Upton Sinclair

Upton Sinclair

Yazar
8.7/10
150 Kişi
·
333
Okunma
·
47
Beğeni
·
2.265
Gösterim
Adı:
Upton Sinclair
Unvan:
Pulitzer Ödüllü ABD'li yazar
Doğum:
Baltimore, Maryland, ABD, 20 Eylül 1878
Ölüm:
Bound Brook, New Jersey, ABD, 25 Kasım 1968
Upton Sinclair (20 Eylül 1878 – 25 Kasım 1968) Pulitzer Ödüllü ABD'li yazar. 20. yüzyılın başlarında yazdığı eserlerle şöhrete kavuşmuş ve çok sayıda kitap yazmıştır. Özellikle 1906 yılında yazdığı ve dilimize Chicago Mezbahaları adıyla çevrilen The Jungle adlı eseri büyük yankı yapmış ve kamouyunun dikkatinin mezbahalardaki sağlıksız çalışma koşullarına çekmiştir. Eserin yayınlanmasından hemen sonra ABD’deki et sektöründe iyileştirme çalışmaları başlamış ve konuyla ilgili yasal düzenleme yapılmıştır.

Hayatı

Gençliği

Baltimore, Maryland’de dünyaya geldi. Babası Upton Beall Sinclair, annesi Priscilla Harden’dir. Babası bir içki satıcısıydı. Sinclair’in büyükbabası oldukça varlıklıydı, Sinclair çoğu zaman onlarda vakit geçirirdi. Sürekli olarak zenginlerin ve fakirlerin bulundukları ortamlarda olması onu etkileyecek ve ileride eserlerinin ilham kaynağı olacaktır. 1888 yılında ailesi New York şehrindeki Bronx bölgesine taşınınca, buradaki koleje gitmeye başlar. Okul masraflarını karşılamak için öykü ve makaleler yazmaya başlar.

Yazarlığa adım atışı

Sinclair 1900 yılında ilk eşi olan Meta Fuller ile evlenir. 1904 yılında yazmak için üzerinde çalıştığı kitabı için asıl kimliğini saklayarakChicago’daki mezbaha ve et üretim kombina tesislerinde çalışır. The Jungle adlı eser 1906 yılında basılınca çok başarılı olur ve büyük bir ilgi görür. Bu eserden kazandığı parayla hayalindeki ütopyayı kurmak için New Jersey Englewood’a gider ve Helicon Hall adında bir sosyalist koloni kurmaya girişir. Sonrasında Kongre seçimlerinde milletvekili adayı olsa da seçilemez. Koloni bir yıl sonra yanacaktır, yangında Lester Briggs adlı marangoz hayatını kaybedecektir.

Sonraki hayatı

1911 yılında Meta, eşini terk eder. Sinclair, önce Mary Craig Kimbrough ile daha sonra da Mary Elizabeth Willis ile evlenir. Sırasıyla Kaliforniya,Arizona ve New Jersey’e gider. 1968 yılında Washington’da ölür.

Siyasi hayatı

Sinclair 1920 yılında Temsilciler Meclisi ve 192 yılında Senato için sosyalist listeden aday olsa da seçilemez. Siyasete bir süre ara verir. 1934 yılında Kaliforniya valiliği için seçime katılır.Seçimlerde Sinclair, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son (İngilizce: End Poverty in California) adı verilen kampanyayla büyük destek kazanır. Ancak bu dönemde gerçekleşen büyük toz fırtınaları hasadı kötü etkileyecek ve kitlesel göçe yol açacaktır. Eyaletteki muhafazakarlar da Sinclair’i azılı bir komünist olarak gösterecek ve karşı propaganda yapacaklardır. Sinclair seçimleri kaybedince yazarlığa geri döner. Bu döneme dair yaptığı değerlendirmede ilginç görüşler ileri sürmüştür:


“ Amerika halkı sosyalizmi seçecektir ama bu isimle değil. Bunu yoksulluğa son kampanyasında kanıtladım. Sosyalist listeden aday olduğumda 60 bin oy alırken, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son! diyerek 879 bin oy aldım. Sanırım düşmanlarımızın hakkımızda öne sürdükleri büyük yalanlar başarılı oldu. Bu yalana cepheden saldırmaktansa etrafından dolaşmak tercih edilmelidir. „


— Upton Sinclair (1951)

Sosyal duyarlılık

Sinclair eserlerinde döneminin sosyal ve ekonomik özellikleri önemli bir yere oturur. Eserlerinde kapitalizmin adaletsizlikleri olarak gördüğü olayların esas olarak Büyük Bunalımyıllarındaki yıkıcı etkisini işler.

The Jungle adlı eserinde Sinclair, denetimsiz kapitalizm yüzünden işçilerin karşı karşıya kaldığı insanlık dışı koşulları işler. Ancak eserde vurgulanan işçilerin karşılaştıkları zorluklar, uzun iş saatleri, göçmen işçilerin maruz kaldıkları baskı, iş garantisinin olmaması ve düşük maaşlar yerine eserde arka planda yeralan et sektörünün içinde bulunduğu sağlıksız durum daha çok dikkat çekecek ve ABD hükümeti tarafından yasal düzenlemeler yapılacaktır. Sinclair bununla ilgili ilginç bir benzetme yapar:


“ Ben toplumun kafasına hedef aldım, attığım yumruk midesine geldi! „


— Upton Sinclair

Lanny Budd dizisi

1940 – 1953 yılları arasında Lanny Budd adıyla bilinen ve 11 dizi macera kitabından oluşan seriyi yazar. Kahramanı ünlü bir ABD’li silah üreticisinin oğlu olan dizide I. Dünya Savaşından başlayarak döneme ait çelişkileri ve sol bakış açısını aktarır. Bu dizi basıldığı sırada çok popüler olacak ve 21 ülkede baskısı yapılacaktır. 1943 yılında basılan seridekiDragon’s Teeth adlı eserle Pulitzer Ödülü’nü alır.

Geleneği

Sinclair'in mezartaşı ve üzerindeThe Jungle

Sinclair’in Monrovia, Kaliforniya’daki evi müze olarak korunmaktadır. Ayrıca kendisine ait çok sayıda el yazması, fotoğraf ve ilk baskı kitaplarİndiana eyaletindeki İndiana Üniversitesi Lilly Kütüphanesinde sergilenmektedir.

Sinemaya etkileri

1906 yılında basılan ‘’The Jungle’’ adlı eser 1914 yılında filme çekilse de bu film kaybolmuştur ve hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Ayrıca Sinclair, çok sayıda filmin senaryo çalışmasında yer almıştır. Bunların en bilineni Sergey Ayzenştayn ile birlikte yapımında yer aldığı ¡Que viva México! filmidir. Bu dönemde Charlie Chaplin ile de ortak çalışmaları olmuştur. 1927 yılında yazdığı Oil! adlı eser ise 2007 yılında çekilenThere Will be Blood adlı Oscar ödüllü filme esin kaynağı olmuştur.
Üstelik insanlar bütün şirketlerin hırsız olduğunu söylüyordu; ALÇAK POLİTİKACILAR SAYESİNDE BÜTÜN KÖŞELERİ TUTMUŞLARDI!
Upton Sinclair
Sayfa 144 - Sel Yayıncılık 2. Baskı 2018
işçiler; yoldaşlar! Gözlerinizi açın ve çevrenize bakın! O kadar uzun zamandır cehennem ateşinde yaşıyorsunuz ki duygularınız körelmiş, ruhunuz uyuşmuş durumda
Dünyada, değiştirmek elinden gelmeyen birçok acı şeyin olduğunu göreceksin, evlât...Er ya da geç buna kendini alıştırman gerekecek.
Parça başına para alıyorlardı ve yaşatmaları gereken bir aileleri vardı; katı ve acımasız ekonomik kurallar bunu ancak bu şekilde, ruhunu yaptığı işe katarak, hayvanat bahçesindeki vahși bir hayvanı izler gibi kendisine bakan iyi giyimli hanımlarla beylere göz atacak bir saniyesi bile olmadan çalışarak yapabileceği şekilde ayarlanmıştı.
Upton Sinclair
Sayfa 156 - Sel Yayıncılık 2. Baskı 2018
...devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bir insanın mahrum olanların duygularını kavrayabilmesinden daha kolaydır.
400 syf.
·Beğendi·10/10
İşsiz güçsüz dolandığım , ordan oraya kaykılıp gereksizlikler araştırdığım bir pazar gününden daha selamlar ola sizlere ey kabaklı bonibonlar .. Normalde bu incelemeyi dün yazacaktım ama nasıl oldu , ne oldu anlayamadan kendimi 90 lar ortası "delikanlı türkücü videoları" arasında buldum youtube da gezinirken..( Hep böyle oluyor ama nedendir anlamadım .. Daha önce de evde votka yapımı videoları izlerken , Hindistan Özel Kuvvetleri videolarını izlerken bulmuştum kendimi.. ) Alişan , Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz gibi pek çok akla zarar parçalar yapmış bu zat-ı alilerin yüzü suyu hürmetine inceleme yalan oldu .. Şimdi tekrar yazıyorum .. Bu arada Özcan Deniz 'in "Hadi Hadi Meleğim" parçası nasıl bir akla zarar cinnetler kumkuması imiş .. Takdir etmemek elde değil .. Tebriks!!! Bununla beraber müfredatımızdan kaldırılmış olsa dahi EVRİM var olan bir olgudur.. İşbu bahsettiğim şarkının videosunun öznesi olan Özcan Deniz ve yıllar içerisinde geçirdiği değişim bunun en önemli ve su götürmez kanıtıdır ..Linki en sonda vereceğim ama klipte AKREP NALAN var yauw !! Şimdi fark ettim, delirmek üzreyim ..

Neyse efenim .. Şimdi tüm bu gereksizlik tohumlarının, beyninizin bir köşesinde muhakkak filizleneceğini bilmenin bana vermiş olduğu kıvanç ve neş'e ile yavaştan kitap tanıtımına geçelim .. Sabotaj kelimesini pek çoğunuz duymuştur .. Daha doğrusu duymayan yoktur... Hiç durup düşündünüz mü ? Nereden gelmektedir bu kelimenin kökeni .. Ne olmuştur da insanlar bu kelimeyi kullanma ihtiyacı hissetmişlerdir .. Gelin anlatayım size minnoşlar ..

Sevgili canısılar , daha öncesinde Demir Ökçe incelememde de (bkz: #25935136 ) anlattığım gibi bu olayın kökleri Eti- Cin reklamında vuku bulan KALE KÜÇÜK - AYI BÜYÜK olgusuna dayanmaktadır.. Yani ?
Yanisi şu cicim : Buharlı makinaların , topluma ve endüstri devrimine müdahil olmasıyla artan kapital kavramının topluma yansıyan yüzü idi tüm bu yapılanlar .. Daha çok çalışma ve buna mukabil olarak daha az maaş .. Puro içen o kodamanlar gayri nasıl doysundu bebişler?!?!? Emeğin SÖMÜRÜSÜ idi tüm yapılanlar yani saygıdeğer kikirikler !! Endüstri Devrimi olarak adlandırılan , buharın enerji kaynağı olarak saptanması ve ardından gemicilik sektörüne uygulanmasıyla başlayan makineleşme süreci insanlık tarihinin en önemli sıçrama adımlarından birisini oluşturmuş idi.Fakat çalışma koşulları o denli berbat halde ve işçiye hak görülen ücretler o denli düşük düzeydeydi ki, işçiler sonunda ayaklarına giydikleri ve SABO olarak adlandırılan tahta takunyalarla makineleri kırmaya başlamışlardı.İşte böylece SABOTAJ kavramı türedi.Makine kırıcılarıyla başa çıkmak için idam cezaları getirdiler.Şimdi az durup düşünelim .. Bir insan , ne denli yoldan çıkmalı ve canına tak etmeli ki böyle bir uygulamaya gidebilsin .. Bu yapılanlar esasen ilk sinyallerdi .. Yedikçe semiren godoman AYILAR BÜYÜKTÜ ama ellerine ücret diye verilen top küçüktü .. BİR CİNLİK DÜŞÜNMELİYDİLER !! Sonrasında ne mi oldu ?

Hepimiz 1 Mayıs İşçi Bayramını kutluyoruz .. Kutlamasanız da tüm memurlar o gün YATIYOR , tüm işçiler o gün ÇALIŞIYOR .. YALANSA YALAN DE !!! ALNINI KARIŞLARIM YALAN DİYECEK OLANIN !! Sonrasında bu yapılanlara "YETER" diyen işçiler sendikal alanda birleşip bu emek sömürüsüne bir dur deme kararı aldılar .. Mc Cormick adıyla anılan şirketin işçileri yeter dediler bu uygulamaya .. Ve grev haklarını kullandılar .. O günlerde , 12 saat çalışmaya karşılık 3 dolar gibi komik bir ücret alan işçiler ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜNÜ KULLANMAYA KARAR VERDİ ... Sonrasında greve gidildi. Üretim durdu .. İşçinin ve emeğin dünya üzerinde ilk kez podyuma çıktığı gündü o gün ! Böylece gelişen olaylar ve kapitalizmin oyunları ile 4 mayıs günü işçilerin arasına yerleştirilmiş bir provakatif ajan vasıtasıyla mitingi kontrol eden polisin üzerine bir bomba atıldı .. Polis buna ateşle karşılık verdi .. Onlarca insan öldü .. Ama 1 MAYIS ruhu o günden sonra start almış oldu ... İşte hepimizin adını duyduğu ama anlamından bi haber olduğu İşçi Bayramı böyle doğmuş oldu .. Yer neresi idi dersen cevap vereyim sana ben cicim : ŞİKAGO !!

Bu romanın kalbinin attığı yer Şİkago ..Michael Jordan ve Chicago "BULLS'" u bir de böyle düşünün canikolar .. Pek çok toplumcu gerçekçi roman okudum .. Hatta beni yakınen takip edenler de bilirler.. Mümkün olduğunca tanıtmaya çalıştım bu ve muadili insanları sizlere .. Kalemi ile banka hesaplarının arasına çimento dökenleri.. Yazardan bahsedecek olursak sağda solda çokça duyarsınız .. Sabahattin Ali ' nin siyasal düşüncelerini değiştirmiş falan fistan gülistan .. Evet !! Petrol ' ü okumuş Sabahattin Ali.. Ve demiş ki , bu düzenin içerisinde benim yerim belli .. Upton Sinclair' e gelecek olursak .. Muazzam bir insan .. 7 hafta Şikago' ya gidip bu insanlarla beraber yaşamış .. Neredeyse 2 ay !! Küçümseme cicim !! Dünyan kayar dünyan .. Emin ol buna ... Her sabah saat 8 de uyanan sen , şu işçilerin arasına girip sabah 6 ' da kahvaltı etmeden işbaşı yaparsan ve bilmem kaç kilometre yol yürürsen dediğimi anlarsın annesinin bir tanesi... Öylesi etkili olmuş ve öylesi ses getirmiş ki bu roman , Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Theodore Roosevelt yazarı arayıp "izin verirseniz benim de ABD Başkanı olduğum anımsansın" demek mecburiyetinde kalmış.. Öylesi çarpıcıdır ki o demin bahsettiğim ABD'inde gıda kanunu bu kitaba müteakip değiştirilmek zorunda kalmıştır .. Hem de sadece 6 ay içerisinde .. İşte öyle bir romadır bu !! Az da romandan bahsedeyim spoilersız mecralarda salınmadan .. İncelemeye başlamadan önce kimi huzurlarınıza getirdim : ÖZCAN DENİZ !! Kimdi bu arkadaşların örnek aldığı mentor? İBRAHİM TATLISES !! Ne demişti o Haydarpaşa 'da indiği vakit ?

SENİ YENECEĞİM İSTANBUL ! İşte bu hikayede mekanı değiştirirseniz romanımızın konusu az buz şekillenmiş olur.. Şikago' ya gelen Litvanyalı bir ailenin başından geçenler okuyacaklarınız .. Şikago'yu yenecek olanlar !! Köpekbalıkları ile dolu bir havuza düşen Litvanyalı bir ailenin başından geçenler ... Bir ortam , bir düzen düşünün ki o ortamı ve ve sistemi yönetenler kanınızı son damlasına kadar hüpletmek istesinler .. Evet !! Vahşi Kapitalizm denen olguyu hepimiz duymuşuzdur .. Ama nereye dönersek dönelim sonumuzun kıyma makinası olduğu bir sistemi hiç durup düşündünüz mü ? Aklınıza getirebiliyor musunuz ? Herkes okusun ama en önce emeğinin hakkını alamayanlar ..


Özcan Deniz videosu : şu parçanın sözlerini kitabı okuduktan sonra bir kez daha gelin okuyun ..

https://www.youtube.com/watch?v=KfwIEhT3ayQ
283 syf.
·Beğendi·10/10
Selamın hello cicim .. Az önce sitede gezinirken bir takım arkadaşlarımızın ( Lafın gelişi!) kaleme aldığı sözümona antikapitalist iletileri gördüm ..Bilmem nerelerimle güldüğüm ve manifesto kürküne sarmalanmış , ataerkil toplum kafası içinde ele alınan bu iletilerde, yirmilik hatunlar kimi dizi ve filmlerde başrol alıyorlarmış da yaşları otuz - kırkı gördüğünde bunların esamesi okunmuyormuş ..Kapitalist sistem bunları sömürüp bir kenara atıyormuş falan fistan .. Bunları söyleyen arkadaşlar misal bir zamanlar atv isimli kanalda yayınlanan İkinci Bahar isimli dizide kimler başrol almış bir kez açıp bakmışlar mı acaba ? Düşen değer yargıları ve yozlaşan toplumun bugüne gelmesinde kimler başat rol alıyorlar , kimler bu işte mesul falan bunları hiç araştırmışlar mı aynaya bakıp demek istiyorum ama gerek yok .. Esasında böylesi bir girizgaha da gerek yok .. Sözde İstanbul sözleşmesi yerilecek .. Bu arada insanlar takır takır ölmeye başlayınca akıllarına kadın denen kavramı getiren her iki tarafa da karşıyım .. Her neyse .. Muhabbet antikapitalist eleştiri denilince okuduğum bu romana dair bir kaç kelam da ben edeyim dedim .. Çünkü bu kitap bu tanımın TAM AMA TAM OLARAK KARŞILIĞI ..

Bilmiyorum şu an için deli dumrul kıvamında arkamdan gavur kovalarcasına yazdığım bu incelemeyi günceller miyim .. Ben arkaya bir DAVARO soundtracki açayım da ..Ne olacaksa olsun .. Evet ! Bu parçayla yaptığım tanıtımlar pek hayırlara vesile olmuyor .. Buyrun siz de dinleyin ..

https://www.youtube.com/watch?v=X8Lpnl1YTPE

Arkadaşım .. Türk oto sanayi literatürüne ve ikinci el araç piyasasına damga vurmuş muhteşem bir atasözümüz , bir vecizemiz var bizim .. Nedir o ? Söyleyeyim hemencik !!

"ALIRSIN FORD OLURSUN LORD! "

İşbu kitap Ford trademarkı ile piyasada at koşturmuş , zamanın Amerika'sında bir Sabancı , efenime söyleyeyim bir Vehbi Koçmuşçasına sermaye ve yatırım ortamlarının ballı kaymağını hüpürdetip, dolarlardan oluşmuş merdivenleri beşer onar çıkmış sanayi devi Henry Ford' un yaşam hikayesini anlatıyor .. Şimdi ağzına biberler sürüp susturmak istediğim bir kısım kardeşim diyebilirlerki banane ulan ! Kuzu kurdun, yol Ford'un .. Hayır güzel kardeşim .. Bu kitap, bir "aldım verdim - ben seni yendim!" iskeleti üzerinden ilerlemiyor .. Daha önce de sizlere Upton Sincalir 'in gıda sektörü üzerine yazdığı Şikago Mebahaları kitabını tanıtmıştım .. Okumayan varsa muhakkak alsın okusun o kitabı .. Tüyü bitmemiş Kürk Mantolu Madonna perver Sabahattin Ali sever kardeşlerimiz Petrol diyecekler ama okunması gereken öncelikli iki kitap bu ve Şikago Mezbahaları.. Gelin azıcık size ondan bahsedeyim ...Yani Henry Ford'dan... Holivudun güzellemesi ile Ford vs. Ferrari izleyenler vardır muhakkak aranızda .. Ama club sandviç kafa yapısı ile iki işçi ailesi arasına sokuşturduğu milyonluk "KANLI YEŞİL BANKNOTLARIN" hikayesini oralarda bulamazsınız .. "Eziliyoruz , açız , bu devran böyle dönmez , sendikal haklarımızı isteriz" diyenlerin SERMAYENİN OLUŞTURDUĞU- YETMEYİP SİLAHLANDIRDIĞI PARAMİLİTER YAPILAR VE AMERİKAN PİYADE TÜFEKLERİ İLE godomanların emrinde el pençe divan duran polis gücü ile nasıl susturulduğunu o filmde bulamazsınız .. Biliyorsunuz ki ben size okuduğum kitapları tanıtırken asla spoilerlı tarlalara bilet kesmiyorum .. Kitaba dair "tanıtım" SADECE bu kısımdır .. Kitabı okuyacaklar böyle buyursunlar ... Bilin ki okuyacak olduğunuz kitabın içerisinde ama az ama çok bu kısımlardan da izler göreceksiniz ..

Efenim .. Muazzam bir imparatorluk kurmayı başaran Ford , üretim sisteminde kendinden önce yollara düşenlerin başarı olarak adlandırılacak olan olgularının bir adım daha önüne geçmeyi başardı .. Detroit ' te bir çiftlikte doğan , tek sınıflı bir okulda okumuş ve küçük yaşta makine atölyelerinde çalışmaya başlamış Ford , burada içten yanmalı motor prensibini öğrenmişti .. İlerde üreteceği araçlarda kullanacağı bu motorlar , o dönemde sanayinin pek çok alanında zaten kullanılmaktaydı .. Ford' un yatırım alanında yaptığı mucizevi atak, kullandığı ve geliştirdiği motorun yakıtı olarak benzini seçmesiydi .. Geliştirdiği motoru bir atlı arabanın kasasına monte etti .. Araç çalıştı .. Burdan elde ettiği para ile bir ikinci , sonrasında bir üçüncü araç geldi .. Henry Ford henüz paranın kokusunu tam alamadığı dönemlerde yaptığı bu araçları halk aracı olarak tasarlamaktaydı .. Bu arada bugün hepimizin bildiği ve sahibinden.com 'da hülyalarla baktığımız Dodge Viper'ları üreten şirket de araç üretmekteydi .. Yani rekabet de söz konusu idi .. Dodge 'un aksine milyonerlere değil halka hitap etmeyi kafaya koymuş ve "sürümden kazanalım bizim olsun MAYK!" mantığını motto edinmiş Ford, en sonunda T modeli adını verdiği bir modeli seri üretime geçirmeyi başardı .. Bu modeli üretmeyi sürdürdüğü 19 yıl boyunca tam 17 MİLYON araç satmayı başardı ki bu sayı o dönem için tüm dünyadaki otomobil sayısının kabaca YARISINA tekabül etmekteydi .. Sürümden kazanç mantığı ile üretilen bu otomobilin bunca ucuz olmasının tek sebebi pek tabiidir ki tekörnek olması değil aynı zamanda üretim planlaması ve montaj hattıydı .. Ford, mezbaha sisteminde kullanılan etleri bir kesiciden diğerine aktaran yürür platformu fabrikasyon sistemine entegre etmeyi başarmıştı .. Böylelikle o denli hızlı ve verimli üretim olanağına sahip oldu ki dakikada 2 -yazıyla iki -otomobil yapabilecek duruma evrildi .. Söz konusu otomobil olunca vites topuzundan direksiyona , camdan tekerleğe kadar pek çok değişken var .. Otomobil sektöründe neredeyse tekel olan Ford sizce bu sanayi alanındaki aracıları aradan çıkarmak için boş durdu mu sanıyorsunuz ?!? Pek tabii HAYIR !! 1927 yılına gelindiğinde, Ford yük gemileri Superior Gölü kıyısındaki Ford demir ocaklarından demiri , Kentucky' deki Ford demir ocaklarında ergiten kömür ocaklarına getirmekteydi .. Tüm bunlar oladursun , Ford cam ve lastik fabrikaları da tıkır tıkır çalışıyordu .. Kendisine ait 290 bin hektarlık ormandan getirilip araç içi döşeme için kullanılan keresteleri saymıyorum bile .. Bakın tüm bunları bir kenara koyun .. Ford henüz tüm bunları elde etmezden evvel Dodge Motors ile ortaklıktan çıktığı dönemde işbu şirkete ödediği tazminat kaç dolar bilmek ister misiniz ? O günün , yani 1920lerin parası ile TAM 27 MİLYON DOLAR !!! Ford' un sonrasında 2. Dünya Savaşı ile fabrikalarını tank ve top üretimi için tekrar organize edip paraları nasıl cukkaladığını varın gelin siz düşünün ..Şimdi buralara kadar anlattık bebişler.. Bu üretim sürecinde prim sistemi ile başlayıp , dakikada 2 otomobil üretir hale gelmiş bir kapitalistin bu sayıyı 1 dakikaya indirmek istemeyeceğini düşünmek için hangi cenaha mensup olmamız gerekiyor siz düşünesiniz! Piyasaya sürülen bu "mal" ile gelen tüketim çılgınlığını , bu çılgınlığın makineleşme ile şaha kalkan üretim safhasında katalizörü olup - gerçi katalizör de denmez ama - '920 lerde BÜYÜK BUHRAN ile kenara süpürülüveren işçi kesiminin halini , işsizliği ; öncesinde işçilerim sendika kurabilir diyen bir işverenin sonrasında sendika diyen herkesin imtina ile gözünü oydurduğunu , Amerikan halkının gözünde bir Amerikan Rüyası olan Henry Ford'un işbu rüyaların bir numaralı KARABASANI olduğunu adını verdiğim o filmde değil, ancak bu kitapta bulursunuz.. Daha öncesinde Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları isimli kitaba yazdığım tanıtımda da belirtmiştim .. TARİH , GÖZÜ DOYMUŞ BİR TEK KAPİTALİST DAHİ KAYDETMEMİŞTİR BUGÜNE DEK !
480 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10
=spoiler içerir =

ŞİKAGO BİZİM OLACAK ! nidalarının 3 ez tekrarlanarak biten ki ; orijinal adı the jungle olan Upton Sınclaır / Şikago Mezbahaları biter efendim..

yerini yurdunu terk ederek Litvanya dan göç eden ailemizin başından geçen hikayeyi okuruz hep birlikte ..tabi iki Amerikan rüyası adı altında ki derin kabusun içine giriş yaparız ki ...açlığın öldürdüğü ;soğuğun kırıp geçirdiği ;uykunun haram oldugu geceli gündüzlü bir dramın peşinde ilerleriz..
neden böyle robot gibi yazıyorum dersek ...kitapta bir şey eksik beni coşturmadı nedense ..son 20 sayfada basarılı söylemler biraz memnun etse de ..ruhumu yakalayamadı ...
hani hep mi bu adamın başına geliyor bunlar dersek ..aslında milyonlarca işçinin aynı şartlar altında yaşam savaşı verdiğini es geçmiş oluruz...insanın insanı sürekli kandırdığı ; uçuruma ittği ; dövüp dövüp sokağa attığı bir dünya....

yıl 1904 ...fabrika sizi alır ..etinizi ; kemiğinizi ; tırnağınızı kullanır ..hiç bir şeyinizi çöpe atmamak üzere sizi öğütür ....
size barınak hayali ile ev satar ..geri alır
çocuğunuz olur ..onuda tanrı alır ..
karınızı el alır...hep alır. .hep alır.


seçimleri hileli ..sosisleri fareli..insanları maskeli bir dünya ...yeni dünya ...
AMERİKA....

okuyunuz efendim ...dürüst kalabilmek için...
sevgiyle....



.
400 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
İlk başta unutmadan şu gerçeği bi yazayım: Amerika bizi gerçekten kıskanıyormuş hem de 1900 lü yılların Amerikası 2018 yılının Türkiyesini... Bir ülkede olabilecek tüm pisliklerin gün yüzüne çıkarılması. Açlık soğuk sefalet...insan hayatının değersizliği...tüm olumsuzluklara rağmen hayatta kalma mücadelesi, siyasetin, işverenlerin gerçek yüzü, rezilliği...her sayfasında kıskanılan yurdumdan manzaralar var... Bazı bölümlerde olaylar çok dramatize edilmiş olsa da korkunç gelse de gerçekler acıdır sözü devreye giriyor. Kitaptan sonra kanunlarda düzenlemeye gidilmiş biz düzeltmek istesek marketlerde hazır gıda kalmaz. Artık bu kitaptan sonra her türlü hazır gıdaya tiksinerek bakıyorum... ve yine yeniden kahrolsun kapitalizm...
400 syf.
·12 günde·10/10
Adam ta 1900'lü yıllarda yazmış bu çarkın nasıl döndüğünü azcık okusalar anlayacaklar ama nerde... zaten amaç okumayan kindar, cahil bir halk...

"Bu mezbahada domuzun çığlığından başka, herşeyinden faydalanılır." Bu cümle kitabın özeti bence burada ki "domuz" u sadece hayvan olarak değil, insan olarakta düşünün. Kapitalizmin nasıl vahşi, nasıl dehşet verici bir şey olduğunu kitabı okurken daha iyi idrak ediyorsunuz.

Kitap benim için iki bölüm diyebilirim 109.sayfaya kadar 1.bölüm (sıkıcı ite kaka okudum) 109.sayfa ve sonrası 2.bölüm ( inanılmaz, şaşırtıcı,muhteşem) mutlaka okunulmalı, okutulmalı bu kitap, unutulmayacak kitaplar listeme girdi...
283 syf.
Hiç inceleme yapılmamış .kitap bin yıl önce basılmış bende ortaokuldayken okudum:)sahaflardan buldum aldım.Yeniden okuyup inceleme yazıcam.şimdilik bu kısa bilgi burada dursun.Galiba hayatı sorgulama yolculuğumun başlangıç noktasıydı.Galiba diyorum çünkü böyle başlangıç noktası diye bişey olabilir mi emin değilim..
"Beş kişi arabadan atlayıp Tom'un otosuna saldırdılar... Saldırganlardan biri Tom'un kasıklarına bir tekme indirdi. Dört kişi üzerine çullandılar. Ucu kurşunlu meşin coplarla dövmeye başladılar. Böbreğini sökercesine copluyorlardı böğrünü... Üniversitede tanışmışlar, evlenmişlerdi. İkisi de gencecikti. Karı koca sendikalaşma mücadelesi veriyorlardı dev fabrikada. Ve patronun kiralık katilleri çıkıyordu karşılarına."
592 syf.
·Puan vermedi
Amerikanın 1920’leri. Petrol insanların hayatına girmiş, büyük bir kaosa sebep olacağından bi’ habersiz.

Gözü para boyanan insanların, emekçilerin çatışması, kapitalist düzene başkaldırma gibi birçok olay söz konusu. Genel olarak baba oğul ilişkisini ele alarak, tarihi günümüzün temellerini de etkileyen faktörleriyle biz okuyuculara sunmuşlar. Yani okuduğunuzda mutlaka günümüzde yaşanan birçok olaya tanıklık ediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

Komünizm, kapitalizm, sosyalizm gibi kuramların iç içe geçtiği sanırım okuduğum ilk derin anlamlı eserdi. Açıkçası baba oğulun fikir ayrılıkları, oğlunun babasına rağmen proleterlerin yanında yer alması beni en çok etkileyen kısım oldu.

Bir diğer kısım ise, usulsüzlük, yolsuzlukla mücadele eden devrimcilerin direnişleri günümüz şartlarının birebir aynası niteliğindeydi, kendi fikrimce.

Açıkçası okunmasını şiddetle tavsiye edebileceğim bir eser. Kitabın kalın olması gözünüzü korkutabilir zira ben de okurken kısa sürede bitiremedim ancak iyi ki okudum diyebileceğim bir eser.

Son olarak çok sevdiğim bir alıntısını bırakayım;

“Dünyada değiştirmek elinden gelmeyecek birçok acı şeyin olduğunu göreceksin evlat. Er ya da geç buna kendini alıştırman gerekecek.”
400 syf.
·8 günde·9/10
'Amerikan rüyasını' n gerçekte ne olduğunu kitabın başkahramanı Jurgis ve ailesinin başına gelen olaylar üzerinden okuyoruz. Binbir hayal ve umutla Amerikaya gelmiş insanların sefalet ve acı içinde, nasıl ağır şartlarda hayatta kaldıklarına, hatta çoğu zaman kalamayışlarına şahit oluyoruz. Açık söyleyeyim, hiç bir romanı okurken bu kadar dayak yemiş gibi hissetmemiştim. Benim için zor ve güçlü bir okumaydı diyebilirim, bana çok şey kattı. Yazar bu kitabını yazmak için kimliğini gizleyerek Şikago mezbahalarında çalışmış, yani bu tarz olayların gerçekten yaşandığını bilmek, kitabı okurken daha çok etkilenmenizi sağlıyor. İlk yayımlandığı tarihte çok fazla tepki çekmiş, toplumsal infial yaratmış ve bir çok ülkede uzun süre yasaklanmış bir roman Şikago Mezbahaları... Upton Sinclair kitabı için şu sözleri sarfetmiş : "“Ben toplumun kafasını hedef aldım. Ama attığım yumruk midesine geldi.”"
400 syf.
·3 günde·10/10
Upton Sinclair’in Şikago Mezbahaları, şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyenlerden biri oldu. Okurken yer yer yüreğim sıkıştı, yer yer ağladım. Çok dokunaklı ama bir o kadar da gerçekçi bir hikayesi var kitabın. Amerikan rüyasına imrenip, yol parası biriktirerek Amerika’ya göç eden Litvanyalı bir ailenin, göç ettikten sonra verdiği yaşam mücadelesini anlatıyor Sinclair. Bu hikayeyle beraber muhteşem ve çok bütünlüklü bir sistem eleştirisi sunuyor -şimdiye kadar okuduğum en başarılı ve etkileyici sistem eleştirilerinden biriydi kitap. Sanayi ve ticareti elinde tutan tröstlerin işçilerin, halkın emeğini nasıl sömürdüğü, hükümetin, polisin, belediyenin ve diğer devlet memurlarının nasıl bu tröstün sömürüsünü sürdürebilmesi için çalıştığı, siyasi parti ve seçimlerin yine nasıl bu çarkın dönmesine devam etmesi için olduğu ve böyle bir sistemde para ve paranın getirdiği güçten başka hiçbir şeyin önemi olmadığı, olaylar dramatize edilmeden, ajitasyona başvurulmadan, oldukça gerçekçi bir şekilde anlatılmış. Sistem eleştirisi okumaktan hoşlananlara, benim gibi Gazap Üzümler’ne bayılıp, başka bir kitapta aynı tadı alabilir miyim acaba diye düşünenlere mutlaka ama mutlaka tavsiye ederim. Sinclair, başta Sabahattin Ali olmak üzere, okunduktan sonra birçok insanın dünya görüşünü sorgulamasına neden olmuş bir yazar. Ben de her insanın sorgulaması gerekenleri ele alması bakımından herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.
400 syf.
·Beğendi·9/10
Şikago Mezbahaları...Büyük hayallerin ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nin omuzlarına çıka çıka, yerden yere vura vura, insanlığa dair içlerinde ne kaldıysa söke söke aldığı işçilerin sayesinde nasıl güçlendiğinin anlatıldığı dehşet dolu bir masal. Litvanya’dan sevdiği kız ve onun ailesi ile canavarın yüreğine göçen, güçlü ve gözü kara genç Jurgis ile peşinde sürüklediklerinin, karşılaştıklarının ve yoldaşlarının hikayesi.. Hayattan tek beklentileri sımsıcak bir yuva olan bu kalabalık ailenin, yakıcı soğukta damla damla yok olmalarının hüzün dolu seyir defteri.. Dönemin, ABD ekonomi ve sanayisinin nasıl bir çarka dönüştürüldüğünü tüm çıplaklığı ile görüyoruz. Yılda 300 dolar kazanamayan işçilerin , açlık, sefalet, hastalık, umutsuzluk, yolsulluk, onca tehtit ve harcanmışlık sonunda canlı birer cenazeye dönüştürülüşünü izliyoruz. Bu karanlık masal Jurgis ve ailesinin kanlı mezbahalarda işe başlaması ile başlıyor. Başta herşey çok güzel.. canavarın yüreğindeler çünkü. Sıcak bir yuva alıyor, birleştirdikleri paralar ile ödemeye başlıyorlar. Bir kaç yeni eşya , yeterince şanslılar ise köşeye biraz birikmiş para.. kan, domuz pisliği, sığır bağırsağı kokan bir para.. lakin hayatta her güzel şey gibi bu pek ingilizce bilmeyen cahil Litvanyalı insanların, geçici huzuruda yerini yavaş yavaş karmaşaya ve içinden çıkılmaz bir kaos’a bırakmaya başlıyor. Patronunun tacizi, hastalık, aniden işsiz kalmalar, soğuk derken yavaş yavaş canavarın midesine kadar iniyorlar. Artık şartlar daha zorlayıcı. Dönem dönem açlık krizleri, ölümler baş gösteriyor. Jurgis herşeyin karşısında durmaya çalışıyor. Yeterince güçlü olmadığını anladığında ise yüklerinden kurtulmak istiyor. Kaçıyor.. Okurken kendinizi sorguluyorsunuz. Ben olsam ne yapardım ??? ...Onun kaçısı geride kalanları ve bir zaman sonra onu canavarın bağırsaklarına gönderiyor. Tıpkı bir domuz pisliği gibi dışkılıyor canavar onları.. ve onlar gibi yüzbinlercesini... ıslak, yapış yapış, kokuşmuş ve işe yaramaz bir halde...Jurgis ne zaman hayata karşı bir umut duysa , önüne çıkan bir durum ellerinden alıyor hepsini sonuna kadar. Patronlar, meyhaneler, ucuz kadınlar denilen kadersizler.. ve geçmişin hayaletleri yakalıyor onu.. havada süzülen onlarca el, boğuyor onu... Jurgis çok bizden biri. Zamanında rengarenk hayaller kurarken, her bir hayali avuçlarından kayıp gidiyor. Emeğini, sevdikleri ve kendini yitiren bir adamdan geriye ne kalır ki ??....Upton Sinclair muazzam bir kaleme sahip. Yaşamının bir dönemini mezbahalarda geçiren, ve oraların korkunç tarafları ile yüzleşen Sinclair, bunu bize yansıtmakta gerçekten çok başarılı. O mezbahalarda acımasızca, insanlık dışı yollar ile boğazlanan, parçalara ayrılan hayvanlar kadar, tüm bunların yapım aşamalarında ki umursamamazlık ve ihmalleri göz önüne seriyor. Hikaye 1900 başları Amerika’nın bir yuva değil, caniler tarafından sömürülenler için bir cehennem olduğunu anlatıyor bizlere.Boşa harcanan erkekler, acımasızca kullanılan kadınlar ve elbette ki kolayca görmezden gelinebilinen küçük çocukların ızdıraplı ruhları ile rastlaşıyorsunuz, birbirini kovalayan satırlarda. Kısacası etkilenmemek pek mümkün değil. Yaşananlar herkesin başına çok rahat gelebilecek şeyler iken bir hikayeye tanık olmak biraz da yıpratıcı.. Şikago Mezbahaları Jurgis ve onun sosyalizme varan yolculuğu ile sizleri bekliyor... Bedenleri mezbaha köşelerinde paramparça olurken onlardan geriye kalan tek şey çığlıkları oluyor.. Düşünüyor insan bundan da faydalanabilselerdi, onlarıda kavanozlara hapseder , satarlardı... Tıpkı şeref, namus, iyi niyet ve geriye insanlık namına ne kaldıysa sattıkları gibi...

Yazarın biyografisi

Adı:
Upton Sinclair
Unvan:
Pulitzer Ödüllü ABD'li yazar
Doğum:
Baltimore, Maryland, ABD, 20 Eylül 1878
Ölüm:
Bound Brook, New Jersey, ABD, 25 Kasım 1968
Upton Sinclair (20 Eylül 1878 – 25 Kasım 1968) Pulitzer Ödüllü ABD'li yazar. 20. yüzyılın başlarında yazdığı eserlerle şöhrete kavuşmuş ve çok sayıda kitap yazmıştır. Özellikle 1906 yılında yazdığı ve dilimize Chicago Mezbahaları adıyla çevrilen The Jungle adlı eseri büyük yankı yapmış ve kamouyunun dikkatinin mezbahalardaki sağlıksız çalışma koşullarına çekmiştir. Eserin yayınlanmasından hemen sonra ABD’deki et sektöründe iyileştirme çalışmaları başlamış ve konuyla ilgili yasal düzenleme yapılmıştır.

Hayatı

Gençliği

Baltimore, Maryland’de dünyaya geldi. Babası Upton Beall Sinclair, annesi Priscilla Harden’dir. Babası bir içki satıcısıydı. Sinclair’in büyükbabası oldukça varlıklıydı, Sinclair çoğu zaman onlarda vakit geçirirdi. Sürekli olarak zenginlerin ve fakirlerin bulundukları ortamlarda olması onu etkileyecek ve ileride eserlerinin ilham kaynağı olacaktır. 1888 yılında ailesi New York şehrindeki Bronx bölgesine taşınınca, buradaki koleje gitmeye başlar. Okul masraflarını karşılamak için öykü ve makaleler yazmaya başlar.

Yazarlığa adım atışı

Sinclair 1900 yılında ilk eşi olan Meta Fuller ile evlenir. 1904 yılında yazmak için üzerinde çalıştığı kitabı için asıl kimliğini saklayarakChicago’daki mezbaha ve et üretim kombina tesislerinde çalışır. The Jungle adlı eser 1906 yılında basılınca çok başarılı olur ve büyük bir ilgi görür. Bu eserden kazandığı parayla hayalindeki ütopyayı kurmak için New Jersey Englewood’a gider ve Helicon Hall adında bir sosyalist koloni kurmaya girişir. Sonrasında Kongre seçimlerinde milletvekili adayı olsa da seçilemez. Koloni bir yıl sonra yanacaktır, yangında Lester Briggs adlı marangoz hayatını kaybedecektir.

Sonraki hayatı

1911 yılında Meta, eşini terk eder. Sinclair, önce Mary Craig Kimbrough ile daha sonra da Mary Elizabeth Willis ile evlenir. Sırasıyla Kaliforniya,Arizona ve New Jersey’e gider. 1968 yılında Washington’da ölür.

Siyasi hayatı

Sinclair 1920 yılında Temsilciler Meclisi ve 192 yılında Senato için sosyalist listeden aday olsa da seçilemez. Siyasete bir süre ara verir. 1934 yılında Kaliforniya valiliği için seçime katılır.Seçimlerde Sinclair, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son (İngilizce: End Poverty in California) adı verilen kampanyayla büyük destek kazanır. Ancak bu dönemde gerçekleşen büyük toz fırtınaları hasadı kötü etkileyecek ve kitlesel göçe yol açacaktır. Eyaletteki muhafazakarlar da Sinclair’i azılı bir komünist olarak gösterecek ve karşı propaganda yapacaklardır. Sinclair seçimleri kaybedince yazarlığa geri döner. Bu döneme dair yaptığı değerlendirmede ilginç görüşler ileri sürmüştür:


“ Amerika halkı sosyalizmi seçecektir ama bu isimle değil. Bunu yoksulluğa son kampanyasında kanıtladım. Sosyalist listeden aday olduğumda 60 bin oy alırken, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son! diyerek 879 bin oy aldım. Sanırım düşmanlarımızın hakkımızda öne sürdükleri büyük yalanlar başarılı oldu. Bu yalana cepheden saldırmaktansa etrafından dolaşmak tercih edilmelidir. „


— Upton Sinclair (1951)

Sosyal duyarlılık

Sinclair eserlerinde döneminin sosyal ve ekonomik özellikleri önemli bir yere oturur. Eserlerinde kapitalizmin adaletsizlikleri olarak gördüğü olayların esas olarak Büyük Bunalımyıllarındaki yıkıcı etkisini işler.

The Jungle adlı eserinde Sinclair, denetimsiz kapitalizm yüzünden işçilerin karşı karşıya kaldığı insanlık dışı koşulları işler. Ancak eserde vurgulanan işçilerin karşılaştıkları zorluklar, uzun iş saatleri, göçmen işçilerin maruz kaldıkları baskı, iş garantisinin olmaması ve düşük maaşlar yerine eserde arka planda yeralan et sektörünün içinde bulunduğu sağlıksız durum daha çok dikkat çekecek ve ABD hükümeti tarafından yasal düzenlemeler yapılacaktır. Sinclair bununla ilgili ilginç bir benzetme yapar:


“ Ben toplumun kafasına hedef aldım, attığım yumruk midesine geldi! „


— Upton Sinclair

Lanny Budd dizisi

1940 – 1953 yılları arasında Lanny Budd adıyla bilinen ve 11 dizi macera kitabından oluşan seriyi yazar. Kahramanı ünlü bir ABD’li silah üreticisinin oğlu olan dizide I. Dünya Savaşından başlayarak döneme ait çelişkileri ve sol bakış açısını aktarır. Bu dizi basıldığı sırada çok popüler olacak ve 21 ülkede baskısı yapılacaktır. 1943 yılında basılan seridekiDragon’s Teeth adlı eserle Pulitzer Ödülü’nü alır.

Geleneği

Sinclair'in mezartaşı ve üzerindeThe Jungle

Sinclair’in Monrovia, Kaliforniya’daki evi müze olarak korunmaktadır. Ayrıca kendisine ait çok sayıda el yazması, fotoğraf ve ilk baskı kitaplarİndiana eyaletindeki İndiana Üniversitesi Lilly Kütüphanesinde sergilenmektedir.

Sinemaya etkileri

1906 yılında basılan ‘’The Jungle’’ adlı eser 1914 yılında filme çekilse de bu film kaybolmuştur ve hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Ayrıca Sinclair, çok sayıda filmin senaryo çalışmasında yer almıştır. Bunların en bilineni Sergey Ayzenştayn ile birlikte yapımında yer aldığı ¡Que viva México! filmidir. Bu dönemde Charlie Chaplin ile de ortak çalışmaları olmuştur. 1927 yılında yazdığı Oil! adlı eser ise 2007 yılında çekilenThere Will be Blood adlı Oscar ödüllü filme esin kaynağı olmuştur.

Yazar istatistikleri

  • 47 okur beğendi.
  • 333 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 763 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.