Ahmet Oktay

Ahmet Oktay

YazarDerleyenÇevirmen
7.1/10
47 Kişi
·
187
Okunma
·
62
Beğeni
·
3.857
Gösterim
Adı:
Ahmet Oktay
Tam adı:
Ahmet Oktay Börtecene
Unvan:
Türk Şair, Yazar ve Gazeteci
Doğum:
Ankara, 21 Ocak 1933
Ölüm:
3 Mart 2016
1933 yılında Ankara'da doğdu. Yazmaya ortaokul sıralarında başladı. İlk şiiri, 1949-1950 yılları arasında Gerçek dergisinde yayımlandı. Öğrenimini lisede yarım bırakarak çalışmaya başladı.

Ahmet Oktay, 1950'li yıllarda Mavi Hareketi içinde yer aldı ve aynı adlı dergide yazıları ve şiirleriyle etkin bir rol oynadı. 1961 yılında Yeni İstanbul gazetesinin Ankara bürosunda "parlamento muhabiri" olarak profesyonel gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazetelerde ve TRT Haber Merkezi’nde muhabirlik, haber müdürlüğü yaptıktan sonra 1982'de TRT’den emekli oldu. Bir süre daha Milliyet gazetesi’nde çalışmaya devam eden Ahmet Oktay, 1993 yılında görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazmaya verdi.

Başlangıçta yazdığı şiirlerle Ahmed Arif şiirinden etkilendiği izlenimini verirken, 1960’lardan sonra toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla İkinci Yeni’ye doğru yöneldi. Şiirlerinde destansı bir söyleyiş kullandı, zengin sözcük dağarcığı ile kendini hemen belli eden bir tarzla şiirler yazdı.

Şiir kitaplarından özellikle Yol Üstündeki Semender (1987) Behçet Necatigil Şiir Ödülü almasının da ötesinde içerdiği şiir isimleriyle de önem kazanmıştır. Her bir şiirinde intihar etmiş bir şairi şiire dönüştürmüş ve o şairin biçemiyle kendi biçeminin karışımı enfes bir biçem ortaya koymuştur. Türkiye'de birçok şiirsever bu şiir kitabı nedeniyle gizli kalmış Türk ve yabancı şairleri farklı yanlarıyla öğrenebilmiştir.

Yapıtları: Şiir: Gölgeleri Kullanmak (1963), Her Yüz Bir Öykü Yazar (1964, Yeditepe Şiir Ödülü), Dr. Kaligari'nin Dönüşü (1966), Sürgün (1979), Sürdürülen Bir Şarkının Tarihi (1981), Kara Bir Zamana Alınlık (1983), Yol Üstündeki Semender (1987, Behçet Necatigil Şiir Ödülü), Ağıtlar ve Övgüler (1991, Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü), Bir Sanrı ıçin Gece Müziği (1993), Toplu Şiirler (1995), Gözüm Seğirdi Vakitten (1996), Söz Acıda Sınandı (1996), Az Kaldı Kışa (1996), Hayalete Övgü (2001). İnceleme/Araştırma: Bir Yazı'nın Arayışları (1981), Yazın, İletişim, İdeoloji (1982), Yazılanla Okunan (1983), Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları (1986), Kültür ve İdeoloji (1987), Toplumsal Değişme ve Basın (1987), Karanfil ve Pranga (1990), Raffaello'nun Direnişi (1990), Zamanı Sorgulamak (1991), Kabul ve Red (1992), Şair ile Kurtarıcı (1992), Sanat ve Siyaset (1993), Cumhuriyet Dönemi Edebiyat-1923/1950 (1993), Türkiye'de Popüler Kültür (1993), Medya ve Hedonizm (1995), Şiddet, Söz, Yaşam (1995), İnsan, Yazar, Kitap (1995), İsrafil'in Sûr'u (1997), Şeytan, Melek, Soytarı (1998), Siyasal İslama İtirazlar (2000), Modernist Tahayyüle İtirazlar (2000), Şairin Kanı (2001). Anı/Anlatı: Gizli Çekmece (1991). Günlük: Gece Defteri (1998). Oyun: Kurt Dişi (1971 ve 1973 yıllarında Devlet Tiyatroları'nda sahnelendi).
229 syf.
Ahmet OKTAY:
Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

(Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

“Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

Bu alıntı da burada kalsın.

Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
“Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

-Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
(Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

-Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

-Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

-Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
“Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

-İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

-Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


-Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

-Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
“Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

-Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

-Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
1. Selim İleri
2. Latife Tekin
3. Enis Batur
4. İlhan Berk
5. Ahmed Arif
6. Önay Sözer
7. Attila İlhan
8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
9. Ivan Gonçarov
10. Dostoyevski
11. Melih Cevdet
12. Lale Müldür
13. Şükran Kurdakul
14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
15. Güner Kuban
16. Kafka
17. Yılmaz Gruda
18. Hilmi Yavuz
19. Ferhan Şensoy
20. Fromm
21. Refik Erduran
22. Korkut Boratav
23. Ali Bulaç
24. Mehmet Ali Kılıçbay
25. Ruşen Çakır
26. Ahmet Kahraman
27. Adalet Ağaoğlu
28. Emre Kongar
29. Emil Galip Sandalcı
30. Mine G Saulnier
31. Abdurrahman Dilipak (-)
32. Sevim Burak
33. Sait Faik
34. Cemal Süreya
35. Edip Cansever
36. Aziz Nesin
37. Baudelaire
38. Oğuz Atay
39. Yusuf Atılgan
40. Nazım Hikmet
41. Necip Fazıl
42. Refik Durbaş
43. Yahya Kemal
44. Ülkü Tamer
45. Nezihe Araz
46. Uğur Kökden
47. Can Alkor
48. Ara Güler
49. Jean Genet
50. Küçük İskender
51. Azra Erhat
52. Sabahattin Eyüboğlu
53. İrfan Şahinbaş
54. Tarık Buğra
55. Kemal Tahir
56. Turgut Uyar
57. Metin Altıok
58. Vedat Günyol
59. Agatha Christie
60. Gorki
61. Mihail Şoholov
62. Ingmar Bergman
63. Luis Bunuel
64. Andrey Tarkovski
65. Tahsin Yücel
66. A. Huxley
67. Aziz Çalışlar(-)
68. Orhan Alkaya
69. Nurdan Gürbilek
70. Yılmaz Öner
71. Balzac
72. Stendhal
73. Flaubert
74. Shakespeare
75. Suphi Aytimur
76. Özdemir Nutku
77. Eliot
78. Halid Ziya
79. Şerif Mardin
80. Proust
81. A. Ş. Hisar
82. Demir Özlü
83. Fethi Naci
84. Ahmet Cemal
85. Füsun Akatlı
86. Gül Işık
87. Simone De Beauvoir
88. Umberto Eco
89. Salah Birsel
90. Özdemir İnce
91. Nietzsche
92. Ahmet İram
93. Süreyya Berfe
94. Seyhan Erözçelik
95. Tuğrul Tanyol
96. Ömer Naci Soykan
97. Susan Sontag
98. Ahmet Muhip dıranas
99. Uğur Mumcu
100. Oktay Akbal
101. Mehmet Fuat
102. Sartre
103. Aliye Berger
104. Orhan Koçak
105. Ercüment Behzat
106. Van Gogh
107. Foucault.
108. Ataol Behramoğlu
109. Tanpınar
110. Nedim Gürsel
111. Orhan Veli
112. Rilke
113. Mayakovski
114. Afşar Timuçin
115. Sennur Sezer
116. Adnan Özyalçıner
Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
1. E. H. Carr- Dostoyevski
2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
3. Metin Kaçan- Ağır Roman
4. Ferit Edgü- O
5. İlhan Berk- Pera
6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
14. M. Jay- Diyalektik imgelem
15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
21. Cassirer- Devlet Efsanesi
22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
24. Carr- Bolşevik Devrimi
25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
35. Kierkegaard- Korku Titreme
36. Lyotard- Postmodernist Durum
37. Flaubert- Üç Hikaye
38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
40. Ezra Pound- Konfüçyüs
41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
43. Barthes- Çağdaş Söylenler
44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
46. Walter Benjamin- Parıltılar
47. Joyce- Sürgünler
48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
56. Şerif Mardin- Makaleler
57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
63. Kundera- Roman Sanatı
64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
65. Carr- Romantik Sürgünler
66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
67. Sade- Sodom’un 120 günü
68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
74 syf.
·8/10 puan
İçerisinde birbirinden güzel şiirler, şiirlerden öte yaşanmışlıklar olan bir şiir bir anı kitabı. Unutulmasın diye sonsuzluğa bırakmaya çalıştığımız izlerden geriye kalan 3 okunma :)

Popülerlikten biraz daha çıkıp başka şeyler okumalıyız, başka hayatların içerisinde kendimizi aramalıyız. Hepimiz birer Süreya, İlhan, Uyar, Özel olduk. Hepimiz bu kadar mı aynıyız. Her okuduğumuz kitap için " beni anlatmış bu kitap " mı diyeceğiz.

Konuşmak istiyor simsiyah kesilmiş bir sesle,
İçimizdeki delilik..

İçindeki deliliği dinleyenlere..
750 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Bu kitabın yeni baskısı çıkmış. Ben Yapı Kredi'den çıkanı okudum. Sevindirici bir haber aslında yeniden basım yapması. Ama öyle görünüyor ki bu kitap da tarihin tozlu rafları arasındaki yerini alacak. Her neyse..

"Yoktur 'yıldırım aşkı'. Aşk oluşturulur,üretilir yüreğin
dipsiz karanlığında. Siyah pelerinlidir ve Orakla dolaşır.
Önceki acıların, önceki anıların hasatçısı! Biç ne bulursan! Biç!"
Kara bir yüzyıla kara şiirler.
192 syf.
·16 günde·Puan vermedi
Postmodernizmi daha iyi anlayabilmek ve Postmodernizme olan meragimi gidermek adına bir dönem Postmodernizm başlığı yayınlanan bir çok kitap almıştım. Bu kitapta o dönem aldığım kitaplardan(9 veya 10 yil önce).
Yazar/Şair/Gazeteci Ahmet Oktay in bu kitabi 90li yillarda ki çeşitli kültür ve sanat etkinlikleri konusmalari ve dönemin Milliyet gazetesindeki yazılarından oluşmakta. Iyi ve kapsamlı bir kitap. Özetle o dönem ve geçmişte postmodernizm adına yapılanlara eleştiriler getirmekte ve herşeyin post denilerek olumlanmamasi gerektiğini ifade ediyor. Bugünün penceresinden o dönemdeki Ülkeyi okumak isteyenlere tavsiye edilir. Kendisinin birkaç kez bahsettiği walter benjamin in tarih meleği alegorisi misali bir okuma ve değerlendirme olacaktır. "Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır."
(Ahmet Oktay; Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları; İthaki Yayınları, 4. Baskı, Temmuz 2008, İstanbul.)

483 sayfalık bu hacimli kitap Sosyalist Realizm Üstüne Eleştirel Bir Çalışma alt başlığını taşıyor. İlk baskısı 1986'da yapılmış. Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları (TGK), bir miktar karıştırdığım Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923-1950 adlı eserini ve birkaç şiirini saymazsak Ahmet Oktay'dan okuduğum ilk eser.

İlk iki bölümde ana vatanı olan Sovyetlerde toplumcu gerçekçiliğin nasıl ortaya çıktığı ve nasıl uygulandığı konusunda bilgiler veriliyor. Daha Giriş'te Sovyet deneyimini şöyle özetliyor Ahmet Oktay:

"[...] Toplumcu Gerçekçilik, anavatanında birkaç kez yeniden düzeltilmiş, günün koşullarına uydurulmuş olmasına karşın, son kertede ve resmi yorumunda hep aynı bakış açısına bağlı kalmıştır denebilir: Bir kuram ve yöntem olarak, yalnızca yazınsal yapıtın nasıl okunması gerektiğine ilişkin ilkeleri dizgeleştirmekle kalmaz Toplumcu Gerçekçilik; doğrudan siyasal işlevle görevlendirilmiş yazarın yapıtını oluştururken uyması gereken ilkeleri de belirler. Bu çifte görev, toplumun, daha doğrusu dünyanın dönüştürülmesini öngören Marksçılığın genel ilkelerinde içerilmiş varsayılır ve dolayısıyla yazın'ın görece özerk bir düzey kurduğuna ilişkin her yaklaşım (Plehanov ve Troçki ilk örnekleri oluşturur) sapma olarak nitelenir. [s. 21]"

Ahmet Oktay, Cumhuriyet Öncesinde Türkiye'de Kültürel Ortam başlıklı üçüncü bölümde "[...] Türkiye solunun tarihini, bir tür olgunlaşmamışlık kategorisi içinde değerlendirmek zorundayız gibime geliyor. Ötesi, yani Türkiye solunun geçmişinde kuramsal bir temel görme eğilimi, olsa olsa romantikliktir. [s. 209]" iddiasında bulunuyor. Devam eden sayfalarda bu görüşünün sağlamasını ustaca yapıyor. Bunu yaparken yazınsal görünümle sosyo-ekonomik ve yönetsel verileri birlikte kullanıyor.

Cumhuriyet Döneminde Yazın başlıklı dördüncü bölümde, siyasal erkle sanat(çılar) arasındaki ilişkinin daha ziyade 1940'lara kadarki durumu ele alınıyor. Bu bölümde, resmî ideolojinin solculuğu sorgulanmış, resmî söylemle solculuk ve sosyalizmin özellikle halkçılık ve köycülük dolayımında görülen geçişkenlik veya birlikteliği ilgi çekici örneklerle ele alınmıştır. Bu bağlamda aşağıdaki alıntı yazarın meramını büyük ölçüde dile getirecektir:

"1925-1940 arasında, yazın alanında gerek kuramsal gerekse kılgısal düzeyde, Toplumcu Gerçekçiliğin kendi terimleri ile açıklandığı ve örneklendirildiği söylenemez. Bu yüzden, gerçekçi ve topluma dönük bir yazın, dönemin tüm yazarlarınca paylaşılan ve onları benzer kılan bir görüş olmuştur. 1940'lara kadar, profesyonel politikacı değilse bile profesyonel Toplumcu Gerçekçi yazar, kendisini ötekilerden ayıran kuramsal öncülleri ne yazık ki yeterince açıklayamamıştır. Üretilen yazınla eleştirel ilişkinin 1944'lerden sonra başladığı söylenebilir sanıyorum. 1925-1940 arasında yazılanlar, çok genel hatlı yazılardır, bu özellikleri dolayısıyla da radikal burjuva yazarlarınca da kabul edilebilir ve kabul edilmiş açıklamalar ve öneriler olarak değerlendirilmişlerdir. [s. 386]"

Aynı doğrultudaki şu satırlara da yer verelim:

"1925-1940 arası yazınının, popüler-demokratik ideoloji doğrultusunda geliştiğini, halkçılığın toplumculukla ortak-yaşarlık içinde bulunduğunu, hattâ bu eğilimin günümüzde bile zaman zaman korunduğunu da öne sürdüm. Emekçi kesimlerin mutluluk ve özgürlük isteğini, daha iyi bir yaşam beklentisini dile getiren bu popüler-demokratik öğelerin yalnızca Marksizme özgü olduğunu sanmak yanlıştır, daha önce de gösterdiğim gibi. Ne var ki, bu öğeler, işçi sınıfı söylemi içinde de eklemlenebilirler. Burjuvazinin söylemine eklemlenebildikleri gibi. [s. 390]"

Ahmet Oktay, beşinci bölümü uygulamalı bir çalışmaya ayırmış: İlk sayısı İlk Teşrin 1940'ta yayımlanan Yeni Edebiyat dergisi hem genel olarak hem de içeriğine de oldukça nüfuz edilerek değerlendirilmiş. Ahmet Oktay benzerlerine göre doğrultusu ve tutarlılığıyla daha üstün tuttuğu Yeni Edebiyat'ı yazarları ve yazıları itibarıyla da büyük ölçüde müspet bulur. Ancak derginin bazı yetersizliklerinin de farkındadır ve bunları da verili şartları göz ardı etmeden dile getirmeye çalışır.
---
TGK ufuk açıcı bir yapıt; özenli, ciddi, gevezelik etmeyen, insafı elden bırakmayan bir çalışma. Eleştirinin olgunlukla, anlayışla da bir güzel yapılabileceğinin kanıtı. Ben çok şey öğrendim bu geç kalmış okumadan.

Kitabın en önemli eksikliği indeksinin bulunmaması. Umarım yeni baskılarında mevcuttur, bendeki baskıda yok. Kapsamlı bir dizin bu değerli eserden yararlanmayı kolaylaştıracaktır. Ahmet Oktay'ın bazıları (hâlâ) tutup yaygınlaşmamış Öz Türkçe kelimeleri eskilerine yeğlediğini ve bolca kullandığını da söyleyeyim. Hazırlıklı olunmalı.
74 syf.
·1 günde·Puan vermedi
"Tren tünele girerken öptüm seni/
yeni ölüm haberleri almıştık,
ama çoktan pıhtılaşmıştı kalbimizdeki yara."
Günbatımından gelip, Cehennem Hai-kuları'ndan geçen
(yine siyahi şiirler: Karabasanlar, kışk ırtılan ten ve tin...

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki;müthiş bir şiir kitabı okudum.Ahmet Oktay'ın bu kadar yetkin,donanımlı,ufku ve vizyonu geniş şairlerden biri olduğunu bilmiyordum.Kendisini geç tanımış olmak beni üzdü.75 sayfada bütün hislerimi allak bullak etti!75 sayfaya sığdırmış beni.

Biraz Ahmet Oktay'dan bahsetmem gerekirse; 1933 yılında Ankara'da doğdu. Yazmaya çok erken başladı: ortaokul sı-
ralarında. İlk şiiri, 1949-1950 yılları arasında Gerçek dergisinde yayımlandı. Öğrenimini
lisede yarım bırakarak çalışmaya başladı. Ahmet Oktay, 1950'li yıllarda İkinci yeni hareketine öncülük ettiği söylenebilecek olan Mavi Hareketi içinde yer aldı ve aynı adlı
dergide yazılan ve şiirleriyle etkin bir rol oynadı. 1961 yılında Yeni İstanbul gazetesinin
Ankara bürosunda "parlamento muhabiri" olarak profesyonel gazeteciliğe başladı. A n-
kara Ekspres, iktisat ve Piyasa, Vatan gibi gazetelerde muhabir olarak çalıştıktan sonra
1965 yılında TRT Haber Merkezi'nde çalışmaya başladı. 1976 yılında, siyasal iktidar de-
ğişince TRT'den istifa ederek Akajans, ardından da Dünya gazetesi haber müdürlüğü
görevlerini yürüttü. 1978'de yeniden TRT'ye döndü. 1982'de buradan emekliliğini isteyip ayrıldı. Daha sonra M illiyet gazetesine geçti. 1993 Şubat'ında yazı işleri müdürlerin-
den biri olduğu Milliyet'ten ayrılarak kendini tümüyle yazmaya verdi.

Okunması gereken,kendi tabiriyle "kimliksiz bir anonim"o !
185 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Kitabı bana kitap dostu, kitap okutmaya gönül vermiş değerli yazar #OğuzhanSaygılı, tarih-anı-gezi- biyografi-sanat konularını sevdiğim için #KitapŞuuru- Hediye Kitap Kampanyasından gönderdi. Teşekkürler, başarıları daim olsun.
Ahmet Oktay'ın 1993-2004 yılları arasında Milliyet gazetesinde yayımlanan yazılarının bir araya geldiği Gönüllü Mağdurluk, yaşadığımız topluma, medyaya bir kez daha gözlerimizi çevirmemizi sağlıyor. Kuşatılmışlık hissini yaşayan her okurun kayıtsız kalamayacağı yazıların yer aldığı kitabıyla ilgili olarak Oktay şöyle diyor:" Bu yazıları yeniden okuduğumda, çok yanılmadığımı, siyasetten kültüre; yaşamın çeşitli alanlarına ilişkin konularda açık bir muhalif kimlik yansıttığımı gördüm muhalif olmayı, aydın olmanın bir ön koşulu saydığımı bir kez daha belirtmeliyim." ( Arka kapaktan)
Sunuş'ta: "...’köşe yazısı’ tanıklık etmektir: Siyasal, toplumsal, kültürel, sanatsal, yazınsal olay ve olgulara tanıklık etmek. Kitaplarımdaki bütün yazılara tarih atmamın nedeni de buradan kaynaklanıyor: tanıklıklarımın zamanını saptamak, böylece, çeşitli sorular üzerinde bir yazar sezgisiyle erken bir tarihte mi yoksa gecikmeli olarak mı söz aldığımı kayda geçirmek. Eğlence sanayinin (televizyon, sinema ve basın) yarattığı alternatifsiz dünya imgesine ve kitlelerin gönüllü mağdurluk yani teleken sakinlerinin bu imge karşısındaki onaylayıcı ve pasif haline karşı çıkıyor.Yazılarımın direnişçi ve özgürlükçü olmasına çalıştım hep." diyerek, yazılarının ve kitabın basılma amacını açıklıyor. "Eğlence Sanayi" terimine bayıldım.
"Ödüller Üzerine" (18 Mart 1993) adlı yazısına tamamen katılıyorum. Hele kaybedenlerin yarışmayı küçümsemesi, laf söylemesine diyecek yok. Madem öyleydi neden katıldınız? Bu bana "kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş ata sözünü hatırlatıyor.
Medyanın kültürle, düşünceyle, sanat ve edebiyatla ilişkisi yok. Ne yazık ki sadece dedikodu, cinayet ve seksle besleniyor medya. Kitapları bir yana bırakalım. Geçtiğimiz günlerde Yalçın Tura'nın keman konçertosunun dünya galası yapıldı Ankara'da. Orkestrayı Cem Mansur yönetti, konserin solisti Avrupa'da çalışmalarını sürdüren Cihat Aşkın'dı. Kimse söz konusu etmedi bu konseri. (Kültürel Ortam- 4 Şubat 1995) Bu konuda 25 senede biraz gelişme olup, medya kültür - sanat haberlerini paylaşmaya başlamış olsa bile diğer konular artarak devam ediyor maalesef.
İsviçre maçı galibiyeti sonrası abartılan haberler için yazdığı yazısında: "Kendimizi dünyaya böyle tesadüfi galibiyetlerle tanıtmamız mümkün değil. Türkiye kendisini tanıtabilirse, ancak sanat, bilim, kültür alanında tanıtabilir. Bu alanlarda dünyanın karşısına çıkabilirsek ciddiye alınabiliriz." diyor. (Tanıtım ve Sanat, 4 Mayıs 1995) Bu konuda da maalesef 25 senedir bir gelişme olmadı. Tabii bireysel birkaç başarı dışında.
Ben böyle beğendiğim her makaleye yorum yazdıkça bu yazı bitmeyecek, kitaptan uzun olacak. En iyisi siz kitabı alın okuyun. Köşe yazıları olduğu için 2-3 sayfalık yazılar, rahatlıkla okunuyor. Siyaset - ekonomi yazıları tatlı sert üslupla yazılmış olsa da kültür sanat yazıları bilgilendirici. Bu kitabı okurken o dönemi hatırladım ama genç nesil okursa o dönemi öğrenmiş olur.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Oktay
Tam adı:
Ahmet Oktay Börtecene
Unvan:
Türk Şair, Yazar ve Gazeteci
Doğum:
Ankara, 21 Ocak 1933
Ölüm:
3 Mart 2016
1933 yılında Ankara'da doğdu. Yazmaya ortaokul sıralarında başladı. İlk şiiri, 1949-1950 yılları arasında Gerçek dergisinde yayımlandı. Öğrenimini lisede yarım bırakarak çalışmaya başladı.

Ahmet Oktay, 1950'li yıllarda Mavi Hareketi içinde yer aldı ve aynı adlı dergide yazıları ve şiirleriyle etkin bir rol oynadı. 1961 yılında Yeni İstanbul gazetesinin Ankara bürosunda "parlamento muhabiri" olarak profesyonel gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazetelerde ve TRT Haber Merkezi’nde muhabirlik, haber müdürlüğü yaptıktan sonra 1982'de TRT’den emekli oldu. Bir süre daha Milliyet gazetesi’nde çalışmaya devam eden Ahmet Oktay, 1993 yılında görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazmaya verdi.

Başlangıçta yazdığı şiirlerle Ahmed Arif şiirinden etkilendiği izlenimini verirken, 1960’lardan sonra toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla İkinci Yeni’ye doğru yöneldi. Şiirlerinde destansı bir söyleyiş kullandı, zengin sözcük dağarcığı ile kendini hemen belli eden bir tarzla şiirler yazdı.

Şiir kitaplarından özellikle Yol Üstündeki Semender (1987) Behçet Necatigil Şiir Ödülü almasının da ötesinde içerdiği şiir isimleriyle de önem kazanmıştır. Her bir şiirinde intihar etmiş bir şairi şiire dönüştürmüş ve o şairin biçemiyle kendi biçeminin karışımı enfes bir biçem ortaya koymuştur. Türkiye'de birçok şiirsever bu şiir kitabı nedeniyle gizli kalmış Türk ve yabancı şairleri farklı yanlarıyla öğrenebilmiştir.

Yapıtları: Şiir: Gölgeleri Kullanmak (1963), Her Yüz Bir Öykü Yazar (1964, Yeditepe Şiir Ödülü), Dr. Kaligari'nin Dönüşü (1966), Sürgün (1979), Sürdürülen Bir Şarkının Tarihi (1981), Kara Bir Zamana Alınlık (1983), Yol Üstündeki Semender (1987, Behçet Necatigil Şiir Ödülü), Ağıtlar ve Övgüler (1991, Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü), Bir Sanrı ıçin Gece Müziği (1993), Toplu Şiirler (1995), Gözüm Seğirdi Vakitten (1996), Söz Acıda Sınandı (1996), Az Kaldı Kışa (1996), Hayalete Övgü (2001). İnceleme/Araştırma: Bir Yazı'nın Arayışları (1981), Yazın, İletişim, İdeoloji (1982), Yazılanla Okunan (1983), Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları (1986), Kültür ve İdeoloji (1987), Toplumsal Değişme ve Basın (1987), Karanfil ve Pranga (1990), Raffaello'nun Direnişi (1990), Zamanı Sorgulamak (1991), Kabul ve Red (1992), Şair ile Kurtarıcı (1992), Sanat ve Siyaset (1993), Cumhuriyet Dönemi Edebiyat-1923/1950 (1993), Türkiye'de Popüler Kültür (1993), Medya ve Hedonizm (1995), Şiddet, Söz, Yaşam (1995), İnsan, Yazar, Kitap (1995), İsrafil'in Sûr'u (1997), Şeytan, Melek, Soytarı (1998), Siyasal İslama İtirazlar (2000), Modernist Tahayyüle İtirazlar (2000), Şairin Kanı (2001). Anı/Anlatı: Gizli Çekmece (1991). Günlük: Gece Defteri (1998). Oyun: Kurt Dişi (1971 ve 1973 yıllarında Devlet Tiyatroları'nda sahnelendi).

Yazar istatistikleri

  • 62 okur beğendi.
  • 187 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 119 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.