Ülkü Tamer

Ülkü Tamer

YazarÇevirmen
9.1/10
2.442 Kişi
·
7.112
Okunma
·
116
Beğeni
·
10.608
Gösterim
Adı:
Ülkü Tamer
Unvan:
Türk Şair, Oyuncu ve Çevirmen
Doğum:
Gaziantep, 20 Şubat 1937
Ölüm:
1 Nisan 2018
Ülkü Tamer, (d. 20 Şubat 1937, Gaziantep), Türk şair, oyuncu ve çevirmen.

Robert Kolej'den 1958 yılında mezun oldu. Yayıncılık, oyunculuk ve çevirmenlik yaptı ve 1950'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri oldu. İkinci Yeni'ye, bu akımın ana karakteristikleri oluştuktan sonra dahil olduğu halde, kendine özgü imge dünyası ve süssüz, sade söyleyişiyle dikkati çekti. Çoğunlukla keskin bir ironiyle örülmüş derin acıların ve beşeri trajedilerin dile geldiği şiirlerinde 1970'lerden sonra toplumsal duyarlıklar da öne çıktı.
İlk şiiri 1954 yılında Avni Dökmeci'nin yönetimdeki Kaynak Dergisi'nde yayımlandı: "Dünyanın Bir Köşesinden Lucia".
Şiirleri 1954'den itibaren Kaynak, Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirus, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımladı. 1967'de Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.
"İkinci Yeni'nin, çağdaş İngiliz şiirini yakından izleyen, çevirileryapan, Batı etkilerine açık bir şairiydi. Özellikle 1960'ların ikinciyarısında yazdıklariyla kapalı şiir anlayışının kusursuz örnekleriniverdi. Toplumsal sorunlara yönelirken de şiirin düzeyini düşürmedi." (Memet Fuat, 1985)
Ayrıca Ahmet Kaya 'nın Başkaldırıyorum ve An Gelir albümünde seslendirdiği "Gül Dikeni" ve "Üşür Ölüm Bile"nin bestecisidir. Zülfü Livaneli´nin seslendirdiği "Memik Oğlan" ve tabii ki "Güneş Topla Benim İçin" ve Grup Yorumun "Düşenlere" türküsünün de söz yazarıdır.
Şiir ateşin habercisidir,
yangının kundakçısı.

Yanardağın üstündeki kuştur şiir.
"Güzellik mi? Güzellik isteyen kim? Issız bir yerde yaşamak istiyorum; adımı da bakkaldan, kasaptan, sütçüden başka kimse bilmesin."
Ülkü Tamer
Sayfa 82 - Afa Yayınları
Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
...
Uçakları nedeyim,
Gökkuşağı gönder bana.
Senin olsun süngülerin,
Gül dikeni yeter bana.
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur, kardeş olur, kardeş olur eller bana.
"Ey çiftçi, sen ki zenginsin,
kime bir dilim ekmek verdin
bugüne kadar?
Hiç düşündün mü yoksulları?
Beş kuruş olsun uzattın mı
sana avuç açan bir dilenciye?
Hangi çocuğa oyuncak aldın?"
Ülkü Tamer
Sayfa 30 - Can Çocuk Yayınları 3.Baskı 2012 "Şeytanın Altınları" masalından
Ben halk için "umut"un temsilcisiyim. Herkes bana bakıp, "bu salak bir şey olduysa, biz de olabiliriz," diye düşünüyor.
Ülkü Tamer
Sayfa 84 - Afa Yayınları
Bugün 450 milyondan fazla satmış, sayısız ödül almış, 8 sinema uyarlamasıyla gişe rekorları kırmış bir serinin, Harry Potter Serisi’nin, ilk kitabından bahsedeceğim: Harry Potter ve Felsefe Taşı. Kitabı tek kelimelik cümlelerle anlatmak gerekirse şöyle olurdu: Muhteşem. Olağanüstü. Harika. Süpper. Amazing. Magical vs.

Öncelikle Joanna Kathleen Rowling’den bahsetmek istiyorum. Harry Potter Serisi’nin ilk kitabını yazmadan önce boşanmış olması yanında bir de işsizliğe mahkûm olması onu derinden sarsmıştır. Oturduğu soğuk evinde kızı uyurken yazmaya başlamış bu seriyi. Ve ilk kitaptan sonra gelen o büyük başarı. Bu büyük başarının perde arkasında ne vardı peki? Kişi, mekân ve olay tasvirlerindeki yeteneği, kurgusundaki sağlamlıkla çocukları ve ilk gençlik çağlarındaki kişileri aşıp yetişkinlere de ulaşan anlatımı, en önemlisi tek başına kızına bakan bir anne olarak çocukların ne istediğini, onların hayal güçlerine neyin iyi geleceğini bilmesi bu başarının perde arkasında yatanları açıklayabilir. Altı yaşında kalemi eline almış yazmaya başlamış. Kendisi şöyle diyor bu konuyla ilgili: ″Hep yazmayı istedim, ama içimi kemiren bu tutkudan asla kimseye söz etmedim. Yaklaşık altı yaşında iken bir kitap yazdım. Bu basit hikâyeyi bitirdiğimde şu sözleri söylediğimi hatırlıyorum: ″Çok iyi, bu hikâye şimdi yayımlanabilir. Bu yaşta bile, sonuna kadar gitmeyi istiyordum.” Azim, kararlılık, yetenek, hayal gücü işte size Rowling.

Serinin ilk kitabını okumadan önce tüm filmlerini izlemiştim. Filmleri izledikten sonra açıkçası kitaplarını okumaya gerek görmemiştim. Ne büyük, ne kötü düşüncesizlikmiş benimkisi. Felsefe Taşı’nı da okuduktan sonra anladım ki kitap ayrı bir serüven, filmi ayrı bir serüven. Hayır, yanıltmasın sizi bu sözüm. Olaylar, kişiler, mekânlar %99 aynı. Ama Felsefe Taşı’nı ya da seriyi okumakla izlemek büsbütün ayrı şeyler. İzlemenin verdiği heyecan, merak; okumanın damağınızda bıraktığı tat mükemmel. Kitaptaki anlatım çok çok hoşuma gitti. Yapılan tasvirler, yer yer araya katılmış mizahi öğeler, oluşturulan karakterlerin sağlamlığı bunda çok etkili oldu.

Her şey karanlık bir gecede, saçı sakalı kemerine kadar uzanan, yaşlı, uzun, zayıf bir adamın kucağındaki yetim ve öksüz bebeği bir notla Privet Drive Dört Numara’ya bırakmasıyla başladı. Bırakılan bu bebek, Harry Potter, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in gazabından kafasındaki şimşeğe benzeyen izle kurtulmuştu.
Harry’nin kapıya bırakılmasının üstünden on yıl geçer. Harry Dursleyler’in evinde sefil bir hayat yaşamaktadır. Çünkü aile çok gıcık, çocukları yaramaz ve sinir bozucu. Aksine Harry de saf, farklı özellikleri olan bir çocuktur. Günün birinde Harry’e bir mektup gelir. Mektup büyücülük konusunda rakipsiz olan Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’ndan gelmiştir. Mr Dursley mektubu Harry’e vermemek için elinden geleni yapar ta ki Hagrid adındaki saçı sakalına karışmış, iki üç insan büyülüğündeki dev adam gelene kadar. Harry mektubu bizzat o zaman okur ve Hagrid ile beraber Hogwarts’a gitmeyi kabul eder. Sonra başlasın harika bir macera.

Kitapta çok güzel bir dostluğu da şahit oluyoruz. Harry-Hermione-Ron'un daha karşılaştıkları ilk andan itibaren bu dostluğun sinyallerini alıyorsunuz. Dostluğun gerçekte ne olduğunu kitapta 11 yaşındaki çocuklardan öğreniyorsunuz. Albus Dumbledore kitaptaki doğru, yönlendiren, görmüş geçirmiş akıl konumunda. Hagrid başlı başına özgün bir karakter zaten. Profesör McGonagall, Severus Snape, Neville. Daha nice niceleri. Her karakter ayrı bir boyut.

Her şeye kulp takan insanlar vardır ya işte o insanlar bu kitaba ve serinin diğer kitaplarına da bir kulp hatta birkaç kulp takmışlar: Çocuk kitabı, basit anlatımlı, gerçeğe çok uzak. Tamam, çocuklar için yazılmış ama gerek anlattığı şeylerle gerek de uyandırdığı duygularla kesinlikle her yaştan kişiye hitap ediyor. Gerçek ve büyülü öğelerin birbirine harmanlandığı bir havada ilerliyor kitap. Bu harmanlamanın altında insanoğlunun süregeldiği vakitten beri çatışma içinde olan iyi ve kötünün mücadelesi anlatılıyor.( İyi ve kötü çatışması demişken yine bu türde olan Yüzüklerin Efendisi’ne de yakın zamanda başlamayı düşünüyorum.) Annesiz babasız büyümüş bir çocuğun yaşadığı zorluklar, hep eksikliğini hissettiği sevgi de anlatılıyor Harry üzerinden. Hem düşündüren, hem güldüren, hem de nefes nefese bırakan üslubu söylenecek fazla bir söz bırakmıyor insana. Fantastik ya da bilimkurgu kitapları sevmeyip de Küçük Prens tarzı kitapları yere göğe sığdıramayan insanların o türü okuyanları hep bir ikinci sınıf okur olarak görmeleri bana hep ironik gelmiştir. Yanlış anlaşılmasın burada Küçük Prens’e laf falan etmiyoruz. Orda da fantastik öğeler yok mu? Tamamıyla edebi bir eser mi? Orda güzel tespitler yapan Küçük Prens varsa burada da Albus Dede var. İşte yapılan yanlış ayırdımın ucunu bazıları burada çok fazla kaçırıyor. Nasıl hayal gücü olmayan insanların kanatları yoksa büsbütün düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmanın doğru olmadığını da biliyoruz. Burada sadece biraz hayal gücü istiyoruz. Birazcık.

“İnternet çağında, Pokemonların ve buna benzer diğer çizgi kahramanların söz konusu olduğu dönemde çocukların tercihlerini alt üst eden bu eser onları kendine çekmeyi başarmıştır.” İşte böyle bir etki yaratmış Harry Potter ve Felsefe Taşı. Alın okuyun, açın filmini izleyin gönül rahatlığıyla. Okumayı düşünenler daha fazla geciktirmesinler. Keyifli okumalar.
Harry Potter serisinin ilk kitabı. Harry, bu kitapta henüz on bir, on iki yaşlarında bir çocuk. Annesini ve babasını hiç görmemiş, onlar hakkında en ufak bir bilgisi bile yok. Bir gün annesine ve babasına karşı yapılan büyük bir ölüm büyüsü nedeni ile annesi ve babası hayatını kaybetmiş. Ama o, mucize eseri hayatta kalmış... Annesi ve babası ölünce, hayattaki tek akrabası olan Teyzesi, amcası ve kuzeni Dudley kalmış. Ve bu kitapta, başından türlü türlü olaylar geçiyor. Bu kitap öyle güzel ki, kelimelerle anlatılamaz. En iyisi okuyun. :)
Ben nasıl bir kitap okudum böyle! Filmini zamanında izlemiş olmama rağmen kitabı okuduğumda anladım bu kitabın ne kadar olağanüstü bir hayal ürününün sonucu olduğunu. Baykuşlar, kurbağalar, üç başlı köpekler, ejderhalar, uçan süpürgeler ve sihirler…

“Wingardium Leviosa” diyerekten başlayayım kitap hakkındaki düşüncelerime. :)

Kitap evet fantastik bir dünyayı anlatıyor olabilir ama bütünüyle bizim dünyamıza uzak olan temaların dışına da asla çıkmış değil. Ejderhalar, üç başlı köpekler gelir gider bizim dünyamızın da var ağzından ateş çıkaran kötü insanları ama esas olan arkadaşlıklar ve dostluklardır. Kitap boyunca birbirleri ile atışsalar da birbirlerine darılsalar da hep birbirini tamamlayan üç kalbi güzel insanı görüyoruz. Her biri bir diğeri için kendini tehlikeye atmaktan çekinmeyen çocuklar. İşte böyle bir dostluk bu hikâyenin ana temasını oluşturuyor.

Harry Potter, hayata 10-0 geriden başlamış olan büyücümüzdür. Tabi ki 11. Yaşına değin özel güçleri olduğunun farkına varamıyor. Bu 11 yıl değimi yerindeyse cehennem gibi geçiyor halasının evinde. Dudley ve arkadaşlarının türlü pisliklerinden kimi zaman kurtuluyor kimi zamansa kaderine razı geliyor. Sonrasında bir mektup ile hayatı değişiyor büyücümüzün ama ne o ne de biz hazırız bu yeni dünyaya ki her yeni gelişme ile şaşkınlığımız, beğenimiz katlanarak devam ediyor anlatım boyunca ve Harry’nin 9 Çeyrek Expresi ile inanılmaz bir dünyaya adım atıyor ve olaylar gelişiyor. Olayların gelişimi, kişiler ve nesnelerin uyumu o kadar mükemmel ki şu yaşınıza rağmen utanmadan orada olmak istiyorsunuz. Sporun her dalı ile iç içe olan bir insan olarak uçan süpürgelerle havada oynadıkları oyunu oynamak için neler vermezdim.

Geçenlerde Ben Robot özelinde düşüncelerimi belirtirken bu minval üzere olan kitapların varsa filmlerini izlemeyi tercih ediyorum diye yazmıştım ama bu kitap nezdinde seriye devam edeceğim her ne kadar uzun bir maraton beni bekliyor olsa da irademi kaybetmeden okumaya devam edeceğimi belirtmek isterim. Çünkü bu kitabın anlatımı beni gerçekten içine çekti. Evet ciddi bir edebi lezzet aldığımı söylemiyorum ama karakterlerin hislerini, düşüncelerini ve ruh hallerini yazarımız okuyucuya başarıyla aktarmış. Bu gerçekten taktiri hak eden bir başarı olsa gerek. Hoş yazar, o kadar özel bir dünyanın yaratıcısı olaraktan böyle bir kaygıya girmeyebilirdi ama bunu kendine dert edinmiş ve gayet başarılı bir şekilde yazımını yansıtmış. Öyle ki o kadar güzel yansıtmış ki kimi yerlerde bol bol duygulandığınız bile oluyor. Belki de çeviri sahibi Ülkü Tamer’in başarısıdır bilemiyorum lakin anlatımı oldukça beğendiğimi açık yüreklilikle itiraf etmek gerek.

Değerli çalışma arkadaşım, aynı zamanda sitemizin de pasif kullanıcılarından olan Begüm Nur Çelik 'e bu kitap için teşekkürlerimi sunar, incelemeyi kendisine ithaf ederim. Sırlar Odasında görüşmek dileğiyle.
Bu seriyi liseye başladığım yıl okumuştum. Harry Potter benim kitap okumamda milattır. Harry Potter'ı okumadan önce de kitapları severdim ama Harry Potter'la bu sevgi bambaşka boyuta geldi. İlk kitabı elime aldıktan sonra bırakamadım. 7 kitap bir ayda su gibi bitti. Hele hatırlarım 5. kitabı üç güne bitirmiştim. Yarın okul olmasına rağmen sabahlara kadar okurdum. En sonunda uykuya yenik düşerdim de öyle uyurdum. Tabi bir de geceleri annem gelip niye yatmadın diye kızacak diye bazen yorganın altında okurdum. Benim için anlatılamaz bir seri bu. O zamanlar giden bir vasıta da midem bulandığı için bir şey okuyamazdım. Ama bunu bildiğim halde serviste her sabah okurdum. O ay çoğu sabah mide bulanık gözler uykulu bir şekilde gittim okula.
Biraz da kitap hakkında bahsedeyim. Kitap inanılmaz bir şekilde akıcı bir kitap. Yalın bir dille anlatılmış. Kurgu ise süper. Yazar ilk başta sadece para kazanmak için yazsa bile kitaplar arasındaki bağlantı muhteşem. Sanki yazar bu kitapları yazmadan önce en az 100 kitap yazmış da bu kitap onun ustalık döneminin eseri. Tabi bu yazar için bu tam tersi olmuş. Yazdığı ilk kitaplar olan Harry Potter süper olurken bundan sonra yazdığı Boş Koltuk ise bu kitapların yanına bile yaklaşamadı. Harry Potter kitabında adeta karakterle bütünleştim. Adeta okurken kendim bir Harry Potter oldum. Beraber korktuk, güldük, beraber üzüldük, eğlendik. Benim için değişilmez bir sei. Keşke okuduklarım aklımdan silinse de bir daha hiç bilmeden aynı heyecanla okuyabilsem. Diğer dünyada cennete gidersem şayet bu kitabın dünyasında belli bir süre geçireceğim mutlaka.
Muggle olduğunuza üzüleceğiniz kalitede ve güzellikte bir seri.

Harry Potter benim için senelerdir okumak istediğim ama senelerdir de ertelediğim bir seridir. Neyse ki geç de olsa seriye kavuştum ve okuma şerefine nail olabildim. Tabii ki burada Harry Potter’ın başarısından, güzelliğinden veya J. K. Rowling’in hayatından bir şeyler yazmayacağım, fazlasıyla yazılıp, söylenmiş ve duyulmuştur; ama benim için çok güzel bir kaçış oldu Harry Potter ve Felsefe Taşı hatta kaçış edebiyatı da oldu benim için. Sonuçta önemli olan kaçış edebiyatına bakış açımız, verdiğimiz anlamdır diye düşünüyorum.

Fantastik edebiyat benim için tartışmasız Yüzüklerin Efendisi demektir. Buz ve Ateşin Şarkısı gibi kimin iyi, kim kötü olduğunun bilinmediği, karakterlerin gidişata göre, çıkarlarına göre farklılık gösterdiği eserler değil de Yüzüklerin Efendisi gibi siyah ile beyazın, iyi ile kötünün mücadeleleri daha çok hoşuma gider. Bu durumda birebir şekilde Yüzüklerin Efendisi’nin kopyasını okumak istemesem de her daim Yüzüklerin Efendisi mihenk taşımdır ve olmaya da devam edecektir. Bunun için de okuduğum her fantastik kitapta bir Yüzüklerin Efendisi havası, atmosferi ve notalarını ararım, aramamla beraber de okumak isterim. Buna en yakın hissi Zaman Çarkı serisinden almıştım ama maalesef yazım tarzı ile çok ağır bir eser olduğu için doyurucu bir eser olmasına rağmen bir şeyler tutmuyor kendisinde ve beklediğim etkiyi göremedim ama Harry Potter ise kendi dünyası olmasına rağmen günümüz dünyasının içinde de olan bir eser ve o beklediğim, istediğim havayı fazlasıyla alabildim.

Harry Potter dünyasının fantastikliği kadar okulun da fantastikliği ayrı bir hoşuma gitti. Hogwarts’ın hemen hemen her bir odası sanki ayrı bir fantastik dünyaya açılıyor gibi geniş bir hayal gücü ile yazılmış ve eminim Harry ile o kilitli kapıların, o yasak koridorların ve katların hepsine gitmek isteyecek ve o kapıları açmak isteyeceksiniz. Tabii ki de Rowling’in hayal gücüne seri içinde yazdığı oyunlar için de hayran olacaksınız. Büyücü satrancını kim oynamak istemez ki veya Quidditch’i kim oynamak istemez ve yine eminim ki tüm okurlar bir Nimbus 2000’e sahip olmak istemişlerdir.

Quidditch demişken de ODTÜ’nün Quidditch topluluğuna göz atılmasını tavsiye ederim ama ne olursa olsun sonuçta bir Muggle Quidditch: https://www.youtube.com/...K3BZRFI8k&t=954s

https://www.youtube.com/watch?v=Htaj3o3JD8I
Kitabının filmden daha iyi olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. Aslen Harry Potter serisi zaten başlı başına başka bir dünya. Harry Potter severlerden biri olduğum için mutluyum^^Ah harry ^^
Dünyadaki bütün kitapları verecek olsalar asla elimdeki Harry Potter kitaplarını değişmem. Küçükken yangın çıksa evinden 3 şeyi kurtaracak olsan neler olurdu diye sorarlardı. İlk kurtaracağım şey Harry Potter kitaplarım olurdu derdim. "Çok güzel" desem "Harika" küser. "Harika" desem "Olağanüstü" oradan boynunu büker..
Ezra Pound... İsmini pek bilmiyoruzdur. Ancak bir o kadar kıymetli Amerikalı bir şair. Amerika ile pek barışık olamamış. İtalya'ya yerleşen şair, Faşizmin savunucusu olmuş. Mussolini'yi desteklemiş. O katledilince de Amerikan askeri güçleri tarafından yakalanıp öldürülme tehlikesine karşı, dostu Hemingway tarafından yapılan tavsiye üzerine kendini deliliğe vurup, tımarhaneye kapattırmış. 13 yıl sonra yoğun desteklerle serbest bırakılmış.

Hayatından aktarılacak en önemli şey ise, hatta şaşırtıcı olan; dostları.
Dostlarına yön vermiş olan şair, bu kişilerin eserlerini desteklemiş. Kim mi onlar? Buyrun:
William Carlos Williams, T.S.Eliot, Robert Frost, Ernest Hemingway, James Joyce ve Richard Aldinton.

Ayrıca şair İmgecilik Akımını kuran kişidir. Gelelim asıl mevzuya yani kitabımıza;
" Raylarda süzülen tren ile
O gidiyordu yoluna heyecanla
Kahvesi yine elindeydi
Bir elinde de kitabı

Dışarıda kar vardı bembeyaz
Senle diyordu buluşmaya az kaldı
Vuslata az kaldı...

Kulaklık takılı kulağında
Hafif sakin müzik eşliğinde
Yazmaya devam ediyordu
Okurken bir yandan da kitabı.

Derken son istasyona gelindi
Ve yolculuk bitti.
Koşa koşa sana doğru geliyor
Sen de ona doğru.
Sarıldınız ilk önce,
Gözde iki damla gözyaşı..."

Daha bunu devam ettirebilirim ama yeterli. İşte bu benim yazmaya çalıştığım bu saçma şiir tadına yakındı şiirleri. Tabiki onun kadar başarılı değil benimki, sadece örneklendirme. Saçma olan da kesinlikle onun şiirleri değil yanlış anlaşılmasın.

Yazarla ilgili son ekleyeceğim şey ise ; Japon ve Çin şiirlerinden etkilenmiş olması.
Okuyacak olan dostlarıma keyifli şiirler diliyorum.:)
Harry Potter. Dünya üzerinde 450 milyondan fazla okunmuş,filme uyarlanınca izlenme rekorları kırmış bir seri. Çevremde kitap okuma alışkanlığı olan olmayan herkes okumaya başlayınca ben de dayanamadım ve okudum Felsefe Taşı'nı. Yazarı tebrik etmek gerek,hem bir tek süslü ya da ağır kelime kullanmamış hem de eğlenceli ve kendine çeken bir hikayeye sahip. Her yaştan insanın okuyabileceği bu kitap,beni hiç mi hiç sıkmadı, aksine içine çektikçe çekti beni. Konusundan kısaca bahsetmek istiyorum. Harry teyzesi,eniştesi ve kuzeniyle beraber sıradan bir hayat sürerken bir gün bir baykuşun getirdiği mektupta Hogwarts büyücülük okuluna kabul edildiği yazılıdır. Harry oraya gider ve çeşitli maceralar yaşar. Simya ile harmanlanmış bu eğlenceli kitabı okumanızı hepinize tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar...
Lise yıllarımda İkinci Yeni Atölyesi'ne katılmıştım, her hafta bir başka şairi işleyerek toplamda 8 haftalık bir atölye yapmıştık. Şair Zeynep Arkan başındaydı bu atölyenin. Sıra Ülkü Tamer'e geldiği zaman, "Çok arı bir Türkçe'si var, mutlaka okuyun Ülkü Tamer'i" demişti. Şiirlerini ilk o yıllarda okumuştum. Aslında Ülkü Tamer bilincinde olmadan şiirlerini bildiğimiz bir şair. Ahmet Kaya'dan Üşür Ölüm Bile şarkısını dinlerken, birçoğumuz sözlerin Ülkü Tamer'e ait olduğunu bilmeyiz. Adil Arslan'ın Ağıt'ı da yine Ülkü Tamer'e ait olan bir şiirdir. Ama en çok, Haluk Bilginer'in o meşhur sahnesinde hatırlarız Ülkü Tamer'i. "Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci" diye bağırmaya başladığında Haluk Bilginer, hepimiz hissetmişizdir "Konuşma" şiirinin büyüsünü. 

Ama tüm bunları bir kenara bırakmamız gerek, çünkü bu kez bir şiir kitabı değil, "yaşantı" kitabı söz konusu. 

Anı okumak hoşunuza gider mi bilemem. Ama esasında ben şunu düşünüyorum, bir metin ustalıkla ve samimiyetle yazıldıysa, destan da olsa eleştiri de olsa hatta bilimsel ağırlıklı bir makale dahi olsa okunurken insana keyif verebilir. 

Okurken şunu sordum kendime, "Neden daha önce okumadın ki?". Anılar tarih sırasıyla gidiyor ve yazarın Robert Kolej yıllarındaki anıları ile ağırlıklı olarak başlıyor. Bir an gözümün önüne Ölü Ozanlar Derneği filmindeki sahneler geldi. Erkek lisesi ve sanata meraklı birkaç genç. İşin güzel yanı, tüm bunların bir filmden alıntı değil, düpedüz gerçek olması. Ve güzellik yalnızca lise yılları ile sınırlı kalmıyor. Tüm kitap boyunca hakim olan bir güzellik var ortada. 

Çeşitlilik çok hoş. Tek bir yönünü görmüyoruz Ülkü Tamer'in. Şair yönünü, öğretmen yönünü, yayıncı yönünü, tiyatrocu yönünü, çevirmen yönünü, hatta ufak da olsa antrenör yönünü dahi görüyoruz. Bir bakıyoruz Cemal Süreya ile, Haldun Taner ile futbol oynuyor. Bir bakıyoruz Cüneyt Arkın'ı öğretmen olduğu sınıfa getiriyor. Bir bakıyoruz Adile Naşit'le tiyatro sahnesinde. Sürekli gelişim ve sürekli bir çok yönlülük. Ve incelik. Ve zeka. Ben hayran oldum. Ve kesinlikle okunmalı, diyorum. 

Özellikle öğretmenlik anılarını gözlerim dolu dolu okuduğumu itiraf etmeliyim. Lise yıllarını ise hayranlıkla okudum. İngilizce dersinde tam metin olarak Odysseia okutulan bir okuldan mezun olan çevirmeni okumayı kim istemez? 

Hiç kimseden ismini vererek kötü söz etmemiş olması da ayrıca dikkatimi çekti ve inceliğine bir kez daha burada hayran oldum. Güzel olan tüm anıları isim vererek anlatmış. Fakat ne zaman kötü bir davranışta bulunan birinden bahsedecekse, "ünlü bir yazar", "meşhur bir senarist" şeklinde anlatarak, hiç kimseye tek kötü söz söylememiş. Hatta bana kalırsa hakettikleri halde. Çokça uzatmış olduğumun farkındayım. Daha söylenecek çok şey var, geri kalanı okuyup sizin de görmenizi isterim. Yakın zamanda kaybettiğimiz bu büyük sanatçıyı daha yakından tanımak isterseniz, Yaşamak Hatırlamaktır kitabı bunun için çok uygun. Huzur içinde yatsın.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ülkü Tamer
Unvan:
Türk Şair, Oyuncu ve Çevirmen
Doğum:
Gaziantep, 20 Şubat 1937
Ölüm:
1 Nisan 2018
Ülkü Tamer, (d. 20 Şubat 1937, Gaziantep), Türk şair, oyuncu ve çevirmen.

Robert Kolej'den 1958 yılında mezun oldu. Yayıncılık, oyunculuk ve çevirmenlik yaptı ve 1950'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri oldu. İkinci Yeni'ye, bu akımın ana karakteristikleri oluştuktan sonra dahil olduğu halde, kendine özgü imge dünyası ve süssüz, sade söyleyişiyle dikkati çekti. Çoğunlukla keskin bir ironiyle örülmüş derin acıların ve beşeri trajedilerin dile geldiği şiirlerinde 1970'lerden sonra toplumsal duyarlıklar da öne çıktı.
İlk şiiri 1954 yılında Avni Dökmeci'nin yönetimdeki Kaynak Dergisi'nde yayımlandı: "Dünyanın Bir Köşesinden Lucia".
Şiirleri 1954'den itibaren Kaynak, Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirus, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımladı. 1967'de Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.
"İkinci Yeni'nin, çağdaş İngiliz şiirini yakından izleyen, çevirileryapan, Batı etkilerine açık bir şairiydi. Özellikle 1960'ların ikinciyarısında yazdıklariyla kapalı şiir anlayışının kusursuz örnekleriniverdi. Toplumsal sorunlara yönelirken de şiirin düzeyini düşürmedi." (Memet Fuat, 1985)
Ayrıca Ahmet Kaya 'nın Başkaldırıyorum ve An Gelir albümünde seslendirdiği "Gül Dikeni" ve "Üşür Ölüm Bile"nin bestecisidir. Zülfü Livaneli´nin seslendirdiği "Memik Oğlan" ve tabii ki "Güneş Topla Benim İçin" ve Grup Yorumun "Düşenlere" türküsünün de söz yazarıdır.

Yazar istatistikleri

  • 116 okur beğendi.
  • 7.112 okur okudu.
  • 194 okur okuyor.
  • 2.177 okur okuyacak.
  • 42 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları