Vladimir Bartol

Vladimir Bartol

Yazar
8.9/10
2.056 Kişi
·
5.686
Okunma
·
229
Beğeni
·
7.587
Gösterim
Adı:
Vladimir Bartol
Unvan:
Roman ve Öykü Yazarı
Doğum:
Trieste, Avusturya-macaristan, 24 Şubat 1903
Ölüm:
Ljubljana, Yugoslavya, 12 Eylül 1967
Vladimir Bartol (24 Şubat 1903 – 12 Eylül 1967) Sloven yazar. En meşhur eseri olan Alamut romanı ile tanınmıştır. Alamut romanı 1938 senesinde yayınlanmış sonradan birçok dile çevrilmiştir ve dünya çapında Slovenya edebiyatının en popüler edebi eserleri arasında sayılmaktadır.rnrnBartol, 24 Şubat 1903 tarihinde şuanda Trieste’nin dış mahallesi olan Sveti Ivan köyünde doğdu. O zamanlar Trieste, Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlı olmakla birlikte şu anda İtalya sınırları içindedir. Posta memuru Gregor Bartol’un ve feminist yazar, editör ve öğretmen Marica Bartol Nadlišek’in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ebeveynleri çocuklarına son derece kapsamlı bir eğitim verdi. Annesi tarafından resim ve babası tarafından biyoloji eğitimi aldı. Otobiyografi şeklinde keleme alınmış kısa hikâyelerinde Bartol, hikâyelerinde kendisini aşırı duyarlı zengin kurgusal hayal gücü olan ve biraz da tuhaf çocuk olarak tanımladı. Otobiyografi kısa hikâyelerinde Bartol birçok farklı konu ile ilgilendi: biyoloji, ruhbilim, sanat, tiyatro ve edebiyat. Bir bilim adamı olarak kelebekleri topladı ve onları araştırdı.rnrnVladimir Bartol, ilkokula ve ortaokula Trieste’de başladı ve sonra biyoloji ve felsefe tahsili göreceği Ljubljana Üniversitesinin de bulunduğu Ljubljana’da tamamladı. Ljubljana’da kendisine genç Friedrich Nietzsche’nin çalışmalarını veren Sloven felsefe profösörü Klement Jug ile tanıştı. Bartol ayrıca Sigmund Freud’un çalışmalarını dikkatle okudu. 1925 yılında mezun oldu ve çalışmalarına bilim adamı ehliyeti aldığı Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde (1926–1927) devam etti. 1928 senesinde şimdiki Sırbistan’da bulunan Petrovaradin’de askerlik görevini yaptı. 1933 ve 1934 yıllarında Belgrad’da yaşadı ve “Sloven Belgrad Haftalık” dergisini çıkardı. Sonra Ljubljana’ya döndü ve 1941 senesine kadar serbest yazarlık yaptı. II. Dünya Savaşında faşist hükümete karşı Yugoslavya Partizanları direniş hareketine katıldı. Savaştan sonra 1946’dan 1956 ya kadar yaşayacağı doğduğu kasabaya Trieste’ye döndü. Sonra Slovenya Bilimler ve Sanatlar Akademisi’ne üye seçildi, Ljubljana’ya geri döndü ve 12 Eylül 1967 tarihine kadar burada çalışmalarına devam etti. Kabri Ljubljana’daki Žale mezarlığında bulunmaktadır.
...
Fedaileri cennete gönderme fikrimi ilk işittiğinde neden sinirlendin? Sence mutlu değiller mi? Onların mutluluğuyla, mutluluğun kaynağındaki hakikatten bihaber biri arasında ne fark var? Aslında ben seni neyin rahatsız ettiğini gayet iyi biliyorum. Sen üçümüzün bildiği şeyleri onlar bilmiyor diye rahatsızsın. Oysa durumları buna rağmen hiç de kötü değil. Hatta benden bile iyi durumdalar örneğin. Şu an yaşadıkları mutluluk, onları hiç bilmedikleri bir yöne doğru çekmekte olduğumdan zerrece şüphelenseler nasıl da bir anda kedere dönüşür bir düşünsene. Ya da yaşadıklarına ilişkin onlardan çok daha fazla şey bildiğimi öğrenseler mesela? Veyahut kendilerinin elimde yalnızca birer oyuncaktan, çaresiz satranç taşlarından ibaret olduğunu öğrenseler? Çok daha zeki bir varlığın arzuladığı bilinmeyen bir planın basit birer parçaları olduklarını bilseler? Bakın dostlarım bu türden düşüncelerle ben her gün boğuşuyorum. Kainatı ve bizi gözetleyen üstün bir varlığın var olup olamayacağını düşünürüm hep. Bizimle alakalı her şeyi, hatta ölüm anımızı dahi bilen ama acımasızca gözlerimize perde çekerek bizi bu türden bilgilerden mahrum bırakan üstün bir kudret var mıdır? Bizi bu şekilde var eden kudret belki de üzerimizde bir deney yapmakta, hayatımızla, kaderimizle oynamaktadır. Elinde birer kukla olan bizlerse kendi mutluluğumuzu kendimizin şekillendiğini düşünerek avunup duruyoruzdur belki. Neden tabiat olaylarını umutsuzca da olsa araştıranlar hep en zeki insanlar olmuştur? Neden o zeki insanlar kendilerini bilime, kainatın sırlarını araştırmaya adamışlardır? Epikür kişi bilinmeyen bir cennet hayaliyle hayatını idame ettirmez, ölümden korkmamayı öğrenirse ancak gerçek mutluluğa erişir demişti. Bu korkuyu yatıştırmak ya da en azından korkumuzun kaynağını izah edebilmek için de kendisini bilime ve tabiat kanunlarının açıklanması çabalarına adamıştı.”

“Çok güzel,” dedi Ebu Ali: “Anlattıklarını Allah olmadığın gerçeği senin için bir saplantıya dönüşmüş durumda diyerek özetleyebiliriz “...
"İnsanların kayıtsızlığını ve miskinliğini görünce onlar için kendimi feda etmeye değmeyeceğine karar verdim. Onları uyandırıp gözlerini açmaya çalıştım bir süre.Sence halkın ezici çoğunluğu hakikatn ne olduğuna aldırıyor mu? Umurlarında bile değil! Sadece rahat bırakılmak ve hayal güçlerini besleyecek masallarla kandırılmak istiyorlar. Peki ya adalet? Şahsi ihtiyaçları karşılandığı müddetçe onlar için bu kavramın da zerre kadar ehemmiyeti yok. Eğer insanlık böyleyse büyük hedeflere ulaşmak için bu zayıflıktan istifade edecektim................."
İnsanlar masallara, uydurulmuş hikayelere bayılırlardı. Gözlerini kör edecek şeyler onları mutlu ediyordu... İnsanlığın körlüğünün sınırlarını son noktaya dek zorlayacaktım! Bu körlükten istifade ederek mutlak bir kudrete sahip olacak, müthiş bir ayrıcalık elde edecektim! Bunu da muhteşem bir masal uydurarak sağlayacaktım. Hakikati öyle bir tahrip edecektim ki torunlarımın torunları dahi bundan bahsedeceklerdi. İnsanlar üzerinde devasa bir deney gerçekleştirecektim!
Hiçbir şeyin lüzumsuz olmadığı bu dünyada güneş kaplanın, kuzunun, filin, sineğin, akrebin, kelebeğin, yılanın, güvercinin, tavşanın, aslanın, çiçeğin, meşe ağacının, dilencinin ve kralın üzerinde eşit derecede parıldar. Hastalık iyiyi, kötüyü, güçlüyü, zayıfı, akıllıyı, aptalı aynı şekilde vurur. Ne zaman mutlu olacağımız ne zaman acılarla boğuşacağımız belli değildir. Ve yaşayan herkesi aynı son bekler. Ölüm.
"Git buradan evlat. Oku, dünyayı tanı. Hiçbir şeyden korkma. Her türlü ön yarğıdan uzak dur. Hiçbir şeyi aşırı yüceltme gözünde. Hor da görme. Her şeyi araştır. Cesur ol. Artık ögrenecek birşey kalmadığına kanaat getirince buraya geri dön. Ben burada olmayabirim. Ama halkım burada olacak. Seni bağırılarına basacaklarını biliyorum. İşte bu mertebeye ulaştığında Araf'ın da zirvesine çıkmış olacaksın."
Eğer kişi insanların mutluluk, sevgi, sevinç olarak tanımladıkları şeylerin tamamıyla yanlış temeller üzerine inşa edilmiş varsayımlar olduğunu keşfederse yüreğinde derin bir boşluk olur. Onun için bu büyük boşluğu doldurmanın yegane çaresi de gerek kendisinin gerekse de başkalarının kaderleri üzerine kumar oynamasıdır. Bunu başarabilecek yeteneğe sahip birinin gücü her şeye kadirdir.
" Kitleler bugüne kadar asla boş yere birisini beklememişlerdir. Tarih benim şahidimdir. Binlerce ve binlerce insanın yürekleri, onu iyi ya da kötü var edeceklerdir. Zaten insanlığın en büyük sırrı da bu değil mi? Ne zaman ve nereden geleceği asla bilinmez ama beklenen eninde sonunda daima gelir. "
Bedenimiz miskinliğe ve rehavete meyillidir. Hedefe giden yolda karşılaştığımız zorluklar onu korkutur. Basit tutkuları, irademizi ve yüce arzularımızı yerine getirmemize mani olur. Bu basit tutkuları yenip, ruhumuzu sınırlarından kurtarıp özgürleştirmek ana amacımızı teşkil eder.
"Kendisi de hayata bakışı, kitlelerce kutsal sayılan ve tartışmasız kabul edilen her şeyi hakir görüşü, her türlü bilgiyi kabul etmeden önce didik didik edişi, düşünce ve hareket özgürlüğüne duyduğu bağlılığı sebebiyle Hasan'a hayran olmamış mıydı?"
"Onları uyandırıp gözlerini açmaya çalıştım bir süre. Sence halkın ezici çoğunluğu hakikatin ne olduğuna aldırıyor mu? Umurlarında bile değil! Sadece rahat bırakılmak ve hayal güçlerini besleyecek masallarla kandırılmak isteniyorlar."
Çok zaman önce okumuş olduğum bu muhteşem eser üzerine birde ben yorum yapayım dedim. Dikkat!! Kitap içerisinden alıntılar ve ufakta olsa, yazar hakkında bilgilendirme ve şahsi görüşümü içerir.

Bundan yıllar yıllar evvel, sene 1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızımız ile başlıyor bugünkü efsanemiz. Bilmeyenler için, bu güzeller güzeli kızımızın adı Halime. Halime’nin görüp göreceklerine tanık oluyor getirildiği mekânı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, artık geldiği bu güzel ortamda mükâfatlandırılma duygusu alıyor.

Diğer bir taraftan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbn-i Tahir ile tanışıyoruz. İbn-i Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmail’i tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken, bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbn-i Tahir gelecek zamanda büyükbabasının öcünü alması için eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmail’i öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru revan olur. Orada özel seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli temel eğitimleri İsmail’i öğretisi içinde almaktadır. İbn-i Tahir Alamut’a ulaşır ulaşmaz büyük Dai’lerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve ileride kendini fazlasıyla kanıtlayacaktır.

Alamut Kalesinde neredeyse ulu bir peygamber olarak görülen Hasan Sabbah’ın öyküsü işte bu şekilde başlıyor. Halime ve İbn-i Tahir’in etrafında olanlarla Alamut’un sırları bizi de içine sürükleyip uzun bir maceranın içine çekiyor. Bir yandan Kuran’dan, felsefeden ve öğretilerden bahsederken Ömer Hayyam ismini duyuveririz. Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ın öğreniminde en yakın iki arkadaşından biri olarak tanıyacağız ve adına hikâyemizde sıklıkla rastlayacağız.

Alamut Kalesi, okurken okumaya doyamadığım, ah keşke bitmese derken kendimi okumaktan alamadığım, buram buram tarih kokan harika bir romandı. Kitabın basımı, kokusu ve güzel kalınlığı okumam için beni yeterince cezp etmişti, ama böyle güzel yazılmış, bilgi ve akıl dolu bir hikâyenin beni bekleyeceğini tahmin edemezdim. Bugüne kadar nasıl olup da elime geçmediğine hayıflandım. Her sayfasını ilgiyle, merakla okudum. Bir yandan yazara hayran olurken diğer yandan nasıl olmuş da bu topraklarda yaşamamış, Doğu kültürü almamış bir yazar böylesine konuya hâkim olabilmiş ve dönemin bu kadar içine sızabilmiş diye düşünmekten de kendimi alamadım. Elbette ki kitabın konusunu sizlere tam olarak anlatmayacağım. Eğer konuyu biliyor olsaydım mutlaka ilgimi çekerdi ama böyle bir ilgiyle ve merak ile de okuyamazdım. Kısacası dinler, inançlar, öğretiler üzerinden insanların, toplulukların psikolojisini aktaran, pek çok insanın kafa yormadığı konulara uzanan tarihi bir kitap bu. Bir tarih sever olarak büyük bir hayranlıkla okuduğum bu kitapta pek çok yeri not aldım, ama belki de hikâyeyi okumayan birçok üyemizi bekleyen bu güzelliği ele vermemek adına hepsini buraya aktarmayacağım. O zaman detaya önce Ömer Hayyam’dan gelen güzel dizeler ile başlamaya ne dersiniz?

Kalp gülümseyen bir çehre arar,
Kol ise kadehe uzanır…
Her toz zerresinde ben varım,
Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar.

Alamut’un dâhisi Hasan Sabbah’ın yani Seyduna’nın ağzından dökülenlerden başlayarak içerikten alıntılarım da şöyle:

“…o zamanlar daha gençtim ve insanlığın büyük bir kısmının cehalet içinde olduğu, yalanların peşinden gittiği ve batıl inançlara saplanıp kaldığı düşüncesi, beni son derece rahatsız etmekteydi. Bu dünyadaki görevimin insanların arasına hakikat tohumları ekmek, onların gözlerini açmak, insanlığı yanılgılara ve karanlığa mahkûm eden yalancılardan kurtarmak olduğunu sanıyordum.

…bütün tarikatlarımız beni İsmail’i harekâtının bir mücahidi olarak karşıladılar, fakat liderlerine planlarımdan, yani kitleleri aydınlatıp bilinçlendirme isteğimden bahsettiğimde, başlarını hayretle sallayarak bu tür şeylerden bahsetmemem konusunda beni uyardılar. Gittiğim her evden, katıldığım her meclisten kovuluyordum. Çok kısa bir süre sonra, hareketin yöneticilerinin gerçeği insanlardan gizlemek için büyük çaba sarf ettiklerini gözledim. Çünkü bunda kendi şahsi çıkarları vardı.”

“…sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişiler de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı.”

“Özellikle bu konu bizim için vazgeçilmezdi. Mutlak olana ulaşma imkânları. ‘Mutlak olanı topyekûn ve nihai bir biçimde idrak etmek imkânsızdır’ diyordu ‘çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır. Fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasındaki yegâne aracılardır.’ – ‘Söylediklerin Demokrit ve Pithagor’un söyledikleri ile birebir çakışıyor’ diye belirttim. ‘Bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar. Fakat onlara masallar anlatan Platon’u baş tacı ettiler.’ –‘Kitleler her zaman böyledir’ diye karşılık verdi Ömer. ‘Belirsizlikten her zaman korkarlar, bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar. Hele bu yalanlar ne kadar ulvi ve yüksek olursa, değerleri de o kadar artar.’”

“Eğer birisi insanları kullanmak, onları sadece bir araç olarak görmek istiyorsa, yapacağı en iyi şey onların sorunlarından uzak durmaktır.”

“…aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler…

…bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onları harekete geçirecek fanatiklik de o kadar büyüktür.”

“eğer insan benim gibi çevresinde gördüğü, duyduğu, algıladığı şeylere güvenemeyeceğini idrak ederse, eğer her taraftan güvenilmez ve kötü niyetli şeylerle çevrelendiğinin ve devamlı yanılgılarının kurbanı olduğunun bilincine varırsa, o zaman insan bunu bir kötülük olarak değil bir yaşam zorunluluğu olarak kabul eder. Öyle bir zorunluluk ki er ya da geç kendisini ona uydurmak zorundadır. Yüksek bir idrak seviyesine ulaşmış bir insan için, hayal etmek, binlerce başka güzel özelliğinin yanı sıra, her eylem ve her ilerlemenin süsü ve itici gücüdür.

…sadece bir tek şey vardır: yanılgı ve hayal bu dünyanın yegâne itici güçleridir.”

“…gerçek ve sahte cennet arasında fark yoktur. Bir yerde bulunmuş olduğumuza gerçekten inanıyorsak, o zaman oradaydık demektir.

…’aslında şeylerin kendileri bizi mutlu ya da mutsuz kılmazlar’ diye yüksek sesle düşündü Hasan ‘aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır.’

…hakiki şeyler veya gerçekler mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar.”

Böylece kitapta geçen birçok pasajdan alıntı yaptım ve sizlerin zevkine sunmaya çalıştım. Belki de bu kitap birçoğunuzun seveceği bir kitap değil, ama alıntılardan da anlayabileceğiniz gibi konuya ilgi duymayanlar bile kitabı düz bir tarihi roman kıvamında algılayacaklardır. Yapmış olduğum alıntılar biraz olsun dikkatinizi çektiyse o zaman bu kitabı muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim. Yazarın ele aldı konunun tarihte yaşanmış gerçek olaylardan aktarılmış olduğunu düşündükçe hala tüylerimin ürperdiğini hissetmiyor da değilim. Yazarımız Vladimir Bartol’un her ne kadar Hasan Sabbah karakteri hakkında muallakta kaldığı söylenen kısımlar olsa da, yazarın Alamut ile ilgili yazılan kitaplar arasında en iyilerden birisi olduğu ve bence bu konu hakkında olan başarısı tartışılmaz.

Fedailerin Kalesi Alamut’tan anlatılanlar aslında bir nevi kitabın ve hikâyenin kendisini de doğrular niteliktedir. Çünkü vakti zamanında bu yapıt az basılmış ve hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olduğu düşünülmüştür. Bu arada şunu da ayrıca ifade etmek isterim ki, titizlikle ve hassasiyetle takip ettiğim yayınevleri konusu da benim için çok önemlidir. Dolayısıyla okumuş olduğum kitaplar arasında yer alan bu yapıtın yayıncısı da “Koridor” yayınevidir. Bu yayınevinin okumuş olduğum ilk kitabıdır ve basımı beni oldukça tatmin etti. Her ne kadar orijinali ile karşılaştırma imkânım olmasa da kitabın çevirisinin başarılı ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Gözümden kaçmayan birkaç imla hatası dışında çevirisinden gerçekten zevk alarak okuduğum bir eserdi.

Vladimir Bartol romanının orijinal olan aslını 1930'lu yılların başlarında Paris'te yaşarken tasarlamaya başladı. Fransa'nın başkentinde kendisine Hasan Sabbah hikâyesini takdim ettiği Slovenyalı kitap eleştirmeni Josip Vidmar ile tanıştı. Yugoslavya Kralı I. Aleksandır'ın İtalyan faşist hükümetince görevlendirildiği iddia edilen Bulgar ve Hırvat milliyetçileri tarafından yapılan saldırıda öldürülmesi romanın yazılmasında teşvik edici bir olay oldu. Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştı. Romanın girişinde "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır." özdeyişi bulunmaktaydı.

Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkâr edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

Romanda Hasan Sabbah cennetin anahtarının kendisinin elinde olduğunu iddia ederek, fedailerini türlü entrika ve oyunlarla şüphesiz kendine bağlı kalmalarını sağlamaktadır. Türklere karşı içinde intikam duygusu vardır ve bu intikamını fedaileri sayesinde almak ister, fedaileri aracılığı ile onlarla savaşır.

Yazar felsefe, psikoloji, biyoloji, dinler tarihi gibi konularda eğitim görmüş. Freud’un eserlerini erken yaşta keşfetmiş ve tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmış. İlk eseri olan Alamut, 1938 yılında tamamlanmış. 1956’da kitabı tekrar yayınlatmayı başarmış. 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanmamış ama ölümünden sonra kitap layık olduğu ilgiyi bulmuş. Bu cümleler genel olarak kitabın son sözünden alıntıdır.

Romanımızı baştan sona okurken tek tek tanışacağımız fedailer ve cariyeler ile ilgi türlü türlü duygular içerisinde olacağınıza ve onların yaşadıkları hakkında empati kuracağınıza da çok eminim. Hasan Sabbah’ın kendisine nasıl bir fedailer ordusu kurduğunu, bu fedaileri yetiştirirken organize ve sistematik bir şekilde bu naif insanları beyinlerini nasıl yıkadığına şahit olacağız. Evet, belki bunları okudukça ve bugünümüze kadar yaşadığımız coğrafya üzerinde türlü ülkelerde tarikatların nasıl yoksul, yetim ve yardıma muhtaç kişilere, çocuklara ve ailelere el uzattığı gelecek aklınıza. Ya canlı bombalar?! Onlar gelecek aklınıza bir anda. Nasıl bir duygu ve beklenti ile cennette onları nelerin bekleyeceği hisler ile sevdiklerinizin ve insanların canına ne tür duygular ile kıydığını anlayacak, idrak edeceksiniz. O zamanın “Haşhaşi” ’lerinden, günümüzün modern okumuş (beyni yıkanmış cahil) katillerine çıkacak tüm düşünceleriniz ve karanlık güçlerin neden aydınlanmamamızı istediklerini biraz daha iyi anlayacaksınız sevgili Kitapla Büyüyenler.

Bu muhteşem kitabı okurken, zaman ve dünya ne kadar değişirse değişsin insanlığın düşünce ve duygularının pek bir değişime uğramadığını bir kez daha iyice anlıyor ve kavrayabiliyor insan. Günümüz dünyasında yaşayan kitleler ve insanlar, bilimin getirisini kesin bilgiler haricinde hala kendilerini ve yaşamakta oldukları inançlarını sorgulamaktan çekiniyorlar. Bilimi hayatlarının mümkün olduğunca en uzağına yerleştirip, yaşamakta olduğumuz bu dünyanın yuvarlak olduğu bilgisiyle yetiniyorlar. Ve ben şuna eminim ki, son zamanlarda artan dünya düzdür tartışmaları ile birlikte pek çoğu dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya gerek bile görmüyor. Kısacası, cehalet hala etrafımızda kol geziyor.

Biliyorum, biraz uzun tuttum, ama gene de keyifli okumalar diliyorum. Esen kalınız.
Hayatı boyunca ne o bölgeye gitmiş ne de o bölgeden yetişmiş biri Bartol. Yarattığı kurguyu görünce hayranlığımın yanı sıra bu yaratıcılığının kaynağını bulma isteğiyle kavruluyorum. Yazdığı tek romanın bu olması da kafaları karıştırıyor. Oysaki yazar muazzam bir üsluba sahip.

Kitaba gelecek olursak, beni sarmaz diyenleri bile içine çekeceğine inandığım ve arkasında durduğum müthiş bir eser. Ne yalan söyleyeyim, yazarın İngiliz, Rus veyahut Amerikalı olmamasından ötürü popüler olmadığı kanaatindeyim. Öte yandan kitabın verdiği ilhamla naçizane bir öykü yazmıştım. Paylaşmak isterim.

YEŞİL

Hasan Sabbah’ın bir müridiyim ben. Onun için her şeyi yaparım; yeri gelir onun için ölürüm, yeri gelir onun için öldürürüm. Bazen kalenin dışında, bazen ise kalenin içindeyim… Ama her daim onunlayım. Kalbim onunla, bedenim onunla ve ruhum tabii ki onunla. O ki bize cenneti getiren, cenneti iliklerimizde hissettiren ve her istediğimizde tüm güzellikleri ayağımızın altına seren! Şüphesiz ki her daim ona inanacağım ve bu uğurda her şeyimi feda edeceğim. Söylediklerim, su götürmez bir gerçektir.

Alamut Kalesi’nin anlamı çok büyüktür. Bir başkaldırış, bir çözüm noktasıdır. Bunu dahi anlayamayan kendini bilmezler, efendimizi mütemadiyen suçlarlar ama onunla cenk edemeyecek kadar da acizdirler. Bu böyle biline ki, bu cesaretsiz mahluklar bizim inancımızdan ve yapacaklarımızdan bir köpek gibi korkmaktadırlar. Sahip oldukları aşağılık düşünceler, tıpkı veba gibi bu coğrafyayı kirletmekte ve bir an önce yok edilmeleri gerekmektedir. İşte böyle bir ortamda Hasan Sabbah tek kurtuluştur! Size bunları anlattığım mekanın yaratıcısı, gerçek sahibi olan Hasan Sabbah! Peki ben neredeyim?

Büyük bir avludayım. İzin verin size etrafı izah edeyim; size buraların havasını içinize çekme, bu güzellikleri zihninizde yaşama fırsatı vereyim. Paylaşmak, büyük bir erdemdir nihayetinde. Ağaçlarla çevrili bir avludayım. Papatyalardan, ortancalara, kasımpatılara… Bir sürü ama bir sürü çiçek var burada. Renk cümbüşü içerisindeyim. Kokuların şahaneliği burna bayram ettirir cinsten. Ağaçların gölgesi, esen ılık rüzgar ve her rüzgarda biraz daha benliğimize karışan harika kokular… Yaratıcıya minnet ettirircesine güzeller. Doyasıya koklanası, doyasıya bakılası… Peki sadece çiçekler mi var burada? Hayır! Gözlerini bana dikmiş siyah saçlı bir hatundan söz etmek isterim! Yeşil gözlü, beyaz tenli bir afetten. Çıkık elmacık kemikleri, muhteşem dudakları, tanrının bir milimetre bile yanlış çizmediği burnu olan bir afetten. Seyrederken sadece gözlerine odaklanıyorum ama bir yandan da gözün yaradılışına aykırı bir şekilde her yerini olabildiğince incelemeye çalışıyorum. Olmuyor ama deniyorum işte. Bakışlarında ölüyorum. Tekrar doğuyorum. Bakışlarında boğulurken aldığım keyfi anlayabilir misiniz? İnsan boğulurken keyif alır mı? Alıyormuş işte. Ben alıyorum. Ona bakarken yeniden doğuşu tadıyorum; ara sıra da kayboluşu. Bir insana bunu yaşatan ne olabilir? Aşk mı, inanç mı, sevgi mi? Bilmiyorum fakat yaşamaktan keyif alıyorum. Bu duyguyu seviyorum!

Sokrates’in bir öğrencisiyim ben. Her daim dinlerim, kendime dersler çıkarır, ona özenirim. Boşvermişliğine, kendisini ifade ediş biçimine hayranlık duyarım. Hayatı ele alış biçimine imrenir, ertesi gün para için yapmayacağım şey olmadığını fark edince kendimden nefret ederim. Lakin yine de giderim pazar yerine Sokrates’i dinlemeye. Mermer kaplı Atina sokaklarında çıplak ayakla yürüyüp paspal bir şekilde bir orada bir burada anlatan, erdemlik tohumlarını cömertçe etrafa serpmekte bir beis görmeyen bu adamı dinlemeye giden her genç gibi ona sorular sormaktan geri durmam. Her seferinde açık bir şekilde yanıtlar sorularımı. Sakalını okşarken diker bakışlarını bana, aşağılamaz. Zira aşağılarsa bu erdemli bir davranış olmaz. Bazen büyütür gözlerini, bazen dalar uzaklara. Ama her zaman bir cevabı olur.

İzin verin size anlık bilgiler vereyim. İşte yine sıcak bir Atina gününde pazar yerindeyim. Sokrates’in nerede olduğunu kestirmek hiç güç değil burada. Zira etrafındaki gençleri gördüğünüz anda anlıyorsunuz kendisinin görkemli varlığını, devasa düşünce bulutunun hacmini… Bir hayli popüler, bir hayli etkin Atina sokaklarında. Karısı ve çocukları pek hoşnut değil bu durumdan. Ama onun için düşünmek, hayat demek. “Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.” sözünden anlayabildiğimiz kadarıyla Sokrates’in sokaklardaki yaşamı, evdekinin pek bir üstünde. Burada bu sözün bir numaralı öznesi olan Xanthippe’den söz etmeyeceğim. Kendisini suçlamıyorum; şüphesiz ki onsuz Sokrates, bildiğimiz Sokrates olmazdı. İnsanlar, ilişkiler, anılardır bizi bizler yapan. Deneyimsiz, anısız ve macerasız bizler, boş bir levhadan farksızız.

Sokrates’in etrafını çevreleyen gençlerin arasına karışıyorum. Sokrates’in tam çaprazında! Yine o! İnanabiliyor musunuz? Burada da o var. Yeşil gözlü, beyaz tenli. Bu sefer kızıl saçlı. Tıpkı Hypatia gibi. Durun durun; kesinlikle Hypatia bu. Ama bu imkansız. Hypatia değil; Hypatia olamaz! Her yerde karşıma çıkıyor. Bu kez bana değil, Sokrates’e bakıyor. Olabildiğince Sokrates’e yoğunlaştırıyor bakışlarını. Sokrates’i ölesiye kıskanıyorum. Sokrates’i öldürmek istiyorum. Hasan Sabbah’ın Sokrates’i öldürme emri vermesini diliyorum. “Sokrates ölmeli!” diyorum sessiz haykırışlarla. Platon’u, Xenophon’u ve diğerlerini… Sokrates’ten başlayarak öldürmeliyim. Baldıran zehiriyle, belki de bir buz baltasıyla. Ama hepsini!

Zihnimdeki parçalar kayıyor. Çukurun içinde yuvarlanıyorum. İşte sonunda bana bakıyor ama bilincimi yitirmek üzereyim. Dayanamıyorum. Yeşil gözlerine tutunmaya çalışıyorum. “Tut beni.” diyorum. Duymuyor, duymadığına eminim. Sokrates bağırarak konuşuyor; sesini bastıramıyorum. “Ah lanet olası ihtiyar!” diyorum.

Stefan Zweig’in iyi bir okuyucusuyum ben. Bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız hissediyorum. Nietzsche’yi anlattığında bir başka seviyorum onu. Dehasının parıltılarını her kitabında bir ışık buklesi şeklinde bizlere sunarken verdiği ilhamı kelimelerle anlatamıyorum.

Gözlerim yarı kapalı. Neresi burası? Komodinin üstündeki eşyalardan, odanın kasvetli havasından anlıyorum; Rua Gonçalves Dias 34, Petrópolis, Rio de Janeiro burası.

Bunaltıcı odayı izlemeye dalmışken yeni fark ediyorum kollarımın arasındaki beyaz tenli yeşil gözlü kadını. Yine o! Gözleri yarı açık yarı kapalı. Bana bakıyor; ne olduğu çözemiyor.

Arka planda Sokrates’in sesi yankılanıyor.

“Hayattan uzaklaştığımız ölçüde gerçeğe yaklaşırız!” diye haykırıyor.

Ben ise gerçekliğimden her geçen saniye hızlıca uzaklaşıyorum. Hakikatin esiri olmak üzere yol alıyorum; farkındayım ama durduramıyorum. Teslim oluyorum yavaşça, en azından yeşil gözlerinde boğularak yapıyorum bunu. Göz kapaklarımın her saniye mikro santim boyutlarında kapandığını hissedebiliyorum. Bir şeylerin ters gittiğini anlıyor; görüyorum. Tam olarak bana bakıyor, üzgün bakışlar atıyor, ne olduğunu çözmeye çalışıyor ama çözemiyor. Onun üzülmesini gönlüm el vermiyor; ah dayanamıyorum. Son enerjimle ellerini tutuyorum; kaşlarını çatıyor, bilincim kapanıyor, yeşil…

Boğuluyorum. İnsan boğulmaktan keyif alır mı? Alıyormuş işte!
Okuduğum bir kitapla ilgili okurken bir sürü şey geliyor aklıma. Şunu da yazsam bunu da yazsam diyorum hep. Fakat düşündüklerimin birçoğunu not almadığım için aklımdan uçup gidiyor. Bu kitabın bana hissettirdiği birçok duygu oldu. Aklımda kalanları yazıyorum. ( https://okunmuskutuphane.blogspot.com.tr )
Kitabımız Vladimir Bartol'un Fedailerin Kalesi Alamut isimli kitabı. Yazarı Sloven bir şahsiyet. Kitap Halime isimli bir kölenin veya cariyenin tarihin tozlu sayfalarının meşhur bir ferdi olan Hasan Sabbah'ın eline düşmesini konu edinmekte. Ancak tam da aynı zamanlarda İsmaili olan İbni Tahir'de Hasan Sabbah'ın emrine girmiştir. Kitabın genel işleyişinde olaylara bir Halime'nin gözünden bir de İbni Tahir'in gözünden bakıyorsunuz. Aslında Hasan Sabbah'ı bilmeden bu kitabı okumuş olmak biraz eksik kalır.
Hasan Sabbah 1034-1124 yıllarında Büyük Selçuklu Devleti döneminde yaşamış bir tarikat lideri. Tarikatı önceleri İsmaili olarak bilinirken sonrasında Hasan Sabbah ile haşhaşi olarak bilinmeye başlamış. Kendisinin en önemli özelliği müritlerine verdiği haşhaş ile onları uyutarak kurduğu sahte cennetlere götürmesi ve sahte cennetlerin her türlü nimetlerinden müritlerini faydalandırarak onların kendisine sıkı sıkıya bağlanması sağlamış olmasıdır. Bu sahte cennetlere giren müritler oradaki güzel kızlar, bahçelerin güzelliği ve yediklerinden içtiklerinden etkilenerek gerçekten de cennete geldiklerini sanıyorlar ve sonrasında liderleri olan Sabbah'ın yanına döndüklerinde ona inanılmaz bir bağlılık ile bağlanıyorlardı. İşte bu kitap o sahte cennetin yani Alamut'un hikayesini anlatır.
Kitap genel olarak bu cennetten bir dönemi ve Hasan Sabbah'ın felsefesini anlamakta. Alamut'un bir köşesinde sahte cennetlere gönderilmek ve sıkı bir fedai olması hedeflenen İbni Tahir ve kendisini gibi fedai arkadaşları vardır. Diğer köşesinde gizli bir bahçede ise Hasan Sabbah'ın sahte cennetinin belki de en önemli unsuru olan güzel köle kızları vardır. Fedailer, Alamut'ta her yönden sıkı bir eğitimden geçirilirler. Alamut'un gizli köşesindeki bahçelerde ise Halime ve arkadaşları fedailere sunulmak üzere bir kadının erkeklerin nasıl hoşuna gidebileceği konusunda sıkı bir eğitim almaktadırlar. Hasan Sabbah, nam-ı diğer Seyduna yetiştirdiği fedailerden üçünü bu bahçelere, cennetine(!) adam gönderme yetkisini kullanarak gönderir ve fedailer bu sahte cennetin ve huri zannetikleri kızlara aşık olarak kalenin fedailer bölümüne tekrardan Seydunaya tam bir itaatle dönerler ve arkadaşlarına da cennetten geldiklerini anlatırlar. Sonuç... Hasan Sabbah'ın sahte cennet numarası tutmuş ve kendisine körü körüne bağlı fedailer yetişmiştir artık. Hasan Sabbah bu fedaileri belki de devri değiştirecek olaylar için kullanacaktır. Burada bir ipucu vermek istiyorum. Avrupa dillerindeki "assasinate" kelimesi suikast anlamına gelmekte ve bu yabancı kelime ise haşhaşi kelimesinden türemiş yazılanlara göre. Gerisi kitapta...
Kitabın ana hatları böyle. Ancak ben bir de yazarın tarzına ve yukarıda anlattığım olayları nasıl somutlaştırdığına gelmeyi özellikler istiyorum.
Bu kitabı okurken ben Hasan Sabbah'ın sahte cennetindeydim. Ara sırada fedailer köşesindeydim. Ama en çok cennet bölümünde olduğumu söyleyebilirim. Kitabın dili çok sade. Kelime oyunları ve sizi düşündürecek cümleler yok. Fakat olay bir cennet hayali olunca kitabı elimden bırakmak istemedim. Yazarın cümleleri ile kimi zaman Halime kimi zaman Meryem kimi zaman Sara'nın yanındaydım. Orada bir köşede, minderlerin üstünden o sahte cenneti gözlüyordum. Hatta olayların bizzat içindeydim. Ya da keşke içinde olabilseydim demek daha doğru olur. Kitap, sizi sahte cennetin hurilerinin narin elleriyle sarıyor ve bırakmak istemiyorsunuz. Kitap, belki de birçok kişi için felsefi bir kitap olabilir. Ama ben kitaba o kadar kaptırdım ki işin felsefi yönünü geçtim ve yaşamaya başladım. Bu yazarın anlatım başarısından mıdır yoksa her insanın cennet hayalinin somut olarak önüne sunulmasından mıdır bilemedim. Ama çok çok güzel, bir çırpıda bitebilecek bir kitap. Kesinlikle okunması gerekir ancak özellikle erkek okuyucuların kitaba fazla dalmasını tavsiye etmem :)
Şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap. İyi okumalar.

https://okunmuskutuphane.blogspot.com.tr
ALAMUT I WLADIMIR BARTOL I KİTAP TETKİTİ

Hasan Bin Ali Bin Muhammed Bin Cafer Bin Hüseyin Bin Sabbah El Hamari. Cehennemden gelen hayalperest. Zalim. Cani. Oğul katili . Cennet anahtarının sahibesi. Peygamber. Yüce Efendi. Seyduna. .



Peki kimdir bu adam ? Günümüzde yaşasa nasıl biri olurdu? Binlerce insanı peşine takıp, gerçek dini öğreten İsmaili davasının yüce savunucusu mu yoksa sorgulamayan zihinleri inaç ve cennet vaad ederek peşinden sürükleyerek Selçuklu İmparatorluğunu Arşimed’in deyimiyle doğru noktadan sallayan ve tarih çizgisinin yolundan saptıran kişi mi? Bu konuda çeşitli masallar ve efsaneler mevcut fakat bizim kitapta gördüğümüz gerçek Hasan bambaşka biri. Kitabı bir sanat eseriyle benzeştirmiş olsaydım Mona Lisa tablosu bunun için biçilmiş kaftan olurdu. Çünkü herkesin kitaptan aldığı dersler, öğrendiği metotlar birbirinden o kadar farklı ki. (diğer kitaplara nazaran) Velakin herkesin ortak paydada buluştuğu tek bir nokta var. O da Seydun ’nın müthiş zeka kabiliyeti. Bu kabiliyet kimi zaman insanlara korku salarken çoğu zaman onları sezinlemeden yönetiyordu.




Kitaba 1092’nin ilkbaharında Halime adlı köle pazarından alınmış nereye gittiğini , kimlerle olduğunu bilmeyen, farklı diyarlara kucak açan bir bakirenin gözünden bu diyara adım atıyoruz. Halime kitabın devamında masumluğu simgeleyen bir karakter olarak okuyoruz. Daha sonra Tahir’in torunu Avni’nin gözüyle İsmaili davası için Alamut’a yani Kartal yuvasına toy bir delikanlıyken adım atıyoruz. Halime’yle dansı, aşk sanatını, erkekleri bulunduğu yerin en küçük gözdesi olarak öğrenirken, İbni Tahir ile iradenin gücünü, askeriyedeki itaatin önemini, kelimelerin izafiyetini ve arzunun ne demek olduğunun altını çiziyoruz. Tahir ise kitabın devamında büründüğü çeşitli kimlikler kitapta dönüm noktaları oluşturuyor.




Kitapta daha çok felsefi ve dini sorgulamalar sezinlemeden verilmiş. İbni Sabbah’ın Tanrının olduğuna dair sorgulamaları, bunu sorgularken geçirdiği ve öğrendiği felsefeleri yudum yudum okuyucu içine çekiyor. Ve kitaptaki bir gerçek. Seyduna gerçek bir peygamber . İnandınız mı? Ben onun bir kendi Tanrı’sı için peygamber olduğunu Ebu Ali kadar inandım. Fakat Hasan’nın birçok kişinin yapamadığı fakat onun yapmak için ince ince planlar yapıp, bu uğurda kendini ve daha bir çok şeyi kurban verdiği bir hakikat var. Bu hakikat inandığın şeyin peşinden gitmek. Ki bu yolun 20 yıl ve daha niceler getireceğini bile bile. Çeşitli insanların ve hayallerin heba edildiğini söylemiyorum bile.



Kitabın tam sorgulama aracı olduğu ve bir çok insanın inancının düşünmesini sağladığına eminim. Ayrıca kitap bana göre biraz yarısından sonra şekil kazandı. Sonu da biraz tatminkar kalamasam da üstüne düşünülmesi gereken bir sondu. Dili sade, fakat bana göre yavaş okunan bir kitap. Tek sıkıntısı (ki ben bunun benden kaynaklandığını düşünüyorum) bazı yerlerde kitaptan çok kopuyorsun fazla boşluk giriyor araya. Bir örnek vermek gerekirse Yeraltından Notlar Alamut’a göre kat be kat daha ağır bir dile sahipken olurken insan değil kopmak kelimelere daha fazla sıkı sıkı tutunuyor. Çevirisinde ben bir sıkıntı yaşamadım. Hatta kitap bittikten sonraki o minik eleştirmenli ve açıklamalı denemeyi de sevdim. Şunu da belirtmem gerek ki bu kitabın bir kurgu olduğunu unutmamak gerek. Ömer Hayyam, Nizam-ı Mülk ve İbni Hasan üçlüsünün aynı dönemde yaşamadığına dair bunu kanıtlayan belgeler mevcutmuş. Bu da bize kitabın bazı yerlerinin kurgu olduğunu gösteriyor.




Bu kitapta inancın gerçek manasını, alışkanlıkların değişmeyeceği, itaatin, çocukluk rüyalarının gerçekleşebileceği, nefretin, öfkenin, insan zekasının nelere maal olduğunu, ufacık şeylerin büyük şeylere maal olabileceği, hakikatin ne olmadığı, tasavvuru, bakış açısını okuduk. Peki size sorarım gerçekten İsmaili öğretisinin ilk doğrusu olan ‘Hiçbir şey hakikat değildir, her şey mübahtır. ‘ cümlesi ne kadar yanlış ?





Yeni bir kitapta görüşmek üzere . .
Vay vay vay… Sen neymişsin öyle İbni Hasan Sabbah… Uzun süredir böylesine hızlı, merakla ve heyecanla okuduğum bir kitap olmamıştı. Bana öneride bulunan tüm arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim. Aslında kitap uzun süredir elimde ama bir türlü nasip olmadı. Bu kısmeti o iletiye ve yorum yazanlara borçluyum.

Neyse gelelim kitaba. Bir tarih romanı arkadaşlar. Hasan Sabbah, Nizamülmülk, Ömer Hayyam zamanlarını anlatıyor. İran, Suriye ve Türk tarihi ile bir kesit okumak istiyorsanız da buyrun. ( Selçuklu Devleti) Bu üç isim küçükken kendi aralarında bir söz verirler bu toprakların tamamen İranlıların olduğu başka uygarlıkların bu topraklarda egemenlik sürmemesi gerektiğini söylerler. Ama günler geçer gider hepsi büyür ve ayrılır. Sonra bu sözü unuturlar ama Hasan Sabbah hariç.

Hasan Sabbah öylesine büyür ki artık bir kalesi olur. Alamut ( Kartal Yuvası ) bu kaleyi aldıktan sonra muhteşem dizaynı ile büyük bir imparatorluğun temelini atar. Burada kesiyorum ve farklı konulara geçiyorum. Kitapta; mezhep bölünmesi konuları işlenmekte, Hz. Ali ve Hz. Ebubekir atışması, Alamut Kalesi ve hikayesi, İran coğrafyası ve Arap toprakları, İsmaili öğretisi, Haşhaşiler, uyuşturucu ve felsefe öğreneceksiniz.

Sabbah bu kalede çok disiplinli bir fedai ordusu, suikast ordusu kurar. Öylesine delice, dahice bir fikirler yaratır ki kendine sahte peygamber yaftası ve cennetin anahtarını veriyorum diyerek bir halk tapınmasını sağlar. Bunu başarır da ama kendince bir kurguyla. Bu kısmı spoiler için anlatmıyorum.

Yusuf, Tahir ve Süleyman’ın çok iyi bir suikastçı olmaları var bu kitapta. Sabbah onları yetiştirip Tahir ile Nizamülmülk’ü öldürüyor. Sonrasında ise Yusuf ve Süleyman’ın kendilerini feda etme bölümü çok çok güzel bir kurgu.

Kalenin bir de harem tarafı var. Orada erkekler yok. Cennet bahçesinin bir kısmını da bu harem oluşturuyor. Bu bölümde ise erkeklerin kadınlara ne kadar düşkün olduğu, onları için ölüme bile gidebileceği bir kurgusu var.

Gerçekten çok büyük bir felsefi eser. Cümlelerle anlatılamayacak kadar zor. Bu yapıyı kendimce Papalık olarak da görüyorum. Bana öyle geldi. Dailer ( Kardinal ) Sabbah ( Papa ) gibi. Bu kitap 2. Kez okunduğunda ise Sabbah’ı Hitler olarak görmek de uygun denmiş. Kitap bir çok ülkede yasaklanmış, sonra da tekrar yayınlanmış. Bu kitabı bir Sloven’in yazması da çok sürpriz geldi bana. Zamanında suikastçıların beynini yıkayıp düşmanlarına salan Sabbah; şimdi de el kaide, daeş, pkk gibi başka ülkelerin maşaları olarak canlı bomba olarak patlamaları. Kanımca aynı kapıya çıkan bir tezgah.

Düşünmeye, irdelemeye yönelten bir eser. İçinde bir kahraman var İbni Tahir. Sabbah’ın ilk fedaisi. Sabbah onun zor kanacağını bildiği için zor testlerden geçiriyor. Ama sonunda da sürpriz var yine. İdeoloji, vazife ve mantık üçlüsünün temelinde oturan bir roman. Fedailerin cümlesi de “ hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah” ilkesine dayanıyor.

Assasin ( suikastçi ) kelimesi İngilizceye Haşhaşi kelimesinden geçmiş bunu da öğrendim kitap sayesinde. Okunması gereken çok değerli bir tarihi roman. Ders niteliğinde adeta. Alıp sürüklüyor ve bırakmıyor. Düşündürüyor, sorgulatıyor, öğretiyor…. Mutlaka tavsiye edeceğim kitapların arasında…. İyi okumalar diliyorum.
Kitabın mevzu bahsi ‘’İnsan doğasının ve zaaflarının üstünde yükselen bir plandı. Vahşi ve çılgın, ince ince hesaplanmış, çok iyi düşünülmüş bir plan.’’ Tanrı’nın vaadlerini gerçekleştiren bir tarikat…
Hasan Sabbah; Alamut’un fatihi, fikrinin fedaisi… Bartol 1092 orta doğusunun atmosferine alışabilmemiz için ikili bir bakış açısı sunuyor okurlarına. Önce bir cariye olarak satılmış bir kadın olan Halime’nin gözleriyle açıyoruz kapıyı. Ardında fedai olmak isteyen Tahir torunu Avni yeni ismiyle İbni Tahir anlatıyor hikayesini. Hasan Sabbah’ı görmemiz epey zamanlar alıyor aynı fedailer gibi. Mitolojiler ya da dinler tarihimizin sistematik ilk verileri aynı zaman da atalarımızın ‘’korkuları, istekleri, arzuları’’. Adanmış bir bedenin neler yapabileceğini her satırda hissediyor insan. İki kişiyle yıkılabilen devasa bir imparatorluk. Ateşte yürüyen, bir sözle ‘’yardan Yaradan’a ‘’ ulaşan insanları görüyoruz, tanışıyoruz. Yalnızlık Tanrıya mahsus olsa da Hasan Sabbah’ı görüyoruz Alamut’ta tek başına. Daileri bağdaştırırsak daha modern bir tanıma sanırım en güzeli; gerçeği bilen aşar yalanı gibi bir deyimle karşılaşırız. Ucundan Ömer Hayyam fısıldar, özlemi görürüz. Dostluğun ne olduğu ve bilinmezin ne denli farklı yollarla ulaşılabileceğini tanıklık ederiz. Çünkü gerçek hem şarap(?) eşliğinde evden çıkmayan bir çadırcıya da dünyayı çepeçevre gezen kainat gözlü bir insana da aynı şekilde görünürmüş, diyoruz.
Sözün kısası 21.yüzyılın insanları olarak bizler, gerçeğin kimlerin elinde olması gerektiğini ve bilginin topluma ne denli bahşedildiği hakkında güzel bir sorgulama yapıyor.
Sözümüzü kitaptan geçen en sevdiğim yerlerinden biriyle bitirelim. ‘’Bizler ise kesin olan hiçbir hakikatin olmadığını bilenler, onların avunabilmeleri için güzel hikayeler uydurmak zorundayız.’’
Bilinmeze ulaşmamız dileğiyle...
O.Angi
Hasan Sabbah'ın, insanların inancını kullanarak bir grup insana neler yaptırdığını anlatan tarihi öyküsü... Günümüz için de içerisinde binlerce kıssadan hisse yer almakta. Kitapta Hasan Sabbah isimli tarihi karakter, ''Bilinmeyenden herkes korkar, o yüzden kitleler yalan da olsa bilinene inanma eğilimindedir,'' düşüncesinden yola çıkarak dahiyane olayları gerçekleştirmektedir.

Kitabın ana konusu, inancın insanları uyutmak ve uyuşturmak için ne kadar güzel bir araç olduğunu göstermektir. Hele bunun bir de uyuşturucuyla desteklenmesi ile 3-5 kişinin nasıl olup da dünya tarihini kökünden değiştirebileceğini yazar gözlerimizin önüne sermiştir. Bu cesur tutumundan dolayı Vladimir Bartol'u tebrik etmek gerekir. Zira zor bir konuyu, oldukça güzel bir kurguyla önümüze servis etmiş ve bize sadece yeme kısmını bırakmış.

İnanç, gerçekten son derece güçlü bir duygu/his. Bu nedenle de tarih boyunca insanların inancı hep bir takım kötü niyetli kişiler tarafından suistimal edilmiş. Yakın zamanda ülkemiz içerisinde de böyle bir durum ile karşılaştık maalesef. Ayrıntılı anlatmaya gerek yok. Demem o ki; inanç, insanın aklının ve mantığının önüne geçtiği zaman son derece tehlikeli sonuçlara yönelebilir. Uğrunda ölmeye ve öldürmeye kadar varabilir. Hatta savaşlara ve toplu katliamlara sebep olabilir. Tarih bu tür örneklerle dolu maalesef. Sabahattin Ali bu konuyu çok güzel açıklamış bana göre:

"Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gideyim, kendi yaşamamız için… Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hakim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak… Dünyada bundan başka istenecek ne vardır? Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın!"

Yukarıda da dediğim gibi, inanç çok güçlü bir duygu/his. Ancak inançtan çok daha güçlü olan bir başka duygu/his daha var. O da şüphe... Bir insan size bir şeyi yapmanızı söylediğinde veya yapmamanızı emrettiğinde, o isteği koşulsuz şartsız yerine getirirseniz, bir gün sizin de canavara dönüşme ihtimaliniz oldukça yüksektir. Şüphe etmeden birine koşulsuz şartsız inanmak aklı ve mantığı ikinci plana bırakmaktır. Bu durum da yine son derece tehlikelidir. (Bu noktada, "inanç" dediğimde sadece dini inancı düşünmemeniz gerektiğini açıklamaya gerek duymuyorum.)

Son olarak, genellikle Amin Maalouf'un Semerkant kitabı ile bağlantı kurularak okunması gerektiği söylense de her iki kitabın farklı iki öğreti üzerine kurgulandığını söyleyebilirim. Evet, konuları aynıdır; ama peş peşe okumanın ya da birlikte okumanın okuyucuya bir faydası bulunmamaktadır. Konu ilginizi çektiyse her iki kitabı da farklı zaman dilimlerinde okumanızı öneririm.
Nasıl doruklarda yaşanan bir heyecanla okudum tarif bile edemiyorum. En son bu hazzı Bozkurtlar'ı okurken almıştım.
Hasan Sabbah ve fedaileri, oluşumun yapısı ve bu benzersiz biat biçimi her zaman dikkatimi çekmişti zaten. Yalnız önemli bir detay var o da şu ki bu gerçeklerle kurgulanmış bir roman. İlk olarak davanın sanki Şii-Sünni çatışması gibi gözüktüğü düşünülebilir. Ancak hikaye devam ettikçe işin arkaplanı ve rengi tamamen değişiyor. Çünkü bir yerden sonra Hasan Sabbah'ın bütün ideolojileri reddedip yalnızca kendi ideolojisini oluşturma ve buna biat edecek müritleri yaratmasına imkan verecek bir sistemi kurguladığı anlaşılacaktır. Aslında Alamut bütün ideolojilerin birer yargılayıcısıdır. İnsanın taşıdığı duygunun mantıksız ve geçersiz olduğunu düşünür Sabbah. Ona göre olan şey şudur ki, "Hiçbir şey gerçek değil,her şey mübah". Hakikati bir kenara bırakıp kendi dogmaları ile ilerler. Romanda Hasan için her önemli olgu bir tragedya perdesi ile tanımlanmış. İçerisinde şaşkınlıklar ölümler ve savaşlarla sonlanan perdeler bunlar. Romandaki karakterlerin duyguları ve düşünceleri diyaloglar yoluyla verilmemiş ve sessiz tavırlarla anlatılmak istenmiştir. Bence en keyifli kısmı da buydu. Çünkü biliyorsunuz yüzünü buruşturup ah çekince bir insanın nasil bir hale sürüklenmiş olabileceğini. Her şeyden öte hatırlatmamız bir diğer detay da bu gerçeklere dayanan tarihsel kurgu romanı. Sabbah konusunda kaynaklar çok belirsiz Hülagü Han'ın Alamut'u yakıp yok etmesinin ardından sağlam kaynaklara ulaşmak çok zor. Sözü geçen cennet bahçelerinin yazılı kaynağına Marco Polo'dan ulaşmak mümkünse de bunun doğruluğu da tartışmaya açıktır çünkü Marco Polo'nun seyahatleri kale yıkıldıktan sonra gerçekleşmiştir. Aynı zamanda Nizam-ül Mülk ve Hasan Sabbah'ın sınıf arkadaşı oldukları tezi de aralarındaki yaş farkından dolayı önem kaybediyor. Romanı belli başlı gerçeklerin uzağında bir kurgu olarak okumanız sizin yararınıza olacaktır. Çünkü burda aynı zamanda yazarın kendi düşüncelerinin,hayat görüşlerinin,ideolojisinin ve felsefesinin izlerini bulacaksınız. Yazarın bu romanı yazmak için on yıl boyunca araştırma yaptığını da düşünecek olursak enfes bir lezzet sizi bekliyor diyebilirim.
Keyifli okumalar...
Hasan SABBAH; 11 yüzyıl İran topraklarında hüküm sürmüş, zekası ile insanları etkileyen bir zındık mı mümin mi onun kararını tarihin kendisi versin. Kader güzergâhında at koşturan Üç büyük arkadaş; biri şair gök bilimci Ömer Hayyam, diğeri bulunduğu coğrafyayı ve zamanı etkileyen ve siyasetin kalbini avuçlarında taşıyan Nizam-ül Mülk ve zekâsı ile kararlılığını bilemiş, keskin bir hançer gibi merhametsizliği ile kalpleri titreten; kader güzergâhının son yolcusu Hasan Sabbah.

Hasan Sabbah’ın Sultan Melik şah ve Selçuklunun baş veziri olan Nizam-ül Mülk ile ters düştükten sonra sürgün edilmesi ile intikam tohumları düşer Sabbahın yüreğine. Kadim zamanlarda pers topraklarında hüküm sürmüş olan Deylem Krallarından kalma Alamut kalesini ele geçirir Hasan intikam almak için. Alamut ki adına kartal yuvası denmekte. Sabah; İsmaili öğretisini yayarak kendisine taraftar toplamakta büyük hesaplaşmaya hazırlanmaktadır. Dünya görüşü engin bir denizin ufku kadar geniş olan Sabbah gezdiği, gördüğü, gözlemlediği kültürler, okuma araştırma merakı sayesinde zekasını ölümcül bir silaha dönüştürmüştür. Din ve biraz da ilim sayesinde insanların en büyük silah olabileceğini keşfetmiştir. Dini öğretisi sayesinde kendine koşulsuz itaat eden kitleleri, biraz haşhaş biraz ve çokça da Kuran bilgisi ile ölüme gülümseyen Fedailer haline dönüştürür. Kitapta anlatıldığı gibi yeni bir nesil yaratmış. Kitabı okurken Karl Marx’ın “ Din toplumun afyonudur. “ sözü ister istemez aklıma geldi. Çünkü fedailerini cennet vadi ile ölüme gönderiyor Sabbah. Alamut ile lgili birçok hikâye dinledim birkaç kitap okudum. Ancak Fedailerin Kalesi Alamut bana göre dinlediğim okuduğum kitapların kaynağı. En kapsamlı anlatan tarihi roman. Okurken binli yıllarda geziniyor insan. Tabi konu ilgi çekici olduğu ve üzerinden yüzyıllar geçtiği için artık hikayeleşmiş bir devir. Ve bu sebeple diyorum ki ; “tarih canlı bir organizma gibi görünse de ölümlüdür, ancak ve ancak efsanelerde yaşar.”
" Sence halkın ezici çoğunluğu hakikatin ne olduğuna aldırıyor mu? Umurlarında bile değil! Sadece rahat bırakılmak ve hayal güçlerini besleyecek masallarla kandırılmak istiyorlar. Peki ya adalet? Şahsi ihtiyaçları karşılandığı müddetçe onlar için bu kavramın da zerre kadar ehemmiyeti yok."
.
‼️Kamu Spotu: Fazlaca yanlış yönde kullanılmış zeka içeriyor.

Selamunaleykum.
Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesinin, fedailerin ve Cennet bahçelerinin hikayesi.
Hasan Sabbah, Nizamülmülk ve Ömer Hayyam'ın eski bir arkadaşı. Ama bu üçlü zamanla birbirinden uzaklaşıyor ve Nizamülmülk ile Hasan Sabbah ezeli iki düşman oluyor. Nizamülmülk Selçuklu veziri, Hasan Sabbah ise ele geçirdiği Alamut'ta bazı planlar peşinde. Bundan sonra okuyacağınız her şey bir zekanın eseri. Alamut 11. yüzyıl İran topraklarında Kartal yuvası anlamına gelen yüksek ve ele geçirilmesi oldukça zor bir kale. Hasan Sabbah'ın oluşturduğu bir düzen var Alamut'ta. Bir tarafta çok zor eğitimlerden geçip ölmek için yetiştirilen fedailer diğer tarafta Sabbah'ın yarattığı (!) cennet. Tek kişinin bildiği trajikomik şey ise iki grubunda birbirinden habersizce Alamut'ta yaşamaları . Peki bu nasıl mümkün olabiliyor? İnsanlar nasıl ölüme bu denli istekle koşuyor? Haşhaşiler, Selçuklu'nun yıkılışı, Nizamülmülk, İsmaili tarikatı ... İçeriği hakkında bol bol konuşabileceğim bir kitap olsa da daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Okuyun, gelin beraber konuşalım, Dm kutum her zaman kitap muhabbetlerine açık . Kitap ne kadar tarihi olgulardan oluşsa da kurmaca olaylar da fazlaca var. Kitap hakkında çok farklı görüşler de var . Hatta bir dönem okunması yasaklanmış . Mesela bu kitabın sadece Hasan Sabbah'ın adını kirletmek için yazılmış olduğu gibi. İçinde yazan her şeye kesinlikle katılıyorum , yaşanmış ve doğru demiyorum. Ama insanların dini duygularının nasıl kullanılabileceği o kadar güzel, akıcı ve sürükleyici işlenmiş ki kendimi tavsiye etmekten de alıkoyamıyorum. Bol kitaplı günler!
Selametle

Yazarın biyografisi

Adı:
Vladimir Bartol
Unvan:
Roman ve Öykü Yazarı
Doğum:
Trieste, Avusturya-macaristan, 24 Şubat 1903
Ölüm:
Ljubljana, Yugoslavya, 12 Eylül 1967
Vladimir Bartol (24 Şubat 1903 – 12 Eylül 1967) Sloven yazar. En meşhur eseri olan Alamut romanı ile tanınmıştır. Alamut romanı 1938 senesinde yayınlanmış sonradan birçok dile çevrilmiştir ve dünya çapında Slovenya edebiyatının en popüler edebi eserleri arasında sayılmaktadır.rnrnBartol, 24 Şubat 1903 tarihinde şuanda Trieste’nin dış mahallesi olan Sveti Ivan köyünde doğdu. O zamanlar Trieste, Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlı olmakla birlikte şu anda İtalya sınırları içindedir. Posta memuru Gregor Bartol’un ve feminist yazar, editör ve öğretmen Marica Bartol Nadlišek’in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ebeveynleri çocuklarına son derece kapsamlı bir eğitim verdi. Annesi tarafından resim ve babası tarafından biyoloji eğitimi aldı. Otobiyografi şeklinde keleme alınmış kısa hikâyelerinde Bartol, hikâyelerinde kendisini aşırı duyarlı zengin kurgusal hayal gücü olan ve biraz da tuhaf çocuk olarak tanımladı. Otobiyografi kısa hikâyelerinde Bartol birçok farklı konu ile ilgilendi: biyoloji, ruhbilim, sanat, tiyatro ve edebiyat. Bir bilim adamı olarak kelebekleri topladı ve onları araştırdı.rnrnVladimir Bartol, ilkokula ve ortaokula Trieste’de başladı ve sonra biyoloji ve felsefe tahsili göreceği Ljubljana Üniversitesinin de bulunduğu Ljubljana’da tamamladı. Ljubljana’da kendisine genç Friedrich Nietzsche’nin çalışmalarını veren Sloven felsefe profösörü Klement Jug ile tanıştı. Bartol ayrıca Sigmund Freud’un çalışmalarını dikkatle okudu. 1925 yılında mezun oldu ve çalışmalarına bilim adamı ehliyeti aldığı Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde (1926–1927) devam etti. 1928 senesinde şimdiki Sırbistan’da bulunan Petrovaradin’de askerlik görevini yaptı. 1933 ve 1934 yıllarında Belgrad’da yaşadı ve “Sloven Belgrad Haftalık” dergisini çıkardı. Sonra Ljubljana’ya döndü ve 1941 senesine kadar serbest yazarlık yaptı. II. Dünya Savaşında faşist hükümete karşı Yugoslavya Partizanları direniş hareketine katıldı. Savaştan sonra 1946’dan 1956 ya kadar yaşayacağı doğduğu kasabaya Trieste’ye döndü. Sonra Slovenya Bilimler ve Sanatlar Akademisi’ne üye seçildi, Ljubljana’ya geri döndü ve 12 Eylül 1967 tarihine kadar burada çalışmalarına devam etti. Kabri Ljubljana’daki Žale mezarlığında bulunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 229 okur beğendi.
  • 5.686 okur okudu.
  • 179 okur okuyor.
  • 2.552 okur okuyacak.
  • 126 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları