William Faulkner

William Faulkner

7.6/10
152 Kişi
·
459
Okunma
·
125
Beğeni
·
6.347
Gösterim
Adı:
William Faulkner
Tam adı:
William Cuthbert Faulkner
Unvan:
Nobel ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
New Albany, Mississippi, ABD, 25 Eylül 1897
Ölüm:
Byhalia, Mississippi, ABD, 6 Temmuz 1962
Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway'den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsemiştir. Uyguladığı teknikler arasında bilinç akışı tekniği ve çoğul anlatı (multiple narration) teknikleri bulunur. 1930'larda Avrupa'daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazarıdır.

25 Eylül 1897'de Mississippi'de doğan Faulkner, buradaki Güney geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirdi. Daha sonra hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Oxford'daki Lafayette kasabasına taşındılar. Eserlerinde bahsettiği "Jefferson" Oxford'u, "Yoknapatawpha kasabası" ise Lafayette'i temsil eder. Büyük-büyük babası William Clark Falkner Konfederasyon ordusunda görev yapmış, tren yolu yaptırmış ve adını Tippah kasabası yakınındaki Falkner şehrine verdirmiş Mississippi'nin önemli karakterlerinden biridir. Aile soyadları Falkner olmasına rağmen, büyük ihtimalle görevli memurun hatası sonucu Faulkner olmuştur. Liseyi terkettikten sonra bir işte tutunamayıp "wastrel" (defolu mal) olarak anılmaya başlanmıştır. 1918'de, iki ailenin Faulkner'ın ev geçindiremeyeceğine karar verip ayırdıkları nişanlısı Estella Oldham'ın zengin ve yaşlıca olan Cornell Franklin'le evlenip Çin'e yerleşmesiyle büyük bir üzüntü yaşamış ve Yale öğrencisi olan Oxford'dan arkadaşı Phil Stone'un yanına, New Haven'a gitmiştir. Burada kâtiplik yapmış, Phil Stone'un onun için hazırladığı okuma programıyla klasikleri ve çağdaş yazarları okumuş, bu sayede Melville, Cervantes, Dostoyevski ve Conrad'ın eserlerine büyük hayranlığı oluşmuştur.

Daha sonra Toronto'da yardımcı pilotluk yapıp Oxford'a geri dönen yazar bu sefer Mississippi Üniversitesi'ne girmiş, burada "Marionettes" adlı bir grup kurup aynı adı taşıyan bir oyun yazmaya çalışmış fakat başaramamış ve 1921'de okulu bırakıp New York'a gitmiştir. Burada bir kitapçıda çalışmış ve Sheerwood Anderson'ın ileride eşi olacak olan Elizabeth Prall'la tanışıp arkadaşlık kurmuştur. Aynı yılın Aralık ayında Oxford'a geri dönmüş ve bu sefer de üniversitede postane müdürü olarak çalışmaya başlamıştır. 1924'de The Marble Faun(Mermer Tanrıça) adlı şiir kitabını basmıştır.

1925'de New Orleans'a gidip arkadaşı olan Elizabeth Prall sayesinde Sherwood Anderson'ın "çırağı" olmuş ve onun yönlendirmeleriyle Birinci Dünya Savaşı sonunda entellektüellerde ve toplumda görülen sıkıntı ve büyük üzüntüyü benimseyip, yine Anderson'ın yönlendirmesiyle 1926'da Soldier's Pay'i yazmıştır.

1929'a dek olan yazılarında şeytani özellikler taşıyan karanlık kötü kadın karakterler görülürken, 1928'de Estella'nın boşanıp dönmesi ve William Faulkner'ın onunla evlenmesiyle bu kadın modeli değişmiştir. 1929'da Sartoris'i yazmıştır. Bu eserinin önemli özelliği, Faulkner'ın ünlü Yoknapatawpha kasabası sembolünü ilk kullandığı kitabı olmasıdır. Aynı yıl ünlü eseri The Sound and the Fury'yi (Ses ve Öfke) yazmış ve büyük bir başarı kazanmıştır. 1930'da ise As I Lay Dying'de (Döşeğimde Ölürken) 40 mil ötedeki Jefferson'a gömülmek istediğini söyleyen Addie Bundren'in cenazesinin ailesi tarafında buraya götürülmesi anlatılır.

Paraya sıkıştığı bir dönemde, sırf satış yapması için 1931'de yayımlanan Sanctuary'yi (Kutsal Sığınak) yazar fakat beklediği kadar büyük satışı sağlayamaz. Daha sonra devam eden maddi sıkıntıları yüzünden ara ara Hollywood'da senaryo yazarlığı yapar. 1932'de ise Light in August'u (Ağustos Işığı) yazar. Bu eserde, Lena Grave, Joe Christmas ve Peder Hightower'ın geçmişe saptantılı hikâyeleri birçok anlatıcı kullanılarak anlatılır. 1936'da Absalom! Absalom!'u yazar.

Faulkner eserlerinde genel olarak Güney kültürünün çöküşü ve bozuluşunu, ve aile sevgisi ve gururunun yok oluşunu ele alır.

1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıktan sonra, 1955'de Pulitzer Ödülü'nü alan Faulkner, 1962'de bir kalp krizi sonucu ölmüştür.
Paradan başka bir şey istemeyen kimsenin kendisine güveni yok demektir.
William Faulkner
Sayfa 199 - YKY 18.basım
Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını.
William Faulkner
Sayfa 151 - İletişim Yayınları
Ben herkese hakkını veririm, dinine ya da başka bir özelliğine bakmadan.
William Faulkner
Sayfa 168 - Yapı Kredi Yayınları, 9.Basım
Eğer ağlamaya niyetiniz varsa diyorum,
"Lütfen yalnız başınıza ağlayın."
William Faulkner
Sayfa 198 - Yapı Kredi Yayınları, 9.Basım
Havalar çok sıcak. İşler yoğun. İkisi bir araya gelince insanı acayip bunaltıyorlar. Gökten düşecek şarıl şarıl yağmur damlalarının serinliğine, yağsa da hem serinlesek hem de işlere ara versek diyerekten, muhtaç bekliyoruz. İnceleme yazmaya başlamadan az evvel her bunaltıcı günde olduğu gibi bunları düşünüyordum. Gök artık isyan derecesindeki kısık sesimizi mi duydu nedir bilmem, sinesinde biriktirdiği öfkesini büyük bir hınçla etrafa saçmaya başladı. İki gündür bekliyorum yazmak için. Kitabı okuyup, not alıp geçmek istemedim. Fırsattan istifade vakit kaybetmeden yazmanın iyi olacağını düşündüm. Şuan da yağmurun ses’i ve göğün öfke’si altında yazıyorum ya da yazmış olacağım. İlkin kitap hakkında klişe sayılacak şeyleri söylemem lazım. ABD’nin güneyinde yaşayan köklü mü köklü Compson Ailesi’nin(aslında ailenin kızı Caddy üzerinden kitap tüm şekillenmelerini buluyor) dağılışı, çöküşü ya da çürümesi etrafında şekillenen kitap, sonundaki ek kısmını da sayarsak 5 bölümden oluşuyor. İlk üç bölüm farklı karakterlerin ağzından, son iki bölüm de yazar tarafından anlatılıyor. Kitabın ilk bölümüne direk yokuş çıkarak başlıyor, doğal olarak okuma hızınızı yavaşlatıyorsunuz. Ama kitap kademe kademe kolaylaşan bir anlatıma sahip olduğu için ilerleyen bölümlerde hem okuma açısından hem de olayları birleştirme açısından rahatlıyorsunuz. Bu kitabı okuyan ya da okumaya yeltenip bırakan okurların ilk iki bölümde ne sıkıntılar çektiğini(bana damdan düşmüş birini bulun, misali) gayet iyi tahmin edebiliyorum. Kitabın 100 Temel Eser listesinde olduğu klişesini de unutmadan yazıyım.

İnsan okudukça kitaplardan sızan seslere ve anlama bürünmüş kelimelere karşı daha duyarlı hale geliyor. Kelimeler ve sesler ne kadar doyurucu oluyorsa(kitaplarda standart bir doyuruculuk ölçüsü olamayacağına göre okurun bunlara yüklediği anlamın doyuruculuğu) doğal olarak insanda da ona göre düşünceler doğuruyor. Compson Ailesi’nin içinde bulunduğu durumu nitelerken başta üç kelime kullandım: Dağılma, çöküş, çürüme. Aslında düşünüldüğünde üç kelime de ailenin durumunu karşılıyor. Ama bana göre içlerinde Compsonları niteleyen en iyi kelime ‘çürüme’dir. Dağılanı tekrar toplayabiliriz, çökeni tekrar inşa edebiliriz ama iş çürümeye gelince elimizden bir şey gelmez. Çürüğü kesip atmayı denersiniz ama üstünden zaman geçer tekrar çürümeye başlar. Cioran da boşuna “Hayat yasalarının başında çürüme gelir” demiyor zaten. Aileyi içine alan çürüme her fertte kendini farklı boyutlarda gösteriyor. Şimdi buradan bakıldığında kitabın aslında direk bir aile trajedisini konu almadığını aksine ailede bulunan kişilerin bireysel çürümelerinin ne boyutlarda aileye etki ettiğini söylemek istiyorum. İnsanlık denen yara çoktan çürümeye başlamış, Compsonlar sadece ufak bir doku. Kitaba Ses ve Öfke ya da Çürük Compsonlar ya da siz ne derseniz deyin.

Kitabın normalde 4 bölümden oluştuğunu belirtmiştim. Şimdi de bölümler hakkında birkaç şey söylemekte fayda var. Notlarımdan spoiler sayılabilecek kısımları çıkarıp, bölümleri sırasıyla yazdım ama cümleleri düzeltmedim bunu da belirtmeliyim:

7 Nisan 1928:

Kitabın en zor okunan kısmı. Olanları adı Benjamin olan zihin engelli bir bireyin ağzından dinliyoruz. Tabii ne kadar olan demek doğru olursa. Takma adları Benjy, Ben, Maury. Bölümün merkezinde kız kardeş Caddy var. Bu bölümde yazarın nasıl anlattığı ne anlattığının önüne geçiyor. Zaten Benjy’nin aklından o an ne geçerse onu okuyoruz. Bazen çocukluğundaki bir ana geçiyor, bazen de şimdiki bulunduğu ana sıçrıyoruz. Bu da bir anlam bütünlüğünü ortadan kaldırıyor. Dolasıyla yazarın Benjy’e bu sıçrayışları nasıl yaptırdığı burada daha önemli. Tesadüftür incelemeye başlamadan önce şuan okuduğum kitapta(#22244013) bir zaman tanımına denk geldim. Yazar diyor ki zaman “...aklımızın aktığı yere doğru akar. Hatta döngüsel bir şeydir...bölünebilir, bilinebilir ve anlatılabilir zaman.” Faulkner’ın zaman anlayışı da kesinlikle bu tanıma birebir uyuyor. Benjy zamanı bölüyor, döngüye bağlıyor, aklının aktığı yere götürüyor, anlatıyor. Ama Faulkner yaşasa idi, kitabı okuyucunca mutlaka sizin de aklınıza gelecektir bu, şunu sormak isterdim: Neden akılsız birinin eline aklın estiği yere giden zamanı verdin? Benjy’nin bir huyu var bir şeyi istemediğinde, düzeni bozulduğunda hemen ağlamaya başlıyor. Başta söylediğim yağmurun ses’i bu yüzden Benjy’nin ta kendisiydi.

2 Haziran 1910:

Bu bölümde Quentin anlatıcı rolünü ele alıyor. Erkek kardeş. 18 sene önceye gidiyoruz. Quentin biraz içe dönük ve suçluluk duygusuyla yoğrulmuş. Yine merkezde Caddy var ama Caddy hakkında söyleyeceklerim direk içerik hakkında detaylı bilgiye kaçıyor. Onun için yine sadece bu bölümün nasıl anlatıldığı anlatılabilir. Burada da zaman meselesi ele alınıyor. Yazar açıkça zaman küçük çarkların tik takları arasına sıkışıp kaldıkça ölüdür diye söylüyor bu bölümde. Zaten bölümün başında kol saatinin camı kırılıyor ve Quentin zaman algısından sıyrılıyor. Bu bir sembolik anlam taşır mı bilemem. Dikkat çeken diğer bir nokta bazı paragraflarda noktalama işareti hiç yok. Saramago virgülsüz yazmasıyla bilinir ama maalesef o paragrafların yanında, karşılaştırmak yanlış da olsa, Saramago’nunkiler biraz cüce kalıyor. İlk bölümdeki zorluktan bu bölümde biraz olsun kurtuluyoruz.

6 Nisan 1928:

Bu bölümde sert mizaçlı bir karakter var karşımızda. Dediğim dedik, çaldığım düdük modunda. İpler Jason’ın elinde. Erkek kardeş. Kendisi baya da ırkçı. Evde çalışan zencilere rahat vermiyor. Anneleri kardeşler arasında en çok onu seviyor. Yine başta dediğim göğün öfke’si de Jason’ın ta kendisiydi. Bu bölümde anlatım gözle görülür bir biçimde yumuşuyor.

8 Nisan 1928:

Son bölüm. Anlatım çok çok daha anlaşılır hâle geliyor. Evde çalışan zenci Dilsey tarafından olaylar anlatılıyor. Daha doğrusu yazar anlatıyor. Ailenin çürümesi tarafsız bir göz tarafından ilk defa okura sunulmuş. Çocukların üstünde annelerinden daha çok hakkı var Dilsey’in. Okusanız evin hanımı o sanırsınız.

Gelelim ek kısmına. Her şey burada anlam kazanıyor. Eğer sabredip bitirseniz sabrınızın karşılığını çok iyi bir şekilde alıyorsunuz. Ailenin 1600lerden 1900lere kadar her bireyinin başından geçenler kitaptan daha ilginç. Dilsey evde yaşanılan çürümenin her aşamasına şahit oluyordu. Yazar ek kısmında Dilsey hakkında tek cümle yazmış: “Katlandılar.” Sırf bu cümleyi tekrar okumak için kitaba yeniden başlayabilirim.

Bahsedecek başka bir şey kaldı mı diye düşünüyorum. Evet, var ama daha fazla uzatmayı istemiyorum. İlk bölüm bana illallah ettirdi. İlk bölümü okuyup pes etmezseniz sizi çok güzel bir Ses ve Öfke bekliyor. Kitabı bitirdiğimde aklıma gelen ilk şey huzur olmayan evde mutluluğun da olmayacağı. Keyifli okumalar.
Bazı kitaplar vardır, ne kadar çabalarsan çabala hakkını veremezsin. Bizim burada yaptığımız da kitabı incelemekten ziyade kitabın bize hissettirdiklerini belirtmekse madem, ben de kitap hakkında birkaç şey yazmak istiyorum.

Kitabın ilk elli sayfasında şöyle hissettim; parçalara bölünmüş bir bütünü toparlamam gerekiyor ve bu iş hiç de kolay olmayacak. Bu şekilde bir yazıma daha önce Faruk Duman’ın bir hikayesinde rastlamıştım. Hikayenin adını hatırlayamadım bir türlü ama onda da kişilerin ağzından ilerleyen bir yazım mevcuttu. O zaman çok sevmiştim bu yöntemi. Bu kitap da kahramanların monologlarının toplamından oluşuyor. Aynı olayı defalarca kez okuyorsunuz. Bu durumun sizi sıkacağını düşünmeyin. Aksine farklı bakış açıları sayesinde hikayenin parçalarına yenilerini ekliyorsunuz ve kitap zihninizde çok farklı boyutlara ulaşıyor.

Annelerinin ölümü üzerine, onun vasiyetini gerçekleştirmeye çalışan bir ailenin, özüne inildiği zaman trajikomik hikayesini barındırıyor kitap. //Diyorum ya kitabı yorumlamak da kitabı okumak kadar zor.// Kitapta en çok etkilendiğim kısım, ölmüş olan anne Addie’nin kısmıydı. Postmodern bir anlatı olan bu kısımda kadının toplumdaki yeri irdelenir. Çocuk sahibi olmak, evlenmek gibi toplum kurallarının getirilerine büyük eleştiri getirilir. İnsanın toplum kurallarına adapte olmaya çalışmasını ölümle eş değer tutar. Satır araları iyi okunursa sadece bu kısımdan bile bir roman çıkabilir diye düşünüyorum.

Kitabı okurken elinize bir kağıt kalem alıp, kahramanların birbiriyle olan ilişkilerini saptamanızı, hatta kim kaç yaşında olabilir diye tahmin etmenizi tavsiye ederim. Bu sayfa ileride fazlasıyla işinize yarayacaktır. Yazar, anaforik anlatıma fazlasıyla yer verdiği için, okuma esnasında karışan kafaların yanmaması adına da fayda sağlayacaktır. Hoşuma giden bir detay da yazarın kip kaymasına başvurması oldu.

Nedendir bilinmez kitabı okurken bir yerde aklıma şunlar geldi. Kişinin ölümü, yaşantısının yansımasıdır. Yoksul insan öldüğü zaman bile kurtulamaz bu durumdan. 5 çocuğu ve kocasına rağmen önündeki engelleri ölümünden sonra bile aşamayan bir kadın, belki de bizlere bunları haykırmak istiyordur diye düşündüm. Her ne kadar içinde bulunduğu aile veya toplum bireylerine karşı sorumlulukları varsa da, insan için öncelik kendisidir. Bizler bu garip dünyayı kendimize yaşanmaz kılarken, bir yandan da kurtuluşumuz için mümkün mertebe bencillik sergileriz. Kendi özgürlüğü için çocuklarını dahi sevemeyen bir anne, annelerinin cenazesini taşırken atını veyahut gayrimeşru çocuğunu düşünen çocuklar, bütün bu aileye kol kanat germesi gerekirken dökük olan dişlerini yaptırmayı düşünen bir baba… Aslında herkes kendisi için yaşıyor bu dünyada dedirtiyor insana.

Kitap, çağının sosyokültürel çarpıklıklarına, adalet sistemine ve değişen toplum yapısına büyük göndermeler yapar. Ötekileştirilen grubun çektiği sıkıntılar, eğitimsizliğin götürüleri, dinin insanlar üzerindeki etkileri de irdelenir ayrıca. Eseri özümseyebilmek için defalarca okunması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak da çeviri hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Nedense çoğu insan kitabın çevirisini beğenmemiş ama ben fazla kötü bulmadım. Çevirmen çok genç yaşta böylesine bir çeviriye imzasını atmışsa ve yıllardır da aynı çeviriyle kitap basılmaya devam ediyorsa bize düşen tek şey çevirmeni tebrik etmektir. Kaldı ki eser artık dünya dili olan İngilizce ile yazılmıştır. Orijinal diliyle de okunabilir diye düşünüyorum. İyi okumalar diliyorum.
En çok acıma ve merhameti, evden mahrum veya trenin altından kalan insan değil, kendi kalbiyle veya arkadaşlarıyla, kendi zamanıyla veya kendi çevresi ile çatışma içerisinden, vicdan ve arzuların arasından mücadelesini veren, acıma ve merhameti hak eden insandır, demişti Faulkner bir röportajda.

Yazarın, kitaplarının omurgasını oluşturan insanın kendisi ile ve ona karşı koyan koşullarla savaşmasıdır. ‘’Ses Ve Öfke’’ bu savaşma trajedisinin örneğidir. Kitabın ismi William Shakespeare’nin Macbeth oyunundan almıştır, ‘’Bir aptalın anlattığı gürültülü patırtılı bir masal. Hiçbir anlamı da yok. ”/alıntı/ ‘’Ses ve öfke’’deki Compson ailesi, Amerika’nın güney bölgesinin toplama imajıdır, onun maddi ve manevi degradasyonu (bozulmasını) farklı bakış açılarından anlatılmıştır.

Dört bölümden oluşan kitap, ilk bölümünü Benjamin, ailenin en küçük, engelli oğlunun gözünde olaylarını görüyoruz. Benji’nin iç monologları, hatırladıklarını, zaman içindeki sıçrayışlarını, geçmişten şimdiye ve geriye dönüşlerini; onun kendince tüm ailenin fertlerinin buğulu bir tablo oluşturuyor (Benji’den sonraki anlatan kişilerden bu tablo çok daha netleşiyor). Yazarın, gününde olayları anlatırken geçmişe dönüşleri yaparak, geçmişini keşfederek şimdiki zamanın anlamını kılıyor. Geçmişin ve şimdinin değişmeyen bir problemi ırkçılıktır; burada önemli olan nesilden nesile çocukluktan başlayarak derine işlemiş iki ırkın arasındaki yabancılaşmanın duvarı - önyargıdır, açık sözlü ırkçılık psikolojisi değldir. Kitapta yapılan İncil’e atıfları görebiliyoruz; dört bölümlü kitap kompozisyonu Dört İncil ile ilişkilidir, romandaki olayların Paskalya zamanında, Benji’nin İsa gibi 33 yaşında olması, onun sürekli ağlaması ise – İsa’nın acısını sonsuza dek sürecek diye yorumlayabiliriz.

Quintin, Comsonlar ‘ın son varlığı olan bir parçaı arsanın satışından kendisini Harvard’ta okutabilme fırsatı bulunan ailenin büyük oğlu, ikinci bölümünü anlatıyor. Kardeşi Caddy Quintin için hayatın merkezidir bundan dolayı onun düşüşünü, onun hamileliğinin sorumlusu kendisini olduğunu babasına inandırmaya çalışıyor. Quintin’nin yaşadığı gününü red ederek ( saatı kırma sahnesi) sürekli geçmişe bakış atarak söz ediyor. Kendi geçmişlerini kabul edip veya kabul etmeyerek romanın kahramanlarının kaderlerini çiziyorlar. Tek Caddy, geleceğin ve sürekli yenilenen hayatın temsilcisi olarak bitmeye yüz tutmuş bu ailede kalmıyor - çekip gidiyor. Quintin ise geçmişi ile barışamadığından dolayı gerçekleri görmek istemediği için hayata veda ediyor.

Romanın üçüncü bölümünü Jason’un, Compson ailesinin üçüncü çocuğu, annesi tarafından en çok sevilen, sinirli, hırslı, parayı delicesine düşkün, zalim ve bencil birinden anlatılıyor. Okumayı Quintin gibi gönderilemediği için ailesini bir türlü affedemiyor. Benji’yı devlet yurduna yollaması gerektiğini sık sık söz eder ve ancak annesinin vefatından sonra bunu gerçekleştirir. Ailesini rezil eden Caddy’den nefret ediyor, Caddy’nin kızına Quinti’yi annesinin yolunu izlemesin diye baskı uyguluyor ama bu Quinti’yi aileden gitmesini durduramıyor. Jason’un tüm eylemlerini ve niyetlerini aşağılık ve insanlığa karşıdır. Kitabın başlığındaki ‘’ses’’ Benji’nin sürekli çıkardığı sesi, ’’öfke’’ ise Janson’un hiç dinmediği öfkesidir.

Dördüncü bölümü de anlatıcıdan öğreniyoruz. Güney’in geleneklerinin taşıyıcısı, Compson ailesinin çocuklarını büyüten, evi döndürmeyi başaran, artık yaşlı olan siyahi hizmetçisi Disley - o hem kendi çocuklarına hem Compson ailesinin çocuklara (öz annesinden yeterli sevgisini göremediği) şefkatini ve sevgisini hissetiriyor – bu aile için ne kadar çalışsa ve çabalasa da onun (ailenin) yok olmasına engel olamıyor...


Malcolm Cowley’nin Faulker ile ilgili yazı yazmak istediğinde yazar ona böyle bir mektup gönderiyor:
‘’Basılmış kitaplarımın haricinde, tarihe hiç çöp ve iz bırakmadan ayrı ve tek bir birey olarak ortadan ebediyen yok olmak… İstiyorum ki yazıtımda ve nekroloğumda hayatımın hikayesi ve sonucu tek bir ifadede anlam bulsun; o kitapları yaratıyordu.’’
Bitirdiğim bir kitabın ardından, kitap hakkında bir şeyler yazmazsam içim içimi yiyor. Bir kısmını sizlerle paylaşıyorum, iyi de oluyor. Böylesi eserlerin daha fazla okunması gerekir diye düşünüyorum. Faulkner eskiden çok okuduğum ve sevdiğim bir yazar. Kitaplığıma yaptığım bir ziyaret sonrası eski bir Cem Yayınevi baskısını buldum. Son sayfası yırtılmış, yaprakları sararmış, cümlelerin altları çizik... Daha önce okumamıştım bu kitabı, belli ki benden önce okuyan kişi iyi bir okur.

Yine ortada parçalar mevcut, tamamlanması gereken. Bu seferki olay bir cinayet. İlerledikçe çözüme kavuşacağını düşünürken aksine daha da dallanıp budaklanıyor, bir türlü olaya hakim olamıyorsunuz. Monologlar bazen ileriye sarıyor, bazen çok eskilere gidiyor. Edebi bir şölen içinde cinayetin detaylarını bulmaya çalışıyorsunuz. Bazı cümleleri defalarca kez okudum, not ettim. Belki ileride ben de böyle cümleler kurabilirim diye düşündüm, çok zor olsa da... Ruhsal çözümlemeler ve ortam betimlemeleri fazlaca güzel. Polisiye bir hikaye gibi gözükse de alttan alta insanın çözümlemesini yapan, yüksek irtifalı bir edebiyat.

Kişilerin davranışlarının nedenlerini anlamakta zorluk çektim. Zaman zaman içimden karakterlere saydırdığım da oldu. Hazmedilmesi zor bir dram mevcut kitapta. Oluşturulan karakterler her ne kadar bilindik olsa da, Faulkner'in dehası sayesinde ustaca işlenmiş. İnsanın kötülüğüne ve yaşayışlarımızdaki anlamsızlığa dem vuruluyor aslında. Kadınlar aşüfte, erkekler ise hovarda ve cani gösterilmiş. Kitap boyunca iyi bir kimseye rastlayamıyorsunuz. Bu durum da kasvetli bir okumaya sebebiyet veriyor. Zamanının politik çıkmazlarına ve yargı mekanizmasına fazlaca dikkat çekilmiş. Derinden hissedilen bir durum olsa da eleştirilerin dozu oldukça kuvvetli.

Kitabı hangi kılıfa sokacağımı bilmiyorum fakat her okurun sevebileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Okurken zihninizin de çalışmasını sağlayacak, emin olun. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
Amerika’nın en önemli yazarlarından biri olan Nobel Edebiyat ödüllü William Faulkner, yazmış olduğu 12 kitaptan biri olan Ses ve Öfke ile ünlenmiştir. Ayrıca yazar Pulitzer sahibidir.
Kitabı okurken zorlanacaksınız hatta bırakmak isteyeceksiniz ama durun! Çünkü Faulkner’in eserlerinin zor anlaşıldığı edebiyat eleştirmenlerinin ortak görüşüdür. Yani sizin zorlanmanız olağan bir durumdur. Hatta kitap ülkemizde 1965 yılında yayımlandığında açıklayıcı bir bilgi verilirmiş okura. Gerçekten yoğun bir anlatıma sahip olan kitap, karmaşık duran karakter yapısıyla kolay çözümlenmiyor. Sürekli bağlaçlarla ve fiilimsilerle birbirine bağlanan ve bir sayfa süren uzun cümleler ile sürekli yinelemeler kitabı gittikçe zorlaştırıyor. Karakterlere ve olay örgüsüne hâkim olmak için dikkatli bir okuma yapmak gerekiyor. Kitap dört bölümden oluşuyor. Eğer sabreder, ilk iki bölümü bitirebilirseniz üçüncü bölümden sonra kitap anlaşılır ve sürükleyici şekle giriyor.
Yazar alışılagelmişin dışında şaşırtıcı bir şekilde ele aldığı eserde Compson ailesinin başından geçenleri irdeler. Birinci bölümü 33 yaşında olmasına rağmen 3 yaşındaki bir çocuk gibi olan zihinsel engelli Benjy’nin gözünden okuyoruz. İkinci bölümde Benjy’nin payına düşen mirasla Harvard’ta okuyan ağabey Quentin’in dili devreye giriyor. Üçüncü bölümde tahammül edemeyip utandığı Bnejy’nin akıl hastanesine yatması gerektiğini ve hadım edilmesini düşünen Jason’ın anlatımı vardır. Kitabın son bölümünde ise ailenin her şeyini bilen emektar çalışanı Dilsey’i kitabın yazarının anlatımıyla dinliyoruz. Ayrıca kitap yayımlandıktan birkaç yıl sonra yazar, Compson ailesini açıkladığı “Ses ve Öfke’ye Ek” adlı bir bölüm daha dahil etmiştir.
Okurken bu bilgiler işinize yarayacak emin olun. Sabredin ve bırakmayın.
Yazarlar hikayelerini kurarken serim(giriş), düğüm(gelişme) ve sonuç bölümlerinden oluştururlar.Ses ve Öfke'de yazar bu sıranın dışına çıkıp farklı kahramanların gözünden farklı zamanlarda anlatılan durumları dört bölümde aktarmıştır. Birinci bölüm, 33 yaşındaki otisitik Benjy'nin zihninden anlatılması; ikinci bölüm Quanten'in intihar öncesi hissettiklerinin onun tarafından aktarılması; üçüncü bölüm n Jason'in gözünden ifade edilmesi; en son bölüm ise yazarın bakış açısıyla dillendirilmesi şeklinde sıralanmıştır.Okurken zorlandığınız ve kişileri karıştırdığınız bir kitap olmakla birlikte Compson ailesinin hayat hikayesini öğrenmiş oluyoruz.Kitap hakkında araştırma yapınca yazarın kitabı bilinç akışı tekniği ile yazdığını öğrendim.Yazar bu teknikte, karakterlerin düşüncelerini olaylara ve oluş sırasına dikkat etmeksizin aktarmıştır.Bu durumda okuyucuda zaman ve mekan karışıklığı yaratmıştır.Sabırlı okuyuculara tavsiye ederim
Ses ve Öfke alışılmışın dışında bir anlatıma sahip. Kitap bilinç akışı yöntemi ile kaleme alınmış. Bu yüzden kitabın diline alışmak için neredeyse 2/3 bitirmek gerekir diye düşünüyorum. Dört bölümden ilk ikisi oldukça yorucu ve karışık. Olayları anlamak ve kişileri oturtmakta zorlanabilirsiniz. Ancak kitabın bu kadar zorlayıcı tarafı dışında ilginç bir çekimi de yok değil. Keyifli okumalar...
Kitabı bitirdiğimde gecenin ortalarında bir yerdeydim. Gözlerim yorulmuş, beynim, teneffüs zilini bekleyen bir çocuk gibi uyumaya geçmemi bekliyor ve gecenin sessizliği etrafımı sarmış durumdaydı. Kitabın son demlerinde gelişen olaylar, tüm bunlara rağmen beni kendinde tutabildi. Ama kitabı bitirdiğim anda aklımdan geçen bir soru oldu. O da: "Ben az önce neyi bitirdim?" Soruma, gece bir cevap bulamadım. Sabaha bıraktım. Şimdi bulduğum cevap ise gündüze yakışmayacak tarzda gibime geldi. Sanırım, gecenin ve kitabın tozları üzerime sinmiş olduğundan hâlâ etkileri altındayım. Verdiğim cevap şu: "Karanlıktan faydalanıp saklanan ve/veya fark edilemeyen ne varsa, burada edebiyatın ışığı altında sergilenmiş."
Kitap hakkında konuşmaya başlayacak olursam eğer; beni, hem duygusal hem de düşüncesel çok fazla etkiledi. Kitapta insanların kötü taraflarını, birbirlerine yapabilecek kötülüklerin sınırı olmadığını ve en önemlisi de bunların bize ne kadar uyduğunu eşsiz bir edebi üslûpla anlatılmış.
Kitabın neredeyse yarısı ufak ufak konu etrafında işlemelerden oluşuyor. Yani demek istiyorum ki, bayağı bir şey anlatıyor ve kafamıza bir çok yap-boz parçası koyuyor. Ama bu parçaların, nasıl bir resim ortaya çıkartacağı konusunda hiçbir fikriniz olmadan bu parçaları, size sunuyor. Benim ilgimi, canlı tutanlardan biri de bu olmuştu. Çünkü, kafamın içinde bir karmaşıklık ve kaos vardı. Nereye varacağını merak ediyordum.
Yazarın, beni, derinliklerden vurduğu bir olay daha var. O da: betimlemeleri ve benzetmeleriydi. Gerçekten harikulâde idi. Kitap okuduğumuz zamanlarda yazılanlar zihnimizde canlanır ve belli bir şekilde görüntüler oluşur ya, bu kitapta ise görüntüler oluşmuyor. Direkt anın görüntüsü oluşuyor. Olaylar, kişiler, yer ve zaman karışık bir dille ama, ince ince anlatılmıştı. Okuduğum zaman, o anı kafamda en küçük detayına kadar görebiliyordum. Sanki, bir fotoğrafa yıllarca bakmış ve artık fotoğrafın her ufak detayı zihnine işlenmiş gibi oluyordum. Metaforlar konusunda ise şoke ediciydi. Benim daha önce hiçbir şekilde duyumsamadığım çok fazla metafor vardı. Bağlantıları anlamak için neredeyse, hepsi üzerinde düşünmem gerekiyordu. İkisi de, hayal gücüm ve zihnim için çok güzel çalışmalardı.
Uzun lafın kısası, kitap, konu ve dil olarak, olağandan çok uzak. İçimizdeki ve yaptıklarımız kötülükler ile karanlık, yazarın kalemiyle gün ışığına çıkmış durumda. Midemizi bulandırabilecek, tiksinti oluşturacak ve nefreti körükleyebilecek kadar şeffaf ve belirgindi. Naçizane fikrim, hem dili, hem de konusu olarak okunması çok şey katacak ve aynı zamanda çok şey götürecek bir kitap. Seçiminizi yapın!
Ya karanlığın tadına bakacaksınız,
Ya da çoğu zaman olduğu gibi algınızı başka bir tada yönelteceksiniz.
Uzun süredir böyle bir inceleme yapmıyorum ama bu sefer biraz üstüne düşeyim dedim. İlk Faulkner okuyuşum ve gerçekten de etkileyici bir isim. Kitabı bir çok listede okunması gereken eserlerden olduğu için almıştım. Nasip sırası geldi ve başladım okumaya ama AÖF sınavlarına çakıştığı için biraz geç bitti.

Kitabın türü hakkında pek inceleme yapmadan alırım. İsimleri duyulmuş ve seçkin kitapları okumaya çalışırım. Kitabın bilinç akış tekniğinde bilmeden başladım esere. Başlarda çok farketmesem de kendini göstermeye başladı. Bilinç akışı nedir ? “Bilinç akışı karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi tekniktir. Yapıtlarda iç diyalog şeklinde göze çarpar. Bilinç akışı tekniğini kullanan yazarlara örnek olarak James Joyce, William Faulkner ve Virginia Woolf gösterilebilir. “ Modernizm akımının temeli kabul edilen bir eser bu kitap. Bu akışın zaman zaman dezavantajı aynı sahneleri farklı gözlerle tekrardan okumanız ama aynı zamanda da farklı açıdan, dilden, anlatımdan bakması da avantajınız. Parçaları birleştirmek size kalıyor dolayısıyla geliştiren bir teknik olarak ortaya çıkıyor. Karakter tahlili yapıyorsunuz bir bakıma.

İçeriğe gelirsek kitap bir ailenin çöküşünü anlatıyor resmen. Filmini izledikten sonra tam bir dram. Kitapta karakterler genelde aile içi konuşmalardan oluşmakta. Annenin yatağa düşmesi ve mezarının kendi istediği bir yerde olmasını istiyor. Yapılması gereken aslında 5 km öteye bir naaş taşımak ama Faulkner bunu öyle bir anlatmış ki… İste kitabı da güzel yapan bu süreç. Kardeşlerin çalışması sonucu bir tabut hazırlıyorlar ama öylesine yoksul bir aile ki bu aile çok yoksul. Neyse kadının taşınması işinde köprüden geçememe var. Bir erkek çocuğun ayağını kaybetmesi kangren olması. Sonra yangın çıkıp oğullardan birinin naaşı tek başına samanlıktan çıkarması ve samanlığı da yakan ise diğer oğlu, kız çocuğunun yasak bir cinsel ilişkisi yaşanan olaylar ise öylesine üzücü ve sinir bozucu… Vardaman romanın en küçüğü, en masumu, en iyisi… Neyse sonlara geldiğimizde ise cenaze gömüldükten sonra babanın bir anda sürpriz yapması…

Temaya gelirsek bütün zorluklara rağmen bir annenin isteğinin yerine gelmesi. Azim, zorluklara direnme diyebilirim. Gerçekten çok badire atlattılar.

Kısacası çok güzel bir kitap. Bu tekniğe aşina olanların daha güzel okuyacağı, bilmeyenlerin ise tanışacağı bir eser. Çeviri ise Murat Belge. En iyi çevirmenlerin arasında ve kendisi bu kitabı çok genç yaşta çevirmiş kesinlikle etkisi olduğunu düşünmekteyim. Çevirileri pek beğenmedim diyebilirim. İyi okumalar diliyorum. Ha unutmadan filmi mutlaka izleyin. Yönetmen film de dahi bilinç akışını kullanarak çift kadraj ile çekmiş filmi. Aynı anda farklı gözlerle izliyorsunuz. Çok güzel bir eseri filmi ile tamamladığım için mutluyum.
"Kimi zaman kesinlikle bilemiyorum, bir adamın ne zaman çatlak, ne zaman akıllı olduğunu kimin söylemeye hakkı var.
Kimi zaman diyorum ki hiçbirimiz tam deli ya da tam akıllı değiliz, denge bir yana doğru kaymadıkça."

Faulkner bu kitabında bence anlatım dilinde ustalığını serilemiş.
Yazar romanı, iç monologlar şeklinde ilerletmiş ve her olayı bir ailenin tüm fertleri gözünden bölüm bölüm anlatmış.

Kitabı ve hikayeyi genel anlamda beğendim, lakin bazı bölümlerde kafamda dağınıklıklar yaşadım. Bence bunun sebebi de kesinlikle çevirideki kopukluklardı.

Ayrıca öğrendiğime göre "Döşeğimde Ölürken "kitabı filmi çekilen kitaplardan biriymiş:)

Bu akşam 2013 yapımı filmini izlemeyi düşünüyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
William Faulkner
Tam adı:
William Cuthbert Faulkner
Unvan:
Nobel ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
New Albany, Mississippi, ABD, 25 Eylül 1897
Ölüm:
Byhalia, Mississippi, ABD, 6 Temmuz 1962
Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway'den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsemiştir. Uyguladığı teknikler arasında bilinç akışı tekniği ve çoğul anlatı (multiple narration) teknikleri bulunur. 1930'larda Avrupa'daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazarıdır.

25 Eylül 1897'de Mississippi'de doğan Faulkner, buradaki Güney geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirdi. Daha sonra hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Oxford'daki Lafayette kasabasına taşındılar. Eserlerinde bahsettiği "Jefferson" Oxford'u, "Yoknapatawpha kasabası" ise Lafayette'i temsil eder. Büyük-büyük babası William Clark Falkner Konfederasyon ordusunda görev yapmış, tren yolu yaptırmış ve adını Tippah kasabası yakınındaki Falkner şehrine verdirmiş Mississippi'nin önemli karakterlerinden biridir. Aile soyadları Falkner olmasına rağmen, büyük ihtimalle görevli memurun hatası sonucu Faulkner olmuştur. Liseyi terkettikten sonra bir işte tutunamayıp "wastrel" (defolu mal) olarak anılmaya başlanmıştır. 1918'de, iki ailenin Faulkner'ın ev geçindiremeyeceğine karar verip ayırdıkları nişanlısı Estella Oldham'ın zengin ve yaşlıca olan Cornell Franklin'le evlenip Çin'e yerleşmesiyle büyük bir üzüntü yaşamış ve Yale öğrencisi olan Oxford'dan arkadaşı Phil Stone'un yanına, New Haven'a gitmiştir. Burada kâtiplik yapmış, Phil Stone'un onun için hazırladığı okuma programıyla klasikleri ve çağdaş yazarları okumuş, bu sayede Melville, Cervantes, Dostoyevski ve Conrad'ın eserlerine büyük hayranlığı oluşmuştur.

Daha sonra Toronto'da yardımcı pilotluk yapıp Oxford'a geri dönen yazar bu sefer Mississippi Üniversitesi'ne girmiş, burada "Marionettes" adlı bir grup kurup aynı adı taşıyan bir oyun yazmaya çalışmış fakat başaramamış ve 1921'de okulu bırakıp New York'a gitmiştir. Burada bir kitapçıda çalışmış ve Sheerwood Anderson'ın ileride eşi olacak olan Elizabeth Prall'la tanışıp arkadaşlık kurmuştur. Aynı yılın Aralık ayında Oxford'a geri dönmüş ve bu sefer de üniversitede postane müdürü olarak çalışmaya başlamıştır. 1924'de The Marble Faun(Mermer Tanrıça) adlı şiir kitabını basmıştır.

1925'de New Orleans'a gidip arkadaşı olan Elizabeth Prall sayesinde Sherwood Anderson'ın "çırağı" olmuş ve onun yönlendirmeleriyle Birinci Dünya Savaşı sonunda entellektüellerde ve toplumda görülen sıkıntı ve büyük üzüntüyü benimseyip, yine Anderson'ın yönlendirmesiyle 1926'da Soldier's Pay'i yazmıştır.

1929'a dek olan yazılarında şeytani özellikler taşıyan karanlık kötü kadın karakterler görülürken, 1928'de Estella'nın boşanıp dönmesi ve William Faulkner'ın onunla evlenmesiyle bu kadın modeli değişmiştir. 1929'da Sartoris'i yazmıştır. Bu eserinin önemli özelliği, Faulkner'ın ünlü Yoknapatawpha kasabası sembolünü ilk kullandığı kitabı olmasıdır. Aynı yıl ünlü eseri The Sound and the Fury'yi (Ses ve Öfke) yazmış ve büyük bir başarı kazanmıştır. 1930'da ise As I Lay Dying'de (Döşeğimde Ölürken) 40 mil ötedeki Jefferson'a gömülmek istediğini söyleyen Addie Bundren'in cenazesinin ailesi tarafında buraya götürülmesi anlatılır.

Paraya sıkıştığı bir dönemde, sırf satış yapması için 1931'de yayımlanan Sanctuary'yi (Kutsal Sığınak) yazar fakat beklediği kadar büyük satışı sağlayamaz. Daha sonra devam eden maddi sıkıntıları yüzünden ara ara Hollywood'da senaryo yazarlığı yapar. 1932'de ise Light in August'u (Ağustos Işığı) yazar. Bu eserde, Lena Grave, Joe Christmas ve Peder Hightower'ın geçmişe saptantılı hikâyeleri birçok anlatıcı kullanılarak anlatılır. 1936'da Absalom! Absalom!'u yazar.

Faulkner eserlerinde genel olarak Güney kültürünün çöküşü ve bozuluşunu, ve aile sevgisi ve gururunun yok oluşunu ele alır.

1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıktan sonra, 1955'de Pulitzer Ödülü'nü alan Faulkner, 1962'de bir kalp krizi sonucu ölmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 125 okur beğendi.
  • 459 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 788 okur okuyacak.
  • 37 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları