Wilhelm Genazino

Wilhelm Genazino

Yazar
7.6/10
99 Kişi
·
217
Okunma
·
11
Beğeni
·
1.554
Gösterim
Adı:
Wilhelm Genazino
Unvan:
Alman Gazeteci ve Yazar
Doğum:
Almanya, 22 Ocak 1943
22 Ocak 1943’te Mannheim’da dünyaya geldi. Almanca, felsefe ve sosyoloji okudu. 1965’e dek gazetecilik yaptı. 1970’ten sonra radyo oyunları, tiyatrolar ve başarılı romanlar yazdı. 1980 ve 1986 yılları arasında, edebiyat dergisi Lesezeichen’in editörlüğünü üstlendi. 2001’de çağdaş Alman edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen Ein Regenschirm Für Diesen Tag (O Gün İçin Bir Şemsiye) adlı romanıyla büyük bir başarı kazandı ve 2004'te Almanya’nın en prestijli edebiyat ödülü Georg Büchner Preis’e layık görüldü.
Ne korkunç, daha şimdiden hayat tecrübelerim var! Ama hayattaki en önemli tecrübelerimden biri, şimdiye kadar kapıldığım kaygıların hemen hemen hepsinin lüzumsuzluğunun ya da anlamsızlığının er ya da geç ortaya çıkması.
Wilhelm Genazino
Sayfa 76 - Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı
Bir kez sevmiş olan ve hala seven biri, kendini aşka elverişli bir hale getirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar uzun sürdüğünü bilir. İnsan acı çekerken anlar, aşk için emek vermeye bir daha kolay kolay kalkışamayacağını. Çekilen acı bir tür aşk tembelliği yaratır. Acı çeken kişi, bu kadar ağır bir işi boşu boşuna yaptığından korkar.
Wilhelm Genazino
Sayfa 117 - Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı
“İnceliğine yaraşan bir şeyler yaşamak istiyor ruhum.”
Wilhelm Genazino
Sayfa 9 - Ayrıntı Yayınları, 1. Baskı (2014), Ç: Zehra Aksu Yılmazer
Elimde olsa, “yarım gün yaşam” projesini icat ederdim. Günün ikinci yarısında birinci yarısının yorgunluğunu atmak her insanın hakkı olmalı.
Wilhelm Genazino
Sayfa 52 - Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı
İnsan acı çekerken anlar, aşk için emek vermeye bir daha kolay kolay kalkışamayacağını. Çekilen acı bir tür aşk tembelliği yaratır. Acı çeken kişi, bu kadar ağır bir işi boşu boşuna yaptığından korkar.
“Bir kez sevmiş olan ve hâlâ seven biri, kendini aşka elverişli bir hale getirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar uzun sürdüğünü bilir. İnsan acı çekerken anlar, aşk için emek vermeye bir daha kolay kolay kalkışamayacağını. Çekilen acı bir tür aşk tembelliği yaratır. Acı çeken kişi, bu kadar ağır bir işi boşu boşuna yaptığından korkar.”
“Koşulların özgürlüğü giderek kısıtlamasına, karmaşa deniyor. Çatışmalarını çözemeyen insanlar, bu çatışmaları hiç sorgulayamadan, bir tür metafizik dehşet olarak yaşıyorlar.”
Wilhelm Genazino
Sayfa 37 - Ayrıntı Yayınları, 1.Baskı (2014), Ç: Zehra Aksu Yılmazer
Bugün biri çıkıp 'sizce dünyada enerji problemi var mı?' diye bir soru sorsa şu cevabı verirdim: 'Evet bayım, kesinlikle dünyada bir negatif enerji problemi var!' Ve daha da kötüsü, bu enerji problemini ortadan kaldıracak elimizde ne bir pozitif enerji santralimiz var, ne de yeraltı rezervlerimiz... Orta Doğu ve Arap Yarımadası dahi bu konuda çaresiz. Modern Batı ve Uzak Doğu da öyle... Negatif enerji, havadaki oksijen gibi yayılıyor ve her geçen gün yeni birilerini daha rüzgarına katıp dünyayı sarmaya devam ediyor... Eğer bu hızla yayılmaya devam ederse lanet bir gezegen olup çıkacağız sonunda...

Neyse, bu girizgah dursun bir köşede... Önce Wilhelm Genazino'nun bu sıra dışı kitabı hakkında konuşalım biraz...

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk; mutsuz bir adamın, daha da kötüsü, mutsuzluğunu bilen bir adamın, hayatın içinde küçük mutluluk kırıntıları aradığı bir modern zaman hikayesi...

Gerhard Warlich, felsefe doktorası yapmış bir çamaşırhane müdürü... Zamanın şartları içinde felsefe doktorası, ona çamaşırhanede bir iş bulmasında oldukça faydalı oluyor! Nakliye şoförlüğü ile başlayan kariyeri zamanla müdürlüğe kadar yükseliyor. Şirketinde çalışan herkesin kendini aldattığını düşünen paranoyak bir patronu var. Tek güvendiği kişi, ona ne kadar güvenmek denirse artık, Warlich oluyor. Ve hazır böyle donanımlı birini yakalamışken onun etinden sütünden sonuna kadar faydalanabilmek için sürekli yeni görevler yüklüyor üzerine... Çamaşırhanenin denetlenmesi, nakliye şoförlerinin yolda kaytarıp kaytarmadığının kontrolü falan derken, iş şirket için yeni iş modelleri ve reklam kampanyaları üretmek ve müşterilerle birebir görüşmeler yapmaya kadar gidiyor...

Tabii okur olarak, buradaki ironi bizi asla şaşırtmıyor. Biliyoruz ki çevremizdeki insanların %80'i sevmediği veya hiç alakası olmadığı bir işle meşgul... Belki kendimiz de bu gruba dahiliz... Ve yine pek çoğumuz işimizde görev tanımına giren görevler dışında onlarca işi üstlenmek durumunda kalıyor... Yani Warlich, bizim Almanya şubemiz gibi çalışan sıradan bir beyaz yakalı aslında...

Beraber yaşadığı hayat arkadaşı Traudel ise bankacı bir kadın ve sırf banka müdürü olmak için yaşadıkları yerin kilometrelerce uzağında bir taşra şubesinde çalışmayı ve her gün 80 km yol gidip gelmeyi kabul ediyor. Onun hikayesi de yabancı değil aslında... Bizde bir laf vardır ya; 'Bir şeyin başı ol da, istersen soğan başı ol' diye... İşte Traudel de bu öğüdü hayat felsefesi yapanlardan biri sadece...

Aralarındaki ilişki temelde sevgiye dayanan, küçük farklılıkları bir oyun gibi görüp 'idare eden' ama iş ciddi konulara geldiğinde büyük çatışmalara gebe olan tanıdık bir ilişki... İlişkide 5+ yıl geçmesine rağmen evlenmek yerine beraber yaşamayı tercih eden çiftlere has o 'tam bağlanamama' ya da 'her an gidebilirim' haline bu ilişkinin satır aralarında da rastlamak mümkün...

Kitap temelde Warlich'in gündelik yaşam içinde yaşadıklarını, hislerini ve kendi kendine geliştirdiği küçük mutluluk arayışlarını monolog tekniğiyle bize aktarırken, fonda modern dünyanın açmazlarını ve bu açmazların insanı nasıl bir kapanın içine soktuğunu samimi bir dil ve akıcı bir kurguyla önümüze seriyor...

Bundan sonrasını, henüz kitapla tanışmamış okur dostlarımın kendi keşiflerine bırakıyorum...
------------------------------
(Teknikçi / Tenkitçi arkadaşlar tam bu noktada incelemeden ayrılabilirler. Çünkü bundan sonraki bölümde lanet olası kendi fikirlerimi paylaşacağım:)
------------------------------
Ben mutluluğun ve mutsuzluğun bulaşıcı olduğunu düşünen insanlardan biriyim. Bunu hayatım boyunca sayısız defa test ettim ve her gün bu tezi güçlendiren durumlar yaşamaya devam ediyorum... O yüzden, toplumda tanık olduğumuz bu baskın mutsuzluğun bir veba salgını gibi kişiden kişiye yayılarak büyüdüğüne eminim artık. Herhangi biriyle yaptığım ayaküstü 5 dakikalık sohbetlerin sonunda bile kendimi yas evinden çıkmış gibi hissediyorum. Normal şartlarda mutsuz olmak için elimde somut bir nedenim olmasa dahi, günün sonunda eve Sami Hazinses gibi dönüyorum çoğu zaman... Başkalarının mutsuzluğunu taşımak gerçekten de içinden çıkılması zor bir durum. Bulduğum en pratik çözüm ise, bende biriken mutsuzluğun fazlasını yine başka birine boca edip kaçmak oluyor. O sürekli hissettiğimiz ama tanımlayamadığımız mutsuzluğun ardında işte bu 'elim sende' oyunu yatıyor maalesef...

İşin garip tarafı ise, karşılaştığım bu kronik mutsuzluk sancılarının pek çoğunun geçerli bir sebebinin olmaması. Gerçek bir mutsuzluğa denk geldiğimde mutlu olacak duruma geliyorum neredeyse!:) En azından harcadığım çabanın bir karşılığı oluyor... Ancak bu devirde gerçek mutsuzları bulmak ve onlarla mutsuzluklarını paylaşmak kolay değil... Varsa yoksa melankoli ve depresyon...

Bu pencereden baktığımız zaman 'mutsuzluk zamanları' ifadesi tam yerini buluyor aslında... Dünden, bugünden, yarından bağımsız bir mutsuzluk zamanı içindeyiz... Sistem, çevre, modern kölelik, tüketim baskısı, ilişkiler, insanın ve insanlığın değersizleşmesi, siyaset, değişen şehir hayatı, sosyal medya dayatmaları ve daha pek çok şey, mutsuzluk zamanının takvim yaprakları gibi sıra sıra duruyor önümüzde...

---------------------------------

Ve ne yazık ki, mutsuzluk zamanlarında yapılan hiçbir faaliyet, aktivite ya da kişisel uğraşılar, hayal edilen etkiyi asla bırakmıyor üzerimizde... Mesela, çevremde koca bir iş yılının ardından bir haftalık yıllık iznini kullanıp tatile giden ve mutlu bir şekilde dönen kimseye rastlamadım henüz. Kadın Phuket Adası'ndan Instagram'a fotoğraf koyuyor, gözünün feri sönmüş, yüzünde sadece yalancı bir Instagram gülümsemesi... Yahu bir insan neden tatilden mutlu dönmez ki?

Gerçi bunun da nedeni az çok belli ya... Sen bir haftalık tatilde en iyi nerede, nasıl dinlenirim diye düşünmek yerine 'nereye gidersem daha cool olur ve Instagram'a daha rahat fotoğraf yüklerim' diye düşünürsen olacağı budur tabii ki... 16 milyon nüfuslu İstanbul'dan kaçıp soluğu yazın 2 milyon nüfuslu Bodrum'da alan ve 8 bin lira bütçeli tam pansiyon tatilinin yarısını oranın yüksek desibelli gece hayatı ve trafiğinde harcayan birinin gözaltı torbalarıyla tekrar İstanbul'daki işine dönmesinden nasıl bir mutluluk hikayesi çıkarabilirsiniz?

Bu sadece basit ve lokal bir örnek tabii ki... Hayatın her alanına uyarlayabiliriz bu döngüyü... Sizi mutlu edeceğini iddia eden bütün tüketim/reklam nesneleri günün sonunda mutsuzluk havuzunuza birkaç damla eklemekten öte bir katkı sağlamaz hayatınıza...
------------------------------
Mutsuzluk üzerine uzun bir yazı yazmak gerçekten çok sıkıcı:) Alın size bir mutsuzluk öğesi daha:) Bu arada hep mutsuzluk zamanlarından bahsettik. Peki ya mutluluk nerede? Warlich böyle zamanlarda mutluluğu nerede aradı? gibi sorular geliyor insanın aklına... Yarım bırakmamak adına birkaç satır da bu konuya değinip yazımızı sonlandıralım...

Warlich, başta da belirttiğim gibi mutsuzluğunun ve nedenlerinin farkında olan bir karakter. Mutsuzluğuyla barışık dersek çok yanlış bir ifade olmaz. O yüzden büyük mutluluk planlarından olabildiğince uzak duruyor. Yolda yürürken, metroya bindiğinde ya da yemek yerken çevresinden geçen insanlara veya nesnelere bakıp küçük mutluluk oyunları türetip onlarla oynuyor. Evet bu oyunlar onu bir şekilde mutlu etmeyi başarabiliyor ama özünde mutsuz olan birini küçük oyunlar ne kadar mutlu edebilirse o kadar mutlu oluyor diyelim...

---------------------

Normalde incelemeleri birine ithaf etmek çok adetim değildir ama kitabı okurken sık sık kulaklarını çınlattığım sevgili Erhan 'ın adını bu incelemede geçirmezsem haksızlık etmiş olurum:)

Wilhelm Genazino'nun yazım tarzını ve cümleleri kullanış biçimini şaşırtıcı derecede Erhan'ın tarzına benzettim. Başka bir ifadeyle, Erhan bir kitap yazarsa sanırım böyle bir kitap yazardı:)

Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler...

Şu mutsuzluk zamanlarında herkese mutluluklar diliyorum:)

Keyifli okumalar...
Bazı kitaplar vardır, kitabın ana karakteri öylesine baskın bir karakterdir ki, konu artık ikinci planda kalır ve kitabı bırakıp karakteri anlatmaya başlarsınız. Çünkü o karakteri anlamak demek, o kitabı anlamakla eş değerdir. Tıpkı Albert Camus'nün Yabancı kitabındaki Meursault gibi...

Açıkçası ben karakterin ön plana çıktığı kitapları çok önemsiyorum ve ayrı bir seviyorum. Gündelik hayatın koşturması ve yaşam mücadelesi içerisinde belki varlığından bile haberimizin olmadığı ne müthiş insanlar yanımızdan geçip gidiyor. Belki otobüste, sokakta, iş yerinde tam yanımızda duruyor; fakat içinde ne müthiş fırtınaların koptuğunu anlayamıyoruz. Bir insan olarak bir başka insanı tanımaya çalışmaktan kaçıyoruz, imtina ediyoruz. Bu noktada Sabahattin Ali'nin bir alıntısı ile sormak istiyorum:

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamakta bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?"

İşte Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'ta Gerhard Warlich isimli bir karakter var ki, sayfalarca anlat bitiremezsin. Öylesine özgün, öylesine farklı bir karakter... Eskimiş pantolonunu balkondaki ipe asan, iklimin ve tozun etkisiyle eprimesini günden güne izleyip bundan anlamlar çıkartan, hatta hayatın anlamını çıkartan bir karakter. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz Meursault... Böylesine özgün bir karakter ile karşı karşıyayız kitapta.

Gerhard Warlich, günümüzü mutsuzluk çağı olarak tanımlıyor ve kendisi de aslında tüm davranışlarıyla bu mutsuzlukla baş etmenin yollarını arıyor. Büyüleyici bir gözlem gücü var. Beni en çok etkileyen yönü de insanları, nesneleri, hayvanları, kısacası hayatı gözlemleme yeteneğiydi. Bir olayı gözlemlerken, bir anda yerdeki bir karınca ilgisini çekiveriyor ve karıncanın hareketlerini gözlemleyip bir takım manalar çıkararak gülümseyebiliyor. O an onun için karıncanın hareketlerini gözlemlemek bu hayattaki en önemli meşgale haline geliyor. Hatta Gerhard şöyle bir cümle kuruyor: "Bir kitap yazabilseydim başlıca tezi şu olurdu: İnsan felaketleri ancak izleyebilir, kavrayamaz." Yani yanı başında büyük bir felaket gerçekleşse hemen çekirdeğini alıp keyifle gözlemleyebilecek biri.

Gördüğünüz üzere, çok ilginç bir karakter Gerhard Warlich. Neden bu kadar ilginç bir karakter olduğunu ise, kitabı okudukça anlayabiliyoruz. Warlich, felsefe eğitimi almış zeki bir adam ve bir çamaşırhanede müdür olarak çalışıyor. Felsefe eğitimi almış bir çamaşırhane müdürü mü? Evet, tam olarak öyle. Zira felsefe eğitimini tamamladığı 27 yaşlarında, üniversitede aldığı öğrenim kredisini ödemek zorunda kalıyor, hangi işte çalıştığını umursamadan çamaşırhanede çalışmaya başlıyor ve 14 yıl boyunca istemediği ve eğitimini almadığı bu işte çalışıyor.

Bir de uzun yıllardır birlikte yaşadığı kız arkadaşı var: Traudel. Görünüşte normal gibi görünen bir ilişkileri var. En azından Traudel’in evlenmek ve çocuk sahibi olmak istemesine kadar normal görünüyor her şey. Kitabın Traudel'in içerisinde bulunduğu kısımlarında Gerhard Warlich'in kadınlara, erkeklere ve ilişkilere karşı olan ilginç bakış açısını da öğreniyoruz.

Gerhard, insanların mutsuzluklarının incelikli bir hayatı nerede arayacaklarını bilmemelerinden kaynaklandığını savunuyor. Gerhard'ın bizler için bir çözümü de var: Yatıştırma Okulu. Yatıştırma Okulu kurulur kurulmaz, mutluluktan uzak ortamlarda mutluluğun kurulması hakkında seminerler vermeyi planlıyor. Ayrıntılı olarak Yatıştırma Okulu derken ne demek istediğini önümüze sunmuyor; ama ipuçlarını Gerhard Warlich'in hayatı içerisinde yakalayabiliyoruz.

Son olarak, aşırı duyarlı birisi Gerhard. Her şeyde olduğu gibi duyarlı olmada da "aşırılığın" zararlı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Zira her şeyin fazlası zarar... Şayet siz de aşırı duyarlı biriyseniz, çevrenizi gözlemlemekten hoşlanıyorsanız, bir pantolonun bile eprimesini gözlemlemek, bir karıncayı izlemek hoşunuza gidiyorsa, Gerhard Warlich'i hemen tanımalısınız. Belki hayatınızın karakteridir, belki de hayatınıza yön verecek biridir. Geç kalmayın.
Aşırı duyarlılığın yıkıcı etkisi mi bu, yoksa tamamen kişinin öz safsatalarıyla mı alakalı bilemiyorum ama, bu kitap çok uç noktalardan dokunuyor insana. Bana öyle oldu.
Kitabın baş karakterinden sinen bi' olgunluk sonucu galiba, irili ufaklı tüm gerçeklik kırıntılarını içsel bi' göz devirişle kabullendim. Çünkü bunların pek çoğu yaşamaktan, pek çoğu gözlemden, birazı da öngörüyle bulaşıyor zaten insana.
Hayatın sıkıcı yanları nedir? Tekdüzelik, monotonluk içinde akan(!) günleri yaşamamızdaki temel itki nedir, ya da var mıdır öyle bi' şey?
Baş karaktere sanki farklı bi' zamanda farklı bi' yerde rastlamışım, onunla çok derin bi' konuşma yapmışım, bu konuşmada kendi "köşeli" fikirlerimden bahsetmişim gibi, samimiyetle serpiştirmiş tüm o iç sıkıntıları hayatına. Keşke yaşamasaydı böylesini! Okurken bu kadar duyarlı olursan, bu kadar incelikli düşünürsen, nesnelerden derin kurgulara varıp orada hayatının, o ölümcül monotonluktaki hayatının, yaşıyorluğuna dair "yerine uygun" bi' imgede, sembolde, bi ' harekette, devinimde ararsan, o anki yaşıyorluğunu hatta tüm varlığını bi' karton uçuşmasına bağlarsan olacağı budur dedim.

Kitap, kendi iç filozofluğunu yaşarken an be an anılarla nesnelerle, kişilerle ve tüm bunların düşünsel ifadeleriyle avunan, gittikçe içe/dibe batan bi' adamın, talihsiz birinin yaşamını anlatıyor. Bu yaşam kuşkusuz salt ona ait değil. Okumaya başladığım andan itibaren sorular çıktı kitaptan. Öylesine ortak noktalar buldum ki, baş karakterin hikayesine ortak olmamam mümkün değildi. Kitapta her ne kadar bir kurgu kişisinin hikayesi anlatılsa da, kitap reele ulaşıp size de o devingen, aktif ve nihai soruları yöneltiyor. Bu nedenle Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'u okumak benim için farklı ve sorgulayıcı bi' okuma oldu...

Anlatmakla bitiremeyeceğim kadar iç geçirmeli, boyun eğmeli, kaş çatmalı ifadeler var kitapta.
Görünürdeki akışkan hayatın ardında katı, monoton bi' dünya var. Bu dünyadan korunmak için bazen içsel filozofluklarımız oluyor, içsel dehalıklarımız...Orada derinlere dalmak kaçınılmaz ve tehlikeli olabiliyor bazen. Ve tüm bu çapraz yalanın içinde yani, dışın akışkanlığına karşı için monoton "görünüyor" olması olayının aslında tam tersinin geçerli olması durumu anlatılıyor. Bu hengâme hiç uzak değil, hatta denebilir ki çok yakın. Bu yüzden okumanızı öneririm.
Bazı kitaplar vardır. Seveceğime emin olduğum ama tam verim alabilmek için en doğru zamanı beklettiğim. Puslu Kıtalar Atlası gibi, Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk gibi. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'un beni çeken ilginç bir havası vardı. Uzaktan uzaktan takip ettiğim, kavuşma vaktimizin yavaş yavaş yaklaştığını hissettiğim kitaptı o. Derken sürpriz bir kargoyla kavuştuk kendisiyle. Üstelik sevgili kitapdostum Murat Sezgin 'e sözkonusu kitaba ne kadar ihtiyacım olduğundan hiç bahsetmediğim halde seveceğimi düşünmüş. Bu nasıl güzel bir histir.

"Son zamanlarda bir düşüşteyim. Kelimenin tam anlamıyla bir düşüş bu. Ayağa kalkmaya çalıştıkça yeniden tökezliyor ve daha da dipte buluyorum kendimi. Sanki bir kuyudayım ve sesimi kimseye ulaştıramayacakmışım gibi de korkuyordum. Ancak son aylarda öyle güzel kargolar aldım ki Türkiye'nin dört bir yanından. Huzur ve mutluluk çıktı içlerinden hep. Haberleri bile olmadan yüreğimdeki yaraların varlığından; sarıp sarmaladılar. "Ne güzel insanlar biriktiriyorum," diye düşündüm tam da o zaman. Kiminle, nerede olduğunuz, ne yaptığınız hiç önemli değil. Yüreğinizin ellerinden kim tutuyor önemli olan sadece bu. Şu ve ya bu sebepten, hatta belki de sebepsizce, ve ya çözümü olmayan bir derde üzüldüğünüz zamanlarda da üzgün olduğunuzu söylemekten çekinmeyin. İzin verin onlara ihtiyacınız olduğunu bilsin insanlar. Bu zayıflık değildir. İzin verin, başka ruhlar dokunsun ruhunuza, çünkü ancak o zaman çiçekler açacak ruhumuz." Dedim kargoyu alınca. Oysaki o zaman henüz kitabı okumamıştım bile. Hemen başladım ama.

"Ölüm sebebi olarak da şunu yazardı ölüm raporuna: Aşırı duyarlılık." (sy. 94) diyen bir kahraman ile de böyle tanıştım. Kahraman dediğime bakmayın, kendini öyle görmek istese de içten içe hiçbir zaman bir kahraman olamadığı için utançla dolu bir adam bu. Hatta "akut bir utanç sorununun tetiklediği depresyondan muzdarip" (sy.131) olduğunu iddia ediyor. Ne kadar da ilginç değil mi? Bir insanın en ufak ayrıntılarda boğulup gitmesi ve bunun tamamen bir sorun haline dönüşmesi. "Bir bahçe çitinin direğine takılmış çocuk eldiveni kimseyi duygulandırmıyor." (sy.9) diyor mesela kahramanımız. Haydi itiraf edin, kim dikkat ediyor o eldivenin yalnızlığına ve melankolisine? Melankoli sürekli olduğunda ruha zarar verse bile arada ihtiyacımız yok mudur? Birazcık duyarlılık kimsenin mi işine gelmez?

Sevgili kahramanımız çok sarsıcı olaylar yaşadıktan sonra bile kendini iyi hissedebilmesi için başını önüne eğmiş bir köpek görmesi yeterli oluyor. Öyle ince bir gözlem yeteneği var ki, bunu mesleğe dönüştürebilse ne kadar da mutlu bir hayatı olurdu. Yarısı yenmiş bir kek görerek başlattığı bir düşünce zincirinin uçları nerelere gidiyor. Yahut çok sıradan bir cümle bile sırf ahengi için hoşuna gidebiliyor. Ne dersiniz; birazcık incelik öğrenmemiz gerekmez mi? Ama sadece birazcık. Aşırı duyarlılık da sağlığa zarar. Yoksa yaşanacak gibi mi bu hayat?
İnce ince bir günlük yaşam gözlemi..
Sıradanlığın evrensel ve insansı hali..
Kafka anlatım tarzı..
Titiz, yüksek gözlem gücünün fark edip içselleştirdiği ayrıntılar..
İmge, fenomen avcılığı..
Öyle bir av şöleni ki;avcı hem mutlu hem mutsuz, kitabın ismiyle müsemma olarak.

Kendini gerçekleştiren kehanet gibi, kendini doğrulan duygu durumları..
"Hayatımın, afetin gerçekleşmesini beklemekten ve hayatımla iç içe geçmesini gözlemlemekten ibaret olacağını biliyordum."gibi.

Kitap,okuyucuyla bir bağlılık,kitabı bitirdikten sonra bile süren bir vefa resitali, bir iç dünya kucaklaşması,hele de duygu ve fenomenler bir düzlemde buluşuyorsa;
Tanınmayan bir sevilenle rastlaşmak gibi...

Ve aynı enerji frekansındaki kitaplara tevafuk etmek,gerçekten okuduğum her kitapla doğruladığım bir tez.

Kitabı bitireli bir kaç saat oldu ve hala sorguluyorum;
Hangi duygu durumları marazidir?
Duyumsadığımız duygulardan ötürü suçlanabilir,psikiyatri kliniğine yatırılabilir miyiz?
Kendinle,iç sesinle konuşmak psikolojik bir septom mudur?
Evlenip,çocuk sahibi olup,toplumsal normlara göre yaşamak ve hissetmek midir normal(!)olmak?

Ebeveynler ve onlarla geçirdiğimiz zaman dilimleri ve bu zaman dilimlerinde oluşup,bilinçaltına kazınan fenomenler yakamızı hiç bırakmayan,geçmiş zaman kalıntıları mı olacak?

Geçmiş ve gelecek marazından bir yol bulup,öteye(şimdiye) geçmek mümkün mü ve ne kadar?
Biraz olsun yol gösterebilir,belki!!!

https://youtu.be/volxiDneyro
Gerhard Warlich, bir çamaşırhanede yönetici olarak çalışmaktadır. Felsefe eğitimi almış biri olarak yaptığı işi sevmeyen, ancak, başka işlere yönelme konusunda da yeterli iç motivasyona sahip olmayan ana karakter, günlük yaşantısındaki her şeye kendince farklı anlamlar yüklemektedir. Bu yaklaşımından çoğunlukla mutsuz olmasına karşın, zaman zaman da mutluluk duymaktadır. Sıklıkla çocukluğuna dönen ve annesini her fırsatta anımsayan,
Sevgilisi Traudel ile birlikte yaşamakta olan karekterimiz, sevgilisinin çocuk yapma isteğiyle birlikte ilişkisine ve kendine hızla yabancılaşmaya başlamış, bu yabancılaşma beraberinde yalnızlığı da getirmeye başlamıştır. Traudel'in ;"İki kişiyken yalnız olmak istemiyorum" uyarıları da artık işe yaramamaktadır.
Sonunda, Warlich, terapi seanslarına katılmak üzere bir kliniktedir... Kitabı bitirdiğimde çok beğendiğimi düşündüm. Beğendiğim şey yazarın ayrıntılarda yakaladığı samimiyet ve bir insanın iç dünyasını okura aktarmaktaki başarısıydı. Yazarın dili, yer yer Kafka ve Camus'a da benzemekte bu nedenle de zihinlerde hoş bir okuma keyfi bırakmaktadır. Öneririm.
"İnsanın önemli anlarda, dilsizleşen bir filozof olduğunu keşfetmesinden daha korkunç bir şey olamaz."

Sürekli hayat ve akışı üzerinde kafa patlatan ,aşırı duyarlı bir adamın iç dünyasında yaptığım bu gezi beni çok etkiledi.
Gündelik hayat ve içten geçen hayat en ince ayrıntıları ile gözlemlenmiş. O yüzden bu kitap ya çok sevilir ya hiç sevilmez.
Kesinlikle belirtmeliyim ki, ben bu kitabı çok sevenlerden oldum.
Buram buram Kafka kokuyordu.Bireysel temalardan yalnızlık ve aidiyetsizlik duygularını işlemiş.Yazar sosyoloji,felsefe ve edebiyat eğitimi görmüş bunu cümlelerin derinliğinden de anlayabilirsiniz zaten.Çeviri de çok güzeldi.Dikkat derin içsel sorgulamalar içerir!!!Keyifli okumalar.
Melankoli içerisinde 50li yaşlarda bir adam. O adama aşık iki kadın. Ve ikisi arasında bir seçim yapmak ihtiyacı hisseden ancak ikisinden de vazgeçemeyen bu adamın yaşadığı can sıkıntısı. Bu kitapta bunları görüyoruz. İyi ama melankoli nedir ve neden oluşur? Melankoli, kişiliğin bir parçası olan içinden çıkılmaz her şeyin acı verdiği bir ruh halidir. Nedeniyse genellikle aşktır. Bir erkek olarak daha önce iki kadın arasında kaldığınız oldu mu hiç? Ya da bir kadın olarak iki erkek arasında kaldığınız? Bunlar öyle ayıplanacak şeyler değildir. Doğruyu ararken yanlışlara düşebilirsiniz. Buradaysa doğruyu ararken değil de iki kadından vazgeçemeyişin, ikisine de sahip olmak isteyişin problem olduğunu görüyoruz. Bir erkek için iki kadının vereceği duygular farklıdır. Eğer o iki farklılığın tadına varmışsanız, onlardan herhangi birisini tercih etmek oldukça zordur. Bunu sakın aynı anda iki kadına aşık olmakla karıştırmayın. Doyamazsınız. Nefsinizin aldığı zevki terk edemezsiniz. İnsanlar üzerinden aylar geçmesine rağmen neden eski sevgililerine mesaj atma isteği duyuyorlar? İşte bu sebeplerden dolayı. İnsani bedenimizdeki hayvani duygularımızın esiri olduğumuz için. Bundan vazgeçmek öyle kolay bir iş değildir. Kitap sizi biraz sıkabilir, kabul ediyorum. Çevreye dair fazlaca ayrıntı var. Ama ben burada konuyu yorumluyorum. Bir erkek olarak… Kadınlar ahhh (tebessüm ediyorum hafiften), ne güzel de varlıklarsınız. Olmasaydın olmazdık derler ya hani, hah kadınlar, olmasaydınız olmazdık işte. Bir kadının olduğu ortamda, biz erkeklerin hal ve hareketleri değişir hemen. O göbek bir kere içeri çekilir, dik durulur, göz göze gelmeye çalışılır, ne yapsam da dikkatini çeksemin peşine düşülür. Kızmayın yahu, eee efenim o kadar kusur kadı kızında da olur yani. Bu adamın yaptığını uygun görmüyorum ama. Onu da belirtmeliyim ki taşlamasın hatunlar beni. Yok, gerçekten kabul etmiyorum. Tamam bakmayın öyle, herkesin hızlı zamanları olmuştur yani. Ama doğru değildi be. İtiraf edelim bunu da kendimize. Birini sevip birine aidiyet hissetmek hayatı anlamlı kılar. Bulunduğunuz şehrin en büyük kazanovası olabilirsiniz; ama tek bir kadın yahu, o tek bir kadın sizin tüm yaşamınızı alt üst eder. Sudan çıkmış balığa dönersiniz. Uzatmayalım, kitap biraz sıkar. Bazen sayfalar gitmez ileriye. Eğer alırsanız kitabı boşverin, konuya verin kendinizi. O zaman şöyle bitsin bu satırlar;
“Arşımın aşkı уar,
Aşk sanԁığın kaԁar ԁeğil уanԁığın kaԁar..”
Önerilen #müzik : Toygar Işıklı – Dokunuş ( #aşk-ımemnu)
O Gün İçin Bir Şemsiye, Jaguar Kitap'tan okuduğum ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Bıkkın ve amaçsız, orta yaşlı bir ayakkabı denetçisinin gözlerinden yaşadığı çevreye, insanlara ve dünyaya ait gözlemler eşliğinde hayattan bir kesit sunuluyor aslında bu kitapta. Sıradan bir karakterin yaptığı bilinçli ve dikkatli gözlemler, yaşadığı ilişkiler ve aldığı kararlar belirli bir konu olmaksızın çoğunlukla monologlarla anlatılmış. Akıcı ve ilginç başlayan birkaç sayfanın ve üzerinde düşünülecek bir iki satırın dışında O Gün İçin Bir Şemsiye'nin pek etkileyici bir kitap olmadığını belirtmek isterim. Bu ilk kitap beni çok tatmin etmese bile yayınevinin bastığı diğer kitapları çok merak ediyorum. Kitabı okurken kaliteli bir çeviriyi okuduğunuzu hissediyorsunuz, aynı şekilde baskıya da önem verilmiş. Günümüz Alman Edebiyatı'ndan bir örnek okumak isterseniz, göz atmanızda fayda var.

Yazarın biyografisi

Adı:
Wilhelm Genazino
Unvan:
Alman Gazeteci ve Yazar
Doğum:
Almanya, 22 Ocak 1943
22 Ocak 1943’te Mannheim’da dünyaya geldi. Almanca, felsefe ve sosyoloji okudu. 1965’e dek gazetecilik yaptı. 1970’ten sonra radyo oyunları, tiyatrolar ve başarılı romanlar yazdı. 1980 ve 1986 yılları arasında, edebiyat dergisi Lesezeichen’in editörlüğünü üstlendi. 2001’de çağdaş Alman edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen Ein Regenschirm Für Diesen Tag (O Gün İçin Bir Şemsiye) adlı romanıyla büyük bir başarı kazandı ve 2004'te Almanya’nın en prestijli edebiyat ödülü Georg Büchner Preis’e layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 217 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 235 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.