tıpkı düşünce gibi bir şekilde başlar ve asla bitmek bilmez.(Mesela bu kitapta 13. sayfada paragraf başlıyor ve 168. sayfada, kitabın sonunda, o paragraf sonlanıyor.)

İnanın daha çok fazla şey söylemek istiyorum Bernhard araştırmam ile ilgili; ama uzun uzadıya yazıp sizleri sıkmak istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağına lütfen dikkatli bir şekilde yakından bakın. Bu adam normal bir adam değil. Ve eminim siz de fark edeceksiniz. O andan sonra neden Bernhard'ı, cümlelerini, gözlerini ve beynini bu kadar derinden incelediğimi anlayacaksınız...

Ayrıca kitabın başlarında Stanley Kubrick'in The Shining (https://www.imdb.com/title/tt0081505/) filmini izliyor gibi hissettim. Meşhur bir film olduğu için ve kitap kafanızda canlansın diye bu benzerliği ifade etmek istedim. Ayrıca şu korkutucu fotoğrafa (https://hizliresim.com/Vr4LkP) bakarsanız yukarıda anlattığım olaylar biraz daha somutlaşacaktır sizin için.

Kitabın konusuna gelirsek; Konrad isimli bir adam, tekerlekli sandalyeye mahkum ettiği eşini hapsettiği kireç ocağında tuhaf bir sanatsal-bilimsel inceleme kaleme alma amacı güder. Bu incelemenin ismi bellidir: İşitme... Bu incelemede nelerin yazılacağı da aslında bellidir. Çünkü uzun yıllardır Konrad'ın üzerine çalıştığı, düşündüğü ve deneyler yaptığı tek konu budur. Fakat Konrad bu incelemesini yazmak için sakin bir ortam ve düşüncelerini kağıda geçirebilmek için ideal bir ortam arar. Bu sebeple Kireç Ocağı'na taşınır. Orada da işler istediği gibi gitmez ve sonunda kaç kurşunla olduğu bilinmemekle birlikte, karısını öldürür. Bu cinayetten sonra yazar tarafından "-miş"li geçmiş zaman kullanılarak adeta dedikodular biz okuyucunun önüne serilir.

Konrad'ın bütün amacı İşitme isimli incelemesini yazmakmış; ancak bir türlü dış etkenler sebebiyle veya kendi zihinsel hastalıkları sebebiyle incelemesine bir türlü başlayamıyormuş. İncelemeye başlamanın ideal zamanını bir türlü bulamıyormuş. İnceleme üzerine çalışmadığı zaman ortalık son derece sessiz oluyor, kireç ocağı tam bir sessizliğe gömülüyor; ancak çalışmaya başladığı anda sessizlik bitiyormuş.(Kahretsin, ben de mişli geçmiş zaman kullanmaya başladım. Neyse, idare edin.) Her şey Konrad'a ve dolayısıyla Konrad'ın yaptığı zihinsel çalışmaya kurulan bir komploymuş. İşte şimdi, diyormuş, ideal zaman bu diyormuş ve tam o anda her şey darmadağın oluyormuş. Fakat insan bu kadar uzun süre her şeyi kafasında tutarsa, yıllarca her şeyi bir bütün halinde kafasında tutarsa, kabul etmek gerekir ki, tamamen kafasında olan incelemeyi er ya da geç kağıda dökme anı gelirmiş. Ancak bu şekilde düşünerek ve sürekli ideal zamanı bekleyerek, en önemli zamanı kaybetmiş. İdeal zaman şöyle dursun, ideal an olmadığı, çünkü asla ve hiçbir konuda ve hiçbir şeyde en ideal şey şöyle dursun, ideal dakika ya da an ya da zaman diye bir şey yokmuş. Konrad'da en önemli şey eksikmiş: gerçekleştirme, hayata geçirme karşısında korkusuzluk, incelemeyi kağıda dökme karşısında korkusuzluk...

Konrad incelemesini bitiremedi, bitirmek bir kenara başlayamadı bile ideal zamanı beklemekten; ama ben bitireceğim. Hem de Konrad'ın karısının Konrad'a söylediği şu muazzam cümleleri: "Kafanda ne olduğunu görmek istemiyorum, senin kafanı boşaltsalar içinden korkunç şeyler dökülür, pislik, çürümüş, tanımlanamayan, ürkütücü, tamamen de gereksiz şeyler." bizzat Thomas Bernhard'a ithaf ederek.
Bernhard. İlk defa mı duydunuz, ayıp size. Gerçi bende yaklaşık bir ay önce adını ilk defa duymuştum. Bizim Metin abi var, bilirsiniz Metin T. . .Yahu tutturmuş bir Bernhard, Bernhard gidiyor. Bir gün site de okumayı düşündüğüm kitaplara göz gezdiriyorum. Beni bilirsiniz nerde ruh hastası, dünyanın pisliğini, kokuşmuşluğunu anlatan adam var seçiyorum yine. Ruhumuzda var ya bir boşluk onu dolduracağız. Mutsuzluğumuzda mutluluk, huzursuzluğumuzda huzur bulacağız. O ara https://1000kitap.com/esengull/Duvar/ geldi, bak dedi Sadık Hidayet var bu adam tam sana göre. Hele dedi bir Kör Baykuş’u var ki hiç sorma. Metin abi de katıldı sohbete. Bu Sadık Hidayet diyor sağlam adam. Kör Baykuş’ta ölümü bir anlatmış ki, bu kadar mı gerçek anlatılır. Bir de diyor Bernhard var, bu eleman da iyi, ben seviyorum uslübunu tadı damağımda kaldı. Hemen bir öğrenci edasıyla notlar alınıyor, Bernhard’ ın bitik adamı okuma listelerine ekleniyor. Ben genelde tavsiyelere önem veririm de bu Metin abininkine bir ayrı önem veririm. Nasıl vermeyeceksin, adam hem okur hem yazar. Bir o kadar da kıymetli hem. Zaten kıymet verdiklerimizin sözlerine kulak veririz ya.

Aradan birkaç gün geçiyor, bakıyorum Esengül okumaya başlamış kitabı. Bende diyorum en kısa zamanda okuyacağım bir değerlendirme yapalım, kolektif olsun. Hemen kitap aldığım siteye göz atıyorum en kısa zamanda temin edeceğim. Tükenmiş! Üzüntümü iletmemle, kabul edersen armağan etmek isterim cevabını almam bir oluyor. Elbette ki kabul ederiz, maksat gönüller bir olsun. Kargom 29 Mayıs’ta elime geçiyor. İçinde bir not ve tarih, 25 Mayıs. Böylece doğum günümde en anlamlı armağanı alıyorum, aynı zamanda tek armağanı. Hemen hüzünlenmeyin, ben pek sevmem doğum günlerini. Çevremdekiler bilirler meseleyi, önceden 24 Mayıs’ta kutlarlardı artık hiç kutlamıyorlar. En son sosyal medya hesaplarımı da kapattım da dünyaya hiçbir etkisi olmayan adamın doğumu anlamlandırılmıyor. Bu mevzuular derin mevzuular anlatsak sabaha kadar sürer. Velhasıl kelam kitap kitaplığımın en anlamlı üyesi. Uğraşsak bu kadar anlamı yükleyemezdik her halde. Kitaplar kendi kendilerini anlamlandırıyor. Elbette değerli insanlara dokununca.

Kargomu aldığım gün eserin serüvenini belirliyorum. Cumartesi günü sakin kafayla okunacak sonra değerlendirme.. Anlayacağınız tadını çıkartacağım, biraz Cumartesi keyfi.. Hem Elimde başka kitaplarda var, karışsın istemiyorum. Her şeyiyle özel olacak. Pessoa’yı Çarşamba akşamı bitiriyorum. Yahu ne melem adam, üstüme çöktü. Perşembe akşamı okuyamıyorum, Cuma akşamı arayışlardayım elime ne alsam geriye bırakıyorum. Kısa bir şeyler olsun, yarın Bitik Adam’ı okuyacağım. O ara elime beklenen kitabı alıyorum. Bir şunun ilk cümlesine bakalım. Elime almamla bırakamamam bir oluyor. Uyku bastırana kadar. Bir direniş var okumak istiyorum ama zihnime girmiyor.

Yahu nasıl bırakacaksın adam öyle bir giriş yapmış ki ilk cümleden sana kitabın özetini veriyor. Bir o kadar da esrarengiz, çekici. Saygı değer anlatıcı lokanta da oturmuş eski arkadaşlarını anlatıyor. Biz diyor üç arkadaştık müzik okulundayken. Glenn Gould eceliyle öldü Wertheimer gibi intihar etmedi. Sonra bu adamları anlatıyor. Glenn Gould dediği adam bildiğiniz efsane. Müzik yapmak için doğmuş adam. Piyanonun başına geçince dünyayla bağını keserdi. Çalardı çalardı, günlerce gecelerce. Çaldı çaldı ölünceye kadar. En son piyano çalarken beyin kanamasından öldü. Adam varoluşunu müzikle tamamlamış, kendisini ait olduğu yerde müzikte bulmuş. Ev bile yaptırmış ormanın içine sadece piyano çalmak için. Wertheimer, esas karakter bu. Adam mutsuz doğmuş. Hayatı boyunca hep bir anlam bir mana aramış, aradığı her şeyde mutsuzluğu bulmuş. Hiçbir yerde hiçbir şekilde tutunamamış. Müzikte diyor çok iyiydi, hatta en iyimiz oydu ama Glenn Gould’u dinlediği an olmayacağını anladı, benim gibi. Bizimki öğrenilen kavranılan yetenekti, bizim gibilerin dehalara takılıp kendilerini felç etmemeleri gerekir. Bir o kadar da hasta adam bildiğiniz ruh hastası. Bir sürü takıntılar, arayışlar.. En sonda büyük başarı, intihar.. Anlatıcının kendisi mi? O kayıtsız daha çok her şeye. Çok büyük bir anlam arayışı yok ama yine de kendini anlamlandırıyor, yazarak. Sırf yazmak için yazıyor. Yazıyor, yazıyor.

Her ne kadar karakterler çok etkileyici olsa da asıl önemli olan eserin uslübu. Anlatıcı bir iki günde anlatıyor size bu olayları. Hatta kitabın yarısını oturduğu lokantada. Bilinç akışı mı? Değil. Daha çok anlatı. Diyorduk ya anlatı zordur. O aslında zor değilmiş, onu asıl zorlaştıran felsefeymiş. Bu kadar derin karakterleri anlatı içerisinde vermek, işte yazmak bu. Asıl deha bu. Bir de zaman olgusu var. Kitabın kapağında diyor ya, zamana ilişkin gerçekliklerin ötesinde bir saydamlık, aynı öyle. Şimdinin içerisinde geçmişi veriyor. Siz geçmişteki olayları birebir hissederken aynı zamanda yazarın şimdi ki zamanda olduğunu ve bunların düşüncede gerçekleştiğini hissediyorsunuz. Klasik geçmişe gidip uzun uzadıya anılarını anlatan yazarlar gibi değil, zamanlar arası geçiş daha sık ve daha yumuşak. Zamanlar arası geçişlerdeki keskin çizgiyi adeta ortadan kaldırmış yazar.

Ne çok anlattım yine. Kitapla ilgili iki kelam edeceğim, hayatımın yarısını anlatıyorum. Bu kitabı tavsiye eden Metin abiye ve hediye eden Esengül’e çok içten teşekkürlerimi sunarım. Gerçekten çok anlamlı ve keyifli oldu. Sonrasında benimle bu değerli anları paylaşan ve değerlendirmemi okuyan site sakinlerine de teşekkür ederim. İyi ki varsınız. Hepiniz seviliyorsunuz.

Herkese keyifli okumalar dilerim…
Öncelikle beni bu inanılmaz yazarla tanıştıran Ne Kitapsız Ne Kedisiz'nin şu #26603702 incelemesi oldu. Bu sebeple kendisine teşekkür ediyorum. Farklı yazarlarla ve farklı kitaplarla tanışınca, bir de üstüne bu tanışmadan memnun ayrılınca insan çok mutlu oluyor.

Bu zamana kadar okuduğum en ilginç ve en özgün yazarlardan biri Thomas Bernhard. Ülkemizde pek tanınmasa da "hastası olunabilecek türde bir yazar" kendisi. Hani bazı kitaplar vardır içeriği çok da önemli değildir. Önemli olan yazarının söyledikleri ve anlatmak istedikleridir. İşte bu kitap da onlardan biri. Nasıl anlatsam, öfkeli bir yazar Thomas Bernhard. Okurken bazen yazarla birlikte sinirlendiğim zamanlar oldu. Tıpkı Hakan Günday okurken hissettiğim gibi hissettim. Yani kitabın olağanüstü bir kurgusu yok; fakat yazarın olağanüstü bir okuyucuyu sarsma özelliği var.

Eser 172 sayfalık. İlk bakıldığında 1-2 günde okur kenara atarım diye düşünüyor insan. Oysaki her cümlesi çok değerli ve bir o kadar da düşündürücü. Paragrafları çok uzun, hatta sayfalarca süren paragraflar var. Tek bir sayfasını bile anlamazsanız baştan başlamanız gerekiyor. Sesli bir ortamda veya kamuya açık alanlarda okuma ihtimaliniz çok zayıf. Çünkü kitaba kendinizi vermezseniz bir süre sonra hayal dünyasına daldığınızı fark ediyorsunuz. Böyle olunca da sayfaları baştan okumak zorunda kalıyorsunuz. Kısaca, anlamak için emek verilmesini isteyen bir kitap. Bu sebeple okuma kararı verecek okurların özellikle bu paragrafımı iyi değerlendirmesi gerekiyor. Böyle yazıları ve yazarları sevmiyorsanız pek yaklaşmamanızı öneririm.

Konuya gelecek olursak, kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde 21 yaşındaki anlatıcımız, doktor olan babası ile Avusturya'da gezintiye çıkıyor. Bu gezinti esnasında bir takım insanlarla karşılaşıyorlar. Hepsini hasta insanlar olarak niteleyebiliriz ve doktor ile konuşmaları kitabın ilk bölümünü oluşturuyor. Bana sorarsanız ilk bölüm okuru ikinci bölüme, yani esas bölüme hazırlama amacı güdüyor.

İkinci bölümde ise tabiri caizse fırtınalar kopuyor. Benim için inanılmaz bir bölümdü... "Prens" isimli bu bölüm Prens Saurau'nun anlattıklarından oluşuyor. Anlatıcımız ve doktor babası, Prens'in yanına gittiklerinde onu, kendi kendine yürürken ve konuşurken buluyorlar. Sonra Prens kahramanlarımızı selamlıyor ve konuşmaya başlıyor. Toplum tarafından "deli zırvası" denebilecek harika cümleler ve tespitlerle karşılaşıyor okur bu noktadan sonra.

Deli Prens, çok ayrıntıcı ve her konu üzerine düşünen biri. Çok düşünüyor. Kafasının içerisindeki biri hiçbir zaman susmuyor ve onu sürekli bir şekilde düşünmeye sevk ediyor. Bu kadar çok düşünen ve kendi kendisine konuşan, hareketler yapan kişileri deli olarak niteliyoruz toplum olarak. Kim bilir belki de deli sandıklarımız en akıllılarımızdır...

Zaman zaman ben de çok düşündüğümü düşünüyorum. Bir gün bu kadar düşündüğüm için ve her şeyi kafaya taktığım için akli dengemin bozulacağını da ihtimal dahilinde tutuyorum her zaman. Keşke herkes kendisine düşen düşünme görevini yerine getirse de bu kadar çok düşünmek zorunda kalmasak...

Uzun süredir bu kadar altını çizdiğim bir kitap olmamıştı. Bir hayli sarsıldım; ama yıkılmadım. Yazarın diğer kitapları beni yıkmayı başarır mı bilemem; ama diğer kitapları bu kadar sarsmasa iyi olur.

Tavsiye eder miyim? Elbette tavsiye ederim. Fakat doğru zamanda okuyacaksanız... Bu kitap için doğru zaman nedir? Bana göre boş bir hafta sonudur.
Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."
Hadi gelin sizinle sıradışı bir yazarın sarsıcı bir eserine yakından bakalım.
“Sarsıntı” için de hazırlıklı olalım bu arada, zira Bernhard, okuru zihinsel bir deprem simülasyonuna tabi tutuyor.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde bir doktor ve oğlu, ikinci bölümde ise doktorun hastalarından biri olan deli bir prens, anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor.
Kuraldışılık, hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı kitabın ana çerçevesini oluşturmakta.
İlk bölümde, doktorun hastalarını ziyaretinde, her şeyden uzak bir taşrada yaşayan insanların yaşamına tanıklık ediyorsunuz.
Aile içi kopukluk, kadına değer verilmemesi, suça yatkınlık ve delilik ilk bölümde sizi karşılıyor.

İkinci bölümde de deli bir prens, anlatıcı olarak karşınıza çıkıyor. Öyle bir deli ki, kırk akıllıdan daha akıllı! Deli prensin, deli saçması gibi görünen konuşmaları fazlasıyla düşünmeye teşvik edici:
“Delilik daha katlanılır ve dünya esasen bütünüyle karnavalı andıran bir sistem.” (S.127)
İkinci bölüm, kitaba tamamıyla felsefi bir boyut kazandırıyor. Varoluş sorunsalının ele alındığı bu bölüm, benim için kitabın kaidesi gibiydi.
İnsana, insanların bir araya gelerek oluşturduğu topluma, devlet mekanizmasına ve dünyaya farklı bir bakışla bakmak isterseniz bu kitaba bir şans verin.
Kitaptan fazla alıntı yapmamaya çalıştım, kitap kesinlikle alıntıladıklarımdan çok daha fazlasını içinde barındırıyor. Okumak isteyenlerin şevkini kırmamak için beni en çok etkileyenleri paylaştım.
Herkese iyi okumalar dilerim.
Bu kadar etkileyici ve derinlikli bir kitap bu sitede neden incelemesiz kalmış merak ediyorum. Epey zaman önce okuduğum, beni ilk 50 sayfa güldüren, sonlara doğru da omuzlarımdan tutup sarsan bu kitap, kesinlikle bir incelemeyi hak ediyor diyerek başladım yazmaya.

Bernhard; hükümetle alakalı, siyasetle alakalı, sanatla, edebiyatla, müzikle ve felsefeyle alakalı ne kadar canını sıkan konu varsa sosyolojik olarak inceleyip nefretini bu kitapta kusmuştur.

Dünya üzerindeki bütün o Eski Ustalar nasibini alır Thomas Bernhard'dan. Heidegger; gülünç, nasyonal sosyalist, darkafalı, taşralı, şalvarlı bir bağnaz, sağılamayacak derecede yüklü felsefe ineğidir:) Stifker; bayağı ve amaçsız edebiyat yapan düzyazı bozucusudur. El Greco; adında olmasına rağmen el bile çizemeyen bir ressamdır. Bach, ancak gürültü yapan bir müzik bozucudur. Bethowen da Mozart da farksızdır ondan. Hepsi de sanat düşmanı :) Kitapta sık sık kullandığı, saçmalık olarak çevirebileceğimiz 'kitsch' doludur hepsi de... Voltaire, Montaigne, Kant, Goethe, Paskal ve daha kimler var kimler:) Goya’yı, Schopenhauer’i çok seviyor, Nietzsche’yi, Gogol’ü, Dostoyevski’yi ayrı tutuyor. Ama yine de inceden inceden laf etmeden de duramamış. Diğerlerine çuvaldız batırırken, bunlara iğneyle bir cısss yapıvermiş:)

Bernhard'ı bilen bilir. Kendine has uslubuyla hep tekrar ve sarmal ifadeler kullanmayı sevdiği için olsa gerek karakterlerine de hep tekrar içerikli olaylar yaşatır. Burdaki ana karakterimiz de kesintisiz her gün-sadece pazartesileri hariç çünkü o gün müzeler kapalıdır- Viyana Sanat Tarihi müzesine giderek Jacopo Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam portresinin önündeki banka oturur, portreye bakar, bakar, düşünür, sorgular ve yazar. Mütemadiyyen her gün... Orası onun için belki de kaçış noktası, Bernhard'ın hemen hemen her karakterinde olduğu gibi varolma nedenini sorguladığı, kendisinden yola çıkarak hayat üzerinde var olan tüm olguları eleştirebildiği yani belki de nefes alabildiği tek yer...

Karakter, sürekli takıntı haline getirdiği fikirleriyle tam bir sorgulayan kafadır aslında. Ona göre bu kadar düşünen ve eleştiren bir insan mutsuzdur ama insanın düşünmeden de yapamayacağını, sanatsal olarak eleştirel bir yönü olduğu için kendini tam olarak bir filozof olarak gördüğünü belirterek çok mutlu olduğunu da söyler. İnsanı tam anlamıyla filozof yapan şey 'tamam ben oldum, ben piştim' dememesidir ona göre. Mükemmel olan ve tamamlanmış hiçbir şeyi felsefe kabul etmez çünkü. Bu yüzden de kendisini ömür boyu kararsız bir kafa olarak görmüştür. Bilir ki, kesin karar verdiği ve tamamlandığı ölçüde o kendisine haz veren sorgulayan yanını da yitirmiş olacaktır. Bu da yaşayan cesetten farksız kılacaktır bedenini.

Bu sebeple, kitap boyunca sürekli o Eski Ustalar'a hayranlık duymaz, hep eleştirir. Heykeltraşları, ressamları, öğretmenleri, filozof ve yazarları topa tutar. O en karizmatik insanları, günlük ihtiyaçlarını karşılarken düşünür bir nevi:)

Karakter, aslında tam bir nefret abidesidir. Her şeyden nefret eder, en önemlisi de insanlardan nefret eder. Nefret eder ama onlarsız da hayatın olamayacağının farkındadır. Müzelerden nefret eder, ömrünü her gün müzeye giderek harcar. Kadınlardan nefret eder, ona ilk elini uzatan yine o müzedeki bankta tanıştığı kadınla ömür boyu evli kalır. Tablolardan nefret eder, gün boyu onlara bakarak düşünce gücünü geliştir ve yazar. Hayat da böyledir aslında. Gitmek istemeyiz, gideriz. Sevmek istemeyiz, severiz. Yapmak istemeyiz, yaparız. Varoluşumuzun bu çelişkiden ibaret olduğunu fark edemediğimiz anda da başlar sancılar. Kendimizi, varlığımızı sorgulamaya,  tamamlaya çalışırız. Halbuki tamamlamadığımız ölçüde, eksiklerimizle var olmanın mutluluk getirdiğini çözemeyiz. Ya da geç çözeriz, iş işten geçmiş olur; ömür biter.

Bernhard, bu kitabında sonlara doğru yaptığı tespitlerle beni allak bullak etti aslında. Hayatımda aldığım, uygulamak için hala zamanını beklediğim o önemli kararlarımı sorgulattı. Resmen tokat attı ama değişecek mi kararlarım? Tabii ki hayır... Hayatın beni uslandırmasını bekleyeceğim :)
Duyunuz, sevgili okuyucu:
“Artık her şey havadır, bütün kavramlar havadır, bütün ipuçları havadır, her şey artık havadır...Donmuş hava, her şey artık donmuş havadır...”

Bu sözler, hırçın bir adamın sözleridir: Thomas Bernhard’ın. Kendisiyle, ülkesiyle, devlet mekanizmasıyla, toplumla, her şeyle kavgalı bir adamın sözleridir.
Onun bu hırçın tavrı daha ilk romanında, “Don”da kendisini güçlü bir şekilde hissettirir.
Karakterlerine de yansır bu durum. Yaşamla kavgalı, hastalıklı(hem bedenen hem de zihnen), bu karakterler üzerinden bir kurgu oluşturur Bernhard.
Onların diyalogları ya da monologları, aslında yazarın iç sesinden başka bir şey değildir.
Okuyucuyu da benzersiz üslubuyla bir fikir silsilesine maruz bırakır. Zaten ona göre yaşam, imdat çığlıklarından oluşmuş bitmek bilmeyen bir fikir silsilesidir.

Thomas Bernhard, “Don”da, “uçurum insanı” olarak tabir ettiği, sürekli varoluşunu sorgulayan, kendini konumlandırmaya çalışan bir ressamın, Strauch’un yaşamından kesitler sunar. Ressam Strauch, içinde bulunduğu sanat topluluğu da dahil her şeye yüz çevirmiştir. Ailesinden uzaklaşmış, Avusturya’nın kırsalında izini kaybettirmiştir.
Görevi, ressamı incelemek ve ressamın yıllardır iletişimi kestiği doktor kardeşine, ressam hakkında raporlar iletmek olan tıp öğrencisi, anlatıcıdır. Tıp öğrencisi, ressamı incelemeye geldiğinde, onun düşüncelerinden etkilenir ve onunla girdiği diyaloglar ile okuyucu da sürekli sorgulamaya tabi tutulur.

Eseri uzun bir süreye yayarak okudum; ama yazarın vermek istediği mesajların kıyısından geçebildim mi bilmiyorum. Belirtmek isterim ki Bernhard, psikoloji, felsefe, sosyoloji ve edebiyatı ustaca harmanlıyor ve okuyucunun da, kurmaca metinde dahi sürekli düşünmesini istiyor.

Eserin adına yaraşır bir alıntıyla bitirmek istiyorum incelememi:
“Kimi zaman, ansızın bütün insanların arasında yapayalnız olunduğunda donuyor insan, ama sonra güvenli yatağını düşünüyor ve üzülmeyi bırakıyor.”
(S.142)

Herkese iyi okumalar dilerim.
Aslında okumayı çok da düşündüğüm bir kitap değildi bu. Okumayı hep ötelerdim ya da sittin sene bile geçse okumazdım muhakkak. :) Sevgili Metin T. Bey ve arkadaşım İbrahim Püskül sayesinde öncelikli okunacaklarıma aldım. İyi ki de yazarla tanışmış ve Bitik Adam'ı okumuşum diyorum. Zaten kitabın anlatı olması, araya felsefeyi sıkıştırması benim açımdan bir sıfır önde başlamasına neden oldu.

Daha ilk cümlesinden insanı etkileyen ve içine alan kitapları çok seviyorum. Hangi birimiz sevmez ki? Kitap okurlar olarak böylelerine nadiren denk geliyoruz. Bu kitap da etkileyici giriş cümlesiyle beni kendisine çekti ve uzun bir süre kendimi okumaktan geri alamadım. Bir yandan da hemen bitmesin diyerek sindire sindire okumaya çaba gösterdim.

Thomas Bernhard' ın uslubunu zor ve kitabı tek paragraftan oluştuğu için ağır olarak ifade eden insanlar olsa da ben gerçek anlamda yazarın uslubundan çok keyif aldım. Sürekli kendini yineleyen ifadeleri ve sarmal anlatımı seçen Bernhard, "...diye düşündüm" diyerek cümle sonlarını bitirirken beni de çokça düşünmeye sevk etti. Kendi varoluş sancılarımı sorguladım mesela. Zaten ancak ölünce son bulacak olan bu sancıları hangimiz çekmiyoruz?
Her ne kadar Maslow'un üçgeninin en tepesine kadar çıkabilmiş olsam da, ben de kitaptaki karakterler gibi tutunamama sorununu, kimlik arayışını ya da her şeyi bir kenara bırakıp başka bir yerde başka bir hayata başlama çabasını hala yaşıyorum içimde. Eğer ailem engellemeseydi ve müzik hocalarımı dinleselerdi belki ben de şu an bir virtüöz olabilirdim. İçime oturup kalan bu uhdeyi, yıllarca bir enstrüman çalarak yontmaya çalışsam da pek bir faydası olmadı sanırım. Belki kitapta da geçtiği gibi, asıl varoluşumun getirdiği ve içimde yarattığım bu mutsuzlukla mutlu olabiliyorumdur. Neyse, bunlar biraz şahsi konular...

Romana dönecek olursak, anlatıcı da dahil olmak üzere 3 piyano sanatçısının meşhur bir müzik okulunda yollarının kesişmesini ve birbirlerinin hayatlarını nasıl etkilediklerini anlatır. Özellikle bir piyano dehası olan Glenn Gould'un “Goldberg Varyasyonları”nı çalmasından ve zekasından etkilenen diğer iki piyano sanatçısının varoluş sancılarını okuyoruz. Başta Bitik Adam'ın ve dolayısıyla baş kahramanın Glenn Gould olduğunu sanıyoruz ama kitap ilerledikçe Glenn'in Bitik Adam değil de Bitiren Adam olduğunu anlıyoruz. Sonrası, içerisinde bol bol bilinç akışlarından, felsefi çıkarımlardan ve insan ilişkilerinden oluşan keyif verici bir serüven.

Bu piyano dehası Glenn Gould'un bende merak duygularımı kabartmasından kaynaklı epey bir araştırma da yaptım. Ve Thomas Bernhard'ın Glenn Gould ile aslında hiçbir zaman tanışmamış olduğunu, kitabına gizli bir özne olarak aldığını ve piyano sanatçısına da tamamen kurgusal bir ölüm biçtigini öğrendim. Gerçekten de ilginç değil mi?

Yazımı bitirirken, araştırma sırasında bulduğum Glenn Gould'un kitapta bahsi geçen o meşhur Bach eseri “Goldberg Varyasyonları"nı da şuraya ekleyeyim. Ruhunuz huzur bulsun....

https://youtu.be/Ah392lnFHxM

Yazarın biyografisi

Adı:
Thomas Bernhard
Unvan:
Avusturyalı Yazar
Doğum:
Heerlen, Hollanda, 9 Şubat 1931
Ölüm:
Gmunden, Avusturya, 12 Şubat 1989
10 Şubat 1931'de Avusturyalı bir annebabanın evlilikdışı oğlu olarak Hollanda'da doğdu. Büyükannesiyle büyükbabasının yanında geçen çocukluk yılları sırasında (1932-42) Avusturya'nın çeşitli yerlerini dolaştı. İlk ve orta öğrenimini Salzburg'da yaptı. Ardından müzikoloji ve ticaret öğrenimi gördü. İlk yazısını 1950'de yayımladı. 1952-55 yılları arasında, Salzburg'daki Mozarteum'da müzik öğrenimine kaldığı yerden devam ederken Demokratisches Volksblatt gazetesinin adliye muhabirliğini yaptı. İtalya, Yugoslavya, İngiltere ve Polonya'da dolaştıktan sonra 1965'te Yukarı Avusturya'ya yerleşti. Aldığı birçok önemli ödül arasında 1970'teki Georg Büchner ödülü, 1971'deki Grillparzer ödülü, 1988'deki Prix de Medicis sayılabilir. Çok sayıda anlatı ve tiyatro eseri yazmış olan Thomas Bernhard'ın ilk anlatısı 1963'te çıkan Frost (Kırağı), son anlatısı ise 1988 tarihini taşıyan Auslöschung'dur (Sönüş). Türkçede yayımlanmış yapıtları arasında Odun Kesmek (YKY, 1999); Tiyatrocu (Mitos Boyut, 1999); Bir Çocuk (Mitos, 1997); Soluk Bir Karar (Mitos, 1997); Mahzen (Mitos Boyut, 1994); Neden (Mitos Boyut, 1993) ve Kahramanlar Alanı (Can, 1992) sayılabilir.

Yazar istatistikleri

  • 164 okur beğendi.
  • 498 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 866 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları