1000Kitap Logosu
Resim
Upton Sinclair

Upton Sinclair

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.8
416 Kişi
928
Okunma
86
Beğeni
4.021
Gösterim
Unvan
Pulitzer Ödüllü ABD'li yazar
Doğum
Baltimore, Maryland, ABD, 20 Eylül 1878
Ölüm
Bound Brook, New Jersey, ABD, 25 Kasım 1968
Yaşamı
Upton Sinclair (20 Eylül 1878 – 25 Kasım 1968) Pulitzer Ödüllü ABD'li yazar. 20. yüzyılın başlarında yazdığı eserlerle şöhrete kavuşmuş ve çok sayıda kitap yazmıştır. Özellikle 1906 yılında yazdığı ve dilimize Chicago Mezbahaları adıyla çevrilen The Jungle adlı eseri büyük yankı yapmış ve kamouyunun dikkatinin mezbahalardaki sağlıksız çalışma koşullarına çekmiştir. Eserin yayınlanmasından hemen sonra ABD’deki et sektöründe iyileştirme çalışmaları başlamış ve konuyla ilgili yasal düzenleme yapılmıştır. Hayatı Gençliği Baltimore, Maryland’de dünyaya geldi. Babası Upton Beall Sinclair, annesi Priscilla Harden’dir. Babası bir içki satıcısıydı. Sinclair’in büyükbabası oldukça varlıklıydı, Sinclair çoğu zaman onlarda vakit geçirirdi. Sürekli olarak zenginlerin ve fakirlerin bulundukları ortamlarda olması onu etkileyecek ve ileride eserlerinin ilham kaynağı olacaktır. 1888 yılında ailesi New York şehrindeki Bronx bölgesine taşınınca, buradaki koleje gitmeye başlar. Okul masraflarını karşılamak için öykü ve makaleler yazmaya başlar. Yazarlığa adım atışı Sinclair 1900 yılında ilk eşi olan Meta Fuller ile evlenir. 1904 yılında yazmak için üzerinde çalıştığı kitabı için asıl kimliğini saklayarakChicago’daki mezbaha ve et üretim kombina tesislerinde çalışır. The Jungle adlı eser 1906 yılında basılınca çok başarılı olur ve büyük bir ilgi görür. Bu eserden kazandığı parayla hayalindeki ütopyayı kurmak için New Jersey Englewood’a gider ve Helicon Hall adında bir sosyalist koloni kurmaya girişir. Sonrasında Kongre seçimlerinde milletvekili adayı olsa da seçilemez. Koloni bir yıl sonra yanacaktır, yangında Lester Briggs adlı marangoz hayatını kaybedecektir. Sonraki hayatı 1911 yılında Meta, eşini terk eder. Sinclair, önce Mary Craig Kimbrough ile daha sonra da Mary Elizabeth Willis ile evlenir. Sırasıyla Kaliforniya,Arizona ve New Jersey’e gider. 1968 yılında Washington’da ölür. Siyasi hayatı Sinclair 1920 yılında Temsilciler Meclisi ve 192 yılında Senato için sosyalist listeden aday olsa da seçilemez. Siyasete bir süre ara verir. 1934 yılında Kaliforniya valiliği için seçime katılır.Seçimlerde Sinclair, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son (İngilizce: End Poverty in California) adı verilen kampanyayla büyük destek kazanır. Ancak bu dönemde gerçekleşen büyük toz fırtınaları hasadı kötü etkileyecek ve kitlesel göçe yol açacaktır. Eyaletteki muhafazakarlar da Sinclair’i azılı bir komünist olarak gösterecek ve karşı propaganda yapacaklardır. Sinclair seçimleri kaybedince yazarlığa geri döner. Bu döneme dair yaptığı değerlendirmede ilginç görüşler ileri sürmüştür: “ Amerika halkı sosyalizmi seçecektir ama bu isimle değil. Bunu yoksulluğa son kampanyasında kanıtladım. Sosyalist listeden aday olduğumda 60 bin oy alırken, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son! diyerek 879 bin oy aldım. Sanırım düşmanlarımızın hakkımızda öne sürdükleri büyük yalanlar başarılı oldu. Bu yalana cepheden saldırmaktansa etrafından dolaşmak tercih edilmelidir. „ — Upton Sinclair (1951) Sosyal duyarlılık Sinclair eserlerinde döneminin sosyal ve ekonomik özellikleri önemli bir yere oturur. Eserlerinde kapitalizmin adaletsizlikleri olarak gördüğü olayların esas olarak Büyük Bunalımyıllarındaki yıkıcı etkisini işler. The Jungle adlı eserinde Sinclair, denetimsiz kapitalizm yüzünden işçilerin karşı karşıya kaldığı insanlık dışı koşulları işler. Ancak eserde vurgulanan işçilerin karşılaştıkları zorluklar, uzun iş saatleri, göçmen işçilerin maruz kaldıkları baskı, iş garantisinin olmaması ve düşük maaşlar yerine eserde arka planda yeralan et sektörünün içinde bulunduğu sağlıksız durum daha çok dikkat çekecek ve ABD hükümeti tarafından yasal düzenlemeler yapılacaktır. Sinclair bununla ilgili ilginç bir benzetme yapar: “ Ben toplumun kafasına hedef aldım, attığım yumruk midesine geldi! „ — Upton Sinclair Lanny Budd dizisi 1940 – 1953 yılları arasında Lanny Budd adıyla bilinen ve 11 dizi macera kitabından oluşan seriyi yazar. Kahramanı ünlü bir ABD’li silah üreticisinin oğlu olan dizide I. Dünya Savaşından başlayarak döneme ait çelişkileri ve sol bakış açısını aktarır. Bu dizi basıldığı sırada çok popüler olacak ve 21 ülkede baskısı yapılacaktır. 1943 yılında basılan seridekiDragon’s Teeth adlı eserle Pulitzer Ödülü’nü alır. Geleneği Sinclair'in mezartaşı ve üzerindeThe Jungle Sinclair’in Monrovia, Kaliforniya’daki evi müze olarak korunmaktadır. Ayrıca kendisine ait çok sayıda el yazması, fotoğraf ve ilk baskı kitaplarİndiana eyaletindeki İndiana Üniversitesi Lilly Kütüphanesinde sergilenmektedir. Sinemaya etkileri 1906 yılında basılan ‘’The Jungle’’ adlı eser 1914 yılında filme çekilse de bu film kaybolmuştur ve hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Ayrıca Sinclair, çok sayıda filmin senaryo çalışmasında yer almıştır. Bunların en bilineni Sergey Ayzenştayn ile birlikte yapımında yer aldığı ¡Que viva México! filmidir. Bu dönemde Charlie Chaplin ile de ortak çalışmaları olmuştur. 1927 yılında yazdığı Oil! adlı eser ise 2007 yılında çekilenThere Will be Blood adlı Oscar ödüllü filme esin kaynağı olmuştur.
400 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Amerika'da ekonomik bunalımın ardından bazı sektörler sayesinde gerçekleşen 'hayali özgürlüğe' ulaşabilmek çoğu göçmenin hayalidir ve gariptir ki bu Amerika'da yazılan en iyi sistem eleştirisi kitapların konusunu oluşturur. Okuduklarımdan daha fazlası olduğuna eminim. (Gazap üzümleri- Şikago mezbahaları- Fareler ve insanlar) Şikago Mezbahaları, Litvanyadan Şikago'ya gelen Jurgis ve ailesinin hazin öyküsünü anlatır. Karakterler genelde Amerika’ya gerek refah düzeyini gerek iş fırsatlarını düşleyerek gelirler. Yolsuzluğun, israfın, rekabetin sadece kendi ülkelerine özgü kavramlar olmadığını düşünmeden bir Amerikan rüyası seline kapılırlar. Daha kaliteli hayat standartları altında yaşamak isterler. İşbirliğine dayanan bir toplumda yaşamanın hayalini kurarken; her yerde gelir eşitsizliğiyle, iş güçlerine değmeyen ücretlerle, kanlarının son damlasına kadar kullanılıp ıskartaya çıkarılan binlerce işçiyle karşılaşırlar. Amerika ve birçok ülke piyasayı kontrol eden kapitalist sistemin babaları tröstlerle ve hayalleri bir evden ibaret olan olan işçilerin sömürüsüyle vardır. Emlakçısı çalar; patron kara listeye alır; siyasi güç, cehalet ve zulmü yaymak için kullanılır. Gittikçe acımasızlaşan ölüm kalım savaşı bu açgözlülükte yutulmayı bekleyen bizlere paravanın arka yüzünü gösterir. 5-10 kişilik açılan bir kadroya binlerce işsiz insanın başvurması sefalettir. Adaletin sermayeden yana olduğu bir sistem kabul edilemez. Bedeni acımasızca çalıştırarak ölüme mahkum eden, insanları düşünmekten alıkoyan insanların işçilere vaaz vermeye hakları yoktur. Demokrasi olmasına rağmen iş sektörlerinde, ülke yönetiminde ve daha bir çok yerde söz hakkı bulunmayan halk örgütlenmelidir. Uzun bir süredir reklam ve pazarlamayla evrensel olarak satılan özgürlük bir sınıfa hizmet ettiği sürece özgürlük değildir. Kısa metrajlı, sadece para dökenin ulaşabildiği bir filmdir. Bir kitabın her sloganı bir darbe indirebilir mi? İndiriyor. -10 derecede kafamı suya sokup çıkarmak, sosyalistlerin örgütlenmek için attığı nidalar kadar etkilemezdi. Ah! O son sayfalardaki nefes kesen sosyalizm propagandası... Sinclair yazmamış, haykırmış. Et tröstünün gerçek yüzüyle başlayan sosyalizm fikirleriyle son bulan sarsırıcı bir toplumsal gerçekçi roman. Tavsiye edilir.
Okuyacaklarıma Ekle
400 syf.
·
5 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Şikago Bizim Olacak!
Şikago Mezbahaları... Beni Germinal kadar hatta daha fazla etkileyen kitap olarak hafızama kazındı. Asla aklından çıkmayacak, muhteşem bir okuma oldu benim için. Okudukları gazeteler ve siyaset ele geçirilmiş, toplum bir robot gibi çalıştırılmış ve işleri bitince çöp gibi sokaklara atılmış bir yer Şikago Mezbahaları. Örgütsüz işçilerin, özgürlük ve zenginlik hayalleri ile kandırıldığı ama aslında cehennemin ta kendisi, Amerikan rüyasının sadece trendeyken sürdüğü, ayağını yere basar basmaz yaşanılan bir hayal kırıklığı burası! Jurgis ve Ona'nın evlilik kutlamasını okumakla başlıyoruz kitaba. Her biri büyük umutlarla geliyor Şikago'ya. Hayalleri var, para kazanacaklar, ev alacaklar, aile kuracaklar ve çocukları olacak onların. Ancak sistemle henüz tanışmamış hiçbiri. Eşini çalıştırmak istemeyen adamlar, ailenin reisi benim naraları atan insanlar onlar. Çaresizlik nedir bilmeyen, güçlü kuvvetli vücutlarına ve dinçlikleri ile gençliklerine güvenen yüzlercesinden bazıları var karşımızda. Mezbaha ve ölüm yataklarında işe başlamaları ile değişiyor hepsinin hayatları. İnsanların yaşadıkları yetmiyor gibi bir de hayvanların çektiği eziyetleri gösteriyor bize yazar. Fabrikalar insanlara gezdirilirken, dışardan bakanlar için her şeyin nasıl güllük gülistanlık olduğu ama aslında bu fabrikalarda dönen şeylerin perdeler arkasında gizlendiğini okuyoruz. Dünyanın her yerinde bu kapitalist düzenin ve acımasızlığın yaşandığını unutturmuyor Sinclair bizlere. Ailelerin çaresizliği, çocuklarını okuturken bundan vazgeçmek zorunda kaldıkları, umutların facialara dönüştüğü bir gerçek var önümüzde. Aç kalmamak, işini kaybetmemek hatta ölmemek için bedenlerini satmak zorunda kalan kadınlara ışık tutuyor Şikago Mezbahaları! Bir ailenin yaşadıklarının aslında tüm toplumdaki işçi sınıfının her bireyinin yaşadığı sorun olduğunu ve bunun ilk de son da olmayacağını kabulleniyoruz. Sistemi bir çark, insanları da dişli olan bu bozuk düzende yaşamak ne kadar zor olursa olsun hayatta kalmak için her yolu deneyen insanlarla tanışıyoruz. Gücü kuvveti yerindeyken iş sahibi olan insanların, çalışma koşullarının sertliği nedeniyle gördüğü ruhsal ve fiziksel zarar sonrası tabiri caizse ikinci ele çıkması ve kullanılıp atılma hissi hiç geçmiyor onlardan. Din, siyaset, sendika üçgeni ve zengin fakir arasındaki uçurumdan da bahsetmek gerekiyor. Emek veren işçiler iken, emeği sömüren zenginlere sıra geliyor Şikago Mezbahaları'nda. Her toplumda olduğu gibi burada da bir ironi çıkıyor karşımıza: Sıcacık evlerinde yaşayıp karınları tok olan din adamlarının, günah ve açlık hakkında hiçbir şey bilmeden aç insanlara vaaz vermesini okuyoruz. Yoksulların ruhlarını kurtarmak karnı tok olanlara mı kaldı sorusunu soruyoruz kendimize! Jurgis de bu düzende kırılıp dökülüyor, yollara düşüyor, dileniyor, isyan ediyor, kazalar geçiriyor, zorluklarla karşılaşıyor. Ancak bir gün devran tersine dönsün diye bozuk düzene ayak uydurmaya karar veriyor. Siyaseti kullanmakla akıllılık ediyor Jurgis. Daha da ileri gidiyor ve bir çevresi oluyor. Geçmişte yalvararak işe girdiği yerlerde bu kez siyaset vasıtasıyla iş buluyor. Arkası oluyor yani Jurgis'in! Siyaset bu devirde olduğu gibi geçmişte de insanlara kolay para kazandırıyor! Ancak bir şeyi hesaba katmıyor Jurgis, fakir ve işçi toplumundan gelmiş birinin kolay para kazanmak için son şansı olan siyaset de elinden gidiyor! Çünkü alışamadığı bu çevre onu sırtından vuruyor, bunu göremiyor Jurgis! Derken devrim çanları çalıyor Jurgis'in kulağına! Sosyalizm ve devrim ile tanışıyor kahramanımız. Ama nasıl bir tanışma! Devlet, eşitlik, evlilik, siyaset ve Şeytan'ın ölümsüz silahı din hiç olmadığı kadar çarpıyor gözüne Jurgis'in! Ülkeyi emeği ile döndüren, var eden işçilerin hiçbir zaman yönetimde söz sahibi olamayacağı gerçeği ile yüzleşiyor. Sadece ertesi günü çıkaracak kadar yemek yiyen, soğuktan titreyerek uyumaya çalışan insanlardan biri olduğunu acımasız bir ders ile kavrıyor O. Peki ne yapmalı Jurgis? Özgür olmak için gözündeki perde nasıl kalkmalı? Ellerindeki görünmez zincirler nasıl kırılmalı? Bilimi, kitapları, gazeteleri kısacası insanların iyiliğine olan icatları insan aleyhine kullananlarla nasıl savaşmalı? Tüm işçileri örgütlemeli ama bunu nasıl yapar ki alelade bir insan? Örgütlenin haykırışları kulağımda çınlıyor! Dizginlenmeyecek bir sel gibi akıyor işçilerin devrimi gözlerimin önünde adeta! Keşke gerçek olsa diyorum, örgütlense emekçiler ve kırılsa bu zincirler! Bir gün belki kırılır ve belki bu kapitalist düzen son bulur diye umutlanıyorum!
Okuyacaklarıma Ekle
400 syf.
·
13 günde
·
9/10 puan
“Koca şehirde yüzlercesi, bütün ülkede on binlercesi vardı ama seslerini duyacak kimse yoktu.” Həyatın içindən obrazları, hekayələri ilə həyatda daima mübarizə şəklində yaşayan hər kəsin özündən bir parça tapacağı roman. Romanda Amerikada baş verən sürətli inhisarlaşma prosesi, istismarın artması, böyük kütlələr halında torpaqlarından qopardılmış insanların işçi sinfinə çevrilməsi sırasında yaşanan tragediya, yoxluq və ağrı-acılardan bəhs olunur. Yaşadıqları torpaqlarda gələcək ümidlərini itirən və itirəcək bir şeyləri qalmayanlar böyük ümidlərlə başqa diyarlara yola çıxırlar. Chicagoda əlverişsiz şəraitdə işləyən minlərcə işçidən kimisi sevdiyi ilə evlənmək, kimisi bir ev sahibi olmaq, kimisi də xoşbəxt olmaq xəyalının ardınca köç etsə də, burada kapitalizmin ən çirkin üzü ilə qarşı-qarşıya gəlir və insanca həyat ehtiyacı ilə çıxılan bu yol böyük dramlara çevrilir. Romanın qəhrəmanı Jurgis içimizdən, güclü, qüvvətli, çörəyini daşdan çıxaracaq biridir. İş tapmaq, pul qazanmaq və özünə tapşırılanları yerinə yetirməkdən başqa bir şey düşünmür. Bütün fəlakətlərdən yorulmuş haldaykən isə həyatının seyrini dəyişdirən fikirlərlə tanış olur. Bundan sonra öyrəndikləri onu tamamilə dəyişdirir. Jurgisin ruhunu yenidən ayağa qaldıran o günlər eyni zamanda Amerikan işçi sinfinin də burjua sisteminin cəngindən özünü xilas etməyə çalışdığı günlərdir.
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.