Ursula K. Le Guin

Ursula K. Le Guin

8.5/10
1.786 Kişi
·
4.773
Okunma
·
733
Beğeni
·
23.238
Gösterim
Adı:
Ursula K. Le Guin
Tam adı:
Ursula Kroeber Le Guin
Unvan:
ABD’li Romancı, Öykücü, Şair, Makale Yazarı, Çevirmen
Doğum:
Berkeley, Kaliforniya, ABD, 21 Ekim 1929
Ölüm:
Portland, Oregon, ABD, 22 Ocak 2018
Ursula Kroeber Le Guin (d. 21 Ekim 1929) ABD'li yazar. Bilim kurgu ve fantezi edebiyatının en önemli yazarlarından kabul edilen Le Guin, bu alanlardaki eserlerinin yanı sıra şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatı alanlarında da yazar ve çevirmen olarak katkıda bulunmaktadır. İlk romanı 1966yılında yayımlanan Le Guin'in eserlerinde ağırlıklı olarak Jung'un, taoizimin, varoluşçuluğun ve yunan mitolojisinin etkileri görülmektedir. Yazar, başta Hugo ve Nebula olmak üzere pek çok ödülün sahibidir.

Yaşamı

Ursula Kroeber, ABD'nin Kaliforniya eyaletinde 1929 yılında dünyaya geldi. Antropolog bir babayla (Alfred Kroeber) psikolog ve yazar bir annenin (Theodora Kroeber) kızıdır. İsmini doğum tarihi olan Azize Ursula Günü'nden aldı. Ebeveynleri tarafından üç erkek kardeşi ile beraber kültürel çeşitlilik fikrinin hakim olduğu bir ev ortamında yetiştirildi. Massachusetts-Radcliffe College’da lisans eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi'ni bitirdi ve yüksek lisansını “Fransa ve İtalya’da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı” üzerine yaptı. 1951’de tarihçi Charles A. Le Guin ile evlendi. Üç çocuk ve dört torun sahibi olan Le Guin, halen ABD’nin Oregon eyaletinde yaşamaktadır.

Edebiyat hayatı

Bilimkurgu türünde yazmaya 1960'li yıllarda başladı. İlk öyküsü 1962’de yayınlandı. Pek çok üniversitede ders verdi, çeviri, derleme ve makaleleri yayınlandı. Le Guin, 1969'da yazmış olduğu "Karanlığın Sol Eli" adlı romanıyla bilim kurgu dünyasının iki büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldıktan sonra ün kazanmıştır. Ayrıca, 1974'te yazmış olduğu ütopik bilimkurgu romanı Mülksüzler ile 1975'de yine Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır.Bilimkurgu ve fantastik kurgunun yanı sıra şiir ve çocuk kitapları da bulunmaktadır.

LeGuin, teknolojik gelişmelerin değil, politika, toplumbilim ve psikolojinin öne çıktığı ve alternatif toplum biçimlerinin sorgulandığı bilimkurgu yaklaşımının en önemli temsilcilerindendir.

Eserleri arasında özellikle Yerdeniz Üçlemesi ya da sonradan eklenen dördüncü ve beşinci kitapla Yerdeniz Beşlmesi çok ciddi hayran kitlesine ulaşmıştır. Bu serinin 3. romanı olan "En Uzak Sahil" (The Farthest Shore) kitabıyla 1973 yılında Çocuk Kitapları için verilen ABD milli ödülü (National Book Award) kazamıştır.1990 yılında yeniden Nebula ödülünü Tehanu ile kazanmıştır.

Ana temaları

Temel feminist teoreme oldukça hakim olan Le Guin yazılarında teorisini gizlice vererek erkek okuru rahatsız etmez ve teoriyi okuyucuya gizlice zerk eder. Anarşist eğilimli ya da anaerkil toplumlar yaratmaktan çekinmez. Zaten hayatı boyunca asice hareket etmiştir. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar adlı makale denemesinde, bir yazısında zamanında Playboy dergisinde bile yazdığını söylemektedir. Pek çok okuru için bilge bir kadın tiplemesi olan LeGuin Ged (Çevik Atmaca) karakteri ile de pek çok okurun kişiliğine etki etmiştir. Yüzüklerin Efendisindeki bilge ve ilk yaratılanGandalf'ın aksine (Gandalf Tolkien mitosunda ilk yaratılan ve kutsal olan maiardandır. Bkz. Güç Yüzüklerine Dair adlı Tolkien kitabı) LeGuin'in baş kahramanı Ged Gontlu bir keçi çobanı olarak başlayıp Roke adası büyücülerinin en büyüklerinden olmuştur. Yeraltı tanrılarının başrahibesi Tenar ise sıradan bir kadın olmayı tercih ederek kendini bulmuştur. LeGuin'in her kahramanı, her romanı bir süreç, bir değişim anlatır. Bilgeliği ve büyümeyi değişmekten korkmamakta bulur.

Le Guin'in karakterleri basma kalıp kahramanlardan uzaktır. Genç mükemmel kadın ve erkekler yaratmayan yazarın kahramaları genellikle yaşlı adamlar veya koca karılar, cılız, sakat veya tecavüze uğramış ve intikam peşinde koşamayacak kadar çaresiz çocuklardan oluşmaktadır. Bu haliyle Le Guin romanları çaresizliği, yaşama cesaretini vurgulayan mütevazi görünümlü gizli bir romantizim barındırmaktadır. Oldukça sık kölelikten bahseder. Öncelikle köleliği tüm şatafatlı sembollerinden arındırır. Köleleri, bir kölenin yalın ve itirazsız, itaatkar dünyasında her hangi bir şeyi sorgulama yeteneğinden yoksun insanlardır. İsyandan bahseder, ama yanlışlıkla köle sıfatı taşıyan soylu kurtarıcılardan yoksundur hikâyeleri. Kadınlık ve erkeklik, çocukluk ve erişkinlik, kölelik ve sahiplik gibi zıtlıklara vurgu yapmaktadır. Le Guin yalın ama şiddet dolu bir evreni yansıtır. Şiddeti adlandırmaktan çekinmez. Özgürlük ve cesaret dolu bir dili vardır.
Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.
Ursula K. Le Guin
Sayfa 144 - Metis Yayınları, Çeviri Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU
"Bir nesil, bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor..
Bir sonraki nesil cahil olduklarını bile bilmeyecek çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler."
"Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen," dedi, "hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar... Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur."
Okumak bir iş birliği, bir katılımdır. Herkesin becerememesine şaşmamak lazım yani.
Ursula K. Le Guin
Sayfa 67 - Okurken Uyanık Kalmak Makale
Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki;yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı,ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir.
"Bense ruhsal acıdan söz ediyorum! İnsanların yeteneklerinin, çalışmalarının, yaşamlarının boşa gittiğini görmelerinden. Akıllıların aptallara boyun eğmelerinden. Güçlülük ve cesaretin kıskançlık, güç hırsı ve değişme korkusu tarafından boğulduğunu görmelerinden. Değişme özgürlüktür, değişme yaşamdır. Ama artık hiç bir şey değişmiyor! Toplumumuz hasta. Biliyorsun. Sen de onun hastalığını yaşıyorsun. Onun intihara sürükleyen hastalığı. "
"Benim kadar ileri gitmek istemeyen hiç kimsenin beni gitmekten alıkoymaya hakkı yoktur,"
Ursula K. Le Guin
Sayfa 305 - Metis Yayınları
Ursula K. Le Guin’in hemen hemen herkese tavsiye ettiğim kitabı. Son derece özgün bir konuya sahip ve okuyucuyu gayriihtiyari düşünmeye sevk ediyor.

Yazar kitapta cinsiyetsiz bir toplum kurgulamış. Cinsiyetsiz bir toplum yaratma fikri gerçekten son derece etkileyici bir fikir. İtiraf etmeliyim ki, böyle bir şeyi daha önce hayal dahi etmemiştim. Şimdi ise cinsiyetsiz bir toplumun nasıl sonuçlara gebe olacağını az çok kestirebilir haldeyim. Gerçekten de cinsiyetsiz doğsaydık ikili ilişkilerimiz nasıl olurdu hiç düşündünüz mü? Ya da kitapta olduğu gibi, belirli zaman dilimlerinde kadın belirli zaman dilimlerinde erkek olsaydık hayatımız nasıl şekillenirdi hiç merak ettiniz mi?

Düşünün; birilerinin bebeği olduğunu öğrendiğimizde ilk aklımıza gelen soru ne oluyor? Ben cevaplayayım: O bebeğin cinsiyetinin ne olduğu sorusu oluyor. Gerçekten de insanın doğar doğmaz edindiği ilk kimliksel özelliği genelde cinsiyetidir. Bebeğin ismini bile cinsiyetinden sonra soruyoruz. Yazar adeta kitap boyunca bunu eleştiriyor.

Cinsiyetsiz bir yaşamın toplumsal, siyasal etkileri, toplumu, toplumdaki bireylerin hayata, yaşadığı dünyaya bakışlarını nasıl şekillendirdiğini merak ediyorsanız okuyacağınız en doğru kitap bu kitaptır.

Biraz da konuya değinmek gerekirse; kitap her yanı karla, buzla kaplı, her zaman soğuk bir dünya; “kış” gezegenini anlatıyor. Gezegende yönetim biçimleri, yaşam felsefeleri farklı insan toplulukları ve ülkeler var. İnsanların tümü yerel tabirle; “somer”, yani cinsiyetsiz. Aylar 26 gün. Bir aylık sürede, sadece kısa bir dönemde, (4-6 gün) hormonal dengeleri belirli bir cinsiyete evrilip, kadın veya erkek oluyorlar. Bu sebepten olsa gerek bu gezegende cinsiyetten doğan hiçbir statü farkı yok. Ne erkeğin kadına ne de kadının erkeğe bir üstünlüğü söz konusu. Bu çerçevede işlenen konular genel olarak politik, sosyolojik ve felsefi konulardan oluşuyor.

Özellikle kitabın içerisinde yer alan politik göndermelere ve felsefi bakış açısına hayran kaldım. İncelememin başında da söylediğim gibi soran herkese tavsiye ettiğim bir kitap. Mutlaka okuyun.
Hakkında edindiğim bilgilerle okumaya karar verdiğim romanı yaklaşık bir ay önce satın almıştım. Aslında kısa süreli okuma planlarım arasında bu romanı okumak yoktu ama sitede düzenlenen bir aktivite vasıtasıyla ilk okunacak roman konumuna geldi. İyi ki bu romanla daha erken tanışmışım, buradan aktiviteye düzenleyen arkadaşa bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum.

Esere gelecek olursak; eserin girişinde farklı iki dünyayı birbirinden ayıran bir duvar ve diğer gezegene yolculuk eden bir uzay gemisi karşılıyor sizi. Ya da gezegen demeyelim de birbirlerinin tamamlayıcı farklı iki dünya. Birinde yaşayanlara göre kendileri dünya diğer gezegen ay; diğer gezegende yaşayanlara göre ise tam tersi. Dünyalarımızdan birisi anarşizmin hüküm sürdüğü “Anarres”, diğer ise kapitalist ve devletçilerin dünyası “Urras”.
Baş karakterimiz ise bizi romanın girişinde karşılayanlardan bir diğeri, Doktor Shevek yada unvan kullanmayan Anarreslilere göre Shevek. Kendisi, adı Anarres’i aşan bir fizik profesörü. Gemimizde Anarresten Urrasa gidiyor. Bu yolculuk sadece dışa kapalı bir alandan yapılan ticaret dışında, aralarında iletişim bulunmayan iki farklı dünya arasında yapıldığından tehlikeli olsa da, Shevek’in yüce bir amacı var. Anarres de yapamadığı fizik çalışmalarını tamamlamak ve anarşizmin başarılı olduğunu Urras’a göstermek. Tabi bu göründüğü kadar kolay değil; Urras’ın gösterişli ve rahat hayatı en büyük zorluk. Shevek gösterişe ve rahata mı kapılacak yoksa amacına ulaşabilecek mi?

Tabi bu romanın olay kurgusu, bunun altından bir öğreti bir felsefe var. Anarres, bu yakın zaman komünleriyle karıştırılmasın, tam olarak teorik anarşizmin uygulandığı bir dünya düzeni. Devlet yok, hiçbir yönetim merkezi yok, bürokrasi yok, para yok, aile yok, mülkiyet yok ve yasa yok. Elinizde sahip olduğunuz tek şey özgürlüğünüz.
Urras ise her şey ile tam bir merkeziyetçi dünya. Yönetenler, yönetilenler, yasalar, zenginler, yoksullar, basın, isyancılar, polis, gösteriş. Kısacası paranın ve hükmetme arzusunun getirdiği her şey var. Var olan her şey güzel, gösterişli, rahat ama sadece zenginler için.

Çeviri ve zorluk seviyesine gelecek olursak; bendeki çeviri Metis yayınlarının Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU çevirisiydi. Birkaç yazım hatası dışında çevirmen ve yayınevi güzel iş çıkarmış. Özellikle çevirmeni tebrik etmek istiyorum. Böyle zor bir eser için gayet başarılıydı.
Zorluk seviyesi açısından aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Eser felsefesinin ağır olması, betimlenen yerlerin zihinde canlandırılmasının zor olması, baş karakterinin fizik profesörü olması sebebiyle teknik terim ve anlatıların olması (çok sık değil eserin yüzde onu, anlaşılmasa da eserin ruhuna zarar vermiyor) ve yazı puntosunun küçük olması sebebiyle baya bir zorluyor. Ama emin olun okuduğunuza değiyor. Eserden öğrenilecek çok şeyimiz var. Özellikle anarşizm düzeninin ne olduğunu nesnel olarak öğretiyor. Yazar olumlu yönlerini anlattığı gibi, olumsuz yönlerini de çok güzel işlemiş.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Mülkünüz mü olmasını istersiniz yoksa özgür olmak mı? Bu soruya teorikte hemen hemen herkes aynı cevabı verecektir ama pratikte öyle mi?

Ben her koşulda özgürlüğü seçerim. Ama toplumların olduğu yerde-hangi sistemle yönetilirse yönetilsin- tam bir özgürlükten bahsedebilir miyiz?
Sanırım bu konuda ben de Pessoa gibi düşünüyorum. İnsan yoğunluğunun olduğu bir yerde tatmin edici bir özgürlükten bahsedemeyiz. İnsanın kendi iradesiyle başkalarının etkisi altında kalmadan karar verebilmesi için yalnız olması gerekmektedir.

Mülkün olmadığı ama özgürlüğün olduğu ütopik bir dünya yaratmış yazar kitabında. Dolayısıyla aile, eş, sabit iş gibi insanı bağlayıcı ve özgürlüğünü engelleyici kavramlar da yok. Hatta çocuğunuz bile size ait değil. Öyle ki dillerinde iyelik zamiri bile yok. Kitapta şöyle tanımlıyor ordaki insanları yazar: "Hiçbir şeye sahip olmayan ve her şeye sahip olan bu insanlar" Kendilerine ait hiçbir seyleri yok ve yoksulluk içinde dahi olsa özgürce yaşamaya çalışan bir topluluk. Kadın ve erkek eşitliğinin olduğu, hatta özgürce cinsel ilişkilerin olduğu bir ütopya.

İşte böyle bir yerden kalkıp kapitalizmin baskın olduğu dünyaya gelen bir bilim adamı... Mülkiyetin önemli olduğu, kadınların hiçbir işte çalışmadığı, kocalarının soyisimlerini aldığı, erkeğin, gücün ve zenginliğin ön planda olduğu bir dünyaya geliyor. Başta afallıyor tabii ki. Sonra her iki dünyayı da sorgulamaya başlıyor. Ve aslında her iki sistemdeki çelişkileri de böylece görmeye başlıyoruz.
 
Bu sorgulamalar sayesinde anlıyoruz ki; bir ütopya bile içine ideolojiler karışınca distopyaya dönüşüyor. Düzensiz bir sistemde dahi düzenden ve kısıtlamalardan kurtulamıyoruz. Aslında ideal denilen bir şey de yok, nasıl ki insanın ve toplumun olduğu yerde özgürlük kısıtlanıyorsa ideale ulaşmak da imkansızlaşıyor.
Çünkü biz insanoğlu hiçbir şeyden tatmin olamıyoruz. Öyle ki Marsta hayat bulup yaşamaya gitsek, bir gözümüz Jüpiter'de diğer gözümüz Venüs'te olur; aklımız da terk ettiğimiz Dünya'da kalır.

Yani nerden tutarsak tutalım, nerden bakarsak bakalım, yok umut. Umut yok... Umut; sadece bizi oyalayan, insanlığı deneme tahtasına çeviren, işine geldiğinde ağzımıza balık verip balık tutmayı öğretmeyen bir olgu olmaktan öteye gidemeyecektir.
Ursula K. Le Guin'in en sevdiğim eseri artık bu kitabı oldu. Mülksüzler'i çok çok seneler önce okumuştum, bir gençlik hatırasıydı bende. Dünyaya Orman Denir'i geç okuduğuma hayıflanmıştım, Rize'deydim, güzel bir yazdı ve birkaç sene öncesiydi en fazla. Yerdeniz serisinin ilk kitabını ve ikincisini merakla okumuş, devamını getirememiştim. Bağışlanmanın Dört Yolu, çok ilginç, çok güzel bir ilk hikâyeyle beni etkilemişti, ama devam edememiştim. Dünyanın Son Günü ise dünyada yazılmış herhalde en ilginç, en cesur kitaplardan birisi olsa gerek. SürgünGezegeni'ni geçen hafta severek okudum...ama şimdi Her Yerden Çok Uzakta, bana göre alçakgönüllü, küçük bir başyapıt olarak, hepsinin ötesine geçerek, sevecen, ama yine de karamsar bir yerde küçük , yaralı, belki de eskimiş o tahta oturuverdi.

Bugün sıcak bir gündü ve arkadaşlarımla zaman geçirmek için iyi bir fırsattı. Kartal'da hep beraber, yani hepi topu üçümüz, ikimiz orta yaş krizlerinde debelenip politik gelişmelerden muzdarip, kişisel yaşamları kesintilerle dolu, bir diğerimiz henüz otuzlarında ve neşeli, gözlerinde hayat dolu bir sevinçle, geleceğe bakarak oturduk. Kitap sık sık aklıma geldi. Nasıl biteceğini kestirebiliyordum kitabın. Umut dolu olması imkânsız gibiydi. Çünkü hayata yeni başlayanlar ve aşka yeni atılan herkesin yürüdüğü, başkası gibi olmamak kaygısıyla, bir yerde kendine yer edinmek için sıradanlığı seçenler olduğu gibi, dik durabilen nice âşığın adım attığı, yolları aşınmış, ışıklı bir patikaydı kitapta anlatılan. Hikâyeyi okurken bu yolu hatırladım evet, bu yolu, bu patikayı, yürünmüş, kenarları eskimiş belki pörsümüş, kendi döndüğüm sapaklar ve attığım adımlarla çukurlaşmış ya da bir şekilde izi ve kokusu kalmış bu yolu hatırladım. Ve orada, yani bu yaşımda, artık elli yaşıma bilmem isteyerek mi, ya da kaçınılmaz, atarken adımlarımı, gördüğüm o yüzleri hatırladım: ana okulunda bizi taşıyan servisin en arkasında, dışarıya bakarken yanyana, eve gelene dek gözlerimizin içine bakıp güldüğümüz güzel kız, ben seni seviyordum; ortaokulda herkesin dalga geçtiği, ayaklarını içeri basarak yürüdüğü için lakabı skoda konmuş tombul kız, ben seni seviyordum; lise çağlarımda adını deftere yazdığım sen, ben seni seviyordum; seni de seviyordum ben askere giderken evlenen güzel insan; saysam daha kaç kişisiniz, kaçınız daha yürüdünüz benimle bu yolu, kiminizin haberi olmadı bile, kiminiz için zaten hayatta olmayacak birşeydi, sevgi sevgiydi ama işte Owen ve Natalie gibi değil, gençken umutlarımız başka ve seçeneklerimiz çokken, bedenlerimiz diri ve kuvvet doluyken değil, bir yolun ya da patikanın başında değil, şimdi, herşey eskimeye başlamış ve yıpranmışken, hayatımız tekrarlardan ve başarısızlıklardan örülüyken, bu yaşta bir anne ve bir kediyle yaşarken, 45 yılını geçirdiğin sokakta bütün binaları tek tek yıkarken inşaat şirketleri, eski anılar geçmişe, maziye gömülür ve bizim gibi eskimişler, adsızlar, sansızlar unutulmak için başka, küçük mahallelere taşınmaya çağrılırken, anılarımız gibiyiz, kumaşımız sökülmüş ve kime ne yararı olabilir bunca arzu ve sevginin? Bedenim eskimiş olsa da içimdeki bu his doğruyu öğrenmiş olduğumu söylüyor bana; bizler, yani biz yalnızlar, biz yapamamışlar, kıvıramamışlar, burada, bu yollarda yaya kalmışlar, bu patikada bir çamura saplanıp kalmışlar, işte edebiyata tutunarak yaralarımızı sarmaya, ve avunmaya çalışıyoruz hepimiz; çünkü iki gencin hayatı ve aşkı öğrenmek için attıkları adımları okudukça anılarımız canlanıyor ve o yolu hatırlıyor gibiyiz, nice sapakta bıraktığımız nice yüz canlandıkça, hatırladıklarımız eskisi gibi olmasa da bir sızıyla o aşina olduğumuz acıyı hatırlattıkça edebiyat iyileşmektir diyerek ne doğru bir şey söylediğimizi daha iyi anlıyoruz. İyileşmek, yani umut edebilecek denli gücümüzü kazanabilmek, bunca sene teklemeden atan kalbimize umutla sevebilme gücü olduğunu hatırlayıp gece yatağımıza yorgun bedenimizi uzattığımızda göz kapaklarımızın ardından koşup gelen, hayali bizi oyalayan ve uykuya daldığımızda geçmişimizin tozlu güzel patikalarında, dar veya geniş, tek başına yürüdüğümüz ya da el ele, beraber aştığımız onca yollarına dönen o sevgililer ve onların o soluk, neşeli, eskimiş hayalleri bizi edebiyata çağırıyor, iyileşmeye, yani yaşın kaç olursa olsun sevmeye, yani hâlâ ümit ve hayâl edebilmeye. Bu yüzden okumaya devam edebiliyorum. Burada, yani o yolun, o patikanın sapa kalmış, ağaçları kurumuş, dalları kırılmış, yaprakları nicedir solmuş yerlerinde elimde kitaplarla bekliyorum: Kâh Owen'ı Natalie'ye el sallamadan peronda durmuş, elinden geldiğince insanı oynarken görüyor, kâh bütün hayatı bir aşkın yalanıyla ve bir hakikatin ağırlıyla paramparça olmuş Martin Eden'ın okyanusta kıvranışını okuyarak ağlıyor, ya da bir küçük portakal ağacından acılardan meyveler koparan Zeze'mi, ya da artık köyünü ve ailesini özlerken okyanusun derinlerine yorgun, yaslı cesedi usul usul inen canım Gusev'imi, ya da mezarlara, yollara, ağaçlara kar yağarken eşinin yanında cama düşen karlara bakarak kendi sonunu hatırlayan ve yavaşça içi geçen Gabriel'imi ve daha nicesini böyle sevdiğimi düşünüyorum, yani buralarda, bu yollarda, sapaklarda, bu eskimiş patikada; yürünmekten, beklemekten, ümit etmekten bitap düşmüş ama yine de bir kalp sıcaklığıyla neşelenen ve canlanan bu ormanda bekliyorum, bu yaşımda. Anlaşılan o ki; biz yalnızlar, yani Faruk Duman'ın dil ve hayâl ormanında şekilden şekile sokarak anlattığı gece ve gündüz hayvanları, biz masumlar, bizim yurdumuz burası ve eninde sonunda başımıza gelecek olan da buydu; edebiyat demek ki bir avutmaydı da aynı zamanda, nefes kesilene dek sürecek bir yalnızlık süresince mümkün olduğunca acı çekmeyelim diye, ve kanıksamak için bu acıtıcı gerçeği, bize hayâlden, suretten arkadaşlar veriyor edebiyat, oyalanmak için bitene dek ömür, hem hayâl de ederek ve kalp çarptıkça, ümit etmekten vazgeçmeyelim diye. Bunca acımasız bir dünyada edebiyatın merhametine muhtacız. O yüzden, tabii ki, bir ümitle bir hayâle tutunarak "iyiki edebiyat var" demiyor muyuz? İyiki edebiyat var.
Bilim kurgu ile politikanın birleşmesinden ortaya çıkan en başarılı kitaplardan biridir Mülksüzler. Klasik Ursula K. Le Guin kitaplarında olduğu gibi yine iki dünya yaratılmış ve mülk kavramı ile mülksüzlük kavramı ince ince işlenmiş içerisinde.

Yazarın bir kadın olduğunu düşünürsek, kitabın bir kadının elinden çıkmış olması ve dolayısıyla kadının ideolojik duruşunun bu kitaba yansıması da çok güzeldir. Yazar, iktidar ve ideal kavramı konusunda düşünmeye zorlamış ve her iki alternatifi de sunarak herhangi bir dünyayı övme / yerme hatasına düşmemiştir.. Yani, basit bir şekilde, bilinçsizce, anarşistlik veya solculuk gibi ideolojik düşünceleri yayma amacı gütmemiş. En hoşuma giden kısmı da bu oldu zaten.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, yazar mülkiyetten yola çıkarak iki farklı dünyayı anlatır. Biri Anarres ( anarşiden yola çıkılmış) diğeri ise Urras ( ussr ve usa'den yola çıkılmış). Bir tarafta özgürlükleri uğruna, ülkelerini terk ederek anarşist bir düzen kuran insanlar; diğer tarafta kapitalist düzenin esiri olmuş ancak bunun farkında olmayan insanlar...

Okurken ideolojik olarak duruşunuz veya düşünceniz ne olursa olsun iki dünyayı da sevemiyorsunuz. Bu sebeple distopyanın en nadide örneklerinden olduğunu düşünüyorum. Kitaptaki betimlemelerin de oldukça başarılı olduğunu da eklemekte fayda var.

Distopya sevenlerin mutlaka okuması gereken, distopya okumak isteyenlerin ise ilk sıralarda okuması gereken kitaplardan biridir.
Kitaplığımda olmasına rağmen bir türlü sıra gelmemişti Ursula K. Le Guin okumaya. İthaki bilimkurgu klasiklerindeki kitaplarından önce, yazarın herkesçe beğenilen bir kitabı ile başlamak istedim. Hem bu sayede yazarı da daha iyi anlama fırsatı buldum. İlk kitabın hep bir anlamı vardır, yazara olan bakışımı da etkiler tabi ki. (Elimde değil bir yazardan okuduğum ilk kitaba çok önem veriyorum.) Bu nedenle kitaba bir beklentiyle başlamış oldum, fazlasıyla karşıladı beklentimi okuduklarım. (Hatta çok beğendiğimi sana açıkça belirtmek isterim https://1000kitap.com/lwoH/Duvar/ :D )
Bilimkurguyu da iyiden iyiye sevmeye başladım. Karanlığın Sol Eli de çok sevdiklerim arasına girecek gibi görünüyor şimdiden.

Kitabı okumaya yine son kısım ile başladım. Gethen Takvimi ve Saati'ni anlamak istedim önce. Gethen (kış) gezegeninde, bir ay 26 günden ve bir yıl 14 aydan oluşmakta. Bir gün ise 10 saat sürmekte. Hava ise hep soğuk ve karlı. Her şeyden daha enteresanı ve önemlisi de burada yaşayan halkın cinsiyetsiz (somer) olması. 26 günlük ayda sadece 4-6 gün bir cinsiyete evriliyorlar yani kadın veya erkek oluyorlar. Bu nedenle cinsiyetten dolayı oluşan ya da oluşacak bir üstünlüğe rastlanmıyor gezegende. Zaten konu da bence burada şekilleniyor. Gezegene gönderilen erkek bir elçinin (Ai) bakış açısıyla da hem halkı hem de buradaki yönetimi ve yaşamı kıyaslamış oluyoruz.

Ve karşımıza bazı sorular çıkıyor ister istemez;
*Cinsiyetsiz bir toplumda yaşam nasıl olur?
*İnsan ilişkileri ne kadar sağlamdır?
*Toplumun böyle bir ortamda hayata bakış açısı nedir?
*Cinsiyetsiz olmak insanın özelliklerini değiştirir mi? (Cevap evet ise bunun olumlu ve olumsuz yönleri nelerdir?)

Kitapta bunların yanı sıra siyasi birçok unsura da rastlamak mümkün. Siyasal yapıdaki kaos, çekişmeler, yönetimin içindeki anlaşmazlıklar bu koşullarda bile devam ediyor. Yani politika her yerde politika anlayacağınız. Ancak savaş konusunda bu sözüm geçerli değil çünkü bu gezegende hatırlanan bir savaşa rastlanmıyor. Demek ki cinsiyet ayrımının olmadığı bir toplumda kaos ve hırs daha mı az oluyor? Bu nedenle mi savaşa gerek duyulmuyor? Savaşın hiç olmadığı bir toplumda yaşamak nasıldır merak ediyorum okurken...

İnsanların kendi cinsiyetini ön planda tutarak ve buna göre düşünerek hayata karşı kendince savunma oluşturduğu bir toplumda yaşıyor olmanın da etkisiyle kitap hayli düşündürdü beni. Bilimkurgu da olsa, yazılanların ders verir nitelikte olduğunu kabul etmek gerekiyor bu eserde. Hem bir erkeğin gözüyle hem de cinsiyetsiz bir toplumun gözüyle düşündürüyor okuyucuyu yazar. Burada yaşayanların zayıf yönlerini, endişelerini, korkularını hem erkek hem de kadın gibi değerlendirmeye çağırıyor okuyucuyu.

Konuyu anlayınca daha hızlı ilerliyor sayfalar, bir çırpıda okuyorsunuz bu güzel kitabı. Sanırım kitap önermemi isteyen arkadaşlarım için bir kitap daha ekledim listeme. Yazarın okuduğum ilk kitabını bu kadar beğenmem beni çok sevindirdi. Kısa süre sonra yazarı okumaya "Mülksüzler" ile devam etmek istiyorum. Sadece bir kitap okumak istemeyenlere, aynı zamanda düşünmek ve sorgulamak isteyenlere kesinlikle tavsiyemdir...
Pek bilim kurgu okuyamadım bu zamana kadar ama son zamanlarda bu türde de kitaplar okumaya başladım. Aklımın hep bir ucunda son zamanlarda çok övülen bir bayan yazar vardı. Ursula K. Le Guin. Bu yazarla ilgili Yerdeniz serisi ve Mülksüzler başı çekmekteydi aklımda ve Mülksüzler okumaya karar verdim.

Bu kararı vermemde 1000Kitap sakinleri ve etkinlik planlamama yardımcı olan, benimle birlikte okuyan tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Evet ne bu Mülksüzler ? Ama durun önce yazarın dili çok güzel bunu belirtelim. Betimlemeler, benzetmeler cümleler harika. Çeviren Levent Mollamustafaoğlu’na teşekkürler gayet akıcı bir şekilde çevirmiş. 328 sayfalık bir eser ve Metis Yayınları basmış kitabı. Elimdeki baskı da 12.Baskı ve tür olarak Bilim Kurgu denilse de alt başlık ütopya-distopya da denilebilir. 1984, Cesur Yeni Dünya benzeri bir eser.

Kitabın konusuna gelirsek; aslında bir çok konuyu içinde barındırıyor ama genel anlam taşıyan bölümü Sosyalizm – Kominizm farklarını bir çok altı çizilecek konu ve cümlelerle anlatmış yazar. Kitap öylesine bilgi dolu ve okunması zor ki gerçekten zorlanacağınızı düşünüyorum. Genel kanı da bu yönde. Uzay ve Dünya’yı kıyaslarmış gibi düşünün başta bu kitabı ya da Türkiye gibi düşünelim. Ülkenin temel taşları besin, enerji, hayvancılık gibi kısmı gibi hammadde bölümü nerede ? Doğuda, kuzeyde gibi. Ama tek başına bir İstanbul fabrikaları olan, çok iyi yönetilen ve modernleşmiş bir kent sizce hammaddesi olmadan, enerjisi olmadan bir İstanbul olabilir mi ? Bir fabrika olabilir mi ? Bunu işlemiş. Ortadoğu ve Amerika olarak aslında direk bir örnek verilebilir bu romana.

Anarres ve Urras olarak bir duvarla ikiye ayrılmış bir dünya var. Bir tarafta çok doğru bir sistem, ırk ve cinsiyet ayrımı olmayan ( bu konuda çok bariz kadın – erkek eşitliğini işlemiş ) toplumsal yaşama saygılı olan, üniversiteleri ve ilerlemeye dönük yani kısacası örnekleri çok ama çok çağdaş ama baskıcı bir bölüm yani Urras var. Diğer tarafta ise tam zıttı olan cahil, meraksız ama doğal ve özgür bir yer var.

Bu iki ülke birbirine çok zıt. Duvarın asla aşılmaması gerektiğini düşünüyorlar. Ama bir bilim adamı kendini ilerlemek için Anarres den çıkıp Urras’a gidiyor. Burada çok iyi ağırlanıyor. Devşirme bir bilim adamı oluyor. Sonrasında ilişkiler yaşıyor falan vesaire fazla spoiler vermemek adına aradaki bu duvarın olmaması gerektiğini söylüyor. Anarres olmadan Urres, Urres olmadan Anarres olmaz gibi bir sonuca varıyorlar ama gelin bakalım ki romanın ucu açık. Yazar sonucu bize bırakmış bu açıdan beğendim.

İçerdiği diğer konulara gelirsek; kısa kısa başlıklar halinde söz edeyim:
- Din ve kurallar, cinsellik, ayrımcılık, tarihi öğrenmek, yasaklar, özgürlük , devrimcilik, sendikacılık, sansür ve gazeticilik, ülke yönetimi ve sistemi, sınıf farkı ve korkusu gibi konuları bolca felsefeyle bize düşündürmeyi sağlamış.

Ülkenin toplumsal kurallarına yönelik genel bilgileri bu kitapta bulabilirsiniz. Nasıl bir toplum olunmalı sorusuna göre yazılmış bir kitap bence. Oldukça yoğun ve düşündürücü, doğruyu bulmaya yönelik. Örneklerle direk mesaj verilerek anlatılmış. Günümüz dünyasına çok benzer bir eser olmuş. Tek bir eleştirim var aynı konuyu bazı yerlerde çok fazla uzun uzadıya anlatıp tekrara düşmesi benim açımdan 1 puanlık bir eksiklik yarattı. Diğer tüm yönleriyle mükemmel bir eser.

Sorgulayan, öğrenen ve doğruyu bulmak isteyen herkese tavsiye ederim. Nasıl bir ülkede, toplumda yaşamalıyız ? Nasıl bir DÜNYA’da yaşamalıyız ?

"Farklılıklar bizim kazanımımızdır."
Uzun zamandır okumayı düşündüğüm fakat bir türlü kısmet olmayan lakin arkadaşların yapmış olduğu etkinlik sayesinde öne çekilerek tahminimden daha erken okuduğum bir kitap oldu Mülksüzler. Gerçekten adından söz edildiği gibi okurken insanı alt üst eden bir kitap. Yazarın dili ve anlatımı çok akıcı lakin içerik oldukça ağır. Bazen dönüp dönüp okuduğum cümleler, paragraflar, sayfalar oldu. Anlaşırlığının sağlanabilmesi için; sakın kafayla, sindire sindire okunması gereken bir kitap.
Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz adlı kitabını okuyorum. Bu kitap 6 kitaptan oluşan bir serinin bir araya getirilmiş hâli. Her gün bir bölüm okuyarak on gün içerisinde tamamlamış oldum birinci kitabı.

Yerdeniz Büyücüsü, Yerdeniz diyarının en büyük büyücüsü olan, halkın bildiği adıyla Çevik Atmaca'nın ya da gerçek adıyla Ged'in öyküsü. Tipik bir Le Guin özelliği olarak mekân, diyar ve karakter isimleri yine yazara özgü. Kitabın tamamına yayılmış olan kendine özgü üslûp hiç teklemiyor; yazar bu yeni dünyayı ağır ağır kuruyor önümüzde; Yerdeniz biz bakarken, okurken varolmaya başlıyor. Yine bir Le Guin özelliği olarak acele etmeyen dil, folklorü önemseyen ve bütün ağırlığını insana, insanın hikâyelerine, kendi hikâyelerini anlatan doğaya ve fantastik kurgunun vazgeçilmezi olan doğaüstü canlılara ya da örneğin ejderhalarına can veriyor, onları gerçekçi kılıyor, öyle ki konuşan ejderhalar da en az susan insanlar kadar gerçek geliyor bize. Le Guin bunu ağırdan alan, acele etmeyen, ikna etmek, inandırmak için karalamayan, sıkış tıkış bir üslûptan itinayla uzak duran o anlatım diliyle, edebi süsüyle yapıyor. Gördüğüm şey, bu dilin ve üslûbun okuduğum diğer kitaplarında da aynı olduğu yazarın.

Yerdeniz Büyücüsü bir büyücünün öyküsü evet, ama bir yandan da büyüyen bir çocuğun öyküsü; onun çocukluktan ergenliğe, ve oradan delikanlılığa geçişinin öyküsü. Bu öykü bir yandan da kendi karanlığına, gölgene temas etmenin, o karanlıktan ve kötülükten güçsüz kalmanın, yarım kalmanın öyküsü. Ged'in Yerdeniz'in nice adasına, toprağına uzanan yüzleşme ve cesaret öyküsünde nice dinin, inancın bize söylediği bir hakikati görüyoruz: bizler kötülüğümüz ve iyiliğimizle bir bütünüz ve tamız, bizi insan yapan da bu. Kötülük kınansa ve yerilse de varlığı daha iyi ve daha güçlü olmanın kaçınılmaz bir vasıtası belki de. Ged'in hakikate doğru akıp giden öyküsünde çok güzel bir yüzleşme, çok güzel bir idrak etme süreci de anlatılıyor. Ve bu, söylediğim gibi, Ursula K. Le Guin'in fısıltılı, bize anlattığı o rüzgârlarla taşınan, diyardan diyara uzanan güzel diliyle anlatılıyor; kitabın sonuna dek oldukça iyi bir lezzetle yazılmış çok güzel bir öykü okuyoruz. Ben çok beğenerek okudum.

Yerdeniz'i okuyan herkesin çok sevdiği Çevik Atmaca, yani Ged kusurları ve zaaflarıyla yüzleşebilen, yaşadıklarının sorumluluklarını alabilen, kendisine emanet edilen sırrı ya da sırları lâyıkıyla taşımaya çalışan ve bu uğurda gayretini esirgemeyen bir genç büyücü.Serinin diğer kitaplarında da Ged'in yetişkinlik dünyasından hikâyelerin anlatıldığını düşünüyorum. Seneler önce izlediğim Yerdeniz'den Hikâyeler adlı animasyonda izlediğim buydu. O filmde de Ged'i çok sevmiştim. Ged, yazarın anlattığı en güzel karakterlerden birisi gerçekten de.

Kitabı herkese öneriyorum.
~SpoiTime~

Birbirinin uydusu olan iki ayrı gezegen.Ve her iki gezegene göre o diğerinin uydusu.
Urras zengin yerimiz,Anarres gezegenimiz ise mülksüzlere adını veren anarşizm ile yönetilen yer.Bol kurak toprakları olan Urrasın tam tersi bir çöl.

Bir düzen düşünün ve bunun içinde yaşanmış olan bir başkaldırı.Urras gezgininde yaşayan anarşist bir topluluk olan Odocular Odo denilen bir öncü ile isyan eder ve başka bir gezegende kendi ideolojilerini yaşamaya başlar peki bu ideoloji nasil ve arasındaki farklar ne?
Şöyle ki Urras denilen yerde kadın-erkek ilişkilerinde kadına pek iş verilmez erkekler bu işleri devralır kadınlar süslenir güzel kokular sürerek lüks bir hayat yaşarlar. Tabi erkeklerde öyle ama sorumluluk daha fazladır.Peki bizim mülksüzlerimiz (Anarres) ise kadın-erkek eşittir herkes işleri yapmak zorundadır çöp toplama şu bu her iş ortak yapılır ve kimse yaptığı işten gocunmaz herkes kardeştir isteyen istediği kişi ile birlikte olur evet bir düzensizlik var Çünkü onlar sahiplenmenin en büyük duzensizlik olduğunu düşünüyorlar ve Urrasta her şeyin bir sahibi vardır.

Gel gelelim hikayemize hikaye bir anarresten bir urrastan kesitle devam eder
Ana karakterimiz Shevek Anarresli bir fizikçi. Çalışmalarındaki göremediği ilgiyi Urrasta bulacağını sanır ve Odonun oluşturduğu 200 yıllık düzende bir çatlaklık olduğunu düşünür.Bunun için arkasında 2 çocuğunu ve çok sevdiği eşini bırakır ve Urrasa gider.Ama orada da isteği şeyleri bulamaz ve asıl değerli olan ailesine kavuşmak için son gücüyle gezegene dönmeye çalışır.

Kitabın bilinen sözü "Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak."

Asıl mesajın burada olduğu vurgulanıyor. Genelde Le quinin oluşturduğu dünya ve bunun dobralığı benim ona olan sempatimi arttırmaya başladı.Umarım sizde begenirsiniz iyi okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ursula K. Le Guin
Tam adı:
Ursula Kroeber Le Guin
Unvan:
ABD’li Romancı, Öykücü, Şair, Makale Yazarı, Çevirmen
Doğum:
Berkeley, Kaliforniya, ABD, 21 Ekim 1929
Ölüm:
Portland, Oregon, ABD, 22 Ocak 2018
Ursula Kroeber Le Guin (d. 21 Ekim 1929) ABD'li yazar. Bilim kurgu ve fantezi edebiyatının en önemli yazarlarından kabul edilen Le Guin, bu alanlardaki eserlerinin yanı sıra şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatı alanlarında da yazar ve çevirmen olarak katkıda bulunmaktadır. İlk romanı 1966yılında yayımlanan Le Guin'in eserlerinde ağırlıklı olarak Jung'un, taoizimin, varoluşçuluğun ve yunan mitolojisinin etkileri görülmektedir. Yazar, başta Hugo ve Nebula olmak üzere pek çok ödülün sahibidir.

Yaşamı

Ursula Kroeber, ABD'nin Kaliforniya eyaletinde 1929 yılında dünyaya geldi. Antropolog bir babayla (Alfred Kroeber) psikolog ve yazar bir annenin (Theodora Kroeber) kızıdır. İsmini doğum tarihi olan Azize Ursula Günü'nden aldı. Ebeveynleri tarafından üç erkek kardeşi ile beraber kültürel çeşitlilik fikrinin hakim olduğu bir ev ortamında yetiştirildi. Massachusetts-Radcliffe College’da lisans eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi'ni bitirdi ve yüksek lisansını “Fransa ve İtalya’da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı” üzerine yaptı. 1951’de tarihçi Charles A. Le Guin ile evlendi. Üç çocuk ve dört torun sahibi olan Le Guin, halen ABD’nin Oregon eyaletinde yaşamaktadır.

Edebiyat hayatı

Bilimkurgu türünde yazmaya 1960'li yıllarda başladı. İlk öyküsü 1962’de yayınlandı. Pek çok üniversitede ders verdi, çeviri, derleme ve makaleleri yayınlandı. Le Guin, 1969'da yazmış olduğu "Karanlığın Sol Eli" adlı romanıyla bilim kurgu dünyasının iki büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldıktan sonra ün kazanmıştır. Ayrıca, 1974'te yazmış olduğu ütopik bilimkurgu romanı Mülksüzler ile 1975'de yine Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır.Bilimkurgu ve fantastik kurgunun yanı sıra şiir ve çocuk kitapları da bulunmaktadır.

LeGuin, teknolojik gelişmelerin değil, politika, toplumbilim ve psikolojinin öne çıktığı ve alternatif toplum biçimlerinin sorgulandığı bilimkurgu yaklaşımının en önemli temsilcilerindendir.

Eserleri arasında özellikle Yerdeniz Üçlemesi ya da sonradan eklenen dördüncü ve beşinci kitapla Yerdeniz Beşlmesi çok ciddi hayran kitlesine ulaşmıştır. Bu serinin 3. romanı olan "En Uzak Sahil" (The Farthest Shore) kitabıyla 1973 yılında Çocuk Kitapları için verilen ABD milli ödülü (National Book Award) kazamıştır.1990 yılında yeniden Nebula ödülünü Tehanu ile kazanmıştır.

Ana temaları

Temel feminist teoreme oldukça hakim olan Le Guin yazılarında teorisini gizlice vererek erkek okuru rahatsız etmez ve teoriyi okuyucuya gizlice zerk eder. Anarşist eğilimli ya da anaerkil toplumlar yaratmaktan çekinmez. Zaten hayatı boyunca asice hareket etmiştir. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar adlı makale denemesinde, bir yazısında zamanında Playboy dergisinde bile yazdığını söylemektedir. Pek çok okuru için bilge bir kadın tiplemesi olan LeGuin Ged (Çevik Atmaca) karakteri ile de pek çok okurun kişiliğine etki etmiştir. Yüzüklerin Efendisindeki bilge ve ilk yaratılanGandalf'ın aksine (Gandalf Tolkien mitosunda ilk yaratılan ve kutsal olan maiardandır. Bkz. Güç Yüzüklerine Dair adlı Tolkien kitabı) LeGuin'in baş kahramanı Ged Gontlu bir keçi çobanı olarak başlayıp Roke adası büyücülerinin en büyüklerinden olmuştur. Yeraltı tanrılarının başrahibesi Tenar ise sıradan bir kadın olmayı tercih ederek kendini bulmuştur. LeGuin'in her kahramanı, her romanı bir süreç, bir değişim anlatır. Bilgeliği ve büyümeyi değişmekten korkmamakta bulur.

Le Guin'in karakterleri basma kalıp kahramanlardan uzaktır. Genç mükemmel kadın ve erkekler yaratmayan yazarın kahramaları genellikle yaşlı adamlar veya koca karılar, cılız, sakat veya tecavüze uğramış ve intikam peşinde koşamayacak kadar çaresiz çocuklardan oluşmaktadır. Bu haliyle Le Guin romanları çaresizliği, yaşama cesaretini vurgulayan mütevazi görünümlü gizli bir romantizim barındırmaktadır. Oldukça sık kölelikten bahseder. Öncelikle köleliği tüm şatafatlı sembollerinden arındırır. Köleleri, bir kölenin yalın ve itirazsız, itaatkar dünyasında her hangi bir şeyi sorgulama yeteneğinden yoksun insanlardır. İsyandan bahseder, ama yanlışlıkla köle sıfatı taşıyan soylu kurtarıcılardan yoksundur hikâyeleri. Kadınlık ve erkeklik, çocukluk ve erişkinlik, kölelik ve sahiplik gibi zıtlıklara vurgu yapmaktadır. Le Guin yalın ama şiddet dolu bir evreni yansıtır. Şiddeti adlandırmaktan çekinmez. Özgürlük ve cesaret dolu bir dili vardır.

Yazar istatistikleri

  • 733 okur beğendi.
  • 4.773 okur okudu.
  • 203 okur okuyor.
  • 5.402 okur okuyacak.
  • 113 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları