1000Kitap Logosu
Akilah Azra Kohen

Akilah Azra Kohen

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.2
16bin Kişi
57bin
Okunma
3.604
Beğeni
113bin
Gösterim
Tam adı
Azra Sarızeybek Kohen
Unvan
Yazar
Doğum
İzmir, Türkiye, 1979
Yaşamı
Azra "Akilah" Kohen (evlilik öncesi soyadı Sarızeybek; d. 1979, İzmir), Türk yazar. İlk kitabı olan Fi Akilah mahlası ile yayımlandıktan sonra, ikinci ve üçüncü kitabı Çi ile Pi Akilah Azra Kohen adıyla yayımlandı. Fi, Çi, Pi üçlemesinden sonra 2017 yılında fantastik gerçekçilik türünde Aeden ve 2019 yılında tarih içeriği ile yine best-seller olmayı başaran Gör Beni isimli romanlarını çıkardı. İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema bölümünden mezun olduktan sonra Kanada’da Ottowa Üniversitesi’nde Üçüncü Dünya Ülkelerine Yardım Ekonomisi bölümünde eğitim almış, daha sonra Liverpool Üniversitesi Uygulamalı Psikoloji bölümünde yüksek lisansını tamamlamıştır. İyi derecede İngilizce ve İtalyanca konuşan Azra Kohen evli ve bir çocuk annesidir. Ülkemizde yayınlanan Fİ-Çİ-Pİ isimli üçlemesi ve AEDEN ve GÖR BENİ isimli eserlerin yazarıdır. Üçleme kitapları dizi olarak işlenmiş ve Fİ ve Çİ adı altında izleyici ile buluşmuştur. Azra KOHEN, BİZ bilincindedir. Evrendeki her canlının birbirine bağlı ve birbirinden sorumlu olduğu ve bir bireyin bile doğru davranarak dünyayı değiştirebileceğine ve hakiki insan olmak için her an evrimleşebileceğine olan inancı ile eserlerini yazmakta, konferansları, projeleri ve sosyal, toplumsal bilinci yükseltmek amacı ile hazırladığı özgün videoları ile insanoğlunun tekamül yolculuğuna katkıda bulunmak için her an çabadadır. Hayat yolculuğunda OKU’manın en iyi rehber olduğuna inanır. Azra Kohen’in parolası : Hayata katkımız olsun!
Hakikatin üzerini örten süslü yanılgılar...
"Your naked body should only belong to those who fall in love with your naked soul." Charlie Chaplin "Çıplak bedenin, sadece çıplak ruhuna aşık olana ait olmalı." demiş sessiz anlatımın ustası Charlie Chaplin. Fark ediyorum ki bazılarımız, beğenilmenin kendisine aşıklar. Ruhlarının, karşılarındaki kişi tarafından görünmez olduğunu fark etmeden, beğenildiklerini ve belki tam da istedikleri gibi beğenildiklerini hissettiklerinde asıl beğenilmesi gereken kısmın ruhları olduğunu unutmayı seçerek beğenilmenin kurbanı olabiliyorlar. Mesela karşınızdakini bedensiz düşünün. Bedeni olmayan ama etkisi olan bir varlık olarak hayatın içindeki etkisini, sizde uyandırdığı duyguyu analiz edin. Etin her duygusu geçicidir. Beğenilmeye kurban edilmeyin. Evet, yanlış duymadınız, bu gezegende en saçma kurbanlar beğenilmeye veriliyor, fikrimce. Beğenilmek en büyük tuzak olabilir mi? Beğenilmenin etkisiyle karşımızdaki kişinin içeriğini görmekte zorlanır hale gelebilir miyiz? Beğenilmenin etkisiyle körleşip, sağırlaşıp, aptallaşabilir miyiz? Baktığının ötesini göremeyenler körden bile beterdirler diyorum Pi'de. Her beğenide yeni yaşamların olasılıklarını bulanlar hiç bir yaşamda kök salamazlar. Sahip çıkacağınız, her türlü beğeniye rağmen emin olacağınız bir ilişkiniz olsun istiyorsanız bedeninizi değil, ruhunuzu çınılçıplak görmüş ve ruhunuzu beğenmiş ve sizin de ruhunu görebildiğiniz ve beğendiğiniz birini seçin kendinize. Seçiminiz 20 yıl da geçse beğendikçe beğendiğiniz birine dönüşürken siz de adım adım kendinize dönüştüğünüz hayat yolunda ilerler oluyorsunuz ruhunu beğendiğinizle... Akilah Azra Kohen *Yazının başlığı şahsıma aittir.*
2
108
Deneyim.. ve iyi niyet. Yaş ilerledikçe hayatın yaşattıklarının, yaşam mekanizmasını daha iyi anlayabilmek için, nasıl da güzel tasarlandığını fark ediyor insan. Deneyimin değerini anlıyor. Deneyimlerimiz ya bizleri sonrasına hazırlayan bilgi ormanlarına ya da sonrasında daha da yoran önyargı fırtınalarına dönüşüyor. Deneyimlerinden bilgi ormanları var edenlerle, ön yargı fırtınalarında hayatı lanetleyenler arasındaki en temel fark, iyi niyet. İyi niyet, özgelişimin ham maddesi. Bedene inmiş bilginin iyi niyet ile sentezlenmesi gelecek kuşaklara anlayış yolları döşemekte gerekli olan bir destekken, iyi niyetten mahrum bir varlığın deneyimi etrafındaki herkesi yargılaması, düşman sanması ve hayatın zekâsına teslim olmak yerine hayatın akışında hegemonya kurmaya çalışmasına rahim oluyor. İşte bu nedenle insanlar 2'ye ayrılıyor. Niyetleri iyi olan destekçiler ve niyetleri bozuk olan köstekçiler. Köstekçilik fazlalaştığında toplumlar yozlaşıyor, başkalarının dramlarından keyif alan, kavgada hayat bulan, diğerlerinin ne giydiğine, yediğine, kiminle seviştiğine takmış, kendini yapılandırmaktan yoksun, izlemeye ve taklit etmeye odaklanmış bir kültür doğuyor. Destekçiler çoğaldığında toplum silkeleniyor, gelişimi destekleyen, fırsat eşitliği için paylaşan, yaşama sahip çıkan, kendine odaklanmışlıktan birey doğan, bireylerden oluşan bir kültür doğuyor. Kültürü insan doğuruyor... Her an, davranmayı seçtiğimiz her davranışla kültürü an an bizler var ediyoruz, kendimizi var ettiğimiz gibi. Edindiğim deneyimler sonunda ancak şimdi içselleştirebildiğim dizelerle ve bu dizelerin öz anlamlarının içinize işlemesi dileğiyle, köstekçilerden arınmış bir toplum olabilme umuduyla paylaşımıma noktayı koymak istiyorum ve Bizi Yunus Emre ile başbaşa bırakıyorum, o zaten söylenmesi gereken her şeyi çoktan söylemiş. Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül. Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül. Mevla verince azma, geri alınca kızma, Tüten ocağı bozma, külü incitme gönül. Dokunur gayretine, karışma hikmetine, Sahibi hürmetine, kulu incitme gönül. Sevmekten geri kalma, yapan ol yıkan olma, Sevene diken olma, Gülü incitme gönül. Akilah Azra Kohen
112
Part 3: ÖNEMSİZ MİYİZ?
Peki ben neden size bunu anlatıyorum şimdi? Maymunlar, kromozomlar, DNA'lar, Yaradan, biyoloji derken nihayet noktaları birleştirip insana varabilelim diye. İnsan olmak böyle bir şey, öğrenmek için çaba göstermiyorsan olamıyorsun... İnsanın yaradılışını anlamak için sadece içine, gen haritasına değil; dışarıya, evrene, dünyadan kafamızı kaldırıp gökyüzünden bize parlayan katrilyonlarca yıldıza, gezegene, galaksiye de bakmak lazım. Baktığımız parlaklığın gözlerimize yerleşen ışığının ardındaki fonksiyonaliteyi fark etmek lazım. Mesela Samanyolu galaksisini bir düşünün. İçindeki güneş sistemleri, etrafında besledikleri gezegenleri sabitleyen kütle çekim kuvvetleriyle birbirlerine komşu diğer galaksiler ve evrendeki her cisim bir mekanizmanın küçük parçaları gibi kendi çarkları içinde 'denge'de harekette. Toplu iğnenin, bırakın başını, ucu kadar bile değil içinde yaşadığımız galaksinin evrende kapladığı alan. Düşünsenize küçücük bir noktanın içindeki noktadan bile küçük tüm insanlığın varlığı. Peki önemsiz miyiz? Eğer insancılık oynamayı bir kenara bırakıp gerçekten 'hakiki' birer insan olmaya karar verirsek çok önemli olabiliriz! "İnsan denilen varlığın önemi ve değeri, canı korumak için harcadığı emek kadardır." PEKİ NASIL İNSAN OLUNUR? Neden yaratıldığımızı anlamak, nasıl insan olacağımızı anlamaktan geçiyor. Canın değerini doğduğu bölgeye göre biçmeyi bırakmak ilk koşul. Yani sadece bizimle aynı bölgede yaşamıyor, aynı dili konuşmuyor, bizim gibi giyinmiyor ya da derisinin rengi bizimkinden farklı ve aynı yaşam şartlarına sahip olamamış canları dışlamak, onlara yaşatılan haksızlıkları yok saymak, bizim kadar eğitimli olmadıkları için eğitimi hak etmediklerini düşünmek, 'İnsan' yerine koymamak, canın değerini kolayca biçmek insanlığımıza ettiğimiz en büyük ihanettir. Nerede, kimde, hangi koşullarda ve kültürde bedenlenmiş olursa olsun can candır. İnsan denilen varlığın önemi ve değeri, canı korumak için harcadığı emek kadardır. Yaşadığı zorluğu görmezden geldiğiniz her canın sizin yavrunuz olabileceğini unutmamanız ve haberlere çıkmadığı için gönüllerimize dokunmasa da sınır şehirlerimizde olmaya devam eden vahşetin sona ermesi, 'insanlığın' bir gün bu gezegende hayat bulabilmesi dileğiyle... *Science 2002, 295:131-134 ** Harvard University Prof. Kenneth R. Miller - Necessity and Evolution (2nd Choromozone Fusion) Akilah Azra Kohen
93
Part 1: İNSANLIĞIMIZ İÇİN ÖNEMLİ SORULAR
Cevabını hemen bulamadığımız soruları sormayı sevmeyen bir türüz biz. Belki bu durum gündelik yaşam içinde işimize yaramayan soruların cevaplarını bulmakla uğraşmanın anlamsız olduğunu düşünmemizden geliyor. Halbuki gündelik tüketim yaşantımız içinde lazım olmayan o soru ve cevapların insanlığımız için nasıl da büyük ihtiyaçlar olduğunu bilsek... Kendi varoluş nedenine odaklanmayan bir organizmanın kendisini tamamen tüketime verip parazite dönüşeceğini anlasak belki varoluşumuza odaklanmak için daha fazla zaman ayırırız. Niçin var edildiğimizi anlayabilmek için önce insan dediğimiz organizmayı bir incelemek lazım. Ama varoluşumuzla ilgili bilgi öyle birbirinden ayrılmış, öyle dallanıp budaklanmış ve dallanıp budaklandıkça geride bıraktığı dallarını öyle unutmuş ki insanlığı anlamak için noktaları birleştirmek şart artık. Binlerce yıl önce "ilim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttılar" diyen Hz. Ali'nin bu cümlesini ne zaman düşünsem aklıma her zaman Darwin geliyor. Charles Darwin'den bahsediyorum; evrim teoristi. Darwin, onlarca teorisinden birinde dünya gezegeni üzerindeki organizmaların binlerce yıl önce yaşayan atalarından evrimleşerek ve farklı türlerdeki varlıkların birbirleriyle çiftleşerek bugünkü melez varlıkları oluşturduklarını ispatlanabilir verilerle savunurken, tüm dinlerde kabul gören, tüm insanlığın Adem ve Havva'dan geldiği görüşüne ters düşen bir bilimsel teori ortaya attığını pek de umursamamış olmalı. Darwin'in umursamazlığı kötü niyetinden değil de, belki de elindeki genetik verilerin yetersizliğinden dolayı o dönemde cevaplanamaz sorularla uğraşmak yerine cevaplayabileceği sorulara odaklanmayı seçmesinden kaynaklanmış da olabilir, kim bilir... Bugün ülkemizde Darwin'in Evrim Teorisi dediğinizde birkaç dakika sonra mutlaka karşılaşacağınız tepki "O adam dinsizdi, Yaradan'ı yok sayıp insanların balıklardan geldiğini savunuyordu" şeklinde oluyor. Biliyorum çünkü birazdan sizinle paylaşacağım bilgiyi paylaşmak için ne zaman bir grupla konuşmaya başlasam ve doğal olarak konuya Evrim Teorisi'nden girmek zorunda kalsam aralarından bir-iki kişi bana bu tepkiyi hep vermiştir. İyi ki de verdiler! Çünkü verdikleri o tepki benden alacakları cevabın onlarda yaratacağı şaşkınlıkla resmen doğru orantılı! Tepkileri ne kadar büyükse şaşkınlıkları da o derece kocaman oluyor. Öğrenince sarsılıyorlar. Birini kendi silahıyla vurmak böyle oluyor, en tepkililer eğer anlatabilirseniz en iyi anlayanlar oluyorlar... Gelelim Darwin'e. Darwin dinsiz miydi? Beni hiç ilgilendirmiyor. Merakımı daha önemli şeylerle beslemeyi tercih ediyorum. Ayrıca kendisine sormadım, bilmiyorum. Peki Darwin'in bulguları yerinde miydi? Kesinlikle. Darwin'in bulguları bize Allah'ın olmadığını mı sunuyor? ASLA. Tam tersi Yaradan'ın varlıkları yaratmak için kullandığı sistemlerden ipuçları veriyor. Yaradan her an bilimle konuşur bizimle. O yüzden her bilim Yaradan'ın dilidir. Bir bilim dalını dışladığınızda Yaradan'ın yöntemini dışlarsınız. "Peki nasıl oluyor da yüzlerce yıldır din adamları kendi başlarına insanın varoluşuna hikayelerle cevap vermeye çalışmış da bilimden yardım almak istememiş?" diye düşündüğümde -ki bunu çocukken, kendime şu soruyu soruncaya kadar çok sıklıkla düşünürdüm: "Sorunuzun cevabını bilse bile, anlamadığınız bir dille konuşan birine danışır mısınız?" Kaybolmuşsunuz, bölgeyi çok iyi bilen birine adres soruyorsunuz ama adam Japonca konuşuyor ve siz Japonca bilmiyorsunuz! Din adamları ve bilim arasındaki ilişki de aynen boyle; kaybolan biriyle yolu bilen birinin aynı dili konuşmamasından kaynaklanan anlayışsızlık gibi... Hatta ikisinin bir de kavga ettiğini düşünün! Tam komedi. Yaradan'ın varoluşu yaratmak için kullandığı yöntemleri araştırmak yerine, o yöntemlerin karmaşık zekasını algılamakta zorlanan din adamları zamanla yöntemleri reddeder olmuşlar. Bu yüzden "Dünya yuvarlıktır" diyen Galileo yine bir din adamı tarafından ölüm cezasına çarptırılmış ve son anda lafını geri almayı kabul ettiği için öldürülmese de hayatının sonuna kadar hapse atılıp katolik bir dindar olmasına rağmen dinden men edilip aşağılanarak kilise tarafından dışlanmış. Öyle ki 77 yaşında hapishanede kör olarak öldüğünde bile cenazesi dini olarak yapılmamış. Akilah Azra Kohen
83