Zeynep Avcı

Zeynep Avcı

YazarÇevirmen
8.0/10
78 Kişi
·
167
Okunma
·
1
Beğeni
·
1.171
Gösterim
Adı:
Zeynep Avcı
Unvan:
Türk Gazeteci, Öykü ve Oyun Yazarı, Çevirmen
Doğum:
Kütahya, 1947
Kadıköy Kız Koleji, Ortadoğu Teknik Üniversitesi İdari Bilimler Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde okudu. Cumhuriyet, Yeni İstanbul, Hürriyet, Milliyet ve Dünya gazetelerinde çalıştı. Paris'te Sipa Press'in Türkiye masasında ve TRT'nin Paris bürosunda görev yaptı. Yazko, Somut, Focus, İstanbul gibi dergilerde yayın yönetmenliği yaptı. İngilizce'den yaptığı çeviriler ile öykü, inceleme ve eleştirileri çeşitli dergilerde yayınlandı.

Sinema için senaryo, tiyatro için oyunlar yazdı. Zeynep Avcı'nın senaryoları arasında "Cahide", İstanbul'da 24 Saat, Şahmeran (Zülfü Livaneli'yle birlikte), "Boğaziçi'ne Sığınanlar", Kazandibi Tavukgöğsü, Nihavent Mucize, Sessiz Çığmlık bulunmaktadır. Yazarın tiyatro oyunları arasında ise İki Efendinin Uşağı, Küçük Üçkağıtçı, Barış, Venedik Taciri, Onikinci Gece, Kısasa Kısas, Alacaklılar, Gılgamış yer almaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Demek 2016'ya bu kitapla veda etmek nasipmiş. Çehov 'u darbe girişiminden bir gün önce okumuştum ilk kez. O'Henry'yi de çok soğuk bir yılbaşı günü, rahmanlar sahilinde, günlerdir aç kalmış gibi ağlayan kedilerin, martı seslerinin arasında, Yalova ve diğer bütün karşı kıyı, her yer kar kaplı ama tertemiz bir gökyüzünün altında uzanmış yatarken okudum. İlk kez okuyacağım için bir anlamda zar atmak gibiydi, elbette adını duymuştum yazarın ama bana Çehov gibi sevgi hissettirecek, anlatımından karakterlerine dek Çehov izleri bulunan, insana tebessüm eden bir yazar okuyacağımı kimse söylememişti, ben de durup düşünmemiştim bir an için. Daha ilk hikâyede ağladım. Bir sonraki hikâyede güldüm. Bir diğerinde etraftakiler adam delirdi diyecekler diye korkmadım değil ama kahkaha atıyordum. Korkunç olaylarla geçen 2016'nın son güzelliği olsun bu bana. Dünya cehennem gibi bütün kötülerin savaş alanıyken; insan, hayvan ya da ağaç biz bütün masum ve mazlumların ah edişleri göklere ulaştı...ölen ölene..giden gidene. Bütün bir seneyi düşündüğümde kitap yapraklarının güzel kokuları ve bana hatırlattıkları, anılarımdan kopup gelen nice güzellikler bir kenarda boynu bükük bekliyor, çünkü Sefer'in öldüğünü ya da Selçuk 'un toprak altında kaybolup giden bedenini düşününce, ya da nice güzel masum canın sokakta yok olduğunu gördükçe, şu hayat denen keşmekeşin içerisinde debelenen bizler bir vatan-i aslî hayali ya da ümidiyle bir an önce gitmeyi dilerken içimizden sessiz, kitaplar ve yine edebiyat işte, bir teselli gibi önümüzde uzanıyor ve kitap yaprakları çevrildikçe, bizi kötülükten koruyan bir şefkat kucaklaması gibi o rüyanın içine savruluveriyoruz. Bu sitenin en önemli özelliklerinden birisi, benim için, aklıma gelmeyen bir şeyin gerçekleşmesini sağlamak oldu..çünkü ben burada yaşadığımı düşünüyorum. Sadece okumak değil; konuşmak ve söylemek, hayatımın akıp gidişini, çok meçhul de olmayan bir gelecekte bitişine dek bekleyişimi de anlatmak için de buradayım ve anlattıkça hayat boyu biriktirdiğim her ne ise onu anlatabildiğimi ve bunu yapabildiğimi, burada kendim gibi olabildiğimi görüyorum ve bu bana büyük bir keyif veriyor. Dışarda, dünyada olduğu kadar burada da yaşadığımı düşünüyorum. Tek başıma okuduğumu düşünmüyorum çünkü, bu kalabalık hissi bana çok iyi geliyor..Faruk Duman'ın büyülü ormanını burada arşınladım kitaptan kitaba, burada tanıdım Çehov'u, Conrad'ı bir kez daha burada okudum. Okuma geçmişim kendi tarihime karıştı, aldığım edebi lezzetin arttığını hissettim. Burada yüzünü görmeden, sesini duymadan sevdiğim kitap dostlarım oldu. Belki de burası Duman'ın anlattığı o büyülü ormanın bir parçasıdır bir yandan da...ormana girip kaybolanlara yol gösteren o parsın gölgesi buralarda da vardır belki...olamaz mı? Her yeni yazar bir olasılık gibi seriliyor önümüze. Bunca kötülüğe, bunca insan olamamışın dünyaya duyduğu şehvete karşı ille de edebiyat diyen bizler, burada yaşayanlar, edebiyatla büyüyen bizler, biz yalnızlar onlar kadar güçlü değilsek de zayıflığımızla hayattayız ve kitaplarımızla, hüsn-ü sabırla sabrediyoruz. Dışarıdaki korkunç soğuğun, artık geceleri gelmemeye başlayan elektriğin, otuz beş sene öncesi hatırası mumların ve karanlığın arasında, herkes ve herşey artık savaşırken ümitle yaşamaya çalışıp, birbirimize ve bizim gibi olabilecek nice diğerlerine "iyiki edebiyat var" diye fısıldıyoruz, "iyiki edebiyat var". İyiki edebiyat var...
Kitabı büyük bir hevesle almıştım akıcı ve kurgusunun etkileyici bir kitap olduğunu düşünmüştüm ama akıcı ve etkileyici değildi ama eskiden yazılmış bir kitabı okuduğum içinde memnunum değişik bir dil ve anlatımı var.:D
Gotik roman turunun ilk eseri olan Otranto Şatosu konusu olarakta oldukça ilgi çekici. Kitabın içeriğini açıklayacak olursak ilk etapta öğüt verici diyebiliriz. Otranto Şatosu ilginç bir konuya sahip olmasıyla bareber hareketli bir olay örgüsüne de sahip. Kibirli ve bencil bir Lord'un çevresine yaydığı felaketlerin en çok kendisine bela getirdiğini anlatır.
Kitabı gotik edebiyatının ilk eseri olduğu için merak edip okumak istedim. Beni çok içine çeken bir kitap olamadı ne yazık ki. Okurken insan tiyatro sahnesinde gibi hissediyor kendini... Yani en azından ben öyle hissettim. Konusuna gelecek olursak; otranto şatosu gizemli bir yer. Şatoda hayaletler, devler, garip seslerden bahsediliyor. Şatonun prensi tek oğlunu evlendireceği gün dehşet dolu bir olayla karşılaşır. Evlenecek olan oğlu dev bir miğfer içinde parçalara bölünmüştür . Ve olaylar bundan sonra başlar. Kitabı konusu için olmasada en azından edebiyat dilinin nerden nereye geldiğini görmek için tavsiye edebilirim. Çünkü bu eser 1764 yılında yazılmış
Gotik edebiyatın bir kültü olduğunu kabul etmeliyim ancak kitap beni oldukça zorladı. Anlatımın boğuk havası yorucuydu. Gotik edebiyata giriş yapmak için öncelikli okunmalıdır ama bir Edgar Poe etkisini sağlayamamıştır bende. Tabi dönemin yazım özelliklerini bilerek bu yorumda bulunmak daha doğrudur.
“Bir Ortaçağ tarihi araştırmacısı olarak Abelard ve Heloise’yi okumuş olmanın hüznü var içimde. Aynı zaman da Abelard gibi bir akademisyenin yaşadığı aşk ile tanınması yine Ortaçağ karanlık görüşünün bir yanılgısı.Mektupları okuduktan sonra, muhayilleniz de canlanan bu destansı aşk sizi derinden etkileyecek. “
Blogumdan alıntıdır. https://goo.gl/URa8dw

Otranto Şatosu, 1764 yılında yazılan gotik edebiyatın ilk eseri olarak, maalesef eleştiri konusunda çok fazla haksızlığa uğramış bir eser.
Kitabı okumadan önce, kendinize gotik dönemi ve o havayı sevip sevmediğiniz sorun. Eğer ilginizi çekmiyorsa, zahmet edip başlamayın. Çünkü kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir.
Eğer gotik dönemleri seviyorsanız, bu kitap size oldukça güzel bir olay kurgusu okuma imkanı tanıyacaktır. Zaman kaybetmeden başlayın.
Kitabı okuduğumda keşke bunu tiyatro sahnesine taşıyabilseler diye düşünmekten kendimi alamadım. Çok güzel bir dekor ve sahne seslendirmesi ile adından söz ettirecek bir oyun olabilirdi.

Otranto Şatosu'nun konusunu anlatmak yerine, farklı eserlerden örnek vererek kafanızda bir şeyler canlandırmayı umuyorum.

Birinci örneğimi, bundan yıllar önce televizyonda yayınlanan Merlin adlı dizinden vereceğim. En yalın tabir ile Merlin, şatoda yaşayan, Camelot kralı Kral Arthur’un koruyucusudur diyebiliriz. Şimdi bunun kitapla ne ilgisi var demeyin. Otranto Şatosu'nu okuduğumda Merlin’in dizi seti canladı gözümde. Gizli geçitler, mistik olaylar. Hatta kaçış sahneleri, Merlin'in bazı bölümler ile çok ilintiliydi. Şövalyeler, hafif doğa üstü olaylar tam o dönemin karanlık havasını yansıtıyordu.

İkici benzettiğim eser ise herkesin bildiğini düşündüğüm Shakespeare’in Hamlet’i. Shakespeare, Hamlet’in ölümünün ardındaki gizemini ortaya çıkarmaya çalışırken, Kral Hamlet'in hayaletini görenlerin içine düştüğü dehşeti çok güzel anlatır. Otranto Şatosun’da da buna çok yakın bir konu ele alınmakta. Yine bir cinayet söz konusudur ve krallığın devamı için bir çözüm yolu arayışlarını anlatır.

Açıkcası yazım yılı dikkate alındığında, ben eseri beğendiğimi söylemekte hiçbir sakınca görmüyorum. Shakespeare gibi afili cümleler olmasa bile, bol dialogları seviyorsanız kitap sizi kesinlikle sıkmayacaktır. Hatta sonunu merak edeceğiniz için, kitabın elinizden bırakamayacağınızı ve bir solukta okuyabileceğinizi söyleyebilirim.
Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Tavsiye üzerine okuduğum mektuplarla biten tanrıyla zenginleşen aslında hep varolacak bir aşkın hikayesi.tekrar okuyacağım çünkü daha derin anlamlar taşıdığını düşünüyorum.
Kitapta 19 edebiyatçının pek fazla bilinmeyen yönleri ile hayatları ve eserleri hakkında bilgiler var. Ve bunları okuduktan sonra insana, kitapta geçen bütün o eserleri okuma isteği geliyor. Ayrıca yazarın eğlenceli bir üslubu var ki zaten yazar bir edebiyat profesörü ve kitap, ders notlarının düzenlenmesiyle ortaya çıkmış.
Klasikler içinde zevkle okuduğum romandan birisi. O döneme göre yaratıcılık gücü hayranlık verici. Aynı zamanda bu konu birçok hikayelerde yer alıyor. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Zeynep Avcı
Unvan:
Türk Gazeteci, Öykü ve Oyun Yazarı, Çevirmen
Doğum:
Kütahya, 1947
Kadıköy Kız Koleji, Ortadoğu Teknik Üniversitesi İdari Bilimler Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde okudu. Cumhuriyet, Yeni İstanbul, Hürriyet, Milliyet ve Dünya gazetelerinde çalıştı. Paris'te Sipa Press'in Türkiye masasında ve TRT'nin Paris bürosunda görev yaptı. Yazko, Somut, Focus, İstanbul gibi dergilerde yayın yönetmenliği yaptı. İngilizce'den yaptığı çeviriler ile öykü, inceleme ve eleştirileri çeşitli dergilerde yayınlandı.

Sinema için senaryo, tiyatro için oyunlar yazdı. Zeynep Avcı'nın senaryoları arasında "Cahide", İstanbul'da 24 Saat, Şahmeran (Zülfü Livaneli'yle birlikte), "Boğaziçi'ne Sığınanlar", Kazandibi Tavukgöğsü, Nihavent Mucize, Sessiz Çığmlık bulunmaktadır. Yazarın tiyatro oyunları arasında ise İki Efendinin Uşağı, Küçük Üçkağıtçı, Barış, Venedik Taciri, Onikinci Gece, Kısasa Kısas, Alacaklılar, Gılgamış yer almaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 167 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 152 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.