Abdülkerim Sürûş

Abdülkerim Sürûş

Yazar
9.0/10
11 Kişi
·
29
Okunma
·
5
Beğeni
·
198
Gösterim
Adı:
Abdülkerim Sürûş
Unvan:
Yazar
Doğum:
Tahran, İran, 1945
Abdülkerim Suruş

1945 yılında, Tahran'da doğdu. İran'da Eczacılık okudu. Daha sonra, Londra'da Analitik Kimya konulu yüksek lisans eğitimini tamamladı. Bundan sonra, bütün yaşamını tarih ve bilim felsefesi çalışmalarına adadı. Devrim'den sonra İran'a döndü. Ayetullah Humeyni tarafından üniversitelerin müfredatlarını elden geçirmek üzere oluşturulan, Kültürel Devrim Enstitüsü'ne atandı. Rejimle olan ilişkisi, mollaların eğitimin her alanına hükmetme kararlılığından dolayı açıldı. 1983 yılında, İmam Humeyni'ye istifasını sundu. İstifasını sunduktan sonra, rejime karşı eleştirileri sürekli olarak sertleşti. 1990'lı yıllarda '' Kiyan'' adlı aylık dergiyi çıkarttı. Suruş; dinî çoğulculuk, hermenötik, hoşgörü, molla rejimi ve ruhbanlık gibi konularda makalelerini yayımladı. 1998 yılında dergi kapatıldığı için, Suruş işini kaybetti. 2000 yılından sonra, İran dışında dersler vermeye başladı. Suruş; Harvard, Yale ve Princeton gibi Amerikan üniversitelerinin yanı sıra Almanya'da Wissenschaftkolleg'de ve Hollanda'da Amsterdam Üniversitesi'nde görev yaptı. Suruş; din ve dinin bilgisinin iki ayrı şey olduğunu, dinin kutsallığına karşın din bilgisinin insani ve eksik olduğunu yazılarında vurguladı. Yazar; akademisyenliğinin yanı sıra Mevlana Celaleddin-i Rumî'ye olan hayranlığıyla da tanınmakta.
Acaba tam anlamıyla özgür düşünmek mümkün müdür? Acaba özgür düşünceden dem vuranlar da belirli görüşleri kabul edip onlara bağlanmamışlar mı?
Eğer bilimsel bir kurum ya da düzen siyasi olarak güçlenirse bu onun kendisi için büyük bir tehlikedir. Çünkü artık sorunlar mantıksal argümanlarla veya bilimle değil, güçle halledilmeye çalışılır.
Fetva veriyorlar, tahmin ediyorlar, yargıda bulunuyorlar, eski ve yeni sistemlere gerici ve ilerici etiketi yapıştırıyorlar. Ama, üretim aracının gelişim sürecinin filan aşamasından sonra, ileriki döneme uygun gelişim hangisidir, diye sorsak; filan şekilde gelişirse gericidir, falan şekilde gelişirse ilericidir, denilmesini sağlayacak bir ölçü olmadığını göreceğiz. O halde oturup nasıl gelişeceğine bakmamız gerekir. Yani o temel ve önemli aşamada bir tür cebre [:determinizme] teslim olup üzgün bir şekilde "ne gelirse hoş gelir" dememiz icap eder ki, ilericilik ve gericilik kavramları ve onları doğuran ekol de kendi içinde "ne gelirse hoş gelir" düşüncesinden beslenmektedir. Niçin? Çünkü kendi özünün derinliklerinde, karşısında eli bağlı oturup yargıda bulunmaması gereken bir varlığın eteğine yapışmıştır da ondan. İlericilik ve gericiliğin ekseni ve ölçüsü olan bir şeyin kendisine gericidir veya ilericidir diyemezsiniz. Bunlar bir malı bize devredip, bunu kabul edin, satın alın, ona tapın ama iyi midir kötü müdür sormayın; başka ne tür sorunuz varsa, büyük bir istekle cevaplamaya hazırız, demektedirler. iyi ama, ben fuzulinin biriysem ve illa da işin burasını merak edip didiklemek istiyorsam yapılması gereken nedir? Beyim, sizin üstü kapalı sattığınız bu şeyin muhtevası ve anlamı nedir; gücü ve zaafı nasıl anlaşılabilir, gerçekliği ve sağlamlılığı nasıl bilinebilir, diye sorsam ne olacak?
Bakıyorum, belirsizlik Kaf'ının zirvesine oturmuş, o dağlık yerin mağaralarında oturanlardan başka kimsenin kendisinden haberdar olmadığı bir Anka kuşu var.
Daha da şaşırtıcısı bu mağaradakiler de hal diliyle:
"Habersizlikte senden yüzlerce derece öndeyim ben
Sen başkasınadan habersizsin, bense kendimden!" demektedirler. Hele şu tek şeyi aydınlatın ki geri kalanı da aydınlansın, diyorum ama hiç bir cevap alamıyorum. Ne zaman, hakkı bâtıldan ayırmak için bir dış ölçü kullansanız, çıkmaza girersiniz, demem ve bunda ısrar etmem bundandır. Evet, sonunda dükkanınızı karanlığa kuracaksınız; tek alıcınız ışıktan kaçan yarasalar olacak.
Özgür düşünceden dem vuranların tümü, aslında kabul ettikleri düşüncelere engel ve ayakbağı olan düşüncelerden azad olma amacı güden kişilerdir.
Sınırsızlıktan korkmayın. Çünkü fikri imkanlarımız sınırlıdır. Hiçkimsenin bizi sınırlamasına gerek yoktur; düşüncemiz bizi sınırlayacaktır. Sözgelimi servet edinmenin sınırlandırılamayacağını söylüyoruz. Fakat uygulamada hiçkimse sınırsız sayıda şeyin sahibi olamıyor
Bir kimse, geleceği veya yeni şeyleri gözlüyorsa, onun ilerici olması doğaldır. Örneğin Sosyalizmi isteyen kimseler, Sosyalizmin tarihin gelecekteki vaadlerinden olduğu; ortaya çıktığı günden beri böylesi bir iddiaya sahip olduğu ve bunu teklif ettiği için, ilerici düşünceye sahiptirler. Buna göre, bu, ilerici bir düşünce biçimidir. İslam da Arap cahiliyetine oranla ileri bir adımdı ve bu yüzden kendi zamanında ilerici sayılıyordu. Peygamber ilerici, kâfirler gerici idi. Bir ülkeyi "şura" sistemiyle yönetmek de, padişahlık ve benzeri yöntemlerle yönetme tarzına göre ilerici bir düşünce sayılmaktadır. Eğer Montesquieu'nün görüşünü mutlakiyetçi saltanat görüşüyle karşılaştırırsanız, onun görüşü diğerine göre ilerici sayılır. Eskiler, birini saltanat tahtına oturtup bütün güçleri kendisine teslim ediyor, sonra da ondan aynı zamanda adil olmasını isteyerek, kendisine öğütler veriyorlardı Montesquieu burada bir yanlışın gizli olduğunu söyledi: Bu yanlış, bütün imkân ve güçler tek bir kimsenin eline bırakıldığında o kişiden başka bir gücün alındığı hususuydu. Alınan bu güç, adil olabilme gücüdür. O kimse her türlü seçme özgürlüğüne sahiptir, ama tek bir ihtiyar onun elinde değildir. Bu, o kimsenin artık adil olmamasıdır.
Montesquieu'nün önerisi, gücü bir tek kişide toplayamayacağımız, toplamamamız, bu gücü parçalara ayırmamız gerektiği şeklindeydi. Çünkü bir kimse ne kadar iyi, iyi niyetli, merhametli ve adil de olsa, gene de insandır. Bütün seçme özgürlüklerini kendisine verdiğinizde, onu zulüm karşısında seçeneksiz bırakmış olursunuz. O halde bu seçme gücünün ayrılması, çeşitli birey ve kurumlara verilmesi gerekir. Montesquieu'nün saltanatçı düşünceye karşı olan bu görüşü ilerici bir düşünceydi ve saltanatçı sistem düşüncesi Montesquieu'den sonra gerici bir düşünce sayıldı. (
Düşünmekten korkuyoruz. Her ne kadar en kolay iş sanılıyorsa da, aslında insan için en zor iş, düşünmektir. Bu nedenle de, bizi düşünme şerrinden koruyup güçsüz omuzlarımızın düşünme ve yorumlama yükünü indirmesi için düşünmekten kaçıp kolaycı teorilere sığınıp sığınmadığımızı her zaman araştırmamız gerekmektedir.
Tanrıya (Allah'a) yönelenler O'nu hiçbir zaman bilimsel eksiklik ve bilgisizliklerine bir örtü haline getirmemişlerdir. Başka bir şeye gönül verdikten sonra bu gönül verişlerini farklı şekilde göstersin diye O'nu icat etmemişlerdir. Aksine, önce O'nu bulmuşlar ve sonra da O'na gönülden bağlanmışlar.
102 syf.
·10/10
İlk inceleme kitabımın bu olmasını özenle seçtim diyebilirim. Bu kitapta " Var olan " larla " Gerekir" lerin birbirinden apayrı şeyler olduğunu, yani başka bir deyişle Allah ın var olup olmaması, Kader, Kıyamet, İnanç gibi olguların " Var olan " grubunda yer aldığını; Namaz kılmak, ibadet etmek, dünyaya dair ideolojilerin varlığı ise "Gerekir" grubunda yer aldığı belirtilmektedir. Yani modern çağda müslümanların düşmüş olduğu en temel problem hakikati anlatmaya çalışırken ölçülerini müslüman ölçülere göre koymayıp modern çağdaki ideolojilerin kendilerini ifade ederken yaptıkları yanlış olan
" Var olan " dan " Gerekir " maddelerini sıralamaya çalışmasıdır. Yani Yazar biz Müslümanların " Allah vardır dolayısıyla içki içmek günahtır " gibi bir olguyla dine yaklaşmanın yanlışından bahsetmektedir. Yani başka bir örnekle pekiştirmek gerekirse " Müslüman hanımlar, güzel oldukları için kapanmalıdırlar " sözünün doğru olmadığını, hiçbir zaman " Var olan " dan gerekirler in çıkarılamayacağını vurgulamaktadır. Nitekim verdiği örneklerle de Kuran ı Kerim in " Var olan " ve " Gerekir " leri yani Allahın varlığı, kıyamet, inanç esaslarıyla ilgili ayetler ile;
" Gerekir(İdeoloji) " yani ibadetler, günahlar, sevaplar, dinin prensipleri gibi kısımlarının birbirinden bağımsız olarak indirilmiş olduğunu vurgulamaktadır. Hitler, Karl Marx gibi insanların ideolojik düşüncelerine sığınak aradığı noktanın da "Var olan" lardan " Gerekir " ler oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Yani bu gibi kimseler Evrende bir doğal seçilim olduğunu, doğada güçlü olanın kazandığını, güçsüz olanın ise kaybettiğini vurgulayarak kendilerinin üstün ırk olduğunu, dolayısıyla doğa gereği diğer bütün ırkların kendilerinin kölesi olduğunu vurgulamıştır.( devamında Karl Marx ve diğer Akımların liderlerinin de buna benzer yöntemlerle kendi ideolojilerine insan kazandırdıklarını örneklerle açıklıyor).

Dolayısıyla demem o ki bir aralar benim de düşüncelerimin temelinde olan hümanizm, eşitlik, özgür düşünce gibi kavramların bir tuzak olduğunu; " Var olan " dan hiçbir ideoloji çıkarılamayacağını, dolayısıyla inancı reddeden bütün ideolojileri yok edebilecek kadar etkili, boşlukta olduğum zamanlarda bana tutunacak bir dal sağlayan kitap olduğunu söyleyebilirim. Bir anlamda dünyaya realist olarak bakan insanların inancı küçümseyici tavırlarına karşılık, yazarın hayatın kendisinin sadece inançtan oluştuğunu çok somut bir dille getiriyor oluşu, benim biz zamanlar içimi kemiren " Din, inançtan ibaretse, doğruluğundan nasıl her zaman emin olabileceğiz? " sorusunun cevabını veren ve bana inancın ışığını alabilmemi sağlayan çok değerli bir kitap olduğunu söyleyebilirim.Dücane Cündioğlunun da belirttiği gibi bir müslümanın çekinmeden " Hakikat Benim " diyebilmesi ve herkesin bilgin ve değerli yazılar yazdığını sandığı bu çağda Hz Ali'nin " İlim bir noktaydı, insanlar cahilliklerinden onu büyütmek zorunda kaldılar" sözüyle anlatmaya çalıştığı, herşeyin maddileştiği, betonlaştığı, ruhsuzlaştığı bir çağda dediklerimin Müslüman kardeşlerime bir ışık ve bir ömür yetecek diriliş ruhuna katkıda bulunmasını temenni ediyor, Felsefeci yazar Abdulkerim Süruş hocanın, diğer kitaplarının da çok kıymetli olduğunu belirterek, özellikle bu kitabının sizler tarafından okunmasını diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Abdülkerim Sürûş
Unvan:
Yazar
Doğum:
Tahran, İran, 1945
Abdülkerim Suruş

1945 yılında, Tahran'da doğdu. İran'da Eczacılık okudu. Daha sonra, Londra'da Analitik Kimya konulu yüksek lisans eğitimini tamamladı. Bundan sonra, bütün yaşamını tarih ve bilim felsefesi çalışmalarına adadı. Devrim'den sonra İran'a döndü. Ayetullah Humeyni tarafından üniversitelerin müfredatlarını elden geçirmek üzere oluşturulan, Kültürel Devrim Enstitüsü'ne atandı. Rejimle olan ilişkisi, mollaların eğitimin her alanına hükmetme kararlılığından dolayı açıldı. 1983 yılında, İmam Humeyni'ye istifasını sundu. İstifasını sunduktan sonra, rejime karşı eleştirileri sürekli olarak sertleşti. 1990'lı yıllarda '' Kiyan'' adlı aylık dergiyi çıkarttı. Suruş; dinî çoğulculuk, hermenötik, hoşgörü, molla rejimi ve ruhbanlık gibi konularda makalelerini yayımladı. 1998 yılında dergi kapatıldığı için, Suruş işini kaybetti. 2000 yılından sonra, İran dışında dersler vermeye başladı. Suruş; Harvard, Yale ve Princeton gibi Amerikan üniversitelerinin yanı sıra Almanya'da Wissenschaftkolleg'de ve Hollanda'da Amsterdam Üniversitesi'nde görev yaptı. Suruş; din ve dinin bilgisinin iki ayrı şey olduğunu, dinin kutsallığına karşın din bilgisinin insani ve eksik olduğunu yazılarında vurguladı. Yazar; akademisyenliğinin yanı sıra Mevlana Celaleddin-i Rumî'ye olan hayranlığıyla da tanınmakta.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 29 okur okudu.
  • 20 okur okuyacak.