Vivet Kanetti

Vivet Kanetti

YazarÇevirmen
8.6/10
149 Kişi
·
362
Okunma
·
3
Beğeni
·
932
Gösterim
Adı:
Vivet Kanetti
Unvan:
Yahudi Asıllı Türk Romancı, Gazeteci ve Çevirmen
Doğum:
İstanbul
İstanbul’da doğdu, İstanbul’da ve pek çok yerde yaşadı. Satıcılık, telefonculuk, çevirmenlik, tiyatroculuk, sinema figüranlığı, öğretmenlik, akıl hastanesinde ergoterapistlik, muhabirlik, televizyonculuk ve köşe yazarlığı yaptı. E. Emine adıyla yazdığı ilk romanı Bizans Sohbetleri 1988’de yayımlandı. Bu kitabı Kurabiye Saatinde (1992), Kırık Zarlar (1997) ve Turuncu Kayık (2000), adlı romanlar izledi. Gazete yazılarından sınırlı bir seçkiyi Hissesiz Kısalar (1998) adlı kitapta topladı. Turuncu Kayık’ın ikinci baskısında, E. Emine’yle yer değiştirdi. Medyanın sunduğu ve medyanın içindeki kadın olgusunu ele aldığı Koş Süreyya Koş Şampiyon Olacağız 2002’de yayımlandı. Koş Süreyya Koş Şampiyon Olacağız'ın ardından, bir Büyükada hikayesi olan Prenslerin Adası isimli senaryosu yayınlandı. Son romanı Bana Modern Türk'ün Tarifini Yapabilir misin Kaan, Kanat Kitap tarafından 2009'da yayımlandı. Edebiyat ve sanat yazılarını bir araya getirdiği Kız Ayakları isimli kitabı ise 2010'da Everest yayınlarından çıktı. Yirmili yaşlarının başındayken yazıp bir kenarda bıraktığı ilk romanı da 2011'de Huysuzun Teki adıyla ilk kez yayınlandı.
İlk romanlarını kitaplarının yabancı yazarlar raflarında yer almaması için E. Emine adıyla yayımladığını söyleyen yazarın dördüncü romanı Turuncu Kayık'ın önsözü Vivet Kanetti imzalı idi, ikinci baskıda Vivet Kanetti ile E. Emine nihayet yer değiştirdiler.
Boris Vian'dan, Emile Ajar'dan, Michel Ragon'dan, Jacques Verges'den, Colette'den ve daha birçok yazardan çeviriler yaptı, Goscinny'nin "Petit Nicolas" (Pıtırcık) serisini tamamen çevirdi.
Aktüel dergisinde, Yeni Yüzyıl ve Yeni Binyıl gazetelerinde, Gazeteport haber portalında köşe yazarlığı yaptı. Öküzde, Amann'da, Virgül'de, Karizma'da ve daha birçok dergide yazıları yayınlandı. Bir ara televizyon programları da yaptı.
2010 yılında hayatını kaybeden sanatçı Ömer Uluç'la evli olan Vivet Kanetti, İngilizce ve Fransızca biliyor.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
197 syf.
·28 günde·9/10
Romain Gary, nam-ı diğer Emile Ajar… Kimdir bu adam?  Bir hayata savaş pilotluğu, diplomatlık, yönetmenlik, senaristlik,  iki yazarlık ve bir de Dünya Savaşı sığdırmış hayatla kavgası olan bir adamdır Romain Gary.



Romain Gary, 1956’de Cennetin Kökleri kitabıyla, bir yazarın hayatı boyunca tek bir kez alması mümkün olan ve Fransa’nın en prestijli ödülü olan Goncourt Edebiyat Ödülünü alıyor ve dönemin eleştirmenleri yerlere göklere sığdıramıyor yazarı… Daha sonra her ne oluyorsa Eleştirmenlerin büyük hedefi haline geliyor yazarımız ve eski yeteneğini kaybettiğini söylüyorlar. Romain Gary bu eleştirilerden sonra Emile Ajar takma adını kullanarak yazmaya başlıyor ve Emile Ajar’ın kendi yeğeni olduğunu söylüyor. Asıl eğlence de bundan sonra başlıyor zaten. Romain Gary yerden yere vurulurken Emile Ajar göklere çıkartılıyor ve 1978’de bir yazara ancak bir kez verilmesi mümkün olan Goncourt ödülünü Gary, Emile Ajar olarak bir kez daha alıyor. Tabi bundan edebiyat dünyasının haberi var mı? Pehh! Ayakta uyuyorlar. 2 Aralık 1980’de kendi tabancasıyla intihar etmeden önce yazdığı intihar mektubuyla ancak öğrenebiliyorlar iki yazarında aynı kişi olduğunu. Bu çılgın adam, edebiyat dünyasına yüzyılın Trollünü atmış anlayacağınız.


Yazarın böyle sıradışı bir hayatı olduğunu öğrendikten sonra insan daha farklı okuyor kitabı. Satır aralarında onun hayatının izlerini bulmayı umuyor, acaba bu yazdıklarında kendi yaşanmışlığına dair bir şeyler var mı diye düşünmeden edemiyor insan.


Kitap, Fransa’da yaşayan Arap asıllı 10 yaşındaki Momo adlı çocuğun ağzından aktarılıyor bize. Momo’nun babası muhabbet tellalı,  annesi ise hayat kadınıdır. O dönem Fransa’da Hayat kadınlarının çocuk sahibi olmaları yasak olduğu için Momo’nun anne babası Momo’yu eskiden Fahişelik yapmış ve Nazi zulmüne uğramış olan Yahudi asıllı Madam Rosa’ya bırakırlar. Madam Rosa, yaş kemale erince hayat kadınlığından elini eteğini çeken,  para karşılığı hayat kadınlarının çocuklarına bakan yaşlı bir kadındır. Her an Naziler tarafından yakalanıp, türlü işkencelere maruz kalacağını düşünür ve bunun korkusuyla yaşar.


Madam Rosa’nın bu korkusunu kitabın başından sonuna kadar hissedebiliyorsunuz.
Aslında sadece korkuyu değil yalnızlığı da hissediyorsunuz. Mesela Momo şemsiyeyi kendine arkadaş olarak edindiğinde yalnızlığı dibine kadar hissediyorsun.  Sevgisizliği de hissediyorsunuz ve tabi aynı zamanda sevgiyi de... Birileri onu görsün, varlığını farketsin hatta gerekirse bir tokat patlatsın diye tezgahlardan meyve aşırdığını görünce sevgisizliği, aralarında kan bağı olmamasına rağmen iki farklı ırktan olan Madam Rosa ve Momo’nun arasındaki kuvvetli duygusal bağı görünce de sevginin ne demek olduğunu en derinlerinizde hissedebiliyorsunuz… Bir de onca yoksulluğun içinde varlık nasıl yaşanır onu hissettirmiş bize yazar. Bunu da bir travesti olan Madam Lola’nın yaptıklarını okurken hissediyorsunuz…



Kitabı bazı sebeplerden dolayı 28 günde bitirebildim. Bu kadar uzun bir süre bir kitapla haşır neşir olunca kitabı bitirip kapağını kapattığında tuhaf bir yalnızlık hissediyor insan ama sonra Onca Yoksulluk Varken,  çok da önemli değil diyorsun.


Momo’nun ağzından, iç seslerinden yaşadıklarını dinlemek hem hüzünlüydü, hem keyifliydi. Asla yaşamak istemeyeceğimiz bir hayatı Romain Gary bize o kadar profesyonel anlatmış ki ağır dram içeren bir konuyu, okurun duygularını yıpratmadan önümüze sermiş. İşte bunu yaptığı için  samimiyetinden zerre şüphe duymadın yazarın. Akıcı diliyle, yaşanmışlıklarıyla, samimiyetiyle ve verdiği mesajlarla kopmadan okutuyor kendini kitap.

Kesinlikle tavsiyemdir, okuyun. Sevgiler…
220 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Çok gecikmiş bi' inceleme, bi' seslendirmeye girişiyorum. Cesaretimi sürtünen, bana sinen karakterlerden, yazınını giderek sevdiğim, öğrendiğim, öğrendikçe tutkusal bi' yakınlık, korkunç bi' samimiyet duyduğum yazardan, Romain Gary'den alıyorum.

Onca Yoksulluk Varken, Romain Gary'nin Emile Ajar takma ismiyle yayımlattığı kitaplarından biri. Bu kitabı yaklaşık iki sene önce okumuştum, çok tesadüfi bi' buluşmamız olmuştu, o anı asla unutamam. Çünkü çok beklenmedik şeyler yaşamıştım okurken. Elimdeki versiyonu 1980, Can Yayınları basımı olan bu kitap neredeyse her sayfası kopuk, sararmış; fiziken geçmişin nostaljisinde ama okuyunca hiç de öyle olmadığını anlıyor insan.

Onca Yoksulluk Varken'de Momo adlı bi' çocuğun dünyasında, bakışını "yaşatılan"la değil "yaşadığı"yla aktaran, içi sorularla, fikirlerle dolu büyümüş de küçülmüş bi' çocuğun dünyasına iniyoruz. Büyümüş de küçülmüş deyimi, kendine has ince bi' ukalalık taşıyor, inanın Momo hiç öyle değil. Hiç. Yoksulluk içinde yaşamaya çalışan değil yaşayan bi'ri o, çok sevgili bi' insan. Deneysel davranışları, düşünceleri Madam Rosa'yla, Mösyö Hamil'le hareket halinde, döneniyor. O görmüş geçirmişçesine fikirlerini, duyduğundan söylemiyor Momo, hissettiği anda-derince bize aktarıyor. Ve bizi sarıyor. Momosal dünya küçük bakışlı ama derin görüşlü. Bi' çocuk ne yaşar da dünya kadar şeyi hisseder?

Bazı kitapların çok ilginç bi' şekilde kolları ve gözleri vardır ve o gözler okurken size baktığında hissedersiniz. Kitaba ara verdiğinizde kendi rutininizdeyken hissettiğiniz, o etki, bir şeylerin sizi sarmasıyla(kolların) farkına varırsınız. Bu da değişik bi' bağ yaratır. Onca Yoksulluk Varken'in bakışları beni çok rahatsız ettiği için kısa sürede bitirmiştim. Ama, o kollardan hiçbir zaman kurtulamadım. Sevgi kuşkusuz derin duygu ama belirli bi' damgası var, ben bu kitaba sevgi duyamayacak kadar bağlıyım, belirsizliğin, sorgunun, samimiyetin en özel halini yaşamıştım. Tabii bunun ardından Romain Gary'i tanıdım.

Buket Uzuner'in yazdığı "Balık İzlerinin Sesi" yaşamış etkileyici bazı insanların hayatlarını birer karakter olarak, yarı gerçek yarı kurgu halinde ele almış bi' kitap. Ordan Uzuner'in aklımda kalan bi' sözü var; Romain Gary "mış gibi" ustasıdır, diyordu. Bu cümle aslında okuduğum her Gary kitabında bana kendini hissettiriyor; ancak "mış gibi"yi iyi bilen bi' insan böylesine samimi olabilir! "Mış gibi" herkesin yaşamak noktasında bazen kendi ayaklarıyla yürüdüğü, bazen itildiği bazen teselli bulduğu çokyüzlü bi' dünya. Onca Yoksulluk Varken'in sarıcılığı "mış gibi"sizliğinden geliyor. Her şeyiyle, her fikriyle, kıyıdaki içsesi, sayfalarca diyaloğu, tokatları ve köpek gözlü ölümleriyle o kadar gerçek ki! Sıklıkla sapıyorum, çünkü Gary beni çıkmazlarımdan biri.

Onca Yoksulluk Varken, fakirlikten dem vurmuyor, aksine yokluğun en "var" halini marjinal bi' ruhtan, Momo'dan, anlatıyor. Hüznü kitabın yuvası yapmıyor, çeşitli olayları yansıtarak pek çok duygu kırılması yaşatıyor okura. Hayaller içinde geçmiyor aksine, çok gerçek, yaşanan evlerin içinden bakıyor. Kurguda yukarıdan bakış yok, kurguda yukarısı yok. Kurgu sizin yanınıza oturuyor, sonra karakterler, olaylar yavaşça size sarılıyor.

Elbette tüm bu kurgusal yakınlaşma dille tamamlanıyor. Gary benim tanıdığım en samimi yazar. Okumuş olduğum ve diğer kitaplarıyla da farkına vardığım kadarıyla iç-gören kalemi öylesine sivri, kendine has ki...
Hava sıcak, ama bu kitap daha sıcak! Yakıcı olmayan, özlemli dost bi' sıcaklıkta.

Tavsiyemdir, üşüdüğünüzde Onca Yoksulluk Varken'i okuyun.


"— Yahudi barınağım orası, Momo.
— Eh peki, iyi öyleyse.
— Anlıyor musun?
— Hayır, ama yok zararı, alışığım.
— Korktuğum zaman gider oraya gizlenirim.
— Neden korktuğunuz zaman Madam Rosa?
— Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez Momo.
Hiç unutmadım bunu, bugüne dek duyduğum en doğru şeydir çünkü." (sy.47)
197 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Çok sevdiği eski eşi Jean Seberg'in,şüpheli bir şekilde intiharından kısa bir süre sonra, 1980 yılında, kendisi de intihar eden yazar Romain Gary'nin, Emile Ajar adıyla yazdığı muhteşem bir eser.Kitapta, Müslüman bir fahişe çocuğu olan Momo nun, kendisini büyüten ve aynı zamanda eski bir fahişe olan, Yahudi Madam Rose ile birlikteliğindeki ,4 -14 yaş arası çocukluk dönemi anlatılıyor. Olayları tamamen Momo nun kendi ağzından anlatımıyla okuyoruz.O dönemde Fransa da fahişelerin çocuk sahibi olmaları yasak olduğundan,alınan önlemlere rağmen yinede doğmuş olan çocukların, gizli olarak,tamamen sahte evraklarla bu tür bakıcılık yapan kadınların işlettiği evlerde büyütüldüğünü öğreniyoruz.Kendini bildiğinden beri Madam Rose'dan başka birini aile olarak görmeyen Momo'nun 6 yaşına geldiğinde, madamın aslında kendisine parayla bakan biri olduğunu öğrenmesiyle o çocuk ruhu büyük bir yara alıyor ve biz, ondan sonraki, yürek burkan,insanın içini parçalayan,dağlayan,gözlerini nemlendiren,o yaştaki bir çocuğun yaşamaması gereken olayları içeren hikayesini okuyoruz.Çok akıllı ve iyi niyetli olan Momo,okula da gidemediği için,bütün öğrendiklerini, bir müslüman olan bunamanın eşiğindeki ihtiyar Mösyö Hamil 'in anlattıklarından sağlamaktadır.Evdeki zorluklar,Madam Rose'un gittikçe yaşlanması ve hastalanması,yoksulluk,yalnızlık,o yaştaki çocuğun bilemeyeceği şeyler,etraftaki bir çok tehlikeler,Momo' nun hayatını gün geçtikçe zorlaştırmakta,büyüklerin bile katlanamayacağı olayların içinde mücadele etmesine sebep olmaktadır.Bu mücadele de Momo ya,etraflarında oturan ama Fransa nın dışladığı kesim olan yabancılardan ve bir travestiden oluşan komşuları destek olmaktadır.
Bana göre yazar bu kitabında bir çok sosyal mesajlar vermektedir.Bunlardan bazıları:
Fahişelerin çocuk sahibi olmasını yasaklayan yasanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri,kürtajın yasak oluşunun,ötenazi hakkının olmayışının yarattığı sorunlar,Fransız halkının düşündüğünün aksine bütün yabancıların kötü olmadıkları,travestilerin ve fahişelerin de birer iyilik meleği olabilecekleri.......vs diye sıralanabilir.
Kitap o kadar akıcı ve sade bir dille yazılmış ki sanki uçarcasına okunuyor. Bun da çevirmenin de çok büyük payının olduğuna inanıyorum.
1975 yılında Fransa'nın en büyük edebiyat ödülü olan Goncourt ödülüne layık görülmüş bir kitap.Tabiiki Emile Ajar ismiyle yayınlandığından,bu ödülün Romain Gary'e kuralların aksine ikinci defa verildiğinin farkına varılmamıştır.(ilk ödül ''Cennetin Kökleri''isimli kitabına 1956 yılında verilmişti). Ancak Gary intihar ettiğinde yazdığı notta dalga geçercesine bu durumu açıklayınca bir skandal olarak tarihe geçmiştir. Ama bence iyi ki de böyle olmuş.Çünkü kitap her türlü ödülü hak ediyor.
Bu kitap ve yazarı hakkında daha çok şeyler yazılabilir ama,bence en iyisi kitabı okumak diyorum.Çünkü ancak o zaman neden bu kadar övgüyü hak ettiği anlaşılır.
Son cümle olarak, mutlaka ama mutlaka okunması gereken bir kitap diyorum ve tavsiye ediyorum.
197 syf.
Eğer küçük yaşta annenizin bir hayat kadını olduğunu öğrenerek kendiniz gibi olan pek çok çocukla aynı evde büyümeye başlarsınız hayat çok tuhaf olabilir . 10 yaşında olduğunuzu düşündüğünüz bir zamanda böyle bir evin yükü sizin omuzlarınıza binerse eğer çok daha erken büyüyebilirsiniz .
197 syf.
·32 günde·Beğendi·10/10
Yazar iki büyük uç noktayı, çocuklukla yaşlılığı bir çocuğun gözünden birleştiriyor....Onca yoksulluğun içinde, küçük Momo'nun zengin düşleri, onu büyüten ve annesi gibi fahişe olan madam Rosa'ya olan sevgisini vazgeçilmez kılıyor.
Kitabı daha önce de okumuştum fakat tekrar okumam gerekenler arasındaydı ve zamanı iyi ki gelmişti.
197 syf.
·9/10
Romandan önce Romain Gary'den bahsetmek gerekiyor bence, çünkü kendisi 80 yılında tek kurşunla iki yazarı vurmuş biri. Vurmadan önce de mektubunda "Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın." demiş. Gary gerçekten de eğlenmiş ama, asıl biz teşekkür ederiz.
Tek kitap, iki cümle yetti farklı olduğunu düşünmeme. Fransız yazar, yönetmen, senarist, 2. dünya savaşında pilot ve diplomat vesaire yazıyor karşısında. Biraz araştırdım Sartre'ın hayranlığını kazanmış üstelik Huxley ile de sıkı arkadaşlarmış. Bir de Emile Ajar olması farkı. Bizi daha çok ilgilendiren kısım bu. Gary, Gary olarak önyargılardan bir türlü kurtulamıyor bu yüzden sürekli farklı isimlerle yazıyor. En sonunda detaylıca düşünüp yaratıyor bu ismi. Yanılmıyorsam Gary "yanmak" anlamına geliyordu, Ajar da "sıcak". Ve Onca Yoksulluk Varken ile esaslı yükseliş yapan Emile Ajar'ın ünü Romain Gary'ninkini geçiyor. Gary bu durumla eğelniyor fakat sonradan üzülmeye başlıyor. Çünkü kitaplarında ipuçları vermesine rağmen kimse anlamıyor kim olduğunu Gary bunu intihar mektubunda açıklayıncaya kadar tabii. Yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım, diyerek de basit bir şekilde nedenini de açıklıyor. Ama biz biliyoruz tabii bu kadar basit olmadığını.
Onca Yoksulluk Varken, bir orospunun çocuğu olan Arap - Müslüman Momo ile Holokost'tan kurtulmuş Madam Rosa ilişkisi üzerine kurulu bir roman. Fransa'da fahişelerin doğum yapması yasak olduğu için, yanlışlıkla doğan çocukları bakmaları için birilerine bırakıyorlar. Momo da Madam Rosa diye eskiden fahişelik yapan ama artık yaşlanmış ve orospu çocuklarına bakıcılık yapan bu Yahudi kadına verilmiş 11 sene önce. Orospu çocuğu diyorum çünkü kitapta da sürekli böyle geçiyor. Ve Momo fahişeliği kendini kıçıyla savunmak olarak tanımlıyor.
Hikayeyi bir çocuğun ağzından anlatmak risklidir bence çünkü o saflığı okuyucuya hissettirmek lazım aksi takdirde yapaylaşır ve içine almaz okuyucu. Fakat bunu başarmış yazar. Çok derin anlamları, sığ çocuk üslubuyla verebilmiş. Ve bir çocuğun olgunlaşmasını baştan sona hem çocuğa hem de okuyucuya fark ettirebilmiş.
Madam Rosa Hitlerin elinden kıl payı kurtulmuş, o döneme, olaylara göndermeler yapılıyor kitapta. Zaten bulundukları mahallede zenciler müslümanlar ve yahudiler var. Haliyle bunlarla ilgili diyaloglar da var.
Mösyö Hamil ile Momo'nun arasında geçen konuşmalar çok sevimli. Mösyö Hamil sürekli elinde Victor Hugo kitabıyla dolaşan bir Müslüman, hangi kitap olduğu sonlara doğru açık ediliyor. Burada yazarın kendi hayatıyla bir ilişkisi olduğu çok bariz. Romain Gary'nin annesi onun her konuda çok başarılı olacağına inanıyor sürekli Victor Hugo kadar başarılı bir yazar olacak diyormuş. Momo da buna benzer şeyler söylüyor.
Velhasıl, ben kitabı çok beğendim. Bundan tam üç yıl önce Franz Kafka'nın bir cümlesini çözmeye çalışyordum. Üç yıl boyunca da hiçbir cevap bulamadım ta ki bu kitabı okuyana kadar. Yani ben kendimce, kendi soruma kendi cevabımı buldum. Cümle şu: "Anlaşılması kolay bir son, gerçek bir acıya neden olur."
Dilerim okuyan herkes "bir şey" bulur.
197 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Bir fahişenin çocuğu olarak başka bir fahişe tarafından bakılan Momonun hikayesi bu. Fransa sosyo-yapısını Momonun bakış açısıyla anlatan muazzam bir eser. Hertürlü ekonomik zorluğa rağmen Müslüman Momoyu kollayan Yahudi Madam ROSA. Üstün bir yaratıcılığın ürünü olan bu eserin yaratıcısının, İlk olarak 1956 yılında, Cennetin Kökleri (Les racines du ciel) romanıyla Goncourt Ödülü'nü kazanan Gary, daha sonra kimi romanlarını "Émile Ajar‎" takma adıyla yazmaya başlamıştır. Onca Yoksulluk Varken romanını da, kimin olduğu o dönem epeyce tartışılmış olan bu adla yazmıştır. Böylece, Fransa'da bir yazara ancak bir kere verilen Goncourt Ödülü'nü iki kez kazanan tek yazar olmuştur. Ancak bu durum, yazarın bu takma adla yazanın kendisi olduğunu açıkladığı intihar notuna (1980) dek, yakın çevresi dışında kimse tarafından öğrenilememiştir.
112 syf.
·12 günde
Hayatı filmlere konu olabilecek (ki neden hala olmamışsa) bir ceza hukukçusu Jacques Vergès, çoğusu onu Şeytanın avukatı olarak bilir. Ceza davasını bir sanat olarak gören Verges, uyum davaları ve kopuş olarak ikiye ayırdığı davaları anlatıyor bu kitabında ki ceza davalarıyla ilgili yapılmış en iyi tasnifdir bence. Uyum davalarının, tüm davaların temel ihtiyacı olan, kurulu düzene saygıdır. Kurulu düzen ve mevcut kanunlar ve ilgili maddelerden lehine olanları ve hukuki boşlukları lehine kullanarak yaparsın savunmanı. Verges bu davalara örnek olarak meşhur Dreyfus davasını verir. Bu davalar esas olandır, ülkemizde ekseriyet buna rastlarız. Niteliği gereği genel olarak adi suçlamalarda izlenen bir savunma türüdür. Kopuş davaları ise efsanedir, ya hep ya hiç davası, bütün riskler alınır, savunmada kalmaz saldırıya geçersin. Kendini savunmaz davanı fikrini savunursun, suçlayıcıları suçlarsın, genelde siyasi davalarda görülür. Verges bu davalara örnek olarakta Sokrates'in davasını gösterir. Ülkemizden örnek vermek gerekirse en ünlü kopuş davası Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının davasıdır. "duvarda adalet yazıyor ona gülüyorum." sözü kopuş davasını özetler. Abdullah Öcalan'ın davası ise uyum davasıdır. Toplumun duymak istediklerini söyler, mevcut kurulu düzende kendini sıyırmaya çalışır. Günümüzde önemli davalardan olan Fetö davalarında da özellikle uyum davası olarak ortaya çıkıyor, yalnızca Harbiyeli askeri öğrencilerin ve Ahmet Altan'ın davaları kopuş davası olarak sürüyor diyebiliriz. Uyum davasını kazanırsan kelleyi kurtarırsın, kopuş davasını kazanırsan ise ideolojini, davanı kurtarırsın. Tabi ki Verges'in hayatı boyunca kullandığı tarz kopuş davalarıdır. Verges ilk kopuş davalarını Almanyada koministleri savurak yaptı, sonra Cezayir direnişçilerini Fransızlara karşı savundu, daha sonra burdaki müvekkillerinden biriyle evlendi. Filistinli El Fetih grubu İsrail'e karşı davalarında kendisini çağırdığında oraya da gitti fakat Saddam Hüseyini savunması için kızı teklifte bulunduğunda kabul etmedi daha sonra Saddam Hüseyin feci bir şekilde idam edilince onu savunmadığına pişman olduğunu açıkladı. Ceza hukuku dendiğinde ilk akla gelen avukatlardan Verges. Hukukçu olan bilhassa benim gibi ceza davalarıyla daha fazla ilgilenen herkesin muhakkak okuması gereken bir kitap, Savunma Saldırıyor.
197 syf.
·4 günde·8/10
ne desem nasıl desem bilemedim...
sonlara doğru öyle bir sardı, boğazda düğümler yapması da cabası. momo'nun madam rosa'yı dünya sebze şampiyonu olmaktan kurtarma çabasını, momo'nun gözünden dinledim.
benim okuduğum ekitapta çok fazla imla hatası vardı, çeviri hatası mı bu diye düşündüğüm kelimelerin de esasını öğrenmek isterdim açıkçası.
...
"- Sevdasız yaşanır mı mösyö Hamil?
- Yaşanır Momo'cum..."
...
Mösyö Hamil'in böyle dediğine bakmayın siz, epey yaşlıdır kendisi.Hafızası gidip gelmekte, bazen dua yerine çok sevdiği Hugo'dan şiirler okumaktadır namaz kılarken.
Zaten kitap Yafi'nin güzel bir dizesiyle başlar:
" 'Sevdiğin yüzünden deli oldun.' dediler.
'Yaşamın tadını yalnız deliler bilir.' dedim."

Yazarın biyografisi

Adı:
Vivet Kanetti
Unvan:
Yahudi Asıllı Türk Romancı, Gazeteci ve Çevirmen
Doğum:
İstanbul
İstanbul’da doğdu, İstanbul’da ve pek çok yerde yaşadı. Satıcılık, telefonculuk, çevirmenlik, tiyatroculuk, sinema figüranlığı, öğretmenlik, akıl hastanesinde ergoterapistlik, muhabirlik, televizyonculuk ve köşe yazarlığı yaptı. E. Emine adıyla yazdığı ilk romanı Bizans Sohbetleri 1988’de yayımlandı. Bu kitabı Kurabiye Saatinde (1992), Kırık Zarlar (1997) ve Turuncu Kayık (2000), adlı romanlar izledi. Gazete yazılarından sınırlı bir seçkiyi Hissesiz Kısalar (1998) adlı kitapta topladı. Turuncu Kayık’ın ikinci baskısında, E. Emine’yle yer değiştirdi. Medyanın sunduğu ve medyanın içindeki kadın olgusunu ele aldığı Koş Süreyya Koş Şampiyon Olacağız 2002’de yayımlandı. Koş Süreyya Koş Şampiyon Olacağız'ın ardından, bir Büyükada hikayesi olan Prenslerin Adası isimli senaryosu yayınlandı. Son romanı Bana Modern Türk'ün Tarifini Yapabilir misin Kaan, Kanat Kitap tarafından 2009'da yayımlandı. Edebiyat ve sanat yazılarını bir araya getirdiği Kız Ayakları isimli kitabı ise 2010'da Everest yayınlarından çıktı. Yirmili yaşlarının başındayken yazıp bir kenarda bıraktığı ilk romanı da 2011'de Huysuzun Teki adıyla ilk kez yayınlandı.
İlk romanlarını kitaplarının yabancı yazarlar raflarında yer almaması için E. Emine adıyla yayımladığını söyleyen yazarın dördüncü romanı Turuncu Kayık'ın önsözü Vivet Kanetti imzalı idi, ikinci baskıda Vivet Kanetti ile E. Emine nihayet yer değiştirdiler.
Boris Vian'dan, Emile Ajar'dan, Michel Ragon'dan, Jacques Verges'den, Colette'den ve daha birçok yazardan çeviriler yaptı, Goscinny'nin "Petit Nicolas" (Pıtırcık) serisini tamamen çevirdi.
Aktüel dergisinde, Yeni Yüzyıl ve Yeni Binyıl gazetelerinde, Gazeteport haber portalında köşe yazarlığı yaptı. Öküzde, Amann'da, Virgül'de, Karizma'da ve daha birçok dergide yazıları yayınlandı. Bir ara televizyon programları da yaptı.
2010 yılında hayatını kaybeden sanatçı Ömer Uluç'la evli olan Vivet Kanetti, İngilizce ve Fransızca biliyor.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 362 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 349 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.