Wolfgang Borchert

Wolfgang Borchert

Yazar
9.0/10
326 Kişi
·
692
Okunma
·
88
Beğeni
·
3.879
Gösterim
Adı:
Wolfgang Borchert
Unvan:
Alman Şair, Oyun ve Öykü Yazarı
Doğum:
Hamburg, 20 Mayıs 1921
Ölüm:
Basel, 20 Kasım 1947
Wolfgang Borchert, zorlu bir hayatın izlerini eserlerine başarıyla yansıtmış bir yazar olarak XX. yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Borchert, Heinrich Böll ve Wolf Dietrich Schnurre’yle birlikte yıkıntı edebiyatının temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor. 1921 yılında Hamburg’da dünyaya geldi. 15 yaşındayken şiir yazmaya başladı. 17 yaşına geldiğinde ise oyuncu olmak istediğine karar vermişti. 1941 yılının mart ayında Hannover Bölge Tiyatrosu'yla bir anlaşma yaptı. Ancak aynı yılın haziran ayında askere çağrılınca güzel günler sona erdi. 1942’de askerdeyken kendi kendini yaralamakla suçlandı, ama beraat etti. 1943 yılına kadar hayatı savaşın ortasında ya da ayrılıkçı ifadeler suçlamasıyla, hücrede geçti. Tifüs şüphesi ve sarılık nedeniyle ordudan terhis edildikten sonra, bir süre kabare sanatçısı olarak çalıştı.Bu kez de Goebbels’i bir parodisine konu edindiği için dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı. Berlin’de yakalanmasının ardından Borchert’e yeniden cephe yolu görünmüştü. 1945 yılında birliği Fransızlara teslim olunca, ordudan kaçmayı başardı. Hamburg’a döndüğünde ağır hastaydı. 1946 yılında şiirleri "Fener, Gece ve Yıldızlar" adı altında bir kitapta toplandı. O dönemde "Karahindiba" başta olmak üzere 24 kısa hikâye kaleme aldı. Borchert onu ölümsüzleştiren tiyatro oyunu "Kapıların Dışında"yı 1947 yılında bir hafta içinde yazıp bitirdiğinde sağlığı artık iyiden iyiye bozulmuştu. Üç hafta sonra radyo oyunu olarak yayımlanan bu eserin ardından da tam 22 hikâye yazdı. "Kapıların Dışında" onun ölümünden bir gün sonra, 21 kasım 1947’de, ilk kez Hamburg Oda Tiyatrosu’nda seyircilerle buluştu.
... yumuşacık koltuğa oturur, Dostoyevski'yi okurdum. Ya da Gorki'yi. İnsanın karnı tok, sırtı pek oldu mu başkalarının yoksulluklarını okuması, merhamete gelip iç çekmesi ne tatlıdır.
Wolfgang Borchert
Sayfa 89 - Can Yayınları
...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayak altında çiğnenmesini hiç düşünür mü?
Wolfgang Borchert
Sayfa 23 - Yapı Kredi Yayınları - 2. Baskı - 2018 - Çeviren: Kamuran Şipal
Sen şu babalığını ne zaman gösterirsin, Allah baba? Vınlayan bir bombanın, benim bir yaşındaki oğlumu, ufacık oğlumu parçalamasına göz yumdun, bu mu babalık? Onun öldürülmesine ses çıkarmadın, bu mu babalık? Ne dersin, Allah baba?
Wolfgang Borchert
Sayfa 93 - Can Yayınları
İnsan kalkıp düşüncesizce ben falan ya da filan kişiyle bir arada yapamam diyor, oysa asıl kendisi insan için pek katlanılacak biri değil.
120 syf.
Yazılmış en iyi savaş karşıtı, savaşın iç yüzünü, üzerimize kabus olup çöküşünü anlatan kitap hangisi? Hepsini bir kenara bırakın. Şimdiye kadar size önerdiğim, okuyun diye ısrar ettiğim bütün kitapları da kenara koyun! Kapıların Dışında'ya verin önceliği.

Wolfgang Borchert, ikinci dünya savaşını yaşamış, 3 yıl cephede bulunmuş, döndüğünde ise 'kapıların dışında' kalmış bir yazar. Savaşın ruhunu bu denli hissederek ve hissettirerek anlatmasının sebebi bu.

Savaştan dönüyorsun fakat sen o eski sen değilsin. Bıraktığın yer, bulmayı umduğun gibi değil. Ailen yok. Nefes alamıyorsun. Hayat yok!

"Her yer enkaz, herkes kaypak."

Okurken, yazarın her satırda acı çektiğini anlıyorsunuz. Üstelik, yazdıklarını yaşadığı için de iki kez çekiyor bu acıyı. Hayır bin kez! Hayatta olduğu, nefes aldığı her an acı çekiyor. Sizin de okurken onunla birlikte ciğeriniz tükeniyor.
Bu nedenle mutlaka, mutlaka okumalısınız bu kitabı ya da tam da bu sebeplerle okumayın. Çünkü, binlerce ölü gördükten sonra bir daha eskisi gibi olamayan; savaşa, savaş emri verip de karısının sıcacık koynunda yatmaya devam edenlere, düzene, hayata, Tanrı'ya isyan eden Wolfgang Borchert, sizin de kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmanıza izin vermeyecek.

Kitap yorumlarımı paylaştığım YouTube kanalım: http://www.youtube.com/klasikokur
120 syf.
·1 günde·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Wolfgang Borchert'in hayatını ve kitaplarını kronolojik okuma önerimle birlikte yorumladım:
https://youtu.be/yAaaSmtCYn0

"İnsanın her gün yaptığı en iyi şey intihar etmemeye karar vermektir." Albert Camus

Hayatımda bir kitabı nadir olarak 4 kez okurum. Ama evet, "Kapıların Dışında" kalmış olanları, bencil yaşantılara duyulan kayıtsızlığı ve insanların rahatlığını anlamak için bu çekici kafamıza aslında onlarca defa indirmek lazım.

Camus haklıydı aslında. Beckmann'ı da görmemişlerdi. Belki de sırf benim gibi 25 yaşında, miyop ve dalga geçilen bir gözlüğü olduğu için. Görmezden gelmişlerdi. Savaş toplumlarında herkesin kapısı kapalı kalmak zorundaydı. İnsan, Kapıların Dışında cevapsız kalıp intihar etmeden yaşamayı öğrenmeliydi. Savaş insanın üstüne sürülen bir görünmezlik kremiydi.

İnsanlar artık Allah'a değil ölüme ve öldürmeye inanıyordu o yıllarda. Kıble savaştı. Savaşın kahramanları da sıcak evlerinde rahat bir şekilde yaşamlarını sürdüren komutanlar. Putun ölüm olduğu yerde komutanlar savaş peygamberleriydi. Arkalarında bıraktıkları cesetler ise tarihte bir nicelikten fazlası olmayı başaramadı.

Sorumluluklar vardı. Ama yine de gülmeliydiniz. Çünkü atmosferiniz olan halk gülmenizi, keyifli olmanızı, yaşamdan keyif almanızı ve neşeli görünmenizi isterdi. Gülmeyen, kapıların dışında kalırdı. Sevincin militaristleştiği yerde insanın içini yiyip bitiren kederler ve yadsınmış sorumluluklar ordusu antimilitarizm olarak belirlenmişti rütbece üstünler tarafından.

İntihar edip kolayca bu yaşam yükünden kurtulmak varken neyi bekliyorduk?
Sahi, Virginia Woolf'un bir bildiği mi vardı?
Stefan Zweig'ın bir bildiği mi vardı?
"Yaşamak istemem artık aranızda" diyen Yavuz Çetin'in bir bildiği mi vardı?
Zebercet'in bir bildiği mi vardı?
Herkes intihar etmek için neyi beklerdi?

Beckmann neyi bekliyordu? Niçin yaşıyordu? Kim için, niçin, neden yaşıyordu?

Hayat tamamıyla bir savaştı hem. Bu yaşam savaşında Kapıların Dışında, gerçeğin yadsındığı, soruların cevapsız kaldığı, kapıların insanın yüzüne teker teker vurulduğu, yaşamanın anlamsız hale geldiği o ince sınırdaki anlam arayışıydı. Fakat nafile. Cevapsız kalmak için yaşayan insanın cevap arayışı da bir fiyaskodan ibaretti. Yıkım edebiyatının varlığında inşa edilen mutlu hayatlar tamamen sahte bir silüetler ordusuydu.

Beckmann ve Borchert... Müzikal ahenk olarak aslında isimler de birbirine ne kadar benziyor. Zaten Borchert bunu yapmayı severdi. Beckmann gibi hayatı boyunca yaşama sevinci ve ölüm düşünceleri arasında gidip gelen, ülkesinin acılarına bir türlü kayıtsız kalamayan ve karşılarındaki insanların rahatlığına bir türlü akıl sır erdiremeyen bir Borchert yok muydu zaten?

Eh, Rimbaud da zaten dememiş miydi,
"Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır." diye? Rimbaud çok haklı değil mi? Eee, bu kitabı okumak için hala neyi bekliyorsunuz peki, bir savaşın daha çıkmasını mı?

Ebru Ince ve NigRa olmasaydı bu kısa ama insanı çarpan kitapla tanışamazdım sanırım, eksik olmayın.
332 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Sevgili Wolff ..
bana bu kelimeleri nereden yazdığını biliyorum...
yeryüzünde bir "Araf"dan. .
https://youtu.be/Szt4KQQ1VUk

Elbe'yi.. benden çok sevdiğini biliyorum ..ona bakışından ,kokusunu içine çekişinden,her fırsatta onu görmeye gidişinden ..
Seni ben ağlatamam..
..biliyorum ..
bir dilenci heykeli değilim çünkü Barlach'ın elinden çıkmış. .
Ateşin, hastalığın, yaşama hevesin değilim ...biliyorum ..
Her sabah, o "Hesse"gülüşlerine dahil değilim ...biliyorum

"Ama sana veda etmek güç "
...Sana veda etmek korkutuyor beni

#spoiler

"Iyi bir kitap okumak..
günlerinizi normal akışından dışarı çıkarabilmek demektir ..
"Iyi bir kitap. ..size şarkı söyleyen ve söyleten kelimeler demektir ..
"Ve iyi bir kitap içinizde bir yerlerde kalmasını istediğiniz kitaptır ..

kalbinize yakın ,her elinizi attığınızda orada olduğunu hissettiğiniz kitaptır ..

"Ama Fareler Uyurlar Gece " üstüne basa basa "IYI" bir kitaptır ..
Teknik_ taktik incelemek asla istemediğim...
Aksine bütün duygularımla besleyip büyütmek istediğim bir kar topu benim gözümde bu inceleme ve hatta _hatta kucak kucak kar ..
Bir yangın ,duman. .ve kül
Genç bir rüzgar yaşlı bir duvar
hummalı bir Malarya bu inceleme ..

Bu kitabı okurken bir insan boyunda kara kargalar olup çevrenize bakmalısınız ..

Mavi üniformalı köpekler güler halinize..
Gülsünleŕ ..son insanlık kırıntılarıdır bu onların ya da onlar öyle zanneder ..

"Karahindibaģ "ne menem bir çicekmiş acaba?? ..der araştırmalısınız..

Gece gidecek evleri olmayan ruhlara bakmak için pencerenizi açmalısınız..
Seslerini duymalı ..onları tek tek toplayıp yıldızlar gibi ellerinizle alıp saklamalısınız

Kalbinizde, karacigerinizde,kanınızda..
her yere girebilen "ölüm " kelimesinin nabız gibi attığı duymalısınız..

Çürümüş ceset kokuları burnunuzu sızlatmalı..

Trenler geçmeli düşlerininizden sesleri çocuk çığlığı ..

Kentler eklenmeli haritalarınıza .
.__Hamburg diye bir yer vardı ?
__Artık yok mu ?
__bir gece de mi?
Yüzümüzde "dehşetli " bir "gülümseme "
Kentler silinmeli hafızalarınızdan ..

Bu kitabi böyle "okumalısınız "

Dip nottan öte. .

Bir adım ileride sizi bekleyen sürpriz

on dokuz öykü sinemasından bir bilet çıkar piyangodan ..
Piyangodur Çünkü
Wolff artık ölmüştür. .
Kan kusarak ateşler içinde ..yabancı bir ülkede ..

25 yaşındayım !!!
Karnım Aç! !!

Diye feryad eden mısraların yaratıcısı artık yeryüzü araf'ından baska bir cepheye terfi etmiş ..hiç anlamadigi Tanrısının yanına gitmiştir..
"Biz Stalingrad'dayken Tanrı nerdeydi !!"
haykırışını bizzat Tanrının yüzüne sormak için. .

Ölümünden sonra yayınlanan bu ondokuz öykü hepsi birbirinden güzel ve benden tam referanslıdır ..hoş ben bir şey olduğum için değil ,o beni feth ettiği içindir. .bir yazara "dahil olma" çabamdır benim ..

Üç siyah Kral gibi ..
Radi gibi. .
"Ama gülme sakın " :)
Bu salı gibi ..
ve en sevdiğim
"Doktorlar da hiç bir şey bilmiyor " gibi
Sizi başka bir evrene taşıyacak hikayeleri OKUYUN ..
Maria'yı merak edin ..belki siz de... olmayan adalete bir çelme takar ..kendinizi Iyi hissedersiniz ..

Sevgiyle okundu ..
Aşkla yazıldı ..
Wolfgang BORCHERT anısına ..
Ve ben..
gerçekten...
https://youtu.be/1DWzKXY7R3g
"Seni Çok Sevdim "


.
336 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki! Hele ki insanda olursa yıkım hem fiziki hem de ruhani bir çöküşün mimarıdır.

Biri der ki kar bana Noel’i hatırlatır. Kar yaşamamış, hayatı tahayyül etmemiş bir insana, akla elbet Noel’i hatırlatır. Bilmiyorum nedendir lakin kara kaplı kitap bana boyuna karı anımsattı. Çünkü kar yokluktur, çaresizliktir ve ölümdür. Sıcak soba karşısında kahvesinin yudumlayan insan ne bilsin karı. Savaşı bilmeyen ise taraf tutmasın…

“...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayakaltında çiğnenmesini hiç düşünür mü?”

Hüznün alınyazısı başkalarının bir çift dudağı arasında olan savaşlar. Hep kutsal yanından baktığımız, bizlere öyle öğretilen kıyımın genel adı. Bir insan topluluğu hiç tanımadığı başka bir topluluğu neden düşman edinir. Hele ki savaşlarda ölenler bunlar kimdir? 15 yaşlarında 20 yaşlarında belki de 25 yaşlarını doldurmamış insanların ölümü hangi vatanı, hangi toprağı özgür kılar? Kanla yazılmış bir yaşamı, bir insanlığı meşru kılmak kimlerin işi? Elbet savunmak boyun borcudur, lakin saldırmak insanın hakkı değildir, hayvansal bir güdü.

“...duvarlar saatlerini ve resimlerini yitirdiler mi?”

Bir şehrin nasıl yıkıldığı duvarlara yazılıdır. Ne bir saat vardır orada ne de bir resim, grisine siyah çalınan, ayakta durmak için sendeleyen duvarları vardır üzerinden yıkım geçen şehirlerin. Ve bu yıkımlar; Kim için savaşmak? Ne için savaşmak? Ve niye savaşmak? Kişi sadece 1 kişiyi mi öldürür yivli bir silahtan çıkan bir hırçın mermiyle... Sadece ölen o mudur? Bir mermiyle kaç kişi ölür? Ya da ölür mü? Ya şehirleri öldürmek, o da bir yıkım değil midir? Bakın bir tarihinize kaç kere ağladı Halep, nasıl kavruldu Nagasaki, parça parça satıldı Trablus, azar azar yıkıldı Kâbil. Bir derya denizinde Titanik gibi usulca batırıldı umutlar, duvarlar önce saatlerini ve sonra resimlerini yitirdi bir bir.

“Herkesin bir dikiş makinesi var artık, bir radyosu, bir buzdolabı ve bir telefonu var. Bundan sonra ne üretebiliriz? diye sordu fabrikatör.
Bomba, dedi mucit
Savaş, dedi general.
Yapacak başka bir şey kalmadıysa hayhay, dedi fabrikatör.”

Bu bir edebi eser değildir. Bu bir kitap hiç değildir. Bu 26 yaşında yıkımdan yıkıma koşan bir genç adamın, içerisinde biriktirdiği duygu, düşünce, acı, keder ve savaştan, yokluktan, insanlıktan nasip almamış kişiler için içinde kopan fırtınaların kâğıda düşmüş halidir. Yazarın bir derdi ve bir acısı vardır, bizimle ise paylaşmak ister. Biz okuyan okurlar ise yazarın acısını paylaşır, en derinimizde hissederiz.

Kitap Yapı Kredi Yayınları 2. Basımdır. Çevirmen ehli Kamuran Şipal tarafından Türkçe edilmiştir. İçeriğinde Böll’ün bir önsözü hemen akabinde 54 öyküden oluşan yazı dizini devam etmektedir. Son kısımda ise “ek” diye tabir ettikleri yazarın dilinden düşen sayfalar ile en sonunda yazarın hayatı yer almaktadır. Kaliteli bir baskı, iyi bir çeviri ve hatasız sayfalar.

Yazarın sade dili okumayı kolaylaştırsa da kitap ile bütünleşmek için konsantrasyonu asla kaybetmemek gerekmektedir. Sırayla, seri bir şekilde okunacak öyküler hiç değildir. Zamana yaymalı, okunan öykünün ardından yazarı daha iyi anlamak için kendi içinizde düşüncelerinizi çatmalısınız. Kurduğu cümleler gösterişten çok uzak, genelde yıkım, çökmüşlük ve çaresizlik gibi birçok çağrıştırışlar yapsa da kendi türünde okuyabileceğiniz en muazzam kişiliklerden birisidir Borchert.

Özellikle beğendiğim hikâyelerin başında ise; en umarsız anlarda toprakta beliren bir “karahindiba” hikâyesiydi. Hemen ardından “Radi” ve daha sonrasında kitaba ismini veren “Ama Fareler Uyur Geceleyin” hikâyesi ise anlatılmak isteneni çok güzel dile getirmekle kalmayıp, okura ders verir nitelikteydi.

Sevgi ile kalın…


Yazarın size söylemek istediği bir şeyler var. Lütfen Dinleyiniz.

Sen makine başındaki, sen atölyedeki adam: Sana yarın su boruları ve tencere üretmeyi bırakıp çelik miğferler ve makineli tüfekler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki, sen bürodaki kız! Yarın sana mermilerin içine barut doldurmanı ve keskin nişancıların tüfekleri için dürbünler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen fabrika sahibi! Yarın sana pudra ve kakao yerine barut üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen laboratuvardaki araştırmacı! Yarın sana eski yaşama karşı yeni bir ölüm bulmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen odandaki şair! Yarın sana aşk şiirleri değil de nefret ve kin şiirleri yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hasta yatağının başındaki doktor! Yarın sana hasta kişilerin raporlarına “savaşabilir” diye yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen mihraptaki rahip! Yarın sana cinayetleri takdis etmeni, savaşı kutsamanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen gemideki kaptan! Yarın sana geminle bundan böyle buğday değil, top ve zırhlı araçlar taşmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hava alanındaki pilot! Yarın sana bir kentten bir kente bomba ve fosfor taşımanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki terzi! Yarın sana bundan böyle yalnızca asker üniformaları dikmen emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!
Sen cüppeli yargıç! Yarın sana bundan böyle “divanıharpte” çalışmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen istasyondaki görevli! Yarın sana bundan böyle cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkışı için işaret vermeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen köydeki, sen kentteki adam! Yarın seni silahaltına almak istediler mi, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen Normandiya’daki, sen Ukrayna’daki, sen Frisko’daki, sen Londra’daki, sen Hoangho’daki ve sen Mississippi’deki, sen Napoli’deki, sen Hamburg’daki, sen Kahire’deki, sen Oslo’daki anne, siz yeryüzünün dört bir yanındaki, siz bütün dünyadaki anneler, sizlere yarın askerî hastanelerde hemşirelik yapacak kızlar ve yeni savaşlar için askerler doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız tek şey var:
HAYIR demek!

Hayır demezseniz sizler, hayır demezseniz siz anneler...

- Devamındaki 8 paragraflık yazıyı lütfen kitaptan okuyunuz -
120 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
TANRI UYUYOR.... çocukları Ölüyor

#Spoiler

"Bu kitabı okuyun ..

Bir tiyatro eseri üstelik kısacık ama bir o kadar ağır ve ağrılı. .

"Bir savaş sonrası yıkım edebiyatı " dır elinizdeki 119 sayfa ..lütfen okuyun ...

Irak -Amerika "öldür öldür öldür " ya da Vietnam dönüşü asker psikolojisi ..Afganistan ve Rusya nın "Çinko çocukları " ya da Remarque nin dönüş hikayesi gibi bir savaş sonrası hikayesi ..
ama daha farklı daha iç burkan büyülü bir kelime şöleni ..

Olabildiğince "yorgun " ve "Uykulu "olmak "ölü" olmak istemek ..
üç yıl Sibirya
_48 dercede savaş ..peki ya döndüğün ev ? .. Herşey değişmiştir anne_babanız eşiniz artık yoktur. ..
"Girecek bir kapı'nız kalmamıştır "

KAPILARIN DIŞINDA ..için
Mükemmel bir isyan kitabı diyebilirim ..
Tanrıya ..
Kendine ..
Ölüme ..
Yaşama ..
Dış seslere ..
Iç hesaplara ..

Bizi diyor ..
"Cepheye sürdüler ..hiç biri bize cehenneme gidiyorsunuz demedi .
"Gösterin kendinizi yiğitler! !!!"
Şimdi onlar kapılarını kapatmış evlerinde oturuyorlar ..sanki bizi harbe gönderenler onlar değil ..
"Onlar kapılarını sımsıkı kapadılar ..
"Bizler kapıların dışında kaldık ..

BORCHERT ..
ikinci dünya savaşın da Rus cephesinde savaşmış 21 yaşındaymış ...hem ağır yaralı hem difteri hem sarılık ile pençelesirken üstüne bir de sekiz ay ceza evine atılmış ..yeniden Cepheye sürülmüş ..bir kez daha tutuklanarak bu kez dokuz ay ceza evi...

Savaş sonunda serbest bırakılmış bir tiyatro yönetmeni ,hatta yönetmen bile değil yardımcısı .. bir genç adam ..

Bütün yazılı notları iki yıl içinde oluşmuş
Sanki bir ömür degil de sadece "iki yıl " yaşamış gibi

"26 yaşında ölmüş "
bir genç"ölü" adam .. :(
20 Kasım 1947 ölüm tarihi ..

"Oyununun 30 tiyatroda birden oynanmak üzere olduğunun haberini bile alamadan .
Isviçre de bir hastahane de hayata gözlerini kapatmış ...

Dip Not ..
Kitabın Türkçeye kazandırılması Behçet Necatigil in 10 Yıllık emeği ve inadı sayesinde olmuştur ..
Ayrıca ..Ist Uni. TALEBE birliği GENÇLİK Tiyatrosu tarfından 1959 da 16 kere oynamıştır. ..

Umarım yeniden keşfedilir ve yeniden oynanır ve bende büyük bir heyecan ile izlerim ...dileğim budur ...

Sevgiyle kalın ...
120 syf.
·1 günde·10/10
Okuduğum en güzel kitaplardan birisiydi. Bir kaç gündür inceleme yazsam ya diye düşünüp duruyorum ama ne anlatsam bilemiyorum da.

Can Yayınları'nın yaz kampanyasında denk gelmişti kitap, ne yazarın adını duymuşum daha önce, ne hikayesini... İkinci Dünya Savaşı sonrası yazıyor arka kapakta. Ebru ablaya (Ebru Ince) mesaj atıyorum bunu okudun mu diye, hani ikinci dünya savaşı ya kesin fikri vardır diye. Sakın kaçırma mutlaka al oku diyor. İyi ki dinledim, iyi ki aldım, iyi ki okudum, iyi ki tanıdım seni Borchert.

Vurucu cümlelerin altını çizmek istedim okurken ama kitabın tamamı neredeyse çizili şuanda.

Bir Yıkım Edebiyatı örneği, ama yıkımı nasıl iliklerinize kadar hissettirmek.. Bir adam savaştan döner, üç yıl geçmiştir, evine döner ama evi aynı değildir, insanlar aynı değildir. Çok bocalar, uyum sağlamak güçtür.

Aç, yorgun, uykusuzdur kimse kapıyı açmaz.
İş arar hiç bir kapı açılmaz.
Karısının yatağında başka bir adam vardır, karısı yoktur.
Evine gider annesi babası çoktan ölmüşlerdir, evi yoktur, kimsesi yoktur.
Bütün kapılar yüzüne kapanmıştır, o kapıların dışında bırakılmıştır.

Bir tür çığlıktır bu kitap aslında,

Ülkesine,
Vatandaşlara,
SAVAŞA,
İnsanları savaşa gönderenlere,
Tanrı'ya
Vicdanı kör olmuş insanlara...
YAŞAMA.

Oysa o bin bilmem kaç gece aç, üşümüş ve yorgun onlar için savaşmıştır. Şimdi onlar bu durumu küçümsemektedirler, yardım istediğinde onu kapıların dışında bırakmışlardır. Ee tamam diyorlar adeta savaştıysalar savaştılar, ölen öldü dün de ölmüşlerdi, yarın da ölecekler kalkıp da bunun yasını mı tutalım şimdi??

Diğer bütün kapılar kapalı olunca kendisine açık olan tek kapıdan girmiş, ölümü seçmiştir kahraman.

Tanrı'ya ÇOCUKLARIN HER GECE ÖLÜRKEN SEN NEREDEYDİN? diye hesap sorduğu kısımda burnumun direği sızladı. Hiç savaş görmemiş olan ben (umarım da görmem) acısını tahayyül edemem dahi. #33512258

Çok çok etkilendiğim diğer kısım da binbaşı ile hesaplaştığı kısımdı. Binbaşım yirmi kişinin sorumluluğunu vermiştin bana da aralarından 11 adam ölmüştü, o gece çok soğuktu, ben onları düşünmekten, bu olayın vicdan azabından geceleri uyku uyuyamıyorum; sen bin kişinin sorumluluğuyla geceleri uyuyabiliyor musun? #33509176

Tiyatro metni gibi yazılmış ama roman gibi aslında. Harika, çarpıcı, sarsıcı daha ne sıfat bulunabilirse... Kitabın başında güzel bir anektod vardı, Borchert'in oyunu sonunda radyoda yayınlandığında ve Stalingard'daki askerler onu dinlediğinde derler ki "Biz seni anladık kardeşim, sesimiz olduğun için teşekkür ederiz."

"Senin yaşıtın olan biz arkadaşlar, Stalingrad’da, Demyansk’ta, Smolensk’te ve Vyazma’da bulunmuş biz astsubaylar meraktan nefesimizi tutmuş, hoparlör önünde oturduk, senin oyununu dinledik ve anladık bütün söylediklerini."

Kitap kadar hüzünlü yazarın da hayatı.. Savaşta hasta olduğu halde mahkum edilmiş, eziyet görmüş, dönmüş iki yıl gibi bir sürede ne yazabildiyse yazmış ve bu oyun sahnelenmeden 1 gün önce ölmüş, oyunun sahnelendiğini görememiştir. Hem de 26 yaşında, gencecik... Savaşta terk edildiği kötü koşullar yüzünden.

Oyunu izlemeyi öyle isterim ki...

Bu kitaba rastlarsanız mutlaka okuyun, kısacık ama içinde koca bir acı ve isyan var.
332 syf.
Yitirmelerin, tüketmelerin, kaybetmelerin çığlıkları..
Ayrıcalıklı bir ruhun jilet kesikleri..
Karanlığın ve yalnızlığın en soğuk hali..
Ne derseniz deyin; herbiri gözlerinize saplanıp kalan, kelime görünümlü dikenlerden müteşekkil, yıkıntı edebiyatının en güzel örneklerinden biriydi okuduğum.

Koca bir enkaza dönüşen evrenin, kara deliklerde kaybolan ruhların, tutunacak dalı kalmamış insanların, acının hikayeleriydi.

Bu cehenneme 26 yıl direnebilmiş, hissedebilen, hissettirebilen, uzun hikayeler yazacak vakti olmayan..sanki erken vedasından haberdar gibi.." Hızlı yazmalıyım, çok yazmalıyım!" diye çırpınan bir kalemin yürek sesleriydi.

Bazen bir mahkumun yalnızlığında, bir hücrede,
Bazen bir ölünün simsiyah nefesinde,
Bazen içimizde taşıdığımız canavarlarda, ölümde,
Toprakta eşitlenen yaşam kavgasında,
Umutla umutsuzluğun,
Varlıkla yokluğun tam ortasında..

Kendinizi aniden içinde bulabileceğiniz öyküler bunlar. Çok uzun tasvirler, açıklayıcı bilgiler yok. Gerek de yok.
Bir duygu seline kapılıp, yalın ama derin kelimelerle ilerlerken bu tür ayrıntılar aklınıza bile gelmeyecek çünkü.

Başlangıç gibi bitişler de aniden. Tuhaf bir sızı dolduruyor hikayenin son noktadan sonrasını. Bu öykülerin bu kadar kıymetli olmasının sebebi, kendimizden kattıklarımızdır muhtemelen. Ve bittiğinde bile bitmeyen, devam eden kelimelerin yankılarıdır.

Edebiyatın üstünün hayatla örtüldüğü bu satırları okurken savaşın, esaretin, yokluğun, yıkımın, korkunun ve aynı zamanda umudun en derin izleriyle karşılaşıyorsunuz. Yoğunluğunun şiddetini bazen bir kelimede, bazen bir paragrafta ya da bir cümlede en baskın haliyle hissediyorsunuz.

Şöyle mesela;
"Haftada bir salı var.
Yılda elli.
Ve savaşta bir yığın.."

Üç cümle..üç kısa cümle..gölgeleri çok uzun olan üç kısa cümle bazen koskoca bir kitabın anlatmak istediğinin çok daha fazlasını ifade edebilir.
Borchert'in satırları gibi.
Hasta, yalnız, acı dolu bir insanın, inadına ümitli, inadına çırpınan haliyle kaleme aldığı satırlar çünkü bunlar.

Şiirsel, derin, anlamlı ama yalın, sade, aceleci ve cesurca.

Inandığı, savunduğu ama hasret kaldığı bir düzenin, yaşamın tasvirlerinde derin gölgeler olarak yerini aldı.

Onun direnişi hem fiziksel hem de ruhsaldı.

Başardı...





Keyifli okumalar..:)
332 syf.
·Beğendi·10/10
Yıkım edebiyatının en tanınmış isimlerinden Wolfgang Borchert. O henüz 18 yaşındayken  başlıyor savaşlar ile beraber gelen huzursuzluk. Ruhların bile donduğu soğuk Rus cepheleri. Gençliğini parçalayan korkunç hastalıklara sebep oluyor ve karşılığı, vatan hainliği ile suçlanmak, idamlarla korkutulmak.

Çok şey sığdırmak zorunda kalmıştır Borchert bu kısacık 26 yılına. Böyle parlak bir zeka böyle derin ruh nerelere mezar oluyor! Savaş-cepheler, sürgünler, hücreler... Korkunç,  bizler içinde çok büyük bir kayıptır bu derin ruh.

"Sagt nein" hayır de.. Savaşa hayır de, o hasta hali ile bağırsa bile başkaları hep susuyordu ve hâlâ susmaya devam ediyor.
 Sevgi değer Borchert.. Kısacık 26 yıl dedik bir de kısacık iki yılın var, yazmaya harcayabildiğin, kutsal bir iki yıl. Bu kadar kısa zamanda sen nasıl yazabildin bunları. O savaşlarda, o soğuklarda bir de geceler hayat  bunlarken nasıl?

Aslında belli de olur çok üşüdüğün hikâyelerinde.
Soğuk , gece, savaş, hücreler hepsi zihninde hepsini yaydın ellerinle.. Sol yaralanan ellin. inanmamışlardi belki ama niye? O tanışmak için sıkılası eline kelepçe mi yakıştı?

Ilık rüzgarların esintisi yoktu hayatında, sen soğukta yetişmeyi öğrenmiştin o kasırgalarla..

Borchert ile tanışmama ve Maria hikâyesini merak sarmama vesile olan Ebru İnce'ye teşekkür ederim, belki geç belki de hiç tanımayabilirdim bu iki güzel insanı.

Sizlere kitaptan: Bir asker. Pazar sabahlarının en temizinin şimdiye dek asla görülmemiş bu kar beyazında bir leke. Pek canlı bir savaş tablosu, nüansça zengin, suluboya resimler için çekici bir konu: kan, kar ve güneş. Soğuk kar ve içinde buram buram sıcak kan. Ve hepsinin üstünde güneş baba. Güneş babamız. Yeryüzündeki çocuklar der ki: güneş baba, güneş baba Ve güneş bir ölü­yü, bütün ölmüş kuklaların işitilmeyen çığlığını haykıran bir ölüyü aydınlatıyor suskun, korkunç, suskun çığlığını, içimizden kim, kalk ayağa saz benizli kardeşim... Kar, buna göğüs gerebilir, buzsu kar. Ve güneş. Güneş babamız.

Borchert'in kitaplarını okuyacaklar, çok yaşayın, güzel yaşayın ve yaşatın, umutla...
120 syf.
Kitap, eserin ilk çevirmeni Behçet Necatigil’in kızı tarafından yazıya alınan önsözüyle başlıyor.
Çeviriden geçirilip yayınlanmaya ve tiyatrosunun gösterimine kadar geçen zorlu süreçten bahsediliyor.
Eserin kendi ülkesinde oldugu gibi ülkemizde de antimilitarist tavrı nedeniyle yayınındaki zorluklar ve olumsuz yorumlarla karşı karşıya kaldığı anlatılıyor.

Yazar kendi hayatından ilham alarak yazdığı eserinde savaş içinde barışı savunmanın ağır yükünü yaşarken, savaşı destekleyen halkın savaş sonrasındaki umursamaz ve kayıtsız tavrıyla karşılaşır.
Çaldığı kapılar ona bir türlü açılmaz.

Ümidinin kalmadığı bu dünyada
Tanrının da kapısını çalarak onunla yüzleşir. Onu suçlar, yargılar.
Tanrı da insanlara sitemkardır, insanların ona artık inanmadığından, umursamadığından dem vurur. Bütün bunları Tanrı da değiştiremez. Sadece ölüm onu kayıtsız şartsız kabul edecektir.

Eser oldukça trajik olmakla birlikte yazarın hayatı da, bu tepki çekmiş eserinin onun ölümünün ertesi günü sahnelenmesi kadar da trajiktir.
120 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
İçimde ölen öldü, kalan kaldı, ben aynı.
Sezai Karakoç

“YALNIZ HÜZNÜ VARDIR KALBİ OLANIN”

Bu inceleme yazara aşkla bağlanan ve bizi de haberdar eden Ebru Ince 'ye ithaf olsun..

Wolfgang Borchert. Kim bu adam, bu delikanlı, bu yorgun savaşçı, bu yalnız kahraman, bu garip yolcu, bu “insan” kim?

Her şeyden önce çevirideki ustalığıyla Necatigil’e bir selam, daha önce de onun çevirilerinden okumuştum ve gerçekten ruhunu katan özel bir adam, bu çeviri bahsi kitabın uzunca önsözünde de konu ediliyor.

Kısaca yazar kardeşimiz –ki onunla tanışan herkes için artık can ciğerdir- henüz 26 yaşında bu dünyadan göçüp gitmiştir ve 2. Dünya Savaşının yükünü de omuzlarında taşımıştır.

Bu tiyatro eseriyle büyük oranda otobiyografik bir eser koyar ortaya.

Bir Alman olarak kaçınılmaz şekilde kendini cephede bulmuştur. Rus-Sibirya cephesinde geçen 3 yıl, soğuk,karanlık,acımasız,insafsız,beden ve ruh öldürücü koca 3 yıl..

Hani bir söz vardır ya bizde, “Öleydim de bugünleri görmeyeydim” diye. İşte kitabın ismi bu da olabilirdi. Sen koca savaşı ölmeden atlat, sonra dön vatanına, sonra bütün tanıdıkların seni bir kere daha, tekrar tekrar öldürsün bütün davranışlarıyla.

İsyan eder bu genç Alman. Hem de Alman usülü isyan eder tabiri caizse. Çünkü her milletin isyan etme şekli biraz farklıdır birbirinden. Bir Türk başka, bir Japon başka, bir Güney Amerikalı başka türlü isyan eder örneğin.

En çok da Tanrıya isyan eder, yaratıcısına. Sizler bu isyanı bir inançsızlık olarak da algılayabilirsiniz,oysa insan inanmadığı bir Tanrıyla bu kadar kavga etmez..

İnsan zor varlıktır, acizdir, muhtaçtır, hislerle örülüdür, beden ve ruhtur insan.

Kuran-ı Kerimde bir ayet vardır( hayır vaaz etmiyorum sayın okur ) şöyledir,

“Rabbin seni terk etmedi, darılmadı da” Duha/3. Ayet

Rivayet o ki bu ayetin gelişi şu şekilde olmuştur. Peygamberimize uzunca bir süre vahiy gelmez olur, bu süreçte şöyle düşünmüştür, “Yoksa ben bir rüya mı gördüm, bütün bunlar gerçek değil miydi, delirdim mi ben,ya da bir hatam mı oldu ki Allah beni cezalandırdı, beni terk mi etti, benden ümidi kesti mi, bana darılıp benden vaz mı geçti, nedir halim ne olacak?”

Ve sonrasında gelen ilk ayet işte budur. Elbette bütün bunlar herkesin kendi inancıyla ilgili, saygılıyım isteyen istediği gibi düşünsün,inansın..

İşte bana göre yeryüzüne gelmiş en kıymetli insan bile bu boşluğa düşüp bir imtihandan geçtiyse, insan dediğimiz varlık yani hepimiz nice imtihanlarla, boşluklarla ve arayışlarla baş başayız demektir hayatımız boyunca.

Yine vaaz etmediğimi belirterek bir kıssadan daha bahsedeyim,
Bir zamanlar bir şeyh vardır bir tekkede. Müridlerden biri rüyasında şeyhini görür, ateşler içinde yanmaktadır şeyhi ve uyanır , afallar şaşırır, güveni kalmaz, gidip şeyhin yanına ayrılmak için izin istemeyi kafaya koyar. Varır yanına ama çekinmektedir, zorlanır ve konuşamaz olur. Şeyh söze girer,

“O rüyayı sen de mi gördün?” der. “Ben de 30 senedir her gece aynı rüyayı görüyorum, kendimi ateşler içinde yanarken görüyorum ama gittiğim yol bu ve başka da bir yol bilmiyorum. Nasıl istersen öyle yap sıkma canını.”

Tanrıyla hesaplaşmak biliniz ki insanlık tarihi kadar eskidir, hemen hemen bütün inanışlarda, bütün dinlerde, bütün milletlerde, bütün insanlarda ortaktır. İnsan başına gelenlerin ne kadarının kendi hatası ne kadarının kader olduğunu da bilemez çok zaman. Yine de bütün bunlar elbette subjektif meseleler, herkesin kendini bağlayan konular, herkes için farklıdır..
…………
Ve hayatla da yüzleşir, kavga eder bu genç adam. Sevdiğine döner hayal kırıklığı yaşar, ekmek kavgasına düşer yine aynı , arkadaş dost bildikleri, eski tanıdıklar hepsi onu “kapıların dışında” bırakır.

Ölümü arzulayıp durur 20lerinde, hayatının baharında. Savaş zamanlarından kalma bir hastalıkla da boğuşur bir yandan ve yenik düşer hastalığına, belki de hasta olan ruhuna bir bakıma. Sonunda çok geçmeden ölüm gelir ulaşır ona. Bu kitabın, bu tiyatro eserinin sahneye konulmasından 1 gün önce gözlerini kapatır veda eder hayata.. Büyük bir trajedidir bu ve bizler en çok bu trajedi sayesinde bu kalbi ve ruhu yaralı adamın hikayesini bu kadar iyi bilebiliyoruz, dünya çapında oldukça çok okunan yazarlardan birisi olmuştur.

Tanrı ile barıştığını düşünüyorum artık ölümüyle birlikte. Ve bu dünyada nice hali keyfi yerinde insanlar silinip gitmişken bu güzel adam büyük ve kalıcı izler bıraktı. Belki de onun hayatı Tanrıdan en güzel armağandı, kutsal bir çileyle vardığı sonsuzluk diyarında eserleriyle yaşamaya devam edecek..

Yazarın biyografisi

Adı:
Wolfgang Borchert
Unvan:
Alman Şair, Oyun ve Öykü Yazarı
Doğum:
Hamburg, 20 Mayıs 1921
Ölüm:
Basel, 20 Kasım 1947
Wolfgang Borchert, zorlu bir hayatın izlerini eserlerine başarıyla yansıtmış bir yazar olarak XX. yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Borchert, Heinrich Böll ve Wolf Dietrich Schnurre’yle birlikte yıkıntı edebiyatının temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor. 1921 yılında Hamburg’da dünyaya geldi. 15 yaşındayken şiir yazmaya başladı. 17 yaşına geldiğinde ise oyuncu olmak istediğine karar vermişti. 1941 yılının mart ayında Hannover Bölge Tiyatrosu'yla bir anlaşma yaptı. Ancak aynı yılın haziran ayında askere çağrılınca güzel günler sona erdi. 1942’de askerdeyken kendi kendini yaralamakla suçlandı, ama beraat etti. 1943 yılına kadar hayatı savaşın ortasında ya da ayrılıkçı ifadeler suçlamasıyla, hücrede geçti. Tifüs şüphesi ve sarılık nedeniyle ordudan terhis edildikten sonra, bir süre kabare sanatçısı olarak çalıştı.Bu kez de Goebbels’i bir parodisine konu edindiği için dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı. Berlin’de yakalanmasının ardından Borchert’e yeniden cephe yolu görünmüştü. 1945 yılında birliği Fransızlara teslim olunca, ordudan kaçmayı başardı. Hamburg’a döndüğünde ağır hastaydı. 1946 yılında şiirleri "Fener, Gece ve Yıldızlar" adı altında bir kitapta toplandı. O dönemde "Karahindiba" başta olmak üzere 24 kısa hikâye kaleme aldı. Borchert onu ölümsüzleştiren tiyatro oyunu "Kapıların Dışında"yı 1947 yılında bir hafta içinde yazıp bitirdiğinde sağlığı artık iyiden iyiye bozulmuştu. Üç hafta sonra radyo oyunu olarak yayımlanan bu eserin ardından da tam 22 hikâye yazdı. "Kapıların Dışında" onun ölümünden bir gün sonra, 21 kasım 1947’de, ilk kez Hamburg Oda Tiyatrosu’nda seyircilerle buluştu.

Yazar istatistikleri

  • 88 okur beğendi.
  • 692 okur okudu.
  • 25 okur okuyor.
  • 1.582 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.