A. Turan Oflazoğlu

A. Turan Oflazoğlu

YazarÇevirmen
8.6/10
93 Kişi
·
301
Okunma
·
17
Beğeni
·
2.223
Gösterim
Adı:
A. Turan Oflazoğlu
Tam adı:
Ahmet Turan Oflazoğlu, Turan Oflazoğlu
Unvan:
Türk Oyun Yazarı, Şair, Eleştirmen, Çevirmen
Doğum:
Adana, Türkiye, 1932
Turan Oflazoğlu, (d. 1932, Adana), Türk oyun yazarı, şair, eleştirmen.
İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve Felsefe Bölümü'nde eğitim gören Oflazoğlu, ABD'ye giderek burada tiyatro üzerine çalışma ve araştırmalar yaptı. Oyun yazarlığı konusunda eğitim aldı. 1967 yılında Amerika'da ilk oyunu olan Keziban`ı yazan sanatçı, yazdığı oyunların konularını genellikle tarihe dayandırmakla birlikte, tarihi incelemeye yönelik değil, karakterlerin kişilik ve iç dünyalarını yansıtmaya önem verdi. Ayrıca bir çevirmen olan Oflazoğlu, oyunlarıyla çeşitli ödüller kazandı.
Sizi gülümsetebilen insanların peşine takılın, çünkü sadece bir gülümseme karanlık bir günü aydınlatabilir. ‘ Moliere 
88 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Bu benim ilk incelemem. Aynı zamanda bu kitap için de yapılan ilk inceleme. Umarım becerebilirim ve faydalı olur. İlk inceleyen olduğuma seviniyorum çünkü hayatta benim için en değerli on kitap varsa biri budur, diğer dokuzunun bazılarıyla henüz tanışmamış olabilirim. Ayrıca yine benim için en değerli on yazar varsa biri Franz Kafkadır, yine diğer dokuzunun bazılarıyla henüz tanışmamış olabilirim.

Kitap elbette en çok Kafka okuyucularının ilgisini çekecektir fakat herkes için de kendinden bir şeyler bulabileceği pek çok içeriğe sahip. Yazarın gündelik hayatına ve yazdıklarının nasıl şekillendiğine dair ipucu bulacaksınız. Kitabı kaleme alan Gustav Janouch ise Kafkanın iş arkadaşının oğlu ve Kafkadan yirmi yaş küçük, babası vesilesiyle tanışıyorlar.Okumaya ve yazmaya ilgisi olan bir genç.Kafkayla abi-kardeş , dost ,sırdaş oluyorlar. Gustav aldığı notları yıllar sonra kitaplaştırıyor. Bu çeviride Turan Oflazoğlu’nun hakkını da teslim etmeliyiz.

Kafkadan bahsetmek gerekirse söylenecek sözlerin sonu yok lakin kısaca benim için “sadelik,gariplik,arayış” gibi kelimeler çok şey anlatır. Kanaatimce ruhu İslamı (hakikati) arayan bir Yahudidir. Katıldığım bir görüşe göre, “umutsuzluğun değil, umutsuzluğun içinde sınanmanın yazarıdır”. Milyonlarca kişinin ortak çırpınışlarına sahip, nereden gelip nereye gittiğini anlamaya çalışan, zamanın ve mekanın sınırlamasıyla mücadele eden, şartlar denilen kavramla çoğumuz gibi başı dertte, genç yaşta göçüp giden bir güzel adamdır. Kafkayla ilgili daha geniş detaylı fikirleri kendisine ait kitaplarla inceleme ve alıntılarla hep birlikte sürdürebiliriz.

Kitaptan çok fazla alıntı yapmadan birkaç kısım paylaşmak istiyorum;

- Bütün görünüşü şöyle der gibiydi :“Ben, bağışlayın,büsbütün önemsizim. Beni görmezlikten gelirseniz büyük bir sevinç vermiş olursunuz bana”

-“Demek zenginsiniz” dedim. Franz Kafka dudak büktü. “Zenginlik nedir ki ? Kimi için eski bir gömlek zenginliktir. Kimi de on milyonuyla yoksuldur.Zenginlik baştan aşağı görece yetersiz bir şeydir.Temel bakımdan sadece özel bir durumdur.Zenginlik kişinin elinde bulunan şeylere ve ele geçireceği yeni şeylere bağlılığı demektir. Maddeleşmiş güvensizliktir sadece.

-“Sevgi hep onmak bilmeyen yaralar açar,sevgi hep pislik eşliğinde görünür de ondan” dedi Kafka. “Sevginin pislikten ayrılması ancak sevilenin istemiyle olur. Yardımsız bir erkeğin kendi sevgi istemi yoktur, bu yüzden pislik ona bulaşır. Hamlıktan ileri gelen şaşkınlığının kurbanıdır o. Bu gibi şeylerden büyük zararlar doğabilir. Bir adamın acı yüz çizgileri çoğu kez, bir çocuğun taş kesilen şaşkınlığıdır sadece”
208 syf.
·14 günde·Puan vermedi
İnsan varlığının eksiklik ve yapaylığıyla dolu olmasından duyulan derin bir umutsuzluk dile gelir Rilke’de. Duino Ağıtları da bu umutsuzluğun doğurduğu melekten söz eder. -İslam’ı bütünüyle içine alan bir melek. -Vardığım kanı, Rilke’nin Doğu mistisizminden ve İslâmi kaynaklardan etkilenerek bunu dizelerine boca etmesidir. Goethe’nin de Doğu-Batı Divanı’ndan yola çıkarak Hafız’a olan hayranlığını söylersek Doğu'yu çokça fark etmek gerekir bu noktada. Nesîmi, Fuzûli veyahut Nedim’deki dizeleri gözlemleyerek sadece kendi kültürünün getirisiyle yetinmeyenlerin büyük ruhu taşıdığını düşünüyor insan.
Hz. Muhammed’i detaylı tasvirden çok, Meleğin dahi ona olan hayranlığını ve ilk ayeti ‘Oku’maya başladığı anlatılır takdirle. İslâmi motiflere (Melek, gül, Kur’ân) bolca yer veren Rilke, melekleri semâvi, muhteşem, görkemli bir varlık olarak yansıtır. Hz. Peygamberin melekten de öte bir varlık olduğunu ifade eder ‘Yakarış’ta. Son mısrada ise Turan Oflazoğlu’nun belirttiği gibi, Hz. Peygamber’in bütün hayatını ve davasını özetlemeye çalışır: “Yapabilendi o, kulak veren ve yapandı.”
(…)
“Okudu o da: öyle ki, melek hayrandı.
Çoktan okumuş denirdi ona artık ona,
Mûtîydi o, bilendi ve erdirilendi."

Ahmet Cemâl’in çevirisinden Seçme Şiirleri de okumuş olmakla birlikte yine farklı bir seçkiye farklı çevirmenden bakmak da güzel oldu doğrusu. #25749057 TİBKY’dan değişik olarak daha kapalı, anlaşılmak için çaba isteyen cümlelerle karşılaştım, tabii, yazıldığı dönemi baz almıyorum bunu söylerken. Ahmet Cemâl’in Seçkisi –Belki de çevirisi- daha yalın ve anlaşılabilirdi, en azından bunu söyleyebilirim.
Rilke’nin şiir yapısı ve hayatının mercek altına alınması eseri, dönemi ve kişisel yaşamını anlayabilmek adına bir başka kaynağa gerek duyulmaksızın oldukça doyurucu bir inceleme yazısı ortaya çıkarılmış. T. Oflazoğlu’nun sadece üç-dört cümlesinde bile bunu anlamak mümkün.


“Üç kuşak vardır daima: Birinci, Tanrı’yı bulur; ikinci, Tanrı’nın üstüne daracık tapınaklar kurar ve onu zincire vurur; yoksul düşen üçüncüyse, kendi zavallı kulübeciklerini kurmak için taşlar taşır. Tanrı’nın evinden derken, Tanrı’yı yeniden araması gerekir” diyen Rilke, kuşkusuz, birinci kuşaktan saymakta kendini.”


Duino Ağıtları’nın ana simgesi olan ‘Melek’ motifi ile ulaşır yaratıcıya. Yazgıya boyun eğişi ve ölüme duyduğu ilgi yaşama düsturunu bilmek içindir. Ölüme derin yaklaşımı, yaşama bilincini unutmamaktan öte gelir. Ne de olsa ölüm hayatın gerçeği olduğu kadar meyvesidir de ona göre. ‘Gerçek’ karşısında boyun eğişi vardır ama sadece kalp ile hissedilebilen ve görülebilen bir Varlığın karşısında. Varlık’ı yalnızca bu dünyada değil, evrenin her zerresine bakarak bulur, görülüp de gözlemlenilmekten kaçınıldığı, duyulduğu ama hissedilmekten beri durulduğu evrenin muntazam ağırlığı karşısında kendi benliğiyle hesaplaşır Rilke, ama hiç barışamaz. Belki de bu yüzden severim.


“Günümüzün fizikçileri, evrenin yapısı konusunda mistik ozanların yüzyıllar önce görüntülerin canlı diliyle sunduklarını, kavramların, formüllerin ölü diliyle doğrulamaktan öteye gidemiyorlar.”
Evet, sayfalar dolusu bilginin veremediği gerçeği, bazen bir şiir bile verebilir bize. Çok kurcalamaya gerek kalmadan hem de. Sayfalarca yazılarak anlatılamayanların bir karikatürde bütün resmi ortaya dökmesi gibi, ehlin dışında ama o alana yönelik olanlardan daha sade, malumatsız ve doğrudan dökülen ‘gerçeklik’ ile…
"Ben senin en önemsiz kullarından biriyim,
küçücük bir hücreden hayata bakan
ve insanlara nesnelerden daha uzak olan
çekinen olup bitenleri tartmaya…"

“Vatanı bulmak için vatanı terk gerek. O hâlde vazife aşikârdır, Yolculuğun seni vatanından alıp vatanına ulaştıracaktır.” Yolculuk ve Hicret. Rilke de tam bu tezahüre ses verenlerden biri. Hem kişisel yaşamında, hem eserlerinde. Yaşamıyla eserleri öylesine bütünlük içinde ki, kendisine hüzün veren bir şehri terk etmek istemiyor sebebi ise, sıkıntılı ruh halinin yazılarını doğrudan etkilemesi, değişiklik halinde ise üstündeki o coşkuyu kaybedeceğini önceden görebilmesi... Ekmeğin hüzünden çıktığını söylesek yanlış laf etmeyiz sanırım. Kendini hiçbir yere ait hissedemeyen ruh yapısı içerisindedir Rilke, Malte Laudris Brigge’de yansıttığı karakteri gibi, kargaşa toplumuyla arasına çektiği çizgi, bakış açısındaki karakterize tutumu belli eder tamamıyla. “Not edilen her şey, ne denli umutsuzluktan kaynaklanmış olursa olsun hala ufacık bir umut tanesi içerir.” Sözüne isnat etmiştir ne de olsa. Psikoterapiye gitmesini söyleyenlere ‘Şeytanlarımı kovalayayım derken, meleklerimi ürkütmekten korktum’ diyebilen, yazgıya boyun eğmiş bir ruh hali...

Ve beklersin, bekler durursun
Hayatını sonsuzca büyültecek olanı;
Güçlüyü, olağanüstüyü,
Taşların uyanmasını,
Sana dönük derinlikleri.

Belli belirsiz görünmektedir
Yaldızlı, koyu renk ciltler kitaplıktan;
Gezilmiş ülkelerdir düşündüğü bir bir
resimlerdir tekrar kaybolan
kadınların giysileridir.
168 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Kitapta A. Turan Oflazoğlu(Çeviren)'nun önsözü ve "Hölderlin Üzerine" adlı denemesi yine M. Heidegger' in "Hölderlin ve Şiirin Özü:Beş Kılavuz Söz" adlı incelemesi gibi ön metinlerin bulunması Hölderlin şiirlerine dalışı kolaylaştırır.(Sanırım yalnızca İz yayıncılıkta baskısı var)Ozanın tüm şiirlerinde rastlayabileceğimiz bir motif Antik Yunan kültürüdür. Ozanı tanımak adına mitoloji bilgisiyle okunursa şiirler daha verimli bir anlayış sağlanacağı düşüncesindeyim. Ancak Hölderlin "ara" da olan bir ozandır. Bahsettiği gibi Göklü ile Yerli arasında cereyan eden akımın içindedir o. Bu nedenle yunan mitologyası şiirinin merkezindedir.

Kişisel tarihine biraz değinecek olursam;
Hölderlin 1795 yılında bir dostunun aracılığıyla bir bankerin oğluna eğitmenlik yapmaya başlar ve bir süre sonra bankerin eşi Susette'ye aşık oluyor, Susette'de ona. Ancak müstahdem de Hölderlin'e tutulmuştur. Aşkına karşılık bulamayınca müstahdem, Hölderlin ve Susette arasındaki bu kabul edilemez aşkı bankere söyler. Böylece Hölderlin ve Susette bir süre mektupla sürdürürler aşklarını. Ancak Susette bir süre sonra ölür. Ardından ozan şifozren olur ve şiirden uzaklaşır. Kimileri için Hölderlin'in bu patolojiye yakalanmasında Susette'nin ölümü bir katalizördür ve ozanın bu aşkla birlikte gerçek ozan olduğu düşünülmüştür.Ancak şizofreni için erken travmatik yaşam deneyimleri de büyük rol oynar. Nitekim ozanın geçmişi kayıplarla doludur. Öz babasını kaybettikten bir süre sonra annesi yeni bir eş bulur yaklaşık yedi yıl sonra da ikinci babasını kaybeder Hölderlin(9 yaşında) . Daha sonra manastıra girer ve 1787'de(onyedi yaşında) nişanlınır ama 1790 da nişanı bozar. Ardından Elise Lebret adında bir kadına aşık oluyor ancak kimi durumlardan ötürü evlenemeyeceğine karar veriyor.

Ozan patolojinin ardından 1806'da bir kliniğe yatırılır. Ertesi yıl ise bir marangoza yaşamının sonuna değin emanet ediliyor(36yıl, bu süreci merak ediyorum).Ve 1843'de yaşamdan ayrılır.

Çağdaşları tarafından pek üzerinde durulmuyor Hölderlin'in. Çünkü çağın havası rasyonalist bir tutum içindedir ve ozan Antik Yunan'ın özlemi içerisinde dizelerini oluşturur. Ancak 20.yy başlarında keşfediliyor. Rilke, Hermen Hesse, Vernon Watkins etkilediği sanatçılardan birkaçıdır.
328 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Nietzsche’ye göre insan hayvan ile kendi ürettiği üstinsan kavramı arasında kalmış bir varlıktır.
Zerdüşt ile üstinsana ait kavramları, yaşam amacını insanlara öğretmeyi hedefliyor. Geçmiş ile gelecek arasında sıkışan insan ruhunu serbestliğe ulaştırıyor. Kendi tabiri ile bilgelik şarapları ikram ediyor insanlara.
208 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
"Taşta bir görüntü uyuklar, görüntülerimin görüntüsü."
“Nietzsche”

Çok güzel şiirler var kitapta.
Benim beğendiklerim ise; Ağıtlar kısmı..
250 syf.
·9/10
Bu çeviri 30 yıldır birkaç kez okuma fırsatı bulduğum, neredeyse tüm kitabı satır satır tekrar yazdığım nadir bir eser, insanın tüm yaşamını tekrar tekrar sorgulatan bir felsefe ve dille ele alınmış burada çeviri eserin ruhuna uzanan ve onu geliştiren asıl unsur. Nietzsche'nin "benim ne yaptığımı tüm derinliliğiyle duyabilecek birinin çıkması için belki birkaç insaoğlu kuşağının geçmesi gerekecek" demesini okudukca anlıyorsunuz.. Bu eseri belki birkaç kuşak daha okumalıyız..
133 syf.
İki günde okumayı planladığım kitabı beş günde bitirmiş bulunuyorum. Bu sürenin bu kadar uzun sürmesinin sebebi ise benim tembelliğimden ziyade kitaptaki olaylar bende fazla bir merak uyandırmamıştı. Shakespeare'ın eserlerini her zaman sevmişimdir lakin bu esere pek bir ısınamadım.
Tabiki her kitapta olduğu gibi bu kitapta da sevdiğim sahneler vardı.
Kıskançlık ve pişmanlık üzerine kurulmuş bir eser. Kitabın başlarında krala çok şaşırmış hatta onu kınamıştım bile. Daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Genel olarak kitabı beğendim ama Shakespeare denildiğinde aklıma ilk gelen kitabın bu olmayacağından eminim.
Okuduğum için pişman değilim. Okumak isteyen okurlara tabiki tavsiye ederim, çünkü bana göre tiyatro hem izlenmeli hem de okunmalıdır.
Herkese iyi okumalar dilerim. Kitapla ve sevgiyle kalın :)
144 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Akıl dengesi bozulmuş olan Deli İbrahim'in trajedisi anlatılır. Deli İbrahim ağabeyinin kendini öldürmesinden korkmuş aklını kaybetmiştir. Kösem Sultan iktidarı elde tutmak için oğlunun akıl dengesini bozar.
144 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Kösem Sultan bütün karanlık güçleri üzerinde topladığı olumsuz bir insandır. Iktidar mücadelesinin çevreye etkisi güzel bir şekişde anlatılmıştır. İktidar hırsının bir insanı nasıl esir aldığı üzerinde durulmuştur.

Yazarın biyografisi

Adı:
A. Turan Oflazoğlu
Tam adı:
Ahmet Turan Oflazoğlu, Turan Oflazoğlu
Unvan:
Türk Oyun Yazarı, Şair, Eleştirmen, Çevirmen
Doğum:
Adana, Türkiye, 1932
Turan Oflazoğlu, (d. 1932, Adana), Türk oyun yazarı, şair, eleştirmen.
İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve Felsefe Bölümü'nde eğitim gören Oflazoğlu, ABD'ye giderek burada tiyatro üzerine çalışma ve araştırmalar yaptı. Oyun yazarlığı konusunda eğitim aldı. 1967 yılında Amerika'da ilk oyunu olan Keziban`ı yazan sanatçı, yazdığı oyunların konularını genellikle tarihe dayandırmakla birlikte, tarihi incelemeye yönelik değil, karakterlerin kişilik ve iç dünyalarını yansıtmaya önem verdi. Ayrıca bir çevirmen olan Oflazoğlu, oyunlarıyla çeşitli ödüller kazandı.

Yazar istatistikleri

  • 17 okur beğendi.
  • 301 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 258 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.