A. Turan Oflazoğlu

A. Turan Oflazoğlu

YazarDerleyenÇevirmen
8.5/10
240 Kişi
·
705
Okunma
·
24
Beğeni
·
2.807
Gösterim
Adı:
A. Turan Oflazoğlu
Tam adı:
Ahmet Turan Oflazoğlu, Turan Oflazoğlu
Unvan:
Türk Oyun Yazarı, Şair, Eleştirmen, Çevirmen
Doğum:
Adana, Türkiye, 1932
Turan Oflazoğlu, (d. 1932, Adana), Türk oyun yazarı, şair, eleştirmen.
İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve Felsefe Bölümü'nde eğitim gören Oflazoğlu, ABD'ye giderek burada tiyatro üzerine çalışma ve araştırmalar yaptı. Oyun yazarlığı konusunda eğitim aldı. 1967 yılında Amerika'da ilk oyunu olan Keziban`ı yazan sanatçı, yazdığı oyunların konularını genellikle tarihe dayandırmakla birlikte, tarihi incelemeye yönelik değil, karakterlerin kişilik ve iç dünyalarını yansıtmaya önem verdi. Ayrıca bir çevirmen olan Oflazoğlu, oyunlarıyla çeşitli ödüller kazandı.
88 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Bu benim ilk incelemem. Aynı zamanda bu kitap için de yapılan ilk inceleme. Umarım becerebilirim ve faydalı olur. İlk inceleyen olduğuma seviniyorum çünkü hayatta benim için en değerli on kitap varsa biri budur, diğer dokuzunun bazılarıyla henüz tanışmamış olabilirim. Ayrıca yine benim için en değerli on yazar varsa biri Franz Kafkadır, yine diğer dokuzunun bazılarıyla henüz tanışmamış olabilirim.

Kitap elbette en çok Kafka okuyucularının ilgisini çekecektir fakat herkes için de kendinden bir şeyler bulabileceği pek çok içeriğe sahip. Yazarın gündelik hayatına ve yazdıklarının nasıl şekillendiğine dair ipucu bulacaksınız. Kitabı kaleme alan Gustav Janouch ise Kafkanın iş arkadaşının oğlu ve Kafkadan yirmi yaş küçük, babası vesilesiyle tanışıyorlar.Okumaya ve yazmaya ilgisi olan bir genç.Kafkayla abi-kardeş , dost ,sırdaş oluyorlar. Gustav aldığı notları yıllar sonra kitaplaştırıyor. Bu çeviride Turan Oflazoğlu’nun hakkını da teslim etmeliyiz.

Kafkadan bahsetmek gerekirse söylenecek sözlerin sonu yok lakin kısaca benim için “sadelik,gariplik,arayış” gibi kelimeler çok şey anlatır. Kanaatimce ruhu İslamı (hakikati) arayan bir Yahudidir. Katıldığım bir görüşe göre, “umutsuzluğun değil, umutsuzluğun içinde sınanmanın yazarıdır”. Milyonlarca kişinin ortak çırpınışlarına sahip, nereden gelip nereye gittiğini anlamaya çalışan, zamanın ve mekanın sınırlamasıyla mücadele eden, şartlar denilen kavramla çoğumuz gibi başı dertte, genç yaşta göçüp giden bir güzel adamdır. Kafkayla ilgili daha geniş detaylı fikirleri kendisine ait kitaplarla inceleme ve alıntılarla hep birlikte sürdürebiliriz.

Kitaptan çok fazla alıntı yapmadan birkaç kısım paylaşmak istiyorum;

- Bütün görünüşü şöyle der gibiydi :“Ben, bağışlayın,büsbütün önemsizim. Beni görmezlikten gelirseniz büyük bir sevinç vermiş olursunuz bana”

-“Demek zenginsiniz” dedim. Franz Kafka dudak büktü. “Zenginlik nedir ki ? Kimi için eski bir gömlek zenginliktir. Kimi de on milyonuyla yoksuldur.Zenginlik baştan aşağı görece yetersiz bir şeydir.Temel bakımdan sadece özel bir durumdur.Zenginlik kişinin elinde bulunan şeylere ve ele geçireceği yeni şeylere bağlılığı demektir. Maddeleşmiş güvensizliktir sadece.

-“Sevgi hep onmak bilmeyen yaralar açar,sevgi hep pislik eşliğinde görünür de ondan” dedi Kafka. “Sevginin pislikten ayrılması ancak sevilenin istemiyle olur. Yardımsız bir erkeğin kendi sevgi istemi yoktur, bu yüzden pislik ona bulaşır. Hamlıktan ileri gelen şaşkınlığının kurbanıdır o. Bu gibi şeylerden büyük zararlar doğabilir. Bir adamın acı yüz çizgileri çoğu kez, bir çocuğun taş kesilen şaşkınlığıdır sadece”
208 syf.
·14 günde·Puan vermedi
İnsan varlığının eksiklik ve yapaylığıyla dolu olmasından duyulan derin bir umutsuzluk dile gelir Rilke’de. Duino Ağıtları da bu umutsuzluğun doğurduğu melekten söz eder. -İslam’ı bütünüyle içine alan bir melek. -Vardığım kanı, Rilke’nin Doğu mistisizminden ve İslâmi kaynaklardan etkilenerek bunu dizelerine boca etmesidir. Goethe’nin de Doğu-Batı Divanı’ndan yola çıkarak Hafız’a olan hayranlığını söylersek Doğu'yu çokça fark etmek gerekir bu noktada. Nesîmi, Fuzûli veyahut Nedim’deki dizeleri gözlemleyerek sadece kendi kültürünün getirisiyle yetinmeyenlerin büyük ruhu taşıdığını düşünüyor insan.

Hz. Muhammed’in detaylı tasviri, Meleğin ona olan hayranlığı ve inen ilk ayet anlatılır takdirle... İslâmi motiflere (Melek, gül, Kur’ân) bolca yer veren Rilke, melekleri semâvi, muhteşem, görkemli bir varlık olarak yansıtır. Hz. Peygamberin melekten de öte bir varlık olduğunu ifade eder Yakarış dizelerinde. Son mısrada ise Turan Oflazoğlu’nun belirttiği gibi, Hz. Peygamber’in bütün hayatını ve davasını özetlemeye çalışır:

“Yapabilendi o, kulak veren ve yapandı.”
(…)
“Okudu o da: öyle ki, melek hayrandı.
Çoktan okumuş denirdi ona artık ona,
Mûtîydi o, bilendi ve erdirilendi."

Ahmet Cemâl’in çevirisinden Seçme Şiirleri de okumuş olmakla birlikte yine farklı bir seçkiye farklı çevirmenden bakmak da güzel oldu doğrusu. #25749057 TİBKY’dan farklı olarak daha kapalı, anlaşılmak için çaba isteyen cümlelerle karşılaştım, tabii, yazıldığı dönemi baz almıyorum bunu söylerken. Ahmet Cemâl’in Seçkisi –Belki de çevirisi- daha yalın ve anlaşılabilirdi, en azından bunu söyleyebilirim.
Rilke’nin şiir yapısı ve hayatının mercek altına alınması, dönemi ve kişisel yaşamını anlayabilmek adına bir başka kaynağa gerek duyulmaksızın oldukça doyurucu bir inceleme yazısı ortaya çıkarılmış. T. Oflazoğlu’nun sadece üç-dört cümlesinde bile bunu anlamak mümkün.


“Üç kuşak vardır daima: Birinci, Tanrı’yı bulur; ikinci, Tanrı’nın üstüne daracık tapınaklar kurar ve onu zincire vurur; yoksul düşen üçüncüyse, kendi zavallı kulübeciklerini kurmak için taşlar taşır. Tanrı’nın evinden derken, Tanrı’yı yeniden araması gerekir” diyen Rilke, kuşkusuz, birinci kuşaktan saymakta kendini.”


‘Melek’ motifi ile ulaşır yaratıcıya. Özü budur. Yazgıya boyun eğmek ve ölüme duyulan ilgi yaşama düsturunu bilmek içindir. Ölüme olan derin yaklaşım, yaşama bilincini unutmamaktan öte gelir. Ne de olsa ölüm hayatın gerçeği olduğu kadar meyvesidir de ona göre. ‘Gerçek’ karşısında boyun eğişi vardır ama sadece kalp ile hissedilebilen ve görülebilen bir Varlığın karşısında. Varlık’ı yalnızca bu dünyada değil, evrenin her zerresine bakarak bulur, görülüp de gözlemlenilmekten kaçınıldığı, duyulduğu ama hissedilmekten beri durulduğu evrenin muntazam ağırlığı karşısında kendi benliğiyle hesaplaşır Rilke, ama hiç barışamaz. Belki de onu diğerlerinden farklı kılan şey budur...

“Günümüzün fizikçileri, evrenin yapısı konusunda mistik ozanların yüzyıllar önce görüntülerin canlı diliyle sunduklarını, kavramların, formüllerin ölü diliyle doğrulamaktan öteye gidemiyorlar.”

Evet, sayfalar dolusu bilginin veremediği gerçeği, bazen bir şiir bile verebilir. Sayfalarca yazılarak anlatılamayanların bir karikatürde bütün resmi ortaya dökmesi gibi, ehlin dışında ama o alana yönelik olanlardan daha sade, malumatsız ve doğrudan dökülen ‘gerçeklik’ ile…

"Ben senin en önemsiz kullarından biriyim,
küçücük bir hücreden hayata bakan
ve insanlara nesnelerden daha uzak olan
çekinen olup bitenleri tartmaya…"

“Vatanı bulmak için vatanı terk gerek. O hâlde vazife aşikârdır, Yolculuğun seni vatanından alıp vatanına ulaştıracaktır.” Yolculuk ve Hicret. Rilke de tam bu tezahüre ses verenlerden biri. Hem kişisel yaşamında, hem eserlerinde. Yaşamıyla eserleri öylesine bütünlük içinde ki, ruhuna hüzün veren Paris'i terk etmek istemez; sıkıntılı ruh halinin yazılarını doğrudan etkilemesi, tersi durumda ise üstündeki o coşkuyu kaybedeceğini önceden görebilmesidir nedeni. Kendini hiçbir yere ait hissedemeyen ruh yapısı içerisindedir Rilke. Malte Laudris Brigge’de yansıttığı karakteri gibi, kargaşa toplumuyla arasına çektiği çizgi, bakış açısındaki karakterize tutumu belli eder tamamıyla. “Not edilen her şey, ne denli umutsuzluktan kaynaklanmış olursa olsun hala ufacık bir umut tanesi içerir.” Sözüne isnat etmiştir ne de olsa. Psikoterapiye gitmesini söyleyenlere ‘Şeytanlarımı kovalayayım derken, meleklerimi ürkütmekten korktum’ diyen, yazgıya boyun eğmiş bir ruh hali hakimdir onun kaleminde.

Ve beklersin, bekler durursun
Hayatını sonsuzca büyültecek olanı;
Güçlüyü, olağanüstüyü,
Taşların uyanmasını,
Sana dönük derinlikleri.

Belli belirsiz görünmektedir
Yaldızlı, koyu renk ciltler kitaplıktan;
Gezilmiş ülkelerdir düşündüğü bir bir
resimlerdir tekrar kaybolan
kadınların giysileridir.
80 syf.
·Puan vermedi
1898' in 5 Haziran günü, Granada' ya bağlı Fuente Vaqueros kasabasında, İspanya'nın en ünlü şairlerinden biri doğar. Frederico Garcia adını verirler ona. Karıncalarla, kurbağalarla, '' kara gökte sarı yılanlar '' dediği bol yıldızlı gecelerde sürer çocukluk günlerini. Kır, gök ve ıssızlık içinde; nehirlerin çoşkusu ve yüz yıllık zeytin ormanlarının hayranlığını doluşturur çocuk ceplerine. Yıldızlardan öteki karanlığı hiç bilmeden aya aşık bakar... Bir tek oyuncağı olur ömrünce: Bir kukla tiyatrosu. Onlara şarkılar söyler, onlara yıldızları anlatır. O kuklalar ki yirmi sene sonra canlanıp, dünya tiyatro tarihinde eşsiz birer karakterlere dönüşecektir usta yazarlarının elinde. Bernarda Alba olarak, Marianna Pineda olarak, Yerma olarak ve daha bir sürü... Anlatır o durmadan; ağaçları, kağıttan kuşları, eski masalları, şeftali kokan ağustosları...
1921' de bu masallar, şiir tekniğiyle elden geçip bir kitaba dizilirler. Biraz kırık, biraz hüzünlü, biraz çocuk dizeler küçük Frederico'nun kısa hayatında yeni bir dönemi başlatır. ' Şiirler Kitabı ' adıyla yayınlanan bu kitapta, '' Serüven Düşkünü Bir Salyangozun Başına gelenler '' masal-şiiri, onun varacağı noktanın ilk sinyallerinden biri olur. Hem çocuk, hem düşünür, hem ulusal, hem evrensel olabilen kaç şair vardır ?
'' ... Yarı ölü karında
der acıklı bir sesle:
'' Yıldızları gördüm ben.''
'' Yıldızlarda neymiş ? '' der
Karıncalar korkuyla.
Salyangoz düşünceli
yineler: '' Yıldızlar mı ?''
'' Evet- der karınca da-
Yıldızları gördüm ben;
tırmandım da en yüksek
ağaca patikada
karanlığımda gördüm
parlayan binlerce göz.''
Salyangoz sorar gene:
'' Bu yıldızlar ne ki ? ''
'' Bunlar taşıdığımız
ışıklar baş üstünde.''
der karıncalar kızgın.
Salyangoz da: '' Bense '' der
'' bir otları görürüm.''
Akar gider şiir. Çocukluğunun kurbağalarını, karıncalarını, yıldızların parlaklığını, dalı, çiçeği, böceği katıp çoşkusuna, akar gider. Kitabı bazı çevrelerde heyecana yol açsa bile, İspanya halk edebiyatına yaslanmış şiirleriyle bir oyun yazma denemesinden sonuç alamaz. '' Pervanenin Nazarı '' adlı ilk oyunu sadece bir gün sahnede seyirci bulur... Dert değil, zaten o bir şair değildir ki. O bir hukuk öğrencisidir. Bu şiirleri kendisi için yazmaktadır... Yalnızlığında, çalıştığı hukuk kitaplarına bir türlü kendini veremez; balkon demirlerine dolanmış sarmaşıkların arasından sızan portakal çiçeklerinin kokusundan kendisini alamazdı. Eli hukuk kitabında olsa bile aklı Guadaquivir Irmağındaydı. Tek boynuzlu bir atın sırtında, elinde tahta bir kılıç ve başında tüylü bir külahıyla, düşsel bir dünyaya gidiyordu hep: Çocukluğuna....
''.... uzağa gideceğim,
yıldızların yanına,
istemek için İsa Efendimiz'den yine
masallarla beslenmiş
eski çocuk ruhunu,
o tüylü küllahımla, tahtadan kılıcımı...''
Gönülsüz de olsa hukuk fakültesini bitirir. Erken kalkanın hükümeti devirdiği günlere on sene gibi bir süre kalmışken, hukukçu olur. Kral 3. Alfanso, Eylül 1922' deki General Primo de Rivera'nın darbesiyle devrilince, İspanya çok kanın akacağı, bir iç savaşa doğru cephe başlar. Bu gerilim sekiz sene tırmanır. 1930' da Başbakan Rivera'nın muhalefeti silah gücüyle sindirmesi zaten hassas olan toplumu patlama noktasına getirir. Frederico Garcia her ne kadar aktif politikaya karışmış olmasa da ateşleyici iki etkisinden söz etmekte yarar var. Birincisi, 1804-1831 yılları arasında yaşamış ve bir bayrak üzerine özgürlük sözleri yazdığı için idam edilen ünlü kadın kahraman Marianna Pineda' nın hayatını oyunlaştırması, ikincisi '' Horoz '' adlı dergiyle, bir eski yeni tartışmasına neden olduğudur. Daha doğrusu Horoz' cular ve karşısındakiler.
Bütün bunlar olurken, elden ele geçen iktidar, 14 Nisan 1931 ' de Madrid' de Alcala Zamora başkanlığında cumhuriyeti ilan eder. Primo de Rivera çekilmek zorunda kalır. Frederico ve diğer sanat insanlarının rahat nefes aldığı bir üç yıl başlar. Aslında bir çoğu gibi bizim Frederico'nun rahat nefes aldığı değil, bundan sonra nefes alabileceği son üç dört yıldır bu. Frederico Garcia seminerleri sırasında ülkesinin içinde bulunduğu bu ateşten günlere çok yakından tanıklık eder. Bu sırada Avrupa'nın ortasında başlayan bir yangının yalazı aydınlatır bütün Avrupa'yı. Ve İspanya bu güçlü çığlığa kapayamaz kulaklarını. Ateşin yalazı, askerin rugan çizmelerinde parlamadan önce, 1933' te 106 milletvekiliyle beraber Almanya parlamentosu başkanı olan Adolf Hitler' in kırlangıç kuyruklu smokininde parlar. İlginç bir giysidir bu: üstünde diplomasiyi taşıyan bu model, altında, ayağını una bulamış korkunç tırnaklı bir kurdu gizlemektedir. pis bir kokudur yayılan. Öyle derin bir kokudur ki bu, dünyadaki yaklaşık on milyon kişinin kanını zehirleyecek kadar pis.... Yurtseverlik çığlıklarına, milliyetçi ırkçılık ve üstünlük hegamonyasının salyaları bulaşacak ve dünya hayatı boyunca utanarak anacağı 2. Dünya Savaşı'na girecekti bir kaç hasta ruhlu liderin yüzünden. Toplumlarda ekonomik bir çöküş yaşanırken, insanlar gitgide belirginleşen birlik ve eşitlik savunusuyla dalga dalga sokağa iniyordu. 1919' da Rosa Luxemburg- Liebknecht'in komün girişimleri Alman milliyetçilerinin kışkırtma propagandası olmuş; ötede İtalya' da Duçe, ağzını şekilden şekile sokarak yoksul Afrika' da istilalara başlamıştı. Akdeniz' in tek hakimi olma düşleriyle koca İtalya ulusu savaşlara sürülmüştü. Bu kaynamaya seyirci olan Stalin'in Rusya'sı pastadan pay kapma sevdasıyla Finlandiya üzerinden Avrupa'nın tam ortasına, Macaristan'a inmeyi kuruyordu. Dünya çıldırmış, kimin gücü kime yeterse derdine düşülmüştü. Sömürgeler birer birer bağımsızlık savaşı başlatıyor, uyuyan dev Asya, zavallı Afrika kimliğini istiyordu. Ortam, Milliyetçiliği kışkırtmak için mükemmel bir zemin sunuyor, silah fabrikatörleri hiç durmadan silah üretmeye başlıyordu. Üretilen bu silahların, birilerinin eline verilmesi gerekiyordu. Yoksa bunca silah, bunca tank top depolara sığmıyordu. Savunma yatırımı yalanına kimseye inandırmak gerekmiyordu özetle. ( Tanıdık geldi mi ? S-400 ? ) Yirminci yüzyıl ilk yarısına doğru şiddetli bir savaş endüstrisi bir çoğunu zengin ederken, kan ticareti bütün ülkelerde içeriden ya da dışarıdan çirkin yüzünü gösteriyordu.
2. Dünya Savaşını tarihçilere bırakarak biz yine Frederico 'nun ülkesi İspanya'ya dönelim. Tarih 15 Temmuz 1932... '' Yaşam Bir Düştür '' oyunu oynanıyor. Kralcılar tiyatroya saldırıyor. Ve Frederico Garcia, ısrarla uzak kaldığı iç savaşa artık tarafını bilen ya da zorla taraflı kılınan bir noktada duruyor şimdi. Yine de aktif bir politika yerine, sanatçı kimliğiyle sürdürür çalışmalarını. İnanılmaz bir inatla uzak durur bu kanlı oyundan. 19 Aralık 1932' de Madrid' te; kurduğu, yönettiği ve oynadığı tiyatro topluluğu '' La Baracca '', resmi bir gösteri sunuyor devletin en üstteki insanlara . Büyük bir başarı alıyor. İçinden şunu tekrarlıyor Frederico: '' Tanrım şükürler olsun. Her şey yoluna giriyor.'' Federico Garcia şiddetle başarıdan başarıya koşarken,içindeki sancıyı dindiremeyen bir yenik asker olan Primo de Rivera' da yıllardır özlediği yere ulaşmak için, İspanya'ya faşizmin girişini ilan eden örgütü kuruyor: '' Falange Espanyola.'' Bu örgüt: askeri bir düzen halinde , aşırı milliyetçi bir çizgide, '' bölünmez, büyük ve hür İspanya '' ( Şimdilerde birilerinin ağzından eksik olmayan ''Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet'' ne kadar benziyoruz değil mi o dönemin İspanyasına ? )sloganıyla 29 Ekim 1933' te kuruluyor. Tarihe İspanyol faşizmi adıyla geçecek general Franco yönetiminin ilk ayağıdır bu. Ardından 27 Mart 1934 ' te Asturias' lı maden işçilerinin ayaklanmasında silahlar patlamaya başlıyor. Sağ iktidar dişlerini göstermektedir artık....Aşağıda Benito, ileride Adolf büyük bir keyifle kışkıran İspanyol milliyetçiliğini alkışlıyor. Bu gidiş hiç de iyi değildir. Kan akışı hiç durmuyor ve 1935 Haziranında karşı güç olan, sosyalist ve radikallerden oluşan '' Halk Cephesi '' kuruluyor. Şimdi güçler eşitlenmiştir. Seçim yapılır ve Falange Espanyola taraftarı ezici bir farkla kaybeder. Yer altına iner falanjistler. Kralcılarla bir araya gelerek yeni ve güçlü bir faşizan bir birlik oluştururlar. Bu günlerde ilk kez Frederici Garcia aktif politikaya girer ve faşizmi lanetleyen bir bildiriye imza atar.
Kriz günleri başlamıştır artık. İsyan kapıdadır. Genel grevler. kilise yakmalar, adam öldürmeler sokağı kana bulamıştır. Bu kez sağcı hareketin başında general Calvo Sotelo vardır ve Sotelo bir çatışmada polis tarafından vurulmuştur. Bu ölüm olayı, Fas ve Kanarya Adaları' ndaki İspanyol garnizonlarını karıştırmış ve isyan, generallerin isyanı olarak hızla yayılmıştır. Yeni lider general Sanjurju' dur. Raslantıya bakın ki, isyanın başına geçer geçmez bindiği uçak düşüp, Sanjurjo ölünce isyanın dağılmaması için derhal bir lider seçilmelidir. Kanarya Adaları valisi, general Franco'dur. Franco başa geçmiş ve isyan, din çevrelerinden, milliyetçi yönelişlerden de destek alarak acımasız bir süreç başlamıştır İspanya' da. İnsan avı başlamıştır. Hareketin düşmanı olan herkes sorgusuzca vurulmaya başlanmıştır. Şüpheliler için tedirginliğin daha doğrusu ölümün adı, Almanya' da nasıl gestapoysa, İspanyada' da '' Kara Müfreze'' dir artık.
En yakın dostlarıyla başbaşa verir Federico Garcia. Bir yanda büyük dostu Pablo Neruda, diğer yanında Salvador Dali. Endülüsün sedef dişli ayını, ısırılmış yeşil bir elmaya benzeten benekli kurbağalarını, yeşil gecede zeytin ağacının altında kundak bezi yıkayan genç kızlarını bırakıp gitmek mi, yoksa yarın bir kez daha şiir yazamamak ihtimali daha İspanyolcadır?... Dostlar çaresizlik anlatırlar. Kısa konuşurlar: KAÇ !!!
Hoş ne kadar direk politikaya bulaşmamış olsa bile, kalemi faşist düşünceden olmadığını bildirir Frederico' nun. O uluslararası bir şair olmuştur henüz otuz sekizini sürerken. Tuhaf bir şeyler vardır onda hem. Hani nasıl söylenir, bir erkeğe aşk dolu dizeleri bir kadının yazmasına kimse şaşırmaz da, bu dizeleri bir erkek yazdığı zaman iş değişir. Frederico' nun Ignacio Sanchez Mejilas' a hayranlık bildiren şiirleri de vardır. Eşcinseldir ama dili çatallı ve gerçek bir endülüs atlısının çığırtkanlığı vardır dizelerinde. Halkın içinden onların çok tuttuğu da biridir aynı zamanda. Kendi deyimiyle ''.... dokunaklı şarkılarında, pudralı bir soytarının elbisesi var '' dır. O İspanya ruhunu yakalamış, tehlikeli bir şairdir. değil mi ki;
''... ey sümbülün, abanozun yaban kadını,
bir yasemin beyazlığı soluklarında!
Ey Manila başörtülü Venüs, bir şey var
sende gitardan ve Malaga şarabından.''
diyen odur. Her ne kadar bir kadına yazılmış olsa bile , kübist sesleniş yakıştırılana mesaj vermez mi? Bu kadınlı şiiri, İspanya adında kara tül şalının içindeki esmer yanağı benli bir çingenenin, Malaga şarabı kokan hüzünlü bir anının fotoğrafı olamaz mı aynı zamanda?
Ağaçların içinden akan sarı nehre baktı balkonundan. Ay suyun üstüne düşmüş, ırmağı sarıya boyamıştı. Portakal çiçeklerine sürerek binlerce ışık elini ay, ağıt koyuluğunda akıyordu zeytinlerin arasından buğday tarlalarına doğru.
'' Ağaçlar !
Gökyüzünden düşmüş oklar mısınız?
Hangi ürkünç savaşçılar fırlatmış sizi ?
Yıldızlar mı ?''
dedi usulca. Ağustos .... Frederico' nun; '' şekerle şeftalinin karıştırılması'' dediği ağustos, ömrünce bu kadar hüzün vermemişti şaire. Ayın ve ağustos gecelerinin yeri hep bir başka olmuştu. Aya baktı, nehirde ölüsü giderken, yeniden doğan aya.
'' Ay çıkınca ortaya
bir ada sanır yürek kendini sonsuzlukta. ''
dedi yumuşacık yüzüyle. Sonra yüzü asıldı ve tamamladı şiirini.
''... çil çil gümüş akçeler
hıçkırır cüzdanlardan ''
Sonra her şey bir göz kapatıp açma süresi kadar hızla gelişti. Zaten aldığı tehdit mektuplarından başına geleceğini sezer gibiydi. 16 Ağustos 1936' da, sosyalist belediye başkanı eniştesi bir mezarlıkta kurşuna dizildiği günün gecesi yani, iki asker Frederico Garcia' yı yakaladılar. Kayıt sırasında soyadını sormadılar; herkes tanıyordu onu. Dünya tanıyordu. '' C '' ile mi, '' K '' ile mi yazılıyor soyadın dedi asker? '' C '' ile yazılıyor dedi Frederico. '' Sabundan bir dili vardı '' sanki '' Yıkadı sözlerini ve sustu '' Kodla adını dediler . Kodladı: L.O.R.C.A... Frederico Garcia Lorca.
Bir iki gün hiç haber alınmadı Lorca' dan. Sonra bir gün ölüm tutanağını gördü dostları: '' Savaşın doğurduğu yaralar yüzünden ölmüş olup, cesedi 20 Agustosta Viznar-Alfacar yolu üzerinde bulunmuştur.''
Sabah güneşi içinde Lorca'nın da bulunduğu otuz beş kişiyi götürdü portakal bahçelerinin içinden Alfacar' a doğru. Sonra Guadaquivir Irmağı'nın üzerinden geçti kamyon. Fesleğen ve nane kokularının üzerinden... Sonra paslanmış çocuk düşlerinin üzerinden, endülüs atlılarının nal izlerinin üzerinden geçti. Malaga'nın şarap şişelerinin ve esmer çingenelerin danslarının üzerinden... Durdu sonra kamyon bir dağın eteklerinde. Güneş de durdu. Tüfeklerinin kara namluları parladı güneşin ilk ışıklarında faşist Franco' nun kara gömlekli askerlerinin . Sonra tüfekler ölüm oldu, deldi gencecik bedenlerini insanların. Ve Lorca delik deşik oldu güneşin önünde, mahcup gözünü yumdu güneş.
'' Ve ışık, giderken bir şaka yaptı
Gölgesinden ayırdı çocuğu ''
Bedeninden kan sızmadı Lorca' nın . Birinden '' Yaşam Bir Düştür ''sızdı, diğerinden '' Kanlı Düğün ''. Birinden ''Donya Rosita'' sızdı, diğerinden '' Bernarda Alba '' ve dahası... Otuz sekiz yıllık bir ömür sızdı elinde kukla tiyatrosuna sarılmış bir çocuk, diğerinden genç bir endülüs atlısı için portakal çiçeklerinin suyun üstündeki aya söylediği ağıt sızdı.... Hala sızmakta kan !!!
308 syf.
·18 günde
Nihayet bitti. Kitabı kelimesi kelimesine kavramak için yavaş yavaş okudum, bu nedenle bir hayli uzun sürdü. İlk başladığımda kafam almıyor diye okumayı bıraktığım bu kitabı Nietzsche tam 10 günde yazmış. İçeriği o kadar yoğun ve derin ki, 10 günde nasıl yazmış bilemiyorum. İkinci okumamda ise, Ahmet Turan Oflazoğlu'nun da çevirisiyle, içine dalınca çıkamadım. 'Ben bu kitabı nasıl anlamamışım ya' dedim. Yine okurken kafanız karışıyor, benim her elime alışımda başım ağrıyordu . Kitabın birinci bölümünü bitirdiğinde "Bundan böyle deliler arasında sayacaklar beni" diyen Nietzsche, üçüncü bölümü yazınca "Ben belki de geleceğin bütün insanları için bir yazgıyım, yazgının kendisiyim" yargısına varıyor ve başeseriyle Alman dilini yücelttiğine inanıyor. Okumam her ne kadar uzun sürse de kendimi bulduğum bölümler çok oldu. Aramızda üstinsan var mıdır sizce de?
311 syf.
·21 günde·Puan vermedi
“Ben bu kulaklara göre ağız değilim.” diyerek aslında kendisini 20. yy’da yaşayacak kuşakların anlayacağı kehanetinde bulunan Nietzsche, içinde bulunduğu yüzyıl yerine gelecek yüzyılın insanının sözcülüğünü yapmıştır. Üstinsan düşüncesiyle filolog, filozof Nietzsche kendisine peygamber olan Zerdüşt’ün ismini vermiş ve bunu da şöyle açıklamıştır: “Bu şerefi ben bir Farsa vermeyi mecbur oldum. Çünkü tarihi en önce bütün ve büyük olarak düşünen Farslardır.” Bu kitabında Zerdüşt 30 yaşında yurdunu ve yurdunun gölünü terk edip dağlara çıktı. Orada ruhunun ve yalnızlığının zevkini tattı ve 10 yıl bıkmadı bundan. Ama en sonunda gönlünde bir değişme oldu. Bir sabah, tan ağarırken kalktı, güneşin karşısında durdu ve ona şöyle dedi: ”Ey ulu yıldız! Aydınlattıkların olmasaydı, nerede kalırdı senin mutluluğun! On yıldır yükselir durursun mağaramın üstüne; eğer ben, kartalım ve yılanım olmasaydık, ışığından da, bu yoldan da bıkardın. Ama biz seni her sabah bekledik, ışığının fazlasını aldık ve kutsadık seni bunun için. Bak! Pek fazla bal toplamış arı gibi bilgeliğimden bıktım; onu almak için uzanmış eller gerek bana.
Okumaktan büyük zevk aldığım bu kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Felsefeyi sevmiyor iseniz size ağır gelebilir. Keyifli okumalar dilerim
151 syf.
·9 günde·Puan vermedi
Franz Kafka 1883 yılında doğduğunda, 12 yıllık yeni kurulmuş bir devletti Almanya. Bu yüzden Franz Kafka Alman Edebiyatının başlangıcı yani sıfır noktası sayılır. Almanya o yıllarda yeni yeni sömürgeler bulmaya çalışıyor, insanlar eziliyordu. Bunu Kafka'nın bu kitabındaki tüm hikayelerde görmekteyiz. Kesif bir karamsarlığın hakim olduğu, hikayelerin çoğunda baş karakterlerin öldüğünü görüyoruz. Edebiyatçılar Kafka'nın babası tarafından sürekli olarak yargılanmasının ve hiçbir zaman anlaşamamış olmasının da hikayelerde otoriteye bir başkaldırı, otoriteyi kötüleyiş tarzında çıktığını savunurlar.
Kitabın ismi olan Ceza Sömürgesi hikayesinde ise insanlara işkencenin ve insanları öldürmenin bile bütün incelikleri (!) övülerek bir makine tarafından yapıldığını görüyoruz. Fakat o makine en sonunda onu yapanların da sonunu getiriyor hem de "adil ol" yazısıyla, bunun da yazarın gerçek hayatta etkisinin bulunamadığı olaylara hikayesi ile bir tür cevap verme şekli olarak görebiliriz.
Ayrıca kitabın sonunda Kafka'nın günlüklerinden de seçmelerin olması hayatını kitaplarıyla bağdaştırma konusunda bize destek sağlıyor. Kafka'yı okumak isteyenlerin bu kitaptan başlaması bu serüveni devam ettirebilmek adına faydalı olacaktır.
390 syf.
·30 günde·Beğendi·10/10
böyle buyurdu zerdüşt kıtap muhtiş ne olsa dunyanın en büyük fılofozu bence cok sey yazmak gerek insanın kendınden cok daha guclu bır varlık oldugunu anlaması ıcın okunması gereken bır kıtap nice ıcındekı en ıyı alıp dısarı cıkarıyor veya ıcındekı en ıyı senı gösterıyor kıtabı okuyup hangi acıdan yorumlamanıza bağlı butun kapıları sana acan bır kıtap kitapla ılgılı konusucak cok sey olabılır buraya sığmaz harıka bır kıtap
302 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
Shakespeare'in eserleri hakkında analizler yapıyor güzel bir kitaptı.. Okurken insanı sıkmıyor akıcı bir dil kullanılmış.. Özellikle Shakespeare'in eserlerini okuduğunuz zaman ardında bunu okuyun bilgilerinizi pekiştirir..

Yazarın biyografisi

Adı:
A. Turan Oflazoğlu
Tam adı:
Ahmet Turan Oflazoğlu, Turan Oflazoğlu
Unvan:
Türk Oyun Yazarı, Şair, Eleştirmen, Çevirmen
Doğum:
Adana, Türkiye, 1932
Turan Oflazoğlu, (d. 1932, Adana), Türk oyun yazarı, şair, eleştirmen.
İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve Felsefe Bölümü'nde eğitim gören Oflazoğlu, ABD'ye giderek burada tiyatro üzerine çalışma ve araştırmalar yaptı. Oyun yazarlığı konusunda eğitim aldı. 1967 yılında Amerika'da ilk oyunu olan Keziban`ı yazan sanatçı, yazdığı oyunların konularını genellikle tarihe dayandırmakla birlikte, tarihi incelemeye yönelik değil, karakterlerin kişilik ve iç dünyalarını yansıtmaya önem verdi. Ayrıca bir çevirmen olan Oflazoğlu, oyunlarıyla çeşitli ödüller kazandı.

Yazar istatistikleri

  • 24 okur beğendi.
  • 705 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 539 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.