Yukio Mişima

Yukio Mişima

Yazar
8.2/10
197 Kişi
·
479
Okunma
·
94
Beğeni
·
4.538
Gösterim
Adı:
Yukio Mişima
Unvan:
Japon Romancı ve Oyun Yazarı
Doğum:
Yotsuya, Tokyo, Japonya, 14 Ocak 1925
Ölüm:
Ichigaya, Tokyo, Japonya, 25 Kasım 1970
Mişima'nın çocukluğunun ilk dönemi onu yakın çevresinden uzak büyüten büyükannesi Natsu'nun gölgesi altında geçmiştir. Büyükannesi Mişima'nın diğer erkek çocuklarıyla oynamasına müsaade etmiyor, sadece kız kuzenleri ve bebekleriyle oynamasını istiyordu.

Natsu, Tokugava dönemi samuraylarıyla ilişkili bir aileden gelmekteydi ve Mişima'nın büyükbabası ile evlendikten sonra bile ailenin aristokratik geleneklerini sürdürmeye devam etmişti. Büyükbabası bir bürokrattı ve işleri sömürge döneminde açılmıştı.

Mişima ailesinin yanına ancak 12 yaşında dönebilmiş ve annesiyle yakın ilişkisi biyografisini yazan kimi yazarlar tarafından ensestliğe yakın bir ilişki olarak tasvir edilmişti. Babası askeri disiplinden keyif alan sert bir adamdı.

Mişima Japonya'nın modernleşmesi ve geleneksel değerlerini yitirmesine karşı sert bir muhalefet tavrı gösterdi ve samuray değerlerini savundu.

25 Kasım 1970'de Mişima ve beraberindeki Tatenokai üyelerinden dördü Japonya Silahlı Kuvvetlerinin Tōkyō'daki Ichigaya Kampını ziyaret etmişler, komutanı sandalyesine bağlamışlar ve İmparatorluğun haklarının yeniden tesis edilmesi için hazırladıkları manifestoyu ve taleplerini okuduktan sonra Mişima seppuku (geleneksel Japon intihar biçimi) yaparak intihar etmiş, Tatenokai üyelerinden Hiroyasu Koga ise intiharın tamamlanması için Mişima'nın başını kılıçla kesmiştir.

Mişima intiharını bir yıl öncesinden hazırlamış Tatenokai üyeleri dışında hiç kimse yazarın intihar hazırlığından haberdar olmamıştı. Mişima'nın kendisi intiharı sırasında hazır bulunacak Tatenokai üyelerinin mahkemedeki kendilerini savunmak zorunda kalacaklarını önceden bilerek onlar için geride nakit bırakmıştı.


Mişima ilk romanı Tōzoku'ya (Hırsızlar) 1946 yılında başlamış ve 1948'de yayınlamıştı. Bu eserini Kamen no Kokuhaku (Bir Maskenin İtirafları) adlı otobiyografik çalışması izlemişti. Roman büyük bir başarı kazanmış ve 24 yaşındaki Mişima'ya büyük bir ün kazandırmıştı.

Mişima velud bir yazardı. Romanları haricinde, popüler dizi romanlar, kısa hikâyeler, edebi denemeler, Kabuki tiyatro oyunları, geleneksel Noh drama tiyatrosunun modern versiyonlarıyla ilgili oyunlar kaleme almıştı.

Eserleri dünya çapında üne kavuşmuş ve İngilizce'ye çevirilmiştir. Üç kez Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş ancak 1968 yılında yakın arkadaşı Yasunari Kavabata ödülü kazanmıştı.
İlişkilerini bıraktıkları noktadan sürdürmek, dört ay giyilmeyen bir ceketi sırta geçirivermek kadar kolay olacak mıydı?
Kendi kendini aldatma, benim sığındığım son duraktı; çünkü ciddi bir şekilde yaralanan kimse, hayatını kurtaracak sargı bezi temiz midir diye sormaz.
Japonya'da biri öldüğü zaman yakınları para toplayarak cenaze sahibine verir. Cenaze sahibi de bu parayla onlara armağanlar alır. Ardından cenaze evinde ikramda bulunulur. Sofrasının zenginliği, cenaze sahibinin toplumsal statüsünü gösterir.
Yukio Mişima
Sayfa 146 - Can Yayınları 1.Basım Temmuz 2011, Çevirmen H. Can Erkin / "Yaz Ortasında Ölüm" öyküsünden (çevirmen notu)
Lütfen benim içimi görün,
Ben sizin düşündüğünüz gibi biri değilim.
Benim yüreğimdekini görün lütfen.
Hoşnutsuzluğum, Stefan Zweig'ın, "Kötülük diye adlandırdığımız şey, yaradılıştan bütün insanlıkta var olmuştur; bu, insanı kendi içinden çıkarıp kendisinin dışına doğru var ederek ayak basacak yeri olmayan bir şeye sürükleyen kararsızlıktan başka bir şey değildir. Tabiat bu kararsızlığın ölümsüz bir parçasını ruhlarımıza sanki kendi kaos stokundan vermiş gibidir. Veraset yoluyla edinilmiş olan bu huzursuzluk, bir baskı yaratıp yeniden insanüstü, metafizik elemanlar haline girmeye çalışır." dediği şeydi.
Yukio Mişima
Sayfa 90 - Can Yayınları, 5. Basım, Ocak 2017
Çünkü ciddi bir şekilde yaralanan hiç kimse, hayatını kurtaran sargı bezi temiz midir ,diye sormaz.
"Ah ah, evlenme çağındaki kızım daha güzel olmadığına çok üzülüyor! Bundan sorumlu olan da çirkin babası elbette, kendimi sorumlu tutuyorum bundan... Ama ne yaparsın, alın yazısı...”
İnsanların yüreklerine yatırım yaparak servetine servet eklemişti. Adeta yürek simsarıydı.
Yukio Mişima
Sayfa 69 - Can Yayınları 1.Basım Temmuz 2011, Çevirmen H. Can Erkin / "Sirk"öyküsünden
Insanların gördüğü kişi ile benim olduğumu düşündüğüm kişi, hangisi kalıcıdır peki?
Asıl adı Kimitake Hiraoka olan Mişima çağdaş japon edebiyatının en önemli yazarları arasında kabul edilmiş. Bir kaç kez Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmesine rağmen alamamış, en yakın arkadaşlarından birisi ödüle layık görülmüş. Yazar Japon geleneklerine bağlı,milliyetçi ve ülkesinin modernleşmesini, değerlerini yitirmesini kabullenememiştir. Bu nedenle kendisinin de üye olduğu Tate No Kai(Kalkan Cemiyeti) grubundan dört arkadaşı ile birlkte Tokyo'daki silahlı kuvvetleri basmış ve komutanı bağlayıp kendi talimatlarını okumuşlar. Daha sonra da Mişima seppuku yöntemiyle kendini öldürmüş ve arkadaşı da intiharın tamamlanması için yazarın başını kılıçla kesmiş. Seppuku; geleneksel Japon intihar biçimi olarak adlandırılıyor. Toplumda daha çok hara-kiri olarak biliniyor ama daha profesyonel bir terim olarak samuraylar arasında seppuku adıyla kullanılıyor. Kişinin temizlenip beyaz bir kıyafet giydiği, en sevdiği yemeği yediği ve daha sonra da bıçağı karnına saplayıp döndürerek iç organlarını parçalamasını simgeliyor. 'Kaishakunin' olarak adlandırılan yakın arkadaşı ve güvendiği bir kişi tarafından da başı kılıçla kesilerek intiharı sonlandırılıyor. Bu yöntemden detaylı olarak bahsetme sebebim hem çok acımasızca ve bilmediğimiz bir yöntem olması, hem de bu akdar başarılı bir yazarın hayatına bu şekilde son vermesinin yaptığı etkiden kaynaklanıyor. Aslında düşündüğümüzde geleneklerine bağlı birisi olması, ülkesinin bunu kaybedişini hazmedememesi etkilidir. Bu nedenle çokta şaşırmamak gerekir. Seppuku yöntemindeki esasiyetin samurayın hayatı boyunca beklediği ölüme kendi elleriyle kavuşması olması da yazarın iç dünyasını ifade etme yöntemi olmuş.

Kitap içeriğine gelecek olursam, 13 yaşındaki Noboru ve dul annesi Fusako'nun ilişkisini, hayatını ve hiç beklemediği bir zamanda hayatlarına giren denizci Ryuji'yi anlatmaktadır. Sık sık çocuğun iç dünyasına ve hayata bakış açısına yer verilir. Denizci Ryuji çocuğun gözünde yücedir ve bilgisi, yaptğı iş onun için önemlidir. Ama Ryuji bu işi bırakıpta onlar ile bir aile kurmaya karar verdkten sonra Noboru gözünde küçülür. Çocuk arkadaşlarıyla bir ergen çetesi kurmuştur ve burada hayata olan farklı bakış açılarını paylaşırlar. Belki de yazar bu çeteyle kendi grubunu simgelemiştir ve kendi bakış açısını onlar üzerinden sergilemek istemiştir. Grup öğretmenlere ve babalara karşıdır ve onları kötü olarak görür. Çünkü öğretmenler ve babalar onları yönetmeye çalışır, hayata karşı büyük günahlar işlerler. Ayrıca grup şiddet yanlısıdr ve ölümle yüceleceklerini düşünürler. Bir toplantıda grubun şefinin sözü şöyledir: "Gerçek tehlike yaşama eyleminin ta kendisidir." Ölümü yüceltirler ve erkekliğin şanının yufka yürekli olmamak olduğunu da düşünürler. Bütün bu görüşler aslında bize yazarın iç dünyasını karakterler üzerinden anlatmasıdır. Çocuk grubunun görüşlerinin nihilizm felsefesini yansıttığı söylenir. Kitabın sonu beni çok şaşırtmıştı ve biraz yarım kalmış duygusu vermişti.

Okunması gereken ve derin bir eser. Yüzeysel olarak bakıldığında basit görünen ama aslında buz dağının görünmeyen kısmının çok daha büyük olduğu bir eser. Çünkü yazar kendi bakış açısını kitaba fazlasıyla yansıtmış.
Yukio Mişima'nın kitabı ürkütücü hayatının ve insanı şok eden ölüm biçimi ve ikisinin temsil ettiği herşeyin dayandığı ana meseleleri kısaca anlatıyor gibi: Japonya çürüyor, değerler yok oluyor, Japonya düşmanlarına dönüşüyor, duygusallık öldürür, babalar katildir; oysa gerçek olan, hakikat olan güçtür, gerçek ve hakiki Japon değerleridir, o yüzden yumuşayan, gevşeyen ve gerçek değerlere sırtını dönenler bedelini ödemeli; erkek olarak yaşamalı, erkek değerleriyle var olmalı. Kitap Noboru adında on üç yaşında bir çocuk, annesi ve annesinin hayatına giren denizci Ryuji'yi anlatıyor: Noboru ergenliğinin ve babasızlığının getirdiği meselelerden uzakta, bambaşka şeylerle, güç ve gerçek Japon değerleriyle, kahraman olmak ve geleneği temsil etmek derdinde olan bir grup ergenle- Mişima'nın intiharından önce kurduğu dünyanın en küçük ordusunu andırır gibi- zayıf olmaya karşı denemelere giriştiği tuhaf ve ölüme de takıntılı bir varoluşun içerisinde...annesi ve denizci ise son derece yumuşak bir şekilde anlatılan bir aşk yaşıyor. Kitap zıtlıkları bir arada öyle güzel resmediyor ki bir yandan dilin güzelliğiyle kitaba kendimizi bırakıp üslûbun tadını çıkarırken bir yandan da Noboru'nun hayatı üzerinden ölümü, gücü, erkekliği ve kitabın sonunda çok da güzel anlaşıldığı üzere şiddeti, hakikat uğruna asla geri tepmeyen ve teklemeyen bir şiddeti savunması karşısında irkiliyoruz, kitap bu bölümlerde gerçekten farklı bir atmosfere bürünüyor. Mişima şiddete, militarizme, güce destek verip aşkı, doğal olanı, başkalaşmayı ve kendince düşmanların kültürüne dönüşmeyi aşağılıyor ve küçük görüyor, ancak her iki durumu da çok yetkin, etkileyici, yumuşak bir dille anlatıyor. Ölüm sahneleri bile şiddeti estetize ediyor gibi.

Mişima'nın kitaplarını okumaya bu eserle başlamak iyi oldu. Türkçede yayınlanmış diğer eserlerini de okuyacağım.
Ne kadar zaman geçerse geçsin bu kitap benim yüreğimde hep ayrı bir yere sahip olacaktır.

Kitaba başladığımda hiç bu kadar sevebileceğimi düşünmemiştim. Çünkü kitabı bana hediye eden arkadaşım anlamaz kitaplardan. Neyse bitirdim kitabı dedim ki müthiş. Sonra yazarı bi gugılladım. Yukio Mishimo. Enteresan bir adam. Birçok sanat alanında eserleri var; tiyatro oyunları,filmler,romanlar..
Aynı zamanda son samuray. Ailesi köklü asilzadelerden. Kalkan adında bir örgüt bile kurmuş. Geleneksel samuray öğretileri ve dövüş sanatlarında da usta. Mükemmellik abidesi.

Intiharını sebukku ritueliyle (harakiri) gerçekleştirmiş. Ve annesi ölümünden haberdar olduğunda "onun için üzülmeyin, o hayatı boyunca yapmayı arzuladığı tek şeyi yaptı" demiş.
Hayatımız boyunca bazılarımızın hissettiği yerini dolduramadığımız bütün duygular ve olgular, Mishimo'nun hayatını okuduğunuzda aşılamayan bir hiçliğe bürünüyor.

Altın Köşk Tapınağı ise yazarın yaşamı ve intiharıyla bambaşka bir şekle büründü gözümde.

Kitabın kahramanı Mizoguçi ile Mishimo'nun kendini aradığı çağlarındaki yalnızlığını tamamen örtüştürüyorum. Bu kitabı Mishimo'nun güzellik kavramının intiharına kadarki gelişimsel devinimlerinin bir durağı olarak görüyorum.
Kitapta Zen felsefesinin bazı bilmecelerine yer ayrılmış, en ilgimi çeken yerlerdi. Mizoguçi ve arkadaşı Kaşivagi ile Nansen bilmecesi üzerine söyleşileri müthişti. Kitap derin felsefi öğretiler içeriyor.
Yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Mishimo belki edebi anlamda sizin de beğenebileceğiniz bir kitap yazmamış olabilir. Ama yaşamıyla, intiharıyla her ayrıntısıyla bir düşünce adami.
Bahsi geçen güzellikten mahrum kalmamanız için :

http://blogs.cornell.edu/...on-by-yukio-mishima/
"Yukio Mişima", yazarın eserlerinde kullandığı takma adı. Yazarın Japon ve dünya edebiyatında hatrı sayılır bir yeri var.

"Maskenin İtirafları", yazarın, maskesini yüzünden çıkarıp önünüze fırlattığı bir otobiyografik roman.
Maske kalkıp da çıplak gerçeklikle karşılaşınca belki siz de benim gibi sarsılabilirsiniz ve büyük sırların ağırlığı altında ezilebilirsiniz.


Kitabın giriş kısmında, Dostoyevski'nin "Karamazov Kardeşleri"nden yapılan alıntının ne kadar isabetli olduğunu kitabı okuduğunuzda fark edeceksiniz.
Güzelliği sorgulayan bu alıntıda, Sodom idealine yapılan vurgu, yazarın eşcinselliğini itiraf etmesinden önce bir girizgah oluyor.
Eşcinsellik, şiddete yatkınlık, kana susamışlık, ölüme duyulan arzu, 2. Dünya Savaşı'nın insan psikolojisine etkisi, kitaba hâkim olan birkaç unsur. Bunların da çarpıcı, sinir uçlarınızı uyaracak bir biçimde verildiğini hemen ekleyeyim.


Yazar, rol yaparak geçirdiği yaşamını sanmayın ki sorgulamıyor. Sürekli kendini suçlayan, "Niye ben de normal biri değilim ki?" diye düşünen bir adamla karşı karşıya kalacaksınız.
Kitapta satır aralarında bulduğumuz kanlı ölüm sahnelerinin bir benzeri, onun yaşamının son sahnesinde tekrarlanıyor.
Yazar, "seppuku" ya da bilinen adı "hara-kiri" ile intihar ederek yaşamına son veriyor.


Eşcinsel bir bireyin yaşamda karşılaştığı zorluklara tarafsız bir biçimde eğilebilmek adına kitabı okumam olumlu bir kazanımdı; fakat yazarın ölüm ve kan saplantısı, şiddet eğilimi ile okuma isteğimin gölgede kaldığını söylemeden edemeyeceğim.


Kadim dostlarımız olan kitaplarla kalın :)
Japon edebiyatıyla ilk tanışma kitabım olan Yaz Ortasında Ölüm’ü okuyunca; hikayelerinin içindeki sadistik detaylar, ölüm , çarpık ilişkiler ve ensest temaları ,ister istemez beni Mişima’nın hayatını araştırmaya itti.

Yazar kendi otobiyografisi olan Bir Maskenin İtirafları’nda geçmişine ve eğilimlerine korkusuzca değinmiş:
Bir samuray ailesinde doğan ve gelenekçi bir yapıyla yetiştirilen Mişima sadist ve faşist duygularla büyümüş. Gençliğinde en büyük fantezisi kanlı ölüm olan yazar eşcinsel olmasına rağmen evlilik yapmış, bir yandan doğrularını savunurken bir yandan da kendi içinde bastırılmış bir hayat geçirmiş.Bu hayatı otobiyografik romanında sosyal baskılardan kendisini korumak amacıyla bir "maske" arkasına saklanması olarak anlatmış.

45 yaşında 100 Kişilik müridiyle katıldığı eylemde başarısız olmaları sonucunda “seppuku” ritüeli ile intihar eden yazar bu kısa yaşantısına ; 13 makale, 52 oyun, 143 kısa hikaye , 20 roman sığdırmayı başarmış, Japon Edebiyatının tartışmasız en güçlü isimlerinden biri.
Öyle ki Kawabata, Nobel'in kendisinden önce Mişima'ya verilmesi gerektiğini “Dünya çapında olağanüstü bir yetenek, 300 yılda bir doğan dahilerden biri. Benden çok yukarılarda" diyerek öngörmüş.


Yaz Ortasında Ölüm 11 değişik hikaye, mekan ve ruhsal durumu karşımıza çıkarıyor. Nefret,sapkınlık,umutsuzluk, ölüm,üzüntü,aşk,cinsellik temaları etrafında yarattığı sakin ve ağırbaşlı dünya öyle gerçekçi ki, Mişima bu dünyaya kendini bile almadan okurla beraber uzaktan izliyor . Bu dünyada kişilerin ; ruhsal çöküşü, sapkınlıkları, üzüntülerinden ayrı olarak mekansal renkler çok parlak, yeşillikler taze ve hava tertemiz.
Mişima detaycılığını ele veren tasvirler yapmaktan geri kalmıyor ; bir kimono üzerindeki deseni tüm ayrıntılarıyla canlandırıyor, bir bahçeyi tüm gerçekliğiyle gözünüzün önüne seriyor hem de sayfalarca yaptığı bu betimlemeleri okurken bir an bile sıkılmıyorsunuz.

*** “Kanatlar” hikayesine kadar beni içine pek fazla çekemeyen kitap, Bulmaca, Yaz Ortasında Ölüm,Sayfiye Çamları hikayeleriyle fazlaca hoşuma gitti. Uzakdoğu sempatime bir halka daha kattı diyebilirim.
Son Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (buraya kaçak bir parantez açıp paragrafın akışını bozmak istiyorum, Ishıguro neden Nobel aldı hala aklım almıyor. Tamam sadece en favori kitabını okudum ama o da o kadar vasattı ki insanın aklı almıyor.) Kazuo Ishiguro'yu İngiliz olarak değerlendirirsek Yukio Mişima okuduğum ilk Japon yazar oldu, çok da güzel oldu.

Kendimi bir Japon filmi izliyor gibi hissettim. İnsanın insan olma sınırlarını, dürtülerini olabildiğince zorlayan ve bunu yaparken yalın, doğal kalmayı başarabilen... Yüz elli sayfa iyi bir hikaye anlatmak için kafidir. Belki de asıl ustalık üç yüz, beş yüz sayfa roman yazmaktan ziyade yüz, yüz elli sayfada meramını anlatabilmektir. Ama bu konu çok çetrefil bir konu, sanatı hele de edebiyatı nicel kıstaslardan uzak tutmak gerekir. Yine mesela çok ince bir kitap olan "Kör Baykuş" da çok kalın bir kitap olan "Benim Adım Kırmızı" da şahane kitaplar. Neyse.

Kitap iki bölümden oluşuyor. Yaz ve Kış. Tıpkı yaşam gibi. Yaşamımızın birbirine zıt dönemleri vardır ve bu dönemler çoğunluk saliseler içinde bile değişebilir. Romanda da buna tanık olmamız mümkün, hatta daha fazlasına. Romanımızın asıl kahramanı diyebileceğimiz Noboru'ya yaz da kış da aynı anda hücum ediyor. Henüz on üç yaşında olan bu çocuk da büyük bir ruhsal keşmekeşin ortasında buluyor kendini. Terlemeleri titremelerine karışıyor Noboru'nun, soğuk soğuk terliyor.

***spoiler***
Kitabın adı neden "Denizi Yitiren Denizci" gerçekten kitapta bir denizci var da denizi mi yitiriyor. Evet dersek çok da yanlış olmaz. Kitabı alırken ve kapağına bakınca denizde geçen bir hikaye düşlemiştim. Yine yanılmış oldum, ne kadar basit düşündüğümü fark ettim bir kez daha. Kitap üç asıl karakter ekseninde dönüyor. Babası olmayan Noboru, haliyle kocası olmayan Noboru'nun annesi Fusako ve bir tesadüf sonucu karşılarına çıkan Denizci Bey Yjuni. Aile, çocukluk, insan ve insanlık kavramlarının çok sıkı bir muhasebesi yapılıyor kitapta. Ahlaka, sevgiye ve vicdana sıkı darbeler vuruluyor. Son darbeyi de bir fincan çay vuruyor. Adeta yüreğimizin söküldüğünü hissediyoruz bir bölümde, midemiz ağzımızı yokluyor. Görülmemesi gereken şeyleri görüyoruz küçük bir gedikten bakarak. Yapılmaması gereken şeyleri yapıyoruz gençliğimize kanarak. Sonunda mutlu mu oluyoruz, bilmiyoruz. Gerçek hayatta da zaten bunu hiç öğrenemeyeceğiz.
***spoiler***

Kitap bittiğinde bir süre öylece kalakaldım. Mişima, vatandaşı Kazuo Ishiguro'nun aksine tüm kitaplarını okumamız gerektiğini hissettiriyor bize "Denizi Yitiren Denizci"siyle. Belki de diğer kitaplarını okuyarak denizciye denizini geri getiririz, belli mi olur?

Son olarak: Ben bu sene içinde yazarın en favori kitabı " Bir Maskenin İtirafları"nı da okuyacağım bir aksilik çıkmazsa, düşünen olursa belki eş zamanlı okuruz.
1970 yılında, büyük bir kalabalık önünde,çok vahşice ve çok ızdıraplı olarak intihar eden Yukio Mişima'nın okuduğum ilk kitabı.Aslında uzun bir süredir yazarı böyle bir korkunç intihara sürükleyen karakteri hakkında fikir sahibi olabilmek için kitaplarını okumayı düşünüyordum,buna da bu kitapla başlamak kısmet oldu.
Kitap oldukça akıcı bir dille yazılmış,güzel bir hikaye seçilmiş.kitapta aslında kendi hayatlarında yalnız olan üç kişinin ilişkisi anlatılıyor.5 yıldır 13 yaşındaki oğlu ile beraber yaşayan güzel ve varlıklı bir kadının,bir denizciyle olan ciddi ilişkisi ve bu durum karşısında oğlunun tavrı çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.Zaman zaman her üç kişininde olayı kendi açılarından yorumlamaları neredeyse ayrı ayrı bölümler halinde uzun uzun okuyucuya başarılı bir şekilde aktarılıyor.
Bu arada buraya bir de not düşmek istiyorum ki, O da, Mişima'nın, bu şekilde intihar etme düşüncesinin, daha bu kitabı yazdığı günlerde kafasında olduğunu,kitabın 97. sayfasındaki bir cümlesinden anlamış bulunuyorum.( Gizliden gizliye duyduğu ölüm özlemi; uzaklardaki şan,şeref ve uzaklardaki ölüm....Herşey ''uzaklarda''idi. )
Tabiiki böyle bir yazarı ve insanı tanımak ve anlayabilmek için bir tek kitap ölçü olamaz.Fırsat buldukça diğer kitaplarından da bir kaçını okumayı düşünüyorum.
Son cümle olarak kitap için söyleyeceğim,iyilik ve kötülüğün bir arada olduğu, dramatik ve aynı zamanda duygusal özellik taşıyan bu kitabın okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Gerçekten okurken inanılmaz sıkıldığım bir kitaptı.Küçük bir çocuğun kendini keşfetmesi, kendi cinsine karşı duygular hissetmesi , aşık olması bunlar tamam da çok boğucuydu. Kolay kolay yarım bırakmam okuduğum kitapları ama o kadar sıkıldım ki devam edemedim.
-Spoiler içerir-

Romanımız baştan sona öfkeyle yoğrulmuş ve bu kitapta yazar, ruhsal bunalımlarını teşhir ettiği bir mecra gibi yaşam hakkındaki bütün düşüncelerini, bütün acılarını ve gerçekleri gözümüze gözümüze sokuyor. En azından benim için öyle. Bu kadar yoğun öfke ve nefret dolu bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. O kadar ki kitabı okuduktan sonra üzerinizde büyük tesirler bırakıyor ve aklınıza gelebilecek her şeyden nefret etmeye başlıyorsunuz. Böyle kitapları seviyorum. Salt gerçeği, insanın en derin duygularını anlatan kitapları. Zira ben de hayatta sevgiden çok nefretin olduğunu düşünüyorum.

Bu kitabı 2015 yılında okumuştum, o zamanlar da üzerimde büyük tesirler yaratmış tekrar okumak üzere rafa kaldırmıştım. Dün gece kitaba başladım ve tek oturuşta bitirdim ve yine beni derinden etkiledi. Önce yazar hakkında bir şeyler okuyup, ardından kitap ikinci kez okuduğunda, kitabı daha iyi anlıyor ve onun etkisini daha derinden hissediyor insan. Ben pek iyi inceleme yazdığımı düşünmüyorum. Ama bu yazar için bir şeyler karalamasaydım kendimi kötü hissederdim. Bu yazara öylesine saygı, öylesine büyük bir sevgi besliyorum ki aşağıda yazacaklarım bile bunları tamamen anlatmaya yeteceğini düşünmüyorum. Onun karakterinden ve hayata bakışından o kadar etkilendiğimi bir ben bilirim bir de bunu tartıştığım bir iki arkadaşım. Neyse, lafı fazla uzatmadan kitap hakkındaki düşüncelerimi/incelememi yazmak istiyorum:

Kitap dört karakter üzerinden ilerliyor. Noboru, Fusako , Ryuji ve Şef. Bu karakterlerin –Fusako hariç- kitapta salt kişilerden çok yazarın duygularını yahut düşüncelerini, kitaba ismini veren “Deniz” in de yüceliği, onuru simgelediklerini düşünüyorum. Sebeplerine birazdan aşağıda değineceğim. Karakterlerin sembol ettiklerine gelince: Noboru; çocukluk eğilimlerini, Fusako; salt anneyi, Ryuji; o anki gerçek kişiliğini ve Şef karakteri de hakikati temsil ediyor. Bu karakterler üzerinden romanımız ilerliyor. Kitapta çok fazla olay olduğu söylenemez. Genel olarak Noboru, Fusako ve Ryuji’nin ruhsal bunalımlarını, hayata dair görüşlerini anlatıyor. Şef karakteri ise metin olarak kitapta çok az yer buluyor. Fakat buna rağmen beni en çok etkileyen karakter Şef oldu. Düşünceleri o kadar mantıklı ve gerçek ki, yaptığı tespitlere kayıtsız kalmak mümkün değil..

Denizin yüceliği ve onuru simgelediğini söylemiştim. Çünkü kitabın bir yerinde şunları söylüyor yazar: “Ryuji ne zaman düşlere dalsa, yücelik, ölüm ve kadın aynı özün oluşumu olarak görünürdü. Oysa kadını elde edince, öteki ikisi açık denizlerin ötesine çekilmiş ve onu çağıran hüzünlü sesleri kesilmişti. Reddetiği şeyler, şimdi kendisini reddediyorlardı.” Çünkü Ryuji, Fusako ile ilişkiye başladıktan sonra denizle ilişiğini kesmiştir. Kısacası o yücelikten vazgeçmiştir!

Sembolik bir anlatımın sebeplerini yazmadan önce yüzeysel olarak görünen karakterlerin rollerini belirtmek istiyorum. Noboru: çocuk kahraman, Fusako anne, Ryuji annenin erkek arkadaşı/sevgilisi ve Şef ise Noboru’nun samimi arkadaşı/akıl hocası. Şimdi neden bu kitabın sembolik bir anlatım olduğunu Noboru’dan başlamak üzere anlatmak istiyorum. Noboru çevresindekiler tarafından deha olarak görülen ve genel olarak kitaptaki en nefret dolu karakter. Bunun yanında Noboru karakterinin Oedipus kompleksinden de nasibini aldığı görülüyor. Zira odasında açtığı küçük bir delikten annesini gözetleyip, onun çıplak görüntülerini izlerken derin bir keyif duyuyor ve ona baştan sona hayran oluyor. Bunun yanında Fusako’nun sevgilisi olaya müdahil olup, annesi ile gece sevişmelerine başlayınca, kahramanımız Noboru sinirden deliye dönüyor, o deliğin başında buhranlar geçiriyor ve roman boyunca olduğu gibi yine içini büyük bir nefet kaplıyor. Ryuji’ye karşı da içinde büyük bir öfke büyüyor. Onu annesinden uzaklaştırmayı ve hatta onu öldürmeyi düşünüyor ve bunu romanın sonunda yapıyor da.

Ama bunların yanında Noboru karakteri, ileride Ryuji karakterine hayran olmaktan da kendini alamıyor. Zira Ryuji, Noboru’nun hayalini süsleyen o kahraman denizci rolünü oynuyor. Noboru bu yüzden ona nefretle karışık büyük bir sevgi ve saygı besliyor. İçinde büyük çatışmalar yaşıyor fakat bu savaş sonunda nefret baskın geliyor ve Ryuji’yi, o hayran olduğu adamı, katlediyor.

Noboru’nun hayata dair bir çok görüşleri var. Bu küçük arkadaşımızın –henüz 14 yaşına basmamış- büyük insanlara taş çıkartacak bir düşünce dünyası ve farkındalığı var. Noboru, ölüm hakkında şöyle düşünüyor: “Ölümün doğum anında kök saldığını ve insanın ömür boyu bu kökü sulayıp yetiştirmekle yükümlü olduğunu düşünüyordu” ve Noboru’ya göre; üreme zorunluluğu bir uydurma, hal böyle olunca toplum da uydurma demekti. Bunun yanında Şef ve arkadaşları ile yaptığı toplantılar da Noboru’yu derinden etkiliyor. Çünkü Şef’in acı fakat müthiş ince tespitleri var. Bunlardan biri:
“Tehlikenin ne demek olduğunu bile bilmiyor insanlar. Tehlike deyince, akıllarına fiziksel bir şey geliyor; yaralanmak, biraz kan akması ve gazetelerin bunu şişirmesi. Bunun tehlikeyle hiç ilgisi yok. Gerçek tehlikenin yaşamakla ilgisi yoktur. Hiç kuşkusuz, yaşamak var oluşun bir kargaşasıdır; ama ondan da öte, var oluşu anbean çözerek, dağıtarak ilk kargaşa noktasına getiren ve bu kargaşanın anbean var oluşu yeniden yaratacağı endişesi ve korkusundan güç alan karışık bir iştir yaşamak. Bu denli karışık bir iş daha olamaz. Var oluşun kendinden hiçbir korku ya da hiçbir örtülü yan yoktur, ama yaşamak bu korku ve tedirginliği yaratır. Ve toplum, kökende anlamsızdır; kadın erkek bir arada yıkanılan roma hamamları gibidir. Okul da, toplumun minyatürüdür: Bu yüzden bize boyna buyruk veriyorlar. Bir avuç gözü kör adam, bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor, sınırsız yeteneklerimizi param parça ediyor.”

Ve bir gün Noboru ve arkadaşları yeniden toplantı gerçekleştiriyor. Bu toplantıda Şef’in bir isteği vardır. Bir kedi bulup onu öldürmek. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra kedi Noboru’nun onu defalarca yere vura vura öldürmesinden sonra, Şef eline aldığı bıçakla kedinin önce derisini yüzüyor, ardından karnını yarıp bütün iç organlarını çıkarıyor. Bir şeyler arıyor şef. Ama bulamıyor. Neyi arıyor? Yaşamın özünü mü? Başka bir şeyi mi? Kim bilir. Bunun hakkında bir fikir vermiyor bu arayış. Ama Şef bunun anlamının biliyor. Noboru’ya soruyor “ Gördün mü, kan ve organ.” Salt insan da bunlardan mı oluşuyor gerçekten? Bir kemik ve et yığını. Hayatında daha yüce daha başka şeyler yok mudur insanın? Bilemiyorum.. Ve kediyi öldürdükten sonra şunu düşünüyor Noboru: “ne denli korkunç olursa olsun, her şeyi yapabilirim!” Bunu düşünmesinin sebebi nedir diye sorulabilir. İnsanın özünde kötü olduğu, kuralların ve toplumsal baskının ortadan kaldırılması halinde herkesin kendi özüne döneceği ve vahşi hayvanlar gibi birbirimizi parçalayacağı anlamı çıkabilir. Ya da daha pek çok şey..

Şef ve Noboru’nun toplantılarından birinde de “baba” üzerine eleştiride bulunuluyor. Şef diyor ki; “Günlerimizi boyun eğme, uzlaşma ve korku içinde titreyerek, komşularımızın ne yaptığını merak ederek, fareler gibi yaşayarak tüketeceğiz. Ve günün birinde evleneceğiz, çocuklarımız olacak. Baba olacağız, dünyanın en kötü şeyi olacağız!” Müthiş tespit… Sadece yaşama dair değil, babalara dair tespiti de bir o kadar yerinde. Bütün çocuklar ailelerin isteklerine göre şekillenip, ona göre yaşıyor. Onların istediği üniversitelerde okuyup, onların dilediği gibi yaşıyor. Kendileri olamıyor. Dünyanın en aydın insanı da olsa bir baba, o çocuk da yine kendisi olamayacaktır. Zira ailesinin gölgesinde büyüyen insanın ona kayıtsız kalması mümkün değil. Peki, bunun bir çözümü yok mu? Var elbette. Bir filozofun dediği gibi: “Çocuklarıma bırakabileceğim en büyük miras, onları dünyaya getirmemektir!”. Bu saçmalığın, bu boktan yaşamın ortasına çocuk getirmekten daha aptalca ne olabilir? Benim de bırakacağım en büyük miras sanırım bu olacak. Çocuk yapmamak…
Bir müddet sonra Noboru’nun olgunlaştığına inanan annesi ve sevgilisi, artık geceleri onu odaya kilitlemiyor, dilediğini yapmasına izin veriyor. Fakat Noboru bundan rahatsızlık duyuyor. Çünkü her şeyin değişmeye başladığının farkına varmıştır artık. Onu eğitmeye başlıyorlar, o korkunç yıkım. On dördüne basmamış bir çocuğu olgunluğa zorlamak!...Noboru bundan da büyük bir nefret duyuyordu. Bu nefreti ailesinin onu biçimlendirmesineydi. Çünkü kendisi olmak istiyordu Noboru fakat olamıyordu. Herkes gibi. Çünkü Şef şunları söylüyordu Noboru ve arkadaşlarına:
“Öğretmenler, okullar, babalar, toplum – bütün bu süprüntü yığınlarına biz göz yumuyoruz. Hem güçsüz olduğumuz için değil. Göz yummak bizim özel ayrılacağımız ve eğer acıma duygusuna kapılsak, onlara acısak, bu yaşamlarına göz yumacak kadar insafsız olmazdık. Sonuç olarak demek istiyorum ki, sürekli olarak göz yumulmaması gereken şeylere göz yumuyoruz. Aslında hoş görülebilecek pek az şey var- örneğin, deniz.”

Noboru’nun bir gün bu delik macerası son buluyor. Noboru annesi ve sevgilisini izlerken o deliğin başında uyuya kalıyor ve annesinin bunu fark etmesiyle Noboru’nun odasına girip onu uyandırıncaya kadar tokatlıyor ve bu yaptığının çok kötü bir şey olduğunu, onu Ryuji’ye şikayet edeceğini ve cezalandıracağını söylüyor. Bu sırada odaya giren Ryuji olayı öğreniyor ve Fusako ondan Noboru’yu dövmesini istiyor. Bu sahnede Ryuji birçok içsel buhran yaşıyor. Fakat ona bir şey yapmıyor Ryuji, o da kendisine biçilen rolü oynuyor. Baba rolünü.. Bütün bu olaylardan sonra Noboru Şef’e dert yanıyor ve Ryuji’nin suçlarını ona anlatıyor. Ve ardından Şef arkadaşlarına şunu söylüyor. “Onu yargılayıp karar vermemiz gerek. Uzun vadede kendi iyiliği için olacak bu.!” Romanın sonun da yargılıyorlar, ölümle. Gerçek hakikatler ve çocukluk duyguları, hayalleri. Onu yargılıyor ve onu öldürüyor. Fakat bu ölüm onu yüceliğe kavuşturuyor.. Yazımın sonunda değineceğim gibi..

-------

Fusako karakteri üzerinden ise, annesinin hayatından kesitler ve o zamanın Japonya’sına eleştiriler getiriyor. Her ne kadar Mishima’nın hayatının bütün ayrıntılarını bilmesem de romanı okuyunca bu fikir uyanıyor bende. Fusako artistlere elbise satıp zengin kesime hitap eden bir mağazanın sahibi. Mağazasında İngiliz, Amerikan, İtalyan vb. daha başka Batılı markaları satıp, para kazınıyor. Fakat yazar bunları olağan bir şekilde tasvir etmiyor. Sanki her bunları deyişinde içinde büyük bir nefret uyanıyor Mishima’nın. O canından çok sevdiği Japonya’sının, Batıya karşı mücadele veren Japonya’sının böyle yozlaşmasına katlanamıyor. Çünkü Mishima’ya göre, savaştan sonra Japonya özünden uzaklaşıyor. Milliyetçi (faşist değil), biri olan Mishima bunu gururuna yediremeyip yaşamını bunun uğrunda harcıyor…
Fusako karakterinin bir diğer yanı da onun psikolojik bunalımları. Kocasının ölümünden sonra iyice yalnızlığa gömülen Fusako, tutunacak bir dal arıyor ve ona bu dalı Ryuji uzatıyor. Ama onunla geçirdiği saatler bir yapmacıklıktan öteye gidemiyor. Bazı zamanlar seviştikten sonra Ryuji’ye karşı hissizleşiyor, kendini güçsüz görüyor. Ama onun da bir rol üstlenmesi gerektiğini biliyor. Herkes gibi…İyi anne, sevişen bir kadın, insanlarla ilişki kurması gereken bir birey. O rolünden vazgeçemiyor. Herkes gibi. Herkes gibi!

-------

Ryuji karakteri ise, denizleri seven ve karada yaşamaktan nefret eden biri. Bunun yanında yüceliğe ve onura büyük önem addediyor. Karada yaşamayı aşağılık bir iş olarak görüp, denizin içinde yaşamayı hayatın en büyük zevki olarak görüyor. Sonrasında bir gün karaya ayak bastığında Fusako ile karşılaşıp ona aşık oluyor ve olaylar gelişiyor.

Ryuji’nin psikolojik tahlilinde ise kendi o anki “ben”ini yani olgunluğa erişmiş Mishima’yı anlatıyor. Çünkü satır aralarında şu iç konuşmalardan ipucunu veriyor bize yazar:
“Benim kaderim bir tek şeydir, o da şan ve şeref, evet şan ve şeref!”.
“Benim özel bir kaderim olmalı, sıradan insanlara bahşedilmeyecek, benim için var edilmiş parlak bir yazgı.”.
“ Kimi zaman kendini değersiz buluyor, kimi zaman da Manila Körfezindeki günbatımının yüceliği gibi bir şeyin ateşini kendi içinden geçirdiğini duyuyor ve öteki insanların üzerinde yükselmek için kendisinin seçildiğine inanıyordu.”
Bu iç konuşmaların ne önemi var diye sorabilirsiniz. Fakat bu satırları okuduktan sonra aklınıza Mishima’nın generalin karargahını basıp, Japonya’nın içinde bulunduğu kötü durumunu binlerce insanın önünde anlattıktan sonra harakiri(seppuku) yaparak hayatına son vermesini getirin, işte bunlar, yukarıdaki satırları anlamlı kılıyor. Her okuyuşumda tüylerim diken diken oluyor bunları okurken. Çünkü öyle bir büyük karakter ki Mishima, tasarılarını kitabına ilmik ilmik işleyip ileride de bunları bizzat eyleme döküyor! Herkese nasip olmayacak şanlı bir yaşam! Çünkü kimi yazarlar vardır ki yazdıklarıyla yaşadıklarının alakası yoktur, ama Mishima öyle değil. O bu hayatın uçlarında yaşayıp, ölümü de o bu uç noktasında yaşamasının hakkını verecek bir biçimde oluyor. Bu kimilerine “aptalca” gelebilir fakat onur kelimesinin büyük bir anlam taşıdığı Japonya’da bu müthiş bir eylem. Şu satırları yazarken bile Mishima’nın büyüklüğü üzerinde ,benliğimin Press Makinesinde ezilmiş gibi hissediyorum. Ondan ne kadar övgüyle bahsetsem azdır. Mishima hayatındaki boşluğu hep bir şeylerle doldurmaya çalışmış. Kim çalışmıyor ki zaten? Herkes yapmak zorunda bunu. Kimi ömrünü bir bilime adayıp bütün hayatını küçük bir laboratuvarda, kimi öğretmen olup okullarda yahut başkaları da başka başka işlerle dolduruyor. Doldurmalıyız da. İlla bir meslek olarak değil; Baudelaire’nin dediği gibi, kimimiz erdemle yapabiliriz bunu kimimiz başka yüce duygularla. Fakat yapmalıyız! Bu hayatın ezici ağırlığından, saçmalığından bütün ilişkilerin altından kalkabilmek için bu rolü üstlenmeliyiz. Başka çıkar yolumuz da yok… Ya da bütün her şeyi özetleyen Persona filminde dediği gibi:
“Anladığımı düşünmüyor musun? Var olmayı boş yere hayal etmek.
Öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. Uyanık olduğun her an. Tetikte.
Başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum. Baş dönmesi ve sürekli açlık, açığa vurulmak için. İçinin görülmesi için...Hatta parçalara ayrılmak, ve belki de tümüyle yok edilmek için. Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca,...her gülümseme aslında yüz ekşitme.
İntihar etmek mi? Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın.
Ama hareket etmeyi reddedebilirsin.
Konuşmayı reddedebilirsin.
O zaman en azından yalan söylemezsin.
Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin.
Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve...
...yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. Sen öyle sanırsın.
Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışardan sızar içeri.
Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa.. yapmacık mısın diye sormaz.
Bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. Hatta orada bile fark etmez.
Seni anlıyorum, Elisabet. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı...
…hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum.
Seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum.
Hevesin gecene, tüm ilgin bitinceye kadar...
…bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum O an geldiğinde...
...diğer rollerini bıraktığın gibi...
...bunu da bırakırsın.”



İlerleyen sayfalarda Ryuji Fusako ile birkaç gün öpüşüp koklaştıktan sonra tekrar denizine dönüyor. Birkaç ay sonra geri geliyor ve yaşamın bayanlığına dönüyor. Herkesleşiyor. Bir zamanlar nefret ettiği karadaki insanlardan, tiksindiği o aşağılık yaşamı o da kabulleniyor. O hayalini kurduğu yüce yaşam olgusunda uzaklaşıyor. Bunları da uzun uzun tasvirler halinde anlatıyor kitapta Mishima. Fusako’nun önerdiği kitapları okuyup, boktan televizyon programları seyretmeye başlıyor. Bir nevi onu köleleştiriyor bu ilişki… Mishima, bana göre, bu kitabı bir nevi günah çıkartacak bir mecra olarak görüyor. Buraya bütün düşüncelerini, bilinçaltındaki bütün meseleleri, hayat görüşünü döküyor ve bundan utanmıyor. Bütün çıplaklığıyla teşhir ediyor kendini!


İlerleyen sayfalarda şunları diyor Ryuji:
“Denizin taşıdığı duygudan, dünyayla bağlantısı olmayan o çalkantının getirdiği sarhoşluk duygusundan vazgeçebilecek misin? Vedalaşmanın heyecanından vazgeçebilecek misin? Şarkısı için akıttığı tatlı göz yaşlarından vazgeçebilecek misin? Seni dünyadan koparan, tek başına bırakan, seni erkekliğin doruğuna sürükleyen yaşantıdan vazgeçecek misin? Gizliden gizliye duyduğu ölüm özlemi. Yücelmenin ötesinde, ölümün ötesindeki. Her şey “ötesinde” idi, doğru ya da yanlış, hep “ötesinde” olmuştu. Bundan vaz mı geçeceksin?”
Sonrasında:
“Her şeyin tadına bakmış, boğazına dek doymuştu artık. Ne budalalık etmişti! Dünyanın hiçbir yerinde yücelik diye bir şey yoktu!”
İşte Ryuji (Mishima’nın kendisi) bayağılaşıyor, o çok önem verdiği yücelik ve onur duygusundan uzaklaşıyor. Mishima, karakterine bunları söyleterek bir nevi kendisinin düşmüş olduğu o bok çukurun tasvirini yapıp kendisinden iğrendiğini bildiriyor. Çünkü özünden uzaklaşmıştır artık. Bir zamanlar eleştirdiği sokaktaki herkesten biri olmuştur…

Ve tüm bunların yanında Ryuji kitabın sonunda feci bir şekilde öldürülüyor. Öldürülüşü tasvir edilmiyor fakat ölmesi için yapılan hazırlıkların tamamı tasvir ediliyor. Lakin onu öldüren kesici aletler değil gerçekler bizzat kendisi! Noboru, Şef ve arkadaşları onu bir sandalyeye bağlayıp öldürüyor. Fakat burada salt bir ölüm şekli yok. Her geçen gün varoluşun onu yiyip bitirmesi. Dünyada yaşadığı saçmalıklara, kurulan boş ilişkilere daha fazla dayanamıyor ve Noboru (çocukluğu) ve Şef (hakikatler) onun hayatına son veriyor. Onu bir nevi cezalandırıyor. Herkesleştiği için! Sonrasında onu ölümle tanıştıracak olan çayı içerken şunları yazıyor Mishima:
“Çay buruktu. Bilirsiniz, buruk olur tadı yüceliğin!”
Sanırım yüceliği ölüm olarak görüyor. Salt ölüm ve ölümün kendisini huzura kavuşturacağını düşünüyor. Umarım huzura kavuşmuştur…

Tüm bunlarla birlikte, kitabı okuduktan sonra Ömer Hayyam’ın şu dizelerini anmadan edemiyorum:

“Can verinceyedek bu çorak yerde
Dertten başka ne geçer ki eline?
Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!”
Merhaba arkadaşlar. İncelememe başlamadan önce diğer yorumları okudum ve bende önce yazarın hayatını inceledim. İntiharını duymuştum ama yazarın bu denli milliyetçi ve ölümünü bile bu şekilde planladığını bilmiyordum. Mutlaka yazarın hayatını okumanızı diğer arkadaşlar gibi bende tavsiye edeceğim.

Murakami’ den sonra Japon edebiyatını unutmuştum ki aklıma bir anda bu kitap geldi. Yazarın dili ve betimlemeleri tam bir harika. Yazarımız 3 kez nobele aday gösterilmiş amma velakin kazanamamış. Akıcılığı gerçekten şaşırtıcı. Başlarda ne oluyor, ne olacak derken kitaba kendimi kaptırıverdiğimi anladım.

Kitabın içeriğine gelirsek; dul bir anne ve oğlu ile denizci bir adam arasında geçen bir hikaye. Bununla kalmıyor maalesef bir de oğlanın arkadaş grubu var. Öyle bir grup ki esere tat veren asıl bu arkadaş grubu. On üç yaşındaki bir grup nihilist öğrencinin bakış açısıyla değerler sorgulanıyor. Bu gruba tekrar dönüş yapacağım. Roman başta dul kalan anne ile oğlunun hikayesi ile başlıyor. Oğlu denizciliğe meraklı; anne ise denizden, gemilerden ticaret yaparak hayatını kazanıyor. Sonra bir denizci ile tanışıyor ve gönlünü kaptırıyor. Oğlu bu denizciyi gözünde öyle büyütüyor ki tam hayallerindeki bir denizci gibi umarken bir hayal kırıklığı yaşıyor ve bizim denizci gemiciliği bırakıp evlenme teklif ediyor. Sonrası artık nefret dolu bir öykü oluyor. Çocuktaki bu iç karmaşası büyüyen intikam ve kin duygusunu ile tavan yapıyor ve sonunda ölüm geliyor.

İçeriğini de az buçuk anlattıktan sonra geçelim anlattığı belli başlı olaylara. Yukarıda dediğim gibi 13 yaşında bir arkadaş grubu var. Ama gerçekten bu grup çok farklı. Yazar karamsarlığını özellikle bu çocukların düşünceleriyle dillendirmiş.

“Yaşamın bir-iki basit belirti ve karardan oluştuğunu; ölümün doğum ânında kök saldığını ve insanın ömür boyu bu kökü sulayıp yetiştirmekle yükümlü olduğunu düşünüyor”. Babalar ve öğretmenlere düşmanlar, onları üstlendikleri roller nedeniyle günah işlemekle suçluyorlar. Çünkü toplumu oluşturmak (öğretmenlik) da, üremek de (babalık) uydurma masallar diyor kitapta Mişima.

Cinayet, röntgencilik, yargı ve hiyerarşi konular arasında. Son bölümlerde yaptığı adalet sistemine vurgu dikkatimi çeken konular arasında. Yazarın felsefik görüşleri de gayet dikkat çekici. Kısa bir kitap, bir çırpıda okuyacağınıza inanıyorum ve tavsiye diyorum.

Kitabın bitiş cümlesi mükemmel ötesi :
" Bilirsiniz, buruk olur tadı yüceliğin" diyerek son noktayı koyuyor. Aslına bakarsak son cümlede bütün öykünün anlamı yatıyor.

dipnot: Kedilere hassasiyeti olanlar ve hayvanseverler okumasa iyi olur. Bir bölüm gerçekten çok vahşice...

Yazarın biyografisi

Adı:
Yukio Mişima
Unvan:
Japon Romancı ve Oyun Yazarı
Doğum:
Yotsuya, Tokyo, Japonya, 14 Ocak 1925
Ölüm:
Ichigaya, Tokyo, Japonya, 25 Kasım 1970
Mişima'nın çocukluğunun ilk dönemi onu yakın çevresinden uzak büyüten büyükannesi Natsu'nun gölgesi altında geçmiştir. Büyükannesi Mişima'nın diğer erkek çocuklarıyla oynamasına müsaade etmiyor, sadece kız kuzenleri ve bebekleriyle oynamasını istiyordu.

Natsu, Tokugava dönemi samuraylarıyla ilişkili bir aileden gelmekteydi ve Mişima'nın büyükbabası ile evlendikten sonra bile ailenin aristokratik geleneklerini sürdürmeye devam etmişti. Büyükbabası bir bürokrattı ve işleri sömürge döneminde açılmıştı.

Mişima ailesinin yanına ancak 12 yaşında dönebilmiş ve annesiyle yakın ilişkisi biyografisini yazan kimi yazarlar tarafından ensestliğe yakın bir ilişki olarak tasvir edilmişti. Babası askeri disiplinden keyif alan sert bir adamdı.

Mişima Japonya'nın modernleşmesi ve geleneksel değerlerini yitirmesine karşı sert bir muhalefet tavrı gösterdi ve samuray değerlerini savundu.

25 Kasım 1970'de Mişima ve beraberindeki Tatenokai üyelerinden dördü Japonya Silahlı Kuvvetlerinin Tōkyō'daki Ichigaya Kampını ziyaret etmişler, komutanı sandalyesine bağlamışlar ve İmparatorluğun haklarının yeniden tesis edilmesi için hazırladıkları manifestoyu ve taleplerini okuduktan sonra Mişima seppuku (geleneksel Japon intihar biçimi) yaparak intihar etmiş, Tatenokai üyelerinden Hiroyasu Koga ise intiharın tamamlanması için Mişima'nın başını kılıçla kesmiştir.

Mişima intiharını bir yıl öncesinden hazırlamış Tatenokai üyeleri dışında hiç kimse yazarın intihar hazırlığından haberdar olmamıştı. Mişima'nın kendisi intiharı sırasında hazır bulunacak Tatenokai üyelerinin mahkemedeki kendilerini savunmak zorunda kalacaklarını önceden bilerek onlar için geride nakit bırakmıştı.


Mişima ilk romanı Tōzoku'ya (Hırsızlar) 1946 yılında başlamış ve 1948'de yayınlamıştı. Bu eserini Kamen no Kokuhaku (Bir Maskenin İtirafları) adlı otobiyografik çalışması izlemişti. Roman büyük bir başarı kazanmış ve 24 yaşındaki Mişima'ya büyük bir ün kazandırmıştı.

Mişima velud bir yazardı. Romanları haricinde, popüler dizi romanlar, kısa hikâyeler, edebi denemeler, Kabuki tiyatro oyunları, geleneksel Noh drama tiyatrosunun modern versiyonlarıyla ilgili oyunlar kaleme almıştı.

Eserleri dünya çapında üne kavuşmuş ve İngilizce'ye çevirilmiştir. Üç kez Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş ancak 1968 yılında yakın arkadaşı Yasunari Kavabata ödülü kazanmıştı.

Yazar istatistikleri

  • 94 okur beğendi.
  • 479 okur okudu.
  • 14 okur okuyor.
  • 558 okur okuyacak.
  • 13 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları