1000Kitap Logosu
Ahmet Mithat

Ahmet Mithat

Yazar
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
7.8
5,7bin Kişi
21,7bin
Okunma
547
Beğeni
17,1bin
Gösterim
Tam adı
Ahmet Mithat Efendi, Ahmed Midhat Efendi
Unvan
Türk Yazar, Gazeteci ve Yayıncı
Doğum
Tophane, İstanbul, 1844
Ölüm
İstanbul, 28 Aralık 1912
Yaşamı
Ahmet Mithat (d. 1844; Tophane, İstanbul - ö. 28 Aralık 1912, İstanbul), Türk yazar, gazeteci ve yayıncı. Tanzimat dönemi yazarlarındandır. Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. 1878'de çıkarmaya başladığı ve yayın hayatını 1921'e kadar sürdürmüş olan Tercüman-ı Hakikat gazetesi Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü ve etkili yayınlarından biri olmuştur. Yaşamı 1844 yılında İstanbul’un Tophane semtinde dünyaya geldi. Babası Bezci Süleyman Ağa, annesi bekar çamaşırı diken Nefise Hanım idi.[1] Annesinin ilk evliliğinden olma Hafız İbrahim adlı bir ağabeyi ve Halime, Şerife, İsmet ve Şerife adlı kardeşleri vardır. 6-7 yaşlarında iken babasını kaybetti ve ailesi büyük geçim zorluğuna düştü. Ailesi ile beraber ağabeyi Hafız Ağa’nın kaza müdürü olarak görev yaptığı Vidin’e gitti ve bir mahalle mektebinde öğrenim görmeye başladı. Ertesi yıl İstanbul’a dönerek öğrenimine Tophane Sıbyan Mektebi’nde devam etti. 1857-1861 yıllarında Mısır Çarşısı’nda bir aktar dükkânında çırak olarak çalıştı. 1861’de ağabeyinin yeniden Vidin Kasabası’na atanmasıyla Vidin’e, Mithat Paşa’nın ağabeyini yanına aldırması üzerine Niş kasabasına gitti ve 1864 yılında üç yıllık Niş Rüştiyesini bitirdi. Memuriyet Yaşamı Mithat Paşa’nın Tuna Valisi olarak atanıp ağabeyini vilayet merkezi Rusçuk’a getirtmesinden sonra kendisi de Rusçuk’ta bir devlet dairesine memur olarak atandı. Memuriyetini sürdürürken bir yandan da Arapça, Farsça ve Fransızcasını ilerlettiği için kendisini takdir eden Mithat Paşa ona kendi ismini verdi. Böylece asıl adı olan “Ahmet”'in yanına “Mithat” da eklenerek, bu şekilde anılmaya başladı. Bu dönemde memuriyet görevlerine ilave olarak Teşkilat Kanunu gereği çıkartılan Tuna Gazetesi’nin yazıişlerinde yardımcılık yapmaktaydı. 1866’da ağabeyinin yanında tercümanlık göreviyle gittiği Sofya'da ailesinin isteği üzerine evlendirildi. Kısa süre sonra Rusçuk’a dönerek çeşitli işlerde çalıştı. 1868’de Tuna Gazetesi’nde yazar olarak göreve başladı, gazetenin başyazarı oldu. Bu dönemde tanıştığı Muhacirin Komisyonu (Göçmen Komisyonu) başkanlığını yapmakta olan Şakir Bey’in evinde uzun süre konuk olan Ahmet Mithat, onun zengin kitaplığından yararlandı, Şakir Bey’in Romanyalı bir müzisyen olan eşi sayesinde ilk defa Batı sanatı ile tanıştı. Bağdat yılları Şura-yı Devlet Reisi olan Mithat Paşa 1869 yılında Bağdat Valiliği'ne tayin olduğunda Şakir Paşa’yı da merkez mutasarrıfı olarak Bağdat’ta görevlendirmesi üzerine Ahmet Mithat, onunla birlikte Bağdat’a gitmek istedi. Bu isteğini kabul eden Mithat Paşa kendisini bir matbaa kurmakla görevlendirdi ve çıkartılacak olan “Zevra” adlı gazetenin başına geçirdi. Bağdat yolculuğu sırasında ressam Osman Hamdi Bey ile tanışmıştı. Osman Hamdi ile dostluğu sayesinde Batı kültürünü tanımaya başladı. Bağdat’ta bulunduğu sırada Muhammed Zuhavi ve yarı derviş bir kişi olan Şirazlı Muhammed Bakır Can Muattar ile tanışıklığı onun kültürünü genişletti, öğrenme hırsını kamçıladı. Bağdat'ta hem gazete yönetmenliği yaparken hem de sanat okulu öğrencileri için fen bilgileri kitabı hazırladı. Kitabı Maarif Nezareti’nin yarışmasında ödül kazanıp ders kitabı olarak okutuldu. Devrin Maarif Nazırı Saffet Paşa ile yazışmaları onda İstanbul’a dönme isteği doğurdu. Yayıncılık ve yazarlık Basra mutasarrıfı (valisi) olan ağabeyi Hafız İbrahim’in ölümü üzerine 1871 yılında görevinden istifa eden Ahmet Mithat, İstanbul'a dönüp ailesinin geçim yükünü üstlendi. “Ceride-i Askeriye” ve “Basiret” Gazetelerinde çalıştı gibi matbaahanesini de kurup eserlerini bastı. İlk önce kendi evinin altında kurduğu matbaayı kısa süre sonra Eminönü’nde kiraladığı bir odaya taşıdı.[1] Edebiyatımızın ilk hikâye koleksiyonu olan “Letaif-i Rivayat” adlı eseri kaleme aldı. “Letâif-i Rivayat”, “Kıssadan Hisse” ve “Hace-i Evvel” isimli eserlerini kaleme aldı, bu eserlerin satışıyla geçimini temine çalıştı İlk sayıda kapatılan “Devir” ve 13. Sayıda kapatılan “Bedir” Gazetelerinin ardından “Dağarcık” adlı dergiyi çıkardı. Bu dönemde Genç Osmanlılar ile ilişki kuran Ahmet Mithat, Ebüzziya Tevfik aracılığıyla Namık Kemal ile tanıştı. Kendi bastığı eserlerinin yanı sıra gazetelerde de yazıları yayımlandı. Namık Kemal'in yayınlamaya başladığı "İbret" gazetesinin sürekli yazarları arasına girdi. 1873 yılında kendine ait Dağarcık mecmuasında yazdığı yazılar ve Yeni Osmanlılar'la yakınlığı nedeni ile tepki çekti. Özellikle mecmuanın 4. Sayısında yayınladığı “Duvardan Bir Seda” adlı makalesi nedeniyle dinsizlikle suçlandı. Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre oyununun yarattığı hava içinde Gedikpaşa Tiyatrosu’nda iken 6 Nisan 1873’te Ebüzziya Tevfik ile birlikte Rodos'a sürüldü. Rodos sürgünü 38 ay süren sürgün sırasında çok sayıda eser yayınladı, Rodoslu çocuklara ders verdi, “Medreseyi Süleymaniye” adlı bir ilkokul açtı. En üretken dönemlerinden birini yaşayan yazar, “Hasan Mellah”, “Hüseyin Fellah” ve “Dünyaya Yeniden Geliş ya da İstanbul’da Neler Olmuş” gibi önemli eserlerini burada yazdı. İstanbul’da çıkan “Kırkambar” dergisi’ne yazılar gönderdi. Abdülaziz'in vefat etmesi ve V. Murat ’ın başa geçmesiyle çıkan genel af sonucu İstanbul'a geri dönmesine izin verildi. Sürgün sonrası İstanbul’a döndükten sonra gazetecilik, yayıncılık ve romancılığa ağırlık verdi. İstanbul’a dönüşünden 15 gün sonra “İttihad” adlı gazeteyi çıkardı. Vakit gazetesinde yazar (1877), Takvim-i Vakayi'de müdür oldu (1878). Bu dönemde yazdığı ve sürgüne kadarki hayatı ile sürgün yıllarını anlattığı “Menfa” adlı eserinde Yeni Osmanlılar'ı eleştirdi; “Üss-i İnkılab” adlı eserinde de II.Abdülhamid'in siyasetini överek yeni sultanın gözüne girdi. Tercüman-ı Hakikat Gazetesi 27 Haziran 1878'de Osmanlı sarayının desteği ile Tercüman-ı Hakikat gazetesini yayımlamaya başladı; gazete, Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü ve etkili yayınlarından birisi oldu. Başlangıçta gazetenin tüm yazılarını kendisi yazıyordu. Zamanla gazetenin yazarları arasına giren Ahmet Cevdet, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi isimler, bu gazetenin sütunlarında meşhur oldular. 1879’da Matbaayı Amire’ye müdür olarak tayin edildi. Şair Fitnat Hanım ile aşkı Rodos sürgününden döndükten sonra Kabataş’ta yeni bir eve taşınan Ahmet Mithat Efendi, burada şair Fıtnat Hanım ile komşu olmuştu. Annesi Nefise Hanım’ın kardeşinin kızı olan Fıtnat Hanım ile aralarında doğan aşk, mektuplarla sürdürüldü. Mektuplaşmaları 1944 yılında kitaplaştı. Beykoz’a Yerleşmesi 1880 yılında Beykoz bir çiftlik satın aldı. Ona ait araziden kaynayan suya “Sırmakeş” adını verdi ve şişeleyerek içme suyu satışı başlattı. Beykoz kıyısında bir yalı satın alarak sanat ve edebiyat çevrelerinden pek çok kişiyi bu yalıda ağırladı. 1884’te büyük kızı Mediha’yı Muallim Naci ile evlendirdi. Damadı Muallim Naci, 1883’te Tercüman-ı Hakikat’in edebiyat sayfasının yönetimini üstlendi. Ne var ki Ahmet Mithad eski edebiyat alışkanlıklarını savunan damadı ile görüş ayrılığına düştüğü için 2 yıl sonra onu gazeteden kovdu. 1888’de “Gümüş İmtiyaz Madalyası”, 1889’da “Bâlâ Rütbesi” ve ikinci dereceden “Mecidî” aldı. 1888’de Türkiye temsilcisi olarak Stockholm’daki VIII. Müsteşrikler Kongresi (Doğu Bilimleri Kongresi)’ne katıldı. Dönünce gözlemlerinden yola çıkarak “Avrupa’da Bir Cevelan” kitabını yayımladı. 1908’e kadar Tercüman-ı Hakikat’te roman, hikaye ve makaleler yazmayı sürdürdü. Emekliliği Yazar, II. Meşrutiyet döneminde yaş haddi nedeniyle emekliye ayrıldı. Yazıları eskisi gibi rağbet görmediği için yazı hayatından da çekildi[1]; Bakanlar Kurulu’nun özel kararıyla Darülfünun’da genel tarih, felsefe tarihi; Darülmuallimat’ta tarih ve eğitimbilim dersleri; Medreset-ül-Vaizin’de dinler tarihi dersleri verdi; ayrıca Darüşşafaka’da gönüllü olarak öğretmenlik yaptı. 28 Aralık 1912 tarihinde Darüşşafaka’da nöbetçi olduğu bir sırada kalp durmasından hayatını kaybetti. Fatih Camii Mezarlığı’na defnedildi. Eserleri hakkında Ölümüne dek ikiyüzden fazla eser yayımlayan Ahmet Mithat, Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. En büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmak idi. Çoğunluğa hitap etmek, dertlerine tercüman olmak kaygısıyla çok sayıda eser verdi “kırk beygir gücünde yazı makinesi” olarak tanındı. Eserlerinde Avrupa'nın bilim, sanayi ve çalışkanlığını överken Osmanlı toplumunun ahlaki değerlerinin korunması gerektiğini vurguladı. Genç yazarlara destek verdi, dilde sadeleşmeyi savundu, devlete ve dine itaatsizliği, tembelliği, müsrifliği, özentiliği eleştirdi. Ürünlerini daha çok öykü ve roman türünde vermiştir. Romancılığı ve öykücülüğü, halk öykücülüğünden Batı tarzı öykü ve romancılığına geçiş olarak kabul edilebilir. Ayrıca tiyatro alanında da çalışmalar yapmış, “Açıkbaş, Ahz-i Sar, Ziba” adlı kitaplarıyla dram ve operet türlerinde ürünler vermiştir. Fransızca’dan yaptığı roman çevirileri, Batı yazınının ilk çeviri örneklerini oluşturur. Romanları, Namık Kemal, Şemseddin Sami ve Samipaşazade Sezai ile birlikte onu ilk Türk romancılar kuşağının bir üyesi yaptı. Gazeteciliğin dışında tarih, coğrafya ve felsefeye ilgi duymuş; çoğunlukla Batı kaynaklarından yararlanarak kaleme aldığı bu eserleri hem kitap oylumunda, hem de fasikül olarak çıkarmıştır.
Pınar Atış
Çingene'yi inceledi.
104 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Türk Edebiyatı klasiklerine hep bayılmışımdır. Her ay bir tane okumaya çalışacağım inşallah. Gelelim bu kısacık ve bir o kadar tatlı , güzel kitabımıza. 1887 yılında yazılan bu kitap beni mest etti. O zamanlara gitmeyi çok istedim. Kitap bize, sınıf ayrımcılığını reddeden, Şems Hikmet Bey’in küçük, çingene bir kızı görüp çok beğenmesini, onu yanına alarak bir hanımefendi olarak yetiştirmesini, bir yandan da bu duruma sert tepkili olanlara karşı, yaptığının doğru olduğunu savunarak vermiş olduğu mücadelesini , akıcı bir dille anlatmış. Kitabın sonu biraz şaşırttı, fakat genel olarak vermiş olduğu mesajlar ve ikili diyaloglar çok hoşuma gitti. Çok severim ve de merak ederim; şu zamanda bile yaşanan bazı durum ve olayların çooookk eski zamanlarda bile yaşandığı zaman neler olduğunu. O zamandaki insanların neler düşündüğü, neler yaptığı ve nasıl sonuçlandığı … bir çoğu hala aynı zihniyet. Fakat yazar kitabın bir yerinde şöyle diyor : “Bizim bu romanımız birkaç bin sene sonra okunsa hiç şüphesiz Şems Hikmet’i takdir ederek Rakım Efendi’yi fikir darlığıyla , yanlış düşünmekle suçlarlar. Çünkü o zamanlar insanoğlu tümüyle yeknesak bir medeniyete tabi olacak ve insanlar arasında ne kavmiyetçe ne medeniyetçe hiçbir fark kalmayacak kadar medeniyet yaygınlaşacaktır.” Sizce peki ? Bir çırpıda okunası bir kitap daha hadi :)
Çingene
8.2/10
· 1.221 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
48
Okur Sohbetleri
Dolaptan Temaşa'yı inceledi.
72 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Podcast: Helva Sohbetinden Cinayete: Dolaptan Temaşa
Podcasti dinlemek için YouTube linki: youtu.be/L66oQ9SgqAs Merhaba kitapçokseverler. Bu bölümümüzde Ahmet Mithat Efendi'nin Dolaptan Temaşa yapıtı üzerine sohbet ediyoruz. Ahmet Mithat’ın “Maksadımız yeniçeriliğin mevcut olduğu zamanlardaki eğlencelerin bazılarını anlatmak” diye bahsettiği Dolaptan Temaşa’da pek de bilmediğimiz yaşayışıyla bir dönemin kapıları aralanıyor. İstanbul’un mahalle kahveleri, “helva sohbetleri”, giyim kuşam ve âdetleri, hatta eşyasıyla… Kısa, ancak oldukça zengin içeriğiyle roman Behram Ağa, Dilber Leyla, Yeniçeri Zorlu Mustafa ve Paşalı Ahmet Ağa karakterleri arasında gelişen komedi ve gerilim unsuruyla bezeli, cinayetlere varan olayları konu alıyor. Keyifli dinlemeleriniz olması dileğiyle.
Dolaptan Temaşa
8.0/10
· 1.996 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
149
Muhammet İkbal
Felâtun Bey ile Râkım Efendi'yi inceledi.
180 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın selefi olarak Ahmet Mithat Efendi’nin Pîr’liğini yaptığı bu gelenek, bilmem övgüye ihtiyaç duyar mıdır? Zira ehli için işaret, malumatın kendisidir. Öyleyse biz de, mübalağa etmekten edebiyata sığınarak; tarif ve tavsiyemize başlayalım. “İstedik ki tetkikimizin dili, eserin lisanını aksettirsin. Böylece kıraat ehli, eserin yapısına dair malumatı da edinsin.” ... Eser, tek bir hikayeye koskoca bir medeniyetin zihniyet hikayesini sığdırmayı başarmış. Zira yakın dönemin en büyük iki ismi Rakım ve Felatun efendiler, temsil ettikleri şuurun bedenlenmiş versiyonlarıdır. Biri alaturka anlayışın, diğeri ise alafranga anlayışın hüluludur. Dolayısıyla biri miras yedi, öbürü ise yetimdir. Öyle ya yetim olacak olan alafrangın vücudu Felatun Bey olacak değil ya, elbette alaturkanın bedeni Rakım efendi’dir. ... Ahmet Mithat Efendi, Alafrang mahallesinin piri Felatun Bey’e, Felatun ismini, Greklerin Kadim Şeyhi Platon’un doğu medeniyetindeki yorumu olan Eflatun’dan taksa gerektir. Zira Platon, Eflatun ismini alarak doğunun da sultanı olma ünvanını kazanmış, böylece bir çok şeyh ve özellikle felasife ehli icazetini kendisinin manevi varlığından almışlardır. Ahmet Mithat’ın alafrank zihniyetinin pirî Felatun Bey’e Eflatun ismini tam anlamıyla layık görmemesinin nedeni; eflatunluk iddiasında bulunup felatunluk yapması olsa gerektir. Zira bu zihniyet, marjinal olanı hakikat zannetmek marifetine matuftur. Oysa kadim zihniyet, marjinal olanı dönüştürerek özümseyecek kadar kimlik ve karakter sahibi idi. Hal sebepten Felatun Bey eserde geçmişini unutmuş, geleceğiyle barışmayı arzu eden bir karaktere can verir. Fakat barış sağlayacak taraflardan biri eksik olduğundan bunu bir türlü başaramaz. (Biliniz bakalım hangisi eksiktir?) Lafı çok uzattık. Lafın bir kısmında da Rakım Efendi’ye yer vermez isek vallahi pek lüzumsuz bir iş yapmış oluruz. Rakım Efendi, hayatı gibi karakterini de hayattan kazıyarak kazanmış, tekamülü ile cümle medeni mahlukatın kendisine nazar etmesine neden olmuş alaturka bir hayvan-ı natıktır. Dönemdaş alaturk zihinlerden farkı ise komplekslerin sırtını yere çalabilmiş olmasıdır. Öyle ya kendisi hikmet diyarında yağlı bir pehlivandır. Evet Rakım efendi, hem kadim olana hem de uygar olana vahdet şarabı içirebilmiş; rahmetli Eflatun Bey’in ideal adam olarak kavramlaştırdığı türün temsilcilerindendir. O, iyinin ve kötünün terazisini şaz zihniyetlerden yahut köhnemiş eski hikmetlerden seçmediği içün adam olabilmenin ehliyeti kendisine taktir olunmuştur. ... Aşk’ın kemale olan mahkumiyeti, aşkın bu eserde de Rakım Efendi’nin gönlünden sudur etmesine neden olmuş. Böylece Rakım Bey, ideal adam olmaklığın bütün gereklerini yerine getirmiş olmaktadır. Rakım Efendinin Rakım ismi, rakamla aynı asıldan üreyerek rakamlarla ifade edilen yükseklik anlamında husule gelmiş olsa gerektir. Zira aşk’ı ve olgunluğu böylesine yüksek bir perdeden okuyan bir alaturka beyfendisine ancak böyle bir isim yakıştırılabilirdi. Velhasıl Rakım efendi, mecnuni tarikattan olup aşkı ruha dönüktür. Felatun Bey ise furuda mektebinden diploma aldığı için aşkını şehvetine esir ederek bedene döndürmüştür. Doğal olarak her ikisinin hikayesi de üzerinde bulunduğu usûl üzerine devam etmiş ve vusülüne erişmiştir. Lafı burada bitirelim. Dahası haddi aşmak olur. ... Bizler gibi aciz yaratıklar için adeta mürşid-i kamil sayılacak bu eser, doğu ve batının düşmanlığından tutun dostluğuna kadar her türlü fark ve birlikteliğine nazar ettirebilecek olup nihayetinde kendisi edebiyatı fikre dost kılma maharetine de sahip olduğundan muazzam bir haz sebebi olacaktır. Öyleyse yönünüzü bu tarafa muhakkak dönünüz efenim. Bu muhabbeti gönlünüze esirgemeyiniz. Muhakkak kendisine diz kırınız. Muhabbet ile kalmanızı muhabbeten diliyoruz efenim...
Felâtun Bey ile Râkım Efendi
Okuyacaklarıma Ekle
38
Rabia
Şeytankaya Tılsımı'ı inceledi.
68 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
İnceleme
Fransızca bir hikâyeden esinlenerek kaleme alınan Şeytankaya Tılsımı, hangi eserden ve yazardan yararlanıldığı belli edilmemiş olup, aşk hikâyesini konu edinen, batıl inançların sebep olduğu sonuçları gözler önüne seren kısa bir hikâyedir. Eserlerinde dönemin sorunlarını ele alan Ahmet Mithat (günümüzde çok fazla olmasa da) batıl inancın toplumca nasıl benimsediğini, bu inançla geleceğin nasıl şekillenecegini ya da arzu edilen emellere varma noktasında büyücü yahut falcıya başvurmanın bir gereksinim olduğunu gözler önüne serer. Hikâye bu olay ışığında devam eder. Büyücü olan kahramanımızın hayat dersi niteliğinde ortaya çıkardığı sonuç beklenmedik fakat güzel bir durum sergiledi. (Keşke her büyücü böyle olsa :) ) Hikâyenin çok içine girmeden anlatmak gerekirse gerilim, heyecan ve gizemli unsurlarla okuru kendine çekiyor. Roman Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edildikten sonra yazarın kendine ait matbaasında basılıyor. Bu güzel Türk Edebiyatı Klasiği'ni okumadan geçmeyin... Keyifli okumalar...
Şeytankaya Tılsımı
Okuyacaklarıma Ekle
20
Duygu Ergün
Felatun Bey ile Rakım Efendi'yi inceledi.
200 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
·
7/10 puan
Söze şuradan başlayayım; kitap, okumakta zorlanmayacağınız bir anlatıma sahip. Sohbet havasında ve samimi, mizahi. Realizmi mizahla harmanlayıp anlatmış yazarımız. Fakat ben beklediğimden çok daha az sevdim bu kitabı maalesef ki. Öncelikle konusu alaturka ve alafranga kavramlarını ele alıyor ve hem Batıyı hem de Anadolu'yu eleştiriyor. Fakat bu eleştirinin çok da tarafsız olduğunu söyleyemem. Felâtun Bey batıya özenen bir kararkterken ona zıt olarak Rakım Efendi yani alaturkaya, gelenek-göreneğe bağlı olan biridir. Felâtun Bey; edepsiz, alafranga düşkünü, boş gezenin boş kalfası ve rahattır. Rakım efendi ise; terbiyeli, çalışkan, alaturkaya bağlıdır. Kısacası kitap yanlış batılılaşmaya bir örnek olarak yazılmıştır ki bu zaten isminden de anlaşılabilir. (Bey-Efendi farkı) Ahmet Mithat, ne kadar iki karakterin de sütten çıkmış ak kaşık olmadığını söyleyip tarafsız gibi görünse de, yine de Felâtun Bey'e daha bir karşı. Yani en azından bana göre öyle. Rakım Efendi ise Ahmet Mithat'a göre biraz kusurlu olsa da, her yönden iyi ve terbiyeli olarak anlatılmış. Fakat işte ben buna tam olarak karşıyım. Çünkü Rakım Efendi'nin bazı tavırları, düşünceleri o kadar yobaz ve yanlış ki -dönemini yansıtan bir eser olduğunun farkındayım fakat yine de bu çok sinir bozucu- zaman zaman Felâtun Bey bana daha yakın geliyor. Örnek vermem gerekirse; Râkım Efendi'nin daha Canan'ı ilk gördüğü andan itibaren beğenip sevmesi ama çekingenliğinden dolayı mıdır nedir ona kardeş gibi davranması fakat zaman geçtikçe hislerini saklamaya dayanamaması ve bunları yaparken de gizli bir Jozefino ile aşk yaşaması ve ondan bir türlü vazgeçememesi gayet iğrenç ve ahlaksızcaydı (bana göre). Ve Canan'a bir öyle bir böyle davranması da gayet kötüydü. Canan'a gelince; o esir olarak satın alındığı için bir mal gibi bahsediliyor. Kim sorsa, "Beyim, bilir. Ben onun esiriyim, odalığım," gibi şeyler söylüyor ve onun bu durumu bu kadar kabullenmesi beni sinir ediyor. En azından başlarda bir sinir, kendisini baksa iğrenç bir mahluktan satın alan kişiye bir tiksinti gösterebilirdi. Ben böyle beklemiştim fakat bunun tam aksine "kader"i neyse ona razı oldu. (Ki bu bana göre çok saçma) Ayrıca İngiliz kızları Joan ve Margrit de beni çok sinir etti. Bu iki kızın Canan'a karşı olan tavrı ve Canan'ın hiç de hoş olmayan hayatına karşı olan kıskançlıkları, hayranlıkları ya da imrenmeleri de diyebiliriz, okurken beni çok rahatsız etti. Eğer yazarın amacı buysa bunu başardığını, hatta gayet iyi bir derecede başardığını ve bu olayı, karakterleri gerçek kıldığını söyleyebilirim. Ve büyük kız olan Joan'ın saçma aşk macerası da gayet iğrençti. Biri için kendini bu denli harap edip, saçma bir depresyona sürüklenmesi oldukça acınası idi. Ki kendini soktuğu depresyon hele ki Rakım Efendi denen için olunca bu durum daha bir acınası oldu. Fakat tabi ki bunlar benim düşüncem. Kitabı sevmememin sebebi, bu tarzı -yani ülkelerin ya da kültürlerin çok taraflı bir biçimde karşılaştırılmasından bahsediyorum- sevmemem, benimsememdir. Ayrıca yazar Ahmet Mithat ile de düşüncelerimiz çok uyuşmuyor. (Fakat bu onun iyi bir yazar olduğu gerçeğini değiştirmez.) Son olarak kitabı okurken tam bir Ezop vibe'ı aldım. (Felâtun Bey ile Rakım Efendi'nin daha önce yayımlandığını biliyorum.) Ağustos böceği ile karınca kitabını bu kitaba biraz benzettim doğrusu fakat karakterler açısından. Kısacası kitap güzel, yazar güzel fakat ben çok beğenemedim.
Felatun Bey ile Rakım Efendi
Okuyacaklarıma Ekle
1
14