William Faulkner

William Faulkner

Yazar
7.6/10
574 Kişi
·
1.719
Okunma
·
391
Beğeni
·
13,2bin
Gösterim
Adı:
William Faulkner
Tam adı:
William Cuthbert Faulkner
Unvan:
Nobel ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
New Albany, Mississippi, ABD, 25 Eylül 1897
Ölüm:
Byhalia, Mississippi, ABD, 6 Temmuz 1962
Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway'den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsemiştir. Uyguladığı teknikler arasında bilinç akışı tekniği ve çoğul anlatı (multiple narration) teknikleri bulunur. 1930'larda Avrupa'daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazarıdır.

25 Eylül 1897'de Mississippi'de doğan Faulkner, buradaki Güney geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirdi. Daha sonra hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Oxford'daki Lafayette kasabasına taşındılar. Eserlerinde bahsettiği "Jefferson" Oxford'u, "Yoknapatawpha kasabası" ise Lafayette'i temsil eder. Büyük-büyük babası William Clark Falkner Konfederasyon ordusunda görev yapmış, tren yolu yaptırmış ve adını Tippah kasabası yakınındaki Falkner şehrine verdirmiş Mississippi'nin önemli karakterlerinden biridir. Aile soyadları Falkner olmasına rağmen, büyük ihtimalle görevli memurun hatası sonucu Faulkner olmuştur. Liseyi terkettikten sonra bir işte tutunamayıp "wastrel" (defolu mal) olarak anılmaya başlanmıştır. 1918'de, iki ailenin Faulkner'ın ev geçindiremeyeceğine karar verip ayırdıkları nişanlısı Estella Oldham'ın zengin ve yaşlıca olan Cornell Franklin'le evlenip Çin'e yerleşmesiyle büyük bir üzüntü yaşamış ve Yale öğrencisi olan Oxford'dan arkadaşı Phil Stone'un yanına, New Haven'a gitmiştir. Burada kâtiplik yapmış, Phil Stone'un onun için hazırladığı okuma programıyla klasikleri ve çağdaş yazarları okumuş, bu sayede Melville, Cervantes, Dostoyevski ve Conrad'ın eserlerine büyük hayranlığı oluşmuştur.

Daha sonra Toronto'da yardımcı pilotluk yapıp Oxford'a geri dönen yazar bu sefer Mississippi Üniversitesi'ne girmiş, burada "Marionettes" adlı bir grup kurup aynı adı taşıyan bir oyun yazmaya çalışmış fakat başaramamış ve 1921'de okulu bırakıp New York'a gitmiştir. Burada bir kitapçıda çalışmış ve Sheerwood Anderson'ın ileride eşi olacak olan Elizabeth Prall'la tanışıp arkadaşlık kurmuştur. Aynı yılın Aralık ayında Oxford'a geri dönmüş ve bu sefer de üniversitede postane müdürü olarak çalışmaya başlamıştır. 1924'de The Marble Faun(Mermer Tanrıça) adlı şiir kitabını basmıştır.

1925'de New Orleans'a gidip arkadaşı olan Elizabeth Prall sayesinde Sherwood Anderson'ın "çırağı" olmuş ve onun yönlendirmeleriyle Birinci Dünya Savaşı sonunda entellektüellerde ve toplumda görülen sıkıntı ve büyük üzüntüyü benimseyip, yine Anderson'ın yönlendirmesiyle 1926'da Soldier's Pay'i yazmıştır.

1929'a dek olan yazılarında şeytani özellikler taşıyan karanlık kötü kadın karakterler görülürken, 1928'de Estella'nın boşanıp dönmesi ve William Faulkner'ın onunla evlenmesiyle bu kadın modeli değişmiştir. 1929'da Sartoris'i yazmıştır. Bu eserinin önemli özelliği, Faulkner'ın ünlü Yoknapatawpha kasabası sembolünü ilk kullandığı kitabı olmasıdır. Aynı yıl ünlü eseri The Sound and the Fury'yi (Ses ve Öfke) yazmış ve büyük bir başarı kazanmıştır. 1930'da ise As I Lay Dying'de (Döşeğimde Ölürken) 40 mil ötedeki Jefferson'a gömülmek istediğini söyleyen Addie Bundren'in cenazesinin ailesi tarafında buraya götürülmesi anlatılır.

Paraya sıkıştığı bir dönemde, sırf satış yapması için 1931'de yayımlanan Sanctuary'yi (Kutsal Sığınak) yazar fakat beklediği kadar büyük satışı sağlayamaz. Daha sonra devam eden maddi sıkıntıları yüzünden ara ara Hollywood'da senaryo yazarlığı yapar. 1932'de ise Light in August'u (Ağustos Işığı) yazar. Bu eserde, Lena Grave, Joe Christmas ve Peder Hightower'ın geçmişe saptantılı hikâyeleri birçok anlatıcı kullanılarak anlatılır. 1936'da Absalom! Absalom!'u yazar.

Faulkner eserlerinde genel olarak Güney kültürünün çöküşü ve bozuluşunu, ve aile sevgisi ve gururunun yok oluşunu ele alır.

1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıktan sonra, 1955'de Pulitzer Ödülü'nü alan Faulkner, 1962'de bir kalp krizi sonucu ölmüştür.
Dua etti benim için, günahını göremediğimi sanıyordu, benim de diz çöküp dua etmemi istedi, çünkü günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.
294 syf.
·10 günde·Beğendi
Havalar çok sıcak. İşler yoğun. İkisi bir araya gelince insanı acayip bunaltıyorlar. Gökten düşecek şarıl şarıl yağmur damlalarının serinliğine, yağsa da hem serinlesek hem de işlere ara versek diyerekten, muhtaç bekliyoruz. İnceleme yazmaya başlamadan az evvel her bunaltıcı günde olduğu gibi bunları düşünüyordum. Gök artık isyan derecesindeki kısık sesimizi mi duydu nedir bilmem, sinesinde biriktirdiği öfkesini büyük bir hınçla etrafa saçmaya başladı. İki gündür bekliyorum yazmak için. Kitabı okuyup, not alıp geçmek istemedim. Fırsattan istifade vakit kaybetmeden yazmanın iyi olacağını düşündüm. Şuan da yağmurun ses’i ve göğün öfke’si altında yazıyorum ya da yazmış olacağım. İlkin kitap hakkında klişe sayılacak şeyleri söylemem lazım. ABD’nin güneyinde yaşayan köklü mü köklü Compson Ailesi’nin(aslında ailenin kızı Caddy üzerinden kitap tüm şekillenmelerini buluyor) dağılışı, çöküşü ya da çürümesi etrafında şekillenen kitap, sonundaki ek kısmını da sayarsak 5 bölümden oluşuyor. İlk üç bölüm farklı karakterlerin ağzından, son iki bölüm de yazar tarafından anlatılıyor. Kitabın ilk bölümüne direk yokuş çıkarak başlıyor, doğal olarak okuma hızınızı yavaşlatıyorsunuz. Ama kitap kademe kademe kolaylaşan bir anlatıma sahip olduğu için ilerleyen bölümlerde hem okuma açısından hem de olayları birleştirme açısından rahatlıyorsunuz. Bu kitabı okuyan ya da okumaya yeltenip bırakan okurların ilk iki bölümde ne sıkıntılar çektiğini(bana damdan düşmüş birini bulun, misali) gayet iyi tahmin edebiliyorum. Kitabın 100 Temel Eser listesinde olduğu klişesini de unutmadan yazıyım.

İnsan okudukça kitaplardan sızan seslere ve anlama bürünmüş kelimelere karşı daha duyarlı hale geliyor. Kelimeler ve sesler ne kadar doyurucu oluyorsa(kitaplarda standart bir doyuruculuk ölçüsü olamayacağına göre okurun bunlara yüklediği anlamın doyuruculuğu) doğal olarak insanda da ona göre düşünceler doğuruyor. Compson Ailesi’nin içinde bulunduğu durumu nitelerken başta üç kelime kullandım: Dağılma, çöküş, çürüme. Aslında düşünüldüğünde üç kelime de ailenin durumunu karşılıyor. Ama bana göre içlerinde Compsonları niteleyen en iyi kelime ‘çürüme’dir. Dağılanı tekrar toplayabiliriz, çökeni tekrar inşa edebiliriz ama iş çürümeye gelince elimizden bir şey gelmez. Çürüğü kesip atmayı denersiniz ama üstünden zaman geçer tekrar çürümeye başlar. Cioran da boşuna “Hayat yasalarının başında çürüme gelir” demiyor zaten. Aileyi içine alan çürüme her fertte kendini farklı boyutlarda gösteriyor. Şimdi buradan bakıldığında kitabın aslında direk bir aile trajedisini konu almadığını aksine ailede bulunan kişilerin bireysel çürümelerinin ne boyutlarda aileye etki ettiğini söylemek istiyorum. İnsanlık denen yara çoktan çürümeye başlamış, Compsonlar sadece ufak bir doku. Kitaba Ses ve Öfke ya da Çürük Compsonlar ya da siz ne derseniz deyin.

Kitabın normalde 4 bölümden oluştuğunu belirtmiştim. Şimdi de bölümler hakkında birkaç şey söylemekte fayda var. Notlarımdan spoiler sayılabilecek kısımları çıkarıp, bölümleri sırasıyla yazdım ama cümleleri düzeltmedim bunu da belirtmeliyim:

7 Nisan 1928:

Kitabın en zor okunan kısmı. Olanları adı Benjamin olan zihin engelli bir bireyin ağzından dinliyoruz. Tabii ne kadar olan demek doğru olursa. Takma adları Benjy, Ben, Maury. Bölümün merkezinde kız kardeş Caddy var. Bu bölümde yazarın nasıl anlattığı ne anlattığının önüne geçiyor. Zaten Benjy’nin aklından o an ne geçerse onu okuyoruz. Bazen çocukluğundaki bir ana geçiyor, bazen de şimdiki bulunduğu ana sıçrıyoruz. Bu da bir anlam bütünlüğünü ortadan kaldırıyor. Dolasıyla yazarın Benjy’e bu sıçrayışları nasıl yaptırdığı burada daha önemli. Tesadüftür incelemeye başlamadan önce şuan okuduğum kitapta(#22244013) bir zaman tanımına denk geldim. Yazar diyor ki zaman “...aklımızın aktığı yere doğru akar. Hatta döngüsel bir şeydir...bölünebilir, bilinebilir ve anlatılabilir zaman.” Faulkner’ın zaman anlayışı da kesinlikle bu tanıma birebir uyuyor. Benjy zamanı bölüyor, döngüye bağlıyor, aklının aktığı yere götürüyor, anlatıyor. Ama Faulkner yaşasa idi, kitabı okuyucunca mutlaka sizin de aklınıza gelecektir bu, şunu sormak isterdim: Neden akılsız birinin eline aklın estiği yere giden zamanı verdin? Benjy’nin bir huyu var bir şeyi istemediğinde, düzeni bozulduğunda hemen ağlamaya başlıyor. Başta söylediğim yağmurun ses’i bu yüzden Benjy’nin ta kendisiydi.

2 Haziran 1910:

Bu bölümde Quentin anlatıcı rolünü ele alıyor. Erkek kardeş. 18 sene önceye gidiyoruz. Quentin biraz içe dönük ve suçluluk duygusuyla yoğrulmuş. Yine merkezde Caddy var ama Caddy hakkında söyleyeceklerim direk içerik hakkında detaylı bilgiye kaçıyor. Onun için yine sadece bu bölümün nasıl anlatıldığı anlatılabilir. Burada da zaman meselesi ele alınıyor. Yazar açıkça zaman küçük çarkların tik takları arasına sıkışıp kaldıkça ölüdür diye söylüyor bu bölümde. Zaten bölümün başında kol saatinin camı kırılıyor ve Quentin zaman algısından sıyrılıyor. Bu bir sembolik anlam taşır mı bilemem. Dikkat çeken diğer bir nokta bazı paragraflarda noktalama işareti hiç yok. Saramago virgülsüz yazmasıyla bilinir ama maalesef o paragrafların yanında, karşılaştırmak yanlış da olsa, Saramago’nunkiler biraz cüce kalıyor. İlk bölümdeki zorluktan bu bölümde biraz olsun kurtuluyoruz.

6 Nisan 1928:

Bu bölümde sert mizaçlı bir karakter var karşımızda. Dediğim dedik, çaldığım düdük modunda. İpler Jason’ın elinde. Erkek kardeş. Kendisi baya da ırkçı. Evde çalışan zencilere rahat vermiyor. Anneleri kardeşler arasında en çok onu seviyor. Yine başta dediğim göğün öfke’si de Jason’ın ta kendisiydi. Bu bölümde anlatım gözle görülür bir biçimde yumuşuyor.

8 Nisan 1928:

Son bölüm. Anlatım çok çok daha anlaşılır hâle geliyor. Evde çalışan zenci Dilsey tarafından olaylar anlatılıyor. Daha doğrusu yazar anlatıyor. Ailenin çürümesi tarafsız bir göz tarafından ilk defa okura sunulmuş. Çocukların üstünde annelerinden daha çok hakkı var Dilsey’in. Okusanız evin hanımı o sanırsınız.

Gelelim ek kısmına. Her şey burada anlam kazanıyor. Eğer sabredip bitirseniz sabrınızın karşılığını çok iyi bir şekilde alıyorsunuz. Ailenin 1600lerden 1900lere kadar her bireyinin başından geçenler kitaptan daha ilginç. Dilsey evde yaşanılan çürümenin her aşamasına şahit oluyordu. Yazar ek kısmında Dilsey hakkında tek cümle yazmış: “Katlandılar.” Sırf bu cümleyi tekrar okumak için kitaba yeniden başlayabilirim.

Bahsedecek başka bir şey kaldı mı diye düşünüyorum. Evet, var ama daha fazla uzatmayı istemiyorum. İlk bölüm bana illallah ettirdi. İlk bölümü okuyup pes etmezseniz sizi çok güzel bir Ses ve Öfke bekliyor. Kitabı bitirdiğimde aklıma gelen ilk şey huzur olmayan evde mutluluğun da olmayacağı. Keyifli okumalar.
222 syf.
·6 günde·9/10
teto, https://1000kitap.com/kimmerya, https://1000kitap.com/ignatius, Paul Muaddib gibi kullanıcı adları her zaman dikkatimi çekiyor, benim gibi isim soy isim bileşkesini tercih eden profillerdense. Filmlerden, dizilerden ve özellikle bu sitede ortak ilgi alanımız olan kitaplardan seçilen karakterleri öne çıkaran, muhtemelen kişilerin kendileri ile özdeşleştirdiği isimler dikkate değer benim nezdimde. Son bir kaç aydır https://1000kitap.com/_belirsizlik gözüme çarpan bir profildi. Kitabın Faulkner'ca 'bir güç gösterisi' olarak nitelenmesi, basında 'bir Amerikalı tarafından yazılmış en özgün roman' olarak lanse edilmesi ve hacimsizliği sebebiyle albenisi çok fazla.

Hepimizin korktuğu Tutunamayanlar ı yarım bıraktıran bilinç akışı tekniği ile yazılmış. 2-3 sayfa uzunluğunda, birinci ağızdan yazılmış kısımlardan oluşuyor, iç monologlarla desteklenmiş 15 ayrı karakterin gözüyle bakıyoruz olaylara. 60-70 sayfa sonunda dahil olabiliyor insan, onda da sürekli geri dönüş gerekiyor, parçaları toplayıp tamamlamak gerekiyor. Buna rağmen akıcı. Murat Belge yazdığı önsözde bizim güzide incelemelerimiz gibi okurken hissettiklerini, yazarın hayatını, muazzam spoiler'lı bir kitap özetini sunmuş, kitabı okuyacaklar lütfen sona saklasın.

'Döşeğimde ölürken' başlığı Homeros'un Odysseia'sından ödünç alınmış. 'Uzun zaman ölü kalabilmek' için yaşamış, kadınlık yüküyle dolmuş taşmış bir ana, "Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi" diyen tembel ve bencil bir baba ve 5 çocuğunun 10 günlük cenaze yolculuğu hikayesi. Yoksulluğun, cehaletin, aynı dünyada farklı kafalarda olmanın kitabı.

Şiirsel bir dil var, ama o altını çizmeye can attığımız aforizmalardan bahsetmiyorum, başka bir şey var tanımlayamadığım. Arka kapakta yazdığı gibi tam yerinde bir boşluk belki, sadece 'annem balık' diyerek bir cümlede bir dünya anlatabilmek belki de. Anlamadığım yerler vardır sanırım, üstüne düşünülecek, bir daha okunulacak. Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir kitap olmamıştı.
294 syf.
Zaman..
Tıpkı Quanten gibi, saatin camını kırdığımızda çözebileceğimiz bir olgu olsaydı keşke.
Belki o vakit, satırlarında kendisini kaybettiğimiz bu kitabı çok daha kolay anlardık.

Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan olaylar, olayların kalıba sokamadığı bir akış, zamanlar arasında halden hale geçerek akıp giden büyüleyici bir dil..

Compsonların çöküş, savruluş, yok oluş hikâyesi.
Bir ailenin maddi manevi tükenişini dört farklı pencereden seyrediyoruz.
Bazen,sabah güneşini içine çeken dört farklı pencere gibi.
Bazen de evin içerisindeki yangının alevlerini, gecenin siyahına savuran dört farklı pencere gibi..

Dört ayrı bilinç, dört ayrı karakter, kelimelere dökülmüş dört ayrı çığlık..

Olaylar, olayların sırası, anlatılanlar, yaşananlar çok da önemli değil aslında. Bilinç akışı tekniğinin büyüsü, geride kalan her şeyi gölgede bırakıyor.

Ilk bölümde, karmaşanın, cümbüşün, girdabın zirvesindeyken, ilerleyen her bölümde biraz daha kolaylaşan, durulan bir anlatımla karşılaşıyoruz.

Ilk bölüm zifiri karanlık. Ikinci ve üçüncü bölümde yavaş yavaş aydınlanan olay örgüsü, ancak kitabın sonlarına doğru net bir şekil kazanıyor.

Geleceğe aktarılan ya da şimdiki zamanda anlatılan, geçmişin tozunu taşıyan olaylar, okuyucuyu zorlasa da eşsiz bir tat bırakıyor.

Baskın olmayan, hatta çok cılız, yetersiz ebeveynlerin, alkolik bir baba ve sürekli kendine acıyan bir annenin gölgesinde büyüyen, büyümeye çalışan, çabalayan çocukların hikâyesi.

Anlatıcıların arasında olmayan Caddy ana karakter. Susan, sustukça büyüsü perçinlenen, herkesin kaderine farklı surette düşen gölgesiyle, yazarın imtiyazlısı.

Her kişiliğin kelimelerle atılmış bambaşka imzaları, kitabın her bölümünün farklı bir çığlığı ve bambaşka renkleri var.

Dilsey 'nin anlattıklarıyla son buluyor roman.
Dilsey, zenci hizmetkâr.
Bir ailenin çöküşüne an be an şahit olan, üzülen, toplayıp derlemeye çalışan, çaresiz..
Kitabın son cümlesi onu anlatıyor ve fazlasıyla manidar.."Katlandı.."

Üçüncü bölüm Jason' ın dilinden. Sorumsuz, para düşkünü, ruhsuz, kötü karakter Jason..
Ilk iki bölüme göre daha duru ve anlaşılır bir anlatıma sahip.

Ikinci bölümün anlatıcısı Quanten.
Zamanla kavgalı, kız kardeşi Caddy 'nin kader çizgisi ,kalbinin tam ortasından geçen ve en sonunda intihara sürüklenen Quanten..

Ve Benjy..
Yüreğinize en çok dokunacak olan o..
Adı Maury aslında. Hastalanınca lanetli olduğunu düşündükleri bu ismin yerine, Benjamin diyorlar ona.

Ailenin utanç kaynağı, zihinsel özürlü, lanetli, otistik, konuşamayan, kendini ifade edemeyen fakat çığlıkları buzdan sarkıtlara dönüşüp ta içine batan, anlamsız bakışlarında alevlerin yükseldiği Benjy..
Ilk kısmı ondan dinliyoruz.
Kitabın en güzel bölümüydü. Kesinlikle muazzam bir şölen..

Caddy 'nin şefkatinde durulan ,onun kirlendiğini düşürdükçe sürekli yıkanmak isteyen, susmak zorunda olmanın ağırlığını göğüs kafesinde taşıyan Benjy..

Insanlara atfettiği kokular, mesela su kokusu, parfüm kokusu, ağaç kokusu, bal kokusu..her biri bir olayın, bir zaman diliminin ya da zamanla değişenlerin ifadesi..

Kitapta duyduğum en yüksek çığlık, en belirgin öfke onunkiydi..




Keyifli okumalar..:)
294 syf.
·24 günde·Beğendi·10/10
En çok acıma ve merhameti, evden mahrum veya trenin altından kalan insan değil, kendi kalbiyle veya arkadaşlarıyla, kendi zamanıyla veya kendi çevresi ile çatışma içerisinden, vicdan ve arzuların arasından mücadelesini veren, acıma ve merhameti hak eden insandır, demişti Faulkner bir röportajda.

Yazarın, kitaplarının omurgasını oluşturan insanın kendisi ile ve ona karşı koyan koşullarla savaşmasıdır. ‘’Ses Ve Öfke’’ bu savaşma trajedisinin örneğidir. Kitabın ismi William Shakespeare’nin Macbeth oyunundan almıştır, ‘’Bir aptalın anlattığı gürültülü patırtılı bir masal. Hiçbir anlamı da yok. ”/alıntı/ ‘’Ses ve öfke’’deki Compson ailesi, Amerika’nın güney bölgesinin toplama imajıdır, onun maddi ve manevi degradasyonu (bozulmasını) farklı bakış açılarından anlatılmıştır.

Dört bölümden oluşan kitap, ilk bölümünü Benjamin, ailenin en küçük, engelli oğlunun gözünde olaylarını görüyoruz. Benji’nin iç monologları, hatırladıklarını, zaman içindeki sıçrayışlarını, geçmişten şimdiye ve geriye dönüşlerini; onun kendince tüm ailenin fertlerinin buğulu bir tablo oluşturuyor (Benji’den sonraki anlatan kişilerden bu tablo çok daha netleşiyor). Yazarın, gününde olayları anlatırken geçmişe dönüşleri yaparak, geçmişini keşfederek şimdiki zamanın anlamını kılıyor. Geçmişin ve şimdinin değişmeyen bir problemi ırkçılıktır; burada önemli olan nesilden nesile çocukluktan başlayarak derine işlemiş iki ırkın arasındaki yabancılaşmanın duvarı - önyargıdır, açık sözlü ırkçılık psikolojisi değldir. Kitapta yapılan İncil’e atıfları görebiliyoruz; dört bölümlü kitap kompozisyonu Dört İncil ile ilişkilidir, romandaki olayların Paskalya zamanında, Benji’nin İsa gibi 33 yaşında olması, onun sürekli ağlaması ise – İsa’nın acısını sonsuza dek sürecek diye yorumlayabiliriz.

Quintin, Comsonlar ‘ın son varlığı olan bir parçaı arsanın satışından kendisini Harvard’ta okutabilme fırsatı bulunan ailenin büyük oğlu, ikinci bölümünü anlatıyor. Kardeşi Caddy Quintin için hayatın merkezidir bundan dolayı onun düşüşünü, onun hamileliğinin sorumlusu kendisini olduğunu babasına inandırmaya çalışıyor. Quintin’nin yaşadığı gününü red ederek ( saatı kırma sahnesi) sürekli geçmişe bakış atarak söz ediyor. Kendi geçmişlerini kabul edip veya kabul etmeyerek romanın kahramanlarının kaderlerini çiziyorlar. Tek Caddy, geleceğin ve sürekli yenilenen hayatın temsilcisi olarak bitmeye yüz tutmuş bu ailede kalmıyor - çekip gidiyor. Quintin ise geçmişi ile barışamadığından dolayı gerçekleri görmek istemediği için hayata veda ediyor.

Romanın üçüncü bölümünü Jason’un, Compson ailesinin üçüncü çocuğu, annesi tarafından en çok sevilen, sinirli, hırslı, parayı delicesine düşkün, zalim ve bencil birinden anlatılıyor. Okumayı Quintin gibi gönderilemediği için ailesini bir türlü affedemiyor. Benji’yı devlet yurduna yollaması gerektiğini sık sık söz eder ve ancak annesinin vefatından sonra bunu gerçekleştirir. Ailesini rezil eden Caddy’den nefret ediyor, Caddy’nin kızına Quinti’yi annesinin yolunu izlemesin diye baskı uyguluyor ama bu Quinti’yi aileden gitmesini durduramıyor. Jason’un tüm eylemlerini ve niyetlerini aşağılık ve insanlığa karşıdır. Kitabın başlığındaki ‘’ses’’ Benji’nin sürekli çıkardığı sesi, ’’öfke’’ ise Janson’un hiç dinmediği öfkesidir.

Dördüncü bölümü de anlatıcıdan öğreniyoruz. Güney’in geleneklerinin taşıyıcısı, Compson ailesinin çocuklarını büyüten, evi döndürmeyi başaran, artık yaşlı olan siyahi hizmetçisi Disley - o hem kendi çocuklarına hem Compson ailesinin çocuklara (öz annesinden yeterli sevgisini göremediği) şefkatini ve sevgisini hissetiriyor – bu aile için ne kadar çalışsa ve çabalasa da onun (ailenin) yok olmasına engel olamıyor...


Malcolm Cowley’nin Faulker ile ilgili yazı yazmak istediğinde yazar ona böyle bir mektup gönderiyor:
‘’Basılmış kitaplarımın haricinde, tarihe hiç çöp ve iz bırakmadan ayrı ve tek bir birey olarak ortadan ebediyen yok olmak… İstiyorum ki yazıtımda ve nekroloğumda hayatımın hikayesi ve sonucu tek bir ifadede anlam bulsun; o kitapları yaratıyordu.’’
315 syf.
·37 günde·Beğendi·10/10
Vinç, Kamyon ya da ağır ne varsa...


Daha önce bu kitabı okumaktan daha zor bir uğraşım, daha ağır bir işim olmadı...
Kitaba gelelim...
Thomas Sutpen; hırslı, zeki, çalışkan , üç kağıtçı ve adı nefret kelimesinin sözlükteki karşılığı olabilecek kadar da kötü bir karakter.. Yaşlandım mı bilmiyorum, yorgun muyum onu da bilmiyorum ama bir günde en fazla 40 sayfa okuyabildiğim tek kitap oldu. Bazen kitabı duvara fırlatmak geçti içimden ya da kaza süsü vererek çay dökmek tabiki yapamıyor insan. Her ne kadar sıksa da bir sonraki sayfasını bu kadar merak ettiğim bir kitap daha olmamıştır.
Kitabın genelinde bir nefret ve kin karmaşası var, misalen
" Kırk üç yıllık nefret, kırk üç yıl çiğ et yemiş gibi kuvvetlendirmişti Onu.(syf 286 )

Nefretin düşmanlığın ana sebebi sadece Sutpen değil elbetteki. Evlendiği eşinin melez olduğunu öğrenen Sutpen'in olduğu yerden kaçmasına neden oluşu ve bir oğlu olduğunu bilmemesi. Tekrardan evlenmesi ve bu yeni evlilikten olan talihsiz kızına haberdar olmadığı oğlunun , haberdar olmasına kadar aşık olması, ikinci evliliğin öbür ferdi Henry' nın de kardeşine duyduğu aşk ve sevgi karmaşasında içinden çıkılmaz olaylar.

Karmaşanın bir sebebi de olmadığınızı sandığınız halde birden ortaya çıkan bir yetim sevgi. Biri çıkıp birini seviyor , o sevgi düşmanlığa neden oluyor , baba başkahraman iken neredeyse perde arkasında müdahalesini sürdürüyor biz görmüyoruz sadece hissediyoruz. Ve onun" yüz kilometrekaresi "

Cümleler o kadar ağır geliyor ki bazen üç kez tekrar etmek gerekiyor, nokta deseniz hak getire, virgüller biraz dinlenmek içinken burada tam tersine , virgül olan yeri daha hızlı okumak gerekiyor.

Son olarak herşeye rağmen hayatımda okuduğum en ağır dilli kitaptı bir daha söyleyeyim. Bu kitabı okumadan önce lütfen dünya üzerinde canınızı sıkan hiçbir şey olmasın, mümkünse bir aylık bir planı bu kitaba ayırın derim.
Eğer sokakta, yolda, caddede , nerede olursa olsun elinde bu kitabı bulunduran kim olursa , nasıl biri olursa olsun hemen gidip benimle bir kaç çay içip bu kitabı yorumlamaya zorlayacağım. (Kendimi bir an Sutpen gibi hissettim:))
Herkese Saygılar ve Sevgiler..
(Yaşarsam 60 yaşıma bastığımda bir kez daha okuyacağım ..:.)
294 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine izlemeyi tercih ediyorum diyenler için:
https://youtu.be/hGYFKlWgCO4

Sesin adı Benjy'dir. Sessizliğine ses katan otuz yaşında zihinsel engelli Benjy. Sesi yalnızca ağlamaktan ibaret olan, konuşamayan, derdini anlatamayan, dünyayı anlayamayan Benjy. Adı Maury'ken değiştirilip Benjamin'e çevrilen Benjy. Etrafındaki herkesin itip kaktığı, ağlamasından usanıp bıktığı, otuz yaşında koca adam gövdesinde küçümencik bir bebek Benjy.

"Ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi." - Sayfa 274

Öfkenin adı Jason'dır. Compson ailesinin son kalan toprakları abisi Quentin'in Harvard'da okuduğu ilk seneye ve kız kardeşi Caddy'nin düğününe gider. Ailenin en zekisi ve gelecek vaat edeni Jason olduğu halde, okutulmaz ve doğru düzgün bir işe de giremez. Üstüne üstük babası öldükten sonra da ailenin bütün yükü üzerine kalır. Çalışır, didinir ve ailesine bir şekilde bakar Jason. Böyle yazınca, yazık olmuş denilecek, haline üzülecek bir karakter canlanır zihinlerde. Fakat Jason öyle değildir, Jason öfkenin adıdır. Başta kardeşlerinden olmak üzere tüm insanlıktan nefret eder. Haindir, saf kötüdür Jason. insanların gururlarıyla oynamaktan ve onlar aşağılamaktan sadistçe bir zevk alır.

"Başka biri olsa elbette şöyle düşünür, biri deli zaten, ikincisi kendi suya atarak boğdu ve ötekini de kocası sokağa attı, eh neden geriye kalanlar da deli olmasınlar." -Sayfa 204

Ve romanın "ben" anlatıcılarından biri olan ailenin en büyük evladı Quentin. Ailenin göz bebeği, Harvard gibi çok prestijli bir üniversitede öğrenci, Jason'ın tam zıttı iyilik timsali Quentin. Başta kız kardeşi Caddy'e karşı yaşadığı duygu karmaşası ve karıştığı kimi olaylar onun yaşamının genç yaşta sonlanmasına neden olur. Quentin, ailenin yitip giden hayatıdır ve aslında üzüntünün de temel kaynağıdır. Sayfalarca Quentin'in zihni konuşur ve biz onu dinleriz. Sayfalar su gibi akar ve onun bedeni sonunda buluşur sularla.

"Baban bir yıla kalmaz ölür diyorlar içkiyi bırakmazsa ve bırakmayacak da ve bırakamaz da çünkü ben çünkü geçen yaz ve sonra Benjy'yi Jackson'a gönderecekler ağlayamam ağlayamam bir dakika bile kız kapıda duruyordu bir dakika sonra o kızın elbisesini çekiyor ve bağırıyor ve sesi oraya buraya çarpıyor duvarların arasında dalga dalga ve kız duvar karşısında küçülüyor küçülüyor beyaz yüzünde gözlerinin içine parmak sokulmuş gibi sonunda odadan kız çekip çıkarıyor Benjy'nin sesi çevreyi çınlatıyor sanki kendi hızı kendi sesini durduramıyor gibi sanki artık sessizlikte ona yer kalmamış gibi cıyak cıyak bağırıyor" -Sayfa 110

Ses ve Öfke romanı Compson ailesinin parçalanma öyküsüdür. Dört bölümden oluşan kitapta, dört ayrı zaman ve anlatıcı kullanılır. Kitapta yoğunlukla bilinç akışı tekniği kullanılmıştır. Şimdi bu bölümlere bir göz atalım;

7 Nisan 1928 - Benyj'nin Anlatımı:

Bu tarihte Benjy 33 yaşındadır 63 Sayfadan oluşan kitabın ilk bölümünde sürekli zamansal değişikliklere tanıklık ederiz. Benjy'nin bazen şu anki haline, bazen çocukluğuna geri döneriz ve bazen de onun on dört yaşındaki haline tanık oluruz. Bu zaman karmaşasının temel nedeni anlatıcının zihinsel engelli olmasıdır. Bu bölümde bilinç akışı tekniği küçük bir bölümde kullanılmıştır. Bunun yerine yoğunlukla diyaloglardan oluşan bir anlatım söz konusudur. Özellikle çocukluğunun anlatıldığı bu diyaloglar okumayı ciddi manada zorlaştırır. Kitapta zaman değişikliklerine italik yazımlarla gidilmiştir. Her italik olan bölüm, anlatımda zamanın değiştiğini bize gösterir.

"Bir ateş vardı. Duvarların üstünde yükseliyor alçalıyordu. Aynada bir başka ateş vardı. Hastalığı kokluyordum. Annemin başına sarılmış bir bezdi hastalık. Saçı yastığının üstünde. Ateş ona erişmedi, ama başında parladı, küpelerinin titrediği başında."-Sayfa 56

2 Haziran 1910 - Quentin'in Anlatımı

Bu tarih, Quentin'in yaşamının son döneminin onun ağzından bilinç akışı tekniğiyle anlatımıdır. Onu ölüme götüren olaylar silsilesini zihninden geçen bir anlatımla tanık oluruz. Bu bölümde tıpkı ilki gibi italik kısımlarla zaman değişimleri yaşanır. Bu bölümde italik kısımlar, Quentin'in kız kardeşi Caddy'le olan ilişkisinin anlatımı ve pişmanlıklarına dairdir. Özellikle bu bölüm, noktalama işaretleri olmayan bilinç akışı örnekleriyle bezelidir.

6 Nisan 1928 - Jason'ın Anlatımı

Bu bölümde, salt kötücül bir karaktere ve onun öfkesine şahitlik ederiz. Kitabın son kısmı olmamasına rağmen ilk iki bölümde satır aralarında anlatılan bir çok olay Jason'ın anlatımında çözümlenir. Bu bölümde de ikinci kısımdaki kadar lezzetli olmasa da yoğun bir bilinç akışı anlatım söz konusudur. Bu bölümde ayrıca, o dönemin Amerikası'nda beyazların siyahilere karşı düşmanlığını ve "aşağı insan" muamelesini Jason'ın kötücül, nefret dolu tavırları üzerinden gözlemleriz.

8 Nisan 1928 - Yazar-Anlatıcının Anlatımı:

Bu bölümde ilk defa üçüncü şahıs anlatımı kullanılır. Artık kardeşlerin anlatımı bitmiş ve yazar anlatıcı olarak devreye girmiştir. Bu bölümde, Caddy'nin kızı Quentin'in Compson ailesinin evinden kaçışına tanıklık ederiz. Jason'ın herkese karşı öfkesi burada daha çok Quentin'e yönelir. Ailenin dağılmadan önceki son zamanlar bu kısımda bizlere sunulur.
-----------------------------------------------------------------
Ses ve Öfke, 1929 yılında yazılmış bir roman olmasına rağmen birçok post-modernist öğeyi içinde barındırır. Metinde çokça zaman değişimlerine tanık oluruz. Zamanlardaki sürekli değişim sebebiyle özellikle ilk iki bölümde gerçeklikle hayal birbirine karışmaktadır. Ayrıca, ilk bölümde Benjy'nin anlatımı, zihinsel engelli bir karakter olmasının da etkisiyle tekinsiz anlatıcı olarak kullanılmıştır. Kitabın birinci bölümünde çokça diyalog anlatımın kullanılması ve sürekli olarak zaman değişimi standart okuru çok rahat denize dökebilecek bir zorluğa sahiptir. Ayrıca ben bilinç akışı tekniğine alışkınım diyen okuru bile çok zorlayacak niteliktedir.

İkinci bölüm, bilinç akışı tekniğinin harikulade bir şekilde kullanımı sebebiyle çok lezzetlidir ama orada da yaşanılan zaman değişimleri okuru yer yer zorlar. Üçüncü bölümde ise karakterin son derece korkutucu özelliklere sahip olması ve anlatımdaki acımasızlık bu sefer de okuru karaktere ve kitaba kar rahatsızlık duymasına sebep olmaktadır. Son bölümse belki de kitabın okuması en kolay ve durağan kısmıdır. Bu kısmın yazılmasında artık yazarın son bir olayla finale gitmek ve üç tane "ben" anlatıcı kullandıktan sonra yazar-anlatıcıyı da devreye sokmak istemesinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Bu roman, Goodreads'in okunması zor kitaplar listesinden üçüncü sırada https://www.goodreads.com/...ost_Difficult_Novels
Bu bile aslında kitabı okumaya kalkışmanın ne kadar da zor bir okuma yolculuğuna girileceğinin göstergesi. Noktalama işaretleri olmadan bilinç akışı tekniği kullanılmış, metin içindeki süreklilik arz eden zaman deiğişimleri, her bir anlatıcının kendi bakış açısından çok farklı olayları anlatması ve çokça kullanılan diyalog anlatımlarıyla cidden çok zor bir eser. Fakat bütün bunlara rağmen bu kitabı okumayı düşünen okurlara en büyük tavsiyem, romanı üç ya da en fazla dört günde bitirmeleri. Ses ve Öfke, ara verilerek ya da azar azar okunarak kesinlikle bitirilebilecek bir eser değil. Dört bölümden oluşan bu roman, bölüm bölüm hatta benim yaptığım gibi üçüncü ve dördüncü kısımları bir arada okuyarak üç günde bitirilmesinin en güzel yöntem olduğunu düşünüyorum.

Son olarak, gerek anlatım tarzı ve gerekse de her bir karakterin fazlasıyla farklı özellikle taşımasından kaynaklı bu roman edebiyat tarihinin en önemli ve değişik eserlerinden biridir. Kafa açıcı, zihni karıştırıcı, zor kitaplar okumayı isteyen, seven her okurun mutlaka hayatında en az bir defa okuması gereken bir eser Ses ve Öfke. Ondandır ki okuyun, okutun bu nadide eseri.
294 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Faulkner'in modern klasikler ve zor okunan kitap listelerinde zirveyi zorlayan şaheseri. Modern klasikler arasında yerini almasını, okumayı zorlaştıran bilinç akışı tekniğini Faulkner'ın oldukça başarılı şekilde kullanmasına borçludur. Sitede okunma sayısı ve yarım bırakılma sayısı yakın kitaplardan. Ama bizim okur kitlemize has bir durum yok. Ses ve Öfke, dünya genelinde okurları en çok zorlayan ve yarım bırakılan kitaplar arasında kendine en üst sıralardan yer buluyor.


Roman dört bölümden oluşuyor. Sonradan Faulkner tarafından eklenen, Compson soyu hakkında bilgiler içeren ve 'mevcut karakterlerimize ne oldu' sorusuna cevap verilen bir ek bölüm de var. Faulkner kitabı öyle bir kurgulamış ki bölümler ilerdikçe yüzmeyi öğreniyorsunuz. Ama sıklıkla yarım bırakılmasının sanırım en büyük nedeni, kitabın başlarında okur henüz su dolu bir küvetin içine bile girmemiş bir seviyedeyken, Faulkner tarafından okyanusun en derin noktasına itilmesinden kaynaklanıyor. Boğulma oranı bu yüzden yüksek. Roman çoğunlukla 1928 yılında üç günlük bir zaman diliminde geçiyor. Görünüşte öyle tabii ki. İncelemenin ilerleyen bölümlerinde açıklamaya çalışacağım bu kısmı. Dünya, Büyük Buhran'a girmeden kısa bir süre önce Büyük Buhran'a giren Compson ailesinin hikayesi anlatılıyor. Ses ve Öfke özünde bir yapboz. Bölümler ilerledikçe parçalar birbirine geçiyor. O yüzden romanı genel anlamda incelemek yerine parçalara ayırarak incelemeye çalışmak en sağlıklısı gibi bana göre. Bu noktadan itibaren spoiler içerecek incelemem. Ama diğer kitapların aksine bu sefer mutlaka spoiler yenilmesi için bu uyarıyı yapıyorum. Her bölümde başarılı şekilde kullanılan farklı anlatım tekniklerini bir kenara bırakırsak çok ilgi çekici ya da klasik mertebesine ulaşabilecek bir konusu yok. O yüzden ne olduğunu bilerek okumak, yarım bırakılmaması ve sudan çıkmış balığa dönmemek açısından bence bu kitap özelinde daha önemli .


7 Nisan 1928: İlk bölümü, Compson ailesinin oğullarından biri olan zihinsel engelli Benjy'nin zihninden okuyoruz. Okurları en çok zorlayan ve en fazla zayiatın verildiği bölüm Benjy'e ait muhtemelen. Karakter tanıtımı ya da betimleme olmadan ve sonradan fark edilen çeşitli zamansal sıçramalar eşliğinde kesinlikle en zorlayan bölüm. Ses ve Öfke'nin 'Ses' kısmı Benjy'e ait. Anlamsız sesler çıkarması dışında bir tane bile cümlesi yok kitapta bu arada. Faulkner zihinsel engelli birinin zihnini o kadar başarılı yansıtıyor ki hem yazar hem de okurun deneyimleyemeyeceği bir durum için büyük ihtimalle olayları bu şekilde görüyorlardır, dedirtti bana. Diğer bir muhteşem başarısı zamansal sıçramaları öylesine birbirine geçiriyor ki birkaç nokta hariç fark edilmesi mümkün değil. Ülkemizde yapılan tek çevirisinde ve YKY basımında yakanılan bazı sıçramalar italik olarak yazılmış. Ama bu konuda bir uyarı yok. Aslında Faulkner ilk bölümde bulunan zaman sıçramalarını farklı renklerle belirtmek istemiş. Ama o zamanlar aşırı maliyetli bir işlem olduğu için yayınevi kabul etmemiş. Faulkner'in düşüncesi maalesef ölümünden sonra hayat bulmuş. İki Faulkner otoritesine danışılarak yapılan bir proje sonrası Benjy'e ait bölümde tam 14 farklı zaman dilimi belirlenmiş, özel ve sınırlı bir basım sonrası fahiş bir fiyattan satışa sunulmuş bu versiyonu.

https://i.hizliresim.com/VQMkpn.jpg

Burada gözüken sayfada 1912 ya da 1913 tarihinden, 1928 tarihine, oradan da 1908 yılına atlıyor. Evet tek sayfada oluyor bu. Bunu fark ettirmeden ve bütünü bozmadan yapıyor. Ve evet 70 sayfaya yakın bu olayı sürdürüyor. Tam deli işi.


2 Haziran 1910: İkinci bölümde Compson ailesinin bir diğer erkek çocuğu Quentin'in zihnine direkt olarak bilinç akışı tekniğiyle bağlanıyoruz. Tabii bağlantıyı kurmak ilk başta zor. İlk bölümde Benjy çocukluklarını hatırlarken kardeşi Quentin ve zaman sıçramasında (tabii bu konuda bir sıçrama olduğunun farkında olmak pek mümkün değil o sıralarda) mevcut olan bir bayan Quentin var. Tarihler 1910 yılını gösterirken zaman skalasını da ikinci bölümün hemen başında oturtamadığımdan dolayı ben bunu ilk başta bayan Quentin olarak aldım. İlk golü burada yedim. Ama erkek kardeşlerden Quentin olduğu anlaşılıyor ilerleyen sayfalarda. İlk bölümü geçip yine de yarım bırakanların geri kalanı bu bölümde düşüyor sanırım. Diğer bölümlerde alışılagelmiş edebiyat kurallarına kavuşulduğu için ilk iki bölümü geçip yarım bırakan olduğunu pek sanmıyorum. Quentin'in kız kardeşi Caddy'e olan saplantısı ve ensest emareler görülüyor yer yer. Ek bölümde Quentin'in bu tarihte intihar ettiğini öğreniyoruz. Saat ve zaman konusunda gerçekten oldukça vurucu bölümler ve tespitler var. Dümdüz yazsa bile Faulkner'in ne kadar iyi bir romancı olduğuna dair buz gibi kanıt bu kısımlar. Bu bölüme hakim olan buhran, intihar edecek birinin iç dünyasını gerçekten çok başarılı yansıtıyor. Bu arada kitabın başında çevirmen hakkındaki bilgilerde Rasih Güran'ın da intihar ettiği gördüm. Hacettepe hastanesinin üçüncü katından kendini atarak intihar etmiş bu kitap çevirisinden 5-6 yıl sonra.

"Bu saati sana zamanı hatırlayasın diye değil, ara sıra onu bir an unutasın ve soluğunun hepsini onu elde etmek için harcamayasın diye veri­yorum."


6 Nisan 1928: Bu bölümden itibaren alıştığımız anlatım kurallarına dahil oluyor kitap. Bu bölümde Compson ailesinin üçüncü erkek evladı ve kitabın öfke kısmını temsil eden Jason'u okumaya başlıyoruz. Bölümde bulunan Quentin'in hangisi olduğu ilk başlarda yine muamma. Daha sonradan Caddy'nin kızı olduğu ortaya çıkıyor ve ilk bölümdeki zaman sıçramaları iyice oturmaya başlıyor. Kitapta kendine ait bir bölümü olmasa bile bu romanın asıl kahramanı Caddy karakteridir kesinlikle. Üç erkek kardeşin yaşamlarını, mutluluklarını ve öfkelerini yüksek derecede etkiler. İkinci bölümdeki ensest emareler bu bölümde de Jason tarafından yinelenir. Caddy'nin kızına Quentin adını koyması da ihtimali yükseltiyor. Ama Faulkner bu konuyu havada bırakmayı seçmiş.


8 Nisan 1928: Son bölümde Compson ailesinin hizmetçisi Dilsey odağımızda. Faulkner anlatımı bu bölüm kendi eline alıyor. En kısa ve etkisiz bölüm bu olmuş. Ama en rahat okunan bölüm de bu bir yandan. Roman, Benjy'e üzülmemiz dışında oldukça sıradan bitiyor.


Faulkner ek bölüm de ise vurucu final eksiğini tamamlamış. Compson soyuna dair bilgiler verdikten sonra son sayfanın son bölümünde Compson ailesine hizmet eden zenciler kısmı kitabın sonundan kat kat daha etkileyici.

"Ve hepsi bu kadar. Aşağıdakiler Compson ailesinden değil­ler. Zenci bunlar."

En sonda ise Dilsey karakterini tek kelimeyle şöyle açıklamış:

"Katlandılar."

Ses ve Öfke her okura hitap edecek bir kitap değil. Ama sabrederseniz cidden zevkli bir okuma sunuyor. Bitirdikten sonra eğer tekrar okumam deniyorsa en azından dönüp ilk bölümü okumanın yararlı olacağı kanısındayım. Ben inceleme de yazmaya karar verdiğim için incelemeyi yazmadan önce ilk bölümü kitap bittikten sonra okudum. Bana göre ikinci kez okunması gereken kitaplardan kesinlikle.

İyi okumalar.
309 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Faulkner... Seni okumak, anlamak niye bu kadar zor be adam ...

Onu okumak, bir kere okuduktan sonra okumamak kadar zor. Karmaşık hayatların, iç içe geçmiş yaşamların anlatı ressamıdır o.
" Döşeğimde Ölürken" kitabıyla başlamıştım onu okumaya. En çok da o zaman etkilenmiştim yazarlığından.
Sonra "Abşalom Abşalom" ile gelip kafamı allak bullak etmişti. Yine de onu okumak, okuyucunun kendi sabrını sınaması için birebir.

KURTAR HALKIMI MUSA.

Bu kitabında Faulkner aslında hikaye yazmamıştır. Kendisi de bunun bir roman olduğunu vurgular. Zaten hikayelerdeki herkes birbirinin amcası, dayısı, teyzesi , halası, kardeşi, oğlu , babası,..,
Kitaptaki kişiler , siyasiler ve beyazlar dahil aynı soydan gelen insanlar. Olaylar hep aynı mekânda geçiyor. McCaslin lerin köleleri ve onlarla olan ilişkileri. Kitaptaki bireyler aile büyüklerinin huyunu suyunu kapa kapa çoğalıyorlar. Kim kimin çocuğuydu diye düşündürse de olaylar geliştikçe karakterler bir kalıba oturmaya başlıyor. Faulkner okurken, onun kahramanlarını gözlerimde her zaman çok kolay canlandırırım.
İnatçı zenci karakterleri özellikle her zaman daha bir başarılı aktarır sanki. Ya da bana öyle geliyor.
Ne kadar zor olursa olsun, Faulkner okumak, onun o ince zekasına şahit olmak şarttır.

Biri size beddua ettiyse gidin Faulkner okuyun, onu okumayı göze alana hiçbirşey olmaz. Zaten belanızı da bulmuş olursunuz.
İyi okumalar...
222 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine izlemeyi tercih ediyorum diyenler için:
https://youtu.be/NAmygoj5OWY

Bir anlatı şöleni okumaya hazır mısınız? Tam yerine geldiniz, işte karşınızda Faulkner'in zihninizi tahliye ettirmeye yemin etmiş romanı: Döşeğimde Ölürken.

Roman on beş anlatıcıdan oluşuyor (William abi on beş anlatıcı nedir ya Allahını seversen, vurmasaydın bari direk öldüreydin okuru). Faulkner'in başyapıtı Ses ve Öfke 1929 yılında yayınlanmış, bu kitapsa onun hemen üzerine yazılmış ve 1930 yılında basılmış. Zaten romanda da Ses ve Öfke esintisi hemen hissediliyor. Yine bir ailenin parçalanış öyküsü fakat bu sefer dört anlatıcı yerine tam tamına on beş anlatıcı mevcut. Burada da yine çok çocuklu bir aile ve beş kardeşin çatışma ve hazin dolu öyküsü.

Ses ve Öfke'de Compson ailesi varken burada ise Bundren ailesi bulunmakta. Ailenin en büyük çocuğu Cash Bundren, sonrasında Darl, Jewel, tek kız çocuk Dewey Dell ve Verdaman. Konumuz roman boyunca ölen anne ve onun vasiyeti üzerinden gitmektedir. Anne "Addie Bundren", ölünce şu an oturdukları kasabadan uzakta olan kendi memleketine gömülmek ister ve eşi Anse'da o hayattayken buna söz verir. Addie, ölünce de sıkıntı dolu yolculuk macerası başlar. Yolculuk esnasında başlarına o kadar çok sıkıntı gelir ve kardeşler arasındaki kişilik farkları o kadar belirgin olur ki, okuru macera, kasvet ve keder dolu bir yolculuğa sürükler.

Kitap ilk sayfalarda çoklu anlatıcıyla okuru dumura uğratsa da yaklaşık 5-10 sayfa sonra, kendini belli etmeye başlar. Her bir anlatıcı kimi zaman bilinç akışı tekniğiyle zihninden geçenleri söylerken, kimi zaman da gözlemci anlatıcı olarak olayları aktarır okura. Anlatılan hikaye bugün için belki klişe gelebilir ama çoklu anlatıcı yöntemiyle son derece akıcı ve okuru kesinlikle metinden koparmayan bir romanla buluşturuyor bizi Faulkner. Kitabın özellikle bilinç akışı bölümleri enfes bir anlatıma sahip. Okurken öyle bir hıza kavuşturuyor ki metnin akışı içerisinde gözleriniz yorulsa bile romanı bırakamıyorsunuz elinizden.

Roman boyunca ailenin anneyi gömmek üzere olan mücadelesiyle baş başa kalırız belki ama kitabın finalinde beklenmedik bir son bizleri beklemektedir. Döşeğimde Ölürken, hem kullandığı çok sayıda anlatıcı, son derece akıcı dili, hiçbir şekilde düşmeyen ritmi ve çarpıcı finaliyle modern edebiyat tarihinin en kıymetli ve özel eserlerinden biri kesinlikle. William Faulkner, gerçekten son derece deli bir yazar ve okuru da her kitabında bambaşka bir biçimle karşılıyor. Son olarak bu deli adamın kitaplarını okuyun, okutun diyorum.

Kitaptan şu nefis alıntıyla bitiriyorum incelememi:

"Ama bilemiyorum ne deliliktir, ne değildir; kim karar verebilir kesinlikle. Çünkü galiba her adamın içinde deliden de, akıllıdan da ötede başka bir adam var ve o adamın delice ve akıllıca işlerine aynı tiksinme ve aynı şaşkınlıkla bakıyor içerden."
Cash Bundren
294 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
William Faulkner, eserini şöyle özetler: “Romanın ismi ses ve öfkeydi. Bu sözcükler bilinçaltından geldi. Ben bunları hiç tereddüt etmeden ve Shakespeare’in alıntısının benim öykümün kin ve çılgınlığa uyup uymadığını düşünmeden kullandım. Shakespeare Macbeth’inde şöyle geçer: “Hayat, bir budalanın anlattığı hiçbir şey belirtmeyen gürültü ve öfke dolu bir öyküdür.” Roman kısa bir öyküden kaynaklanmaktadır. Bu kısa öykünün herhangi bir özel konusu yoktur. Ölen anaannelerinin gömülmesi sırasında evden başka bir yere gönderilen birkaç çocuğu anlatmaktadır. Onlar ne olduğunu anlamayacak kadar küçüktürler. Bu romanda körü körüne olan egoistçe günahsızlık ile ilgili düşüncelerin nerelere ulaşabileceğini görmek istedim.”

J. P. Sartre ise eleştirisinde, “Ses ve öfkenin konusu zaman kavramından doğmaktadır. Quantin’in saati kırmızı simgeseldir ve saatsiz bir zamana götürmektedir. Saate bakmayı bilmeyen Canndy’nin zamanı da saatsizdir.” der.

Yazarın biyografisi

Adı:
William Faulkner
Tam adı:
William Cuthbert Faulkner
Unvan:
Nobel ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
New Albany, Mississippi, ABD, 25 Eylül 1897
Ölüm:
Byhalia, Mississippi, ABD, 6 Temmuz 1962
Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway'den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsemiştir. Uyguladığı teknikler arasında bilinç akışı tekniği ve çoğul anlatı (multiple narration) teknikleri bulunur. 1930'larda Avrupa'daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazarıdır.

25 Eylül 1897'de Mississippi'de doğan Faulkner, buradaki Güney geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirdi. Daha sonra hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Oxford'daki Lafayette kasabasına taşındılar. Eserlerinde bahsettiği "Jefferson" Oxford'u, "Yoknapatawpha kasabası" ise Lafayette'i temsil eder. Büyük-büyük babası William Clark Falkner Konfederasyon ordusunda görev yapmış, tren yolu yaptırmış ve adını Tippah kasabası yakınındaki Falkner şehrine verdirmiş Mississippi'nin önemli karakterlerinden biridir. Aile soyadları Falkner olmasına rağmen, büyük ihtimalle görevli memurun hatası sonucu Faulkner olmuştur. Liseyi terkettikten sonra bir işte tutunamayıp "wastrel" (defolu mal) olarak anılmaya başlanmıştır. 1918'de, iki ailenin Faulkner'ın ev geçindiremeyeceğine karar verip ayırdıkları nişanlısı Estella Oldham'ın zengin ve yaşlıca olan Cornell Franklin'le evlenip Çin'e yerleşmesiyle büyük bir üzüntü yaşamış ve Yale öğrencisi olan Oxford'dan arkadaşı Phil Stone'un yanına, New Haven'a gitmiştir. Burada kâtiplik yapmış, Phil Stone'un onun için hazırladığı okuma programıyla klasikleri ve çağdaş yazarları okumuş, bu sayede Melville, Cervantes, Dostoyevski ve Conrad'ın eserlerine büyük hayranlığı oluşmuştur.

Daha sonra Toronto'da yardımcı pilotluk yapıp Oxford'a geri dönen yazar bu sefer Mississippi Üniversitesi'ne girmiş, burada "Marionettes" adlı bir grup kurup aynı adı taşıyan bir oyun yazmaya çalışmış fakat başaramamış ve 1921'de okulu bırakıp New York'a gitmiştir. Burada bir kitapçıda çalışmış ve Sheerwood Anderson'ın ileride eşi olacak olan Elizabeth Prall'la tanışıp arkadaşlık kurmuştur. Aynı yılın Aralık ayında Oxford'a geri dönmüş ve bu sefer de üniversitede postane müdürü olarak çalışmaya başlamıştır. 1924'de The Marble Faun(Mermer Tanrıça) adlı şiir kitabını basmıştır.

1925'de New Orleans'a gidip arkadaşı olan Elizabeth Prall sayesinde Sherwood Anderson'ın "çırağı" olmuş ve onun yönlendirmeleriyle Birinci Dünya Savaşı sonunda entellektüellerde ve toplumda görülen sıkıntı ve büyük üzüntüyü benimseyip, yine Anderson'ın yönlendirmesiyle 1926'da Soldier's Pay'i yazmıştır.

1929'a dek olan yazılarında şeytani özellikler taşıyan karanlık kötü kadın karakterler görülürken, 1928'de Estella'nın boşanıp dönmesi ve William Faulkner'ın onunla evlenmesiyle bu kadın modeli değişmiştir. 1929'da Sartoris'i yazmıştır. Bu eserinin önemli özelliği, Faulkner'ın ünlü Yoknapatawpha kasabası sembolünü ilk kullandığı kitabı olmasıdır. Aynı yıl ünlü eseri The Sound and the Fury'yi (Ses ve Öfke) yazmış ve büyük bir başarı kazanmıştır. 1930'da ise As I Lay Dying'de (Döşeğimde Ölürken) 40 mil ötedeki Jefferson'a gömülmek istediğini söyleyen Addie Bundren'in cenazesinin ailesi tarafında buraya götürülmesi anlatılır.

Paraya sıkıştığı bir dönemde, sırf satış yapması için 1931'de yayımlanan Sanctuary'yi (Kutsal Sığınak) yazar fakat beklediği kadar büyük satışı sağlayamaz. Daha sonra devam eden maddi sıkıntıları yüzünden ara ara Hollywood'da senaryo yazarlığı yapar. 1932'de ise Light in August'u (Ağustos Işığı) yazar. Bu eserde, Lena Grave, Joe Christmas ve Peder Hightower'ın geçmişe saptantılı hikâyeleri birçok anlatıcı kullanılarak anlatılır. 1936'da Absalom! Absalom!'u yazar.

Faulkner eserlerinde genel olarak Güney kültürünün çöküşü ve bozuluşunu, ve aile sevgisi ve gururunun yok oluşunu ele alır.

1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıktan sonra, 1955'de Pulitzer Ödülü'nü alan Faulkner, 1962'de bir kalp krizi sonucu ölmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 391 okur beğendi.
  • 1.719 okur okudu.
  • 85 okur okuyor.
  • 2.608 okur okuyacak.
  • 137 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları