William Faulkner

William Faulkner

Yazar
7.5/10
280 Kişi
·
861
Okunma
·
259
Beğeni
·
9.351
Gösterim
Adı:
William Faulkner
Tam adı:
William Cuthbert Faulkner
Unvan:
Nobel ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
New Albany, Mississippi, ABD, 25 Eylül 1897
Ölüm:
Byhalia, Mississippi, ABD, 6 Temmuz 1962
Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway'den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsemiştir. Uyguladığı teknikler arasında bilinç akışı tekniği ve çoğul anlatı (multiple narration) teknikleri bulunur. 1930'larda Avrupa'daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazarıdır.

25 Eylül 1897'de Mississippi'de doğan Faulkner, buradaki Güney geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirdi. Daha sonra hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Oxford'daki Lafayette kasabasına taşındılar. Eserlerinde bahsettiği "Jefferson" Oxford'u, "Yoknapatawpha kasabası" ise Lafayette'i temsil eder. Büyük-büyük babası William Clark Falkner Konfederasyon ordusunda görev yapmış, tren yolu yaptırmış ve adını Tippah kasabası yakınındaki Falkner şehrine verdirmiş Mississippi'nin önemli karakterlerinden biridir. Aile soyadları Falkner olmasına rağmen, büyük ihtimalle görevli memurun hatası sonucu Faulkner olmuştur. Liseyi terkettikten sonra bir işte tutunamayıp "wastrel" (defolu mal) olarak anılmaya başlanmıştır. 1918'de, iki ailenin Faulkner'ın ev geçindiremeyeceğine karar verip ayırdıkları nişanlısı Estella Oldham'ın zengin ve yaşlıca olan Cornell Franklin'le evlenip Çin'e yerleşmesiyle büyük bir üzüntü yaşamış ve Yale öğrencisi olan Oxford'dan arkadaşı Phil Stone'un yanına, New Haven'a gitmiştir. Burada kâtiplik yapmış, Phil Stone'un onun için hazırladığı okuma programıyla klasikleri ve çağdaş yazarları okumuş, bu sayede Melville, Cervantes, Dostoyevski ve Conrad'ın eserlerine büyük hayranlığı oluşmuştur.

Daha sonra Toronto'da yardımcı pilotluk yapıp Oxford'a geri dönen yazar bu sefer Mississippi Üniversitesi'ne girmiş, burada "Marionettes" adlı bir grup kurup aynı adı taşıyan bir oyun yazmaya çalışmış fakat başaramamış ve 1921'de okulu bırakıp New York'a gitmiştir. Burada bir kitapçıda çalışmış ve Sheerwood Anderson'ın ileride eşi olacak olan Elizabeth Prall'la tanışıp arkadaşlık kurmuştur. Aynı yılın Aralık ayında Oxford'a geri dönmüş ve bu sefer de üniversitede postane müdürü olarak çalışmaya başlamıştır. 1924'de The Marble Faun(Mermer Tanrıça) adlı şiir kitabını basmıştır.

1925'de New Orleans'a gidip arkadaşı olan Elizabeth Prall sayesinde Sherwood Anderson'ın "çırağı" olmuş ve onun yönlendirmeleriyle Birinci Dünya Savaşı sonunda entellektüellerde ve toplumda görülen sıkıntı ve büyük üzüntüyü benimseyip, yine Anderson'ın yönlendirmesiyle 1926'da Soldier's Pay'i yazmıştır.

1929'a dek olan yazılarında şeytani özellikler taşıyan karanlık kötü kadın karakterler görülürken, 1928'de Estella'nın boşanıp dönmesi ve William Faulkner'ın onunla evlenmesiyle bu kadın modeli değişmiştir. 1929'da Sartoris'i yazmıştır. Bu eserinin önemli özelliği, Faulkner'ın ünlü Yoknapatawpha kasabası sembolünü ilk kullandığı kitabı olmasıdır. Aynı yıl ünlü eseri The Sound and the Fury'yi (Ses ve Öfke) yazmış ve büyük bir başarı kazanmıştır. 1930'da ise As I Lay Dying'de (Döşeğimde Ölürken) 40 mil ötedeki Jefferson'a gömülmek istediğini söyleyen Addie Bundren'in cenazesinin ailesi tarafında buraya götürülmesi anlatılır.

Paraya sıkıştığı bir dönemde, sırf satış yapması için 1931'de yayımlanan Sanctuary'yi (Kutsal Sığınak) yazar fakat beklediği kadar büyük satışı sağlayamaz. Daha sonra devam eden maddi sıkıntıları yüzünden ara ara Hollywood'da senaryo yazarlığı yapar. 1932'de ise Light in August'u (Ağustos Işığı) yazar. Bu eserde, Lena Grave, Joe Christmas ve Peder Hightower'ın geçmişe saptantılı hikâyeleri birçok anlatıcı kullanılarak anlatılır. 1936'da Absalom! Absalom!'u yazar.

Faulkner eserlerinde genel olarak Güney kültürünün çöküşü ve bozuluşunu, ve aile sevgisi ve gururunun yok oluşunu ele alır.

1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıktan sonra, 1955'de Pulitzer Ödülü'nü alan Faulkner, 1962'de bir kalp krizi sonucu ölmüştür.
Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını.
William Faulkner
Sayfa 151 - İletişim Yayınları
Ben herkese hakkını veririm, dinine ya da başka bir özelliğine bakmadan.
William Faulkner
Sayfa 168 - Yapı Kredi Yayınları, 9.Basım
Eğer ağlamaya niyetiniz varsa diyorum,
"Lütfen yalnız başınıza ağlayın."
William Faulkner
Sayfa 198 - Yapı Kredi Yayınları, 9.Basım
294 syf.
·10 günde·Beğendi
Havalar çok sıcak. İşler yoğun. İkisi bir araya gelince insanı acayip bunaltıyorlar. Gökten düşecek şarıl şarıl yağmur damlalarının serinliğine, yağsa da hem serinlesek hem de işlere ara versek diyerekten, muhtaç bekliyoruz. İnceleme yazmaya başlamadan az evvel her bunaltıcı günde olduğu gibi bunları düşünüyordum. Gök artık isyan derecesindeki kısık sesimizi mi duydu nedir bilmem, sinesinde biriktirdiği öfkesini büyük bir hınçla etrafa saçmaya başladı. İki gündür bekliyorum yazmak için. Kitabı okuyup, not alıp geçmek istemedim. Fırsattan istifade vakit kaybetmeden yazmanın iyi olacağını düşündüm. Şuan da yağmurun ses’i ve göğün öfke’si altında yazıyorum ya da yazmış olacağım. İlkin kitap hakkında klişe sayılacak şeyleri söylemem lazım. ABD’nin güneyinde yaşayan köklü mü köklü Compson Ailesi’nin(aslında ailenin kızı Caddy üzerinden kitap tüm şekillenmelerini buluyor) dağılışı, çöküşü ya da çürümesi etrafında şekillenen kitap, sonundaki ek kısmını da sayarsak 5 bölümden oluşuyor. İlk üç bölüm farklı karakterlerin ağzından, son iki bölüm de yazar tarafından anlatılıyor. Kitabın ilk bölümüne direk yokuş çıkarak başlıyor, doğal olarak okuma hızınızı yavaşlatıyorsunuz. Ama kitap kademe kademe kolaylaşan bir anlatıma sahip olduğu için ilerleyen bölümlerde hem okuma açısından hem de olayları birleştirme açısından rahatlıyorsunuz. Bu kitabı okuyan ya da okumaya yeltenip bırakan okurların ilk iki bölümde ne sıkıntılar çektiğini(bana damdan düşmüş birini bulun, misali) gayet iyi tahmin edebiliyorum. Kitabın 100 Temel Eser listesinde olduğu klişesini de unutmadan yazıyım.

İnsan okudukça kitaplardan sızan seslere ve anlama bürünmüş kelimelere karşı daha duyarlı hale geliyor. Kelimeler ve sesler ne kadar doyurucu oluyorsa(kitaplarda standart bir doyuruculuk ölçüsü olamayacağına göre okurun bunlara yüklediği anlamın doyuruculuğu) doğal olarak insanda da ona göre düşünceler doğuruyor. Compson Ailesi’nin içinde bulunduğu durumu nitelerken başta üç kelime kullandım: Dağılma, çöküş, çürüme. Aslında düşünüldüğünde üç kelime de ailenin durumunu karşılıyor. Ama bana göre içlerinde Compsonları niteleyen en iyi kelime ‘çürüme’dir. Dağılanı tekrar toplayabiliriz, çökeni tekrar inşa edebiliriz ama iş çürümeye gelince elimizden bir şey gelmez. Çürüğü kesip atmayı denersiniz ama üstünden zaman geçer tekrar çürümeye başlar. Cioran da boşuna “Hayat yasalarının başında çürüme gelir” demiyor zaten. Aileyi içine alan çürüme her fertte kendini farklı boyutlarda gösteriyor. Şimdi buradan bakıldığında kitabın aslında direk bir aile trajedisini konu almadığını aksine ailede bulunan kişilerin bireysel çürümelerinin ne boyutlarda aileye etki ettiğini söylemek istiyorum. İnsanlık denen yara çoktan çürümeye başlamış, Compsonlar sadece ufak bir doku. Kitaba Ses ve Öfke ya da Çürük Compsonlar ya da siz ne derseniz deyin.

Kitabın normalde 4 bölümden oluştuğunu belirtmiştim. Şimdi de bölümler hakkında birkaç şey söylemekte fayda var. Notlarımdan spoiler sayılabilecek kısımları çıkarıp, bölümleri sırasıyla yazdım ama cümleleri düzeltmedim bunu da belirtmeliyim:

7 Nisan 1928:

Kitabın en zor okunan kısmı. Olanları adı Benjamin olan zihin engelli bir bireyin ağzından dinliyoruz. Tabii ne kadar olan demek doğru olursa. Takma adları Benjy, Ben, Maury. Bölümün merkezinde kız kardeş Caddy var. Bu bölümde yazarın nasıl anlattığı ne anlattığının önüne geçiyor. Zaten Benjy’nin aklından o an ne geçerse onu okuyoruz. Bazen çocukluğundaki bir ana geçiyor, bazen de şimdiki bulunduğu ana sıçrıyoruz. Bu da bir anlam bütünlüğünü ortadan kaldırıyor. Dolasıyla yazarın Benjy’e bu sıçrayışları nasıl yaptırdığı burada daha önemli. Tesadüftür incelemeye başlamadan önce şuan okuduğum kitapta(#22244013) bir zaman tanımına denk geldim. Yazar diyor ki zaman “...aklımızın aktığı yere doğru akar. Hatta döngüsel bir şeydir...bölünebilir, bilinebilir ve anlatılabilir zaman.” Faulkner’ın zaman anlayışı da kesinlikle bu tanıma birebir uyuyor. Benjy zamanı bölüyor, döngüye bağlıyor, aklının aktığı yere götürüyor, anlatıyor. Ama Faulkner yaşasa idi, kitabı okuyucunca mutlaka sizin de aklınıza gelecektir bu, şunu sormak isterdim: Neden akılsız birinin eline aklın estiği yere giden zamanı verdin? Benjy’nin bir huyu var bir şeyi istemediğinde, düzeni bozulduğunda hemen ağlamaya başlıyor. Başta söylediğim yağmurun ses’i bu yüzden Benjy’nin ta kendisiydi.

2 Haziran 1910:

Bu bölümde Quentin anlatıcı rolünü ele alıyor. Erkek kardeş. 18 sene önceye gidiyoruz. Quentin biraz içe dönük ve suçluluk duygusuyla yoğrulmuş. Yine merkezde Caddy var ama Caddy hakkında söyleyeceklerim direk içerik hakkında detaylı bilgiye kaçıyor. Onun için yine sadece bu bölümün nasıl anlatıldığı anlatılabilir. Burada da zaman meselesi ele alınıyor. Yazar açıkça zaman küçük çarkların tik takları arasına sıkışıp kaldıkça ölüdür diye söylüyor bu bölümde. Zaten bölümün başında kol saatinin camı kırılıyor ve Quentin zaman algısından sıyrılıyor. Bu bir sembolik anlam taşır mı bilemem. Dikkat çeken diğer bir nokta bazı paragraflarda noktalama işareti hiç yok. Saramago virgülsüz yazmasıyla bilinir ama maalesef o paragrafların yanında, karşılaştırmak yanlış da olsa, Saramago’nunkiler biraz cüce kalıyor. İlk bölümdeki zorluktan bu bölümde biraz olsun kurtuluyoruz.

6 Nisan 1928:

Bu bölümde sert mizaçlı bir karakter var karşımızda. Dediğim dedik, çaldığım düdük modunda. İpler Jason’ın elinde. Erkek kardeş. Kendisi baya da ırkçı. Evde çalışan zencilere rahat vermiyor. Anneleri kardeşler arasında en çok onu seviyor. Yine başta dediğim göğün öfke’si de Jason’ın ta kendisiydi. Bu bölümde anlatım gözle görülür bir biçimde yumuşuyor.

8 Nisan 1928:

Son bölüm. Anlatım çok çok daha anlaşılır hâle geliyor. Evde çalışan zenci Dilsey tarafından olaylar anlatılıyor. Daha doğrusu yazar anlatıyor. Ailenin çürümesi tarafsız bir göz tarafından ilk defa okura sunulmuş. Çocukların üstünde annelerinden daha çok hakkı var Dilsey’in. Okusanız evin hanımı o sanırsınız.

Gelelim ek kısmına. Her şey burada anlam kazanıyor. Eğer sabredip bitirseniz sabrınızın karşılığını çok iyi bir şekilde alıyorsunuz. Ailenin 1600lerden 1900lere kadar her bireyinin başından geçenler kitaptan daha ilginç. Dilsey evde yaşanılan çürümenin her aşamasına şahit oluyordu. Yazar ek kısmında Dilsey hakkında tek cümle yazmış: “Katlandılar.” Sırf bu cümleyi tekrar okumak için kitaba yeniden başlayabilirim.

Bahsedecek başka bir şey kaldı mı diye düşünüyorum. Evet, var ama daha fazla uzatmayı istemiyorum. İlk bölüm bana illallah ettirdi. İlk bölümü okuyup pes etmezseniz sizi çok güzel bir Ses ve Öfke bekliyor. Kitabı bitirdiğimde aklıma gelen ilk şey huzur olmayan evde mutluluğun da olmayacağı. Keyifli okumalar.
222 syf.
·6 günde·9/10
https://1000kitap.com/nausicaa, https://1000kitap.com/kimmerya, https://1000kitap.com/ignatius, Paul Muaddib gibi kullanıcı adları her zaman dikkatimi çekiyor, benim gibi isim soy isim bileşkesini tercih eden profillerdense. Filmlerden, dizilerden ve özellikle bu sitede ortak ilgi alanımız olan kitaplardan seçilen karakterleri öne çıkaran, muhtemelen kişilerin kendileri ile özdeşleştirdiği isimler dikkate değer benim nezdimde. Son bir kaç aydır https://1000kitap.com/_belirsizlik gözüme çarpan bir profildi. Kitabın Faulkner'ca 'bir güç gösterisi' olarak nitelenmesi, basında 'bir Amerikalı tarafından yazılmış en özgün roman' olarak lanse edilmesi ve hacimsizliği sebebiyle albenisi çok fazla.

Hepimizin korktuğu Tutunamayanlar ı yarım bıraktıran bilinç akışı tekniği ile yazılmış. 2-3 sayfa uzunluğunda, birinci ağızdan yazılmış kısımlardan oluşuyor, iç monologlarla desteklenmiş 15 ayrı karakterin gözüyle bakıyoruz olaylara. 60-70 sayfa sonunda dahil olabiliyor insan, onda da sürekli geri dönüş gerekiyor, parçaları toplayıp tamamlamak gerekiyor. Buna rağmen akıcı. Murat Belge yazdığı önsözde bizim güzide incelemelerimiz gibi okurken hissettiklerini, yazarın hayatını, muazzam spoiler'lı bir kitap özetini sunmuş, kitabı okuyacaklar lütfen sona saklasın.

'Döşeğimde ölürken' başlığı Homeros'un Odysseia'sından ödünç alınmış. 'Uzun zaman ölü kalabilmek' için yaşamış, kadınlık yüküyle dolmuş taşmış bir ana, "Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi" diyen tembel ve bencil bir baba ve 5 çocuğunun 10 günlük cenaze yolculuğu hikayesi. Yoksulluğun, cehaletin, aynı dünyada farklı kafalarda olmanın kitabı.

Şiirsel bir dil var, ama o altını çizmeye can attığımız aforizmalardan bahsetmiyorum, başka bir şey var tanımlayamadığım. Arka kapakta yazdığı gibi tam yerinde bir boşluk belki, sadece 'annem balık' diyerek bir cümlede bir dünya anlatabilmek belki de. Anlamadığım yerler vardır sanırım, üstüne düşünülecek, bir daha okunulacak. Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir kitap olmamıştı.
294 syf.
·24 günde·Beğendi·10/10
En çok acıma ve merhameti, evden mahrum veya trenin altından kalan insan değil, kendi kalbiyle veya arkadaşlarıyla, kendi zamanıyla veya kendi çevresi ile çatışma içerisinden, vicdan ve arzuların arasından mücadelesini veren, acıma ve merhameti hak eden insandır, demişti Faulkner bir röportajda.

Yazarın, kitaplarının omurgasını oluşturan insanın kendisi ile ve ona karşı koyan koşullarla savaşmasıdır. ‘’Ses Ve Öfke’’ bu savaşma trajedisinin örneğidir. Kitabın ismi William Shakespeare’nin Macbeth oyunundan almıştır, ‘’Bir aptalın anlattığı gürültülü patırtılı bir masal. Hiçbir anlamı da yok. ”/alıntı/ ‘’Ses ve öfke’’deki Compson ailesi, Amerika’nın güney bölgesinin toplama imajıdır, onun maddi ve manevi degradasyonu (bozulmasını) farklı bakış açılarından anlatılmıştır.

Dört bölümden oluşan kitap, ilk bölümünü Benjamin, ailenin en küçük, engelli oğlunun gözünde olaylarını görüyoruz. Benji’nin iç monologları, hatırladıklarını, zaman içindeki sıçrayışlarını, geçmişten şimdiye ve geriye dönüşlerini; onun kendince tüm ailenin fertlerinin buğulu bir tablo oluşturuyor (Benji’den sonraki anlatan kişilerden bu tablo çok daha netleşiyor). Yazarın, gününde olayları anlatırken geçmişe dönüşleri yaparak, geçmişini keşfederek şimdiki zamanın anlamını kılıyor. Geçmişin ve şimdinin değişmeyen bir problemi ırkçılıktır; burada önemli olan nesilden nesile çocukluktan başlayarak derine işlemiş iki ırkın arasındaki yabancılaşmanın duvarı - önyargıdır, açık sözlü ırkçılık psikolojisi değldir. Kitapta yapılan İncil’e atıfları görebiliyoruz; dört bölümlü kitap kompozisyonu Dört İncil ile ilişkilidir, romandaki olayların Paskalya zamanında, Benji’nin İsa gibi 33 yaşında olması, onun sürekli ağlaması ise – İsa’nın acısını sonsuza dek sürecek diye yorumlayabiliriz.

Quintin, Comsonlar ‘ın son varlığı olan bir parçaı arsanın satışından kendisini Harvard’ta okutabilme fırsatı bulunan ailenin büyük oğlu, ikinci bölümünü anlatıyor. Kardeşi Caddy Quintin için hayatın merkezidir bundan dolayı onun düşüşünü, onun hamileliğinin sorumlusu kendisini olduğunu babasına inandırmaya çalışıyor. Quintin’nin yaşadığı gününü red ederek ( saatı kırma sahnesi) sürekli geçmişe bakış atarak söz ediyor. Kendi geçmişlerini kabul edip veya kabul etmeyerek romanın kahramanlarının kaderlerini çiziyorlar. Tek Caddy, geleceğin ve sürekli yenilenen hayatın temsilcisi olarak bitmeye yüz tutmuş bu ailede kalmıyor - çekip gidiyor. Quintin ise geçmişi ile barışamadığından dolayı gerçekleri görmek istemediği için hayata veda ediyor.

Romanın üçüncü bölümünü Jason’un, Compson ailesinin üçüncü çocuğu, annesi tarafından en çok sevilen, sinirli, hırslı, parayı delicesine düşkün, zalim ve bencil birinden anlatılıyor. Okumayı Quintin gibi gönderilemediği için ailesini bir türlü affedemiyor. Benji’yı devlet yurduna yollaması gerektiğini sık sık söz eder ve ancak annesinin vefatından sonra bunu gerçekleştirir. Ailesini rezil eden Caddy’den nefret ediyor, Caddy’nin kızına Quinti’yi annesinin yolunu izlemesin diye baskı uyguluyor ama bu Quinti’yi aileden gitmesini durduramıyor. Jason’un tüm eylemlerini ve niyetlerini aşağılık ve insanlığa karşıdır. Kitabın başlığındaki ‘’ses’’ Benji’nin sürekli çıkardığı sesi, ’’öfke’’ ise Janson’un hiç dinmediği öfkesidir.

Dördüncü bölümü de anlatıcıdan öğreniyoruz. Güney’in geleneklerinin taşıyıcısı, Compson ailesinin çocuklarını büyüten, evi döndürmeyi başaran, artık yaşlı olan siyahi hizmetçisi Disley - o hem kendi çocuklarına hem Compson ailesinin çocuklara (öz annesinden yeterli sevgisini göremediği) şefkatini ve sevgisini hissetiriyor – bu aile için ne kadar çalışsa ve çabalasa da onun (ailenin) yok olmasına engel olamıyor...


Malcolm Cowley’nin Faulker ile ilgili yazı yazmak istediğinde yazar ona böyle bir mektup gönderiyor:
‘’Basılmış kitaplarımın haricinde, tarihe hiç çöp ve iz bırakmadan ayrı ve tek bir birey olarak ortadan ebediyen yok olmak… İstiyorum ki yazıtımda ve nekroloğumda hayatımın hikayesi ve sonucu tek bir ifadede anlam bulsun; o kitapları yaratıyordu.’’
315 syf.
·37 günde·Beğendi·10/10
Vinç, Kamyon ya da ağır ne varsa...


Daha önce bu kitabı okumaktan daha zor bir uğraşım, daha ağır bir işim olmadı...
Kitaba gelelim...
Thomas Sutpen; hırslı, zeki, çalışkan , üç kağıtçı ve adı nefret kelimesinin sözlükteki karşılığı olabilecek kadar da kötü bir karakter.. Yaşlandım mı bilmiyorum, yorgun muyum onu da bilmiyorum ama bir günde en fazla 40 sayfa okuyabildiğim tek kitap oldu. Bazen kitabı duvara fırlatmak geçti içimden ya da kaza süsü vererek çay dökmek tabiki yapamıyor insan. Her ne kadar sıksa da bir sonraki sayfasını bu kadar merak ettiğim bir kitap daha olmamıştır.
Kitabın genelinde bir nefret ve kin karmaşası var, misalen
" Kırk üç yıllık nefret, kırk üç yıl çiğ et yemiş gibi kuvvetlendirmişti Onu.(syf 286 )

Nefretin düşmanlığın ana sebebi sadece Sutpen değil elbetteki. Evlendiği eşinin melez olduğunu öğrenen Sutpen'in olduğu yerden kaçmasına neden oluşu ve bir oğlu olduğunu bilmemesi. Tekrardan evlenmesi ve bu yeni evlilikten olan talihsiz kızına haberdar olmadığı oğlunun , haberdar olmasına kadar aşık olması, ikinci evliliğin öbür ferdi Henry' nın de kardeşine duyduğu aşk ve sevgi karmaşasında içinden çıkılmaz olaylar.

Karmaşanın bir sebebi de olmadığınızı sandığınız halde birden ortaya çıkan bir yetim sevgi. Biri çıkıp birini seviyor , o sevgi düşmanlığa neden oluyor , baba başkahraman iken neredeyse perde arkasında müdahalesini sürdürüyor biz görmüyoruz sadece hissediyoruz. Ve onun" yüz kilometrekaresi "

Cümleler o kadar ağır geliyor ki bazen üç kez tekrar etmek gerekiyor, nokta deseniz hak getire, virgüller biraz dinlenmek içinken burada tam tersine , virgül olan yeri daha hızlı okumak gerekiyor.

Son olarak herşeye rağmen hayatımda okuduğum en ağır dilli kitaptı bir daha söyleyeyim. Bu kitabı okumadan önce lütfen dünya üzerinde canınızı sıkan hiçbir şey olmasın, mümkünse bir aylık bir planı bu kitaba ayırın derim.
Eğer sokakta, yolda, caddede , nerede olursa olsun elinde bu kitabı bulunduran kim olursa , nasıl biri olursa olsun hemen gidip benimle bir kaç çay içip bu kitabı yorumlamaya zorlayacağım. (Kendimi bir an Sutpen gibi hissettim:))
Herkese Saygılar ve Sevgiler..
(Yaşarsam 60 yaşıma bastığımda bir kez daha okuyacağım ..:.)
294 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
William Faulkner, eserini şöyle özetler: “Romanın ismi ses ve öfkeydi. Bu sözcükler bilinçaltından geldi. Ben bunları hiç tereddüt etmeden ve Shakespeare’in alıntısının benim öykümün kin ve çılgınlığa uyup uymadığını düşünmeden kullandım. Shakespeare Macbeth’inde şöyle geçer: “Hayat, bir budalanın anlattığı hiçbir şey belirtmeyen gürültü ve öfke dolu bir öyküdür.” Roman kısa bir öyküden kaynaklanmaktadır. Bu kısa öykünün herhangi bir özel konusu yoktur. Ölen anaannelerinin gömülmesi sırasında evden başka bir yere gönderilen birkaç çocuğu anlatmaktadır. Onlar ne olduğunu anlamayacak kadar küçüktürler. Bu romanda körü körüne olan egoistçe günahsızlık ile ilgili düşüncelerin nerelere ulaşabileceğini görmek istedim.”

J. P. Sartre ise eleştirisinde, “Ses ve öfkenin konusu zaman kavramından doğmaktadır. Quantin’in saati kırmızı simgeseldir ve saatsiz bir zamana götürmektedir. Saate bakmayı bilmeyen Canndy’nin zamanı da saatsizdir.” der.
294 syf.
·Beğendi·10/10
Amerika’nın en önemli yazarlarından biri olan Nobel Edebiyat ödüllü William Faulkner, yazmış olduğu 12 kitaptan biri olan Ses ve Öfke ile ünlenmiştir. Ayrıca yazar Pulitzer sahibidir.
Kitabı okurken zorlanacaksınız hatta bırakmak isteyeceksiniz ama durun! Çünkü Faulkner’in eserlerinin zor anlaşıldığı edebiyat eleştirmenlerinin ortak görüşüdür. Yani sizin zorlanmanız olağan bir durumdur. Hatta kitap ülkemizde 1965 yılında yayımlandığında açıklayıcı bir bilgi verilirmiş okura. Gerçekten yoğun bir anlatıma sahip olan kitap, karmaşık duran karakter yapısıyla kolay çözümlenmiyor. Sürekli bağlaçlarla ve fiilimsilerle birbirine bağlanan ve bir sayfa süren uzun cümleler ile sürekli yinelemeler kitabı gittikçe zorlaştırıyor. Karakterlere ve olay örgüsüne hâkim olmak için dikkatli bir okuma yapmak gerekiyor. Kitap dört bölümden oluşuyor. Eğer sabreder, ilk iki bölümü bitirebilirseniz üçüncü bölümden sonra kitap anlaşılır ve sürükleyici şekle giriyor.
Yazar alışılagelmişin dışında şaşırtıcı bir şekilde ele aldığı eserde Compson ailesinin başından geçenleri irdeler. Birinci bölümü 33 yaşında olmasına rağmen 3 yaşındaki bir çocuk gibi olan zihinsel engelli Benjy’nin gözünden okuyoruz. İkinci bölümde Benjy’nin payına düşen mirasla Harvard’ta okuyan ağabey Quentin’in dili devreye giriyor. Üçüncü bölümde tahammül edemeyip utandığı Bnejy’nin akıl hastanesine yatması gerektiğini ve hadım edilmesini düşünen Jason’ın anlatımı vardır. Kitabın son bölümünde ise ailenin her şeyini bilen emektar çalışanı Dilsey’i kitabın yazarının anlatımıyla dinliyoruz. Ayrıca kitap yayımlandıktan birkaç yıl sonra yazar, Compson ailesini açıkladığı “Ses ve Öfke’ye Ek” adlı bir bölüm daha dahil etmiştir.
Okurken bu bilgiler işinize yarayacak emin olun. Sabredin ve bırakmayın.
294 syf.
·1 günde·Puan vermedi
"Ses ve Öfke" hakkında ne yazabiliriz?

Öncelikle, Faulkner okumak isteyenler için başlangıç kitabı bu olmamalı; çünkü bu kitap yazarın tekniğine, anlatımına alıştıkça daha çok tadına varılacak bir eser, bana göre.

İkinci olarak; Ses ve Öfke zor bir kitap, modernist metinlerin bir özelliği olarak karmaşık zihin yapılarını, bilinç akışı- zihin akışı tekniğini kullanarak önümüze koyuyor; kitap, parça parça dağıttığı ipuçlarından büyük bilgileri toplamamızı bekliyor bizden ama kendi adıma yardım almadan anlamak imkânsızdı Ses ve Öfke'yi. Okuduklarım anladıklarımı çoğalttı, yazarın anlatım diline bir kaç kitabını art arda okuyarak daha aşina olmanın getirdiği bir edebiyat lezzeti aldım.

Kitap Faulkner'ın ısrarla yazdığı temler üzerine ilerliyor: ailenin yıkımı, aile değerlerinin yok olması; güneyin iç savaş sonucu yaşadığı yıkımın günlük hayattaki etkilerine direnen aristokratlar ve o güneyli değerleri; ırklar arası eşitsizliğin hiç bir şey yokmuş gibi sürdürülmek istenmesi, bu eşitsizliğin doğallığı; ve hiç bir kimseyi, hiç bir değeri, hiç bir şeyi umursamadan koca tekerini var olan her şeyin ve herkesin üzerinden geçirerek kendi yolunu yürüyen zaman ve onun tek gerçek olması: "insan bir var, bir yok; bir gün var, bir gün yok" diyen Doppler gibi, varız ve yok olacağız; vardılar, yok oldular, buna insanlar kadar tutunduğumuz değerler de dahil, diyor Faulkner, bence ses de öfke de bu; zamana karşı atılan çığlık, haykırış... öfke de değişmenin, bitmenin, sona ermenin, başka bir şeye dönüşmenin öfkesi, hayatın bu yüzden bir anlamı olmaması, bağırış çağırışla geçen bir zaman dilimi olması.

Faulkner'ın zamanla olan derdinin yazarın bir güneyli olmasıyla muhakkak ki bir bağlantısı var: Çılgın Palmiyeler'de de yazar iki romanı iç içe sararak iki farklı zaman diliminde geçen iki farklı öykü anlatıyor. Yenilmeyenler'de Bayard Sartoris geçmişine ve çocukluğuna dönerek yedi sekiz senelik bir dilim içerisinde yine güneyin yenilmişliği ve değerlerin yok olmasından dolayı acı çekerek anlatıyor hikâyesini. Bir çok öyküsünde Faulkner karakterleri yeni değerlere uyum sağlayamamış şaşırmış insanları anlatıyor: örneğin, Wash. Döşeğimde Ölürken'de de Burden ailesi annelerini gömmek için Jefferson'a geliyor ama darmadağın oluyorlar, darmadağın, birisi aynen Benjy gibi akıl hastanesine kapatılıyor- ama Benjy gibi hadım edilmiyor, birisi bir zenciden hamile kalıyor, aile dağılıyor. Ayı'da da öldürülen ayı ve onun doğadaki yeri sona eren bir şeylerin habercisi gibi, çünkü Isaac kitaptaki zaman sıçramasında gelecekten geçmişe ve hayata, zamana bakarken bu değişimi, yıkımı görerek bakar. Belki de Faulkner güneyin kaybetmesinin sorumlusu olarak zamanı görüyordur. Yazarın onu anlamak için bölerek, keserek, zihin akışıyla parçalara ayırarak birden fazla perspektif sunma gayreti edebi bir yenilik girişiminden başka anlamlar da taşıyor olsa gerek.

Şunu söyleyebilirim; kesinlikle tadı çok güzel, çok etkileyici bir eser Ses ve Öfke. Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümleri ilk iki bölümdeki muğlaklığın, belirsizliğin, karmaşanın, uğultunun azaldığı, her şeyin yerli yerine oturmaya başladığı, oturduğu, bence yazarın anlatım gücünün sadece zihin akışı tekniğine bağlı olmadığını gösteren güzel metinler. Karakterler kesinlikle ilgi çekici; Jason Compton çok etkileyici bir karakter , yazarın yazdığı en etkileyici karakterlerden birisi bana göre.

Kitabı okumayı düşünenlere önerim: ilk kez Faulkner okuyorsanız bu kitabı okumamalısınız. Mutlaka klasiğini okumak istiyorum derseniz, o kitap Döşeğimde Ölürken olmalı, çünkü okuması daha kolay ve Ses ve Öfke kadar girift değil yapısı, ama orada da 14 karakterin bilinç akışı tekniğiyle aktarılan düşünmeleri var, yine de Ses ve Öfke'ye göre daha rahat okunan ve keyif alınacak bir eser.
69 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Ülkemizde ilk Faulkner kitaplarını önemli edebiyatçılar çevirmiş hep: Talât Sait Halman'ın burada basılan ilk Faulkner kitabı olan " Duman" öyle bir kitap ki İnce Memed'in yazılmış olmasında bile etkisi var. Bilge Karasu'nun "Doktor Martino" adlı çevirisi ve Ülkü Tamer'in "Kırmızı Yapraklar "çevirisi orijinal eserlerle birebir örtüşmeyen toplama öykülerden oluşuyor. Bir de Hamdi Koç'un "O Akşam Güneşi" adlı toplama çevirisi var ki, açıkçası şu ana dek okuduğum en iyi Faulkner kitaplarından birisi olduğunu düşünüyordum onun, ancak "Kırmızı Yapraklar" resmi Faulkner bibliyografyasında bulunmayan bir eser olarak (toplam 4 öykü kitabı var yazarın) anlaşılan o ki Ülkü Tamer'in seçimlerinden oluşuyor ve bence muhteşem bir kitap, gerçekten. Faulkner'ın bu isimle oluşturulmuş bir öykü kitabı yazarın ölümünden sonra da basılmış olabilir, ama eğer bu öyküler sadece Ülkü Tamer'in seçimiyle bir araya getirilmişse bence Hamdi Koç'unkinden bile daha etkileyici, kesinlikle daha kısa, ve etkileyiciliği çok daha fazla bir atmosfer yaratarak yazarın belki de gurur duyacağı bir çalışmaya dönüşüyor.

Her şeyden önce; "Kırmızı Yapraklar" Faulkner eserlerinin bir kısmını okumuş olan okurlar için sürprizlerle dolu: Hamdi Koç çevirisi "O Akşam Güneşi"ni okurken henüz Ses ve Öfke'yi okumamıştım, bu yüzden "Kırmızı Yapraklar"ın ilk öyküsü olan "O Akşam Güneşi"ndeki anlatıcıyı ve karakterleri tanımamıştım, oysa "Ses ve Öfke"yi okuduktan ve unutumadıktan sonra, tekrar okuma isteğiyle dolup taşarken şimdi karşımıza çıkanlar da bu karakterler işte: Öyküyü Quentin anlatıyor, Caddy ve Jason, ailenin zenci hizmetçisi Dilsey ve nevrotik anne de burada. Quentin hem kitabın açılış öyküsünde hem de kapanış öyküsünde anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Bütün kitap hakikaten bir korku filmini andırıyor ama korku filmini oluşturan ögeler burada yok gibiler, birşey olduğu yok veya varsa bile aslında buna doğrudan tanık olmuyoruz: koskoca, kapkara, kötülük dolu şeytani birşey insanların kanlarında dolaşıyor ve bu şeytani kötülük "kara insanları" alıp satan beyazlar, onlarla iş birliğine dalıp giden Kızılderililer, beyazların baskısıyla kendi türüne düşman kesilen "kara insanlar"dan başkası değil. Quentin'in "Ses ve Öfke"de bir nehre kendini atıp öldürmeden çok seneler önce (ilk öyküde söylediğine göre on beş sene öncesinin Jefferson'ını anlatıyor Quentin) anlattığı öyküde çok etkileyici bir zenci karakter görüyoruz: kocası Jesus'in kendini öldüreceğinden emin olan Nancy Quentin'in ailesinden yardım istiyor, daha 7-8 yaşında olan çocuklara sığınmaya çalışıyor, ama hiç birşey kaderini değiştirmiyor, ancak biz ne cinayete tanık oluyoruz, ne de daha sonra bir şey öğreniyoruz bu konuda. Aynı şeyi diğer öykülerde de okuyoruz: beyaz bir kadına yanaştığı iddiasıyla öldürülen zenci Will Mayes, Kızılderililer tarafından gelenekleri gereği öldürülmek üzere av olarak bırakılan zenci, ve en sonda beyazlar ve Kızılderililer tarafından mal gibi alınıp satılmalarının tek sebebi kara derileri olan insanları okuyoruz. Yine bir temel Faulkner temi olarak zaman, ilk öyküden başlayarak hemen şu anda geriye, ve sonra günümüze dönerek ileriye doğru hareket ediyor. Son iki öykü birbiriyle bağlantılı ve burada iç içe geçerek Faulkner'ın zamanı bir helezon gibi aşağı doğru çektiğini; bunaltıcı, ürkütücü ve özellikle son öyküde anlaşılması ve takip edilmesi zor bir tarzda dile getirdiğini dile getirmek gerek. Eğer bu bir toplama kitapsa Ülkü Tamer'e hayranlık duymamak elde değil, her ne kadar benim okuduğum eserlerinde ırk meselesi bu kitaptaki kadar ısrarla ve spesifik olarak geçmiyorsa da yine de yazarın en başat temlerinden birisi olarak bu konuya olan ürkütücü, yalın ve insanın hayâl gücünü kamçılayan bir üslûpla yaklaşımı hakikaten çok etkileyici. Okuduğum en etkileyici Faulkner kitaplarından birisi diyebilirim "Kırmızı Yapraklar" için. Kitabı okurken, ve gerçekten böyle bir kitap yazar tarafından yayımlandı mı diye öğrenmeye çalışırken "Ses ve Öfke" romanındaki anlatıcılardan ve zamana yenik düşen, zamana takıntılı Quentin'in okuduğum bu kitaptaki açılış ve kapanış öykülerinde olduğu kadar yazarın en büyük edebi başarısı sayılan "Abşalom, Abşalom!"da da anlatıcı olduğunu öğrendim. Ve bütün bunlar 1930'larda yazılıyor... etkilenmemek elde değil.

Benim için Faulkner'ın kendi ülkesindeki güney değerlerini, aristokrasiyi, ırk meselesini bir ırkçılık karşıtı olarak değil, güneyin doğal yapısının akışında yaşanan korkunçluklar gibi anlatması değil, zamana duyduğu takıntı ve bu takıntının sebep olduğu işkenceleri karakterlerinin yaşaması etkiliyor. Geriye bakarak geçmiş , yok olmuş bir zamanın yasını tutma düşüncesi beni etkiliyor evet, çünkü bu, benim için okuduğum nice kitapta yazarın anlattığı nice şeyden çok benim de derdim haline gelen ve Quentin'inki gibi bir yıkımla olmasa bile hasar vere vere bu yaşa ulaşmama müsaade eden bu his benim de hayatımın en önemli takıntılarından biri. Bu ürkütücü gerçeklik yazarın bir çok eserinde kendini belli ediyor. O güzel "Çılgın Palmiyeler" romanında yaşanan korkunç selle üzerinde bulunduğu salla ve yanında kurtardığı gebe bir kadınla sel ve yıkıntılar her şeyi yıkıp yutarken, önüne alıp sürüklerken zamanın yıkılıp gitmesine sessizce, usul usul bakan ve her şeyi akışına bırakan uzun boylu mahkûm, yazarın olmasa bile benim en sevdiğim karakterlerinden biri. Ve sırf bu yüzden "Ses ve Öfke"yi tekrar tekrar okumak istiyorum.

"Kırmızı Yapraklar"ı bence Faulkner'ın tadını almış okurlar okumalı. Ve mutlaka okumalı. Herkese iyi okumalar.
72 syf.
"Doğum gününden bir önceki gece yatağa sol ayağınla girer ve uyumadan önce yastığı ters çevirirsen her şey olabilir."

Bir düşünün. Bunu yapıyorsunuz ve sabah uyandığınız zaman, yanınızda hiç tanımadığınız birisi var. Sizi yataktan çıkarıyor ve çantası var. Çantasında, midilliler, at arabaları, kırbaçlar,merdivenler.. Ve bunları kullanmak için onları üfleyerek şişirmesi yeterli. Bir sis ile bulunduğunuz dünyadan bambaşka bir dünyaya gidiyorsunuz. Dilek ağacı uğruna.. Ve o ağacı daha önce görmemişsiniz. Ağaçtan bir yaprak alıyorsunuz ve yapraklar dileklerinize göre renkleniyor. Sizin dileğinize başkası dokununca pufff! Yok oluyor o dilekler

Sahi elinizde dilek ağacından bir yaprak var. Ne dilerdiniz?

Alice, Dalsi, George, Egbırt emmi, Moris, Alice'in kocası, Dicky (Bence çaki 2).. 5 kişi çıkıp yolu 7 kişi tamamlıyoruz.. Az gidip uz gidiyoruz sürekli dilek ağacını diliyoruz (elimizde dilek ağacından bir yaprak ile) ve her defasında aynı ağacın önüne geliyoruz.

Yol sonunda bir Peder gelip size diyor ki; o bulduğunuz dilek ağacı idi. Her gelen yaprağı koparıp gitse, o ağaçta yaprak kalmazdı. Şimdi o yaprakları bana verin geri takayım yerine. Başkalarına fırsat tanımış olalım. Ve bir de şu şahane sözü diyor, hepsine bir kuş hediye ederken ; "Çünkü savunmasız varlıkları koruyan, onlara bakan insanların bencil dilekleri olmaz."


Kademe olarak ilkokul olacağım için çocuk kitapları okuyorum. Pişman da değilim, çok eğlendim kitabı okurken. Ayrıca biraz da çocuk edebiyatı dersine gidersem. Kitabı pdf okudum ama boyutuna internetten baktım. Taşıma kolaylığı sağlar ve sayfa sayısı az. Yani dış özellik bakımından (karton kapak olması dışında) 2.sınıf çocuklarına okutulabilecek kadar güzel bir kitap. Yazılar pdf olduğu için küçüktü (bana göre normal ama 2.sınıfa göre küçük). Ayrıca resimler ile süslenen kitap çocukları sıkmadan okuma kolaylığı sağlayacak kadar güzel.

Bir çocuğunuz var ama kitap okumayı sevmiyor mu? E alın bu kitabı hediye olarak. Hem evrensel mesajlar var. Birisini yarı yolda bırakmanın kötülüğünü, hayvanlara sevgiyi, bencil olmamayı öğütlüyor. Hâlâ alsam mı diye düşünüyorsan, gerçekten ayıp..

Keyifli okumalar..
78 syf.
·1 günde·Puan vermedi
=Altı=

William Faulkner'ın "Doktor Martino" adında bir kitabı var, ama bu o değil.

Yaşar Nabi'nin girişimiyle Talât Sait Halman çevirisiyle yayımlanan "Duman", Türkçedeki ilk Faulkner kitabı olmuş. Ardından bir adım da "Gece", "Kılavuz", "Göçmüş Kediler Bahçesi" gibi eserlerin yazarı Bilge Karasu'dan gelmiş: "Doktor Martino", yazarın resmi bibliyografyasında adı geçmeyen bir toplama öykü kitabı. Sitemizde de bu kitabın resmi kullanılmış, ancak Karasu'nun çevirisinde sadece 4 öykü var. Yaşar Nabi'nin cep kitapları dizisi tercihinin bir devamı gibi görünüyor bu durum. Kitap 1956 yılında basılmış.

Öykülerin tamamı neden çevrilmemiş olabilir? Nabi'nin Halman'a söylediği gerekçe burada da geçerli; nasıl önemli eserleri yerine dah arahat okunabilir kitap ve öyküleriyle Türkiyeli okurların yazara alışması ve onu kanıksaması istendiyse, bu ikinci adımla da aynı hedefe doğru yürünmeye devam edilmiş. Amaç; aşina olmak, yazarın kalemine ve üslûbuna alışmak, benimsemek.

Bilge Karasu'nun dört öykülük kitabında öncelikle "İn Musa İn "adlı öyküyü okuyoruz: Aslında "Kurtar Halkımı Musa" adıyla bir kaç sene önce burada da yayımlanan kitaba ait bir kısım ya da öykü bu. Faulkner'ın öykü havası veren ama aslında roman olduğu kabul edilen ya da edilebilen eserleri var, bunlardan birisi tek bir öykünün Nabi'nin talebiyle çevrilmeden bastırıldığı Duman adlı eseri, bir diğeri ise "Kurtar Halkımı Musa" adlı kitabı. "İn Musa İn" yani şu andaki çevirisiyle "Kurtar Halkımı Musa", "Duman" kitabının ana karakteri Gavin Stevens'ı karşımızda bulduğumuz polisiye atmosferi taşıyan bir öykü. Faulkner'ın öykülerinde diğer kitaplarında gördüğümüz karakterleri bulmamız sonra derece olağan: Örneğin, "O Akşam Güneşi" adlı toplama öykü kitabının bir öyküsünde "Ses ve Öfke"deki karakterler bulunur. "Duman"daki baş karakterimiz "Kurtar Halkımı Musa" kitabında yer alır. "Ayı" adlı kısa romandaki karakterlerin bazıları Snope Üçlemesi'nin ilk ayağı olan "Köy" kitabında yer alır. "Döşeğimde Ölürken"deki on beş anlatıcıdan birisi olan Vernon Tull da yine "Köy" kitabında var. Neredeyse bütün Faulkner eserleri yazarın memleketi olan Lafayatte bölgesinin ikizi kurgu Yoknapatawpha'da geçer ve bütün karakterler öyle ya da böyle bir çok eserde yaşar, nefes alır.

Karasu çevirisi Doktor Martino, yazarın gerçek dünyasına girmeden önce aperatif olarak okunabilecek eserlerden oluşuyor, ancak orijinalindeki bir çok öykü yanında bizde sadece dört öykü olması işleri biraz bozuyor. Kitabın zirve noktası O Akşam Güneşi adlı toplama kitapta da yer alan Elly adlı öykü. Kitapta en çok bu öyküde Faulkner çok etkileyici, öykülerinde karşımıza pek çıkmayan, bilinç akışı daha doğrusu zihin akışı tekniğini kenara bırakıldığı, karakterlerin pırıltılı, net, belirgin bir şekilde canlandığı bir başarıya imza atıyor hakikaten. Kitabın ilk öyküsü İn Musa İn, ne anlattığını kimsenin pek anlayamadığı ama yaratıcılık üzerine bir metin olduğu söylenen ve yazılan Carcassone ve son öykü olarak Doktor Martino, Elly'nin yanında biraz daha geriden, arka plânda kalarak geliyor. Buradaki öykülerde de ahlâki çürüme, siyahların ezilmişliği ve sömürüsü, ırkçılığın çok gündelik, çok doğal yaşanan ve kanıksanmış halleri asla ırkçılıktan söz etmeden, buna işaret etmeden anlatılıyor.

Zihin akışı tekniğinin kullanılmadığı öykülerde dahi Faulkner'ın çok iyi bir anlatıcı, karakterleri sunmada gücü dikkat çekici bir yazar olduğunu söylemek gerek. Bütünlük hissi taşıyan ve yazarın niyet ve iradesini taşıyan eserlerinin dışında toplama eserler bu anlamda doğru seçimlerden oluşmamış olabiliyor. Bu yüzden sadece öykülerini okuyarak Faulkner'ı tanımak isteyen bir okur, Hamdi Koç çevirisiyle mutlaka ama mutlaka "O Akşam Güneşi" adlı kitabı tercih etmeli.

Yazarın biyografisi

Adı:
William Faulkner
Tam adı:
William Cuthbert Faulkner
Unvan:
Nobel ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
New Albany, Mississippi, ABD, 25 Eylül 1897
Ölüm:
Byhalia, Mississippi, ABD, 6 Temmuz 1962
Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway'den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsemiştir. Uyguladığı teknikler arasında bilinç akışı tekniği ve çoğul anlatı (multiple narration) teknikleri bulunur. 1930'larda Avrupa'daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazarıdır.

25 Eylül 1897'de Mississippi'de doğan Faulkner, buradaki Güney geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirdi. Daha sonra hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Oxford'daki Lafayette kasabasına taşındılar. Eserlerinde bahsettiği "Jefferson" Oxford'u, "Yoknapatawpha kasabası" ise Lafayette'i temsil eder. Büyük-büyük babası William Clark Falkner Konfederasyon ordusunda görev yapmış, tren yolu yaptırmış ve adını Tippah kasabası yakınındaki Falkner şehrine verdirmiş Mississippi'nin önemli karakterlerinden biridir. Aile soyadları Falkner olmasına rağmen, büyük ihtimalle görevli memurun hatası sonucu Faulkner olmuştur. Liseyi terkettikten sonra bir işte tutunamayıp "wastrel" (defolu mal) olarak anılmaya başlanmıştır. 1918'de, iki ailenin Faulkner'ın ev geçindiremeyeceğine karar verip ayırdıkları nişanlısı Estella Oldham'ın zengin ve yaşlıca olan Cornell Franklin'le evlenip Çin'e yerleşmesiyle büyük bir üzüntü yaşamış ve Yale öğrencisi olan Oxford'dan arkadaşı Phil Stone'un yanına, New Haven'a gitmiştir. Burada kâtiplik yapmış, Phil Stone'un onun için hazırladığı okuma programıyla klasikleri ve çağdaş yazarları okumuş, bu sayede Melville, Cervantes, Dostoyevski ve Conrad'ın eserlerine büyük hayranlığı oluşmuştur.

Daha sonra Toronto'da yardımcı pilotluk yapıp Oxford'a geri dönen yazar bu sefer Mississippi Üniversitesi'ne girmiş, burada "Marionettes" adlı bir grup kurup aynı adı taşıyan bir oyun yazmaya çalışmış fakat başaramamış ve 1921'de okulu bırakıp New York'a gitmiştir. Burada bir kitapçıda çalışmış ve Sheerwood Anderson'ın ileride eşi olacak olan Elizabeth Prall'la tanışıp arkadaşlık kurmuştur. Aynı yılın Aralık ayında Oxford'a geri dönmüş ve bu sefer de üniversitede postane müdürü olarak çalışmaya başlamıştır. 1924'de The Marble Faun(Mermer Tanrıça) adlı şiir kitabını basmıştır.

1925'de New Orleans'a gidip arkadaşı olan Elizabeth Prall sayesinde Sherwood Anderson'ın "çırağı" olmuş ve onun yönlendirmeleriyle Birinci Dünya Savaşı sonunda entellektüellerde ve toplumda görülen sıkıntı ve büyük üzüntüyü benimseyip, yine Anderson'ın yönlendirmesiyle 1926'da Soldier's Pay'i yazmıştır.

1929'a dek olan yazılarında şeytani özellikler taşıyan karanlık kötü kadın karakterler görülürken, 1928'de Estella'nın boşanıp dönmesi ve William Faulkner'ın onunla evlenmesiyle bu kadın modeli değişmiştir. 1929'da Sartoris'i yazmıştır. Bu eserinin önemli özelliği, Faulkner'ın ünlü Yoknapatawpha kasabası sembolünü ilk kullandığı kitabı olmasıdır. Aynı yıl ünlü eseri The Sound and the Fury'yi (Ses ve Öfke) yazmış ve büyük bir başarı kazanmıştır. 1930'da ise As I Lay Dying'de (Döşeğimde Ölürken) 40 mil ötedeki Jefferson'a gömülmek istediğini söyleyen Addie Bundren'in cenazesinin ailesi tarafında buraya götürülmesi anlatılır.

Paraya sıkıştığı bir dönemde, sırf satış yapması için 1931'de yayımlanan Sanctuary'yi (Kutsal Sığınak) yazar fakat beklediği kadar büyük satışı sağlayamaz. Daha sonra devam eden maddi sıkıntıları yüzünden ara ara Hollywood'da senaryo yazarlığı yapar. 1932'de ise Light in August'u (Ağustos Işığı) yazar. Bu eserde, Lena Grave, Joe Christmas ve Peder Hightower'ın geçmişe saptantılı hikâyeleri birçok anlatıcı kullanılarak anlatılır. 1936'da Absalom! Absalom!'u yazar.

Faulkner eserlerinde genel olarak Güney kültürünün çöküşü ve bozuluşunu, ve aile sevgisi ve gururunun yok oluşunu ele alır.

1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıktan sonra, 1955'de Pulitzer Ödülü'nü alan Faulkner, 1962'de bir kalp krizi sonucu ölmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 259 okur beğendi.
  • 861 okur okudu.
  • 48 okur okuyor.
  • 1.477 okur okuyacak.
  • 86 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları